soL "Köşebaşı + Gündem" -8 Ocak 2026-


Kapitalizmin yasalarına kapılıp gidenler -Ali Rıza Aydın-

Venezuela haydutluğu üzerine tartışmalar bir kez daha gösteriyor: Sömürülen sınıfın savaşımını yok sayarak toplumsal yaşamları ve ilişkileri burjuvaziye, liberalizme, egemen sermaye sınıfına ve onların araçlarına bağlamak sömürücü düzenin boyun eğdirme politikası.

ABD haydutluğu üzerine yapılan tartışmalar hukuku ve hukuksuzluğu da gündeme getirdi. Birçok gerekçe, analiz ve değerlendirme yanında dünyanın bugün geldiği yerin hukukla ve hukuksuzlukla anlatılması kaçınılmaz başlıklardan biri elbette. Ama bu kaçınılmazlık hukukun analizi üzerine söyleyip yazmayı da kaçınılmaz kılıyor. Liberallerin çok sevdiği “hukukun üstünlüğü”nü kayıtsız koşulsuz kabul etme hukuk üzerine hayal kırıklıkları yaratırken ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel düzenin sömürü gerçeğini, toplumsal ve tarihsel meşruluğu unutturmaya yarıyor. Diğer deyişle hukuken devam edenin sürmesine bağlanmak fiilen devam edene boyun eğdirmenin perdelenmesini sağlıyor.

Her üretim tarzının ve ona karşılık gelen toplumsal ilişkilerin, kısacası toplumun ekonomik yapısının hukuksal ve siyasal üstyapının gerçek temeli olduğunu, buna belirli toplumsal biçimlerin karşılık geldiğini Marks gözlerin içine soka soka anlatır. Özetle sömürü düzeninde din, siyaset, devlet ve hukuk düzenin özel güçleri olarak kullanılır. Bu, kapitalist/emperyalist düzenin ulusal ya da uluslararası hukukunun, aynı düzenin temel işleyiş düzeneklerinin, yasalarının araçları olduğu anlamına gelir. Ve düzenin öz çıkarları neyse araçlar da ona göre biçimlendirilir. Düzenin öz çıkarları yayılmacı, yağmacı politikalara gereksinim duyuyorsa araçlar da kenara itilir ya da istek ve gereksinmelere göre kalıplara sokulup kullanılır. ABD’nin Venezuela haydutluğu ve yargılama oyunları bu sömürü ilişkilerine oturuyor. Yargılama oyunları hukuku, haydutluk sömürünün hak olduğunu, parçaların buluşturulması da liberalizmi anımsatıyor.

At izi it izine karıştığı ortamda gündemden önce çok değerli ve gerçekçi analizler yapıldı, yapılmaya devam ediliyor. soL Haber Portalı'nda bunların geniş bir bölümünü okumak olanaklı. soL demişken, yazarımız Korkut Boratav’ın olaydan önce soL’da yayımlanan Venezuela yazılarına (https://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/trump-venezuelayi-isgal-edecek-mi-401379  ve https://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/abd-venezuelayi-isgal-mi-edecek-ii-401800 ) o kadar çok gönderme yapıldı ve yazılardan o kadar çok alıntı yapıldı ki… Korkut Hoca ve soL adına gerçeği görüp yazabilmenin hüzünlü mutluluğu var elbette. Ancak bu gönderme ve alıntıların çoğunda yazının yayımlandığı soL Haber Portalı'ndan söz edilmemesi de gözden kaçmadı.

Emperyalist saldırganlığın gerçeğini anlatan en net tablolardan biri soL’da yayımlanan, “OPEC, Venezuela Devlet Petrol Şirketi ve Venezuela Merkez Bankası” kaynaklı aşağıdaki infografik. ABD’nin gözünü diktiği hazinenin Venezuela’nın yeraltı zenginlikleri olduğu, “uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele” bahanesiyle yapılan saldırının gerçek amacının ülkenin enerji kaynaklarını denetim altına almak ve siyasi yönetimi değiştirmek olduğu açık seçik ortada.

Latin Amerika coğrafyasındaki her ülkenin tarihinin doğrudan ABD eliyle veya etkisiyle gerçekleştirilmiş darbelere sahne olduğu, ABD’nin “arka bahçesi” olarak gördüğü Latin Amerika ülkelerine daima ekonomik, siyasal, ideolojik ve dahası askeri müdahalelerde bulunmanın yollarını aradığı, bu müdahalelere ulusal ve uluslararası hukuk cephesinden de destek sağlandığı, duruma göre hukuku boş verdiği gerçek.

Konunun enine boyuna incelendiği çalışmasında Araştırma Görevlisi Ceren Tuğlu Olpak bu gerçekleri anlatıyor; “yerel hukukun askıya alınması suretiyle birer olağanüstü hâl rejiminin tesis edildiği bu darbe süreçlerinde sermayenin rolünün sembolleştiği en karakteristik örnek” olarak “United Fruit Company’nin faaliyet gösterdiği ülkelerin siyasal rejimleri üzerindeki müdahaleci rolü”nü inceliyor. “Şirket, başta Guatemala, Honduras ve Kolombiya olmak üzere birçok Latin Amerika ülkesinde gerçekleşen askeri darbelerde planlama aşamasından, finansmanına, yerli unsurlarla iş birliğinden askeri sürecin bizzat yönetimine kadar çeşitli roller” oynuyor. Olpak’ın da vurguladığı gibi “United Fruit ve Güney Amerika’da cereyan eden askeri darbeler arasındaki ilişki, emperyalist politikalar ve uluslararası sermaye arasındaki iş birliğine yönelik çok açık bir örnek olması açısından incelenmeye değer”.

Ceren Tuğlu Olpak’ın çalışmasında “uluslararası sermayenin niteliği ve kapitalizmin özel bir evresi olan emperyalizm sürecindeki gelişimi, uluslararası sermaye kuruluşlarının iktisadi nitelikleri dışında sahip oldukları siyasal, siyasala içkin olduğu ölçüde hukuksal etkiler” ele alınıyor. “ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik tahakküm eksenli dış politikası ekseninde United Fruit şirketinin temel özellikleri, neo-kolonyalizmle bağlantılı kimliği ve çok geniş bir coğrafyada tekelleşmiş bir sermaye devi olarak, ABD’nin emperyalist politikalarından etkilenen ülkelerdeki olağanüstü hâl/darbe dönemleri üzerindeki rolü” inceleniyor. “Bu anlamda United Fruit’in rol oynadığı ve ulusal hukukun yürürlüğünün askıya alınmasına doğrudan etkisi olan kimi darbe örneklerinin başlangıç ve gelişme süreçleri üzerinde durularak, tekelleşme sonucunda doğmuş olan yeni bir sistemin ve bu sistemin bir sonucu olan uluslararası şirketlerin sadece iktisadi değil, aynı zamanda ideolojik, toplumsal ve hukuksal etkileri olan birer politik özne oldukları” özenle ortaya konuluyor.

Venezuela haydutluğu üzerine tartışmalar bir kez daha gösteriyor: Sömürülen sınıfın savaşımını yok sayarak toplumsal yaşamları ve ilişkileri burjuvaziye, liberalizme, egemen sermaye sınıfına ve onların araçlarına bağlamak sömürücü düzenin boyun eğdirme politikası.

Marks’ın deyişiyle “vampirin, emeğin canlı kanına olan susuzluğunun azıcık giderilmesi” gibi geçici etkiler sermaye sınıfına yetmiyor. Sömürücülerden iyi kapitalizmi, kapitalizmin ahlaklısını beklemek sömürüden kurtarmıyor. Örgütlü sınıfsal savaşım olmadığında, düzen kendi işleyiş düzeneklerini, kendi yasalarını istediği zaman istediği gibi uygulamaya devam ediyor. 

/././

Metin Göktepe’nin öldürülüşünün 30. yıldönümü: 'Gerçekleri duyurmak isteyen inatçı bir gazeteciydi' 

8 Ocak 1996 günü gözaltına alınıp işkenceyle öldürülen gazeteci Metin Göktepe’nin ölümünün 30. yılı. 2022 yılında soL'da yayımladığımız söyleşiyi yeniden okurlarımıza sunuyoruz.

Metin Göktepe’nin katledilişinin 30. yıl dönümü sebebiyle 8 Ocak 2022’de hazırladığımız söyleşiyi yeniden okurlarımıza sunuyoruz:

Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe, 8 Ocak 1996'da gözaltındayken polislerce katledildi.

Göktepe katledildiğinde 28 yaşında, halka gerçekleri ulaştırmayı düstur edinmiş bir gazeteciydi. "Mutlaka ben izlemeliyim arkadaşlar" diyerek, Ümraniye Cezaevi'nde öldürülen tutukluların cenazesini takip etmek için Alibeyköy'e gitmişti. Ancak, basın kartı olmadığı gerekçesiyle ilçeye sokulmadı. Yüzlerce insanla birlikte gözaltına alındı ve Eyüp Kapalı Spor Salonu'na götürüldü. Burada polislerin şiddetine maruz kaldı, katledildi.

Hükümet yetkilileri yaptıkları açıklamalarda cinayeti gizlemeye çalıştı.

Dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar, Metin Göktepe’nin gözaltına alınmadığını; Eyüp Cumhuriyet Savcısı Erol Canözkan gözaltına alındığını ancak sonra çay bahçesinde otururken fenalaşarak sandalyeden düştüğünü; İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan ise spor salonunun duvarından düşerek öldüğünü iddia etti.

İşkenceyle öldürülen gazeteci Metin Göktepe’yi ölümünün 26. yılında o dönem Gerçek dergisinde beraber çalıştığı gazeteci-yazar Orhan Gökdemir ile konuştuk.

'Hepsini göze almadan gazetecilik yapmanın imkanı yoktu'

Metin Göktepe, Sivas'ta yoksul bir emekçi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Yoksul bir emekçi ailenin çocuğunun İstanbul'da öğrenci ve işçi hareketlerinin yoğun olduğu bir dönemde gazeteci olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yoksul emekçi çocuklarının her şey olabildiği Cumhuriyet döneminin son kuşağındandır Metin. 1986’da o liseyi bitirdiğinde bizim kuşak üniversiteden belgemizi yeni almıştık. Demek ki onun lise eğitimi ve bizim üniversite eğitimimiz 12 Eylül karanlığına denk düşmüş. Cunta, korku ve dehşet yayarak, tuttuğunu işkencehanelerine, cezaevlerine doldurarak solculuğumuzu silmeye çalışıyordu. Hepimiz bir yol arıyorduk. Galiba gazetecilik yapmak o yollardan biriydi.

Gerçeği takip edebileceğimizi, bulduğumuzda yazıp herkese duyurabileceğimize inanıyorduk. İşe koyulduğumuzda başka bir savaş alanının içine düştüğümüzü anladık. 1987’de işe başladığımda koyu bir sansür vardı. Sansüre rağmen ısrar edenleri davalar ve uzun cezalar bekliyordu. Toplumsal Kurtuluş’ta birkaç sayının ardından hepimizi toplayıp cezaevine tıktılar örneğin. İşin cilvesiydi bu. Hapsi göze almadan gazetecilik yapmanın imkânı yoktu.

Ama 1990’lı yıllarda iç savaş daha da alevlendi. İktidarı ellerinde tutanlar ceza tehdidiyle ön alamayacağını anladı. Bunun üzerine gazeteci cinayetleri başladı. Metin Göktepe’nin hikayesinin arka planı bu.

'Ne yapıp edip bir fotoğraf makinesi edinmişti, ama pabucunun altı delikti'

Yoksul bir köylü çocuğuydu Metin. Bir bakıma çoğumuz öyleydik. Metin’le benzer bir hikayemiz var. Çocukluğumuzun ilk yılları kırsala aitti. Sonra ailelerimiz göçüp geldi. Benimki 1960’lı yılların, Metin’inki 1980’li yılların sonunda. Gerçek dergisinde haber müdürüydüm, Metin birkaç arkadaşıyla birlikte staja geldi. Hatırlıyorum, ne yapıp edip bir de fotoğraf makinesi edinmişti. Ama pabucunun altı delikti. Yazda, kışta o pabuçlar giyilirdi üstüne.

'Haber kovalamaya çıkmak dövülmeyi ve gözaltına alınmayı kabul etmekti'

Nuray Sancar ve Tevfik Taş’la yazı işlerini tutuyorduk, Metinler hep dışarıdaydı. İçerisi korunaklı değildi ama dışarısı şiddetle burun buruna yaşamak anlamına geliyordu. O şartlarda işe başladı bu çocuklar. Haber kovalamaya çıkmak dövülmeyi, gözaltına alınmayı başından kabul etmek anlamına geliyordu.

'Hizbulkontra Namık Tarancı’yı pusuya düşüp öldürdü'

Metin Göktepe gazeteciliğe Gerçek dergisinde başladı. Siz de orada haber müdürüydünüz. O yıllarda neler yaşandı? Dergide neler yaptınız?

