Büyük madenci grevi ve yürüyüşünün 35. yılında(I + II + III) -Ümit Kartoğlu / BİRGÜN-

 (I)

Bir avuç kömür için bir ömür verenlerin kenti 

“Zonguldak iki katlı hüzün dolu bir ev. Alt kattakiler Azrail’in elinden kömürleri kapıp kapıp üst kattakilere sunar. Şöyle yürüyün Çaydamar’a doğru bir. Görürsünüz onları yollarda, yüzleri kapkara, oyundan yeni dönmüş çocuklar gibi başlarında baretler, ellerinde lambalar. En namuslu, en öpülesi ekmek Zonguldak’ta pişirilir. Akşam oldu mu, -Ahmet Hamdi akşamları dışında- havası sönmüş lastikler gibi olur yollar, pörsükleşir. Yorgun insanlar demlenen bir çay gibi susar ve nasıl çalıştıklarını düşünür o gün.” İrfan Yalçın, Zonguldak, Sanat Olayı (1982), Sayı 14, sayfa 46-47

Fotoğraf: Birol Üzmez

Bir ülkenin ışığının, insanın karanlığı üzerine kurulmasında ısrar edilen; ölümlerden gelip ölümlere giden bir kent düşünün… Altı kara, üstü yeşil ve hırçın denizi ile bir kent. Bir kent ki, yerel radyo yayını şarkının ortasında ansızın kesildiğinde, uzun bir sessizliğe bürünen, yüreği ağzına gelen bir kent. İşte o an, bütün kent bilirdi ki, yerin altında ya göçük olmuş ya da grizu patlamıştır. Biz de evde üç kardeş, EKİ hastanesi göğüs hastalıkları servisi hemşiresi annemizin o gece eve gelmeyeceğini bilirdik. Can Kartoğlu, “Bir Zonguldak çocuğu olarak bilirdim: Kömür dediğin can yakar.” diyor, “Sonra sonra da öğrenmiştim ki: Kömür sadece kuralsız, denetimsiz, güvencesiz çalıştırılan madencisinin canını yakmakla kalmaz, onunla ısınanı da onu kullanmayıp soluyanı da yakar. Kömür dediğin ömür alır. İnsanın ömrünü de diğer canlıların ömrünü de kentin ömrünü de… Kömür dediğin iklimi bozar… Maden işçileri için ‘Bir avuç kömür için bir ömür verenler’ tanımı bile benim canımı yakar.

K-ÖMÜR

1979’da İstanbul Tepebaşı’ndaki küçük Karikatür Evi’nde Zonguldaklı maden isçisi ve karikatürcü Burhan Solukçu’nun nefes kesen karikatürlerini, Ohannes Şaşkal’la birlikte gün yüzüne çıkartmıştık. Madenlerde yakalandığı toz hastalığı nedeniyle yıllarını sanatoryumlarda geçiren Solukçu, Mart 1978’de hayatını kaybetmeden önce, hocası Rıfat Ilgaz’a hasta yatağından yazdığı bir mektupta duygularını bir şiirle dile getirmişti: “Ölecek misin ya bir meydanda öl/ya da bir dağ başında kavgan için/böyle yatakta miskince ölme.

Ohannes’le Şubat 1980’de, önce Ankara Çağdaş Sahne’de, ardından İstanbul Sinematek’te, Burhan Solukçu’nun anısına ve onun karikatürleri eşliğinde, ortak K-ÖMÜR karikatür sergisini açtık. Sevgili dostumuz eleştirmen-yazar Mehmet Ergün de Ahmet Say’ın yayınladığı Türkiye Yazıları’nın Şubat 1980 sayısında, “Bir Sergi Üzerine – Yüz Karası Değil, Kömür Karası” başlıklı, son derece derin ve kapsamlı bir değerlendirme yazısı yazmıştı. Bu yazı aslında yayınlanamayan kitabımızın önsözü olacaktı. Zaman geçti, Güney Film’den İsmail Yıldırım ve Nihat (BehramAbi yurt dışına çıktılar. Sonra 12 Eylül karanlığı çöktü ülkenin üstüne, hem de en zifirisinden…

Mehmet yazısında, Türkiye toplumunun gelişim sürecinde öne çıkan iki yörenin altını çizer: Çukurova ve Zonguldak. “Her iki yörenin gerek doğal kaynakları gerekse de üretime elverişli iklim ve toprak yapısına sahip bulundukları, bitkiler nedeniyle kapitalist üretim ilişkilerinin filizlenmeye başladığı bölgelerin başında geldiklerine tanık oluyoruz. Biliniyor, Çukurova, dokuma işleyiminin gereksindiği hammaddeyi, pamuğun üretimine elverişli bir iklim ve toprak tapısına sahip. Zonguldak’sa işleyimin gereksindiği en önemli maddelerden biri olan kömürün zengin yataklarına. Bu nedenle de XIX. yüzyılın başlarında, Osmanlı İmparatorluğu’nu yarı-sömürge durumuna getiren emperyalizmin bu yöntemlere el attığı, yatırım yaptığı ya da üretimin çoğaltılması için etkide bulunduğu görülüyor. Bunun sonucu olarak da giderek toplumun bütününe damgasını vuracak olan -çarpık da olsa- kapitalist üretim ilişkileri ilk olarak buralarda filizlenmiştir. Diğer bir deyişle bu iki yöre, Türkiye toplumunun evrim süreci içerisinde tipik bölgeler durumuna gelmiştir. Onların yüz elli yıllık ekonomik ve toplumsal tarihi gözden geçirilirse gerek Osmanlı toplumunda gerekse de Cumhuriyet Türkiye’sinde emperyalizmin ekonomik, toplumsal ve siyasal yaşam üzerine etkileri, işçi işveren ilişkileri, devletin tutumu gibi olgular ana çizgileriyle kavranır.

ACININ TARİHİ VE ZONGULDAK

Zonguldak, tarihi boyunca hem Osmanlı hem Cumhuriyet Türkiyesi’nde madenlerle bağlantılı unutulmaz acılara tanıklık etmiş bir kenttir. 1865 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi ile madenlerde zorla çalıştırmanın yasal bir çerçeveye oturtulması, Osmanlı modernleşmesinin en çarpıcı çelişkilerinden birini oluşturur. Düzenleme ve ıslahat iddiasıyla çıkarılan bu nizamname, Zonguldak havzasında köylü nüfusun fiilen angaryaya varan biçimde madenlerde çalıştırılmasını meşrulaştırmıştır. Nizamnamede ücret, sağlık ve iş güvenliği gibi temel konular bütünüyle göz ardı edilmiş; maden işçiliği, devlet eliyle örgütlenen bir zorunlu emek rejimine bağlanmıştır.

Benzer bir düzenleme Mükellefiyet olarak Cumhuriyet Türkiyesi’nde karşımıza çıkar. Cumhuriyet döneminde, II. Dünya Savaşı’nın olağanüstü koşulları gerekçe gösterilerek, 1940–1947 yılları arasında iş mükellefiyeti uygulanmış ve Zonguldak kömür havzasında binlerce erkek madenlerde çalışmaya zorlanmıştır. Kaçanların jandarma tarafından yakalanıp geri getirildiği madenlerdeki ağır çalışma koşulları ve yetersiz beslenme sonucunda iş kazaları yaygınlaşmıştır. Hukuken ulusal çıkar ve savaş ekonomisi ile meşrulaştırılan bu uygulama, fiiliyatta özgür emek ilkesinin askıya alındığı bir rejim yaratmıştır.

Her kim ki çalışamaz duruma gele, eşeğe bindirilip köyüne gönderile” deyimi, mükellefiyet döneminin acı gerçeğini yansıtan, halk arasında yerleşmiş bir ifade olarak hala hatırlanır. Bu dönemi en çarpıcı biçimde anlatan eser, kentin yetiştirdiği büyük yazar İrfan Yalçın’ın Ölümün Ağzı romanıdır. Yalçın, romanın önsözünde, “Eğer bir gün ‘acı’nın tarihi yazılırsa, Zonguldak kömür ocaklarında uygulanan işçi mükellefiyetinin, kısaca, ‘mükellefiyet’in de sözü edilir herhalde.” der. Yine aynı dönemin acısını dile getiren, Nida Ateş’in Sadık Akcan’dan derlediği “Mükellef ilan oldu, gelin dediler/cehennem deliğine girin dediler” türküsü de mükellefiyetin dramını anlatan en güzel türkülerden biridir.

İrfan Yalçın ve Ölümün Ağzı

1965 ve 1990 Zonguldak maden grevleri yalnızca madencilerin değil, bir kentin uyanışı ve direnişinin önemli kilometre taşlarıdır. 1965’te jandarma kurşunuyla öldürülen maden isçileri Mehmet Çavdar ve Satılmış Tepe, Zonguldak’ın kollektif hafızasına kazılıdır. 30 Kasım 1990’da başlayan grev ise 4 Ocak 1991’de ailelerin, çocukların, esnafın da katılımı ve kentin Ankara’ya yürüyüşe geçmesiyle Türkiye tarihinin dönüm noktalarından birine dönüşmüştür. Dört gün sürecek bu yazı dizisi kapsamında, grev ve yürüyüşün üç önemli tanığıyla konuştum: O günlerin unutulmaz fotoğraflarını çeken Birol Üzmez, maden işçisi ve Grev Havza Komite Sekreteri, bugün Zonguldak Özgür Halkın Sesi gazetesi yazarı Ahmet Öztürk  ve Kömür Karası müzik grubunun kurucusu, madenci Fahri Bozbaş.

/././

(II)

Üç bin ışık yılı uzaktaki gökyüzü 

Gazeteci, sinemacı, belgeselci ve yazar Ümit Kıvanç, kömür meselesini merkeze alarak, insanlık tarihine ironik bir pencereden bakan 16 Ton filmini 2011 yılında hayata geçirdi. On yıl sonra, yeni görsel malzemeler ve teknikle filmi yeniden kurguladı. Film, madencilerin sefaletini anlatırken gözde bir hit parçası olan,  Merle Travis’in 16 Ton şarkısının değişik sanatçılar tarafından seslendirilen yorumlarıyla örülü bir belgesel.

Filmde ÜmitZonguldak ve kömür meselesine geldiğinde (Elmas Çağı başlığı altında), önce Uzun Mehmet anlatısını sorgulayarak adeta yerle bir eder:

" Türkiye’de kömür madenciliğinin bilinen tarihi, ilerleme, gelişme ve piyasa ekonomisiyle ilgili hemen her şey gibi, halkla ilişkiler faaliyeti ürünüdür.

