Hukuk yoksa da sermaye geliyor: Bir yılda 7 milyar dolar yatırım yaptılar -Kansu Yıldırım-
TÜSİAD’ın “genel kabul görmüş iktisat bilimi kuralları” diye tarif ettiği rasyonel piyasa anlayışına göre “Bir ülkede hukukun üstünlüğü yoksa” yabancı sermayenin “O ülkeye yatırım yapmayacağı” görüşü muhalefetin ağzına sakız olmuş bir sözdür. Buna göre yabancı sermayenin bir ülkenin hukuk ve demokrasi parametrelerine göre yatırım portföyünü çeşitlendireceğine ve şekillendireceğine dair genel kanı bulunur.
Ne var ki, uluslararası sermaye açısından “demokratik istikrardan” önce birikim koşullarını tesis edecek, “hukukun üstünlüğünden” önce özel mülkiyeti garanti altına alacak, “insan haklarından” önce emek hareketini zayıflatacak bir siyasal rejim her zaman hayati öneme sahiptir.
Uluslararası sermaye için bir ülkedeki rejimin ölçütü ve işlevi demokratik normlarla değil;
* Üretimin ve dolaşımın maddi koşullarının oluşturulmasıyla,
* Emek ile sermaye arasındaki çatışmanın patronlar lehine düzenlenmesiyle,
* İktidar bloğu içerisindeki sermaye gruplarının bileşkesiyle,
* Uluslararası iş bölümünde ülkenin pozisyonuyla ve sahip olduğu kaynaklarla hesaplanır.
Siyasi, hukuki ve iktisadi bunalım dönemleri, toplumsal çalkantılar ve derin istikrarsızlık koşulları çekinceden ziyade başlı başına yatırım motivasyonuna dönüşebilir. Korkut Boratav bu duruma yıllar önce güzel bir örnek vermiştir. Finans-kapital spekülatörlerinden Timothy Ash, 2014 yerel seçimlerinden üç gün Financial Times gazetesinde müşterilerine hitaben “Erdoğan seçimlerden başarıyla çıkarsa, burnunuzu tıkayıp Türkiye’ye girme zamanıdır. Fiyatlar yeterince düştü…” diye yazmıştı. Sermayenin temel hareket prensibi birikim için birikimdir.
Öncelikle Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi verilerine göre Türkiye'deki uluslararası sermayeli şirketlerin sayısı 2002 yılında 5 bin 600’den, 2024 yılı sonu itibariyle 86 bin 418’e yükseldi. Depremler, referandumlar, siyasi tutuklamalar, kayyımlar, darbe girişimi, salgın ve daha nice olağanüstü döneme rağmen finans, imalat, gayrimenkul, bilişim, hizmetler gibi pek çok sektörde uluslararası sermayenin yatırım trendi devam ediyor.
Rekabet Kurumunun 2025 yılı “birleşme ve devralma görünüm raporu”nda yer alan veriler de “Hukuk olmazsa sermaye gelmez” söyleminin sanılanın aksine çalışmadığını, iktidarın siyasi ve hukuki baskıyı artırdığı dönemlerde uluslararası sermayenin yoğunlaştığını gözler önüne seriyor.
Rekabet Kurumu tarafından 2025 yılında 416 birleşme ve devralma işlemi incelendi.
Birleşme ve devralma işlemlerinin 95’inde tarafların tümü Türk menşeli, 219’unda ise tarafların tümü yabancı ülke yasalarına göre kurulmuş şirketler. 74 işlemde ise Türk ve yabancı kökenli ortaklıklar yer alıyor.
Tüm tarafları Türk olan 162 şirkete ait satın alma ve birleşme işlemlerin toplam bedeli 466 milyar 113 milyon TL (11.81 milyar dolar).
Yurt dışı işlemlerde ise 226 şirket yurt dışında kurulurken işlem bedeli toplamı 18 trilyon 882 milyar TL (478.31 milyar dolar) oldu.