Unutuluyor, hatırlatayım, Gerçek’teki tek kaybımız değil Metin. Ondan önce, 1992’de Diyarbakır muhabirimiz Namık Tarancı’yı aldılar aramızdan. Şairdi Namık. Sanırım Cahit Sıtkı Tarancı’nın akrabasıydı. Diyarbakır’da, bütün Kürt bölgesinde Hizbullah adındaki dinci örgüt devlet desteğinde terör estiriyordu. Kürt halkımız, yerinde bir adlandırmayla bu örgüte “Hizbulkontra” adını takmıştı. Kontrgerilla’nın uzantısı olduğunu erken teşhis etmişti. Namık bir uç yakaladı, Hizbulkontrayı onun kalemiyle birkaç kez derginin manşetine çıkmayı başardık. Sonra bir gün Namık’ı pusuya düşürüp öldürdüler.

Gerçek, Sultanahmet’in arka sokaklarında hazırlanıyordu. Namık’ın öldüğü gün derginin etrafını kuşattılar. Ne girmek mümkün ne çıkmak. O gün sırf dışarıya çıkmaya teşebbüs ettiğim için iki muhabirle birlikte geceyi gözaltında geçirdik.

'Bir avuç inatçı gazeteci duyurmak için inat ediyordu. Bazılarımızın payına ölüm düştü'

Metin sokakta insanların öldürüldüğü, faili meçhul cinayetlerin yaşandığı bir dönemde gazetecilik yapmaya çalışıyordu. Cezaevinde öldürülen tutukluların haberini yapmaya çalışılırken öldürüldü. 1990'lı yıllarda hangi koşullar altında gazetecilik yapılıyordu?

O yıllar gazeteci cinayetlerinin doruğa çıktığı yıllardı. Gazeteler bombalanıyor, gazeteciler hapse tıkılıyor, olur olmaz zamanlarda gözaltına alınarak taciz ediliyordu. Bazen haftanın birkaç gününü karakolda geçiriyorduk sebepsiz yere. Şimdiki gibiydi her şey, gazetecilik değil bir tür örtülü savaştı yaptığımız. İyi saatlerde olsunlar gerçekler duyulmasın istiyordu, bir avuç inatçı gazeteci duyurmak için inat ediyordu. Bazılarımızın payına ölüm düştü.

'Metin’i tanıyorlardı, her gösteride hazır bulunurdu'

Metin Göktepe'nin öldürülmesinden sorumlu polisler 'Rahşan affı' diye bilinen afla şartlı tahliyeden yararlanarak toplam 1 yıl 8 ay yatmışlardı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Neden öldürdüler Metin’i? Cezaevinde öldürdükleri iki tutuklunun cenazesine katıldığı, izlediği için. Bin kişiye yakın insanla birlikte gözaltına aldılar Metin’i. Tutsakları öldürdükleri yetmemiş, cenazelerini de sessizliğe gömmek istemişlerdi. Çok kışkırtılmıştı o gün polis. Metin’i tanıyorlardı, her gösteride hazır bulunurdu çünkü. O gün “özel muamele” yapmaya karar verdiler. Demek ki öldüresiye dövdüler. Döverken kimsenin hesap sormayacağından emindiler. Ama tepki ummadıkları kadar büyük oldu. Bu sefer merkez medya da olayı görmezden gelmemişti çünkü.

'Hepimiz duvardan düşüp duruyorduk. Duvar devletin ta kendisiydi'

Tepki büyüyünce “duvardan düştü” dediler. Doğruluk payı vardı bunda, hepimiz duvardan düşüp duruyorduk. Duvar devletin ta kendisiydi nihayetinde. Rahşan affı, şu bu, işkence veya cinayet sebebiyle kolluk kuvvetlerine dava açmak çok güçtü.

'Suçluların cezasız kalması işkence ve cinayetin bir devlet politikası olduğunun kanıtıdır'

Metin Göktepe davası ender davalardan biri oldu. Polisler yargılandı da. Ama yargı mekanizması yargılama süresince gayet lakayttı. Polislerin cezasız kalacağı belliydi ta başından. Şu veya bu şekilde cezasız kaldılar. Suçlu kolluğun cezasız kalması doğrudan işkence ve cinayetin bir devlet politikası olduğunun kanıtıdır. Devlet yapar, memurlarını kışkırtır, motive eder. Sonra bir terör ortamı yaratırlar, en kolay hedef gazetecilerdir genellikle.

'Göktepe’yi öldüren polisin 1970’li yıllardaki ülkücü çeteden tek farkı resmi tabanca taşımasıdır'

Devlet yetkilileri o zaman cinayeti gizlemeye çalışmıştı. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar, Metin Göktepe’nin gözaltına alınmadığını söylemiş, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 'Cinayeti polis işlemiştir tabirini beğenmiyorum' demişti. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Demirel, her zamanki gibi durumu veciz bir şekilde özetlemiş; Cinayeti polis işlemiştir tabirini beğenmiyormuş! 1970’li yıllarda Milli Cephe hükümeti kurmuşlardı. İçinde MSP ve MHP de vardı. Ülkücü çeteleri sokağa salmışlardı halkın direnişini kırmak için. Bu çeteler, polis korumasında, demek ki devlet desteğinde her gün cinayetler işliyorlardı. O zaman da sordular Demirel’e, “bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” dedi utanmadan. Bunlar böyledir. Halka karşı örgütlenmiş ve kışkırtılmışlardır.

Göktepe’yi öldüren polis de sağcıdır nihayetinde. 1970’li yıllardaki ülkücü çeteden tek farkı resmi tabanca taşımasıdır. Metin’i o resmi tabancalılar öldürdü. Basın tarihimizin de mücadele tarihimizin de azizlerinden birine dönüştü. O polisleri kimse hatırlamıyor ama Metin hep aramızda.

***

Bilal'e anlatır gibi emperyalizm -Alpaslan Savaş 

Haydutu, uğursuzu sevmeyiz biz. Irak tezkeresi, 68 yurtseverliği, cumhuriyetin kuruluşuyla taçlanan milli mücadele bizim tarihimiz. Bu nedenle NATO’dan çıkılmalı diyor, ülkemizdeki Amerikan üsleri kapatılsın istiyoruz. Kendi topraklarında nasıl yabancı asker görmek istemiyorsan, bir başka ülkede de bizim askerimiz olmasın diyoruz. Sorumluluk bizdedir. Sıra başkalarına değil, emperyalizme gelmelidir. 

Nedir emperyalizm? Solcuların sıklıkla kullandığı klişe kavramlardan biri diye düşünenler, her türlü uluslararası gelişmeye yerli yersiz yapıştırdığımız kulp diyenler çıkabilir. Bir bölümü cehalettendir ve bu anlatarak değil antiemperyalist mücadelenin güncel görevlerini toplumsal kaynaklara bağlayarak aşılabilir. 3 Ocak’tan sonra şimdi bu görev daha yakıcıdır ve bizim sorumluluğumuzdadır.

Dünya, ABD’nin Venezuela’daki haydutluğuna tanık oluyor. Bu yeni olmadığı gibi sürpriz de değil. Fakat bu sefer hiçbir sınır tanımadı Trump ve avanesi. Aylardır tehdit ediyordu ülkeyi. Bir meşruiyet zemini aramaya bile gerek duymadan daldılar bu kez. Meşru değildir zaten de onlar için yalanın bile kurgusu gerekirdi. Irak’ta Saddam kimyasal silah kullanıyordu ve bu yüzden tepesine bombalar yağdırmayı hak ediyordu örneğin. Aylarca yıllarca bu yalanı pompaladılar. Sonra işgal başladı, canlı yayında havai fişek gösterisi gibi izlettiler tüm dünyaya Bağdat’ın bombalanmasını. Yugoslavya’da zalim Sırplar vardı, Afganistan’da ortaçağdan kalma cihatçılar. Libya’yı bir bedevi yönetiyordu. Suriye’de “rejim askerlerinin” çocukları katlettiğini gösteren videolar vardı, masa başında üretilmiş olsa da.

Şimdi vasat bir kurguya bile ihtiyaç duymadan hareket ediyor ABD. Özgürlük, demokrasi, halkın refahı, diktatör dedikleri liderlerin işlediği suçlar falan, hesap kitap yapılacak videolar çekilecek, kamuoyu yaratılacak, uzun işler bunlar. Mesele kaynaklara el koymaktı zaten. Saklamaya gerek duymuyorlar artık. Rızanla vermiyorsan gelip önce seni, sonra petrolünü alacağız! Bu kadar.

Uyuşturucunun cirit attığı seks partilerinin gediklisi bir pedofilin herhangi bir şey için meşruiyet aramasını beklemiyoruz. Zaten mesele de Trump’ın ölçüsüzlüğü değil. Emperyalizm gücünü giderek daha fazla ve sadece paradan alıyor. İleri teknoloji, petro-dolar ve silahlara yaslanan bir hegemonya bu. Hem kendi içinde hem dünya kamuoyunda meşruiyet kaynakları bu denli daralan bir sistemin sonsuza dek rıza alabileceğini neden düşünelim? Düşünmekle kalmayacağız elbette, yenilmesini hızlandıracağız da.

Cehaletten kaynaklı rıza zorlanacak artık. Fakat bile isteye emperyalizme uşaklık edenler için yapılabilecek bir şey yok. Venezuela’da gördük onları. Maduro’nun yakınına kadar sızmış olsa gerekler. Bir de 32 Kübalı komünist başta olmak üzere haydutluk sırasında paralı Amerikan askerlerine direnirken yaşamını yitiren kahramanlar var. Onlar sadece Venezuela’nın değil, hem kendi ülkelerinin hem bizlerin kahramanıdır. Onlar işte büyük insanlıktır.

Tarih büyük insanlığı yazar. Uşaklık edenler sadece mücadelenin konusu olurlar. Var oldukları sürece alçaklıkta sınır tanımayacaklar. Ülkesine yapılan tecavüze alkış tutan Machado örneğin. Operasyonun işaret fişeği olarak kendisine verilen Nobel barış ödülünü başkanlığı kapabilmek için Trump’a armağan etmek istediğini söylemesi bile yeterince mide bulandırıcı değil mi?

Bizim ülkemizde de vardı onun gibiler. Mesela Anadolu’da yoksul halkımız kurtuluş savaşı verirken, Osmanlı’nın sarayı ve onun etrafında birikenler, İstanbul’un anahtarını Harington’a selam durarak teslim ettiler. Biz yurtseverler hâlâ kısa süre olsa da İngilizlerin İstanbul’u işgalinin utancını yaşarız. Vahdettin, Damat Ferit, saray eşrafı, toprak ağaları, tüccarlar ise utanmadan satmaya kalktı memleketi. Beceremediler ve tarih onları değil Mustafa Kemal’i, milli mücadeleye katılmak için hiç hesapsız Anadolu’ya gelen Mustafa Suphi ve arkadaşlarını, bir vatana sahip olmak için savaşan Anadolu halkının kahramanlığını yazdı.

Emperyalizm bu, durmadı, uşaklık edenleri hep buldu içerde. İkinci savaş sırasında Nazilerle krom ticareti yapanlar, Sovyetlerin Alman tanklarıyla yıkılmasını bekleyen milletvekilleri, bürokratlar, göz ucuyla değil açıktan baktılar Almanlar kazansın savaşı diye. Beceremediler, faşizm kızıl yıldızın altında ezildi, sosyalizm şanlı bir zafer kazandı. İçimizdeki Almancılar bu kez rotayı Atlantik ötesine kırıp ABD emperyalizmine yattılar, ikinci savaşa girmeyen Türkiye’yi sonraki yarım yüzyıla damga vuran soğuk savaşın aktörü yaptılar. Bu onursuzluğun simgesidir 1945’te ABD’den özel olarak Türkiye’ye yollanan Missouri Zırhlısı. İçimizdeki Amerikancılar İkinci Savaşın sembol uçak gemisini İstanbul Boğazı’nda törenle karşıladılar. Amerikan bayraklarıyla süslediler her yeri. Amerikan askerlerine gazino kapattılar, genelev açtılar. Beyoğlu büfelerinde satılan Rus salatasının adını bile Amerikan salatası diye değiştirdiler. İstanbul 919’daki İngiliz işgalinden sonra böyle bir utanç hiç yaşamadı.

Amerikancılar bu ülkede hep oldu. Fakat 1968’de bir kez daha boğaza demir atan 6. Filo’yu kıble yapıp namaza duranların isimleri değil de Vedat Demircioğlu’nu, Harun Karadeniz’i, Deniz’i, Yusuf’u, Hüseyin’i hatırlar memleket. Yumruklarımızı havaya kaldırıp attığımız “İşgalciler her zaman kaybeder” sloganıdır bu topraklara damga vuran.

Emperyalizmi yenene kadar hep olacak Amerikancılar bu ülkede. Dolmabahçe’deki secdeden memleketin başına kadar gelmeyi başardılar sonra. 12 Eylül’ü yapanlar için boşuna “bizim çocuklar” notu düşmedi CIA raporları. Özal uluslararası tekellerin ortağı patronları temsil eden örgütün başkanlığından Başbakanlığa sonra da Cumhurbaşkanlığına geldi. Peşinden aynı koltuklara oturan Demirel’in lakabı sizce neden “Morrison Süleyman”dı? 15 Temmuz’a kadar AKP ile iktidarı paylaşan Gülen Tarikatı’nın karargahı tesadüfen mi Pensilvanya idi? Erdoğan’ın iktidarı boyunca ABD ile “uyumlu” ilişki araması, bunu hep başarabilmesi, havuz gazetecilerinin sıktığı gibi dünya lideri olmasından mı yoksa Türkiye’de siyasal İslamcı geleneğin tüm renklerinin Amerikancılığından mıydı?