Güya görev yaptığı gemiden terhis olurken komutanı tarafından eline bir parça kömür tutuşturulan ve ‘Git bundan bul!’ emri alan Uzun Mehmet diye biri muhtemelen hiç yoktur. O sırada görev yapmış olabileceği bir buharlı gemi yoktur.

Efsaneye göre şuradan kalkmış şuradaki değirmene gitmiştir, ama o sırada buralar arasında yol bile yoktur. Uzun Mehmet’in kömürü bulduğu iddia edilen 1829 yılından çok öncesinden, milattan öncesinden beri, bölge halkı kömürü tanır. Ağaçtan geçilmeyen bir yörede, yakacak sıkıntısı olmayan ahali, kötü kokan kömüre yüz vermemiştir, hadise budur."

İnsanlık tarihine bakıldığında, mahkumların, askerlerin, savaş esirlerinin, borçluların ve hatta akıl hastalarının madenlerde, hiçbir güvenlik önlemi alınmadan, zorla çalıştırıldığına dair sayısız tanıklıkla karşılaşılır. Köleliğin yeniden icadı olarak okunabilecek bu pratikler, emekle sömürünün ve devlet gücünün tarih boyunca nasıl iç içe geçtiğini açıkça gösterir. Bu yönüyle kömür madenlerinin tarihi, yalnızca sanayi tarihine değil; aynı zamanda baskının, şiddetin, sömürünün ve çaresizliğin tarihine de aittir.

Zaman içinde köleliğin ve zorla çalıştırmanın biçimi değişmiş, Zonguldak maden havzasında olduğu gibi maden işçiliğinin yöre halkına neredeyse tek istihdam şekli olarak sunulmasıyla, insanlar bu emeğe mahkum edilmiştir. Zonguldak’ta madenle kurulan ilişki gönüllü değil, zorunludur.

HAVZADA PATLAYAN ÖFKE

Zonguldak kömür havzasında 1965 yılında patlak veren büyük işçi direnişi hem insanlık dışı çalışma koşullarının hem de işletme karından verilmesi gereken liyakat zammının, yalnızca yönetime yakın kişilere dağıtılmasının yarattığı öfkenin sonucuydu. 10 Mart’ta Kozlu’da başlayan grev, kısa sürede tüm havzaya yayıldı; binlerce işçi kuyu başlarını tuttu, madenlere inmeyi reddetti, barikatlar kurdu ve grev kırıcılığına geçit vermedi. Devlet, jandarma birlikleri, deniz erleri ve savaş uçaklarıyla büyük bir güç gösterisine girişti; açılan ateş sonucu Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar hayatını kaybetti, çok sayıda işçi ve asker yaralandı. Kent günlerce kilitlendi, resmi daireler kapandı, ama hiçbir şey direnişe geri adım attıramadı. Hükümet olayları ayaklanma olarak nitelendirirken, Türk-İş yönetiminin anti-komünist söylemlerle işçileri suçlayan pasif tutumuna rağmen tabandan yükselen bu kendiliğinden hareket başarıya ulaştı; primler eşit dağıtıldı. Ancak, gözaltılar ve baskılar kentin belleğinde derin izler bıraktı. Milliyet’ten Özdemir Gürsoy’un çektiği Mehmet Çavdar’ın cenaze fotoğrafı, acının tarihine kazınan simgelerden biri oldu.

Jandarma kurşunları ile öldürülen grevci maden işçisi Mehmet Çavdar’ı köyüne götüren arkadaşları,
Fotoğraf: Özdemir Gürsoy (Milliyet)

1980’lerin sonu ve 1990’ların başında yaşanan Körfez Krizi, yalnızca jeopolitik bir kırılma değil, neoliberal dönüşümün enerji politikaları üzerinden sınıfsal etkilerini görünür kılan bir eşikti. Yerli kaynaklara yönelim söylemi güçlense de bu, emek lehine bir dönüşüm anlamına gelmedi; kömür ya daha düşük maliyetle işletilmek istendi ya da tamamen tasfiye edilerek ithalatın önü açıldı. Zonguldak’ta kömür yalnızca bir üretim girdisi değil, bir kentin ve bir sınıfın yaşam alanıydı; ancak neoliberal akıl bu alanı verimsiz ve yük olarak kodladı. Bugün hafızamızda dolaşan ithalatın “rahatlatıcı çözüm” olarak sunulması ya da grevin yalnızca bir maliyet kalemi gibi görülmesi, bu dönemin sınıfsal algıyı nasıl şekillendirdiğinin izleridir.

ŞİİRDE VE FOTOĞRAFTA KARANLIĞIN DİLİ

2020’de COVID komplikasyonları nedeniyle aramızdan ayrılan, Zonguldak’ın büyük şairi, maden işçisi Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu, 1990-1991 grev günlerini şöyle anlatır:

“Kaybolmuşum karanlıklarında yerin
Sarmış bedenimi yorgan gibi
Madenin zifiri karanlığı
Sanırsın yol vuruyorum merkezine dünyanın
Tulumum sırtımda hazır kefen
Hasret kalmışım aylı aysız gecelere
Gün mü ağardı dışarıda
Güneş mi doğdu meşelerin üzerine
Mor menekşeler bahar mı muştuluyor
Vakitsiz mi öttü çil horoz
Bir başlambası ışığında kazma ucu
Tüm evreni umudun
Gökyüzü üç bin ışık yılı uzakta”

(Grev Günleri, 1992)

Zonguldak kömür madenleri şiirde yalnızca bir mekan ya da ekonomik faaliyet değil; emek, karanlık, yoksulluk, ölüm, dayanışma ve isyanın yoğun bir metaforuna dönüşür. Bu duyguyu, Birol Üzmez’in 1990 grevi ve 1991 Ankara yürüyüşü öncesinde çektiği fotoğraflarda da görmek mümkündür. Bir söyleşinde “Biz insanlara yaklaşmayı sevmiyoruz. Derinlemesine bir konu değil de daha uzaktan bakmayı yeğliyoruz. Manzara fotoğrafçılığını seviyor insanlar.” demişti Birol. Bu ilişkinin nasıl geliştiğini ve fotoğraflarının diğer madenci fotoğraflarından farkını soruyorum.

Fotoğraf: Birol Üzmez

“Maden, benim için de şiirdeki gibi bir metafor” diyor, Birol“Karanlığın içinden çıkan bir aydınlık, emekle yoğrulmuş bir direnç.” Benim de fotoğraf sevdamın çocuk yaşımda oluşmasında büyük emekleri olan Foto TuranBirol’un dayısı ve Gelik ocaklarında tikeci olarak çalışmış. “Evimiz Soğuksu’da, lauvarın yanı başındaydı. Yani ben kömürün tam içinde doğdum. Çaydamar ocaklarının vardiya düdüğü, lauvara kömür taşıyan vagonlar, EKİ radyosundaki grizu ve göçük haberleri… Böyle büyüdüm.”

Birol, fotoğrafçılığının uzak bir bakış olmadığını, bir bağ kurma sanatı olduğunu söylüyor. “İzin almadan çekmem. Hikayenin peşinden giderim, öykü anlatırım. Önce karşımdakini tanır, anlarım; güven sağlarım. Sonra dünyalarını açarlar. Bu, zamanla olur – sabırla, saygıyla. Madencilerle iç içe olmak, onların karanlığını paylaşmak demek.” Salgado’nun dediği gibi, belgesel fotoğrafı bir vektör olarak görüyor Birolonun için fotoğraf, ancak yürekle dokunulduğunda anlam kazanan, görünmeyeni görünür kılan bir köprü. “Maden, sadece taş değil, insanın ruhu.”

“Çerçeveden bakınca öyküyü kurarım. Deklanşöre bastığımda geri dönmem; kesip çıkarmam. Belgesel kolay değil. İnsanların hayatına girmek ayrıcalık ve bir onur. Alçakgönüllü kılar sizi, özgürleştirir.” Birol’un fotoğraf felsefesi, “hayatın katmanlarını, maden gibi kazarak ortaya çıkarmak.” Diğer fotoğrafçılardan farkı işte bu derin bağda: Madencinin gözünden bakmak, onların karanlığını paylaşmak, ışığı birlikte bulmak. O yüzden kareleri farklı; çünkü onlar, kendi hikayesi aynı zamanda.

/././

(III)

Bir kentin ayağa kalkışı: Zonguldak’tan Ankara’ya 

‘Madem ayaklarımız var. Biz de yürürüz o zaman!’ diyerek Zonguldak’tan başlarlar Ankara’ya yürümeye ‘Ayaklarımız var’ dediklerine bakmayın. Koltuk değnekleriyle bir ayağı olmayan işçiler bile yürür. Tarih, 4 Ocak 1991’dir.”

    Fotoğraf: Birol Üzmez

Kasım 1990’da başlayan büyük Zonguldak madenci grevi boyunca, Ankara’dan işçilerin sesine bir karşılık gelmeyince, bu kez işçiler otobüslere binip Ankara’ya gitmeye karar verir. Ancak, bu kararın duyulmasıyla birlikte kente araç girişleri yasaklanır. Can Kartoğlu o günleri şöyle anlatır: Bu duyulup da şehre araçların girişi yasaklanınca, ‘Madem ayaklarımız var. Biz de yürürüz o zaman!’ diyerek, Zonguldak’tan başlarlar Ankara’ya yürümeye… ‘Ayaklarımız var’ dediklerine bakmayın. Bir ayağı olmayan işçiler bile koltuk değnekleriyle yürür… Tarih, 4 Ocak 1991’dir.”

“Maden-İş Sendikası’nın önündeki o hafif yokuşlu dar sokak işçilerle dolup taşar. Sendikanın camına çıktığında işçilere ‘Canlarım!’ diye seslenen Şemsi Denizer’i görür görmez, işçilerin de ‘Silkele başkan, düşüyorlar!’ demelerine bakmayın… Yürüyüşün lideri sendika başkanı değil, işçinin ta kendisidir… Kendiliğinden yürürler… Yürüyen sanki 100 bin kişi değil, bir şehirdir, dünyanın yollarda gördüğü en güzel kalabalıktır. Bi’ tek maden işçileri değil; eş, dost, kardeş, komşu, ailecek, çoluk çocuk, bütün mahalle; eline battaniyeyi alan bütün şehir, ‘Gemileri yaktık, geri dönüş yok!’ diye diye yürür. Kadınlar, erkeklerin yanında değil, önündedir…”

BİR KARA, İKİ KARA, ÜÇ KARA, GELİYORUZ ANKARA!

Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Birol Üzmez, grevi ve yürüyüşü Şükran Ketenci ile birlikte izlemektedir. Her gün, gazetenin ertesi günkü baskısına yetişmesi için filmleri saat 17’de kalkan Güven Turizm otobüsüne verir. Ankara yürüyüşü başladığında, Birol’un fotoğrafı bir kentin direnişini, dayanışmasını ve kadınların öncülüğünü hafızalara kazır.

CEP TELEFONSUZ BİR ÖRGÜTLENME

Bugünden bakıldığında, cep telefonlarının ve sosyal medyanın henüz hayatımızda olmadığı bir dönemde Zonguldak grevi ve Ankara yürüyüşünün, nasıl bu denli örgütlü ve disiplinli biçimde gerçekleştirilebildiği, haklı bir merak konusudur. Grev Havza Komite Sekreteri Ahmet Öztürk, grevin başarısını ve disiplinini iki temel güce bağlar: Genel Başkan Şemsi Denizer’in karizmatik kişiliği ve grev komiteleri. “Her akşam yüzlerce insanla toplantı yapılıyor; yürüyüş güzergahından atılacak slogana, taşınacak dövizden başta gıda olmak üzere gelen ayni yardımların dağıtımına, her şey o toplantılarda belirleniyordu. Komite üyeleri ‘Görevli’ kolluğuyla yürüyüş kortejlerini yönetiyor ve adeta çelik bir disiplinle görev yapıyordu. Komiteler, öncesinde ve sırasında yaptığı çalışmalarla grevin yığınsallaşarak coşkusunun artmasında, siyasal düzeyinin yükselmesinde, düzen ve disiplinin sağlanmasında büyük işlev gördü.”  Ben kendi güçlerine inanan isçilerin kendisini ilk sırada sayardım. Ahmet için grevin temel motivasyonu da 12 Eylül yılları ve sonraki süreçlerde yaşanan hak kayıplarının ortaya çıkardığı derin yoksullaşmadır. “Maden işçilerinin maaşları meşhur çay-simit hesabına bile yetmeyecek düzeydeydi.”

Yürüyüşe karşı devletin tutumu ise pazarlık masasına oturmaktan çok, yürüyüşün kendisini durdurmaya odaklanmış gibidir.

BİR ŞEHİR YÜRÜRKEN: DAYANIŞMA VE GERİLİM

Tüm kent yürüyerek Devrek’e ulaştığında Devrekliler evlerini açar, fırınlar bedava ekmek, kahvehaneler ve lokantalar ücretsiz yemek dağıtır. İşçiler ertesi sabah Mengen’e doğru yürüyüşe geçtiklerinde şu slogan yankılanır: “Devrek burada, Devlet nerede?”

Gezi eylemlerinde akılda kalan sloganları hatırladığımızda, benzer bir yaratıcılığın Zonguldak grevi ve Ankara yürüyüşünde de ortaya çıktığı görülür. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın madencileri hedef alan ve ocakların kapatılacağını ima eden sözlerine işçiler şu sloganla karşılık verir: “Çankaya’nın şişmanı, işçinin düşmanı” (o dönemde bu sözler Cumhurbaşkanına hakaret sayılmazdı). Ahmet, bu durumu şöyle açıklar: Bu işçileri korkunç şekilde motive ediyordu, onun konuştukları, ertesi gün slogan olarak hazırdı.”

Yürüyüş Mengen’e ulaştığında, Can’ın deyişiyle Devrek’te gördükleri sıcaklık yoktur.” Mengenli tedirgindir. İşçiler hemen yeni slogan üretir: “Mengen, Gerede! İnsanlık nerede?”

Ve an gelir; greyderler, dozerlerle yolları kesilir. 50 metre kalmıştır ki, E5’e çıkmalarına izin verilmez. Jandarmalar karşılarındadır. Direnen anneleri gördükçe kimilerinin esas duruşta gözlerinden yaşlar akacaktır… İşçiler bir çoban ateşi yakıp, ocak ayının o soğuğunda geceyi sokakta geçirirler.”

Abant’a gelen Başbakan Akbulut ile görüşmeye giden sendika heyeti, anlaşma sağlayamaz. Özal, işçilerin ayağına gittiği gerekçesiyle Akbulut’u azarlar. Akbulut’un verdiği rakama karşı çıkan Özal, “vermeyeceksin” demesine rağmen Akbulut geri adım atmaz. Ancak, verdiği rakamları metne eklemez. Heyet Mengen’e geri döndüğünde sabah sloganı hazırdır: “Halkımız başbakan yalan söylüyor, çarptık böldük hesap tutmuyor.”

Zor koşullar nedeniyle sendika kadınların geri dönmesini ister. Kadınlar büyük tepki gösterip reddederler.

Can anlatıyor: “Mengen Belediyesi’nin penceresine çıkan Şemsi Denizer, Zonguldak’tan ‘Gemileri yaktık. Geri dönüş yok!’ diye yola çıktıkları işçilere, gene ‘Canlarım!’ diye seslenir: ‘Yürüyüş planımız, anlaşma ortamı yaratmaktı. Bugün yönetim kurulu ile Ankara’ya gidiyorum. Üç gün Zonguldak’a gelemiyorum.’ Yaşanan büyük bir şaşkınlıktır. ‘Biz buradayız!’ diye seslenir işçiler. Denizer, ‘Bana güveniyor musunuz?’ der. Cevap, ‘Evet. Gemileri yaktık, geri dönüş yok’tur. O zaman Şemsi Denizer der ki: ‘Yürüyüş eylemi bitmiştir. Sizler Zonguldak’a dönüyorsunuz.’ Sessizliği bir kadının sesi yırtar: ‘Hayır başkan, hayır. Geri dönüş yok!’ Bu sese işçiler de katılır. Derken, ‘Başkan geri dönüş yok!’ diye bağıran işçilerin sesini, ‘Başkan sen ne dersen o olur!’ diyen işçilerin sesi bastırır… Denizer, Belediye’nin penceresinden onlara ‘ANAP’ın ajanları!’ diye bağıracak, ötekileri işaret ederek, ‘Aranızda kışkırtıcılara yer vermeyin!’ diye seslenecektir. Kışkırtıcı diye itham ettikleri, yıllarca grev komitelerinde çalışmış, doymak için değil, yeniden doğmak, insan gibi yaşamak için direnen işçilerdir.”

Havza Komiteleri Sekreteri AhmetDenizer’in geri dönüş kararının sürpriz olmadığını söyler: “Böyle bir talebin geleceğini, grev komitelerindeki kişiler zaten güçlü bir şekilde seziyordu. On binlerce asker ve polisin yolu kesip geçişe izin vermediği Mengen’de koşullar çok ağırlaşmış, oradaki yüz bin kişinin beslenmesinden gelen yardımların dağıtılmasına, zorlu kış koşullarında konaklanmasından sağlık hizmetlerine, başta tuvalet olmak üzere sıradan ihtiyaçların karşılanmasından güvenliğin sağlanmasına kadar pek çok konuda önemli sorunlar yaşanıyordu.” Ahmet, beş bin nüfuslu “gariban Mengen’in”, 4-5 gün süreyle yüz binlerce kişiyi ağırlamasının sürdürülebilir bir durum olmadığını vurgular. “En önemlisi de barikatın öte yanındaki işçi sınıfından güçlü bir desteğin olmaması, direnişin ilanihaye sürmesini çok zorlaştırıyordu. Devletle cephe cepheye geldiğimiz o durumda, iki başlılık kötü sonuçlar doğurabilirdi. Bu nedenle Denizer’in dönüş kararını destekledik.”

Ümit Kartoğlu / BİRGÜN

Devam edecek


Hayat bu kadar ucuz + Susuzluktan ölen askerin annesi: 'Oğlum susuzluğu anlattı, ben kahroldum' -Timur Soykan / BİRGÜN-


Hayat bu kadar ucuz 

Çöp kamyonu geri manevra yaparak yolda yürüyen adamı ezdi. Şoför ehliyetsizdi, gözcü yoktu, ikaz lambaları ve ikaz sesi çalışmıyordu. Bunlara karşın şoför 3 yıl 4 ay ceza ile tahliye edildi.

Çanakkale Ayvacık’a bağılı Küçükkuyu Beldesi’ndeki Kazımkarabekir 1. Caddesi’nde 5 Ekim 2025 günü sabahı saat 10.00 sıralarında bir çöp kamyonu vardı. Kamyonu 25 yaşındaki Eyyüp Biçen kullanıyordu. Yanında amcasının oğlu vardı. Bir mağaza önündeki geri dönüşüm atıklarını alıp kamyonun arkasına attılar. Bu çöp toplama işini Ayvacık ve Küçükkuyu belediyelerinden ihaleyle Eyyüp Biçen’in ağabeyi Ali Biçen’in şirketi almıştı. Kamyon da Ali Biçen’in şirketine aitti.

Eyyüp Biçen direksiyona geçti, yanına amcasının oğlu oturdu ve sokakta geri gitmeye başladılar. Bu sırada kaldırımdan yola inen 80 yaşındaki Hasan Çelik yürüyordu. Güvenlik kamerasının kaydettiği bu anlarda çöp kamyonu 32 metre boyunca geri geri geldi ve Hasan Çelik’e çarpıp üzerinde geçti.

Hasan Çelik öldü ve çöp kamyonunu kullanan Eyyüp Biçen tutuklandı.

Soruşturma ve yargılama sonucu rezaletler zinciri ortaya çıktı:

Kamyonu kullanan Eyyüp Biçen, ihaleyi alan ağabeyinin şirketinin bir çalışanı değildi. Çöp kamyonunu kullanması için gerekli olan ağır vasıta ehliyetine sahip değildi.

Normal otomobil kullanmak için verilen ehliyetine Mardin’de alkollü araç kullandığı için el konulmuştu. Yani hiç ehliyeti yoktu.

Karayolları Trafik Kanunu’na göre; çöp kamyonunun geri manevra yaparken bir gözcü bulundurması zorunluydu. Ancak amca çocuğunu gözcülük yapması için yönlendirmedi, olay sırasında yanına oturtmuştu ve konuşuyorlardı.  Çöp kamyonunda zorunlu olan uyarı ışığı yoktu.

