(I)
Bir avuç kömür için bir ömür verenlerin kenti
“Zonguldak iki katlı hüzün dolu bir ev. Alt kattakiler Azrail’in elinden kömürleri kapıp kapıp üst kattakilere sunar. Şöyle yürüyün Çaydamar’a doğru bir. Görürsünüz onları yollarda, yüzleri kapkara, oyundan yeni dönmüş çocuklar gibi başlarında baretler, ellerinde lambalar. En namuslu, en öpülesi ekmek Zonguldak’ta pişirilir. Akşam oldu mu, -Ahmet Hamdi akşamları dışında- havası sönmüş lastikler gibi olur yollar, pörsükleşir. Yorgun insanlar demlenen bir çay gibi susar ve nasıl çalıştıklarını düşünür o gün.” İrfan Yalçın, Zonguldak, Sanat Olayı (1982), Sayı 14, sayfa 46-47

Bir ülkenin ışığının, insanın karanlığı üzerine kurulmasında ısrar edilen; ölümlerden gelip ölümlere giden bir kent düşünün… Altı kara, üstü yeşil ve hırçın denizi ile bir kent. Bir kent ki, yerel radyo yayını şarkının ortasında ansızın kesildiğinde, uzun bir sessizliğe bürünen, yüreği ağzına gelen bir kent. İşte o an, bütün kent bilirdi ki, yerin altında ya göçük olmuş ya da grizu patlamıştır. Biz de evde üç kardeş, EKİ hastanesi göğüs hastalıkları servisi hemşiresi annemizin o gece eve gelmeyeceğini bilirdik. Can Kartoğlu, “Bir Zonguldak çocuğu olarak bilirdim: Kömür dediğin can yakar.” diyor, “Sonra sonra da öğrenmiştim ki: Kömür sadece kuralsız, denetimsiz, güvencesiz çalıştırılan madencisinin canını yakmakla kalmaz, onunla ısınanı da onu kullanmayıp soluyanı da yakar. Kömür dediğin ömür alır. İnsanın ömrünü de diğer canlıların ömrünü de kentin ömrünü de… Kömür dediğin iklimi bozar… Maden işçileri için ‘Bir avuç kömür için bir ömür verenler’ tanımı bile benim canımı yakar.”
K-ÖMÜR
1979’da İstanbul Tepebaşı’ndaki küçük Karikatür Evi’nde Zonguldaklı maden isçisi ve karikatürcü Burhan Solukçu’nun nefes kesen karikatürlerini, Ohannes Şaşkal’la birlikte gün yüzüne çıkartmıştık. Madenlerde yakalandığı toz hastalığı nedeniyle yıllarını sanatoryumlarda geçiren Solukçu, Mart 1978’de hayatını kaybetmeden önce, hocası Rıfat Ilgaz’a hasta yatağından yazdığı bir mektupta duygularını bir şiirle dile getirmişti: “Ölecek misin ya bir meydanda öl/ya da bir dağ başında kavgan için/böyle yatakta miskince ölme.”