Nedir peki Emperyalizm?

Hepsine yanıtı Trump verdi 3 Ocak günü. Halkımızın Erdoğanlı yıllarda Türkçemize kazandırdığı tabirle “Bilal’e anlatır gibi” anlatmış oldu tüm dünyaya.

Ne dedi?

“Venezuela’yı biz yöneteceğiz”.

Sonra?

“Orada çok petrol var, onları bizim şirketlerimiz çıkaracak ve alacak”.  

Başka?

“Sıra diğerlerine gelecek”
 
Emperyalizm budur işte. Gece yarısı yatak odanıza girip sizi ve ailenizi kaçıran, sonra salona yerleşip bütün apartmanı “sıra size de gelecek” diye haraca bağlayan hayduttur.

Öyledir ama bir de “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” diye sözü vardır halkımızın. Karadeniz’den çıkmış, Anadolu’ya yayılmıştır. Haydutu, uğursuzu sevmeyiz biz. Irak tezkeresi, 68 yurtseverliği, cumhuriyetin kuruluşuyla taçlanan milli mücadele bizim tarihimiz. Bu nedenle NATO’dan çıkılmalı diyor, ülkemizdeki Amerikan üsleri kapatılsın istiyoruz. Kendi topraklarında nasıl yabancı asker görmek istemiyorsan, bir başka ülkede de bizim askerimiz olmasın diyoruz. Kaynaklarımız uluslararası tekeller yerine planlı ve devletçi bir ekonomiyle sadece halkımızın kullanımında olsun istiyoruz. Bunu başaran bir ülkenin öyle son dönemde sıklıkla söylenegeldiği gibi hiç de yalnız kalmayacağını biliyoruz.

Sorumluluk bizdedir. Sıra başkalarına değil, emperyalizme gelmelidir. 

/././

NATO’culara kötü haber: Bu kış çok daha fazla üşüyecekler…-Ali Ufuk Arikan- 

Türkiye’de yaygın bir kabul var; üstelik bu, tüm Amerikancıların temel önermesi haline gelmiş durumda. Ülkemizin NATO’nun parçası olduğu için güvende olduğunu öne sürüyorlar. Darbeler ve katliamlardaki NATO parmağını ya ısrarla görmüyorlar ya da NATO aparatı oldukları için bu yalana sığınıyorlar. Ancak yıllardır sığındıkları bu yalan, bugün ülkemizden hayli uzaktaki bir buzul parçasının altına, bütün çıplaklığıyla gömülmek üzere.

Ortalama sıcaklığı tarihin en yüksek değerlerine ulaştığı dönemlerde dahi en fazla -17,39 dereceyi görmüştü Grönland.

Kuzey kutbundaki buz örtüsüyle kaplı bu soğuk ada, tarihinin en sıcak günlerini yaşıyor.

soL’da daha önce aktarmıştık, bu ada eski bir Danimarka kolonisi.

Danimarka’nın toprağı sayılan dünyanın en büyük yüzölçümüne sahip bu adası, 1979'da kurulan kendi parlamentosu eliyle özerklik kazansa ve bu özerklik yıllar içinde güç kazansa da temel birçok başlıkta Danimarka’ya bağlı.

Peki, bu kendi halinde ve buz örtüsüyle kaplı, nüfus olarak çok küçük ada nasıl oldu da bir anda dünyanın gündemine oturdu?

Önce öykünün geçmişine uzanalım.

50 milyar varil yakıt, tatlı su kaynaklarının yüzde 10'u ve nadir toprak elementleri

Tarih 16 Ağustos 2019.

ABD’deki Wall Street Journal (WSJ) gazetesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland'ı satın almaya karar verdiğini iddia ediyordu.

Evet, bir ülke, başka bir ülkenin toprağını satın almak istiyordu.

Gazete bu iddiasını kulis konuşmalarına dayandırırken ne Beyaz Saray ne de Grönland’ın parçası olduğu Danimarka konuya dair bir açıklama yapmadı.

Sadece 50 küsür bin nüfusu olan bu adayı Trump neden almak istiyordu ki?

WSJ bunun nedenlerini aslında açık açık sıralamıştı. 

Öncelik adanın konumuydu, ardından da yer altı zenginlikleri.

Trump bu kaynaklara sahip olup olamayacaklarını, adayı satın alıp alamayacaklarını danışmanlarına sormuştu, haber de buradan sızmıştı işte.

Peki, neydi Trump’ın iştahını kabartan yer altı zenginlikleri?

Trump’ın haydutça saldırıdan hemen sonra, Venezuela ile ilgili yaptığı “50 milyon varil petrolü biz alacağız, parasını da ben kontrol edeceğim” açıklamasını bugün tüm dünya medyası büyük haber olarak geçti.

WSJ’nin 2019 tarihli haberine göre, Grönland’da tam 50 milyar varil petrol ve eşdeğeri doğal gaz bulunuyor.

ABD’nin haydut başkanını iştahlandıran maddelerden biri bu, ancak dahası da var.

Habere göre dünyanın tatlı su kaynaklarının yüzde 10'unu oluşturan buz kütleleri Grönland’da bulunuyor.

Başka?

Teknoloji endüstrisi için çok önemli olan “nadir toprak elementleri”nden lantanitlerle birlikte itriyum ve skandiyum elementlerinin de büyük bir rezervi buz örtüsü dolu bu adada bulunuyordu.

Kısacası Trump’ın bitmek bilmez Grönland aşkının arkasında bunlar yatıyor.

Ya satacaksınız ya da teslim olacaksınız

Dünya ABD haydutluğunun en uç örneklerinden birine çok kısa süre önce, 3 Ocak 2026 tarihinde şahitlik etti.

Trump’ın aç gözlülüğünün yeni yıldaki ilk adresi Venezuela oldu.

Bu barbar ve haydutça saldırının ardından şimdi her yere meydan okuyan, savaş ve işgalle tehdit eden açıklamalar geliyor.

Kolombiya, Meksika, İran ve Küba başta gelen hedefler arasında yer alıyor.

Ancak bu alışılan saldırı hedeflerinin yanına 50 bin kişilik bu ada parçasının eklenmesi tüm dünyada şaşkınlıkla karşılanıyor.

Dünyaya demokrasi ve medeniyet dersi veren Batı’nın, en yakın müttefiki Trump’ın bu haydutluğu karşısında şu ana kadar nutku tutulduğu için henüz sesi çıkmıyor.

Buraya geleceğiz ama önce Trump’ın açıklamalarına ve küstahlığına uzanalım.

WSJ’nin gündeme getirdiği haberden sonra Trump, “Böyle bir konsept gelişti. Stratejik olarak çok ilginç. Gündemin birinci maddesi değil, size onu söyleyebilirim. Bir tür gayrimenkul anlaşması” diyordu.

Bundan 5 yıl sonra, Trump’ın yeniden başkan seçilmesinin ardından bu konuda ilk ciddi çıkış 2024’ün Aralık ayında geldi.

Eski ABD Başkanı Harry Truman’ın 1946'da Danimarka'ya 100 milyon dolarlık altın teklif edip satın almak istediği ada, bir kez daha gerçekten masadaydı.

Trump, adaya güvenlik ihtiyaçları dolayısıyla sahip olmaları gerektiğini tekrar dile getiriyor, bunu öncelikli gündem maddelerinden biri haline getiriyordu.

Göreve başladıktan hemen sonra, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ile 45 dakikalık bir telefon görüşmesi yapan Trump, kendisine yapılan "askeri üsler ve maden çıkarma konusunda daha fazla işbirliği" teklifini reddederek, adanın tam kontrolünü istiyordu.

ABD’nin müttefiki olan Danimarka hükümetinin “şaka” diye düşündüğü senaryo bütün ciddiyetiyle karşılarındaydı artık.

O yüzden Danimarka yetkilileri görüşme sonrasında "Korkunçtu. Soğuk bir duştu. Önceden ciddiye almak zordu. Ancak bunun ciddi ve potansiyel olarak çok tehlikeli olduğunu düşünüyoruz” diyecekti.

Sonrasında tehdit ciddiye binince batı ittifakının sarsılmaz parçası Danimarka’nın Başbakanı “Danimarka Başbakanı, "Bu sadece Grönland veya Danimarka ile ilgili değil, nesiller boyunca Atlantik boyunca birlikte inşa ettiğimiz dünya düzeniyle ilgili. Güvenlikle ilgili bir tartışma olsa bile başka bir ülkeyi ilhak edemezsiniz" çıkışında bulundu.

Bu çıkışın yanı sıra tüm tavizleri vermeye hazır olduklarını da söylüyordu: “Grönland'da daha fazla bulunmak istiyorsanız, Grönland ve Danimarka hazır ve tıpkı bizim gibi Arktika'daki güvenliği güçlendirmek istiyorsanız, bunu birlikte yapalım.”

Ancak emperyalist düzenin temsilcisi olan ABD, bununla yetinmeye razı değildi, her şeye sahip olmak istediğini açıkça ilan ediyordu Trump.

Beşinci madde ve NATO şemsiyesi efsanesinin sonu

Dünyanın büyük bölümünde olduğu gibi ülkemizde de NATO’cular ve Amerikancıların düzeni hüküm sürüyor. Hem ülkemizdeki NATO’cular için hem de dünyanın en büyük terör örgütü NATO’nun kurucu üyelerinden olan Danimarka için ilginç bir süreç yaşanıyor. Öyle ya, meşhur bir 5. Maddesi vardı NATO’nun. 

Bu şemsiye hepsini, tüm NATO üyelerini korurdu her şeyden, öyle diyorlardı.

Neydi o beşinci madde hatırlayalım.

"NATO üyesi ülkelerden birine yapılan saldırı, hepsine yapılmış bir saldırıdır."

Yani bir NATO üyesi ülke saldırıya uğrarsa, tüm üyeler ona askeri destek sağlar. Bu sayede de saldırıya uğrayan ülke asla yalnız kalmaz.

Şimdi bu şehir efsanesi yerle bir oluyor.

NATO’nun kurucu üyesi Danimarka, kendi ülke toprağını NATO’nun lider ülkesi ABD’ye satmadığı için şimdi işgal tehdidiyle karşı karşıya.

Aylardır "bizim satılık toprağımız yok" diyen, bununla birlikte her tür tavizi vermeye hazır olduğunu belirten Danimarka, NATO üyelerine ve parçası olduğu Batı ittifakına yüzünü dönerek, çaresizce kendini kurtarmaya çalışıyor.

ABD Başkanı Trump ve ekibinin Grönland’a “sahip olmak” için tüm seçenekleri değerlendirdiğini açıklayan Beyaz Saray, “ABD ordusunu kullanmanın” da bir seçenek olduğunu bildireli daha bir gün oldu...

Böylelikle NATO üyesi ülkelerin o çok güvendiği güvenlik şemsiyesi, şimdiden başlarına çalınmış oldu.

Bu tablo halkımıza ne anlatıyor?

Ülkemizde NATO’dan çıkılması, ABD ve NATO üslerinin kovulması istendiğinde mandacılar ve işbirlikçiler hep bir ağızdan aynı nakaratı tekrarlıyorlar: “NATO’dan çıkarsak güvenliğimiz tehlikeye girer, saldırılara karşı korunaksız kalırız. NATO bize koruma şemsiyesi sağlıyor.”

Şimdi ABD’nin başındaki Trump, NATO üyesi bir ülkenin topraklarını tüm dünyanın gözü önünde zorla satın almaya kalkıyor, buna direnilirse işgal etmekle tehdit ediyor.

Bu tablo, halkımıza da tüm dünyaya da söylenen yalanları boşa düşürmesi, emperyalizmin gerçek yüzünü ortaya koyması açısından oldukça faydalı.

Karşımıza almamız gereken şey tam olarak bu yalanlardır; talep etmemiz gereken şey ise emperyalizme karşı ülkemizin bağımsızlığı ve egemenliği ile bu terör örgütünün ülkemizde sahip olduğu en az 28 askeri üssün kapatılmasıdır.

NATO’nun 5. Maddesine tapan işbirlikçiler ve mandacılar ise Trump’ın Grönland için dökülen salyalarında “ulusal güvenlik şemsiyesi” aramaya devam edebilirler.

***

Modern Avrupa’nın buz kesen altyapısı: Hollanda’da ulaşım, Berlin’de elektrik yok -Gamze Özdemir- 

Hollanda'da duran ulaşım ve Berlin'de elektrik kesintisi, altyapının kâr hırsına kurban edilmesinin sonucu. Savunma bütçelerinin millî gelirin yüzde 6’sına zorlandığı bir dönemde; ulaşım, enerji ve eğitim gibi alanların faturası emekçilere kesildi.

Avrupa, yılın ilk günlerinde peş peşe yaşanan iki altyapı kriziyle bir kez daha gerçeğin sert yüzüyle karşılaştı. Biri Hollanda’da ulaşımı, diğeri Almanya’da enerji altyapısını felç eden bu iki olay, ilk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünse de, aynı siyasal ve ekonomik tercihler zincirinin ürünü.

Hollanda genelinde etkili olan kar ve buzlanma, kamusal altyapının yıllardır bilinçli biçimde zayıflatıldığını ortaya koyarak yaşamı durma noktasına getirdi. Ülke genelinde turuncu alarm ilan edilirken, bazı bölgelerde kırmızı alarm uygulamaya konuldu. 