Raporda dikkat çekici nokta, 2025 yılına ait işlem hacmi gerek TL gerekse dolar bazında birleşme ve devralma görünüm raporlarının hazırlanmaya başlandığı 2013 yılından beri kaydedilen en yüksek değere ulaştı. İşlem hacimleri bir önceki yıla kıyasla TL bazında nominal olarak yaklaşık yüzde 142.9; dolar bazında yüzde 101.8 artmıştır.

Uluslararası sermaye 2025 yılında 55 ayrı birleşme ve devralma işleminde Türk şirketlerine yatırım yaptı. Türkiye kökenli hedef şirketler için yapılan bu gruplamada ilk sırada 9 işlemle Almanya, ikinci sırada 6 işlemle Fransa, 4’er işlemle ABD ve Birleşik Arap Emirlikleri, 3’er işlemle Çin, İsveç, Birleşik Krallık kökenli şirketler yer alıyor.
55 işlemde yabancılar tarafından yapılması öngörülen toplam yatırım tutarı yaklaşık 277 milyar 462 milyon TL (7.03 milyar dolar). 2024 yılına göre yüzde 132 artışla 4 milyar dolarlık bir artış söz konusu.
Rekabet Kurumu raporuna göre birleşme ve devralma işlemleri kapsamında yabancı yatırımcılar tarafından Türk şirketlerine yapılması öngörülen toplam yatırım değerlerinin son on yılda belirgin dalgalanmalar sergilemekle beraber, özellikle 2023 yılı sonrasında güçlü bir artış eğilimi gözleniyor.
2023 yılında 68 milyar TL’ye, 2024 yılında 99 milyar TL’ye yükseldiği ve 2025 yılında ise bir önceki yıla kıyasla yaklaşık üç kat artış göstererek 277.5 milyar TL seviyesi ile incelenen dönemin en yüksek düzeyine ulaşmıştır.

Sıcak paraya bağımlı Türkiye ekonomisi için geçici çözümlerin başında gelen “Yabancı yatırım çekme” çabalarının tümü uzun vadede siyasal ve ekonomik angajman ilişkilerine yol açtığı gibi, ekonomideki bağımlılık ilişkilerini de pekiştiren bir etkendir. Yabancı sermaye ülkeler arası hareketinde sadece nakdi olarak değil, siyasi temsil ilişkisini de beraberinde getirir.
/././
Orman yakan ‘çeteye’ 1,4 milyar dolarlık satış -Uğur Zengin-
IMF ve Dünya Bankasının onlarca yıldır borç karşılığında dayattığı özelleştirme politikaları, dünyanın birçok ülkesinde kamu hizmetlerini felce uğrattı. Su, enerji ve maden gibi yaşamsal alanlar “verimlilik” söylemiyle piyasaya devredilirken, ortaya çıkan sonuç hemen her yerde aynı oldu: Daha pahalı hizmet, daha az erişim, daha derin eşitsizlik.
Jakarta’da suyun özelleştirilmesi milyonlarca insanı yer altı suyuna mahkum etti; şehir çökmeye başladı. São Paulo’da kamu su şirketinin özelleştirilmesi, yatırımları zengin mahallelere yöneltti, yoksulları susuz bıraktı. Güney Afrika’da su ve sanitasyonun piyasalaştırılması kolera salgınlarıyla sonuçlandı. Zambiya’da ise IMF baskısıyla özelleştirilen bakır madenleri ülkeyi borçtan kurtarmadı, aksine kamu kaynaklarını kalıcı biçimde kaybettirdi.
Zambiya'nın Eski Maliye Bakanı Edith Nawakwi şunları söylüyordu: “Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankasının da aralarında bulunduğu danışmanlar bize, önümüzdeki 20 yıl boyunca Zambiya bakırının kâr getirmeyeceğini söylediler. [Ancak, eğer özelleştirirsek] borç hafifletme imkanına erişebilecektik ve bu, önümüzde duran devasa bir teşvikti. Tıpkı ölmek üzere olan bir kadının önüne ilaç sallamak gibi.”