Dörtlü ikaz sinyalleri yanmamıştı, kırıktı. Araç geri giderken çevreyi uyarması gereken sesli ikaz sistemi de çalışmıyordu.

Bilirkişi raporunda; bu tespitler yapıldı ve Eyyüp Biçen’in asli kusurlu olduğu ifade edildi. Hayatını kaybeden Hasan Çelik ise kaldırımda yürümediği için tali kusurluydu.

Eyyüp Biçen tutuklu yargılandığı davanın duruşmasında “Hasan Çelik kör noktaydı. Kaldırımda yürümesi gerekirken kaldırımda değildi, bu nedenle göremedim. Bu ayın 26’sında düğünüm vardı. Ağabeyim düğün işleriyle uğraşıyordu. Bu nedenle onun kullandığı aracı ben kullanıyordum. Aracı olay tarihinde ilk kez kullandım. O gün mecburdum. Öncelikle tahliyemi ve beraatime karar verilmesini talep ederim” dedi.

Eyyüp Biçen’in davası 55 günde bitti. ‘Taksirle ölüme neden olmak’ suçundan 4 yıl hapis cezası verildi. Sanığın geçmişi, sosyal ilişkileri, yargılamadaki iyi hali, cezanın geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde bulundurularak cezası 3 yıl 4 aya indirildi. Ayrıca ehliyetine 3 yıl el konulmasına karar verildi.

Bu kararla birlikte Eyyüp Biçen tahliye edildi. Sadece 55 gün cezaevinde kalmıştı. Hasan Çelik’in çocukları ise bu karara isyan etti ve temyiz başvurusu yaptılar. Başvuruda “İnsan hayatı bu kadar ucuz mu” diye sordular.

https://dai.ly/x9x4nce

/././

Susuzluktan ölen askerin annesi: 'Oğlum susuzluğu anlattı, ben kahroldum' 

İskenderun’da susuz bırakıldığı için ölen askerlerden Halit Karaman’ın annesi ifadesinde anlattı: “Oğlum ‘Anne burada su yok, hep susuz kalıyoruz, aç kalıyoruz’ diyordu. Son konuşmamızda ‘Anne dolabı su ile doldur, gelince kana kana içeceğim’ dedi.

Hatay İskenderun Deniz Er Eğitim Alay Komutanlığı’ndaki 7 asker 25 Temmuz 2025 günü hastaneye kaldırılmıştı. Muhafız er Hayrullah Halit Kahraman ve ikmal er Semih Erdoğan hayatını kaybetmişti. Otopsi sonucunda iki askerin uzun süre güneş altında bırakıldıkları, vücut sıcaklığının yükselmesi (hipertermi) ve gelişen komplikasyonlar sonucu öldükleri tespit edildi. Askerlerin susuz bırakıldığı iddia edildi.

Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki idari tahkikatta Alay Komutanı ve Tabur Komutanı’nın arasında bulunduğu 4 personel ihraç edildi. Sekiz personele ise disiplin cezaları verildi.

Olayla ilgili yargının soruşturması ise devam ediyor.

Hayrullah Halit Kahraman, 29 yaşındaydı. Annesiyle İstanbul’da yaşıyorlardı. Zorunlu askerlik için 13 Temmuz 2025 günü alaya gelerek teslim olmuştu. Yani hayatını kaybettiğinde sadece iki haftalık askerdi.

Baba Nuri Birol İzgi ifadesinde “Oğlumun herhangi bir sağlık sıkıntısı yoktu, büyük ihtimalle oğlumu ve diğer arkadaşları susuz bırakılıp eğitim verilerek ceza verildi” dedi.

‘ANNE HEP SUSUZUZ’

Hayrullah Halit Karaman’ın annesi Kamuran Kesmen ise ifadesinde oğlunun göz göre göre öldüğünü söyledi. Askerdeyken sık sık konuştuğu oğlunun ölümcül koşulları anlattığını ifade etti:

“Oğluma ‘Aç kalma, dikkat et kendine’ dediğimde oğlum ‘Anne ekmek bulamıyorum ki yiyeyim, burada su yok, susuz kalıyoruz, yemek için sıraya giriyoruz sıra gelene kadar yemek bitiyor, aç kalıyoruz’ dedi. Her konuştuğumuzda ‘Anne hep susuzuz, su yok, burada bahçedeki muslukların hepsi kırık, bir tane otomat var, otomatta su çok az olduğu için bizden önce gidenler alıyor. Kartı olanlar otomattan su alabiliyor’ dedi. Oğlum gittiği günden beri hep susuz kaldığını, sadece yemekhaneye gidildiğinde su içtiğini, yemek yiyemediğini söylüyordu.”

‘GÜNEŞ ALTINDA 4 SAAT’

Adalet isteyen anne ifadesinin devamında askerlere eziyet yapıldığına dair oğlunun sözlerini aktardı:

“Oğlumun bana söylediğine göre; 4 saatten fazla güneşin altında sabit bekletiliyorlarmış. Erler bayılıp düşüyormuş, kimse müdahale edemiyormuş, revire götürmüyorlarmış. Küçük ayakkabı vermişler. Oğlum telefonda bana ‘Anne ayaklarım yara ve şiş, ayakkabı değişikliği istedim, reddettiler, terlik istedim onu da reddettiler. Revir talebimi de reddettiler. Ayaklarım çok acıyor anne’ dedi. Bunları duyduğumda çok kahroluyordum. Fakat Devlet Kapısı olduğu için elim kolum bağlıydı. Her gün oğlumun açlığını ve susuzluğunu duymak beni kahretti. Oğlumun şehadetinden 2 gün önce bir asker kaçmış. Komutanları askeri bulmaları için arazide sabaha kadar kaçan askeri arattırmışlar. Sonra hiç uyumadan, dinlenmeden talime devam etmişler. Yine güneşin altında saatlerce tüm erleri güneşin altında bekletmişler.”

‘HER ŞEYİ UNUTUYORUM’

Aslında Hayrullah Halit Karaman’da ölümcül belirtiler iki gün önce başlamıştı. Bunlar fark edilse kurtarılabilirdi. 23 Temmuz 2025 günü oğlu ile telefonda görüştüğünü anlatan Kamuran Kesmen şöyle konuştu:

“Oğlum ‘Anne bende unutkanlık başladı. Her şeyi unutuyorum. Bugün günlerden ne’ diye sordu. O günün Çarşamba olduğunu söyledim. Meğer çoklu organ yetmezliğinin belirtilerinden birisiymiş. Şehadetinin sabahı yine oğlumla telefonda konuşurken “Anne çok susuzum, çok yorgunum, uykusuzum. Dolabı su ile doldur gelince kana kana içeceğim’ dedi. Oğlumla en son konuşmamız bu oldu.”

Aynı gün saat 17.50’de Kamuran Kesmen’in telefonu çaldı. Arayan bir askerdi. “Halit fenalaştı, düştü. Yoğun bakıma kaldırdık, gelebilirseniz gelin” dedi.

‘OĞLUNA EVİNE YAKIN MEZAR AL’

Kamuran Kesmen İskenderun Devlet Hastanesi’nde yaşadıklarını şöyle anlattı:

“Doktorun odasına girdik. Doktor ‘Oğlun yemekten zehirlendi’ dedi. Ben ‘Serum taktınız mı, midesini yıkadınız mı’ diye sordum. Doktor ‘Hayır’ cevabını verdi. Odaya komutan geldi, ‘Anne oğlun şehit oldu’ dedi. ‘Siz ne diyorsunuz, ben Halit’i görmek istiyorum’ dedim. Adını ‘Barış’ olarak bildiğim oğlumun askeriyesindeki komutan ‘Oğluna evinin yakınında mezar yeri al’ dedi. Ben fenalaştım.”

‘NE SOSYAL MEDYASI OĞLUM SÖYLEDİ’

Anne Kamuran Kesmen önce uçakla İstanbul’a gönderilmek istendi. Oğlunu almadan gitmeyeceğini söyleyince bir konteynere yerleştirildi. Yanında bir hemşire görevlendirildi. Annenin ısrarı üzerine komutanlar çağırıldı. Soruşturmayı yürüten üç komutan geldi. Anne “Oğlumu neden susuz bıraktınız’ dediğinde komutanlardan birisi “Anne sosyal medyadan duydukların yalan haberler” dedi. Kamuran Kesmen ifadesine şöyle devam etti:

“Ben ‘Ne sosyal medyası benim oğlum her telefon açtığında ‘Anne su yok, susuzuz’ diyordu dedim. Soruşturma komutanlarından biri, Barış isimli komutanına dönerek ‘Anneye cevap ver’ dedi. Barış isimli komutan da ‘Su var, yemekhanede’ dedi. Ben ‘Nerede su var, oğlum çeşmelerin hepsinin kırık olduğunu söyledi’ dedim. Komutanı oradan uzaklaştırdılar.”

‘DİĞER ERLERİN İFADESİ ALINSIN’

Anne Kamuran Kesmen oğlu için İstanbul Ataköy 3. Kısım Camii’nde düzenlenen törende bazı asker ailelerinin yanına geldiğini ve kendi çocuklarının da susuz, aç kaldığını söylediklerini anlattı. Kamuran Kesmen “O dönemde bütün er ve ailelerinin ifadelerinin alınmasını istiyorum” dedi.

Kamuran Kesmen ifadesinin sonunda şöyle konuştu:

“Çocuğum susuz bıraktıkları için şehit düştü. Bu tamamen İskenderun Deniz Er Alayı’nın suçudur. İhmaller sonucu gencecik hiçbir sağlık problemi olmayan oğlumu mezara verdim. Çocuğumu susuz bırakarak ölüme terk edenlerden şikayetçiyim. Başka Halitler ölmesin diye mücadelemi sonuna kadar vereceğim.”

‘BAYILMAK, SU İÇMEK YASAK’

Peki…

Annenin oğlu ile aynı dönemde askerlik yapan bütün erlerin ve ailelerinin ifadesinin alınması talebi kabul edildi mi?

Henüz bilmiyoruz.