Toplu ulaşım neredeyse tamamen durdu; tren ve otobüs seferleri iptal edildi ya da ciddi biçimde aksadı. Okullar kapandı, öğrenciler ulaşım engeli nedeniyle eğitime katılamadı, çalışanlar işyerlerine ulaşamadı. Belediye hizmetleri, özellikle de çöp toplama faaliyetleri aksadı.

Fotoğraf: AA

Aynı kırılganlık Amsterdam Schiphol Havalimanı’nda da ortaya çıktı; yüzlerce uçuş iptal edildi, bazı kaynaklara göre iptaller 1.800’ü aştı. 

Avrupa’nın en yoğun havalimanlarından biri, birkaç günlük kar yağışı karşısında işlevsiz kaldı. Kriz hava trafiğiyle sınırlı kalmadı. Kar yağışı, yalnızca yolları değil, gündelik yaşamın bütününü felç etti.

Fotoğraf: AA

Bu tablo, “olağanüstü hava koşulları” ile açıklanamayacak kadar politik. Yıllardır sürdürülen özelleştirme, maliyet kısıntısı ve kamusal kapasitenin tasfiyesi, krizin gerçek nedeni olarak karşımızda duruyor. 

Krizin bir diğer halkası ise Almanya’ydı. Berlin’de, yüksek gerilim hatlarını besleyen bir elektrik kablosunda meydana gelen hasar sonucu yaklaşık 28 bin hane, dört güne yakın süreyle elektriksiz ve ısıtmasız bırakıldı. 

Dondurucu soğukta binlerce insan, evlerinde battaniyeler ve mumlarla yaşamını sürdürmek zorunda kaldı. Yetkililer hızla “sabotaj” ihtimalini gündeme taşıdı; savcılık soruşturma başlattı. 

Basında kesinti, “İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en uzun elektrik kesintilerinden biri” olarak yer aldı.

Kar ve kablo: Tesadüf değil, sistem sorunu

Yetkililer Hollanda’da “hava koşullarını”, Berlin’de ise “teknik arıza ve olası sabotajı” öne çıkardı. Ancak her iki olayın ortak noktası, kritik altyapıların olağan sayılabilecek koşullarda dahi uzun süreli kesintilere yol açabilecek ölçüde kırılgan hale getirilmiş olmasıdır.

Almanya ve Hollanda, ekonomik göstergeler açısından Avrupa’nın en güçlü ülkeleri arasında yer alıyor. Kredi derecelendirme kuruluşlarının “AAA seviyesi” olarak tanımladığı, teknolojik kapasitesi yüksek ve kaynak sorunu bulunmayan ülkelerden söz ediyoruz. Buna rağmen birkaç gün süren soğuk hava koşulları ya da tek bir teknik hasar, on binlerce insanın günlük yaşamını durma noktasına getirebiliyor. Oysa bu tablo, yalnızca meteorolojiyle ya da tekil teknik arızalarla açıklanamaz; bu, siyasal bir tercihin sonucu.

Elektrik kesintisinden etkilenen bölgede bu sabah itibarıyla hala 19 bin 900 hane ve 850 işletmeye elektrik sağlanamadı. Böylelikle bölgede yaşayan binlerce kişi, dördüncü geceyi de elektriksiz şekilde, soğukta geçirdi. Fotoğraf: AA

Sosyal devletin geri çekilişi ve altyapının dönüşümü

Bu kırılganlığın arka planında, 1990’lardan itibaren Avrupa genelinde hız kazanan sosyal devletin tasfiyesi ve kapsamlı özelleştirme politikaları bulunuyor. Sovyetler Birliği’nin çözülmesinin ardından, özellikle Batı Avrupa’da kamu hizmetleri “verimsizlik” gerekçesiyle yeniden yapılandırıldı.

Enerji, ulaşım ve belediye hizmetleri kamusal sorumluluk alanı olmaktan çıkarıldı; kurumsal olarak parçalandı ve şirketleştirildi; kârlılık ve maliyet düşürme kriterlerine göre yönetilmeye başlandı. Bu süreçte “fazla kapasite” gereksiz sayıldı, yedek sistemler pahalı bulundu, personel sayıları azaltıldı, bakım ve onarım faaliyetleri taşeron şirketlere devredildi.

Sonuçta ortaya çıkan yapı, normal koşullarda işleyebilen ancak beklenen kış şartlarında bile ciddi aksaklıklar yaşayan bir altyapı oldu. Bugün Hollanda’da toplu taşıma hem pahalı hem de kriz anlarında güvenilmez. Berlin’de ise tek bir teknik hasar, kentin geniş bir kesimini günlerce elektriksiz bırakabiliyor.

Demiryolları ve havalimanları: Kamusal haktan ticari hizmete

Hollanda demiryolları uzun yıllar boyunca güçlü bir kamusal hizmet olarak örgütlendi. Ancak 1990’ların ortasında yapılan düzenlemelerle bu yapı parçalandı; işletme ve altyapı birbirinden ayrıldı. Bu ayrışma, iddia edildiği gibi verimlilik yaratmadı; tersine sorumluluğu dağıttı, kriz anlarında merkezi ve hızlı müdahaleyi zayıflattı.

Fotoğraf: AA

Benzer bir dönüşüm havacılıkta da yaşandı. Havalimanları, kamusal ulaşım altyapıları olmaktan çıkarılarak küresel rekabet içinde işleyen ticari merkezlere dönüştürüldü. 

Yolcu güvenliği ve hizmet sürekliliği yerine “akış” ve kapasite önceliklendirildi. Bu model, kârlılık açısından sürdürülebilir görünse de, toplumsal yaşam açısından son derece kırılgan bir yapı yarattı.

Savaş bütçeleri, sivil altyapı ve emekçi sınıflar

Bu tablo, Avrupa’da son yıllarda hız kazanan savaş ve güvenlik politikalarıyla birlikte ele alındığında daha da çarpıcı hale geliyor. Başta Hollanda ve Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesi, savunma harcamalarını millî gelirlerinin yüzde 6’sına yaklaştırma yönünde adımlar atıyor. Aynı süreçte genç nüfus, özellikle işçi sınıfı çocukları, zorunlu askerlik ya da fiilî askeri hazırlık mekanizmalarına yönlendiriliyor.

Buna karşılık sivil altyapıya yapılan yatırımlar sınırlı kalıyor; enerji ve ulaşım sistemleri krizlere karşı güçlendirilmiyor; sosyal haklar genişletilmek yerine daraltılıyor. Devletlerin öncelikleri netleşiyor: savaş ve güvenlik kapasitesi büyütülürken, toplumsal yaşamın sürekliliğini sağlayan altyapı tali bir meseleye dönüştürülüyor.

Bedel kimin sırtında?

Hollanda’daki ulaşım krizi ile Berlin’deki elektrik kesintisi, birbirinden kopuk iki talihsizlik değil. Bu olaylar, Avrupa’da uzun süredir devam eden bir yönelimin —sosyal devletin geri çekilmesi, kamusal altyapının piyasalaştırılması ve sivil yaşamın giderek güvencesizleşmesi— somut sonuçları.

Kar yağdığında ya da bir teknik arıza yaşandığında ortaya çıkan şey, yalnızca geçici bir kriz değil; hangi alanların öncelikli, hangi toplumsal kesimlerin ise gözden çıkarılabilir görüldüğünün açık bir göstergesi.

Bu iki olay da sosyal devletin tasfiye edilmesiyle ortaya çıkan özelleştirilmiş, sermaye yanlısı ve insana karşı işleyen düzenin doğal sonuçları olarak karşımızda.

Kar yağdığında, kablo koptuğunda çöken şey altyapıdan önce sosyal devletin yerini alan bu piyasa düzeni. Ve bedeli, her zaman olduğu gibi, emekçiler ve yoksullar ödüyor.

***

Emekliye ‘ölüm harçlığı’-Atilla Özsever- 

Yüzde 12,2’lik enflasyon farkıyla en düşük emekli aylığı, 18 bin 938 lira olacak. 30 bin 143 liralık açlık sınırının nerdeyse yarısı kadar. Dul ve yetimlere verilen ölüm aylığı da 14 bin 203 lira. Açlıkla mücadele eden emekliye bir anlamda “ölüm harçlığı” reva görülüyor…

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Temmuz – Aralık 2025 tarihleri arasındaki 6 aylık enflasyon oranını yüzde 12,19 olarak açıkladı. Gerçek hayat pahalılığı ile bağdaşmayan bu “sahte” enflasyon oranı, emekli aylıklarına yapılacak artışı da doğrudan etkiliyor.

Ülkemizde 11,5 milyon SSK emeklisi, 2,8 milyon Bağ-Kur emeklisi ve 2,5 milyon da memur emeklisi bulunuyor. Toplam emekli sayısı, yaklaşık 17 milyondur. Bu sayıya dul ve yetimler gibi diğer hak sahipleri de dahildir.

SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin aylıklarında Ocak 2026 itibariyle yüzde 12,19’luk bir artış yapılacak. En düşük işçi ve Bağ-Kur emekli aylığı da, hükümetin yasal düzenleme yapması halinde 18 bin 938 lira olacak.

Memur ve memur emeklileri için ise, toplu sözleşme zammı ve enflasyon farkıyla birlikte maaşlarında yüzde 18,60’lık bir artış yapılacak. Bu durumda en düşük memur emekli aylığı, 1.000 TL’lik seyyanen zamla birlikte 27 bin 887 TL'ye yükselecek.

Aslında emekli maaşlarında yapılan bu artış, bir zam değil bir enflasyon farkı ödemesidir. Yani emekliler, geçmiş dönemde kaybettiklerinin bir kısmını geri almış olacaklardır.

Açlık sınırının altında

Türk-İş’in Ocak 2026 başı itibariyle açıkladığı açlık sınırı (dört kişilik bir ailenin sadece gıda harcamaları) 30 bin 143 liradır, dört kişilik bir ailenin asgari geçim harcamalarını ifade eden yoksulluk sınırı ise 98 bin 188 liradır.

18 bin 938 lira olan en düşük işçi ve Bağ-Kur emekli aylığı, yani bu sefalet maaşı, 30 bin 143 liralık açlık sınırının nerdeyse yarısı kadardır

Öte yandan 27 bin 887 lira olan en düşük memur emeklisi aylığı da, yine açlık sınırının altında kalmaktadır. Beş en düşük emekli aylığı (94 bin 690 TL), bir yoksulluk sınırına (98 bin 188 TL) dahi ulaşamıyor. 

'Ölüm harçlığı'

TÜİK’in 5 Ocak’ta enflasyon oranını açıklamasıyla birlikte çeşitli memur ve emekli kuruluşları protesto eyleminde bulundular.

KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu), Ankara’da TÜİK önünde tepkisini dile getirirken Birleşik Kamu-İş üyeleri de ayrı olarak ayni yerde tepki gösterdi. Hükümete yakın Memur-Sen ise, bir salonda düzenlediği etkinlikte itirazlarını ifade etti.

DİSK’e bağlı Devrimci Emekliler Sendikası (Dev Emekli-Sen) ve Tüm Emeklilerin Sendikası da İstanbul ve Ankara’da TÜİK’in sahte enflasyon oranına tepki gösterdi.

Dev Emekli-Sen’e üye emekliler, TÜİK’in İstanbul Temsilciliği önünde yaptıkları eylemde şu hususları dile getirdiler:

“Artık bıçak kemiği delip geçmiştir. Karşımızdaki tablo, basit bir geçim sıkıntısı değil, planlı ve programlı bir ‘sosyal cinayet’ girişimidir. Hükümetin uyguladığı ekonomi politikaları, enflasyonu düşürmek adı altında talebi kısmayı, yani halkın alım gücünü yok etmeyi hedeflemektedir. 18 bin 900 lira bir aylık değil, bir ‘ölüm harçlığıdır” (Gazete Pencere, 6 Ocak 2026).

Öte yandan çeşitli kentlerde yüzde 12,19’luk maaş artışını protesto eden emekliler, “Bize acınızdan ölün’ diyorlar” şeklinde tepki gösterdiler. Yani emekliler, “bizleri açlıkla terbiye edip ölmemizi bekliyorlar” anlamında yorumda bulundular. 6 Ocak günü de, yine emekliler çeşitlik kentlerdeki protestolarını sürdürdüler.

En düşük ölüm aylığı

Sayıları beş milyonu bulan dul ve yetimlere yasada belirtilen oranlar dahilinde bir ölüm aylığı ödeniyor. Ölüm aylığından, vefat eden sigortalının eşi, çocukları ve bazı şartlara göre de anne ve babası yararlanabiliyor.

Vefat eden sigortalının dul eşine yüzde 50 oranında aylık bağlanırken, sigortalının çocuğu yoksa ve eşine kendi sigortalılığı nedeniyle gelir ya da aylık bağlanmamışsa yüzde 75 oranında bir ölüm aylığı ödenebiliyor.

Bu durumda en düşük ölüm aylığı Ocak 2026 itibariyle 14 bin 203,5 TL olacak. Kuşkusuz dul ve yetimlere ödenen ölüm aylıkları da çok düşüktür.

AKP iktidarının “kemer sıkma” politikaları sonucu açlıkla mücadele eden emekliye 18 bin 938 liralık bir “ölüm harçlığı” reva görülüyor. Aslında bu durum, emekliyi “bütçeye yük” gören bir anlayışın sonucudur.