Ohannes’le Şubat 1980’de, önce Ankara Çağdaş Sahne’de, ardından İstanbul Sinematek’te, Burhan Solukçu’nun anısına ve onun karikatürleri eşliğinde, ortak K-ÖMÜR karikatür sergisini açtık. Sevgili dostumuz eleştirmen-yazar Mehmet Ergün de Ahmet Say’ın yayınladığı Türkiye Yazıları’nın Şubat 1980 sayısında, “Bir Sergi Üzerine – Yüz Karası Değil, Kömür Karası” başlıklı, son derece derin ve kapsamlı bir değerlendirme yazısı yazmıştı. Bu yazı aslında yayınlanamayan kitabımızın önsözü olacaktı. Zaman geçti, Güney Film’den İsmail Yıldırım ve Nihat (Behram) Abi yurt dışına çıktılar. Sonra 12 Eylül karanlığı çöktü ülkenin üstüne, hem de en zifirisinden…

Mehmet yazısında, Türkiye toplumunun gelişim sürecinde öne çıkan iki yörenin altını çizer: Çukurova ve Zonguldak. “Her iki yörenin gerek doğal kaynakları gerekse de üretime elverişli iklim ve toprak yapısına sahip bulundukları, bitkiler nedeniyle kapitalist üretim ilişkilerinin filizlenmeye başladığı bölgelerin başında geldiklerine tanık oluyoruz. Biliniyor, Çukurova, dokuma işleyiminin gereksindiği hammaddeyi, pamuğun üretimine elverişli bir iklim ve toprak tapısına sahip. Zonguldak’sa işleyimin gereksindiği en önemli maddelerden biri olan kömürün zengin yataklarına. Bu nedenle de XIX. yüzyılın başlarında, Osmanlı İmparatorluğu’nu yarı-sömürge durumuna getiren emperyalizmin bu yöntemlere el attığı, yatırım yaptığı ya da üretimin çoğaltılması için etkide bulunduğu görülüyor. Bunun sonucu olarak da giderek toplumun bütününe damgasını vuracak olan -çarpık da olsa- kapitalist üretim ilişkileri ilk olarak buralarda filizlenmiştir. Diğer bir deyişle bu iki yöre, Türkiye toplumunun evrim süreci içerisinde tipik bölgeler durumuna gelmiştir. Onların yüz elli yıllık ekonomik ve toplumsal tarihi gözden geçirilirse gerek Osmanlı toplumunda gerekse de Cumhuriyet Türkiye’sinde emperyalizmin ekonomik, toplumsal ve siyasal yaşam üzerine etkileri, işçi işveren ilişkileri, devletin tutumu gibi olgular ana çizgileriyle kavranır.”
ACININ TARİHİ VE ZONGULDAK
Zonguldak, tarihi boyunca hem Osmanlı hem Cumhuriyet Türkiyesi’nde madenlerle bağlantılı unutulmaz acılara tanıklık etmiş bir kenttir. 1865 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi ile madenlerde zorla çalıştırmanın yasal bir çerçeveye oturtulması, Osmanlı modernleşmesinin en çarpıcı çelişkilerinden birini oluşturur. Düzenleme ve ıslahat iddiasıyla çıkarılan bu nizamname, Zonguldak havzasında köylü nüfusun fiilen angaryaya varan biçimde madenlerde çalıştırılmasını meşrulaştırmıştır. Nizamnamede ücret, sağlık ve iş güvenliği gibi temel konular bütünüyle göz ardı edilmiş; maden işçiliği, devlet eliyle örgütlenen bir zorunlu emek rejimine bağlanmıştır.
Benzer bir düzenleme Mükellefiyet olarak Cumhuriyet Türkiyesi’nde karşımıza çıkar. Cumhuriyet döneminde, II. Dünya Savaşı’nın olağanüstü koşulları gerekçe gösterilerek, 1940–1947 yılları arasında iş mükellefiyeti uygulanmış ve Zonguldak kömür havzasında binlerce erkek madenlerde çalışmaya zorlanmıştır. Kaçanların jandarma tarafından yakalanıp geri getirildiği madenlerdeki ağır çalışma koşulları ve yetersiz beslenme sonucunda iş kazaları yaygınlaşmıştır. Hukuken ulusal çıkar ve savaş ekonomisi ile meşrulaştırılan bu uygulama, fiiliyatta özgür emek ilkesinin askıya alındığı bir rejim yaratmıştır.
“Her kim ki çalışamaz duruma gele, eşeğe bindirilip köyüne gönderile” deyimi, mükellefiyet döneminin acı gerçeğini yansıtan, halk arasında yerleşmiş bir ifade olarak hala hatırlanır. Bu dönemi en çarpıcı biçimde anlatan eser, kentin yetiştirdiği büyük yazar İrfan Yalçın’ın Ölümün Ağzı romanıdır. Yalçın, romanın önsözünde, “Eğer bir gün ‘acı’nın tarihi yazılırsa, Zonguldak kömür ocaklarında uygulanan işçi mükellefiyetinin, kısaca, ‘mükellefiyet’in de sözü edilir herhalde.” der. Yine aynı dönemin acısını dile getiren, Nida Ateş’in Sadık Akcan’dan derlediği “Mükellef ilan oldu, gelin dediler/cehennem deliğine girin dediler” türküsü de mükellefiyetin dramını anlatan en güzel türkülerden biridir.