Soruşturmada olayın gelişimi iki gün öncesinden anlatıldı. Buna göre; acemi erler Hayrullah Halit Kahraman ve Semih Erdoğan, 23 Temmuz 2025 günü saat 10.30-11.45 arasında nişancılık, kitapçıkla rütbe tanıtımı eğitimindeydi. Bu eğitimi veren Deniz Piyade Astsubay Mert Mehmet Ş.’nin erlere “Bayılan olursa ben kucağa alırım, su içmek yasak, boydan girerim” diye bağırdığı iddia edildi.

Alayda içtimadan sonra saat 08.30-09.10 arasında rutin tören geçiş eğitimi veriliyordu. Aşırı sıcak altındaki bu eğitimler erleri zorluyordu. Oysa havaların çok sıcak olması nedeniyle eğitimlerde dikkat edilmesi talimatı verilmişti.

GÜNEŞİN ALTINDA BEKLETİLDİLER

24 Temmuz 2025 sabahı da alay içtiması yapıldı. Bir erin firar ettiği anlaşıldı ve kimliğinin tespit edilmesi için çalışma başlatıldı. Askerler tören alanında, aşırı sıcakta saat 10.30’a kadar bekletildi. Sıcak çarpması ve susuzluğun ölümcül etkilerinin ortaya çıkması günler sürebiliyordu.

25 Temmuz 2025 günü saat 14.00 sıralarında Semih Erdoğan fenalaştı ve revire götürüldü.

Aynı gün Halit Karaman, saat 11.00 sıralarında bir uzman çavuşa kendisini halsiz hissettiğini söylemişti. Bir süre istirahate gönderildi ancak tekrar görev yerine döndü. Bu defalarca tekrarlandı. Mıntıka temizliği sırasında başı döndü ve yere oturdu. Aşırı terlediğini fark eden uzman çavuş tarafından revire gönderildiğinde saat 15.30’du. Hemen ambulans çağırıldı ve hastaneye kaldırıldı.

Hayrullah Halit Kahraman saat 18.43’te, Semih Erdoğan saat 21.00 sıralarında hayatını kaybetti.

‘ÇOK TERLEDİK, SU KAYBI YAŞADIK’

Hastaneye kaldırılan erlerden Muzaffer A. ifadesinde koşulları şöyle anlattı:

“24 Temmuz 2025 günü eğitim alanında silah eğitimi aldım. Hava çok güneşliydi. Yanımızda eğitmen olarak Mert Mehmet Ş. vardı. Eğitim sırasında biz çok terledik ve su kaybı yaşadık. Diğer arkadaşlarımla Mert Mehmet Ş.’den su içmek amacıyla izin istedik. Ancak su içmemize izin vermedi. Mert Mehmet Ş. 1. Tabur 4. Bölük sorumlusu idi o gün bizim bölükte başka rütbeli olmayınca eğitim alanındaki tüm bölükleri komuta ediyordu. Diğer bölüklere istikamet verirken bizi de güneş altında bekletiyordu. O gün suyumu yemek sırasında içebildim. O gece yüksek ateşle uyandım. Sabah ateşim devam etti. Revire götürdüler. Hastaneye sevk edildim. Orada arkadaşımın vefat ettiğini öğrendim. Ben 24 Temmuz 2025 günü eğitim esnasında susuz kaldığımız için rahatsızlandığımı biliyorum.”

KOMUTANLAR: İHMALİMİZ YOK

Soruşturulan rütbelilerin iddialarına göre; askerler koli taşıma, ambarda çanta düzenleme, mıntıka temizliği gibi işlerde çalıştırılırken sık sık mola verildi ve gölgede dinlendirildiler. Komutanlar suçlamaları kabul etmedi.

Alay Komutanı Deniz Piyade Albay Barış U. ifadesinde Alay Komutanlığı’nda olaydan 9 gün önce 16 Temmuz 2025’te göreve başladığını anlattı. Su sebillerinin tamir edilmesi, yenilerinin satın alınması, askerlerin güneş altında tutulmaması, klimalar alınması, sundurma yapılması için talimatlar verdiğini anlattı. Olayda hiçbir ihmalinin olmadığını savundu.

‘YETERLİ PERSONEL YOK’

Şüpheli Deniz Yüzbaşı Ahmet Turan K. ifadesinde Alay’daki büyük sorunu anlattı:

“Ben İskenderun Deniz Er Eğitim Alay Komutanlığı’nda Atama 1. Deniz Er Eğitim Bölük Komutanlığı, aynı zamanda 1 Deniz Er Eğitim Tabur Komutan vekilliği, 2. Deniz Er Eğitim Tabur Komutan vekilliği görevlerim bulunmaktadır. Normalde bu görevler için ayrı ayrı yarbayların görevlendirilmesi gerekmektedir. Zaten personel eksikliği önceden de biliniyordu. Şehit olaylarının yaşandığı gün de devam etmekteydi.”

Yüzbaşı Ahmet Turan K. tüm görevlerini yerine getirdiğini ve olayda hiçbir ihmalinin söz konusu olmadığını savundu.

24 YAŞINDA ÜÇ BÖLÜĞÜN KOMUTANI

Askerlerin su içmesine izin vermediği ve tehdit ettiği öne sürülen Mert Mehmet Ş. 2001 doğumlu, 24 yaşında bir astsubay. Üç bölük askeri idare ediyordu. O da suçlamaları kabul etmedi. Askerlerin su içmesini yasaklamadığını ve hakaret ya da tehdit etmediğini öne sürdü. O da Alay’daki personel eksikliğinden bahsediyordu:

“4. Bölükte görevliyken personel eksikliğinden dolayı 2 ve 3. Bölük de benim emir ve komutama verildi. Ben eğitimlerde yorucu, zorlayıcı bir şey yaptırmadım. Bir kusurumun ya da alakamın olduğunu düşünmüyorum.”

Soruşturma sonucunda Astsubay Mert Mehmet Ş., Yüzbaşı Ahmet Turan K. ve Alay Komutanı Albay Barış U.’ya dava açılması bekleniyor.

İddiaya göre; İskenderun Deniz Er Eğitim Alaya Komutanlığı’nda yaklaşık 1500 er vardı ancak su ve yemek gibi temel ihtiyaçları bile karşılanamıyordu. Personel eksikliği nedeniyle çok genç ve düşük rütbeli askerler yüzlerce eri komuta ediyordu. 1. ve 2. Tabur’un koğuşları aşırı kalabalık ve doluydu. 3. ve 4. Tabur Komutanlığı’nın yer aldığı binadaki koğuşlarda ise boş kapasite vardı. Bu bile dengelenmemişti. İki askerin göz göre göre hayatını kaybetmesine neden olanlar 3 rütbeli ile sınırlı tutulacak gibi görünüyor. Oysa bu korkunç olayın daha büyük sorumluları ve derin nedenleri var.

/././

BİRGÜN

halkTV "Köşebaşı" -6 Ocak 2026-


MHP’nin Anayasa teklifi: Zamanlama manidar!-Mehmet Tezkan- 

MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız cumartesi günü partisinin hazırladığı 100 sayfalık anayasa taslağının ana hatlarını açıkladı… Üzerine Trump’ın Venezüella’ya düzenlediği operasyonla Madura’yı kaçırması gelince karambole gitti…

Konuşulmadı, tartışılmadı…

Arada kaynadı…

MHP’nin 100 sayfalık anayasa önerisi yeni değil. Bahçeli taslağımız hazır diye aylar önce ilan etmişti. Taslak yeni değilse Feti Bey neden yeni yılın ilk günlerinde anayasa gündemi ile ortaya çıktı?

Zamanlama manidar…

2026 yılına anayasa tartışmasıyla başlanmasını istediği muhakkak… Cumhur İttifakı’nın 2026 yılının yeni anayasa yılı ilan etme niyetinde olduğu kulislere sızan bilgiler arasında…

Bu aynı zamanda Suriye’de çıkmaza giren SDG/Şam anlaşmazlığının (Mazlum Abdi ile Ahmet Şara) Terörsüz Türkiye sürecini dondurma tehlikesine karşı alınmış bir önlem de olabilir…

Her neyse öyle veya böyle MHP’nin ne istediğini ana hatlarıyla öğrendik…

Öncelikle bu sistemin/rejimin kalmasını ama kurumlaşmasını istiyorlar… Önce taleplerine göz atalım sonra kalem oynatırız.

“Başkanlık Sistemi yeni anayasa bütünlüğü içinde “kurumsal yapıya” kavuşturulmuş, Başkan ile birlikte iki Başkan Yardımcısının seçilmesi öngörülmüş, Başkanlık kabinesi anayasal statüye dahil edilmiş, Başkanlık Hükümet Programı’nın Meclis’e sunulması yöntemi getirilmiştir.”

Feti Yıldız’ın açıklamasından anlıyoruz ki 'Cumhurbaşkanı' ifadesi anayasadan çıkartılacak yerine ‘Başkan’ ibaresi konulacak. Yani fiilen var olan başkanlık sisteminin adı anayasaya yazılacak. Başkanlık modeli kurumsallaşacak…

Başkanla birlikte iki yardımcısının seçilmesi önerisi; MHP lideri Bahçeli’nin  ‘cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun biri Kürt olsun biri Alevi olsun’ çıkışını hatırlattı. Hatırlayın Bahçeli’nin bu önerisi çok tartışılmış ‘Lübnan gibi oluruz’ görüşü kabul görünce tartışmanın üstü örtülmüştü…

Şimdi denilecek ki MHP’nin önerisinde böyle bir kayıt yok. Yok ama seçime girecek iki yardımcı şartı Türkiye’nin yapısını oy potansiyelini göz önüne aldığımızda fiilen Türk Sünni cumhurbaşkanı Kürt ve Alevi yardımcıları formülüne döner…

Bakanlık kabinesinin anayasal statüye dahil edilmesi, hükümet programının meclise sunulması gibi değişiklikler şu anda tıkanan sistemi çözmez…

Rejimin getirdiği sorunları bertaraf etmez…

Sorun ne?

Sorun: cumhurbaşkanının aynı zamanda parti genel başkanı olması… Aynı zamanda tek kişilik hükümet olan cumhurbaşkanının meclis çoğunluğunun da başında olması… Bu yasamayı etkisiz hale getiriyor. Yasamayı devre dışı bırakıyor. Yasamanın yürütmeyi denetlemesini engelliyor.