'Kemer sıkma'ya devam

2026 yılı asgari ücretinin 28 bin 75 lira ile yine açlık sınırının altında kalması, keza emeklilere reva görülen 18 bin 938 liralık emekli aylığı uygulaması, AKP iktidarının bu yıl da “kemer sıkma” ve emek gelirlerini bastırma politikasına devam edeceğini gösteriyor.

DİSK-AR’ın (DİSK Araştırma Merkezi) verileri, emeklilerin 23 yıllık AKP iktidarı döneminde en yoksullaşan bir kesim olduğunu, gelirlerinin sefalet maaşı düzeyine düştüğünü ortaya koyuyor.

Emekli aylıklarının “sefalet maaşı” düzeyine gelmesinde, özellikle AKP’nin 2008 yılında çıkardığı 5510 sayılı yasa neden olmuştur. Bu yasayla emeklinin büyümeden aldığı pay, yüzde 100’den yüzde 30’a düşürülmüş, aylık bağlama oranları yüzde 75’ten yüzde 50’ye indirilmiş, geçmişte yüzde 70 olan emekli aylıklarının alt sınırı da yüzde 35’e kadar aşağıya çekilmiştir.

Mücadelede ısrar!

Emekli sendika ve dernekleri, 5 Ocak öncesinde de çeşitli eylem ve etkinliklerde bulundular. Tüm Emeklilerin Sendikası, 2 Ocak 2026 günü 29 ilin 51 noktasında eş zamanlı açıklama yaptı. Sendika yöneticileri taleplerini şöyle özetlediler:

"Tüm emeklilere 20 bin liralık seyyanen zam yapılsın, en düşük emekli aylığı yeni işe başlayan memur maaşına eşitlensin, enflasyon kayıpları telafi edilsin, sağlıktaki katkı payları kaldırılsın, emekliler için barınma desteği hayata geçirilsin ve emeklilere sendika hakkı yasal hale getirilsin”.

Öte yandan Emeklinin Sesi Derneği üyeleri de, 31 Aralık 2025 günü Kadıköy İskele Meydanı’nda “Yeni yıla girmiyoruz, geçinemiyoruz” pankartlarıyla bir oturma eylemi gerçekleştirdi.  

Emeklilikte Yaşa Takılanlar ve Emekliler Federasyonu (EYT-EF) da, 28 Aralık 2025 pazar günü yine Kadıköy İskele Meydanı’nda “İnsanca ve onurlu bir yaşam her vatandaşın hakkıdır” talebiyle bir etkinlik yaptı. Etkinlikte, 8 Eylül 1999 sonrası sigortalılar için de eşit ve adil bir emeklilik sistemi çağrısında bulunuldu.

Görüldüğü gibileri emekliler, ileri yaşlarına, kışın soğuğuna rağmen sokaklarda ısrarlı bir şekilde hak mücadelelerini sürdürüyorlar. 2026 yılı içinde de bu eylem ve etkinliklerin devam etmesi bekleniyor…

/././

Yoksulların onuru -Nevzat Evrim Önal- 

On yıllar boyunca ABD emperyalizminin sömürgeci gölgesi altında yaşamış yoksul ve onurlu Venezuela halkı, kendilerinden güçlü olanlar tarafından yönetilmemek için, hor görülmemek için, bağımsız olmak için Chávez’i iktidara getirdi. Ardıllarının bu onurun temsilciliğine layık olup olmadığını göreceğiz; ama kimsenin şüphesi olmasın, bugün ABD emperyalizmi bir rejimi değil bu ışığı, yoksulların onurunu boğmaya çalışıyor.

Fernando Ezequiel Solanas, Arjantin’in yurtsever bir evladıydı. Hayatını ülkesinin ve halkının ABD emperyalizminin gölgesinde onurlu ve bağımsız yaşama çabasını belgelemeye ve beyaz perdeye aktarmaya adadı. En bilinen eseri, 2001 krizinden sonra IMF gözetiminde ülkesinin nasıl yağmalandığını, kamu varlıklarının nasıl yabancı şirketlere yok pahasına devredildiğini ve krizin tüm yükünün nasıl sıkıyönetim eşliğinde emekçi halkın sırtına yüklendiğini anlattığı Yağma Anıları’dır.

Solanas bu filmin ardından, sıradan insanların yaşanan ekonomik yıkımla hangi yöntemlerle baş etmeye çalıştıklarını anlattığı bir de devam filmi çekti: La Dignidad de los Nadies. Türkçeye en anlam kaybına uğramayacak biçimde Yok Sayılanların Onuru diye çevrilebilir; ama biz kısaca Yoksulların Onuru diyebiliriz.

Çünkü içinde yaşadığımız düzende yoksullar, yok sayılanlardır.

Ve hayatlarında bir gün dahi yokluk çekmemiş bazı ayrıcalıklı alçakların zannettiğinin aksine, yoksul insanların da onuru vardır.

Bunu vurguluyorum, çünkü emperyalist haydutların Venezuela’ya saldırıp devlet başkanını ve eşini kaçırmasının ardından dünyada ve Türkiye’de insanlık onurundan sıdkını sıyırmış bir azınlık bir yandan saldırganları kutlamaya, diğer yandan olayı protesto edenlerle alay etmeye, “bak gördünüz mü ABD’nin gücünü, bu dünya güçlülerin dünyası” demeye başladı.

Aynı alçaklar katil İsrail devleti insanları yataklarında öldürürken füzelerin isabetliliğini alkışlıyordu.

Aziz Nesin, onlarca dile çevrilen ve dünyanın her yerinde ibret alınarak okunan Zübük romanında, böyle insanları “kağnı gölgesindeki it”e benzetir. Gölgede yürür, güneşten korunur, ama bir yandan da gölgeyi kendi gölgeleri zannederler.

Gelin, inceleyelim.

***

İlk örneğimiz Nobelli muhalif Machado. Tam ismi María Corina Machado Parisca. Zengin bir sermayedar ailenin en büyük kızı ve ailenin demir çelik şirketleri vesilesiyle Margaret Thatcher ile aynı lakabı paylaşıyor: Demir Leydi. Bu benzetmeden ziyadesiyle memnun olduğu söyleniyor. Bolivarcı devrimin kendisi gibi ayrıcalıklılar açısından çok tehlikeli olduğunu görmüş ve üstüne düşeni yapmaya soyunmuş. Daha yolun hayli başlarında, ABD’nin meşhur manipülasyon merkezi olan Ulusal Demokrasi Vakfı’ndan (National Endowment for Democracy – NED) para alıp Venezuela’nın 2004 seçimlerini, yani Hugo Chávez’i devirmek için düzenlenen darbenin başarısız olmasının ardından yapılan ilk seçimleri gayrimeşru ilan etmeye çalışmış, başarısız olmuş. Sonraki yıllarda korktuğu başına gelmiş, Bolivarcı Cumhuriyet ailesinin mülkiyeti altındaki elektrik ve çelik şirketlerini devletleştirmiş. O da bir siyasi parti kurup başına geçmiş. Partisinin son seçimlerdeki temel vaadi “sosyalizmi sonsuza dek gömmek.”1

Muhtelif Latin Amerika deneyimlerinden bunun kapsamlı özelleştirmeler ve bu vesileyle kişisel zenginleşme biçiminde yaşanacağını biliyoruz.

Machado Venezuela muhalefetinin ılımlı kesimi açısından dahi tedirgin edici bulunuyor ve görüşleri “Venezuela’nın aşırı sağı” olarak kategorize ediliyor.2 Bolivarcı Cumhuriyetin yıkılması için ülkesine yabancı müdahaleye sıcak baktığını hiç saklamadı. Daha bir ay önce Trump’ın Venezuela stratejisini “sonuna kadar desteklediğini” söylüyordu.3 ABD’nin Venezuela’ya uyguladığı ablukanın yarattığı yoksulluk için Bolivarcı Cumhuriyet’i suçluyor, devletin dağıttığı gıda yardımlarını aşağılıyor, bunun “demokrasiye geçiş” için ödenmesi gereken bir bedel olduğunu savunuyordu.

Özetle, kağnı gölgesinde yürüyor ve güneşin yakıcı sıcağından kavrulanlara parmak sallıyordu. Bunu yıllarca yaptı ve emperyalistler onu Nobel nişanıyla ödüllendirdi.

Sonunda dilediği oldu. ABD Venezuela’ya bir gece hırsız gibi girdi ve devlet başkanını kaçırıp rehin aldı. Ne var ki, en büyük haydut çetesinin elebaşı, işbirlikçi Machado’nun artık pek işe yaramayacağını düşünüyordu; raconu kesiverdi: “Çok iyi kadın, ama içeride ne destekleniyor ne saygı görüyor.”

Machado en son kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez demiş, Nobel ödülünü Trump’a verebileceğini söylüyordu. Venezuela’nın geleceğinin ne olacağını, Machado’nun bunda kendisine bir rol bulup bulamayacağını bilmiyoruz. Gördüğümüz ibret verici bir insanlıktan çıkma halidir.

***

İkinci örneğimiz, muhtemelen uzun uzun “bu ortamda nasıl en Amerikancı ben olurum?” diye kafa patlattıktan sonra X’de “Venezuela ABD’nin eyaleti olsa daha zengin olur” önerisi yazan, bunu yazarken de “ama sınırlı dolaşımla” şerhi düşmeyi ihmal etmeyen bir holding profesörü olacaktı. Ama şansına küssün, geçtiğimiz Aralık itibariyle Sözcü Medya Grubu’nun başkanlığına oturmuş olan Yılmaz Özdil, yoksul insanları aşağılamaya dayalı uzun kariyerinin ona sağladığı tecrübeyle “Venezuela” başlıklı bir yazı4 yazıp onu gölgede bıraktı.

Özdil’e göre Bolivarcı Cumhuriyet’in kurucu başkanı Hugo Chávez’i “yoksul ve cahil ahali çok seviyordu, çünkü, gıda kolisi dağıtıyordu.” Bu arada “millete ait olan parayı kendi iktidarı için sebil gibi kullanıyordu.” Sebil gibi kullanmaktan kastettiği yoksullara gıda yardımı yapmak, kamu kaynaklarıyla konut yapıp evsizlere ev vermek. Chávez ve ailesinin (ki ismini de doğru yazamıyor, arada Chaves yazıyor, herhalde aklı Chivas’a gidiyor) zenginleştiğine dair tek bir delil sunamıyor, çünkü böyle bir delil yok.

Trump’a “Nobel senin köpeğin olsun” diyen Machado’nun bol keseden etrafa savurduğu yalanların aynısını tekrarlıyor Özdil. Tek farkı, yazının girişinde “Trump’ın da dedesi kerhaneciydi” diye yazıp, tarafsızlık taklidi yapıyor.

“Açlıktan nefesi kokan halk”ın Chávez’ı kurtarıcı olarak gördüğünü, ben ve benim gibi “tahta kafalıların” da “devrimci diye alkışladığını” söylüyor ama yazının hiçbir yerinde dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülkede Bolivarcı Cumhuriyet kurulmadan önce neden halkın açlıktan nefesinin koktuğunu öğrenemiyoruz. Öğrenemiyoruz, çünkü Özdil gibilerin yaşadığı narsist fantezi dünyasında yoksullar cahil olduğu için yoksul ve “bidon kafalı”5 oldukları için Özdil’in beğenmediği parti ya da kişilere oy veriyor. Nitekim Chávez’den sonra Venezuela Başkanı olan Maduro’nun sorunu da pek okul okumamış bir “otobüs şoförü” olması. Özdil’e göre bu liyakatsizlik göstergesi.

ABD’yi kuran devrimi tamamlayan, köleliği nihai olarak yasaklayan Abraham Lincoln’ün hiçbir formel eğitimi olmayan yoksul bir çiftçi çocuğu ya da Meksika Devrimi’nin önderi Emiliano Zapata’nın okuma yazması dahi sınırlı bir köylü çocuğu olmasının, tarihte başka pek çok benzer örnek bulunmasının Özdil için hiçbir önemi yok. Çünkü günümüz “gazeteciliğinin” duayenlerinden Özdil çarpıtmamak, yalan söylememek gibi modası geçmiş kaygılardan tamamen vareste. Olgularla, gerçeklerle değil yazdıklarının propaganda etkisiyle ilgileniyor. Öyle ki, kendisi yazmakla yetinmiyor, altında çalışan insanlara yapay zekayla Venezuela Başkanı Maduro ve eşinin ABD’li haydutlarca kaçırıldığı anların videosunu yaptırıyor. ABD’nin askeri becerisini Pentagon’un sponsorluk yaptığı Kara Şahin Düştü gibi filmlerdekinden bile daha fazla yücelten bu uşakça propaganda materyali, başında Özdil’in oturduğu kanalın ana haber bülteninde spiker tarafından “Maduro eşiyle birlikte nasıl paket yapıldı” sözleriyle sunuluyor.6

Özdil’in, tek derdi ertesi gün nasıl geçineceği olan, bütün hayatını bu dert kapladığı için başka dertleri olamayan insanlara yönelik bu derin nefretinin kaynağını bilemiyoruz. Gördüğümüz, insanlığın büyük çoğunluğu olan yoksullara, ta Venezuela’da yaşasalar bile düşman bir insanın insanlıktan istifa etmesidir.

***

ABD emperyalizminin Venezuela’ya yönelik haydutluğu vesilesiyle, dünyada ve Türkiye’de Amerikancılığın neye benzediğini çırılçıplak görme fırsatı bulduk. Trump denen narsist alçağın maskesizliği, sürdüğü kağnının gölgesinde yürüyen itlerin maskesini de düşürdü. Serbestçe Amerikan emperyalizmini övüyor, cinayetleri alkışlıyor, “insanlık onurunun devri kapandı, devir güçlünün devri” diyorlar.

Bu tarihte ilk kez yaşanmıyor. İnsanlık tarihi boyunca defalarca büyük ve çürümüş egemenlikler, bilhassa kendi felaketlerinin hemen öncesinde “ben çok güçlüyüm ve ne yaparsam haklıyım” dedi. Örneğin Birinci Dünya Savaşı’na giren İngiliz İmparatorluğu tam böyleydi. Avustralya ve Yeni Zelanda’dan getirilen askerlerle Çanakkale’ye dayandılar, yenildiler. Kifayetsiz muhteris Venizelos’u Anadolu’yu işgale kışkırttılar, yine yenildiler. Bu yenilgiler ABD’nin bağımsızlığıyla başlayan uzun yenilgiler zincirinin çok önemli iki halkasıydı. Sonunda imparatorluk dağıldı ve bu süreçte neredeyse 70 ülke bağımsızlığını kazandı.

Anadolu’nun yoksul köylü çocukları Mustafa Kemal’in önderliğinde İngiliz emperyalizmine kurşun sıkarken Damat Ferit gibi, Ali Kemal gibi “İngiliz Muhipleri” bugünün Amerikancılarının söylediklerine çok benzer şeyler söylüyordu. Onlara göre bağımsızlık istemek çılgınlıktı, “Avrupa ile zıt gitmek, hele tepişmek devlete sadece zarar getirir”di.

İnsanlığın edebi tarihinin büyük ahlak üstadı Dante, hainleri Cehennemin en dibinde bulur ve orada vatan hainlerine özel bir yer ayrılmıştır.

Güce tapmak, yoksulları hor görmek, vicdansızlık, kişiliksizlik, vatan hainliği… Bunların hepsi birbiriyle akraba, birbirini takip eden, biri diğerini getiren düşkünlükler. İnsan onurunu bu çukurlara düşe düşe yitirir. Ve zannedildiğinin aksine onur kimsenin, hele ki zenginlerin ayrıcalığı değildir. Onur insan kalmanın şartıdır ve insanlığın en aydınlık, en güzel şafakları Özdil gibilerin nefret ettiği yoksullar ayağa kalkıp dimdik, onurlu durduklarında söker.

İnsanlığın kuzeyi, güneyi, doğusu, batısı yoktur; içi ve dışı vardır. Onurunu yitiren insan dünyanın neresinde, hangi makamda mevkide oturursa otursun; banka hesabında ne kadar parası, etrafında kaç dalkavuk olursa olsun hep insanlıktan sürgünde yaşar ve nasıl yaşadıysa öyle ölür.

On yıllar boyunca ABD emperyalizminin sömürgeci gölgesi altında yaşamış yoksul ve onurlu Venezuela halkı, kendilerinden güçlü olanlar tarafından yönetilmemek için, hor görülmemek için, bağımsız olmak için Chávez’i iktidara getirdi. Ardıllarının bu onurun temsilciliğine layık olup olmadığını göreceğiz; ama kimsenin şüphesi olmasın, bugün ABD emperyalizmi bir rejimi değil bu ışığı, yoksulların onurunu boğmaya çalışıyor.

Türkiye de yüz yıl önce Anadolu’nun yoksul evlatları emperyalizm karşısında boyun eğmediği için kuruldu ve ayakta durdu. Bu yüzden, bu yazıyı okuyup üzerine alınan herkese açıkça soruyorum: Ankara’da Amerikan askeri görmek ister misiniz?

İstemiyorsanız, Karakas’takileri alkışlamayın.

1https://albertonews.com/nacionales/maria-corina-machado-promete-cambio-para-cerrar-el-ciclo-la-venezuela-que-viene-es-la-que-va-a-enterrar-el-socialismo-para-siempre/?utm_source=chatgpt.com

2https://english.elpais.com/international/2023-02-28/what-is-in-store-for-maria-corina-machado-the-iron-lady-of-the-venezuelan-opposition.html

3https://www.elimparcial.com/mundo/2025/12/14/apoyo-absolutamente-la-estrategia-del-presidente-trump-maria-corina-machado-tras-recientes-acciones-de-eeuu-hacia-venezuela

4https://www.sozcu.com.tr/venezuela-p281462

5https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/yilmaz-ozdil/bidon-kafa-7074842

6https://haber.sol.org.tr/haber/gazetecilik-bunun-neresinde-sozcu-tv-maduronun-paket-yapilisini-yapay-zekayla-video-yapip

/././

Maduro iddianamesi: Baştan sona siyasi, ama esas noktalar ayrıntılarda gizli -Yiğit Günay- 

ABD'nin kaçırdığı Venezuela lideri hakkında düzenlenen iddianamenin uzun bir öyküsü var. Öykünün detayları da ilginç, çünkü konu yalnızca Maduro veya Venezuela'yla ilgili değil.

Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores, 3 Ocak Cumartesi günü ABD’nin onlarca kişiyi öldürdüğü haydutça saldırısıyla Karakas’tan New York’a kaçırıldı.

Maduro ve saldırı sırasında ağır yaralandığı ve kaburgaları kırıldığı ortaya çıkan eşi, burada bir gözetim merkezindeler.

5 Ocak Pazartesi iki esir, mahkeme önüne çıkarıldılar. Bu ilk duruşma, esasen, “şüphelilere” suçu kabul edip etmediklerini sormak ve iddianameyi okumak için düzenleniyor. Maduro ve Flores, iddianameyi ilk kez bu duruşma sırasında gördüler. “Şimdi elime geçti” dedi Maduro, “kendim okumayı tercih ederim” diyerek mahkemede okunmasından imtina etti.

İşte 25 sayfalık o iddianame, yaşananların nasıl bir haydutluk olduğunun açık kanıtlarından biri.

Fakat, ötesi de var. İddianame yakından incelendiğinde, tamamen çarpıtma suçlamalarla dünya genelinde sola yönelik ağır bir saldırıya girişildiği görülüyor. Chávez’e, Kolombiya’daki gerilla hareketlerine, hatta Türkiye’den TKP’nin de gözlemci olarak katıldığı São Paulo Forumu’na karşı…

Bir de, iddianamenin Türkiye’de ele alınışında bir çarpıklık var. Tipik bir “bizim kitle Türkiye’yle ilgili kısmıyla ilgilenir” refleksi, iddianame ve hatta sürecin kendisiyle hiç ilgisi olmayan, ama daha fenası, siyaseten tamamen yanlış şekilde bir konuyu gündeme getiriyor.

Şimdi adım adım gidelim ve olguyu kavramaya çalışalım.

Yıllar sonra işe yarayacak çamur: 'Güneşler Karteli'

1990’lı yıllarda Venezuela, ABD petrol şirketlerinin çekip çevirdiği petrol üretiminin bizzat ABD’yi ve bir avuç Venezuelalı burjuvayı zengin ettiği, halkın büyük kısmının altında beton zemin dahi olmayan teneke barakalarda yaşadığı, dünyanın en büyük petrol rezervi üzerinde oturan ve dünyanın en eşitsiz ülkelerinden biriydi.

Piyasa ve para, her yerde yolsuzluk üretir. O zamanlar da yolsuzluk vardı, özellikle de Soğuk Savaş döneminde ABD’yle yakın ilişki kurarak siyasi etkisini de artırmış olan ordudaki generaller arasında. Sınır ve nakliyat yollarının kontrolünü elinde tutan kimi generaller, uyuşturucu ticaretinden büyük paralar kazanıyordu.

Halk arasında bunlara “Cártel de los Soles” deniyordu, “Güneşler Karteli”. Generallerin apoletlerindeki güneşten geliyordu isim. Ama bu esasında bir deyimdi, “cukkacı generaller” gibi, “avantacılar taburu” gibi bir genellemeydi.

Nitekim, onlarca yıldır Latin Amerika’daki uyuşturucu kartellerine dair sayısız operasyon, gözaltı, tutuklama yapıldı, binlerce iddianame, rapor ve kitap yazıldı, hiçbirinde Güneşler Karteli diye bir kartele rastlanmadı.

Çünkü, yoktu böyle bir kartel. Bir deyişti sadece.

Peki ne oldu?

Venezuela’nın iliğini kemiğini Amerikalılarla birlikte sömüren ve ekseriyeti Avrupalı beyaz kökenli ailelerden gelen egemen sınıfın çarkına çomak sokmaya kararlı bir devrimci, oyunu bozdu.

Hugo Chávez, askerdi. Yerliydi. Dobralığıyla, mertliğiyle, dürüstlüğüyle örnekti. Çok seviliyordu. 1992’de iki defa darbeye girişti, yenildi. Hapse düştü, vazgeçmedi. Çıktı, siyasete atıldı, 1998’de başkanlık seçimlerini kazandı.

Emperyalistlerin burnu koku almakta mahirdir. Chávez'in kendilerine tehdit olduğunu fark ettiler. Erkenden önlem almak istediler. 1999’da ABD’de, sanki gerçek bir örgütmüş gibi “Güneşler Karteli”nden söz edilmeye başlandı.

Zaten 2001’deki 11 Eylül saldırıları öncesinde ABD’nin temel doktrini, “uyuşturucuya karşı savaş”tı, Latin Amerika’da her tarafa uyuşturucu bahanesiyle dalıyorlardı. Bir nevi refleksti, bir antiemperyalist figürü peşinen uyuşturucuyla ilişkilendirmek.

Haksızlar mı? 21 yıl sonra işlerine yaradı o çamur…

2020 yılında, Trump’ın ilk ABD başkanlığı döneminde, Chávez’in halefi Maduro’ya karşı bir iddianame hazırlandı. İddianame, mantık olarak bizim Ergenekon iddianamesine benziyordu: “Güneşler Karteli” diye bir örgüt vardı, Venezuela devletini, ordusunu, kurumlarını ele geçirmişti. Bunların amacı ABD’ye uyuşturucu sokarak “ABD’yle savaşmak”, bu arada iktidarı ellerinde tutup uyuşturucu ticaretinden paraları cukkalamaktı.

FARC'la barış görüşmelerine sabotaj

Peki, gerçekten ne vardı iddianamede?

Şüphelilerden başlayalım. Hepi topu altı şüpheli vardı. En başta Nicolás Maduro. Sonra, Venezuela’nın mevcut İçişleri Bakanı, tüm Bolivarcı mücadelenin en önemli isimlerinden Diosdado Cabello. Venezuela ordusunun eski askeri istihbarat şefi olan ve 2018’den itibaren Chávezci iktidara sırt çevirip muhalefeti desteklemeye başlayan Hugo Carvajal. Venezuelalı emekli general Clíver Alcalá.

Ve iki kritik isim: Luciano Marín Arango ve Seuxis Paucis Hernández Solarte. Tüm kamuoyunun bildiği örgüt isimleriyle, Iván Márquez ve Jesús SantrichKolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’nin, FARC’ın liderleri.

Niye bu iki isim kritik? Çünkü 2020’deki ilk iddianame de tamamen siyasiydi ve hedefine yalnızca Venezuela’daki iktidarı değil, genel olarak sosyalist hareketi oturtuyordu. FARC, 2010-2011’de Kolombiya devletiyle bir barış süreci için görüşmelere başlamıştı. 2012’de süreç kamuoyuna duyuruldu. 2012-2016 arasında devletle FARC, Havana’da resmi müzakere süreci yürüttüler. Garantör ülkeler Küba ve Norveç’ti. Venezuela ve Şili de görüşmelere refakat ediyordu. 2015’te Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos ve FARC lideri Timochenko el sıkıştılar. 2016’da anlaşma imzalandı.

Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos ve FARC lideri Timochenko'nun Havana'da el sıkıştığı an. Ortada, Küba Devrimi'nin liderlerinden Raúl Castro.

Tarihi bir olaydı. Santos’a bu süreçten dolayı Nobel Barış Ödülü bile verildi. Zaten Norveç de işin içindeydi…

Sonra, ABD ve Kolombiya’daki sağ güçlerin provokasyonu geldi. Barış anlaşması referanduma götürüldü, yüzde 50,2 oranla, kıl payı “hayır” çıktı. Anlaşma yeniden müzakere edildi, revize edildi, tekrar uzlaşıldı. 2017’de FARC silah bıraktı. Binlerce silah teslim edildi, eritildi, o metallerle barış anıtları dikildi.

Fakat 2018’de Kolombiya seçimlerini Iván Duque isimli sağcı lider kazandı ve FARC’a karşı saldırı hepten yoğunlaştı. Suikastler, tutuklamalar… Anlaşma çöpe atılıyor, ABD destekli sağcılar, devrimci hareketin üzerine gidiyordu.

Ağustos 2019’da Iván Márquez ve Jesús Santrich, yani ilk iddianamede şüpheli listesine eklenen FARC liderleri, hükümetin anlaşmaya uymaması nedeniyle yeniden silahlanma çağrısı yaptı. “İkinci Marquetalia” adıyla teşkilatlanıp yeniden dağlara çıktılar.

Yeniden silahlanma çağrısı Ağustos’ta demiştik… Ama Ağustos ayına gelene kadar FARC liderlerine karşı ağır bir kampanya yürütülüyordu zaten.

Temmuz 2019’da, yani bir ay önce, Latin Amerika ve dünya solunu bir araya getiren São Paulo Forumu, Karakas’ta toplandı. Türkiye’den TKP’nin delegeleri de başından beri gözlemci olarak parçası oldukları zirve kapsamında Venezuela’daydı.

Temmuz 2019'da Venezuela'nın başkenti Karakas'ta toplanan São Paulo Forumu sırasında düzenlenen yürüyüş.

Maduro, burada yaptığı konuşmada ABD’nin suçlu ilan ettiği iki FARC liderine sahip çıkan bir konuşma yaptı:

Iván Márquez ve Jesús Santrich'in buraya geleceğiyle ilgili bir skandal yaratmak istediler... Iván Márquez ve Jesús Santrich, ne zaman gelmek isterlerse Venezuela'ya ve São Paulo Forumu'na gelebilirler, hoş gelirler. Onlar barışın iki lideridir.

İşte 2020’de hazırlanan ilk iddianame, Maduro’nun bu konuşmasını, “Güneşler Karteli”nin FARC’la birlikte uyuşturucu kaçakçılığını sürdürmek için Venezuela devletinin diplomatik gücünü kullanma çabası olarak suç saydı.

Bir taşla çok kuş vuruluyordu. 2018’de Venezuela’da seçimler olmuş, Chávezciler kazanmış, Maduro yeniden başkanlık koltuğuna oturmuş, ABD ve Avrupa ülkeleri sonuçları tanımayıp ülkede bile kalamayan mağlup muhalif Juán Guaidó’yu kendi kendilerine “meşru Venezuela devlet başkanı” ilan etmişti.

Böylece iddianame hem Venezuela’daki iktidarı, hem Kolombiya’daki devrimci FARC’ı hem de genel olarak Latin Amerika solunu, bir büyük suç şebekesinin parçası ilan etmeyi hedefliyordu.

Somut suç iddiaları neler?

İddianamede somut pek az şey vardı, hele bir devlet başkanına karşı yazılmasının gerektireceği ciddiyet düşünülürse… Güneşler Karteli’ni bizzat Chávez’in kurduğu ima ediliyordu. FARC, “dünyanın en büyük kokain üreticisi” ilan ediliyordu. 1999’da FARC, operasyonunu Venezuela’ya taşımak için görüşmeler yaptı deniliyor, kanıt sunulmuyordu. FARC uyuşturucuyu Venezuela limanları ve havalimanlarından ABD’ye gönderiyor, Maduro ve diğerlerine de pay veriyor deniliyor, kanıt sunulmuyordu.

İronik olan, kendi günahlarını bile iddianamede “suç kanıtı” olarak sundular. ABD, 2002’de Chávez’e karşı darbe örgütlemiş, darbeciler Chávez’i rehin alıp bir adaya kaçırmış, milyonlarca yoksul gecekondu mahallelerinden inip başkanlık sarayını kuşatınca darbe püskürtülmüş ve Chávez geri getirilmişti. Sonrasında ABD ülkedeki casusluk faaliyetlerini daha da yoğunlaştırdı.

Bu casusluk için Büyükelçilik’ten sonra en çok kullanılan kılıf, ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi’ydi (DEA). Teşkilat, uyuşturucuyla mücadelede işbirliği kapsamında Venezuela’da ajanlara sahipti. Chávez, 2005 yılında siyasi olarak ülkeye karşı casusluk faaliyetlerinden dolayı DEA’yı ülkeden kovdu.

İddianame, 2005’te alınan bu kararın da Venezuela’daki iktidarın uyuşturucu ticaretini gizlemek amacıyla alındığını öne sürüyor!

Maduro'yu kaçırıldıktan sonra yanında hep DEA ajanlarının poz vermesi boşuna değil. Trump yönetimi, onlarca kişiyi öldürüp bir devlet başkanını kaçırmakla sonuçlanan buz gibi askeri saldırıyı, "mahkeme kararıyla şüpheliyi zorla getirmek üzere bir kolluk operasyonu" gibi göstermek istiyor, zira savaş ilan etmiş değiller.

Bu noktada, ABD’nin bizzat kendi verilerinin zaten iddianamenin altını tamamen oyduğunu söylemek lazım. ABD hükümetinin farklı kurumların verilerini ortaklaştırdığı Konsolide Uyuşturucu Karşıtı Mücadele Veritabanı’na (CCDB) bakılırsa, ABD’ye giren uyuşturucunun yüzde 90’ı Karayip Denizi’nden değil, Pasifik Okyanusu’ndan Meksika’ya taşınıp buradan ABD’ye sokuluyor. Venezuela’dan transit geçen düşük miktar, esas olarak Avrupa pazarına gidiyor. Üretimse hem Beyaz Saray hem BM verilerine göre yok denecek kadar az.

Ama sonuçta iddianameye malzeme lazım. 2020’deki ilk iddianamede, somut olay olarak şunlara işaret ediliyor:

2003’te FARC, Venezuela’nın Apure Eyaleti’nde kokain üretim tesisi kurdu deniliyor, ama değindiğimiz üzere, ABD’nin kendi verileri bile bunu yalanlıyor.

2006’da Maduro, ki o yıl Dışişleri Bakanı olmuştu, FARC için para aklamak üzere Malezya’dan palm yağı işleme ekipmanları aldı deniliyor fakat kanıt sunulmuyor.

2006’da Venezuela’dan kalkan bir uçak Meksika’da aranıp kokain bulunuyor, iddianame bu olayı Chávez hükümetine yıkıyor.

2009’da Maduro, Dışişleri Bakanı sıfatıyla Honduras’a gidip FARC adına Honduras üzerinden uyuşturucu sevkiyatı işini bağladı deniliyor, kanıt sunulmuyor.

2013’te Venezuela’dan Fransa’ya giden bir uçakta yakalanan kokain hükümete yıkılıyor.

2014’te FARC liderlerinin, “Venezuela’da bir milis gücü oluşturulup eğitilmesi” için hükümetle anlaşma yaptığı öne sürülüyor, ki bunun, Venezuela’da yoksul halkın—bugün çok gerçek hale gelen—olası bir savaş halinde ülkesini savunması için yaptığı örgütlenmeyi kriminalize etmek amacını taşıdığı açık.

2015’te, Maduro’nun eşi Cilia Flores’in iki yeğeninin, bir DEA muhbiriyle ses kaydı alınan bir görüşmede yüz kilo kokain satıp, parayı Flores’in seçim kampanyası için kullanacaklarını söyledikleri iddia ediliyor.

Bir egemen devletin lideri hakkında düzenlenen, 20 yıllık bir örgütten bahseden koca iddianamede yer verilen iddialar bu kadar.

Gözden kaçan detay: İran, Suriye, Lübnan

Görüldüğü üzere, iddianame zaten gerçek bir yargılama yapılacağı düşünülerek değil, bir siyasi baskı unsuru olarak kaleme alınmış bir metindi. Venezuela ve Kolombiya solu kriminalize edilmek isteniyordu.

Bu arada, iddianamenin tamamen siyasi saiklerle hazırlandığına dair, Amerikan medyasında taradığım makalelerde de hiç dikkat çekilmeyen bir ayrıntı daha vardı. İddianamenin 17’nci sayfasında, Maduro’nun “suç işlediği yerler” sayılırken, iddianame boyunca hiçbir atıfta bulunulmamasına rağmen Venezuela, Kolombiya ve Meksika’nın yanına İran, Suriye ve Lübnan eklenmişti! Eh, belli mi olur, lazım olur...

Ama o iddianamenin ilk ve en yakıcı sonuçlarından birini ne Venezuela, ne Kolombiya ne de suç mekanı olarak adı geçirilen ülkelerden biri değil, Küba yaşadı.

Kabak ilk Küba'nın başına patladı

İddianame 2020’de kabul edildi. 2020 sonbaharında Trump seçimleri Joe Biden’a kaybetti. 2021 Ocak ayında, başkanlığı Biden’a teslim etmesine 8 gün kala, Küba’yı “terörü destekleyen ülkeler” listesine dahil etti.

Resmi gerekçe tam bir saçmalıktı. Küba, tıpkı FARC’la olduğu gibi, bir diğer Kolombiyalı devrimci örgüt Ulusal Kurtuluş Ordusu’yla (ELN) Kolombiya devleti arasındaki barış sürecine ev sahipliği yapıyordu. Haliyle ELN liderleri Havana’daydı. Kolombiya’da seçimi kazanıp barış süreçlerini sabote eden Duqué hükümeti, ELN liderlerinin kendilerine teslim edilmesini istedi. Küba da haliyle reddetti. ABD, bunu “terörü desteklemek” saydı.

FARC'ın imzaladığı barış anlaşmasının sabote olması, ELN'nin Kolombiya devletiyle müzakerelerinin o dönem sonuçsuz kalmasında önemli bir etken oldu.

Ama kararı uluslararası topluma açıklarken, esas konumuz olan Maduro iddianamesine yaslandılar. Maduro bir narko-teröristti, Küba da Venezuela hükümetinin hamisiydi, dolayısıyla terörü destekleyen ülkeydi.

O listeye girmek Küba’ya ekonomiden bankacılık sistemine inanılmaz ağır bir maliyet yarattı. Bugün Küba’daki ekonomik krizin en önemli sebeplerinden biri, işte 2020’deki uyduruk iddianamenin tetiklediği o karardır.

İkinci iddianame: 'Güneşler Karteli'nden geri adım, siyasi saldırganlık tam gaz

Biden döneminde iddianame büyük oranda unutuldu. Zaten 2022’de Rusya-Ukrayna savaşı başlayınca, Biden hükümeti Venezuela’ya yaklaşımı değiştirdi. Dünya petrol arzı daralmıştı savaş nedeniyle. ABD, Venezuela’yla ilişkileri iyileştirip yeniden yüklü miktarda petrol almaya başladı.

Sonra Trump seçimleri yeniden kazandı, saldırganlığı artırdı, uzun bir hazırlık ve provokasyon evresinin ardından 3 Ocak’taki saldırı yaşandı.

Maduro ve Cilia Flores kaçırıldı, New York’a getirildi. Operasyona uzun süre hazırlanıldığı belliydi, ama işin önünün arkasının pek düşünülmediği de belli oldu. İki gün sonra mahkemeye çıkarılacakları söylendi. Apar topar yeni bir iddianame hazırlandı.

Neler değişti yeni iddianamede?

Bir defa, şüpheli listesi değişti. Sadece Maduro ve mevcut İçişleri Bakanı Diosdado Cabello yerlerini kordu. FARC liderleri ve diğer iki Venezuelalı komutan iddianameden çıkarıldı.

Yerlerine dört kişi eklendi: Cilia Flores, eski İçişleri ve Adalet Bakanı Ramón Rodriguez Chacín, Maduro ve Cilia’nın oğlu Nicolás Ernesto Maduro ve Trén de Aragua denilen hapishane çetesinin lideri Hector Guerrero.

İddianamenin apar topar hazırlandığının iki önemli kanıtı var.

Birincisi, Cilia Flores’in eklenmesi. 3 Ocak’taki saldırıda tam ne yaşandığının tüm ayrıntılarına hâlâ vakıf değiliz, ama Diosdado Cabello, Maduro’nun eşi Cilia’nın saldırgan Amerikan askerlerine kendisini de zorla götürmelerini sağladığını açıkladı. Plan bu değildi, Cilia’nın eklenmesi gerekiyordu.

İkincisi, Hugo Carvajal’le ilgiliydi. İlk iddianamedeki şüphelilerden olan, Venezuela’nın eski askeri istihbarat şefi, 2018’deki seçimlerden sonra hükümete ihanet edip muhalefeti desteklemeye başladı. Yurtdışına çıktı, İspanya’da tutuklandı, 2023’te ABD’ye iade edildi. 2023’ten beri ABD’de hapiste ve itirafçı oldu.

Bulunmaz nimet! Ordunun istihbaratının yıllarca başında olan, üstelik ilk iddianameye göre bütün uyuşturucu işinin göbeğinde olan, bir de Maduro hükümetine nefret kusan isim “ötünce” iddianame şah mata gider, değil mi? Gitmedi. Neredeyse hiçbir yeni unsur eklenemedi iddianameye. “Maduro’yu gerçekten yargılarız” diye düşünüp, dünden gönüllü Carvajal’le iddianameye bir şeyler sokuşturabilmek için hazırlık bile yapılmamıştı.

Ama bir başka çok büyük değişiklik yapıldı: “Güneşler Karteli” adında fiili bir örgüt bulunduğu iddiası iddianameden çıkarıldı.

Burada şunun anlaşılması lazım: Maduro’nun sahiden mahkemeye çıkması, kendini savunması demek. İlk iddianame, açıkladığımız üzere, gerçek bir yargılama hedefiyle değil, siyasi baskı için propaganda malzemesi olarak hazırlanmıştı. “Güneşler Karteli” iddiası o kadar ipe sapa gelmezdi ki, savcılık anında rezil olacaktı.