1965 ve 1990 Zonguldak maden grevleri yalnızca madencilerin değil, bir kentin uyanışı ve direnişinin önemli kilometre taşlarıdır. 1965’te jandarma kurşunuyla öldürülen maden isçileri Mehmet Çavdar ve Satılmış Tepe, Zonguldak’ın kollektif hafızasına kazılıdır. 30 Kasım 1990’da başlayan grev ise 4 Ocak 1991’de ailelerin, çocukların, esnafın da katılımı ve kentin Ankara’ya yürüyüşe geçmesiyle Türkiye tarihinin dönüm noktalarından birine dönüşmüştür. Dört gün sürecek bu yazı dizisi kapsamında, grev ve yürüyüşün üç önemli tanığıyla konuştum: O günlerin unutulmaz fotoğraflarını çeken Birol Üzmez, maden işçisi ve Grev Havza Komite Sekreteri, bugün Zonguldak Özgür Halkın Sesi gazetesi yazarı Ahmet Öztürk ve Kömür Karası müzik grubunun kurucusu, madenci Fahri Bozbaş.

/././
(II)
Üç bin ışık yılı uzaktaki gökyüzü
Gazeteci, sinemacı, belgeselci ve yazar Ümit Kıvanç, kömür meselesini merkeze alarak, insanlık tarihine ironik bir pencereden bakan 16 Ton filmini 2011 yılında hayata geçirdi. On yıl sonra, yeni görsel malzemeler ve teknikle filmi yeniden kurguladı. Film, madencilerin sefaletini anlatırken gözde bir hit parçası olan, Merle Travis’in 16 Ton şarkısının değişik sanatçılar tarafından seslendirilen yorumlarıyla örülü bir belgesel.

Filmde Ümit, Zonguldak ve kömür meselesine geldiğinde (Elmas Çağı başlığı altında), önce Uzun Mehmet anlatısını sorgulayarak adeta yerle bir eder:
" Türkiye’de kömür madenciliğinin bilinen tarihi, ilerleme, gelişme ve piyasa ekonomisiyle ilgili hemen her şey gibi, halkla ilişkiler faaliyeti ürünüdür.
Güya görev yaptığı gemiden terhis olurken komutanı tarafından eline bir parça kömür tutuşturulan ve ‘Git bundan bul!’ emri alan Uzun Mehmet diye biri muhtemelen hiç yoktur. O sırada görev yapmış olabileceği bir buharlı gemi yoktur.
Efsaneye göre şuradan kalkmış şuradaki değirmene gitmiştir, ama o sırada buralar arasında yol bile yoktur. Uzun Mehmet’in kömürü bulduğu iddia edilen 1829 yılından çok öncesinden, milattan öncesinden beri, bölge halkı kömürü tanır. Ağaçtan geçilmeyen bir yörede, yakacak sıkıntısı olmayan ahali, kötü kokan kömüre yüz vermemiştir, hadise budur."
İnsanlık tarihine bakıldığında, mahkumların, askerlerin, savaş esirlerinin, borçluların ve hatta akıl hastalarının madenlerde, hiçbir güvenlik önlemi alınmadan, zorla çalıştırıldığına dair sayısız tanıklıkla karşılaşılır. Köleliğin yeniden icadı olarak okunabilecek bu pratikler, emekle sömürünün ve devlet gücünün tarih boyunca nasıl iç içe geçtiğini açıkça gösterir. Bu yönüyle kömür madenlerinin tarihi, yalnızca sanayi tarihine değil; aynı zamanda baskının, şiddetin, sömürünün ve çaresizliğin tarihine de aittir.
Zaman içinde köleliğin ve zorla çalıştırmanın biçimi değişmiş, Zonguldak maden havzasında olduğu gibi maden işçiliğinin yöre halkına neredeyse tek istihdam şekli olarak sunulmasıyla, insanlar bu emeğe mahkum edilmiştir. Zonguldak’ta madenle kurulan ilişki gönüllü değil, zorunludur.