Tıpkı Türkiye’nin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in 2014’te söylediği gibi: “Amacımız daha etkin, daha verimli bir işleyişi sağlamak, daha çok insanımıza istihdam ortamı oluşturmak, sektörlerde rekabet ortamı oluşturmak, kaliteyi artırmak ve herkesin kazançlı çıkacağı bir yapıyı kurmak. Bunu özellikle elektrik dağıtım sektöründeki özelleştirmelerde ortaya koyduk. Bu alanda yapılan özelleştirmelerle hem kayıp kaçak oranı azaldı hem devlet daha çok gelir elde etti hem de vatandaşa daha kaliteli hizmet gitmeye başladı. Bu başarıyı diğer alanlarda da yakalayacak bir model üzerinde çalışıyoruz.”
Ciddi gelir elde edildiği doğruydu. Sadece 2009-2013 yılları arasında yapılan elektrik dağıtım özelleştirmelerinden 13 milyar dolara yakın gelir elde edildi. Bu tutar, sadece dört şirketin bir yıllık net kârının altında kaldı. Tek amaç kâr olunca, tüketici fiyatları katlandı.
Ancak tüm bunların yanında bir yerlerde bir şeyler çarpıcı biçimde değişiyordu.
Elektrik dağıtım hatlarının özelleştirilmesinin ardından, enerji hatlarının çıkan yangın sayısındaki payı neredeyse sıfırdan yüzde 5’lere çıktı. Daha önemlisi, söz konusu enerji hatları yangınları büyüttü. Yanan saha içindeki enerji hatları etkisi yüzde 2.6’dan yüzde 29.2’ye çıktı. Yani enerji hatlarının yanan saha içindeki etkisi yaklaşık 11.2 kat arttı.

Orman Genel Müdürlüğü yangınlara müdahale edecek personel sayısını azaltmış, hatta kasasındaki parayı faiz geliri elde etmeye ayırmıştı.
Ancak Rekabet Kurumu verilerine göre Mehmet Şimşek de 2025 yılında boş durmadı ve yangınlar sürerken “Elektrik enerjisinin üretimi, iletimi ve dağıtımı” alanında 1.4 milyar dolar tutarında özelleştirme gerçekleştirdi. Bu tutar yıllık yapılan toplam özelleştirmenin (2.74 milyar dolar) yüzde 19’una denk geliyor ve özelleştirme işlemleri alanında birinci.
Şimdi, Türkiye’de ormanları ‘yakan’ özelleştirme çetesi elektrik dağıtım ve üretimine daha fazla hakim oldu. Hem de ormanlar yanarken.
Ancak tablo ve risk bununla sınırlı değil.
Bu yıl hedefte TEİAŞ var. TEİAŞ, Türkiye elektrik sisteminin kalbi. Elektrik sisteminin otobanlarını işleten doğal tekel konumundaki kamu kurumu. İktidar, bu yıl elektriğin ‘kalbi’ni satmak istiyor. TEİAŞ bünyesindeki Kangal Termik Santral Elektrik Üretim AŞ 2013’te gerçekleşen özelleştirme ile Anadolu Birlik Holdinge satılırken, o dönem de hazine ve maliye bakanı olan Mehmet Şimşek, “Nereden bakarsanız bakın devlet kazanıyor, millet kazanıyor. Ama ben inanıyorum ki Konya Şeker de kazanacak. Çünkü başarılı bir şirket. Özelleştirmeler devlete ve vatandaşlara büyük katkı sağlıyor. Bu sayede devletin finansman yükü azalıyor, buraya ayrılacak kaynak da eğitime aktarılıyor” diyordu.
Sonuç olarak IMF programlarının dayattığı özelleştirme reçeteleri, kamu yararı yerine kârı merkeze alarak ülkeleri daha kırılgan hale getiriyor. Türkiye örneğinde de görüldüğü gibi, azımsanamayacak düzeyde gelir elde edilse bile bedelini doğa, emek ve toplum ödüyor. IMF’nin “verimlilik” söylemi, kamusal denetimi zayıflatıyor; yangınlardan eşitsizliğe uzanan zinciri derinleştiriyor ve çoklu sonuç yaratıyor.
