soL "Köşebaşı + Gündem" -16 Mart 2026-

'Yerden toplayanlar': Semt pazarlarının bir bakışta tanınan çaresizleri, nasıl koca bir kitleye dönüştü?-Özkan Öztaş- 

Ankara Esat'ta akşam çökerken, pazar yerinde bambaşka bir telaş başlıyor. Fiyatlardan utanan esnaf ile çöpe atılanları seçmek zorunda kalan yurttaşların kesiştiği bu pazarda, ağır bir geçim derdi ve yoksulluk sessizce yansıyor dikkatlice bakanlara.

"Gel abla gel. Bakma işte al götür akşam pazarı bu."

Hava kararmaya başlarken mahalle pazarında ufaktan bir toparlanma telaşı da başlıyor. Mevsim kış sonu, ilkbahar. Kışın soğuğu azalırken baharın ilk günlerindeyiz. İftar saati yaklaşınca tezgahlar normal zamanlara göre daha erken toplanıyor. 

Yavaştan tezgahlarındaki sebze ve meyveleri kasalara dizen pazarcı esnafı halinden pek memnun değil. Erzurum'un Karayazı ilçesinden vaktiyle Ankara'ya göç etmiş olan Nihat, pazar yerindeki pek çok meslektaşı gibi Kars ve Erzurum hattından gelen emekçilerden biri. Geriye kalan esnafın önemli bir kısmı ise Ankara merkez ya da Haymanalı. Yorgun gözlerle akşam saatlerinde boşalan tezgahına bakıyor. Gün sonu gelmiş, iftarı bekliyorlar.

"Nasıl memnun olayım," diyor sitemle. "Yemin olsun sabah saat beşte çıktım evden. Burada tezgahımızı açmaya başladığımızda saat altıydı. Al bak, on iki saat olmuş. Ne kazandın diye sorarsan vallahi bilmiyorum. Bu biber var ya bu biber, bu biber kötüsü. İyisi halde beş yüz lira. Halde beş yüz lira olan biberi ben burada kaça satacağım? Sen söyle Allah aşkına, kaça satacağım?"

Oruçlu olup olmadığını sorduğumda hayır deyip bir sigara uzatıyor. Kibarca reddedince kendi yakıp ilk nefesi içine çekiyor. "Niyetli değiliz ama akşam hep birlikte oturuyoruz sofraya burada Ramazan olunca" diye anlatmaya devam ediyor. "Kimisi şu yan tarafta yemek pişiren abi var, bak arabasıyla gelen, ondan alıyor. Kimisi de kendi yapıyor. Biz kendimiz yaptık. Menemen var menüde. Yanına da acı biber." 

Sigarasının dumanı pazarın telaşına karışırken, tezgah aralarındaki o görünmez yoksulluğu anlatmaya başlıyor.

Yerden toplayanlar

Nihat, pazarın kapanış saatlerinde beliren kalabalığı "yerden toplayanlar" diye adlandırıyor. O sırada söze bir başka tezgahtan Murat giriyor. Kısa saçı ve kirli sakalıyla kendisini "Ankara bebesiyim ben, Altındağ'dan" diye tanıtan Murat, akşam vaktinde parası olmadığı için gözden çıkarılmış, tezgahtan atılmış meyve ve sebzeleri toplayanlardan bahsediyor.

"Yerden toplayanlar çok abi," diyor Murat, etrafı işaret ederek. "Şimdi mesela burası Esat. Esat sorsan varlıklı yer. Şimdi bekle, akşam toplanma başlasın, nasıl geliyorlar. Öyle tek tük falan değil abicim, geliyorlar."

Saatler ilerledikçe pazarda "yerden toplayanların" sayısı artmaya başlıyor

Nihat'ın bıraktığı yerden Murat devralıyor cümlenin yükünü: "Vallahi en fazla yoksul mahallelerde oluyor. Mesela Dışkapı pazarına git bakayım. Hüseyingazi'ye bir var bakalım. Orada millet nasıl yerden topluyor. Eskiden buralarda azdı mesela, artık Çayyolu, Yaşamkent, Ayrancı tarafında bile oluyor. Normalde varlıklı mahalle dersin değil mi? Oralarda bile var. Mesela emeklisi geliyor. Her emekli iyi maaş almıyor ki. Sonra zengin mahallelerde kapıcılar geliyor mesela."

Birkaç tezgah ötede Zeki amca var. Kars Digor'un Dağpınar beldesinden, namıdiğer Pazarcık'tan. 

Pazardaki Karslıların çoğunluğu Kağızmanlı olsa da Digorlular da var ve hepsi Kürt emekçiler. Zeki amca bizi sofrasına buyur ediyor. Normalde salatalık, domates sattığı leğenlerin içine poşet geçirip üzerine sıcak yemeğini dökmüş; tezgahtaki vitrin bir anda akşam tenceresine dönüşmüş. Ortak tanıdıkların, isimlerin ve soyisimlerin kesiştiği kısa bir sohbetin ardından yüzünde acı bir tebessüm beliriyor.

Karslı Zeki Amca 

"Vallahi fiyat yazmaya yüzümüz yok," diyor yemeğini yerken. "Ben yemin olsun keyif almıyorum yaptığım işten. Hem sebze meyve fiyatı pahalı. Al işte, mazot geçti altmış lirayı. Daha da geçer. Nakliye desen ateş pahası. E bir de bu zıkkım turşu değil ki haftaya da satasın. Bakma şimdi havalar soğuk, yazın tezgahta üç gün beklemez bunlar. Vatandaş geliyor, abi olur mu bu fiyata biber patlıcan diyor. Ne diyeyim adama?"

Tüm tezgahtarlar adeta aynı sessiz sözleşmeyi imzalamış gibi aynı şeyi tekrar ediyor. Aslında utanması gereken onlar değil ama mahcubiyeti tezgahın arkasındakiler sırtlanmış durumda.

Saatler ilerledikçe tezgahtan düşenler ve ayıklananların sayısı artıyor. Köşe başlarına konulan ve girişlere dökülen meyve ve sebzeler ilerleyen saatlerde yoksul emekçilerin akşam menüsünü belirleyecek.

'Eskiden kıyafetinden anlardın, şimdi bakıp şaşırıyorsun yerden toplayana'

Sohbete diğer tezgahtarlardan biri dahil oluyor. Pazar yerinin değişen sosyolojisini bir çırpıda özetliyor: "Eskiden de vardı bu. Artık daha çok. Eskiden yoksul mahallelerde çoktu, artık her yerde var. Eskiden kıyafetinden anlardın, şimdi bakıp şaşırıyorsun yerden toplayana."

Bu ifadeyi destekleyen de oluyor kendince itiraz eden de. Kendi aralarında tatlı sert bir tartışma başlıyor o sırada. İçlerinden biri "Abi öyle deme, varlıklısı da geliyor, adam cimri, eli gitmiyor cebine" diye itiraz ederken, diğeri de başka bir itirazı yineliyor: "Ne alakası var abi, emekliye para mı bıraktılar?"

Ancak tartışmanın sonu hep aynı yere çıkıyor; kahir ekseriyeti yoksulluk manzaraları. Haymanalı Musa, o manzaraların zaman içindeki dönüşümünü anlatıyor: "Abi eskiden insanlar istemez, biz verirdik. Halinden anlardık. Şimdi öyle değil. Eskiden adam gelirdi; sabah gelirdi, akşam gelirdi. Boş gelirdi, boş giderdi. 'Gel abicim gel, insanlık ölmedi' derdik. Şimdi öyle değil. Hem sayısı arttı hem o mahcubiyet yok oldu. Nasıl olsun, artık o almasa diğeri alıyor yerdekini. Acele etmeyen aç kalır. Yemin olsun kurtlar sofrası. Hatta dur, dur değil. Hani o hayvan ölür, kuşlar gelir ya yırtıcı vahşiler, onun gibi. Kendi arasında kavga edenleri görüyoruz."

'Abla onu al demedim ki!'

Esnaf halinden memnun değil. Tezgahlar hafif hafif toplanırken, yavaştan bir sonraki pazarda tezgaha çıkmayacak ürünler ayrışıyor. Esat pazarında bu işin döndüğü iki ana nokta var. Biri yukarı girişte meyve sebze kasalarının biriktiği yer. Hemen çaycı Burhan'ın yan tarafı. Erzurumlu olan Burhan pazara çay satarak geçiniyor. Ağzı bozuk, bol küfürlü bir adam; gördüğü her kötülüğe küfrediyor. "Havalar ısınsın Van'a gideceğim, yeter burası" diyor bağırarak. Diğer taraf ise pazarın aşağısında, çöp konteynerlerinin arkasındaki loş boşluk.

Esat semt pazarı aslında yoksul emekçiler için "varlıklı mahallede" yer alıyor, beyaz yakalılar için de "Emekçi semt" olarak tarif ediliyor. Tam arafta. Ama tezgahtarlar "zengini yoksulu kalmadı artık her pazar var yerden toplayanlar" diyor.

Tezgahlar toplanıyor, yazar kasalar ve teraziler pazar araçlarının şoför koltuğuna yerleştiriliyor. Pazar yerine de yavaş yavaş yerden toplayanlar süzülmeye başlıyor. Kimisi kenara bırakılan kabağı, biberi, domatesi seçiyor, kimisi pörsümüş maydanoz ya da dereotunu ayıklıyor. Gözden çıkarılan bu sebzelerden bir "kabak çitmesi" çıkacak, eğer içine atacak azıcık da pirinç bulurlarsa.

Yerden toplayan teyzelerden ikisine yanaşıyorum. Kısacık boyuyla yüklediği pazar arabasını ardından çekiştiren, gözleri çipil çipil yaşlı bir kadın anlatmaya başlıyor.

"Yavrum benim hayatım anlatsam roman olur," diyor ince bir sesle. 

Kocası vefat etmiş. "Ben çocuklarımı okuttum, çocuklarım bana baktı," diye ekliyor. Ancak büyük oğlu hastalıktan vefat etmiş, diğer oğlu ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. İşsiz...

"Ne yapayım oğlum," diyor ellerini iki yana açarak. "Ne yapayım. Otuz beş bin gelirim var. Daha evvel yurtdışında çalışmıştım. Oradan gelen malulen emekli maaşım var. Otuz bin de kiram. Sen de bana, ne yapayım?" 

Elini havaya sallayıp konuyu kapatıyor: "Neyse, ben geç kalmayayım oğlum. Kalmaz burası."

Az ilerideki diğer teyze ise o sırada tezgahtara kızmakla meşgul. 

"Yahu bari başında bekleyin. Bunlar atılacak mı, kaldırılacak mı? Alayım mı salatalıkları?" Tezgahta kimse yok; esnafın yarısı iftarlık sofrada, yarısı eşyaları kamyonete yüklüyor. Teyze, atılan domatesleri sepetine topluyor, salatalıklara ise yarı fiyatını ödeyerek arabasını dolduruyor.

Arka tarafta Karadeniz aksanıyla konuşan, Rizeli bir başka teyze var. Esat'ta çok fazla Karadenizli olduğunu söylüyor gülerek, "Hele şu caminin orası var ya, oooo nasıl kalabalık bizimkiler," diye anlatıyor. "Kimseye minnet eylemem yavrum ben, birazı parayla, birazı da böyle işte. Dolduruyoruz şükür dolabımızı," diyerek yerden bulduğu şükürlük maydanozları arabasına yerleştiriyor.

O sırada tezgahın diğer ucundan esnafın sesi yükseliyor, ezik çerileri önüne çekip içinden seçmeye başlayan bir kadına doğru bağırıyor: "Abla onları alacağım ben kamyona. Ben sana onu al demedim ki? Arkadaki kasadan al. Çerilerden."

Semt Pazarı'nda anons geçiyor zabıta: "Ankara için iftar vakti." Bazı pazarcılar kendi tezgahlarının başında bazısı da de orta yere çektiği tablalardan geniş bir sofra kurarak yiyor yemeğini. Sofraya davet ediyorlar. Menüde sulu tavuklu patates ve yanına bulgur pilavı var. Bir de salata. Yemeğin suyu bol kısmına dalıyor ekmekler. Sünger gibi yemeğin suyunu çeken ekmekler ağızları tatlandırırken kaşığı daha çok pilavda kullanıyor emekçiler. 

'Yıllarca bu devleti temsil ettim ben'

Notlarımı alırken ilkin bir zabıta memuru yaklaşıyor yanıma. "Ödev mi var?" diye soruyor. Gazeteci olduğumu ve meseleyi anlayınca başını sallıyor, "Yaz kardeş yaz. Daha neler var," diyor usulca. Bu kısa diyaloğu duyan bir amca arkadan omuzuma dokunuyor.