HAVZADA PATLAYAN ÖFKE
Zonguldak kömür havzasında 1965 yılında patlak veren büyük işçi direnişi hem insanlık dışı çalışma koşullarının hem de işletme karından verilmesi gereken liyakat zammının, yalnızca yönetime yakın kişilere dağıtılmasının yarattığı öfkenin sonucuydu. 10 Mart’ta Kozlu’da başlayan grev, kısa sürede tüm havzaya yayıldı; binlerce işçi kuyu başlarını tuttu, madenlere inmeyi reddetti, barikatlar kurdu ve grev kırıcılığına geçit vermedi. Devlet, jandarma birlikleri, deniz erleri ve savaş uçaklarıyla büyük bir güç gösterisine girişti; açılan ateş sonucu Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar hayatını kaybetti, çok sayıda işçi ve asker yaralandı. Kent günlerce kilitlendi, resmi daireler kapandı, ama hiçbir şey direnişe geri adım attıramadı. Hükümet olayları ayaklanma olarak nitelendirirken, Türk-İş yönetiminin anti-komünist söylemlerle işçileri suçlayan pasif tutumuna rağmen tabandan yükselen bu kendiliğinden hareket başarıya ulaştı; primler eşit dağıtıldı. Ancak, gözaltılar ve baskılar kentin belleğinde derin izler bıraktı. Milliyet’ten Özdemir Gürsoy’un çektiği Mehmet Çavdar’ın cenaze fotoğrafı, acının tarihine kazınan simgelerden biri oldu.

Fotoğraf: Özdemir Gürsoy (Milliyet)
1980’lerin sonu ve 1990’ların başında yaşanan Körfez Krizi, yalnızca jeopolitik bir kırılma değil, neoliberal dönüşümün enerji politikaları üzerinden sınıfsal etkilerini görünür kılan bir eşikti. Yerli kaynaklara yönelim söylemi güçlense de bu, emek lehine bir dönüşüm anlamına gelmedi; kömür ya daha düşük maliyetle işletilmek istendi ya da tamamen tasfiye edilerek ithalatın önü açıldı. Zonguldak’ta kömür yalnızca bir üretim girdisi değil, bir kentin ve bir sınıfın yaşam alanıydı; ancak neoliberal akıl bu alanı verimsiz ve yük olarak kodladı. Bugün hafızamızda dolaşan ithalatın “rahatlatıcı çözüm” olarak sunulması ya da grevin yalnızca bir maliyet kalemi gibi görülmesi, bu dönemin sınıfsal algıyı nasıl şekillendirdiğinin izleridir.
ŞİİRDE VE FOTOĞRAFTA KARANLIĞIN DİLİ
2020’de COVID komplikasyonları nedeniyle aramızdan ayrılan, Zonguldak’ın büyük şairi, maden işçisi Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu, 1990-1991 grev günlerini şöyle anlatır:
“Kaybolmuşum karanlıklarında yerin
Sarmış bedenimi yorgan gibi
Madenin zifiri karanlığı
Sanırsın yol vuruyorum merkezine dünyanın
Tulumum sırtımda hazır kefen
Hasret kalmışım aylı aysız gecelere
Gün mü ağardı dışarıda
Güneş mi doğdu meşelerin üzerine
Mor menekşeler bahar mı muştuluyor
Vakitsiz mi öttü çil horoz
Bir başlambası ışığında kazma ucu
Tüm evreni umudun
Gökyüzü üç bin ışık yılı uzakta”
(Grev Günleri, 1992)
Zonguldak kömür madenleri şiirde yalnızca bir mekan ya da ekonomik faaliyet değil; emek, karanlık, yoksulluk, ölüm, dayanışma ve isyanın yoğun bir metaforuna dönüşür. Bu duyguyu, Birol Üzmez’in 1990 grevi ve 1991 Ankara yürüyüşü öncesinde çektiği fotoğraflarda da görmek mümkündür. Bir söyleşinde “Biz insanlara yaklaşmayı sevmiyoruz. Derinlemesine bir konu değil de daha uzaktan bakmayı yeğliyoruz. Manzara fotoğrafçılığını seviyor insanlar.” demişti Birol. Bu ilişkinin nasıl geliştiğini ve fotoğraflarının diğer madenci fotoğraflarından farkını soruyorum.