/././
Her devlet başkanı bir Maduro olabilir -Nuray Sancar-
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı (UKKTH) veya bunun ‘Amerikanca’sı Self-Determination, Birinci Büyük Savaş’tan sonra kurulan düzenin anahtar kelimesiydi. Üç imparatorluğun yıkıldığı, bir proleter devrimin yaşandığı dünyada Lenin’e göre, halkların emperyalist sömürgecilerine karşı bağımsızlık mücadelesini sosyalizmin dayanaklarından biri olarak gören anlayışın özetiydi UKKTH. O sıralarda üzerinde güneş batmayan imparatorluğun yani İngiltere’nin tahtını sallayarak yükselen ABD’nin Başkanı Wodrow Wilson da 14 maddelik ‘prensipler’ini açıklayarak eski sömürgelerinden kurtulmaya çalışan halklara yeşil ışık yakıyordu. Self-determination, İngiltere ve Fransa’nın defedildiği sömürgelerde ABD’ye bağlı yeni sömürge rejiminin zahmetsizce kurulmasına imkan sağlayan bir ilkeydi.
Wilson ölü doğan ve daha sonra yerini Birleşmiş Milletlere bırakacak olan Milletler Cemiyetinin kurucu babasıdır. Onun 14 maddelik prensipleri içinde dünya çapında ticaret serbestliği ve ticari ilişkilerde eşitlik, uluslar arasında ekonomik bütün engellerin kaldırılması, silahsızlanma, açık diplomasi vb. gibi yeni dünya düzeninin kurucu şartları yer almaktaydı. Ne var ki mağlup Almanya’ya imzalatılan Versay Anlaşması ile yeni doğmuş SSCB’de düzenlenen Doğu Halkları Kurultayı ve savaştan sonra kurulan Komintern’in önerdiği dünya düzeni Wilson’ın emperyalist hayallerine saplanan bir bıçaktı. Gerçekte dünyanın iki kutba bölünmesi ikinci savaştan sonra değil birincisinden hemen sonra gerçekleşmişti. İkinci savaş bu durumu halk demokrasilerinin kuruluşu, Çin devrimi, eski sömürge sisteminin yıkılışı ve Sovyetlerin nüfuz alanındaki genişleme ile perçinledi.
ABD uluslararası siyasi ve askeri koalisyonlardan, zayıf ülkelerde manda ve vesayet ilişkileri oluşturmaktan gerçekte hiç vazgeçmedi Ancak onu itidalli olmaya zorlayan uluslararası ilişkilerin kuralları, örgütlü işçi sınıfı, kamuoyu tepkisi ve karşısındaki ‘blok’un ağırlığı gibi koşullar, ABD’yi hamlelerine uygun araçları yaratmak zorunda bıraktı. 20. yüzyıl ABD’nin kurulup dağılan, yeniden kurulan sayısız ittifaklarının yüzyılıdır. Ki yeni yüzyılın başında Irak’a saldırırken, İngiltere hariç, kimseyi yanında bulamayınca ‘uluslararası toplum’ diye ona destek olduğunu iddia ettiği hayali bir koalisyonu uydurmuştur.
ABD’nin esas gücü ikinci savaştan sonra kurulan NATO’dur. Yeni sömürgeciliğin ABD tarafından komuta ve finanse edilen devasa ordusu aynı zamanda en tehlikeli siyasi aparata dönüşmüştür. Ama NATO sadece bir operasyon-ortak savunma örgütü değildir. Aynı zamanda ülkelerin içinde oluşturulan görünürde bağımsız ancak komutası emperyalizmin merkezinde olan illegal yapılarla iktidar devirip iktidara getiren bir iç güçtür de.