"Kim okuyacak? Allah aşkına kim okur bunu," diye soruyor alaycı ama yorgun bir tonla. "Yine burada toplamaya gelenler değil mi?"

Adını vermiyor ama hiç durmadan konuşmaya başlıyor. Başında beresi, kemik çerçeveli gözlükleri ve beyaz çember sakalıyla oldukça sıska bir adam. Konuşurken sık sık "evladım" diye sesleniyor. "Yıllarca devlet memurluğu yaptım. Yeri geldi, görevim icabı bu devleti temsil ettim ben. Boş ver şimdi neydi, hangi makamdı. Ama ne gördüm? Namusunla, şerefinle yaşarsan yaşlanınca bu saatte geliyorsun pazara."

Kötü mü peki namusuyla şerefiyle yaşamak, diye soruyorum. Yüzündeki öfkeyle acı acı gülüyor. "Ben eğer diğerleri gibi işimi bilseydim çok varlıklı olurdum. Ama ben babamdan böyle görmedim. Benim babam Cumhuriyet memuruydu. Allah haram lokmayı nasip etmesin. Ben de o yoldan gittim. Şimdi bak tepemizdekilere, hepsi din iman diyerek ne hale getirdiler. İnananlara da halel getiriyorlar. Yoruldum vallahi."

Sohbeti bitirirken yine en baştaki sözüne dönüyor, "Bu yazılanları yine bunu yaşayanlar okuyacak," diyor. Karanlık iyiden iyiye çökerken pazar yerinin kalabalığı artıyor. Arka planda sesler birbirine karışıyor; kimisi "Suriyelileri doyurduk, kendi vatandaşımızı doyuramadık" diye söyleniyor, kimisi "Emekliler gelecek hakkından bunların" diye bağırıyor, bir başkası ise ona "Onları da iktidara aynı emekliler getirmedi mi?" diyerek kızıyor.

Tartışma koyulaşırken, vakti azalanlar yerdeki yiyeceklerin en iyilerini arabalarına doldurma telaşında. Domates, salatalık, marul, maydanoz, az biraz patates ve kenara konulan kabaklar. Kimisi emekli, kimisi işsiz. Kimisi hasta olduğu için çalışamıyor ve yerde toplamaya geliyor, kimisi ne yapsa da geçinemiyor.

Asgari ücretlilerin, emeklilerin bu ayazda nasıl geçindiği sorusunun yanıtı, semt pazarlarının akşam saatlerinde gizli. Hava karardıkça, yanan sokak lambalarının ışığı yoksulluğu çok daha görünür kılıyor.

/././

Almanya'da seçimler: İsimler ve renkler farklı, değişmeyen sermaye çıkarları ve sağın Yeşili -Haluk Arıcan- 

Kretschmann ve Özdemir’in ne siyasi geçmişleri ne de kariyer basamakları ilk bakışta benzer görünüyor. Yakından bakıldığında ise DDR ve reel sosyalizme açık düşmanlıklarında ve sermayeye ölçüsüz bağlılıklarında hiçbir farklarının olmadığı çok net. Onları siyaseten yükselten de, insani ve ahlaki olarak “sol gösterip sağla vurdukları” için düşüren de bu nitelikleridir.

Baden-Württemberg’de 8 Mart’ta yapılan eyalet seçimleriyle, Eylül ayına kadar sürecek ve batıdan doğuya beş eyaleti kapsayan seçim maratonu başlamış oldu. Eyalet seçimlerinde eyalet parlamentoları ve dolayısıyla o eyalette hükümeti oluşturacak muhtelif partiler belirleniyor. Yine 8 Mart’ta Bavyera eyaletinde yapılan yerel seçimlerde ise eyalet seçimlerinin aksine sadece belediye meclisi ve belediye başkanlığı seçimleri yapıldı.

Sermayenin yeşili

Baden-Württemberg’de açıklanan geçici seçim sonuçlarına göre Yeşiller, bir önceki seçimlere göre oy kaybetmelerine rağmen yüzde 30,2 oy oranıyla eyalet parlamentosunda 56 sandalye kazandı. Merkez sağ partisi CDU ise yüzde 29,7 ile yine 56 sandalye elde etti. Faşist parti AfD, yüzde 18,8 oy oranıyla bir önceki seçime göre oylarını büyük oranda artırarak 35 sandalye ile mecliste yer alacak. Sosyal demokrat parti SPD yüzde 5,5 oy oranıyla 10 sandalye alarak meclise kıl payı girerken, Sol Parti (Die Linke) ise yüzde 4,4 oy oranıyla seçim barajını aşamadı.

Bu eyaletteki seçimler, 15 yıldır Eyalet Başbakanı olan Winfried Kretschmann’ın (Yeşiller) aday olmayacağını açıklamasından sonra, onun yerine aday olan Cem Özdemir’in CDU adayının oldukça gerisinden başladığı seçim yarışını önde bitireceğinin görülmesiyle daha çok bu bağlamda tartışıldı.

Seçimin iki sonucu

Yeşiller açısından, partinin geri kalanından da daha ilkesiz olan realo (reelpolitik/gerçekçi) kanadının, kendisinden önceki Kretschmann gibi temsilcisi olan Özdemir’in yine Kretschmann’ın Yeşil-muhafazakâr olarak bilinen, çevre ve iklim sorunlarını söylem düzeyinde tutan, solculuğu kimlik siyasetine hapseden uygulamalarını sürdüreceği görüldü. Özdemir, sermaye çıkarlarını temel alan siyasi ve ekonomik uygulamaları sürdürürken, geçmiş refah dönemine özlemi canlı tutan Kretschmann’ın muhafazakâr söylemini sürdürme konusunda yeteneği olduğunu da gösterdi.

Seçimin ikinci sonucu ise, yukarıdaki tartışmaların gölgesinde kalsa da, bir önceki seçime göre oylarını neredeyse bir kat daha artıran AfD’nin sadece doğuda değil, batıda da iktidar adayı kalıcı bir parti olduğunu göstermesidir.

Eyalet seçimine sadece birkaç hafta kalmışken Köln İdare Mahkemesi’nin, geçici de olsa, bu partinin iç istihbarat örgütü VS tarafından Almanya genelinde “kesinleşmiş aşırı sağcı parti” olarak değerlendirilmesini askıya almış olması, seçmen kitlesi tarafında AfD’nin meşru bir parti olarak kabul gördüğü algısını güçlendirdi. Bu aynı zamanda düzenin AfD’ye, Nazi dönemiyle bağlantılı “aşırılıklarını” düzeltmesi için verilmiş bir kredi olarak da okunabilir.

AfD’nin yabancı düşmanı, özellikle de ilticacıları hedef alan siyaseti ise düzen partileri tarafından zaten kendi gündemlerine çoktan alınmış durumda.

Yeşiller en fazla oyu almalarına rağmen parlamentoda CDU ile aynı sayıda koltuğa sahip oldukları için Özdemir’in eyalet başbakanlığı henüz garanti değil. Her iki parti de AfD ile iş birliği yapmayacaklarını açıkladıklarından, en azından bu dönem AfD’nin olmadığı tek koalisyon imkânı Yeşiller ile CDU arasında görünüyor. Bunun dışında istikrar sağlamayacak bir azınlık hükümetinin kurulması da mümkün.

Sermayenin genel krizi yerellikte çözülebilir mi?

Baden-Württemberg’de yapılan seçimlerin önemi, bu eyaletin Almanya’nın en güçlü endüstri merkezlerinden biri olmasından kaynaklanıyor. Mercedes-Benz, Porsche, Bosch gibi birçok önemli tekel sadece burada üretim yapmıyor; aynı zamanda birçoğunun merkezi de bu eyalette, özellikle de başkent Stuttgart’ta bulunuyor. Eyaletteki irili ufaklı kentlerin bütçelerinde şirketlerden alınan vergiler önemli bir yer tutuyor. Üstelik eyalet sadece büyük tekellerin değil, orta ve küçük ölçekli işletmelerin de sanayi ve ihracatta ciddi ekonomik roller üstlendiği bir merkez. Bundan dolayı başta başkent Stuttgart olmak üzere eyalet Almanya’nın en zengin bölgelerinden biri.

Çin’le teknoloji, üretim ve fiyat rekabetinde geriye düşen Alman tekellerine bir diğer darbe de ABD’nin Trump döneminde uyguladığı gümrük vergileriyle geldi. Volkswagen iştiraki olan otomobil üreticisi Porsche zarar ederken, Bosch ve Mahle gibi tekeller eyalette bulunan bazı fabrikaları ve işletmeleri kapatacaklarını açıkladılar. Mercedes ise ciro ve kârında düşüş olduğunu duyurdu.

Otomobil endüstrisi sendikaların güçlü olduğu, işçi maaşlarının yüksek olduğu bir alan(dı). Krizin sonucu olarak fabrika kapatmaları ve işten çıkarmalarla birlikte kalan emekçiler için ücretlerde indirime gidilmesi, iş güvencelerinin kaldırılması ve daha uzun çalışma süreleri, sendikalar tarafından desteklenen sermaye yanlısı önlemler olarak öne çıkıyor. Bunlar sadece üretimde çalışan işçileri değil, ustabaşından mühendislere kadar geniş kesimleri olumsuz etkiliyor.

Tekellerin kârlarındaki büyük düşüş, yukarıda da belirtildiği gibi eyalet ve belediye gelirlerinde de büyük bir düşüşe yol açtı. Stuttgart kentinin şirketlerden aldığı kurumlar vergisi (Gewerbesteuereinnahmen) geçtiğimiz yıl 1,3 milyar avrodan 750 milyon avro seviyesine indi. Almanya genelinde olduğu gibi yerel yönetimler ilk önlem olarak emekçileri doğrudan etkileyen belediye hizmet ücretlerini artırırken sosyal hizmetlere bütçeden ayrılan payı da büyük oranda düşürdü.

İşten çıkarmalar, sosyal yardımların kısılması ve siyaset alanında başka bir seçenek olmaması emekçileri gelecek kaygısına iterken, bu düzene radikal bir alternatif olduğunu iddia eden AfD emekçiler arasında desteğini artırıyor. Kamuoyu araştırmaları, AfD seçmenlerinin ciddi bir kısmının gelecekten umudunu kesmiş kesimlerden, emekçilerden ve orta sınıf olarak tanımlanan küçük burjuvaziden ve uzun süredir sandığa gitmeyen kesimlerden oluştuğunu gösteriyor.

İşçi sınıfı ve genel emekçi sayısının yüksek olduğu bu eyalette, bu kesimlerin yukarıda sıralanan sorunlarla cebelleşip arayış içinde oldukları bir dönemde, işçi sınıfını temsil iddiasındaki partilerin seçimlere katılmadıklarını da belirtelim.

İki farklı portre, tek bir siyaset

Muhafazakâr, sermaye dostu ve koyu bir Katolik olarak bilinen ve 15 yıl eyalet başbakanlığı yapan Winfried Kretschmann (Yeşiller), politik kariyerine birçok tanınmış Yeşil Partili siyasetçi gibi Federal Almanya’da faaliyet yürüten Batı Almanya Komünist Birliği’nde (KBW) başlamış ve kadro seviyesinde sorumluluk almıştı.

SSCB ve diğer sosyalist ülkelerle birlikte DDR’i de revizyonist olarak nitelendiren ve o dönem oldukça güçlü olan bu yapı, sadece Maoist olarak değil, Kamboçya’da iktidarı alan Kızıl Khmerler’in sıkı bir destekçisi olarak da öne çıkıyordu.

Bu reel sosyalizm karşıtlığı ve Çin yanlılığı, 70’li yıllardaki ABD siyasetiyle uyumluydu. Sonraki işbirliklerinin temelini de bu ortak düşmanlık oluşturdu.

Kretschmann’ın yerini ve desteğini alan Özdemir’in politik kariyeri de Yeşiller içinde, bu eski kadroların yanında başladı.

Avrupa Parlamentosu’ndaki görevi dolayısıyla yaptığı uçuşlardan kazandığı bonus puanlarını özel seyahatleri için kullandığının ortaya çıkması bahane edilerek, o dönemde ters düştüğü Yeşiller yönetimi tarafından kızağa çekildi. Herkes siyasi kariyerinin bittiğini düşünürken, evine dönmektense ABD’ye giderek bir süre orada yaşadı ve siyasi olarak etkili çevrelerle ilişkiler geliştirdi. Artık Atlantik ilişkilerinin sıkı bir temsilcisiydi. ABD’ye olan hayranlığını ise hiç gizlemedi. Almanya’ya geri döndüğünde artık yolu açıktı.

Kretschmann ve Özdemir’in ne siyasi geçmişleri ne de kariyer basamakları ilk bakışta benzer görünüyor.

Yakından bakıldığında ise DDR ve reel sosyalizme açık düşmanlıklarında ve sermayeye ölçüsüz bağlılıklarında hiçbir farklarının olmadığı çok net. Onları siyaseten yükselten de, insani ve ahlaki olarak “sol gösterip sağla vurdukları” için düşüren de bu nitelikleridir.

/././

İran'ın direnişi Vatikan'ı böldü -Tevfik Taş- 

İran'ın direnci arttıkça, otomatiğe alınmış "savaşan taraflara itidal temennisi" ve "şiddet sarmalından kurtulmak lazım" şablonlarının kullanımına olan ihtiyaç giderek azalmaktadır.

Papa'dan sonra Vatikan'da en etkili ikinci kişi sıfatına sahip Vatikan Devlet Sekreteri Pietro Parolin Vatikan News'e yaptığı açıklamada, uluslararası hukukun "içi giderek boşaltılıyor" değerlendirmesini yaptıktan sonra, "önleyici savaş" kriteri uygulanmaya başlarsa bütün dünyanın alevler içinde kalacağını ifade etmişti savaşın dördüncü gününde.

"Önleyici savaş" doktrininin "adil olmayan savaşlar"a yol açtığını, bu durumun "halkların kendi kaderini tayin hakkı, devletlerin toprak egemenliği ve savaş kurallarının kendisini baltaladığı"nı ifade eden Vatikan'ın iki numarası, silahsız çözüm ve diplomasiye dönülmesini talep ediyordu.

Parolin'in ABD/İsrail çetesini memnun etmeyen bu açıklamasından sonra bir darbe de bizzat ABD içinden geldi. Katolik Kilisesi Başpiskoposluğu adına Kardinal Robert McElroy yaptığı açıklamada İran'a yapılan saldırıyı "ahlaki açıdan meşru değil" diyerek net bir dille mahkum etti. McElroy, bu savaşın "adil savaş" olarak nitelenebilmesi için gereksinim duyulan meşru dayanaklardan yoksun olduğunu ifade ederek, bu savaşın Katolik değerleri ile uyumlu olmadığını açıkladı. Oysa "12 Gün Savaşı"nda ABD Piskoposluğundan etkili bir itiraz sesi gelmemişti.

Benzer bir "çatlak ses" vakası Almanya Piskoposluğu içinde de görünür hale geldi. Alman Piskoposlar Konseyi Başkanı Heiner Willmer, İsrail'in güvenliğinin "olağanüstü önemi haiz" olduğunu açıklayarak, "özgürlüğü seven herkesin İran halkının acımasız bir rejimin boyunduruğu altından kurtulduğu anı özlediği"ni söylerken aslında adı konulmamış geleneksel örtük tavrı yineliyordu. Buna karşın Essen Piskoposluğu adına açıklama yapan Franz-Josef Overbeck'in değerlendirmesi, alışık olanın aksine, Katolik Kilisesi içindeki bozulan ezbere dayalı yarılmayı özetler gibidir: "İran'a yapılan saldırı uluslararası hukuka aykırı olup, zaten zayıflamış olan kurallara dayalı düzeni daha da baltalamaktadır." Bu, Alman Katolikliği içinde de yeni bir tutumun habercisidir. Ayrıca Piskopos Overbeck'in sıradan bir din bürokratı değil, aynı zamanda Federal Ordu içinde dini hizmet veren örgütlenmeden de sorumlu olduğunu belirtmek yararlı olabilir.

Papa'nın ikircimli tavrının olası nedenleri

Vatikan News, Vatikan bürokrasisi tarafından titizlikle denetlenmekte olan bir medya aracıdır. Bu organda Vatikan'ın ve Papa'nın resmi görüşünü yansıtmayan hiçbir haber ya da yoruma yer verilmez.

Papa XIV. Leo'nun Ali Hamaney'in ABD/İsrail çetesi tarafından katledilmesinden sonra taziye dileğinde bulunmasına rağmen ısrarla ''taraflara itidal'' temennisinde bulunarak "şiddet sarmalı" retoriği ile yetinmesi manidardır. 2003 Irak Savaşı'nda dönemin Papası II. Johannes Paul'un savaşa açıktan "hayır" demesinden sonra mevcut Papa'nın top çevirmesinin mantığı ne olabilir?

Hiç kuşkusuz Papa II. Johannes Paul bir Soğuk Savaş Papasıydı ve dönemin nesnel koşulları içinde Bush Doktrini ile uyum içinde değildi. Soğuk Savaş sonrası "kurulmuş/kazanılmış dengeler"in sabitlenmesi fikri onun bu tercihinde önemli bir etkendi. "Uygarlıklar Savaşı" söylemi belli ki dönemin Papasını ikna etmemişti.

Mevcut Vatikan önderliği de din sosuna batırılmış ABD/İsrail saldırganlığına ikna olmuş değildir. Hristiyan ve Yahudilerin birleşerek "Müslümanlara karşı Haçlı Seferi" görüntüsü veren, daha doğrusu sözü geçen çete tarafından yaratılması istenen bu ince kıyılmış palavralar retoriği ile Vatikan yönetimi mutabık değildir. Hiçbir inandırıcılığı olmayan bu zokayı, alametifarikası külyutmazlık olan Vatikan da yutmuyor.

Peki, Papa niçin yardımcısı kadar dahi açık sözlü değil?

Bunun beş nedeni sayılabilir:

Bir, kendisi de bir ABD yurttaşıdır ve aşırı tarafgir bir görüntü vermekten kaçınıyor olabilir.

İki, Hristiyanlık tarihi içinde köklü tarihi ve etkisi bulunan az sayıdaki cari tarikatlar arasında yer alan Augustinus okulundan geliyor Papa. Ve bu tarikatın kavram çerçevesi içinde ''meşru/adil savaş'' kavramı önemli bir yer tutuyor. Trump pedofili ile Netanyahu katilinin senaristi oldukları bir savaşın tarafı olmak istememenin, Papa'nın seçebileceği en aklıselim tutum olacağı açıktır.

Üç, Vatikan olası bir din savaşı tablosu içinde yer almak ya da bu retoriğe dolaylı katkı sağlayan bir unsur olmaktan kaçınmak istiyor olabilir.

Dört, İran'ın direncini görerek, önünde sonunda saldırgan tarafın diplomasi masasına döneceği hesap edilerek, "taraflar üstü" imajı açısından bu alanda kendisine görev tanzimi yapılacağını umuyor olma ihtimali çok yüksek görünüyor.

Beş, Kilise içindeki görüş ayrılıklarını hesaba katarak, olası bir iç yarılmanın önüne geçmek açısından özenli bir sabırla süreci yönetmek olarak ileri sürülebilir...

Tüm bu verilere bakıldığında Papa'nın Vatikan Devlet Sekreteri Pietro Parolin'den farklı düşünmediğini pekala varsayabiliriz. İran'ın direnci arttıkça, otomatiğe alınmış "savaşan taraflara itidal temennisi" ve "şiddet sarmalından kurtulmak lazım" şablonlarının kullanımına olan ihtiyaç giderek azalmaktadır. Aziz Augustinius'un "adil/meşru savaş" bilgeliğini isteksizce yorumlama eğilimli "taraflar üstü" Papa'ya bir tavsiye de Gorki'nin "Ana"sından salık verelim: "Tarafsız olmak, vuranın elini, vurulanın kanını yalamaktır..."

/././

2024’te Çatalca'da bulunan patlayıcı yüklü jet-ski, meğer CIA’in Karadeniz’deki gizli deneylerinde kullanılmış -Yiğit Günay- 

İstanbul kıyılarına vuran patlayıcı yüklü jet-skinin Ukrayna’ya ait olduğu düşünülmüştü. Fakat aracın gerçekte CIA’ye ait olduğu, Karadeniz’de yürütülen gizli “otonom kamikaze robot” deneylerinde kullanıldığı ortaya çıktı.

25 Temmuz 2024 tarihinde İstanbul Çatalca’da Akalan Mahallesi sahilinde görev yapan cankurtaranlar, kıyıda başıboş bir jet-ski fark ettiler. Aracın yanında yaklaştıklarında, üzerinde silah veya mühimmat benzeri şeyler olduğunu gördüler.

Jandarmaya haber verildi. Jandarma geldi, aslında bunun bir jet-ski değil insansız deniz aracı olduğunu ve patlayıcı yüklü olduğunu tespit etti.

İstanbul Valiliği, “Olay yeri, güvenlik çemberine alınmış, çevrede bulunan vatandaşların da güvenlik çemberinin dışına çıkarılmaları sağlanmıştır. 3 metre boyunda, 1 metre genişliğinde olan ve Karadeniz’in kuzeyinden geldiği değerlendirilen insansız deniz aracı, bölgeye intikal eden S.A.S. timleri tarafından güvenlik altına alınmıştır” açıklaması yaptı.

Basına yansıyan tüm haberlerde, devlet kaynaklı olduğu anlaşılan bir bilgiye dayanılarak, “Yapılan ilk incelemede, Ukrayna donanmasına ait olduğu tahmin edilen jetskinin sürüklenerek Çatalca sahiline ulaştığı düşünülüyor” ifadesine yer verildi.

Kimi çok bilmiş uzmanlar, takip eden günlerde sosyal medyada veya televizyon ekranlarında Ukrayna ordusunun insansız araç teknolojisi ve kullanımı üzerinde ahkam kesti.

Sonra konu unutuldu gitti.

Meğer CIA çok korkmuş

Önümüzdeki günlerde ABD’de “Maven Projesi” isminde bir kitap yayımlanacak. Kitap, soL’da geçtiğimiz hafta üzerinde durduğumuz, ABD ordusunun yapay zeka kullanımı üzerine bir inceleme.

Kitabın yazarı, gazeteci Katrina Manson, 13 Mart’ta kitaptan hareketle Bloomberg’de bir yazı yazdı. ABD ordusunun yapay zekayla ilişkisini anlatan yazıda, işte girişte aktardığımız, Çatalca’da bulunan aracın kime ait olduğu sorusu da yanıtını buldu.

Yazının ilgili kısmı şöyle:

Pentagon'un dron üreticileri, arka planda sessiz sedasız birkaç farklı otonom silah programı üzerinde daha çalışıyordu. Donanma bütçe belgelerine göre, Deniz Araştırmaları Ofisi tarafından yürütülen  Goalkeeper adlı bu programlardan biri, "hükümet tarafından sağlanan otonom yazılımlar ve yardımcı sistemlerle" donatılmış "seferi dolanan mühimmatlar" üzerine yoğunlaşıyordu; yani insan müdahalesi olmadan uçabilen, kendi hedefini seçebilen ve saldırabilen dronlar. Whiplash adlı bir diğer program ise, ABD'nin deniz araçları sektörünün çok spesifik bir alanındaki hakimiyetinden faydalanmayı amaçlıyordu: jet skiler. Whiplash programı, 600 adet jet skiyi bomba taşıyan robotlara dönüştürmek üzere yola çıkmıştı. Programa aşina bir kaynak bu durumu, "Amerika'da çok fazla jet ski var, bu yüzden onları silahlandırabilmemiz harika bir şey" sözleriyle açıklıyor.

Konuya yakın kaynaklara göre CIA, Goalkeeper ve Whiplash sistemlerinin ilk versiyonlarını Karadeniz'de, Ukrayna açıklarında gizlice test etti. (Teşkilat, bu konudaki yorum taleplerine yanıt vermedi.) Temmuz 2024'te patlayıcı yüklü gizemli bir jet ski Karadeniz'in karşı kıyısında, Türkiye'de karaya vurduğunda ise Pentagon deşifre oldukları paniğine kapılmıştı.

Böylece ABD'nin, Montrö'yü değiştirme ve Karadeniz'i bir savaş bölgesine dönüştürme isteğine dair tartışma, şimdiye kadar üzerinde durulmayan bir boyut ortaya çıkmış oldu.

/././

Hürmüz hamlesi: Trump'ın umutsuz fedası, İran için şah mat anlamına gelebilir -Emre Alım- 

Hürmüz’de "yenilmezlik" mitini feda eden Trump, ne donanmasını İran'dan koruyabildi ne de müttefiklerinden destek bulabildi. Bir yanda petrol tekellerinin basıncı, diğer yanda NATO'daki çatlaklar Trump'ı sıkıştırıyor. Boğazı istediği ülkeye açan İran, ABD'nin çaresizliğini bir şah-mat hamlesine çevirebilir.