“Maden, benim için de şiirdeki gibi bir metafor” diyor, Birol. “Karanlığın içinden çıkan bir aydınlık, emekle yoğrulmuş bir direnç.” Benim de fotoğraf sevdamın çocuk yaşımda oluşmasında büyük emekleri olan Foto Turan, Birol’un dayısı ve Gelik ocaklarında tikeci olarak çalışmış. “Evimiz Soğuksu’da, lauvarın yanı başındaydı. Yani ben kömürün tam içinde doğdum. Çaydamar ocaklarının vardiya düdüğü, lauvara kömür taşıyan vagonlar, EKİ radyosundaki grizu ve göçük haberleri… Böyle büyüdüm.”
Birol, fotoğrafçılığının uzak bir bakış olmadığını, bir bağ kurma sanatı olduğunu söylüyor. “İzin almadan çekmem. Hikayenin peşinden giderim, öykü anlatırım. Önce karşımdakini tanır, anlarım; güven sağlarım. Sonra dünyalarını açarlar. Bu, zamanla olur – sabırla, saygıyla. Madencilerle iç içe olmak, onların karanlığını paylaşmak demek.” Salgado’nun dediği gibi, belgesel fotoğrafı bir vektör olarak görüyor Birol, onun için fotoğraf, ancak yürekle dokunulduğunda anlam kazanan, görünmeyeni görünür kılan bir köprü. “Maden, sadece taş değil, insanın ruhu.”
“Çerçeveden bakınca öyküyü kurarım. Deklanşöre bastığımda geri dönmem; kesip çıkarmam. Belgesel kolay değil. İnsanların hayatına girmek ayrıcalık ve bir onur. Alçakgönüllü kılar sizi, özgürleştirir.” Birol’un fotoğraf felsefesi, “hayatın katmanlarını, maden gibi kazarak ortaya çıkarmak.” Diğer fotoğrafçılardan farkı işte bu derin bağda: Madencinin gözünden bakmak, onların karanlığını paylaşmak, ışığı birlikte bulmak. O yüzden kareleri farklı; çünkü onlar, kendi hikayesi aynı zamanda.
/././
(III)
Bir kentin ayağa kalkışı: Zonguldak’tan Ankara’ya
‘Madem ayaklarımız var. Biz de yürürüz o zaman!’ diyerek Zonguldak’tan başlarlar Ankara’ya yürümeye ‘Ayaklarımız var’ dediklerine bakmayın. Koltuk değnekleriyle bir ayağı olmayan işçiler bile yürür. Tarih, 4 Ocak 1991’dir.”
Fotoğraf: Birol ÜzmezKasım 1990’da başlayan büyük Zonguldak madenci grevi boyunca, Ankara’dan işçilerin sesine bir karşılık gelmeyince, bu kez işçiler otobüslere binip Ankara’ya gitmeye karar verir. Ancak, bu kararın duyulmasıyla birlikte kente araç girişleri yasaklanır. Can Kartoğlu o günleri şöyle anlatır: “Bu duyulup da şehre araçların girişi yasaklanınca, ‘Madem ayaklarımız var. Biz de yürürüz o zaman!’ diyerek, Zonguldak’tan başlarlar Ankara’ya yürümeye… ‘Ayaklarımız var’ dediklerine bakmayın. Bir ayağı olmayan işçiler bile koltuk değnekleriyle yürür… Tarih, 4 Ocak 1991’dir.”
“Maden-İş Sendikası’nın önündeki o hafif yokuşlu dar sokak işçilerle dolup taşar. Sendikanın camına çıktığında işçilere ‘Canlarım!’ diye seslenen Şemsi Denizer’i görür görmez, işçilerin de ‘Silkele başkan, düşüyorlar!’ demelerine bakmayın… Yürüyüşün lideri sendika başkanı değil, işçinin ta kendisidir… Kendiliğinden yürürler… Yürüyen sanki 100 bin kişi değil, bir şehirdir, dünyanın yollarda gördüğü en güzel kalabalıktır. Bi’ tek maden işçileri değil; eş, dost, kardeş, komşu, ailecek, çoluk çocuk, bütün mahalle; eline battaniyeyi alan bütün şehir, ‘Gemileri yaktık, geri dönüş yok!’ diye diye yürür. Kadınlar, erkeklerin yanında değil, önündedir…”
BİR KARA, İKİ KARA, ÜÇ KARA, GELİYORUZ ANKARA!
Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Birol Üzmez, grevi ve yürüyüşü Şükran Ketenci ile birlikte izlemektedir. Her gün, gazetenin ertesi günkü baskısına yetişmesi için filmleri saat 17’de kalkan Güven Turizm otobüsüne verir. Ankara yürüyüşü başladığında, Birol’un fotoğrafı bir kentin direnişini, dayanışmasını ve kadınların öncülüğünü hafızalara kazır.
CEP TELEFONSUZ BİR ÖRGÜTLENME
Bugünden bakıldığında, cep telefonlarının ve sosyal medyanın henüz hayatımızda olmadığı bir dönemde Zonguldak grevi ve Ankara yürüyüşünün, nasıl bu denli örgütlü ve disiplinli biçimde gerçekleştirilebildiği, haklı bir merak konusudur. Grev Havza Komite Sekreteri Ahmet Öztürk, grevin başarısını ve disiplinini iki temel güce bağlar: Genel Başkan Şemsi Denizer’in karizmatik kişiliği ve grev komiteleri. “Her akşam yüzlerce insanla toplantı yapılıyor; yürüyüş güzergahından atılacak slogana, taşınacak dövizden başta gıda olmak üzere gelen ayni yardımların dağıtımına, her şey o toplantılarda belirleniyordu. Komite üyeleri ‘Görevli’ kolluğuyla yürüyüş kortejlerini yönetiyor ve adeta çelik bir disiplinle görev yapıyordu. Komiteler, öncesinde ve sırasında yaptığı çalışmalarla grevin yığınsallaşarak coşkusunun artmasında, siyasal düzeyinin yükselmesinde, düzen ve disiplinin sağlanmasında büyük işlev gördü.” Ben kendi güçlerine inanan isçilerin kendisini ilk sırada sayardım. Ahmet için grevin temel motivasyonu da 12 Eylül yılları ve sonraki süreçlerde yaşanan hak kayıplarının ortaya çıkardığı derin yoksullaşmadır. “Maden işçilerinin maaşları meşhur çay-simit hesabına bile yetmeyecek düzeydeydi.”
Yürüyüşe karşı devletin tutumu ise pazarlık masasına oturmaktan çok, yürüyüşün kendisini durdurmaya odaklanmış gibidir.
BİR ŞEHİR YÜRÜRKEN: DAYANIŞMA VE GERİLİM
Tüm kent yürüyerek Devrek’e ulaştığında Devrekliler evlerini açar, fırınlar bedava ekmek, kahvehaneler ve lokantalar ücretsiz yemek dağıtır. İşçiler ertesi sabah Mengen’e doğru yürüyüşe geçtiklerinde şu slogan yankılanır: “Devrek burada, Devlet nerede?”
Gezi eylemlerinde akılda kalan sloganları hatırladığımızda, benzer bir yaratıcılığın Zonguldak grevi ve Ankara yürüyüşünde de ortaya çıktığı görülür. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın madencileri hedef alan ve ocakların kapatılacağını ima eden sözlerine işçiler şu sloganla karşılık verir: “Çankaya’nın şişmanı, işçinin düşmanı” (o dönemde bu sözler Cumhurbaşkanına hakaret sayılmazdı). Ahmet, bu durumu şöyle açıklar: “Bu işçileri korkunç şekilde motive ediyordu, onun konuştukları, ertesi gün slogan olarak hazırdı.”
Yürüyüş Mengen’e ulaştığında, Can’ın deyişiyle “Devrek’te gördükleri sıcaklık yoktur.” Mengenli tedirgindir. İşçiler hemen yeni slogan üretir: “Mengen, Gerede! İnsanlık nerede?”
“Ve an gelir; greyderler, dozerlerle yolları kesilir. 50 metre kalmıştır ki, E5’e çıkmalarına izin verilmez. Jandarmalar karşılarındadır. Direnen anneleri gördükçe kimilerinin esas duruşta gözlerinden yaşlar akacaktır… İşçiler bir çoban ateşi yakıp, ocak ayının o soğuğunda geceyi sokakta geçirirler.”
Abant’a gelen Başbakan Akbulut ile görüşmeye giden sendika heyeti, anlaşma sağlayamaz. Özal, işçilerin ayağına gittiği gerekçesiyle Akbulut’u azarlar. Akbulut’un verdiği rakama karşı çıkan Özal, “vermeyeceksin” demesine rağmen Akbulut geri adım atmaz. Ancak, verdiği rakamları metne eklemez. Heyet Mengen’e geri döndüğünde sabah sloganı hazırdır: “Halkımız başbakan yalan söylüyor, çarptık böldük hesap tutmuyor.”
Zor koşullar nedeniyle sendika kadınların geri dönmesini ister. Kadınlar büyük tepki gösterip reddederler.
Can anlatıyor: “Mengen Belediyesi’nin penceresine çıkan Şemsi Denizer, Zonguldak’tan ‘Gemileri yaktık. Geri dönüş yok!’ diye yola çıktıkları işçilere, gene ‘Canlarım!’ diye seslenir: ‘Yürüyüş planımız, anlaşma ortamı yaratmaktı. Bugün yönetim kurulu ile Ankara’ya gidiyorum. Üç gün Zonguldak’a gelemiyorum.’ Yaşanan büyük bir şaşkınlıktır. ‘Biz buradayız!’ diye seslenir işçiler. Denizer, ‘Bana güveniyor musunuz?’ der. Cevap, ‘Evet. Gemileri yaktık, geri dönüş yok’tur. O zaman Şemsi Denizer der ki: ‘Yürüyüş eylemi bitmiştir. Sizler Zonguldak’a dönüyorsunuz.’ Sessizliği bir kadının sesi yırtar: ‘Hayır başkan, hayır. Geri dönüş yok!’ Bu sese işçiler de katılır. Derken, ‘Başkan geri dönüş yok!’ diye bağıran işçilerin sesini, ‘Başkan sen ne dersen o olur!’ diyen işçilerin sesi bastırır… Denizer, Belediye’nin penceresinden onlara ‘ANAP’ın ajanları!’ diye bağıracak, ötekileri işaret ederek, ‘Aranızda kışkırtıcılara yer vermeyin!’ diye seslenecektir. Kışkırtıcı diye itham ettikleri, yıllarca grev komitelerinde çalışmış, doymak için değil, yeniden doğmak, insan gibi yaşamak için direnen işçilerdir.”
Havza Komiteleri Sekreteri Ahmet, Denizer’in geri dönüş kararının sürpriz olmadığını söyler: “Böyle bir talebin geleceğini, grev komitelerindeki kişiler zaten güçlü bir şekilde seziyordu. On binlerce asker ve polisin yolu kesip geçişe izin vermediği Mengen’de koşullar çok ağırlaşmış, oradaki yüz bin kişinin beslenmesinden gelen yardımların dağıtılmasına, zorlu kış koşullarında konaklanmasından sağlık hizmetlerine, başta tuvalet olmak üzere sıradan ihtiyaçların karşılanmasından güvenliğin sağlanmasına kadar pek çok konuda önemli sorunlar yaşanıyordu.” Ahmet, beş bin nüfuslu “gariban Mengen’in”, 4-5 gün süreyle yüz binlerce kişiyi ağırlamasının sürdürülebilir bir durum olmadığını vurgular. “En önemlisi de barikatın öte yanındaki işçi sınıfından güçlü bir desteğin olmaması, direnişin ilanihaye sürmesini çok zorlaştırıyordu. Devletle cephe cepheye geldiğimiz o durumda, iki başlılık kötü sonuçlar doğurabilirdi. Bu nedenle Denizer’in dönüş kararını destekledik.”
Ümit Kartoğlu / BİRGÜN
Devam edecek