ABD emperyalizminin kara kitabında Kore savaşı, Vietnam’ın işgali, Latin Amerika ve Ortadoğu ülkelerinde darbeler, siyasi cinayetler, iç savaş körükleyiciliği, Gladyo ve benzeri örgütler aracılığıyla ülkelerin iç işlerine karışma, tam biat sağlayamadığı iktidarları devirme, ‘uluslararası komünizmle mücadele’ stratejisi kapsamında sayısız muhalifin katledilmesi, dayatmalar, ambargolar vardır. 1973 Şili darbesinin mimarı CIA, Devlet Başkanı Allende’nin öldürülmesinin sorumlusudur. Nikaragua, Salvador, Endonezya’da iç savaşın tetiği de ABD’nin parmağının ucundaydı. İç savaş ve çatışmaların, kitle katliamlarının ateşleyicisi ya da suç ortağı da hep ABD olmuştur. Türkiye’de 1977 1 Mayıs Katliamı’nı da buna eklemek gerekir.
Uluslararası ilişkilere kural dayatan iki kutuplu bir dünya düzeni varken; kibarca tehdit eden diplomatların ve “fırsatlar ülkesi” reklamını satan kitle iletişimi profosyonellerinin yer aldığı ABD sahnesinin geri planında; haydutluğun, mafyatik yöntemlerin, ülkelerin içinde besleme iş birlikçilerin egemen olduğu bir düzen işliyordu.
Şimdi, emperyalizmi ara sokaklar bulmaya yönelten demokratik temayülün ağırlığı, sosyalizm tehdidi, sömürgecilik karşıtı mücadeleler yok. Rol yapmaya gerek de yok. ABD sermayesi emeğin maliyetini dünya çapında yükselten direniş ve eylemlerin önemli ölçüde geriye çekildiği günümüzde bastırılmış saldırganlığının bentlerini soytarı ve patavatsız bir başkanın liderliğinde yıkıyor.
Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun göz önünde yatağından kaçırılması ve ABD’de bir hapishaneye tıkılması Trump’ın damgaladığı yeni dünya düzeninde cüretin sınırsızlığını göstermesi bakımından önemli. Dünya buraya birdenbire gelmedi, sadece altında ateş yakılan üstündeki kurbağanın bu kadar kızaracağı henüz beklenmiyordu.
Oysa uluslararası ilişkileri iki dünya savaşındaki pat durumunda kısmen düzene sokan ‘kurallar’ın yıkımı göz önünde gerçekleşti. Trump, Gazze’yi Riviera yapacağını söylerken, Trump’ın peşine takılmış leş avcısı devletler Netanyahu’nun sırtını sıvazlarken halkları; gerici Hamas’a, aynı ölçüde gerici Hizbullah ve İran yönetimine karşı haklı bir saldırıdan ibaret, münferit bir durumla karşı karşıya olduklarına inandırmaya çalışıyorlardı. Trump, Venezuela Devlet Başkanını ‘narko terörizm’ suçlusu olarak derdest ederken; gelişmelerin münferit olanı giderek genelleştirdiğini, ABD’nin ulusların iç işlerine karışma hakkının apaçık yerinden söküldüğünü ve bunun bütün dünya için geçerli olmaması için hiçbir nedeninin kalmadığını ilan etmişti. Dünyayı allak bullak eden budur; narko terör suçlamasına veya benzeri bir suç uydurmasına dahil olmayacak kimse kalmamıştır çünkü.
Şimdi kuralı, gücü olanın koyduğu bir cangıl inşa ediliyor. Bir süre sonraki seçimlerde iktidarda kalabilmek için anayasada değişiklik yapacağım diyen barbar, dünya düzeninin vektörünü gösterdi; bu tüm diktatörler ve diktatörlük heveslileri için de esin kaynağı.
Trump, kabına sığamayan, sıkıştığı yerden yayılacak zayıf noktaları zorlayan ABD sermayesinin en gerici, en bağnaz, en saldırgan eğilimlerinin temsilcisi. Ağzı pis bir lümpen. Sayesinde bir NATO üyesi olan Danimarka, ABD ile Grönland’a el atmaya çalıştığı için gerilimde, Kanada ve Meksika’ya ‘Bir şeyler yapmak’tan bahsediyor, Küba’yı ve İran’ı tehdit ediyor, Suriye’de Alevi ve Kürt katliamına yeşil ışık yaktı.
Hitler onun bedeninde 2.0 versiyonuyla yeniden imal ediliyor.
Bir de vaktiyle Wilson’a verilen Nobel Barış Ödülü’nü alamadığı için çıldırıyor.