Örgüt adını çıkardılar. Ama suçlamaları korudular. Adı olan bir örgüt değildi Maduro ve yoldaşları, ama ABD’ye uyuşturucu sokup para cukkalayan bir yapı kurmuşlardı.

FARC’a atıf korundu, ama yanına ELN de eklendi—bu da ELN’nin barış sürecinin tamamlanmamış olması ve örgütün Kolombiya’daki etkisinin sürmesiyle ilgili. Tren de Aragua denilen hapishane çetesi, ki uyuşturucu işinde değil cinayet, fidye gibi alanlarda faaliyet gösteriyorlar, yıllarca Venezuela’daki hapishanelerde örgütlenmiş ama 2023’te 11 bin askerin katıldığı bir operasyonla büyük oranda tasfiye edilmişlerdi. Ama Trump’ın son seçim kampanyasında ağzına sakız ettiği bir örgüttü, çünkü Latin Amerika’dan ABD’ye olan göçü bu örgütün organize ettiğini söylüyorlar, bu söylemle oy topluyorlardı. Meksikalı Sinaloa Karteli’ne de atıfta bulunuldu yeni iddianamede—sadece Sinaloa’nın Kolombiya’da laboratuvarlarında üretilen uyuşturucunun Venezuela üzerinden geçirildiği söylendi, kanıt da sunulmadı. Maksat, iddianameye bir şeyler katmaktı belli ki.

İlk iddianamedeki, tamamen sakil duran İran, Suriye, Lübnan atfı da çıkarıldı bu arada ikinci iddianamede sessiz sedasız. Hâlâ bu tuhaflığa yurtdışı basında da pek işaret eden yok.

Şimdi, eğer bütün bu provokasyon ABD hükümetinin elinde daha erken patlamazsa, yargılama süreci başlayacak. Maduro ve Cilia’yı ABD’nin en ünlü ceza avukatlarından, Julian Assange’ın da savunmasını üstlenmiş olan Barry Pollack savunacak. ABD basınında birçok yorumcu, mahkeme sürecinde iddianamenin paramparça olacağı kanaatinde.

Elbette tüm bunlar, Türkiye’de artık pek kişinin düştüğü tuzağa düşülecek olursa, hukuki bir süreç yürüyeceği varsayımıyla yapılan yorumlar. Olayların gidişatını, siyasi mücadele belirleyecek.

Bu noktada, madem siyasi bir davadan ve sonucunu da siyasi mücadelenin belirleyeceğinden söz ediyoruz, Türkiye medyasında iddianamenin ele alınmasında düşülen bir hataya da değinelim.

Türkiye medyasının düştüğü hata

Türk medyasında dış haberlerin “okunmadığı” kabulü yerleşiktir. Öyle ki, yıllarca “amiral gemisi” olarak pohpohlanan Hürriyet’te dış haber masasına, “tırı vırı” sayılan işlerinin yanında arka sayfaya “arka kapak güzeli” seçmek gibi işler de “kilitlendi”.

Bunun sonuçlarından biri, Türkiye’deki gazetecilerin bir refleks olarak dünyadaki tüm gelişmeleri “Türkiye dolayımıyla” anlatma, bu yolla okurun veya izleyicinin ilgisini çekme eğilimine girmesi oldu.

Maduro’nun kaçırılması ve iddianamenin açıklanmasının ardından da benzeri yaşandı. Çeşitli muhalif kanal ve mecralarda, iddianame genel olarak özetlendikten sonra konu 2010’ların ikinci yarısında Venezuela’nın Türkiye’yle yaptığı altın ticaretine getirildi ve uzun uzun buradaki “normal olmayan” ayrıntılar anlatılmaya başlandı.

ABD’nin egemen bir devlete askeri saldırı düzenlemesi, siviller dahil çok sayıda kişiyi öldürmesi, devlet başkanı ve eşini zorla kaçırması ve üstüne o ülke dahil çok sayıda ülkeyi ayan beyan tehdit etmesinin ardından konuşulacak konu olarak Türkiye’nin Venezuela’yla ticaretinin seçilmesi, hangi siyasi saikle yapılmış olursa olsun, dikkatleri ABD’nin bu haydutluğundan uzaklaştıran bir adım.

Dahası, iki tarafta da bu ticarete aracılık ederek büyük paralar kazanmış isim ve şirketler olmasına rağmen (ki saldırı öncesinde konuya dair analizimizde biz de bu duruma değinmiştik), Venezuela’yla AKP hükümetinin yürüttüğü ticaret, tamamen meşru sebeplerle “sıradışı” yöntemlere başvuruyordu. ABD yaptırımları sebebiyle Venezuela, tıpkı Küba gibi serbestçe ticaret yapamıyor, takas yöntemiyle ihtiyaçlarını alabileceği partnerler arıyor AKP her zamanki fırsatçılığı ve o dönem ABD-Rusya arasında salınan bir dengede durmasının verdiği avantajla “hallederiz” diyor, altın alıp Venezuela devletine makarna, bebek maması gibi Venezuela halkına devletin dağıttığı ürünleri satıyordu.

Tüm bu sürecin ayrıntılarının, özellikle de kimlerin bu ticaretten nasıl nemalandığının ortaya çıkarılması elbette gazetecilerin gündemi olur. Fakat Maduro’nun kaçırılmasıyla da, iddianameyle de, emperyalizmin saldırganlığının yeni biçimiyle de hiç ilgisi olmayan bu konunun bugün ele alınmasının yersiz olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Oysa, incelediğimiz üzere, sürecin kendisi de, iddianameler de, Türkiye kamuoyu açısından çok daha yaşamsal sonuçlar çıkarılmasına imkan veriyor.

ABD’yle ilişkilerin, özellikle sermaye ilişkilerinin, bir ülkenin ulusal güvenliği açısından tehdit unsuru olduğu görülüyor.

Trump’ın konuyla ilgili açıklamasında “Grönland’ı da alacağız” diyerek Danimarka’yı tehdit etmesine bakıldığında, NATO üyeliğinin kimilerinin sandığı gibi güvenlik falan sağlamadığı, üstelik ülkenin röntgen filmini teslim ettiğimiz için büyük açık yarattığı görülüyor.

Gerçek bir yurtseverliğin, halkın örgütlülüğüyle sağlanabileceği görülüyor.

Şimdi sürecin nasıl gelişeceğini hep birlikte göreceğiz.

Ama Türkiye’den bakacaksak, işin bu boyutlarına bakmakta fayda var.

/././

Çark edenler, dönenler, parti parti gezenler: 'AKP’yi yenilgiye uğratma stratejisi AKP’ye hayat verme stratejisine dönüştü' 

"AKP’yi yenilgiye uğratma stratejisi AKP’ye hayat verme stratejisine dönüştü" diyen TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, yer değiştiren vekillere işaret ederek siyasetteki çürümeye dikkat çekti. Okuyan, "Milletvekili partisinden istifa ediyorsa, milletvekilliğinden de istifa etmiş sayılmalı" dedi.

2023 yılındaki genel seçimden bu yana 11 muhalefet milletvekili AKP'ye transfer oldu.

Bugün bu listeye 3 isim daha eklendi.

CHP'den ihracının istenmesi üzerine istifa eden Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır, Gelecek Partisi'nden istifa ederek bağımsız milletvekili olan İsa Mesih Şahin ve DEVA Partisi'nden istifa eden Kahramanmaraş Milletvekili İrfan Karatutlu'ya bizzat AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından rozet takıldı. 

Düzen siyasetinde milletvekilleri parti parti gezerken, söz konusu partilerin bu konuya yaklaşımları ve aldıkları tavır da içler acısı. Siyasette çürüme önce düzen partilerini sarmış durumda.

'Bugün yaşananlar toplu çöküş anlamına geliyor'

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, siyasi partilerdeki bu hızlı dönüşü eleştirdi.

Sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada Okuyan, "Çark edenler, dönenler siyasal ve toplumsal mücadelenin gerçekliğidir, tarihte ve bugün hiçbir siyasi hareket bundan mutlak azade olamaz. Ancak bugün yaşananlar toplu çöküş anlamına geliyor" dedi.

Bugün ortaya çıkan ibret verici manzaranın düzen siyasetinin hem işleyişine hem insan kaynaklarına dair açık veriler sunduğunu vurgulayan Okuyan, "Milletvekili partisinden istifa ediyorsa, milletvekilliğinden de istifa etmiş sayılmalıdır. Türkiye gerçekliğine uygun kural bu olmalıdır" ifadesini kullandı.

'Milletvekili partisinden istifa ediyorsa, milletvekilliğinden de istifa etmiş sayılmalı'

Kemal Okuyan'ın paylaşımı şöyle:

"AKP’yi yenilgiye uğratma stratejisi AKP’ye hayat verme stratejisine dönüştü. Bakıyorum da zamanında AKP eskileriyle AKP’yi alt etme stratejisinin halkı aldatmak anlamına geleceğini söylediğimizde TKP’yi siyaset bilmemekle suçlayanlar bugün AKP’ye 'dönen' ya da 'geçen' milletvekillerine hakaret etmek için kuyruğa girmişler.

'Zamanı değildi', 'kimseyi beğenmeyerek siyaset yapılamazdı', 'ayıydı, dayıydı, köprüydü…' derken bugün ortaya çıkan ibret verici manzara düzen siyasetinin hem işleyişine hem insan kaynaklarına dair açık veriler sunuyor.

Çark edenler, dönenler siyasal ve toplumsal mücadelenin gerçekliğidir, tarihte ve bugün hiçbir siyasi hareket bundan mutlak azade olamaz. Ancak bugün yaşananlar toplu çöküş anlamına geliyor.

Dün 'ak' dediğine 'kara' diyenin siyaset yapma hakkını elinden alacak bir toplumsal uyanıklığa sahip olmak zorundayız.

Tekrar ediyoruz, milletvekili partisinden istifa ediyorsa, milletvekilliğinden de istifa etmiş sayılmalıdır. Türkiye gerçekliğine uygun kural bu olmalıdır."

https://x.com/OkuyanKemal/status/2008838641800417314

Çürümüşlüğe örnek gecikmedi: 'Siz seçtiniz onlar gitti'

CHP Ankara Milletvekili ve Anayasa Komisyonu Üyesi, hukukçu Umut Akdoğan, milletvekillerinin parti değiştirmesine yorumuyla, siyasetteki çürümeyi adeta özetledi.

AKP’ye katılan milletvekilinin sorumluluğunu yurttaşlara yükleyen Akdoğan, "Siz seçtiniz onlar gitti" diye yazdı. Akdoğan'ın paylaşımı şöyle:

"Ah bizim fedakar seçmenlerimiz

Ah bizim cefakar üyelerimiz 

Ah bizim vefakar dostlarımız

Ne yapalım…

Siz seçtiniz onlar gitti.

Dert etmeyin. 

Biz daha çok çalışırız.

Açığı kapatırız.

Üzülmeyin."

***

AKP'ye geçen vekil hızını alamadı, Erdoğan'a selama durdu: 'İki başkomutan var' 

CHP'den istifa ederek AKP'ye geçen Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır, rozet töreninde Erdoğan'a asker selamı verdi, "2 başkomutan var. Biri Gazi Mustafa Kemal Paşa diğeri de Türkiye Cumhuriyeti ordularının başkomutanı Recep Tayyip Erdoğan" dedi.

Başta CHP olmak üzere diğer partilerden AKP'ye milletvekili geçişi sürüyor.

Bugün de CHP'den ihracının istenmesi üzerine istifa eden Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır, Gelecek Partisi'nden istifa ederek bağımsız milletvekili olan İsa Mesih Şahin ve DEVA Partisi'nden istifa eden Kahramanmaraş Milletvekili İrfan Karatutlu AKP'ye katıldı.

Vekillere rozetlerini AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan taktı.

İsa Mesih Şahin, "Bazen nehirler farklı kollara ayrılsa da finalde vuslat oluyor, aynı denize dökülüyor. Kalbi aynı duygularla atanların istikameti de aynı oluyor. Bizim duygularımız ve istikametimiz her daim güçlü Türkiye içindir" dedi, Erdoğan'a teşekkür etti.

Kahramanmaraş Milletvekili Karatutlu, "Ben zaten aklen, vicdanen buradaydım. Şimdi de bedenen geldim" ifadelerini kullandı. "Devir, Sayın Cumhurbaşkanımızın yanında durma devridir" diye konuştu.

Erdoğan'a asker selamı

Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır ise hızını alamadı. 

Erdoğan'a asker selamı veren Çakır, "2 başkomutan var. Biri Gazi Mustafa Kemal Paşa diğeri de Türkiye Cumhuriyeti ordularının başkomutanı Recep Tayyip Erdoğan" dedi.

Erdoğan, partisinin rozetini taktığı isimlere imzalı fotoğrafını hediye etti.

Siyasette düzen partilerini saran çürümeyi eleştiren TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, "AKP’yi yenilgiye uğratma stratejisi AKP’ye hayat verme stratejisine dönüştü" demiş, "Milletvekili partisinden istifa ediyorsa, milletvekilliğinden de istifa etmiş sayılmalı" önerisi yapmıştı.

Son katılımlarla AKP'nin TBMM'deki sandalye sayısı 275'e yükseldi.

***

soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Ocak 2026-

Vekillerin 499’u çift maaş alıyor: Emeklilere 20 bin lira 'müjdeleyenler' 450 bin lira alacak  Asgari ücretin 28 bin lira olduğu Tür...