Hakimler Savcılar Kurulu’nun oluşumu da bu iki kurumun (Cumhurbaşkanı ve Meclis) tercihleri doğrultusunda olunca yargı ister istemez etki altında kalıyor…

Kuvvetler ayrılığı fiilen kuvvetler birliğine dönüşüyor…

Ayrıca cumhurbaşkanı partili olunca mecburen polemik yapıyor, öteki partileri eleştiriyor veya suçluyor. Partisinin menfaatlerini ön planda tutuyor…

Cumhurbaşkanı partili olduğu için ‘mülki idare’ bu yapıya göre hizalanıyor. Bu da ülkeyi fiilen parti devletine dönüştürüyor.

Bana göre üzerinde düşünülmesi, çalışılması, tartışılması, çözüm aranması gereken en büyük mesele bu…

/././

Avrupa Trump’ın zorbalığını hazmedecek mi?-Mehmet Tezkan- 

Trump’ın gece yarısı operasyonu ile Venezüella Cumhurbaşkanı Maduro’yu kaçırması hakkında çok şey söylendi…

Asrın eşkıyalığı dendi…

Korsanlık denildi…

Zorbalık olduğu söylendi…

Darbe diyen çok oldu.

Orman kanununun ilanı diyen çıktı…

Haydut diye Trump’a seslenen bile oldu…

Kaos düzeninin başladığı iddia edildi…

Hepsi doğru da asıl mesele bundan sonra dünyanın seyrinin nasıl olacağı. Yeni dünya düzeni artık böyle; gücü yeten yetene denilecek kadar basit değil. Çünkü zaten düzen böyle. Yakın tarihe bakın yeter…

Trump’ın basın toplantısını izlediniz mi bilmiyorum…ABD Başkanı ve ekibi yaptığını hak olarak görüyor. Asıl derdinin Venezüella petrolünü ele geçirmek olduğunu çekinmeden, gizlemeden açık açık söyledi…

O petroller bizim dedi…

Nedenmiş?

Petrol çıkarma yatırımlarını yıllar yıllar önce ABD şirketleri yapmış da ondanmış!.. Venezüella petroüne el koymayan kendinden önceki bütün başkanları suçladı. Sadece petrol değil yer altı zenginliklerini de kendileri işletecekmiş…

Yani sadece bir ülkenin başkanına operasyon çekerek ‘uyuşturucu’ şemsiyesiyle bertaraf etmekle kalmadı, o ülkeyi ele geçireceğini kendisinin yöneteceğini dünyaya ilan etti…

Askeri gücünü anlatarak sıkıysa karşı çıkın mesajı verdi…

Hukuk tanımam ben ne dersem o olur/olacak demeye getirdi… Yetmedi; Meksika ve Kolombiya’yı da tehdit etti. Belli ki Venezüella’yı hallederse sıra önce Kolombiya’ya sonra Meksika’ya gelecek… Veya tam tersi önce Meksika sonra Kolombiya…

Oraları kendine bağlamaya, arka bahçesi yapmaya niyetli. Askeri gücü yeter mi?

Irak, Afganistan, Suriye ortada. Başka söze gerek var mı?

Soru şu; Trump’ın bu tavrı deniz aşırı ülkelere de sıçrar mı? Mesela Ortadoğu’ya!..

Şimdilik ihtimal dahilinde değil… Çünkü; geçtiğimiz yılın sonunda yayınlanan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde önceliğin batı yarım küre olduğuna dikkat çekilmişti. Yani Amerika kıtasına…

Herkesi şoke eden müdahale Trump’ın dünya için büyük tehlike olduğunu gösterdi. Gelelim meselenin can alıcı yerine,

Venezüella halkı ne yapacak? Sokaklara dökülecek mi? Kolombiyalılar, Meksikalılar onlar nasıl tepki verecek?

Peki ya demokrat Avrupa?

Hükümetleriyle, halklarıyla Avrupa Trump’ın zorbalığını hazmedecek mi?

/././

‘Cihat başladı’ dediler ve ateş ettiler -İsmail Saymaz- 

“Cihat başladı!”

B., kurşun seslerinden saniyeler önce eşi Zafer Umutlu’nun ve beş erkeğin bulunduğu salondan bu sözleri duydu.

“Biz esarete düşmek istemiyoruz” dedi teröristlerden bir başkası.

B.’nin o gün evde gördüğü tüfeklerle polis memurlarına pencerelerden ateş ettiler.

Çatışma saat 02.10’da başladı, 09.40’da bitti.

Üç polis şehit oldu.

Dördü kardeş, altı IŞİD’çi ölü ele geçirildi.

Beş kadın ve altı çocuk sağ çıkarıldı.

B. ve dört kadın tutuklandı.

Emniyet ve yargı kaynaklarına göre kadınların verdiği ifadeler, “O gece evde ne oldu?” sorusunu yanıtlıyor.

İki katlı ev

Çatışmanın çıktığı ev, İsmetpaşa Mahallesi Seher Sokak’ta yer alıyor.

Ev iki katlı.

Üst katta Zafer Umutlu ve 22 yaşındaki eşi B. oturuyordu.

11 aylık çocukları var.

Dokuz aydır bu evde kiracıydılar.

Alt katta Mehmet Cami Sordabak, eşi F. ve beş çocukları oturuyordu.

İki ay önce bu eve taşınmışlardı.

‘Evimize baskın olabilir’

Saldırının iki gün öncesine dönelim.

27 Aralık Cumartesi.

İki katlı evde rutinin dışında ziyaret trafiği var.

Lütfi Sordabak ve eşi N., Umutlu’nun evine geliyor.

Altta Lütfi’nin ağabeyi oturduğu halde üst kata çıkmış olmaları dikkat çekici.

N., “Neden gitmek istiyorsun?” diye soruyor.

Eşi “Bizim evimize baskın olabilir” diyor.

28 Aralık’ta ise Haşem Sordabak ve eşi Ç., Umutlu’ya geliyor.

Sonra da Sordabakların kız kardeşi N., misafir oluyor.

En son…

Alt katta oturan Mehmet Cami Sordabak ve eşi F., Umutlu’nun evine geliyor. F., çatışma çıktıktan sonra evine inerek, çocuklarını yanına alıp üst kata çıkıyor.

İkinci katta manzara şöyle:

Yatak odasında beş kadın oturmaktaydı.

Salonda ev sahibi Zafer Umutlu ve arkadaşı İbrahim Dayan ile Mehmet Cami, Haşem, Lütfi ve Musa Sordabak kardeşler vardı.

Evde 4-5 tüfek

B., 28 Aralık’ta evde temizlik yaparken 4-5 tüfek görmüş.

Eşi Zafer, “Bunlar imha edilecek, kullanılmayacak ve atılacak” demiş.

Genç kadın, İbrahim Dayan’la ilk kez o gün karşılaşmış.

“O da silah kuşandığında gördüm” diyor.

B.’ye göre silahlar erkeklerin bulunduğu odadaydı.

B., şunları söylüyor:

“Olay günü Sordabaklardan iki aile geldi. Polisler birinin evini tespit etmeye çalışıyormuş. Onlar da bize geldiler. Alt katta kardeşleri olmasına rağmen neden bizim eve geldiler, bilmiyorum.”

Kadınları banyoya kapattılar

29 Aralık, gece 2.

Hareketlenme oluyor.

B., tanık olduklarını şöyle anlatıyor:

“Kadınlarla benim yatak odamdaydık. Erkekler salondaydı. Daha sonra hareketlenme oldu. Biz teslim olma amacındayken, İbrahim Dayan silahı kuşanmaya başladı. Önüne geçtim. Eşlerimizi çatışmaya o ikna etti. Eşim pencereye silahla gitti. Ben önüne geçtim. Beni ittirdi.”

Erkekler kadınları banyoya götürerek, içeri kapattılar.

“Cihat başladı!” diye bağırdılar.

“Biz esarete düşmek istemiyoruz” diyerek, art arda ateş ettiler.

Erkeklerin talimatı üzerine kadınlar cemaatten arkadaşlarını arayarak, “Çatışma çıktı. Müslümanları öldürüyorlar!” dediler.

Kimileri silahları yanlarına alarak, motosikletlerle eve yaklaşmaya çalıştı. Ancak içeriye giren olmadı.

B., İlim ve Takva dergisinin WhatsApp grubunda saldırı öncesi “Allah içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan ve sabredenleri belirlemeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz” şeklinde paylaşım yapıldığını söylüyor.

Elde barut kalıntısı

F., Mehmet Cami’nin eşi.

1994 doğumlu.

Eşi, “İçeride ses çıkarmayın!” diye bağırmış.

Ardından silahlar patlamış.

F., “İlk kimin ateş ettiğini bilmiyorum” diye konuşuyor.

Kaynı Lütfi Sordabak, “Cihad başladı, yardım isteyin” deyince cemaatten iki kadını aramış.

Elinde barut artığı tespit edilmiş.

“Eşimin saçını okşadığım için oradan bulaşmış olabilir” diyor, silah kullandığı iddiasını reddediyor.

Silahlardan haberinin olmadığını savunuyor.

“Biz bu cihadın beklemiyorduk” diye konuşuyor.

Piknik tüpü ve düdüklü tencere düzenekli bomba

N., Lütfi Sordabak’ın eşi.

2004 doğumlu.

Evdeki piknik tüpleri ve düdüklü tencereyi görmüş.

“Bunlar mutfak tarafındaki odadaydı. Bunları erkeklerin olduğu tarafta bıraktık. Erkeklerin bununla ne yapacaklarını bilmiyorum. Eşime ne için kullanacaklarını soramadım. Polisi beklemiyorduk. Evdeki hazırlıklara dair bilgim yoktu” diyor.

Savcılık piknik tüplerde ve düdüklü tencerede bomba düzeneği tespit etmiş.

‘Bizi dinlemediler’

Ç., Haşem Sordabak’ın eşi.

2005 doğumlu.

Gece gelen polislerle Zafer Umutlu’nun konuştuğunu söylüyor. Eşlerinin, kendilerini banyoya kapattığını ifade ediyor.

“Silah sesleri gelmeye başladı. İlk Lütfi geldi, sonra Haşem ve Mehmet Cami. Yaralılardı. Silahları nereden bulduklarını bilmiyorum. Kendilerini ikna etmeye çalıştık ama bizi dinlemediler” diyor.

Kardeşlerinin yukarıda olduğunu bilmiyormuş

N., Sordabakların kız kardeşi.

1995 doğumlu.

Bekar.

Ne eve silah götürdüğü iddiasını kabul ediyor…

Ne de ateş ettiği suçlamasını.