/././
Trump Grönland’ı alırsa Avrupa ne yapabilir? -Yücel Özdemir-
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu eşi Cilia Flores ile birlikte kaçırarak New York’a götürmenin zafer sarhoşluğu yaşayan ABD Başkanı Donald Trump, birkaç gündür sıranın Danimarka Krallığının parçası olan Grönland Adası’na geldiğini söylüyor. Bu nedenle Avrupa’yı panik ve tedirginlik havası sarmış durumda. Grönland’ın ABD tarafından işgal edilmesi halinde nasıl tepki gösterilmesi gerektiği üzerinde duruluyor.
Trump’ın uluslararası hukuku hiçe sayarak bir ülkenin iç işlerine karışmasına, seçilmiş devlet başkanını kaçırmasına destek veren Avrupa ülkeleri, mesele Grönland olunca “ulusal egemenlik haklarına saygı” çağırısında bulunuyorlar. Venezuela’ya “ulusal egemenlik haklarını” çok görenlerin Grönland’da bunu kutsaması tam anlamıyla bir ikiyüzlülük örneği olsa gerek.
Açıklamalara ve girişimlere bakılırsa ABD emperyalizmi, Grönland’ı topraklarına bir şekilde katmaya kararlı. Dışişleri Bakanı Rubio, satın alma opsiyonunu bir kez daha gündeme getirdi. Demek istedikleri; “Ya satış yoluyla ya da işgalle Grönland’ı alacağız.”
Venezuela’da Trump ve ekibine tam destek verenler, Grönland’da “emperyalizmi” de keşfetmiş durumda. Birçok gazetede ABD’nin Grönland’a el uzatmasının arkasında “emperyalist çıkarlar” olduğuna dair haber-yorumlar yazılmaya başlandı.
Her ne kadar Rubio, Venezuela’da yaşananların Grönland’da olmayacağının sözünü Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot’a verse de, Maduro’nun kaçırılmasına sınırsız destek verilmeseydi, belki Grönland bu denli pervasız şekilde gündeme gelmeyebilirdi. Ancak bu durumda, Grönland’ın Trump döneminde bir şekilde ABD’nin kontrolüne geçmesi adeta kaçınılmaz görünüyor.
2.1 milyon kilometrekare yüz ölçümü, sahip olduğu zengin nadir elementler ve jeostratejik konum nedeniyle ABD emperyalizminin iştahını uzunca bir süredir kabartan Grönland’ın işgal edilmesinin önüne geçmek için şimdilik Avrupalıların en önemli gerekçesi Grönland’ın Danimarka’nın, dolayısıyla AB’nin ve NATO’nun parçası olduğu söylemi... Bir NATO üyesinin başka bir NATO ülkesine savaş açmayacağı, topraklarına el koymayacağı gibi “siyasi ahlak normları” sıralanıyor. Evet bugüne kadar bir NATO üyesi ülke başka bir NATO üyesine saldırmamış olabilir, ama hiç saldırmayacağı anlamına da gelmiyor. Saldırması durumunda NATO’nun ne yapacağına dair bir düzenleme de yok. Çünkü, hep NATO ülkelerinin düşmana karşı birlikte hareket edeceğinden yola çıkılıyordu. Ama, emperyalist ABD’nin vardığı haydutluk aşaması ve ihtiyaçları yerleşik ezberleri bozmaya aday. Bu elbette emperyalizmin doğasında olan bir şey. Yeni değil.
Başka bir deyişle ABD’nin Çin karşısında güç kaybetmenin etkisiyle ulaştığı dizginsiz saldırganlık ve haydutluk bakımından bir teritoryumun kime ait olduğu çok da önem arz etmiyor. Gücü olanın istediğini aldığı havasının yaratıldığı günümüzde, Grönland ve Danimarka’nın egemenlik hakları da sadece bir ayrıntıdan ibaret.