Donald Trump, İsrail'i yanına alıp İran'a saldırdı. İran direnince şaşırdı. Hürmüz Boğazı'ndaki gemi trafiği, İran'ın resmi bir kapatma kararı almasına gerek kalmadan aksayınca ve enerji fiyatları fırlayınca daha da şaşırdı.

Boğaz'ı zorla açmak istedi, ABD donanması "yapamayız" diye reddetti. Bu defa Trump, tüm dünyayı, el birliğiyle, kendi yarattığı belayı çözmek üzere gemi göndermeye ve ABD'ye omuz vermeye davet etti.

Görünüşe göre, ABD'nin en yakın müttefikleri dahi çağrıyı reddetti.

Ama daha kötüsü, yine görünüşe göre, ABD'nin en yakın müttefikleri dahil birçok ülke, İran'ın Hürmüz üzerindeki fiili kontrolünü kabul etmiş durumda ve Tahran'la "izin pazarlığı" yürütüyor.

Trump’ın elindeki "yenilmezlik" imajını feda etmek pahasına attığı son adımlar beklediği etkiyi yaratamadı.

ABD için çember, verili dengeyi değiştirecek bir hamle yapmaksızın geçen her saatle biraz daha daralıyor.

'Yenilmezlik' miti çöküyor

Krizin merkezinde, Trump’ın "dünya tarihinin en büyük donanması" olarak nitelendirdiği ABD deniz gücünün bölgedeki acziyeti yatıyor. 

Ancak bu durum stratejik bir beklemeden çok, kaçış halini almış durumda. Çin merkezli uydu şirketi MizarVizion’un yayınladığı son görüntüler, USS Gerald R. Ford’un, Husi füzelerinin menzilinden kurtulabilmek için Kızıldeniz’in ortasında, Cidde açıklarına kadar güneye çekildiğini gösteriyor.

Bu gerileyişin en dramatik örneği ise Umman Denizi'nde yaşandı. Haftanın başında İran kıyılarına sadece 350 kilometre mesafede konuşlanan USS Abraham Lincoln, İran tarafından hedef alındıktan sonra Salale kıyılarına kadar çekildi.

Amirallerin Hürmüz’ü zorla açma konusundaki çekimserliği de ABD’nin sahada gerilediğini doğruluyor. ABD donanması, petrol tankerlerinin “Hürmüz’den geçişimize refakat edin” taleplerini reddediyor. Trump “İran’ın 60 gemisini batırdık, Hürmüz güvende” dese de hiçbir gemi boğazı geçmeye cesaret edemiyor. 

Yalan çıktı: Trump'ın 'Hürmüz koalisyonuna' kimse katılmıyor

Bu sıkışmışlık içinde Trump, Cumartesi günü yaptığı çıkışla diplomatik bir illüzyon yaratmaya çalıştı. "Birçok ülke, Boğaz'ın açık ve güvenli kalmasını sağlamak amacıyla, ABD ile eşgüdüm içinde bölgeye savaş gemileri gönderecek" diyerek, arkasında devasa bir koalisyon varmış gibi konuştu. Ancak bu cümlenin hemen ardından gelen "Umarım Çin, Fransa, Japonya, Güney Kore, İngiltere ve diğer ülkeler de bölgeye gemiler gönderir" temennisi, aslında ortada bağlanmış bir anlaşma olmadığını, aksine bir imdat çağrısı olduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya koydu.

Trump’ın bu emrivakisi, karşılık bulmak bir yana, sert bir reddedişle karşılandı. Almanya, Japonya, Yunanistan ve Avustralya bölgeye gemi gönderme talebini geri çevirdi. Fransa ve İtalya'nın Hürmüz’den geçebilmek için İran'la temaslara başlama girişimi de dolaylı bir ret anlamına geliyor. Yani "birçok ülke gemi gönderecek" iddiası dümdüz bir yalan olarak ortada kaldı.

Trump'ın veto yediği tek alan donanma değil. Norveç ülkeye nükleer silah yerleştirilmesine izin verilmeyeceğini duyurdu, İsviçre de ABD’den gelen 2 keşif uçuşu talebini reddettiğini bildirdi.

NATO sopasıyla tehdit etti

Ancak Trump uluslararası bir koalisyonla Hürmüz’ü kontrol etme planında ısrarcı. Son olarak NATO üzerinden tehditler savurdu.

Bir süredir hegemonya savaşında ABD’nin omzuna binen maliyeti Avrupalı müttefiklerine pay etme girişimlerinde bulunan Trump, bir kez daha aynı kozu oynadı:

"Bizim yanımızda olmuyorlar, şimdi de yapacaklarından emin değilim. Eğer Avrupa ve diğer müttefiklerimiz Hürmüz Boğazı'nı açmak için bize destek vermezse NATO'yu çok kötü bir gelecek bekliyor."

Hürmüz krizini NATO’nun bekasıyla eşdeğer tutan Trump, bir kez daha Hürmüz’ü tek başına açamayacağını kabul etmiş oldu.

Aslında Trump, uluslararası koalisyon çağrısıyla ABD’nin "yenilmezlik" imajını feda etmişti. Karşılığındaysa hem savaşın yükünü dağıtmayı hem de boğazı başkalarının gemileriyle açmayı hedefledi. Ancak bu “fedakarlığı” şimdilik boşa gitmiş görünüyor.

Üstelik Trump’ın beklediği gibi bir direnç tetiklenmedi, aksine dünyanın kalanı Tahran yönetimiyle yeni bağlar kurmaya başladı.

PPetrol fiyatlarındaki artış, ABD’de de benzin fiyatlarının yükselmesine neden oldu. (Fotoğraf: AA) 

İran'la masaya oturana Hürmüz açılıyor

İran’ın Hürmüz üzerindeki fiili otoritesi, sessiz ve derinden bir kabule dönüşüyor. İran, sıkça dile getirdiği "Aslında boğazı kapatmadık" vurgusuyla, aslında kapıyı tamamen kilitlemek yerine, kapının anahtarını elinde tuttuğunu ve kimlerin geçebileceğine kendisinin karar vereceğini dünyaya gösteriyor.

Çin ve Bangladeş gemilerinin Hürmüz’den geçişine izin veriliyor. Geçtiğimiz günlerde Hindistan da izin için İran’ın kapısını çaldı. Hindistan Başbakanı Modi ile İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan arasındaki görüşme, bölge medyasında yer verilen kulis bilgilerine göre oldukça sert geçti. İsrail'e büyük destek veren, ABD çizgisine yakın ve Çin'le gerilimli olan Hindistan’ın geçiş izni talebi reddedildi.

Hindistan daha savaşın ilk günlerinde tatbikat için Sri Lanka’da bulunan İran gemisinin koordinatlarını ABD ile paylaşmış, Trump ise tatbikat kuralları gereği kendini savunacak herhangi bir mühimmatı bulunmayan geminin vurulmasını emretmişti. Modi-Pezeşkiyan görüşmesiyle birlikte Hindistan’a suç ortaklığı hatırlatılmış oldu. 

Ardından dün duyuldu ki, Basra Körfezi’nde mahsur haldeki 2 Hint gemisinin Hürmüz'den geçişine izin verilmesine karşılık, ABD yaptırımları kapsamında bir süredir Hindistan’da alıkonulmuş bulunan 3 İran tankerinin serbest bırakılması için takas anlaşması yapıldı.

Benzer sinyaller Ankara’dan da geliyor. Hürmüz’de Türk şirketlere ait 15 gemi bulunuyor. Bu gemilerden henüz sadece biri boğazı geçebildi. Bunu “gerekli koordinasyonlarla” sağladıklarını söyleyen Ulaştırma Bakanı Uraloğlu, İran’la pazarlık masasına oturulduğunu ele verdi.

KKaynak: EIA, OPEC - Grafik Tasarım: Anadolu Ajansı

Petrol tekelleri bastırıyor

Trump'ı "çözüme" sürükleyen bir hamle de içeriden geldi. ABD'li enerji tekelleri Exxon Mobil, Chevron ve ConocoPhillips'in CEO'ları, Beyaz Saray'a uyarı niteliğinde bir ziyarette bulundu. Petrol fiyatlarındaki artış bir yönüyle şirketlerin kârını artırsa da dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği bu koridorun kapalı olması, üretimi de önemli ölçüde olumsuz etkiliyor.

Üretim Irak'ta yüzde 70, Birleşik Arap Emirlikleri'nde yüzde 50'den fazla düşürüldü. Katar’ın LNG üretimini tamamen durdurmasıyla dünyada sıvılaştırılmış doğalgaz arzının yüzde 20'si kesildi. Savaşın ilk gününden bu yana fiyatı yüzde 60 artan petrolün 120 doları bulması muhtemel. 

Anahtar hâlâ İran'ın elinde

Sonuç olarak Trump, "Hürmüz’ü açma" vaadiyle çıktığı yolda, müttefiklerini zorlayarak ve NATO’yu tehdit ederek elindeki birçok kozu masaya sürdü. Ancak bu hamle, ABD’nin bölgedeki fiili etkisizliğini gizlemek yerine daha da görünür kıldı. 

Dünya, Hürmüz’ün kapandığı bir senaryodan ziyade, Hürmüz’ün anahtarının Tahran’a geçtiği bir senaryoyu kabullenmiş görünüyor. Eğer Trump, bu fiili durumu tersine çevirecek yeni bir hamle yapmaz ve Hürmüz’deki bu seçici geçirgenlik halini kabul ederse, İran “şah-mata” gidebilir.

/././

ABD şemsiyesi altındaki 'denge' politikası çöktü: Körfez ülkeleri 'günah keçisi olmaktan' nasıl kurtulacak?-Yalçın Çuğ- 

Vaat edilen koruma kalkanı delindi, enerji rotası kapandı, ölülerin sayısı ve ticari zarar arttı. Körfez ülkelerinde Washington’a olan güven zayıflarken, tartışmalar da sürüyor: NATO'ya teslimiyet mi, bölgesel askeri ittifak mı, yoksa işlemediği kanıtlanmış "denge politikası" mı?

İran ve İsrail ile dengeli diplomatik ilişkiler kurulacak, ABD’yle de güvence karşılığında müttefiklik devam edecekti. Körfez ülkelerinin bu zamana kadar izlediği güvenlik planı aslında bu kadar yalındı.

Yaşanan kimi “pürüzlere” karşın Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin bu plan uzun süre boyunca işe yaramıştı. Ta ki 28 Şubat’ta İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırıları başlayana, İran da verdiği sözü tutana kadar. 

Peki, neydi bu söz? "Askeri saldırıya maruz kalması durumunda İran, meşru müdafaa hakkını kullanarak kararlı ve orantılı bir şekilde karşılık verecektir. Düşmana ait bölgedeki tüm üsler, tesisler ve varlıklar meşru hedef olacaktır. ABD öngörülemeyen ve kontrol edilemeyen sonuçlardan tam ve doğrudan sorumludur."

İran ve İran'ı destekleyen güçlerin misillemeleri kapsamında 28 Şubat’tan bu yana Körfez ülkelerinde bulunan ABD üsleri ile kritik noktalara en az 917 füze ve 2 bin 631 İHA saldırısı düzenlendi. Bu saldırılarda çeşitli hedefler zarar görürken, onlarca kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi de yaralandı.

Ancak Körfez ülkelerinin tek problemi bu değildi. ABD ve İsrail’in saldırılarının ardından İran deniz yoluyla petrol ticaretinin önemli rotalarından olan Hürmüz Boğazı’nı da fiili olarak kapattı. Hürmüz’ün kapatılmasıyla birlikte petrol üreticisi Körfez ülkelerinin şimdiden 15 milyar doları aşkın değerde enerji geliri kaybettiği tahmin ediliyor. 

Ülkelerindeki çeşitli noktalara yönelik saldırılar, kaybedilen enerji gelirleri, Trump’ın yerine getiremediği sözler, Körfez ülkelerinde kırılma yaratmaya başladı.
Körfez ülkeleri yeni güvenlik planları arıyor, bu arayış da beraberinde çeşitli tartışmaları gündeme getiriyor. 

'Körfez ülkeleri NATO gibi bir askeri ittifak kursun'

"Bölgemizdeki bu savaş, diğer savaşlar gibi sona erecek ancak Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin çıkarması gereken dersler ve ibretler vardır; bunların en önemlisi dayanışma, ittifak, söz ve duruş birliğidir. Konsey ülkeleri için artık, NATO gibi sahada gerçek ve etkili bir askeri-güvenlik ittifakı kurmaktan başka çare kalmamıştır."

Açıklama; Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin derhal çalışmalara ve hazırlıklara başlaması gerektiğine yönelik çağrıyla devam etti.

Bu çağrının sahibi, eski Katar Başbakanı ve kraliyet ailesi üyesi Hamed bin Casim bin Cabir Âl-i Sani.

Sani, Körfez ülkelerinin ortak çıkarlarını koruması, bir arada durması, halklarının ve devletlerinin bağımsızlığını güvence altına alması için tüm anlaşmazlıkların azimle ve gecikmeden aşılması gerektiğini savundu.

Körfez ülkelerinin askeri ortaklık için gerekli coğrafyaya, kaynaklara ve paraya sahip olduğunu belirten Sani, "Belki de kuşatmaya rağmen kendisi için gelişmiş bir füze sanayi üssü kurmayı başaran ve maalesef bu füzelerle ülkelerimizi haksız yere bombalayıp saldıran İran’dan ibret almalıyız" ifadelerini kullandı.

Hamed bin Casim bin Cabir Âl-i Sani

İran ve İsrail'le denge politikasının devamı öngörülüyor

Sani her ne kadar yeni bir ittifak önerse de İran ve İsrail'le dengeli ilişkiler kurmaya yönelik mevcut planın devam etmesi gerektiğine şu ifadelerle dikkat çekiyor: "İran, kendisiyle fikir ayrılıklarımızın olmasına, bize karşı yaptıklarını ve yapmakta olduklarını reddetmemize ve bu nedenle onu bugün kendimize düşman olarak görmemize rağmen her zaman komşumuz kalacaktır. Ülkelerimiz, İran ile en iyi diyalog yöntemini belirlemek ve politikalarından neleri kabul edip neleri etmeyeceğimize karar vermek için bu konuyu tartışmalı ve üzerinde anlaşmalıdır.  Aynı şekilde İsrail de bizden uzak değildir; onunla bir anlayış birliğine ihtiyacımız olabilir, ancak bu onun ilan edilen politikalarına göre değil, Filistin haklarına ve işgal altındaki Arap topraklarına hizmet edecek şekilde, ortak çıkarlar ve iyi komşuluk ilkeleri doğrultusunda olmalıdır."

Sani, ittifakın kurulması ve denge politikasının sağlanması durumunda Körfez ülkelerinin ABD, İran ve İsrail arasında yaşanacak bir çatışmada "günah keçisi" haline gelmeyeceğini savunuyor.

Çelişen çıkarlara karşı uyarı

Öte yandan Sani, Körfez ülkelerinin zaman zaman çelişen hatta Sudan ve Yemen örneklerinde de olduğu gibi çıkar çatışmasına evrilen tutumlarına açıkça değinmese de dikkat çekiyor ve şu çağrıda bulunuyor:

"Tüm bunlar, KİK ülkeleri arasında niyet saflığını gerektirir; her koşulda veya her ne sebeple olursa olsun, belirleyici olan kişisel ve anlık çıkarlar değil, hukuk, akıl ve ortak çıkar olmalıdır. Konsey ülkeleri liderlerinin niyetlerinden şüphem yok, ancak şu an gereken şey, bu durumların üzerimize yüklediği tarihi sorumlulukların gereğini yerine getirmektir."

'NATO benzeri ittifak kurulsun, ABD ve İsrail'le ilişkiler güçlendirilsin'

Emirlik Politika Merkezi Başkanı Ibtisam Al Ketbi de Körfez ülkelerinin NATO benzeri bir askeri ittifak kurmasını önerenler arasında. Ancak Ketbi önerisinde, ABD hatta İsrail’le daha sıkı işbirlikleri tarif ediyor.

Ketbi’ye göre Körfez ülkelerinin erken uyarı sistemleriyle birbirine bağlanması, aralarındaki istihbarat koordinasyonunun güçlendirilmesi ve entegre bir bölgesel savunma merkezinin inşa edilmesi gerekiyor.

Ketbi bu ittifakın "gelecekteki tehditler karşısında caydırıcılığın en önemli sütunlarından birini oluşturacağını" savunuyor.

'Körfez ülkelerinin inancı çöküyor'

Ancak İsrail merkezli Haaretz'e konuşan Emirlik Politika Merkezi'nde görevli başka bir araştırmacı ise" ABD ve İsrail ittifakının kendi ulusal güvenlikleri ve çıkarları için tüm bölgeyi tehlikeye attığına" yönelik kanının Körfez ülkelerinde oldukça yaygın olduğunu vurguluyor.

İsmi açıklanmayan araştırmacıya göre Körfez ülkeleri, Trump yönetimi yüzünden, diplomasiyle önleyebileceklerini düşündükleri bir çatışma ortamına çekilmiş durumda. Bu nedenle hedef tahtasına oturtulanlar da ulusal güvenliği risk altına girenler de Körfez ülkeleri: "Körfez ülkelerinin ekonomik güçlerine güvenerek, Washington'un politikasını etkileyebileceklerine ve İran tehdidine karşı bir savunma duvarı örebileceklerine yönelik inancı çöküyor."

Bir diğer plan: ABD varlığının azaltılması

Körfez ülkelerinin güvenliğine yönelik bir diğer plan ise strateji değişikliğine giderek bölgedeki ABD varlığının azaltılması. 

Özellikle İran tarafından sıkça dillendirilen bu planın, şu an için gerçekleşme ihtimali oldukça düşük gözüküyor.

Daha öncesinde soL'da yer verdiğimiz analizimizde de konuya dair şu tespitlere yer vermiştik: "İran stratejisinin Körfez ülkelerine, kendilerine yönelik bir saldırının maliyetinin çok yüksek olacağını göstererek yeni bir saldırı döngüsünün önüne geçmeyi hedeflese de, bölge ülkelerinin ABD’yle ilişkilerinde stratejik bir değişiklik yaşanması veya ABD’nin bölgedeki askeri üsleri ve varlığının sonlandırılması ihtimalinin olmadığını hesaba kattığı varsayılabilir."

Körfez ülkeleri ABD-İsrail çizgisine daha da kayar mı?

Bu planın bir de tam tersi bulunuyor.

Körfez ülkelerinin tam anlamıyla ABD ve İsrail çizgisine kayması, İran'ı temel tehdit olarak tanımlaması ve Washington ekseninde askeri kapasitenin geliştirilmesi...

Hatta bir adım ötesi...

CHP Milletvekili Utku Çakırözer, geçtiğimiz yılın Temmuz ayında NATO Parlamenterler Asamblesi’ne “İran tehdidi” konulu, 28 sayfalık bir rapor sunmuştu. Tam boy Amerikancı bir çizgiden kaleme alınan bu raporun önerileri arasında NATO’nun Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkelerini kapsayacak şekilde genişlemesi tavsiyesinde bulunulmuştu. Raporun ana önermelerinden biri de “Türkiye’nin olası bir İsrail-İran savaşında İsrail’den yana İran’a karşı tavır alması”ydı.

Çakırözer'inki gibi NATO'nun Körfez ülkelerine doğru genişlemesine yönelik öneriler, bu dönemde yeniden gündeme gelmeye başladı.

Körfez ülkelerinin güvenlik politikalarını ABD şemsiyesi altına inşa etmeleri ve kurulan ticari ortaklıklar göz önüne alındığında Washington'ın bölgedeki varlığının kolay kolay sonlanmayacağı aşikar. Çünkü ortada on yıllardır devam eden karşılıklı bir bağımlılık durumu söz konusu.

Ancak ABD'ye karşı yaşanan büyük güven kaybı, devrilmesi planlanan Tahran yönetiminin dirençli şekilde misillemelere devam etmesi ve Körfez ülkelerinin İsrail'e karşı farklı tutumlara sahip olması gibi başlıca nedenler daha Amerikancı bir çizgiye kayılmasına veya NATO'ya dahil olunmasına yönelik planların da gerçekleşmesinin zor olduğuna işaret ediyor.

/././

ABD'nin sesi var görüntüsü yok: Hürmüz krizi devam ederken bölgede görevli gemiler Malezya'da çıktı. 

Hürmüz Boğazı'nda "mayın" iddiasının ardından, Trump Tahran'ı tehdit etmişti. Ancak ABD'nin bölgede görevli mayın tarama gemileri, krizin göbeğinden binlerce kilometre uzakta, Malezya’da ortaya çıktı.

ABD ve İsrail'in saldırılarının ardından İran, deniz yoluyla petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ticaretinin önemli rotalarından olan Hürmüz Boğazı'nı 2 Mart'ta fiili olarak kapattı.

Kısa bir süre sonra İran'ın Boğaz'a mayın döşediğine dair iddialar haberlere yansımaya başladı. Bunun üzerine ABD Başkanı Donald Trump, Tahran yönetimine şu "uyarıda" bulundu: "Eğer herhangi bir nedenle Hürmüz Boğazı'na mayın yerleştirilmişse ve bunlar derhal kaldırılmazsa, İran için askeri sonuçlar daha önce hiç görülmemiş bir seviyede olacaktır."

Trump beylik laflar ededursun ABD'nin bölgede görev yapan üç mayın gemisinden ikisi Hürmüz Boğazı'na binlerce kilometre uzakta olan Malezya'da ortaya çıktı. Diğer mayın tarama gemisinin ise akıbeti belirsizliğini koruyor.

Bölgede görevlendirilen gemiler krizin ortasında binlerce kilometre uzağa gitti

ABD, İsrail'le birlikte 28 Şubat'ta İran'a başlattığı saldırı öncesinde bölgeye son yılların en büyük donanma gücünü sevk etti. Ancak yaşananlar savaşın -en azından deniz ayağında- ABD'nin istediği şekilde gitmediğini gösteriyor.

Bunun da en büyük kanıtlarından biri Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ve ABD'nin hayata geçiremediği iddiaları. 

ABD donanmasının boğazdan geçecek gemilere eşlik etme ve "çok makul fiyatlara" risk sigortası sağlama vaatleri havada kalan Donald Trump çeşitli ülkelerin bölgeye savaş gemisi göndermesini talep etti ve müttefiklerinin yardım etmemesi durumunda NATO'nun "çok kötü bir gelecekle" karşı karşıya kalacağını söyledi.

Şimdi de mayın tarama görevleri için yapılandırılmış olan ABD Donanması'na ait kıyı muharebe gemileri "USS Tulsa" ve" USS Santa Barbara" Malezya'da görüldü. Geçtiğimiz yıl Bahreyn'e konuşlandırılan gemilerin, Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimin arttığı dönemde, bölgeden binlerce kilometre uzakta olması dikkat çekiyor.

Malezya'daki bir gözlemci, dün USS Tulsa ve USS Santa Barbara'nın Penang Limanı'ndaki Kuzey Butterworth Konteyner Terminali'nde çekilen fotoğraflarını paylaştı.

Oysa TWZ'nin aktardığına göre bu gemiler İran'a yönelik saldırılar başlamadan kısa bir süre öncesine kadar bölgede bulunuyordu. USS Tulsa ve USS Santa Barbara'yı binlerce kilometre doğuya gönderme kararının neden alındığı ise bilinmiyor.

Öte yandan bölgede görevlendirilen üçüncü mayın tarama gemisi USS Canberra'nın da durumu bilinmiyor. USS Canberra'ya dair son bilgi Ocak ayında Ortadoğu'da konuşlu olduğu yönünde. 

Her ne olmuş olursa olsun Washington yönetimi Hürmüz Boğazı'nın kapatılması nedeniyle büyük bir baskı yaşarken, halihazırda görev yeri Ortadoğu olan üç savaş gemisinden ikisi şu anda dünyanın farklı bir bölgesinde bulunuyor. 

***

'Pride and Prejudice'*-Engin Solakoğlu- 

Elbette kesin yargılar için erken. Yine de savaşın şimdiden ABD/İsrail çetesinin, daha doğru bir deyişle Epstein Teali Cemiyeti’nin ağzında acı bir tat bıraktığını söylemek mümkün. Savaşa gurur ve önyargıyla yaklaşan ikilinin işi zor.

Başımızı başka bir yöne çevirmenin güç olduğu günler yaşıyoruz. Kuzeyimizdeki savaş, güneyimizdeki savaş derken, çelik ve ateş doğumuzu da sardı.

Savaş bekleniyordu ama ikinci haftanın sonunda gelinen noktada beklenmeyen pek çok gelişme yaşandı. Belki de daha doğru ifade umulan, arzu edilen ama beklenmeyen olmalı.

İran direniyor. Direniyor demek yeterli de değil. İran emperyalist saldırıya karşılık veriyor. Üçüncü haftasına giren savaş, geçen yıl izlediğimizin bir tür fragman olduğunu gösteriyor. İran savaşma yeteneğinin ipuçlarını geçen yıl 12 Gün Savaşı'nda vermişti. O savaşta İsrail ve ABD’nin ağır bombardımanına rağmen karşılık verme kapasitesini koruyabileceğini, dünyanın en gelişmiş hava savunma sistemlerini aşabileceğini göstermişti.

ABD’nin donanma ve hava gücünün neredeyse yüzde 40’ı bölgede. Buna bir de kitlesel kırımın rakipsiz ismi İsrail’i eklemek gerekir. Büyük bir kuvvet. Hiç kimsenin pek de yüklenmediler aslında diyebileceği bir durumda değiliz. Yüklendiler, yükleniyorlar.

Elbette kesin yargılar için erken. Yine de savaşın şimdiden ABD/İsrail çetesinin, daha doğru bir deyişle Epstein Teali Cemiyeti’nin ağzında acı bir tat bıraktığını söylemek mümkün. Savaşa gurur ve önyargıyla yaklaşan ikilinin işi zor.

Epsteingiller 47 yıldır hedefledikleri savaşı nihayet çıkarttılar. Irak veya Libya gibi kolay bir zaferden emindiler. İran’ı, özellikle de İranlıları hafife aldılar. Şimdilik ağızları burunları dağıldı diyemesek de en azından birkaç dişlerini kaybettiler.

Güçlerin pek denk olmadığı savaşlarda genellikle kuvvetli görünen tarafın bir yıpratma savaşını tercih ettiği söylenir. Kaynakları daha geniş olan, savaşın uzamasından korkmaz. İşi hemen bitiremezse zamana yayar ve zayıf olan tarafın tükenmesini bekler. Bunun somut örneği Rusya-Ukrayna savaşı. Dört yıl önce Ukrayna’da rejimi değiştirmeye yönelik bir ani baskın deneyen Moskova, bunda başarılı olamayınca yıpratma savaşına girişti. Henüz kazanmadı ama kazanmaya çok yakın.

ABD/İsrail çetesi de İran’ı kısa sürede ezme, halkını terörize etme  ve teslim olmaya zorlama hesabıyla saldırdı. Başaramadılar. Savaş uzadı, uzuyor. Ancak İran’ın bundan çekindiğine dair fazla bir emare görmüyoruz. Tahran, savaşı hem uzatıyor hem de genişletiyor. Körfez’in ötesinde Lübnan ve Irak şimdiden bir cephe haline geldi. Yemen ve özellikle Bab-ül Mendep’in de kervana katılması an meselesi. Yalnız genişletme kavramı salt coğrafi anlam ifade etmiyor. İran savaşın etki alanını uluslararası ticarete ve ekonomiye de yaymış bulunuyor.

Bunun akıllıca bir tercih olduğu açık. İran’ın yere serilip yağmalanması hayaliyle Trump’ın savaş açmasını destekleyen uluslararası sermaye şimdi sonuçlardan şikayetçi. Bu arada ABD’nin çok fazla vakti yok. Trump ve çetesine Kasım ayındaki ara seçimler öncesinde salt söylemden ibaret olmayan bir zafer gerekli. ABD ve başındaki psikopat elbette bir aşamada “Hamaney’i öldürdük, İran’ı yerle bir ettik, kazandık” diyebilir. Seçmeninin bir kısmını buna ikna da edebilir. Ancak ABD askerlerinin cesetlerini, tahrip edilen üslerini ve akaryakıt fiyatlarında iki hafta içinde yaşanan yüzde 18’lik artışı gizleyemez. Unutmayalım ki, Trump’ın seçilirken oylarının büyük bölümünü aldığı yoksul Amerikalılara iki ana vaadi bulunuyordu. Birincisi çocuklarını denizaşırı topraklarda öldürtmemek, ikincisi ucuzluk.

Savaşın en önemli cephelerinden biri haline gelen Hürmüz Boğazı konusu yıllardır konuşuluyor. Açıkçası İran’ın Hürmüz Boğazı'nı tümüyle kapatmasının en çok kendisine zarar vereceğini, bu yüzden de bir tür son çare olacağını düşünenlerdendim. Yanıldım. İran’ı yönetenler benden çok daha incelikli düşünerek Hürmüz’ü kapatmak yerine bir tür filtre sistemi uygulama yoluna gittiler. Burada uluslararası hukuk bakımından hiçbir sorun olmadığının altını çizelim. Tahran egemenlik hakkını kullanıyor. Hiçbir gerekçe yokken saldırıya uğramış bir ülke olarak buna sonuna kadar hakkı var. Batılı ve kendisini Batılı sanan yerli yersiz uzmanların iddialarının aksine Hürmüz’ü açık tutmak için buralara donanma göndermenin hiçbir hukuki temeli yok.

Trump’ın önceki gün yaptığı açıklama hem İran’ın doğru yere vurduğunu hem de “Tarzan’ın zor durumda” olduğunu ortaya koyuyor. Portakal renkli psikopat, Çin dahil birçok ülkeyi Hürmüz’ü açık tutmak için donanmalarını göndermeye çağırdı.  Daha üç-dört gün önce “kimsenin yardımına ihtiyacımız yok, dünyanın en güçlü donanmasına sahibiz” diyen cüdamın şimdi “komşular yetişin, imdat!” çağrısı yapması pek güzel.

ABD’de Hürmüz Boğazı’nı geçecek gemilere donanmanın eşlik etmesinin tartışıldığını biliyoruz. Trump’ın cahil ve beyinsiz bir adam olduğunu da. Muhtemelen birkaç gün önce şöyle bir senaryo yaşandı: ABD enerji tekellerinin maaşlı memuru konumundaki Enerji Bakanı, Trump’a “Başkanım, başkanım, donanmayı Hürmüz’e gönderelim de petrol tankerlerini korusun” dedi. Trump da “Muazzam bir fikir!” yanıtını verdi. Enerji Bakanı da bunun üzerine sosyal medyadan savaş gemilerinin Hürmüz’e hareket ettiğini yazdı. Olayı büyük olasılıkla sosyal medyadan öğrenen Pentagon’da ise kalp çırpıntıları yaşandı ve şapkasını kapan rütbeli Beyaz Saray’a koştu. O sırada hamburgerini kemiren Trump’a böyle bir şeyin yapılamayacağını, zira Hürmüz’ün donanma yığmaya müsait bir su yolu olmadığını, üç tanker geçecek diye bilmem kaç yüz milyon dolarlık savaş gemilerinin tehlikeye atılamayacağını anlattılar. Donald avanağı da son lokmasını çiğnemeden yuttuktan sonra “Haaaa, o zaman eşlik etmesinler” dedi. Enerji Bakanı Wright’ın ofsayt golü VAR’dan döndü ve sosyal medyadan paylaştığı mesaj silindi. Wright daha sonra zevahiri kurtarmaya yönelik bir açıklama da yaptı ve “donanma şimdi müsait değilmiş ama pek yakında inşallah” mealinde bir şeyler geveledi.

Emperyalizmi çok mu küçümsüyorum? Hayır. Ancak bu anekdot İran’ın şu ana kadar sergilediği direncin rastlantısal olmadığını gösteriyor. İran kısıtlı olanaklarını akıl süzgecinden geçirerek kullanıyor. ABD ise daha önce başka örneklerde gördüğümüz kibrine, şimdi tarihinin en yeteneksiz yönetici kadrosunu da eklediği için bocalıyor.

Bu arada şunu da anımsatalım. Savaşı uluslararası sermayenin penceresinden izlemeye zorlandığımız için kimi önemli gelişmeler gözden kaçıyor. ABD, Körfez ülkelerinde bulunan İran’ın düzenli ve gayet isabetle vurduğu bir dizi üssü boşalttı. Sosyal medyaya ve basına tek tük yansıyan görüntülerde, pılını pırtısını toplamış ABD askerlerinin nakliye uçaklarına doluşarak üsleri terk ettiklerini gördük. Şimdi lütfen hayal edin. Bu görüntülerin tam tersi yaşansaydı, yani İran askerlerinin -uyduruyorum- Lübnan’dan, Suriye’den, Irak’tan, Yemen’den ayrıldıkları görüntüler yayınlansaydı ne olurdu? Bebece’si, Doyçevelle'si, Çevşin’i, Mevşin’i “kaçıyorlar, tırstılar, bozgun, ağır yenilgi” gibi başlıklarla ekranları inletirlerdi. Savaşı nasıl çarpık bir mercekten izleyebildiğimizin en güzel göstergesi bu işte.

Saldırının başlangıcından beri ABD/İsrail çetesinin savaş hedeflerinin sürekli değişmesi de değişik şekillerde yorumlanıyor. En çok da emperyalist cephede yaşanan bu bocalamanın hedefin belirsizliğinden, planlama yetersizliğinden kaynaklandığı yorumuna rastlıyoruz. 

Bir de, ABD ve Batı’nın sonsuz gücüne iman edenler var. Bu kaotik görüntünün, plansızlığın dahi aslında planlı olduğuna bizi ikna etmeye çalışıyorlar. Karşımızda sanki ilahi ve yanılmayan bir güç var. O yorumların asıl mesajı, “direnme, boyun eğ”den ibaret aslında. Hiç dikkate almıyorum. Size de tavsiye ederim. Ne İsrail, ne de ABD’nin öyle bir niteliği yok. Başka güçlerden en önemli farkları, temsil ettikleri sermaye toplamı sebebiyle hata yaptıklarında şimdilik varlıklarının tehlikeye girmiyor olması.

İtiraf edelim ki, savaşın şu ana kadarki gidişatı bizim mahalleyi heyecanlandırıyor. Bu da doğal. Anti-emperyalist olmamak, kendine insan diyen hiç kimse için bir seçenek değil. Yalnız bir ayağı frende tutmak şart. Araç kullananlar bilirler. Motor freni diye bir şey var. Bizim bu denklemde ihtiyaç duyduğumuz şey ise akıl freni.

İran kazanabilir. ABD, İsrail, emperyalizm durdurulabilir, geriletilebilir. İran’ın en büyük zaferi ayakta kalmak olacaktır. ABD, İsrail ve kuyruğundakiler denemekten vazgeçmeyeceklerdir. O yüzden İran’ın kaybetmemesi durumunda iki tuzaktan uzak durmak gerekir. 

Birincisi bir tür zafer sarhoşluğuna kapılmaktır. Emperyalizmle savaş tek cephede kazanılamaz. Nihai mücadele dünyanın her tarafında sermaye düzenine karşı verilecektir. O mücadele sadece ABD veya Fransa’da değil, İran’da da devam edecektir. Bunu unutmak ikinci tuzaktır.

*Jane Austen’in romanı. Gurur ve Önyargı

/././

Uçurumun kıyısında hayatlar: Suç kimin?-Gamze Yücesan Özdemir- 

Bugün ülkemizde artan suç ve şiddet “bireysel ahlaki krizler” değildir. Söz konusu kriz, emekçi olarak üretimden dışlanan, insanca yaşama imkanlarını yitiren ve uçurumun kıyısına sürüklenen hayatların krizidir.

Toplumda çok tanıdık ve aynı zamanda damgalayıcı bir iddia sürekli tekrarlanıyor: “Suç emekçiler arasında yaygındır.” Bu iddia o kadar baskın ki, suçlamalar günlük hayatın akışına kapılıp yolunu buluyor. Medya, uçurumun kıyısındaki hayatlarda yaşanan suçları üçüncü sayfa haberi olarak sunuyor. Suç haberleri sınıfsal kodla yazılıyor: “varoşlar”, “işsizler”, “tehlikeliler.” Bu algı, gündelik hayatın sıradan bir gerçeği haline geliyor. Varlıklı kesimler rezidanslarda, güvenlikli sitelerde yaşamayı ve kendilerini “tehlikeli sınıflardan” yani uçurumun kıyısındaki hayatlardan korumayı amaçlıyor. Metroda yolculuk eden bir beyaz yakalı, yanına yoksul görünümlü biri oturduğunda refleks olarak çantasını önüne çekip korumaya alıyor.

Medya, mekan, gündelik hayat, tüm bu deneyimler aynı ideolojik anlatının parçalarıdır: Yoksulluk yoksulların “suç”udur ve suç da yoksulların sorunudur. Öyle midir? O halde asıl soruyu soralım: Uçurumun kıyısına sürüklenen hayatlarda suç neden ortaya çıkar ve suçu üreten bu düzen değişmeden suç ortadan kalkar mı?

Burjuva hukuk yaklaşımında suç bireyseldir. Suçun nedeni bireyin yanlış tercihleri, zayıf ahlakı ya da eğitimsizliğidir. Suç işleyen kişi topluma uyum sağlayamamış birey olarak görülür. Başka bir deyişle, bunlar “kaybeden”lerdir. Suçla mücadele için caydırıcılık ve ihbar mekanizmaları güçlendirilmeli, gözetim ve ceza sistemi ağırlaştırılmalıdır.

İşçi sınıfının bilimi marksizm ise, suçu sistem dışı bir sapma olarak değil, kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı bir toplumsal olgu olarak ele alır. Hukuk, üreten işçi sınıfı ile üretilenlere el koyan sermaye sınıfı arasındaki ilişkide, esas olarak ikincisinin haklarını koruyacak biçimde işler. Kapitalizm muazzam bir meta üretimidir. Ve aynı zamanda işsizliği, güvencesizliği, yoksulluğu, çaresizliği ve suçu da üretir. Emekçiler arasında bu düzen tarafından umutsuz bırakılanlar bazen şiddete veya suça yönelir. İşçi sınıfı yavaşça açlıktan ölmek yerine hızlıca hukukun ellerinde öldürülmeyi yeğler. Bu, bireysel değil toplumsal nedenselliğin sonucudur. Bu, ahlaki değil yapısal bir sonuçtur. Ahlak konusunda ise şunu asla akıldan çıkarmayalım: Üreten, çalışan ve emeğiyle ayakta duran insanların ahlakı, çalışmadan geçinenlerinkinden katbekat daha üstündür.

Kapitalizmde suç, yine suçu üretenler tarafından belirlenen kurallar çerçevesinde cezalandırılır. Hangi eylemin suç sayılacağı ve kimin cezalandırılacağı konusunda kararları sınıfsal mekanizmalar belirler. Vergi kaçıranlar, kartel kuranlar, borsada ve bankalarda ekonomik suçlara karışanlar aflarla korunurken, açlıktan marketten bir şey çalan emekçi “suç makinesi” olarak damgalanır. Bu nedenle suçun ortadan kaldırılmasının gerçek yolu başka bir düzeni kurmaktır.

Bir kez daha söyleyelim: Bugün ülkemizde artan suç ve şiddet “bireysel ahlaki krizler” değildir. Söz konusu kriz, emekçi olarak üretimden dışlanan, insanca yaşama imkanlarını yitiren ve uçurumun kıyısına sürüklenen hayatların krizidir.

Günümüzde geçici işler hızla yaygınlaşırken, gelir sürekliliği ortadan kalkıyor ve geçim baskısı sürekli artıyor. Emekçi kesimlerin çoğalan ve banka faizlerine giden borçlarını da görmeli. Kredi kartları, tüketici kredileri ve icra dosyaları gündelik hayatın parçası haline gelmiş durumda. Borcu çevirebilmek için ise zaman zaman kayıtdışı ya da yasadışı yollara yöneliniyor. Sürekliliği olmayan gelir ile kesintisiz geçim baskısının birleştiği yerde insanların işlediği suçların toplamı burjuvazinin işlediği suçların toplamından az da olsa yine de suç. Suç uçurumun kıyısındaki hayatlar için bir sapmadan öte hayatta kalmanın acı bir yolu haline geliyor.

Suçu emekçilerin bir sorunu olarak görmek sermayenin görünmezliği ile de pekişiyor. Sınıf içi gerilimler artarken asıl sorumlular ortada yok. Sermaye hiç olmadığı kadar görünmez. Akademik analizlerde, siyasal tahlillerde ve muhalefetin dilinde uçurumun kıyısındaki hayatlar görünür fakat bu hayatları uçuruma iten sermaye görünmezdir.

Bu koşullarda emekçiler arasında suç varsa bunun sebebi yoksulluğu yöneten, emeği değersizleştiren ve çaresizliği cezalandıran bu düzendir. Son yıllarda, sol memleket insanından uzaklaştıkça, emekçileri suça eğilimli, kriminal olarak görme yönelimi ne yazık ki sola da bulaştı. Sınıf siyaseti zayıfladıkça, emekçiler de kriminalize edildi. Oysa suçla mücadele, uçurumun kıyısındaki hayatları yargılayan yaklaşımla değil, bu hayatları uçuruma iten düzene karşı verilen sınıf mücadelesiyle mümkündür.

Sosyalist solun, altmışlı ve yetmişli yıllarda sokaktaki insan için nasıl umut olduğunu hatırlayalım. Sınıf siyasetinin güçlü olduğu bu yıllarda, emekçiler onurlu ve gururlu insanlar olarak tanımlanırdı. Bu yıllarda sol, uçurumun kıyısındaki hayatlara yukarıdan ya da uzaktan bakmamış, o hayatların içinden konuşmuştur. Sol, memleket insanını milliyetçi, gerici, cahil, suça eğilimli gibi kategorilere sıkıştırmamıştır. Memleket insanının kültürel/ideolojik belirlenimlerini yaratan süreçleri ve bunların nasıl dönüştürülebileceğini dert etmiştir.

Bu ülkenin emekçilerini yazan Orhan Kemal şöyle der: “İçinde yaşadığımız toplum düzensizliği, insanlarımızı buralara kadar düşürürse asıl suçlu toplumdaki düzensizlik olsa bile, insanlarımız aslında iyidir, güçlüdür, kahramandır. Ey insanoğlu, kendi ellerinle bozduğun toplum düzenini gene sen, kendi ellerinle düzeltip kendini bu çıkmazdan kurtaracaksın.”

Emek biziz. Uçurumun kıyısındakiler de “bizimkiler”dir. Koşullara bağlı olarak, bu kişiler en şaşırtıcı cesaret kadar en hazin korkaklığı da gösterebilirler. Çelişkiyle ve naiflikle dolu karakterlerdir. Ama onlar, bizimkilerdir. Uçurumdan yuvarlanmalarına müsaade etmeyeceğiz. Sosyalizm mücadelesi aynı zamanda bizimkilerle birlikte uçurumdan yuvarlanmama mücadelesidir.

/././

Lağım II: New York’taki Siyon -Serdal Bahçe- 

Bibi henüz kimsenin tanımadığı bir meczup iken bu network onu önce ABD’deki güç odaklarına tanıtmıştır. Bu oluşum şimdi İran’ı bombalayan Amerikan emperyalizmi ile İsrail Siyonizminin ortak paydasıdır. Trump’ın nezdinde verimli bir maşa da bulmuş gibi görünmektedir.

Kriz anları çarpıcı, yıpratıcı ve sıradışı anlardır. Bu anlarda bireyler, ülkeler, devletler, kurumlar; her türden özne görünüşlerinden sıyrılarak özlerini ortaya dökerler. Özü gizlemek için takılmış maskeler kaotik bir rüzgarın etkisiyle savrulur, uçar giderler. Geriye çıplak öz kalır.

Örneğin kapitalizmin sistemik ve yapısal krizlerini düşünün. Kriz anında kurumsal, yasal ve siyasal her maskeyi, her şalı ve perdeyi bir kenara atarak gerçek sistemik özünü gözler önüne serer. Emek, insan, doğa, toplum düşmanı bu öz kendisini en çok kriz anlarında belli eder.

Krizler, bireyler ve siyasal aktörler için de test zamanıdır. Genel konsensüsle veya uzun mücadelelerin sonucunda kabul edilmiş ve genel kamusal iyiyi gerçekleştirmeye çalışan normlara, geleneklere, yazılı kurallara bağlılık kriz anlarında test edilir. Ancak bu test, tekil öznelere ait gibi görünse de toplumsal ve genel bir testtir. Örneğin insani erdemlerin test edildiği en kritik anlardan biri savaş durumudur. Savaşta insanlar sadakat, empati, merhamet, cesaret türünden duygulara ne kadar sahip olduklarını test ederler. Fakat bu sadece onlar için bir test değildir, ait oldukları toplum için de bir testtir. Özne bireysel olarak bu testten başarısız olduğunda, ait olduğu toplum nasıl bir tavır takınacaktır? Öncelikle herhangi bir tavrı takınma ve bunu uygulama yetisine sahip bir toplum olduğunu varsayalım. Bu durumda gerçekten toplum nasıl bir tepki verecektir, bu çok önemlidir. Dahası korkaklık, merhameti olmayan bir gaddarlık, sadakatsizlik; tüm bunlar güçlüye yaranmak için sergilenen arazlardır çoğunlukla. Normların, adaletin, geleneklerin, sağduyunun ve rasyonalitenin güçsüzün, zayıf olanın, kendisini koruyamayacak olanın yanında olması beklenir. Ama ya değillerse?

Eğer iki güç öbeği veya iki özne arasında bir çatışma var ise ve eğer çatışmayı güçlü olan her türden normu, ahlaki ve moral ilkeyi, yazılı kuralı hiçe sayarak başlatmışsa ve nihai amacı diğerini bütünüyle biat ettirerek bağımsız iradesini yok etmek ise bu kuşkusuz bir krizdir. Bu türden bir krizde sadece saldıranın ahlakı ve eylemleri yargılanmaz, onun da üye olduğu geniş toplumun bu saldırganlık karşısında ne türden tepki verdiği önemli hale gelir. Bu tepki de o toplumun ahlaki olarak yargılanıp mahkum edilip edilemeyeceğini gösterir. Bu tepki saldırganlığın olumlanması ya da yerilmesi ve suçlu bulunması almaşıkları arasındaki bir seçimdir. Seçim yapmamanın kendisi de güçlüye destek vermek anlamına gelecektir. Tepkilerin en gayrı ahlakisi tarafsızlık olur. Bu türden bir durumda tarafsız kalmak ya bilinçsiz bir aptallık ya da bilinçli bir alçaklık anlamına gelir.

Bugün İran, Amerikan emperyalizmi ile İsrail’in siyonist faşizminin birleşik saldırısı altındadır. İranlılar tedrici bir şekilde katledilmektedirler. Kuşku yok, bu bir kriz anıdır. Ve her kriz anı gibi herkesin, her devletin, her kurumun, her siyasi öznenin, her bireyin bu kriz anındaki duruşuyla test edildiği, insanlık, ahlak, moralite, merhamet, sadakat ve empati testinden geçtiği bir andır. Bu an kısa bir an da değildir, geriye doğru Gazze Soykırımı'na kadar uzatılabilecek bir zamansal boyuta sahiptir. Peki tüm vurgulanan boyutlarda kim nasıl bir test vermektedir? Bu gelecek haftanın konusu.

Önce dünyanın en büyük emperyalist ülkesinin damarlarına sinmiş siyonist İsrail partisinin ne kadar etkili ve büyük olduğuna bir bakalım. Bu konuda yazılmış önemli araştırmalar var. Bunlardan biri marksist sosyal bilimci James Petras’ın 2006 tarihli The Power of Israel in the United States (Birleşik Devletler’de İsrail’in Gücü) başlıklı kitap.1  Kitap açık bir şekilde Irak’ın 2003 yılında işgalini tertip edenin ve işgale meşru zemin kazandırmak için uydurulan “kitle imha silahları” yalanını inşa edenin kökleri derinlere giden İsrail yanlısı siyasi lobi olduğunu belirtmektedir. Kitap daha başlarken 1996 yılında, bir grup NeoCon siyonistin (içlerinde ünlü “Karanlık Prens” Richard Perle, Douglas Feith, Charles Faribanks Jr’un da olduğu oldukça “seçkin” isimlerden oluşan bir grup) o vakit iktidarda olan Benjamin Netanyahu için hazırladıkları “A Clean Break: A New Strategy for Securing the Realm” başlıklı strateji belgesine dikkat çekiyor. Biz de biraz bu belgeye bakalım.

Belge 1996 tarihli ve belgede açıkça Netanyahu hükümetinin yeni stratejisini oluşturmak için yazıldığı beyan ediliyor.2 Belge neden ABD’de ve ABD vatandaşları tarafından yazıldı? Bu ve diğer belgeler Netanyahu siyonizminin iktidara gelirken tüm Ortadoğu için sıralı bir hedefler listesine sahip olduğunu belgelemektedir. Irak, ardından Suriye ve Lübnan, ve en sonda ise İran (Amerikan emperyalizmi de sanki bir listeye sahipmiş gibi hareket ediyor). Bu sıralamanın takip edildiğine şahit olduk değil mi? Anlaşılan ortada olan bir grand strateji.

Belge ilginç. Öncelikle uzun süreli İşçi Partisi iktidarları suçlanıyor belgede. Belgeye göre onların sosyalizmi (ne ölçüde bir sosyalizm ise?) İsrail’in ulusal çıkarlarını uluslararası normlara bağlayarak (gerçekten bağladı mı?) İsrail’in elini kolunu budamıştır. Yeni Strateji bu kısıtları aşacaktır (sokak diliyle "artık uluslararası kurum ve kuralları takmayacağız" demektedir, bugün yapılan da budur). Belge öncelikle temel amacın İsrail için güvenli bir yaşam alanı oluşturmak olduğunu teyit ediyor (Nazilerden öğrendiler herhalde, İsrail’in Lebensraum’u). Belgenin yayımlanmasından bu yana geçen zaman, bunun bölgedeki rahatsızlık yaratan rejimleri düşürme ve onları uyumlu rejimlerle değiştirme anlamına geldiğini kanıtlamaktadır. İnanmayan Suriye’ye ve Irak’a baksın.

Belge bazı politika hedeflerini daha baştan tanımlamaktadır. Bunlardan birincisi ilginç; bölgede İsrail’in güvenliğinin arttırılması için Ürdün ve Türkiye ile işbirliğinin geliştirilmesi gerektiğinin altı çizilmiştir. Belgeyi kaleme alanlar Türkiye’ye güveniyorlarmış demek ki. İkinci olarak Filistinlerin anlaşmalarla garanti altına alınmış yaşam alanlarına (Batı Şeria ve Gazze) sızma ve yok etme taktiğinin kullanılmasının ve eğer Arafat ve FKÖ işbirliğine gitmez ise Filistinlerin içinde alternatif bir siyasi öznenin güçlendirilmesinin (Arafat ve FKÖ’nün hegemonyasını kırmak için) önemli olduğu vurgulanmış. İnsanın aklına hemen Hamas geliyor değil mi? Sahi Hamas’ı kim yarattı? Üçüncü olarak da ABD ile ilişkilerin şeklinin ve içeriğinin değiştirilmesi ve yeni ilişki tarzının Batılı değerler üzerinden kurulmasının zorunluluğuna dikkat çekilmiştir. ABD’yi işe koşarken “demokrasi”, “baskı”, “terör” kavramlarından oluşan bir palavra sepeti gerekir denmiş kısaca. Şimdi İran’a saldırırken sürekli Mollarşi’nin demokratik olmayan yapısına, kadınların esaretine, rejimin baskıcılığına vurguyu kullanmaları belgenin çizdiği patikada yürüdüklerini göstermektedir.

Belgedeki son ilginç noktayı da vurgulayarak belgeyi aktarmayı bitirelim. Hedefler listesinde ilk hedef Irak idi. Irak’ta işgal sonrası için bir monarşi temenni edilmiş belgede. Baas ve Saddam rejimi devrildiğinde yerine Haşimi sülalesinden bir monark getirilmesi salık verilmiş. Malum Haşimiler, Iraklı devrimcilerin devirdikleri sülaleydi, hâlâ Ürdün’ü yönetmektedirler. Belgeyi yazanlar batılı değerler ve demokrasi jargonu ile monarşi planı arasındaki görünüşteki uyumsuzluğu dikkate alamamışlar anlaşılan. Günümüz açısından ilginç olan ise, Trump bu olasılığı reddetse de, saldırıyı planlayan ekibin bir bölümünün (özellikle de İsrail kanadının) devrik şahın şimdi ortalara dökülen oğlunun, sıradaki Pehlevi’nin iktidarı devralmasını öngören planı desteklemesidir. Mollarşiyi kovup monarşiyi getirmek; alın size demokrasi mücadelesi.

Şimdi sözü Petras’a bırakalım. Petras, Irak’ı işgal planının ve “kitle imha silahı” yalanlarının ne CIA ne de MOSSAD tarafından kabul görmediğini belirtmektedir. Kısacası zekası kıt oğul Bush’un çevresindeki çete (Rumsfeld, Cheney ve diğer zerzevat) istihbarat örgütlerini ve hatta parlamentonun olurunu ve denetimini es geçip bir yalan attılar ve bu yalanı kullanarak bir ülkeyi imha ettiler. Netanyahu da kendi istihbarat örgütüne güvenmemiş gibi görünüyor, MOSSAD anlaşılan Irak’ın elinde kitle imha silahı olmadığını biliyormuş. Hatta MOSSAD’a göre Irak, İsrail için ciddi bir tehdit bile değilmiş, şimdi belgelerde ortaya çıkıyor.

Neredeyse aynı senaryo İran için de uyduruldu. İran’ın bir nükleer silaha bugün, bilemedin yarın, o da olmazsa en geç öbür gün sahip olacağı yalanı günlerdir tekrar ediliyor. Aksi yöndeki tüm uzman görüşleri, yani İran’ın bahsi geçen hedeften (bir nükleer silaha sahip olma hedefinden) çok uzak olduğuna dair tüm uzman görüşleri yok sayılmaktadır. Dahası İran konuyu görüşmek üzere masaya geldiğinde ve oturduğunda başlatıldı saldırı. Masaya çağırdılar, oyaladılar, masadayken saldırdılar. Dünya test ediliyor gerçekten. Irak’a uygulanan tarifenin benzerinin İran’a da uygulandığı görülmektedir. Kısacası bu uzun vadeli bir plan gibi görünmektedir.

Bu haftayı bitirirken İsrail’in Amerikan emperyalizmi nezdinde sahip olduğu gücün nereden geldiğine dair birkaç belirleme yapalım. Ancak önce Petras’ın İsrail devletinin varoluşuyla ilgili sorusunu biz de tekrarlayalım. İsrail nasıl finanse ediliyor? Doğru ya, çok gelişkin bir ekonomik altyapısı yok, güçlü ve kendine yeter bir üretim altyapısı yok. Aslında varoluşu bir tür gerçek dışılık gibi görünüyor ama var; dahası bölgede agresif ve invazif bir kanser gibi var olmaya devam ediyor. Peki ama nasıl var olmaya devam ediyor? 

Başka bir soru da soralım. ABD’deki İsrail lobisi ne zaman tayin edici hale geldi? 1956’da Nasır, Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğinde İsrail, Fransa ve İngiltere üçlü askeri operasyon başlattılar. Fransa ve İngiltere Akdeniz’de Mısır limanlarını bombalarken İsrail ordusu da Sina Yarımadası’nı işgal etti. Hem ABD hem de Sovyetler Birliği nerdeyse eş anlı nota verdiler. Hruşov’un notasının tonu pek sertti; nükleer silah kullanma tehdidi bile vardı içinde. Eisenhower’ın notası ise daha mutedil, daha ılımlı bir dile sahipti. Uluslararası hukuk normları hatırlatıldı ve saldırganların geri çekilmesi istendi ABD notasında. İngiltere ve Fransa operasyonu hemen sonlandırırken İsrail ordusu Sina’da bir yıl kaldı, sonra çekildi. Galiba bu tarihsel an İsrail ile ABD ilişkilerinde bir kırılma noktasıydı. Bu andan sonra ABD’deki İsrail Lobisi, başkan da dahil çevresindeki efradı ve en yüksek siyasi yönetim düzeyini kontrol etmenin önemini kavradı galiba.

Bundan sonra İsrail ile ABD ilişkileri daha yakın ve daha sıcak hale geldi. Amerikan emperyalizmi İsrail’in bölgedeki potansiyel rolünü çabuk kavradı; istikrarsızlaştırıcılık. Bölge radikal Arap rejimlerinin sayısının arttığı bir çatışma alanına dönüşürken Amerikan emperyalizmi bir tür koçbaşı rolünü İsrail’e teslim etti. Üstelik emperyalizmin tarihinde bu yeni bir olgu da değildi. İngiliz emperyalizmi çok uzun bir süre bu türden koçbaşlarını maharetle kullanmıştı. İspanya’ya karşı Portekiz, Fransa ve Hollanda’ya karşı Belçika. Ama yine de modern emperyalizmin koçbaşı algısı biraz farklı idi.

Nasirist rejim, Baas rejimleri ve bu rejimlerin Sovyetler Birliği’ni (biraz da zorla) bölgeye müdahil hale getirmeleri Soğuk Savaş ortamında İsrail’i daha da vazgeçilmez kıldı. Bu vazgeçilmezliği ABD’deki İsrail Lobisi çok iyi kullandı. Bu lobiyi kuranların ve İsrail politikasında zamanla öne çıkanların önemli bir bölümü Rusya ya da Doğu Avrupa yahudisi idi. İsrail ve ABD’deki yahudi cemaati arasındaki ilişkiler de bundan sonra güçlenmeye başladı. Rusya/Doğu Avrupa bağlantısı, beraberinde yüksek düzeyde anti-sovyetizmi getirdi. Soğuk Savaş ideolojisini belirli bir noktadan sonra şekillendiren en önemli unsurlardan biri İsrail Lobisi oldu.

Bu ilişki sadece siyasi ve askeri değildi, aynı zamanda ekonomik bir ilişkiydi. İsrail’in ekonomik altyapısının zaaflarını hem resmi hem de gayri resmi kanallardan akan ABD menşeili sermaye kapatıyordu. Köle-efendi diyalektiği bağlamında başta pasif bir köle durumunda olan İsrail idi. Ancak peş peşe savaşlardan galip çıkan ve gerçekten bölgedeki radikal, anti-Amerikan rejimleri istikrarsızlaştıran İsrail ve onun ABD’deki uzantısı giderek kontrolü ele aldı. Amerikan emperyalizminin bölgedeki varoluşunu bütünüyle İsrail’e endekslemesi, İsrail siyonizminin ve onu organik uzantısı olarak ABD’deki siyonizmin elini güçlendirdi. Köle artık efendinin varoluşunun şartı haline gelmişti ve kendisi efendi olmuştu. Bir süre sonra ABD’nin Ortadoğu ve hatta Soğuk Savaş politikasını İsrail’in ABD'li uzantıları belirlemeye başladılar. Bu süreçte siyonizmin pek çok şeye karşı olmanın yanında sosyalizme de düşman ve karşı olduğu apaçık ortaya çıktı.

Henry Kissinger’dan Zbigniew Brezinski’ye, Madeline Albright’tan Anthony Blinken’a bir sürü Doğu Avrupa veya Alman yahudisi bakanlık yaptı ve daha bir dolusu da önemli görevler üstlendiler. Bunlardan daha da önemlisi, özelikle savunma ve istihbarat örgütlerinde pek çok İsrail yanlısı kişinin önemli görevlerde bulunmuş olmasıydı.3 Esas güç finans, medya ve savunma sektörlerindeki İsrail yanlısı oluşumun elindedir. Bu oluşumun gücü zaman içinde arttı çünkü Petras’ın da teşhis ettiği gibi bu İsrail yanlısı oligarşi ABD’den İsrail’e akan sermayenin önemli bir bölümüne el koymaktadır. Bu oluşum aynı zamanda Filistinlilerin el konulan topraklarına yahudi yerleşimcilerin iskanını da ekonomik olarak destekleyen oluşumdur. Bu oluşumun kendisi yıllardır Netanyahu faşizminin en büyük destekçisidir. Bibi henüz kimsenin tanımadığı bir meczup iken bu network onu önce ABD’deki güç odaklarına tanıtmıştır. Bu oluşum şimdi İran’ı bombalayan Amerikan emperyalizmi ile İsrail siyonizminin ortak paydasıdır. Trump’ın nezdinde verimli bir maşa da bulmuş gibi görünmektedir.

Devamı haftaya…

1James Petras, 2006, The Power of Israel in the United States, Fernwood Books

2https://web.archive.org/web/20140125123844/http://www.iasps.org/strat1.htm 

3Petras çarpıcı bir hikaye anlatıyor. Jonathan Pollard Soğuk Savaş döneminde Pentagon’da çalışmakta ve İsrail lehine ajanlık yapmaktaydı. Gizli pek çok belge ve bilgiyi İsrail’e aktardığı kanıtlandı. 1986’da yargılandı ve mahkum edildi. Ancak İsrail Lobisi pek cevvaldi, yoğun bir uğraşı sonunda Clinton yönetimini Pollard’dan resmen özür dilemeye zorunlu kıldı.

/././

soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Savaşta devrim’ + Trump çıkış bulabilecek mi? + Bahçeli’nin mesajı -Cumhuriyet-

Savaşta devrim’-Ergin Yıldızoğlu-  Dijital teknolojiler, siber ağlar daha 2000’lerin başında, “savaşta devrim” (Rumsfeld-Pentagon) kavramıyl...