Ağabeyi Mehmet Cami’nin evine ziyarete gittiğini savunarak, şöyle diyor:

“Kendimi olayın içerisinde buldum. Mehmet Cami’nin evindeydim. Diğerleri ise üst kattaydı. Neden üst kattaydılar, bilmem. Ateş edildikten sonra yukarıya çıktım. Olayın nasıl başladığını görmedim. Diğer kardeşlerimin yukarıda olduğunu bilmiyorum.”

N., çatışma sürerken, “Durmadan ateş ediyorlar, Müslümanları katlediyorlar” demiş ve bu sözleri kaydetmiş.

“Cihat çağrısı beklemiyorduk” diyor.

Eşleri gibi ‘İlim ve Takva Dergisi’ temsilciliğinin müdavimleri arasında bulunan beş kadın silahlı terör örgütü üyeliğinden tutuklandı.

‘Teslim olmayacağız, karşılık vereceğiz’

O gece evin bir ziyaretçisi daha vardı:

M.B.

1997 doğumlu.

Diyarbakır nüfusuna kayıtlı.

İlim ve Takva Dergisi’nin hocası M.B., Sordabak kardeşleri ve Zafer Umutlu’yu mescitlerden tanıdığını kaydediyor.

Musa Sordabak’ın 26 Aralık’ta “Zafer’in son zamanlarda davranış ve söylemlerinde bir gerginlik var. Endişeleniyorum. Zafer ile görüşelim” dediğini kaydediyor.

28 Aralık’ta Sordabak ile iki arkadaşını da alarak, Umutlu’nun evine gittiklerini söylüyor. Sordabak’ın yolda “Zafer, bana emanet verdiği silahı geri almak istiyor” dediğini ifade ediyor.

Kapıda iki arkadaşını gönderip Sordabak eve girdiklerini belirten M.B., şöyle diyor:

“Zafer kapıyı açtı. Beni gördüğüne çok şaşırdı. Evine geleceğimizi bilmiyordu. Bizi bir iki dakika bekletti. Sonra içeriye davet etti. Bu süre zarfında kadınlar yönünden müsaitlik olmadığı kanaatine vardık. İçeri girdik. Haşem ve Mehmet Cami’nin evde olduğunu gördük. Evin odasında beş kişi olduk. Ben, Musa, Haşem, Zafer ve Mehmet Cami. Bu şahıslara neden toplandıklarını, bir dertleri olup olmadığını sordum. İlk olarak Mehmet Cami cevap verdi. ‘Yalan söyleyecek halim yok. Dün 3.30’da Zafer’le görüştüm. ‘Bize yine yılbaşında bir operasyon yapabilirler. Ben, Zafer, Lütfi ve İbrahim direnmeye karar verdik. Teslim olmayacağız, gerekirse karşılık vereceğiz’ diye cevap verdi. Mehmet Cami’nin söylemine Zafer ve Haşem katıldıklarını söylediler. Bir buçuk iki saat boyunca bu düşüncelerinin yanlış olduğunu, böyle birşey yaparlarsa hem kendilerine hem ailelerine hem mahalleye hem cemaate zarar vereceğini anlattım. Bu düşünceden vazgeçmeleri için hem dini örnekler verdim hem mantıklı açıklamalar yaptım. Zafer itiraz etti. Bu sırada eve İbrahim ve Lütfi geldi. Zafer bana ‘Ben yine esaret altına girmeyeceğim, bu bana çok zor gelir, kendimi koruyacağım ve direneceğim’ dedi. İbrahim ve Lütfi, Zafer’in direnme düşüncesine destek oldu. Lütfi de Zafer’i destekleyerek bana karşı çıktı. İkna etmek için çok çabaladım, çok anlattım. Konuşma sonunda herhangi birşey yapmayacaklarına ve ben gittikten sonra evden dağılacaklarına dair söz verdiler. Evde olduğunu anladığım ancak evin herhangi bir yerinde görmediğim silahı evden çıkaracaklarını söylediler. Ne tür bir silah olduğunu bana açıklamaladılar.”

M.B., ifadesinde, Musa Sordabak’la evden çıktığını kaydediyor. Sordabak’ı evine bırakıp kendi evine gittiğini söylüyor. Sordabak’ın evinin önünde beyaz motosikleti gördüğünü beliriyor.

Musa Sordabak’ın bu motosikletle Umutlu’nun evine döndüğü anlaşılıyor.

Savcılık motosiklette silah bulunduğunu düşünüyor.

Yalova’da birçok şüphelinin avukatlığını üstlenen Onur Güler, ölü ele geçirilen teröristlerin şiddet geçmişleri olan sosyopat nitelikteki tekfirci-cihatçı figürler olduğunu ileri sürüyor. Yalova’dan sonra 150 kişinin gözaltına alındığını vurgulayan Güler, önümüzdeki süreçte tekfirci-selefi gruplara artçı operasyonlar yapılabileceğini düşünüyor.

/././

Altı canın bedeli 2 yıl 11 ay 25 gün -İsmail Saymaz- 

Özgür Yıldız, Antakya Yeşilevler Caddesi’ndeki evi kiralarken, ev sahibi Selim Arslan’a “Burası deprem bölgesi. Eviniz sağlam mı?” diye sordu.

“Sağlam olmasa ben oturur muyum” diye karşılık verdi Arslan.

Bu söz üzerine Yıldız Ailesi, 2021 yılında birinci kattaki daireye girdiler. Yerleştikten sonra binanın 1997’deki depremde hasar aldığını öğrendiler.

Arslan, bu sefer “Hasar aldı. Ancak şu an çevredeki binalardan daha sağlam” dedi.

6 Şubatta Arslan’ın oturduğu daire, birinci katın üzerine çöktü.

Yıldız’ın iki oğlu hayatını kaybetti, eşi ise sakat kaldı. Yan dairede oturan dört kişilik aile can verdi.

Arslan, geçen ay biten yargılamada, taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olmaktan 2 yıl 11 ay 25 gün hapis cezasına çarptırıldı.

1ae11455-011c-4c75-9df5-530e83f0f843.jpeg
Baba Özgür, anne Vahide, çocuklar Atlas (büyük olan) ve Emir (küçük)

İki katta üç aile

Yeşilevler Caddesi’ndeki bu apartman zemin üzerine iki kattan oluşuyordu. Zeminde dükkan, birinci ve ikinci katta evler vardı.

Birinci kattaki ilk evde, o tarihte ekmek fabrikası işleten Özgür Yıldız’ın ailesi oturuyordu.

Yıldız’ın eşi Vahide öğretmendi.

Oğulları Atlas 14, Emir 11 yaşındaydı.

Yandaki dairede ise işçi Kenan Oktar ve eşi Belgin oturuyordu. Oğulları Enver 4, Mahmut ise 2 yaşındaydı.

İkinci kattaki tek dairede ev sahibi Selim Arslan, eşi ve çocukları ikamet ediyordu.

6 Şubat’ta Arslanlar yara almadan kurtulurken Oktarların hepsi ve Yıldızlardan iki çocuk enkaz altında can verdi.

Kaçakmış

Depremden sonra binanın yapı ruhsatının olmadığı tespit edildi. Olmadığı gibi, bina hakkında belediyeye yazılı başvuruda dahi bulunulmamıştı. Bina kaçaktı.

Tapu kayıtlarında arsaydı.

Herhangi bir yapı kayıt belgesi yoktu.

84c06259-27ce-41b3-b1b3-ec2c941db3fd.jpeg
Yıkılan ev

Projesi bile yok

Karadeniz Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümünce hazırlanan bilirkişi raporuna göre bina yapım yılı 1993’tü.

Projesiz olarak inşa edilmişti.

Proje müellifi ve teknik uygulama sorumlusu yoktu.

Mimari, statik, elektrik ve tesisat projesi ile statik hesap raporu ve zemin etüt raporu hakeza!

Raporda, “Binanın mevcut taşıyıcı sistem elemanlarında donatı

detaylandırmaları yönünden yetersiz olduğu, projesiz ve mühendislik hizmeti almadan inşa edilmesinin yıkılmasında büyük etken olduğu” saptandı.

‘Belediye bağış aldı, yer gösterdi’

Binanın sahibi Selim Arslan ve kardeşi Remzi ile müteahhitleri Süleyman Köse’ye Hatay 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı.

Selim Arslan, ifadesinde, 32 yıl Suudi Arabistan’da yaşadığını, Türkiye’ye arada bir gelip gittiğini anlattı. 1993’te bina yaptırmak için Küçükdalyan Belde Belediyesi’ne başvurduğunu kaydeden Arslan, şöyle dedi:

“Başkan Vahip Sahil ile görüştüm. Bağış istediler. Makbuz alıp almadığımı hatırlamıyorum. Bağışı ödedikten sonra binanın yerini gösterdiler, buraya yapabileceğimi söylediler. Zemin artı iki kat izin almıştım. Belediye temel için kepçe göndermişti. Temel bu şekilde kazıldı. Almış olduğum izne ilişkin yazılı belge olup olmadığını bilmiyorum, elimde yoktur.”

Arslan, projeyi Kazım Köse’ye çizdirdiğini söyledi. Müteahhitlik işini Köse’nin amcasının oğlu Süleyman Köse’ye verdiğini kaydetti.

Suudi Arabistan’a döndüğü için inşaatı kardeşi Remzi’nin takip ettiğini anlattı. “En iyi malzemelerle yapılmasını istedim. Malzemenin kalitesiz olduğunu düşünmüyorum” dedi Arslan.

Arslan, 1995’te bina bittikten sonra belediyeye gittiğini, tapuyu verince emlak vergisi aldıklarını ileri sürdü. “Başka bir belgeye ihtiyaç olup olmadığını düşünmedim” dedi.

“Ben binanın kaçak olduğunu bilmiyordum. Ruhsatlı olduğunu tahmin ediyordum. Depremden sonra binanın ruhsatının olmadığını öğrendim” dedi.

Herkes yalanladı

Remzi Arslan ise ağabeyi yurt dışında olduğu için inşaatı takip ettiğini söyledi. Köse ile aralarında ‘kaba inşaat işçilik sözleşmesi’ yaptıklarını kaydetti. Köse’nin ekibiyle çalıştığını ve her şeyden sorumlu olduğunu belirtti. “Ben binanın yapımını denetlemedim, arada bir uğrayıp bir şeye ihtiyaç olup olmadığını soruyordum” dedi.

Süleyman Köse, müteahhitlik iddiasını reddetti.

“Ben kalıp işi yaparım, onu da en fazla 1-2 kat yaparım, 3 katlı yaptığımı hatırlamıyorum. Kalıpçılık dışında iş bilmem. Bu binanın yapımını hiç hatırlamıyorum” dedi.

Tanık olarak dinlenen mimar Kazım Köse, “Binanın müteahhitliğini ben yapmadım” diye konuştu.

O dönemin Küçükdalyan Belde Belediye Başkanı Vahap Sahil da Arslan’ı yalanladı.

“Selim'e bina yapması için yer göstermedim. Ruhsatı olmadan bina yapılması için yer gösterme yapılmaz” dedi.

İyi hal indirimi

Hatay 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava 19 Aralık’ta bitti.

Selim Arslan, suçlu bulundu.

Gerekçeli kararda, bu binanın ruhsatsız olduğu; projelendirme, yapım ve iş bitimi aşamalarında Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik esaslarına yeterince uyulmadığı; zemin, statik ve statik hesap raporu olmadığı için donatı detaylandırması yetersizliğinden yapının çöktüğü belirtildi. Arslan’a taksirle ölüme ve yaralanmaya yol açmaktan 3 yıl 7 ay hapis verildi. Bu ceza ‘sanığın fiilden sonraki davranışları ve cezanın sanığın geleceği üzerindeki olası etkileri’ göz önünde bulundurularak, 2 yıl 11 ay 25 güne indirildi.

Aynı araziye kaçak ev dikti

İddiaya göre…

Arslan, 28 Şubat 2023’te yurt dışına kaçmak üzereyken, Özgür Yıldız’ın çabalarıyla havalimanında yakalanıp tutuklanmıştı. Arslan, 19 Ocak 2024’te tahliye edildi.

Salıverildikten sonra iskan ruhsatı olmayan arazisinde tek katlı bir ev yaptı. Şikayet ve ihbarlara rağmen ev yıkılmıyor.

Halen bu evde oturuyor.

Ve bir daha cezaevine girmeyecek.

Baba Özgür, Atlas (sağda) ve Emir (solda)

‘Beraat etse bu kadar zoruma gitmezdi’

6 Şubat günü işleri nedeniyle Adana’da bulunan Özgür Yıldız, depremden sağ kurtuldu ancak iki oğlunu enkazda bıraktı.

Eşi Vahide ise sakat kaldı ve öğretmenlikten ayrıldı.

Şu an, yaşamak denirse, Mersin’de yaşıyorlar.

Yıldız, karara isyan ediyor.

“Bir kediye tekme vursam bana beş yıl ceza verirler. Bir kedi kadar değeri yok insanın. Ben hiç değilse 10-15 yıl ceza verirler diye düşünmüştüm. Bir nebze içim soğurdu. Beraat etse bu kadar zoruma gitmezdi” diyor.

/././

Erdoğan'ın seçimi!-Ayşenur Arslan- 

Nedir bu sessizlik? Erdoğan, dostu Trump’ın, dostu Maduro’ya yaptıklarını neden kınamıyor? Neden dünyada “İLK KEZ” yaşanan böyle üst düzey bir kaçırma vakası cumhurbaşkanının radarına girmiyor. Ya da giremiyor?

Önce kameraların aktardıklarına bakalım. Maduro ve eşi New York’a vardığında çok tuhaf bir tabloya tanık olduk. Maduro zafer işareti yapıyordu. Hatta kollarında narkotikçilerle yürürken “iyi yıllar” dileğinde bulunuyordu. Anlaşılacağı üzere, son derece rahat görünüyordu.

Dahası, ABD Delta Force ekiplerinin yakalayıp kaçırma hikayesinde de inandırıcı olmayan ayrıntılar vardı. Gerçekten de.. Bizlerin bile buralardan ABD’nin operasyona hazırlandığını anladığımız bir sırada “tam güvenli odaya girecekken kapıyı kapatmaya fırsat bulamadı ve yakalandı” hikayesine inanmamızı mı bekliyorlar?

Böyle durumlarda komplo teorileri devreye girer. Doğaldır!

Maduro’nun bir anlaşma yaparak teslim olduğu yolundaki teorinin öne çıkması da doğaldır!

Anlaşma şu çerçevede olabilir mesela:

* “Maduro hayatını ve servetinin biri kısmını garantiye alacak.”

* “Trump ise hem dünyaya ‘dünya benden sorulur’ mesajı verecek. Hem de Venezuela’nın petrolünü işleterek pastadan en büyük dilimi kapacak.”

KAZAN KAZAN durumu yani.

***

Doğrusu buraya kadarı, komplo falan anlamam, aklıma yattı.

Yatmayan kısmı ise memlekette yaşananlar. ABD emperyalizmi ve en vahşi temsilcisi Trump’a yumruk sallamak iyi hoş da, Venezuela hapishanelerini dolduran gazetecilere, insan hakları aktivistlerine ne demeli?

Katille maktul arasındaki çizgi silinmişse ne yapmalıyız?

Erdoğan’ın sessizliğini “iki dost arasında kalmakla” mı açıklamalıyız.

Hadi şuraya bir fotoğraf koyayım da önce onu anlattıklarını, sonra da aklımıza takılanları konuşalım.

mailservice.jpg

Fotoğrafta, gayet rahat teşhis edebileceğiniz üzere Erdoğan, Maduro.. Bir de Ahlatçı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Ahlatçı var.

Yer, Caracas. Yani Venezuela’nın başkenti. Erdoğan resmi ziyarete Ahlatçı’yı da dahil etmişti.

O sırada hem Türkiye’den kimi ekonomi yazarları hem de BBC bu samimi fotoğraf için, “Venezuela’nın altınları Çorum’da işlenecek” yorumu yapmıştı.

Ahlatcı Holding yönetimi bu haberler üzerine yaptığı açıklamalarda, “sürecin sadece niyet aşamasında kaldığını ve ABD yaptırımları nedeniyle fiili bir işlem yapılmadığını” beyan etmişti. Şirket yetkilileri küresel sistemden dışlanma riskini göze alamadıklarını özellikle belirtmişti.

Ne var ki açıklama, Ahlatçı Holding’in bilançosundaki dikkat çeken artış nedeniyle pek ciddiye alınmamıştı.

Size 2019 yılında BBC’nin Reuters’e dayanarak hazırladığı haberden bir bölümü aktarayım, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız:

“Onlarca kişiyle görüşerek hazırlanan Reuters dosyasında, Venezuela'da ekonomideki çöküşle 300 bin civarında kişinin ülkenin derme çatma altın madenlerinde çalışmaya başladığı, çıkarılan işlenmemiş altınların ülke dışına gönderilmesi yoluyla uluslararası yaptırımların aşıldığı belirtiliyor.

Resmi kayıtlara göre Venezuela bu yolla 2018 yılı içinde Türkiye'ye 900 milyon dolar değerinde işlenmemiş altın gönderdi. Venezuela ile Türkiye arasındaki ticaret sadece 2018'de 8 kat artmış durumda.

2016 yılının Aralık ayında Venezuela, Caracas ile İstanbul arasında Türk Hava Yolları'nın aktarmasız sefer yapacağını açıkladı. Reuters, iki ülke arasındaki yolcu trafiğinin düşüklüğü düşünüldüğünde bunun sürpriz bir karar olarak yorumlandığını belirtiyor. Ticari veriler incelendiğinde bu uçakların yolcu dışında şeyler de taşıdığı görüldü. Reuters ajansına göre, 2018 yılının 1 Ocak tarihinde, yani Devlet Başkanı Maduro'nun Türkiye ziyaretinden sadece bir kaç hafta sonra Venezuela Merkez Bankası Türkiye'ye hava yoluyla 36 milyon dolarlık altın gönderdi.”

(Günün esprisi olarak, bizzat Binali Yıldırım’ın ifadesiyle, becerikli oğlunun da pandemi döneminde yardım olarak maske ve test kiti götürdüğünü not düşüp devam edelim.)

Biz benzeri bir durumu, yine ABD yaptırımları nedeniyle İran dosyasından.. Reha Zarrab’dan hatırlamıyor muyuz?

Zarrab ititrafçı olunca, canımızın nasıl sıkıldığını.. Saray’da yüzlerin nasıl gülmez olduğunu bilmiyor muyuz?

Şimdi “MAKTUL” rolündeki Maduro itirafçı olur da Erdoğan’ın canı daha da sıkılırsa!!!

Evlerden ırak!

***

Türkiye’nin, hem ABD ile ilişkilerde hem de bölgedeki rolünde çok kritik günler yaşanıyor.

Hiç kuşkunuz olmasın, Saray arka planını çok sonra öğreneceğimiz bazı temaslarla durumu garanti altına alacaktır.

Buna, İsrail ile sessiz anlaşmayı bile ekleyebilirsiniz.

Zaten baksanıza Erdoğan’ı yeni yılda sadece “ithalattan hiç bahsetmeden ihracatta rekor” masalıyla duyduk.

Başta da vurguladığım üzere küresel eşkiyalık konusunda yorum yapmadı. Belki de yapamadı.

Saray’dan sadece baş danışman Cemil Ertem Trump’ı “HAYDUT” diye itham eden bir paylaşımda bulundu. Ama kısa süre sonra etekleri tutuşmuş gibi siliverdi.

Ben bu yazıyı yazarken tek ve son mesaj, bir başka baş danışman Mehmet Uçum’dan geldi.

Ne var ki onun mesajında da ABD ve Trump isimleri buharlaşmıştı!!

Her platformda “memleket sevdalısı” olarak takdim edilen Ahmet Ahlatçı’dan ise bir “do” sesi bile gelmedi..


“NOT: Başlıktaki “seçim”, Meryl Streep’e Oscar kazandıran, Alan Pakula’nın muhteşem filmi “SOPHİE’NİN SEÇİMİ”nden ilhamla.. Erdoğan’ın iki kankası arasındaki zor durumuna uyuyor diye konmuştur! Herhangi bir seçim şansı olduğunu düşündüğüm için değil.”

/././

halkTV

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -8 Ocak 2026-

Kapitalizmin yasalarına kapılıp gidenler -Ali Rıza Aydın- Venezuela haydutluğu üzerine tartışmalar bir kez daha gösteriyor: Sömürülen sınıfı...