Trump ve ekibinin saldırganlığının farkında olan Danimarka hafta içinde, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Polonya, İspanya’yı yanına alarak, ABD’ye karşı ortak bir açıklama yayımladı. Hep birlikte Trump’a, Venezuela’da yok saydıkları “BM Şartı”nda yer alan egemenlik, toprak bütünlüğü ve sınırların dokunulmazlığı ilkelerine saygıyı hatırladılar ve Trump’a buna uyma çağrısında bulundular.
Asıl mesele, Avrupa’nın ABD’ye geri adım attırabilecek bir ağırlığının, gücünün olmaması. Trump da bunun farkında. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in en sert çıkışı, “Grönland’ın işgalinin NATO’nun sonu olacağını”ndan öteye geçmedi. Fransa, Almanya, Polonya ve Danimarka, gerektiğinde askeri yanıt vermek üzere görüşmelere başladı.
Tek başına gücü ABD’ye yetmesi mümkün olmayan Danimarka, yakın gelecekte Grönland’daki çıkarlarının bütün Avrupa’nın yararına olduğunu daha fazla dillendirerek, diğer ülkelerin sürece müdahil olmasını isteyecek. Grönland’ın zenginliklerini ABD ile değil Almanya, Fransa ve İngiltere ile paylaşılacağının vadedilmesi durumunda transatlantik ilişkilerde tansiyon artacak.
ABD’nin bütün itirazlara rağmen Grönland’ı işgal etmesi, elbette Avrupa ile ABD arasında ve NATO içinde bir kırılmaya yol açacaktır. Ancak bu kırılmanın kesin bir kopuşa yol açıp açmayacağı belirsiz. Birçok AB ülkesi ekonomik ve siyasi çıkarları gereğince, bir süre sonra ABD’ye itirazlarını bir yana bırakarak ilişkileri normalleştirebilir. ABD için tek endişe, emperyalist paylaşımda Avrupa’nın nerede duracağı. Grönland işgaliyle Avrupa’nın ABD’nin değil rakibi Çin’e yakınlaşacağına dair belirtilerin ortaya çıkması durumunda süreç gecikebilir.
Almanya ve Fransa’nın merkezinde olduğu Avrupa, ABD ve Çin kadar güçlü bir eksen olmasa da kendi çıkarları temelinde pazarlık yapabilecek bir güce dönüşme olasılığı ise henüz var.
Emperyalist rekabetteki sertlik, pervasızlık, devasa silahlanma ve bloklaşmalar içinde büyük savaşları barındırıyor. Emperyalistlerin sömürgeci amaçları artık çık daha net ve çarpıcı şekilde geniş kitleler tarafından görülebilir. Önemli olan, yeni koşullarda hızlanacak bilinç değişimini güçlü bir antiemperyalist harekete dönüştürmek. Bu olabildiği takdirde emperyalist haydutlar istedikleri zaman istedikleri yere saldıramayacak.
/././
Trump'tan İran'a yine saldırı tehdidi: Protestolara katılanları öldürmeye başlarsa sert şekilde vuracağız
Trump, İran'daki hayat pahalılığı protestolarına ilişkin yeni açıklamasında da saldırı mesajı verdi. Protestolara katılanların öldürülmesi halinde ülkeyi "çok sert vurmakla" tehdit etti.
Metal patronlarının örgütü MESS, 155 bin metal işçisini ilgilendiren grup toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde ücretleri yoksulluk sınırının altında tutma ısrarını sürdürdü. MESS, son toplantıda ücret zammı teklifini cüzi biçimde artırırken, kazanılmış hakları budamaya dönük taleplerini masada tutmaya devam etti. Türk Metal Sendikası, teklifin yetersiz olduğunu belirterek görüşmeyi sonlandırdı.
Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile Türk Metal arasında 13 Ekim 2025’te başlayan 2025-2027 dönemi grup toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde, 8 Aralık 2025’te yapılan toplantıda anlaşma sağlanamaması üzerine uyuşmazlık tutanağı tutulmuştu. MESS’in yüzde 10’luk zam dayatması, metal işçilerinin tepkisini büyütmüş; hem Türk Metal hem Birleşik Metal-İş üyesi işçiler farklı biçimlerde eylem kararları almıştı.
Yeni teklif seyyanen 17,30, bir kuru ekmek
Türk Metal Sendikası’nın yaptığı açıklamaya göre, MESS’in davetiyle İstanbul’daki merkez ofiste gerçekleştirilen son toplantıda patronlar, ücret teklifini sınırlı biçimde revize etti. Buna göre MESS, 1 Eylül 2025’ten geçerli olmak üzere ilk 6 ay için ücret artışını yüzde 7,5 + seyyanen 17,30 TL olarak sundu. Bu artışın oransal karşılığının yüzde 15 olduğu ifade edildi.
Ancak teklif yalnızca ilk 6 ayla sınırlı kaldı. MESS, sözleşmenin devam eden diğer 6 aylık dönemleri için herhangi bir ücret artışı önermedi. Sosyal yardımlar açısından da tablo değişmedi: Yıllık artış oranı yüzde 32,95’e çıkarılırken, ikinci yıl için yine hiçbir artış teklifi sunulmadı.
Hak gaspları masada tutuldu
Türk Metal’in açıklamasında, MESS’in yalnızca düşük zamda değil, kazanılmış hakları hedef alan taleplerde de ısrarcı olduğu vurgulandı. Patronlar; sözleşmenin 3 yıllık olması, ikramiyelerin kesinti yapılarak ödenmesi, denkleştirme ve telafi uygulamalarının sözleşmeye girmesi, deneme süresinin 4 aya çıkarılması gibi düzenlemeleri masada tutmayı sürdürdü.
Sendika tarafından yapılan açıklamada, “Heyetimiz, verilen zam teklifinin yetersiz olduğunu belirterek kazanılmış haklarımızı geriye götürecek işveren taleplerinin masada tutulmasını kabul etmemiş ve görüşmeyi sonlandırmıştır” denildi.
İşçiler sahada, üretim duruyor
Öte yandan MESS’in yüzde 10’luk ilk teklifine karşı Birleşik Metal-İş üyesi işçiler de haftalardır fabrikalarda eylemdeydi. Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu 43 fabrikada vardiya girişlerinde üretim durdurulmuş, işçiler “sefalet zammına karşı insanca yaşam ücreti” talebiyle üretimden gelen gücü kullanmıştı.
Son görüşmede açıklanan yeni teklif, metal işçilerinin tepkisini dindirmek bir yana, yoksulluğun sözleşmeyle kalıcı hale getirilmek istendiği eleştirilerini güçlendirdi. Metal iş kolunda hem arabuluculuk süresinin sona yaklaşması hem de farklı sendikaların eylem takvimlerini devreye sokması, MESS TİS sürecini kritik bir eşiğe taşıdı. Patronlar düşük ücrette ısrar ederken, işçiler ise üretimi durdurma dahil daha etkili mücadele biçimlerinin gündeme gelmesi gerektiğini vurguluyor.
Gözler, önümüzdeki günlerde sendikaların alacağı yeni kararlara ve metal işçilerinin bu kararlara vereceği karşılığa çevrilmiş durumda.
Türk Metal'in taslağında ne vardı?
Türk Metal, açıkladığı taslakta ilk altı ay için saat ücretlerine önce yüzde 20 zam, ardından ortaya çıkan ücretlere 35 TL seyyanen zam yapılmasını talep etmişti. Takip eden altı aylık dönemler için ise ikinci altı aylık dönem için gerçekleşen enflasyon oranında, üçüncü altı aylık dönem için enflasyon farkı ve yüzde 3 refah payı son altı aylık dönem için ise enflasyon oranında ücret artışı istemişti. Sosyal hak ödemelerinin eklenmesi ile birlikte toplam zam talebi yüzde 38,97 seviyesinde.
Farklı iş yerlerinden Türk Metal üyesi işçiler ise açıklanan bu zam oranına tepkili. Anket sonuçlarının dikkate alınmadığını belirten işçiler, sendikanın toplu sözleşmede hezimete imza atacağını ifade etmişti. İzmir'de metal işçileri, "Bu taslak patronun taslağı, bizi temsil etmiyor" demişti.
***
EVRENSEL





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder