‘Muktedir yapar, zayıf çaresiz katlanır’-Ergin Yıldızoğlu-
Trump’ın başdanışmanı Stephen Miller, CNN’de, Goebbels taklidi yaparken “Amerika Birleşik Devletleri -bu, aslında temelden gelen bir şey- çıkarlarımızı korumak için askeri gücünü bizim bölgemizde açıkça ve özür dilemeden kullanıyor. Biz bir süper gücüz, Başkan Trump döneminde bir süper güç olarak davranacağız”... “Dünya güç ile yönetilir, o da iktidar ile yönetilir” diyordu.
HUBRİS VE NEMESİS
Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.
‘İMPARATORLUK VE FAŞİZM’
Atina’yı düşünürken 1990’ların sonunda neo-conlardan duyduğumuz, “ABD bir imparatorluktur, artık imparatorluk olarak davranacaktır”; “Realiteyi biz yaparız, size de yorumlamak düşer” zırvalarını anımsadım. Bir farkla ki Atina Melos’a saldırdığında, gücünün zirvesindeydi. Oysa, Project for New American Century (1998), başlıklı yaklaşık 70 sayfalık rapor, ABD’nin rakipsiz ekonomik üstünlüğünü kaybettiğini ama askeri olarak hâlâ rakipsiz olduğunu saptıyor, bundan sonra “üstünlüğünü korumak için askeri gücüne öncelik vermesi gerektiğini” savunuyordu. Diğer bir deyişle ABD dış politikasını tasarlayan uzmanlar arasında bir kesim (neo-conlar), ABD’nin artık rıza alarak (yumuşak güç ile) yönetemediğini, dolayısıyla hegemonya kapasitesini kaybettiğini kabul ediyor; üstünlüğünü koruyabilmek için çıplak güce, şiddet araçlarına dayanmaktan başka seçeneği kalmadığını savunuyordu. ABD, artık bir imparatorluk olarak davranmalıydı.
O raporun yazarları, G.W. Bush seçimleri kazanınca hükümete geldiler, “bir süre” için dış politikayı belirlediler; projelerini küreselleşme, “serbest piyasa, demokrasi (neoliberalizm) götürme” kılıfına sardılar. Bu “süre” içinde Afganistan, Irak, Abu Ghraib gibi rezaletler yaşandı, IŞİD gibi İslamcı terörist hareketler doğdu. ABD’nin, müttefikleriyle arasını bozdu, yalnızlaştı. O zaman devletin idari (atanmışlar) kesimi hâlâ ayaktaydı, güçler ayrılığı geçerliydi. ABD, BM’ye gelip üye ülkeleri, haklılığına inandırmaya çalışıyordu.
Bu imparatorluk projesi amacına ulaşamayınca, hegemonya gerilemesi hızlanınca neo-con ekip “idari hükümetin” (güvenlik bürokrasisinin) baskısıyla tasfiye edildi. Geleneksel bir ekip Bush’un II. döneminde dış politikayı devraldı. Libya, 2008 krizi, Çin’in yükselişi, Rusya’nın büyük güçler rekabetine geri dönmesi, bu geleneksel ekibin hegemonya restorasyonu umutlarını tamamen söndürdü.
İmparatorluk projesi yine gündemde. Ancak bu kez durum farklı. Birincisi: “Kurucu rapor” (Project 2025-900 sayfa) devleti yeniden yapılandırmayı planlıyor, 5000+ seçilmiş, düpedüz faşist bir kadro söz konusu. Yeni kadro, imparatorluk atılımından önce “idari hükümeti” başkana sadakat ilkesi üzerinden yeniden yapılandırdı, Cumhuriyetçi Parti içindeki çatlak sesleri susturdu. Böylece, Venezuela’nın egemenliğine tecavüz ederken Kongre’yi (ve anayasayı) baypas edebildi.
İkincisi, Miller CNN’de, “Sana bu konuşmayı yapıyorum, çünkü meseleyi yanlış bir çerçeveden ele alıyorsun. Sen hâlâ neoliberal çerçeveyle yaklaşıyorsun” diyordu. Gerçekten de gümrük tarifeleri, Venezuela operasyonundan önce petrol şirketlerine haber verilmesi, şimdi de Venezuela’ya dönmeye zorlanmaları, ev stokunu rahatlatmak için dev yatırım şirketlerine müstakil ev alma yasağı getirme planı, merkez bankasının bağımsızlığına göz dikilmesi, Gestapo tipi ICE zorbaları, “yaklaşımın” değiştiğini gösteriyor. Kısacası, bu kez Grönland’ı, Kanada’yı hedefe koymuş bir imparatorluk projesi “süreç olarak faşizm” içinde yürütülüyor. Nemesis ABD ile buluşmak için çoktan yola çıktı.
/././
Faturacılar -Mehmet Ali Güller-
Henüz ABD-İsrail saldırganlığı yokken çok kutupluluğa şu eleştiri yapılırdı: “Çok kutupluluk halka ne kazandırdı, emekçilerin hayatını iyileştirdi mi?”
ABD-İsrail saldırganlığıyla birlikte, bu kez çok kutupluluğa şu tür “sağdan eleştiri” gelmeye başladı:
“Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı.”
Sanırsınız ABD köşesinde sakin sakin duruyordu, Çin liderliğindeki Küresel Güney ülkeleri çok kutupluluk isteyerek ABD’yi kışkırtmış oldular!
Yani çok kutupluluk başlamasa ABD dünyaya pervasızca yayılmayacaktı!
Oysa Afganistan ve Irak işgalleri örneğin, çok kutupluluk yokken ve ABD egemenliğinde tek kutupluluk varken yaşanmıştı.
ANTİDEMOKRATİK ANLAYIŞ
Gerçi “sağdan eleştiri” diyoruz ama bu yapılan aslında eleştiriden ziyade “fatura” çıkarmaktır, emperyalist ABD’nin saldırganlığına ve pervasızlığına gerekçe üretmektir.
Bu türden gerekçe üretmenin daha kabasını kimi gazeteciler sosyal medyadan “Konu petrol değil, konu demokrasi” diyerek yapıyorlar, “Maduro yolsuzluk yapıyor, Maduro diktatör oldu” diyerek yapıyorlar.
Buradan hareketle ABD’nin Venezuela’ya saldırısında güya “ahlaki” bir yön olduğuna kamuoyunu ikna etmeye çalışıyorlar.
Halbuki “demokrasi yok diyerek bir ülkenin başka bir ülkeye saldırmasının” ve bunun savunulabilmesinin kendisi baştan sona antidemokratiktir.
Demokrat, bir ülkede yolsuzluk varsa onun hesabının o ülkenin halkı tarafından sorulmasını ister çünkü.
KONU PETROL VE PETRODOLAR SİSTEMİ
Diğer yandan medyamızda bolca yer alan “Konu petrol değil, konu demokrasi” yalanını, ABD’deki Amerikalılar bile savunamıyor. Zira ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela’ya saldırdığı 3 Ocak’tan bu yana en büyük mesaisi, ABD’li petrol şirketlerinin yöneticileriyle Venezuela petrolünün nasıl paylaşılacağını tartışmakla geçiyor.
Yirmi civarında petrol şirketi yöneticisiyle görüşen Trump’ın verdiği mesaj şu: “Venezuela’yı ve ABD’yi bir araya getirdiğinizde, dünyadaki petrolün yüzde 55’ine sahip oluyoruz.”
Hani konu petrol değildi? Konu bal gibi de petrol. Elbette ABD’nin kullanmak için petrole ihtiyacı yok ama petrolün ne kadar üretildiği, fiyatının nasıl belirlendiği, hangi para biriminden satıldığı konuları ABD için kritik önemdedir. Daha da somutlarsak petrolün dolarla satılması ABD ekonomisi için hayati önemdedir. Çin’in Rusya’dan, İran’dan, Venezuela’dan ve Suudi Arabistan’dan dolar yerine “yuan” ve diğer ülke paralarıyla petrol almasını ABD fiilen savaş nedeni saymış durumda.
Fakat “küçük Amerika”nın “küçük Amerikancıları”, sosyal medyadan “Konu petrol değil, demokrasi” demeye devam ediyorlar. “Çok kutupluluk,
ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı” diyenler de herhalde “Çin yuanla petrol almasa ABD saldırganlaşmazdı” diyecekler!
FATURAYI ABD’YE DEĞİL KADDAFİ’YE KESTİLER
Ne yazık ki Türkiye’de de dünyada da böyle bir “entelektüel” tutumu var; siyasette, akademide, medyada, bürokraside bu fikirler savunuluyor. Dün ABD’nin Irak’a saldırısına “Ama Irak’ta demokrasi yok” diye gerekçe üretip faturayı Saddam Hüseyin’e kesiyorlardı!
Dün ABD’nin Suriye’ye saldırısına “Ama Suriye’de adalet yok” diye gerekçe üretip faturayı Beşar Esad’a kesiyorlardı.
Bugün ABD’nin Venezuela’ya saldırısına “Ama Venezuela’da fakirlik var” diye gerekçe üretip faturayı Nicolas Maduro’ya kesiyorlar.
ZALİME DEĞİL MAZLUMA FATURA
Sadece ABD’nin saldırdığı Irak, Libya, Suriye, Venezuela ve diğerleri mi? Ya Türkiye?
ABD darbe yapıyor, faturayısolculara kesiyorlar. ABD ekonomik operasyon yapıyor, faturayı S-400’e kesiyorlar. ABD Irak-Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçiriyor, “Ne işleri var orada” diye soruyorlar. ABD Türkiye’ye Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle ağır ambargo uyguluyor, faturayı Ecevit’e kesiyorlar.
Kısacası faturayı saldırana değil, saldırılanlara kesiyorlar; zalime değil mazluma kesiyorlar.
Anadolu'da iz bırakan bir aydın, arkeolojiye kattıklarıyla bir bilim insanı, Anadolu topraklarının “Halet Abla”sı, kimileri için “Halet Bacı”, “Halet Hoca” ama herkes için insanlığın vücut bulmuş hali Halet Çambel... 12 Ocak 2014'te aramızdan ayrılan Halet Çambel'i soL Dergi arşivinden Banu Yıldırım'ın yazısıyla anıyoruz...
“Mutluluk kişisel çıkar peşinde yakalanmaz,
asıl mutluluğa topluma yararlı olarak ulaşılır”
Halet Çambel
Anadolu topraklarının “Halet Abla”sı, kimileri için “Halet Bacı”, “Halet Hoca” ama herkes için insanlığın vücut bulmuş hali olmuş Halet Çambel. Rasih Nuri İleri onun için şöyle söylüyor: “Halet öyle bir insandır ki, yokuş başındaki ata bile eliyle arkadan itip destek verir.”
26 Ağustos 1916’da Almanya’da doğmuş, ilköğrenimini Almanya’da tamamladıktan sonra ailesiyle Türkiye’ye dönmüş. Babası Cumhuriyetin ilk yıllarında milletvekilliği yapmış, Türk Tarih Kurumu’nun kurucularından Hasan Cemil Çambel, annesi Sadrazam kızı Ayşe Remziye Çambel’dir. Ortaokul ve lise öğrenimini şimdiki Robert Koleji olan İstanbul Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde yapmış, ardından Fransız Hükümeti’nin bursuyla Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde dünyaca ünlü eğitimcilerden arkeoloji dersleri almıştır.
Bir ödül konuşmasında “… günün felsefesi insanların kişisel hırslarından uzak, karşılık beklemeden, kendi bilgilerine, yeteneklerine, güçlerine göre bir taş üstüne bir taş, bir tuğla üstüne bir tuğla koymak, topluma, ülkeye hizmet etmek, ülkeyi el birliği ile kalkındırmaktı” demiştir. Bütün hayatını bu felsefeye uygun yaşamış bir bilim insanı, bir aydındır Halet Çambel.
Onu tanıyanlar ne kadar direngen, mücadeleci ve çalışkan olduğunu anlatıyorlar hep. İster Karatepe’de kazı evinde, ister Nail Çakırhan’la ömrünü geçirdiği Arnavutköy’deki kırmızı yalıda her daim çalışırmış Halet Çambel. Öyle ki gelen misafirler 15 dakika sohbet edebilseler mutlu olurlarmış. “Bizim Halet hep böyledir, çalışırken kendini kaybeder” diyor Nail Çakırhan bir dost sofrasında, çalışırken yemeğe geç kalan Halet Çambel için.
Toplumun kadına biçtiği rollerden taşıyor, daima sınırları zorluyor. “Erkek işi” denen tüm işleri yapıyor, eşkiyaların kol gezdiği dağlarda gece vakitleri at sırtında keşifler yapıyor korkusuzca. Karatepe-Aslantaş bölgesinde bir başına çadır kurup, çevrede geziler yapıyor. Dilden dile anlatılıyor köylerde “Halet Abla”nın korkusuzluğu. İleri yaşlarında dahi kazıdaki ağır yükleri kaldırması, çamura saplanan araçları tek başına çamurdan çıkarması ve engebeli arazilerde herkesi geride bırakan bir tempoda yürümesi genç öğrencilerini fazlaca etkiliyor.
Bir anısında çocukken aile yakınlıkları sebebiyle bir evde buluştukları sırada “Ben erkek, ben erkek…” diye evin ortasında koşturan Necip Fazıl’ı sırtına alarak tüm evi dolaştırdığı ve bununla çok eğlendiklerini gülerek anlatıyor. O gün bana düşman oldu Necip diyor.
Eskrim, kürekçilik, okçuluk, judo, binicilik ve düzenli yoga yapıyor. Eskrim alanında Türk olimpiyat takımına seçilerek olimpiyatlara katılan ilk kadın sporculardan biri olma unvanını kazanıyor. Okuduğu Almanca kitaplardaki şövalyelerden etkilendiği için eskrim yapmaya başladığını söyleyen Çambel, Berlin Olimpiyatları’ndan bahsederken, Hitler’in elini sıkmamasıyla ilgili şu ifadeleri kullanıyor: “Berlin’deki mihmandarımız, bizden Hitler’le tanışmamızı istediğinde ona, ‘Eğer buraya gelmemizi hükümetimiz istemeseydi burada olmazdık’ dedim ve bu isteklerini reddettim.”
ANADOLU'DA İZ BIRAKAN BİR AYDIN: 'HALET ABLA'
Tüm bunların yanında kaldığı Anadolu topraklarındaki herkesin “Halet Abla”sı, “Halet Bacı”sı olmayı başarıyor, herkesin yardımına koşuyor, bilimi, arkeolojiyi halktan uzak bir şey olmaktan çıkarıyor, bölge halkının sahip çıktığı bir hale sokuyor. Tüm imkanlarını zorlayıp köy çocuklarına okuma yazma öğretmek için ön ayak oluyor, bir çardağı okula çevirip çocuklara dersler veriyor. Bölgenin yerel kültürü kayda alınsın, derlensin diye aydın dostlarını seferber ediyor. Ruhi Su, Füreya Koral, Pertev Naili Boratav, Semiha Berksoy, Mina Urgan, Aşık Veysel ve Yaşar Kemal gibi dönemin aydınları Çambel vesilesiyle Karatepe’ye geliyorlar ve işin bir ucundan da onlar tutuyorlar, Karatepe’de her birinden bir iz var artık.
Bir röportajında o dönem bölgede yaptıklarını şöyle anlatıyor: “Tarihi eserlere sahip çıkılması eğitimle mümkün. Komşulara ‘Çocuklar sizden, defter kalem bizden. Çocukları gönderin, saat beşten sonra okutalım’ dedik. Çocuklar sabah beşte geldiler, ırmağa gitmemeleri için aşçımızı başlarına koyduk. Mutfağın yanına sıralar kurduk, işten sonra derse giriliyordu. Burada ayrıca geleneksel olarak kilim dokumacılığı yapılıyordu ancak doğal değil kimyasal boya kullanılıyordu. Bunlar da akıyordu. Biz dedik ki, doğal boya kullanırsanız daha iyi olur. İlk dokunan kilimi biraz yüksek fiyatla biz satın aldık. Bu sefer herkes heveslendi ve doğal boyaları kullanmaya başladı. Buraya ilk geldiğimiz yıllarda köyde doktor yoktu. Burada bir ilk yardım istasyonu kurduk. Bir arkadaş Eczacılar Birliği’nin Genel Sekreteri’ydi. Evvela ilaç gönderdi. Burada her türlü yara-bereye, yanığa, basit hastalıklara elimizden geldiğince yardımcı olduk. Her gün 5-6 hasta gelirdi.”
TÜRKİYE ARKEOLOJİSİNE KATKILARI
Halet Çambel ile özdeşleşen hayatının büyük kısmını verdiği en önemli çalışmalardan biri Karatepe-Aslantaş projesidir. Burada uzun yıllar verdiği emek neticesinde binlerce parça eşsiz kabartma ve heykel onarılmıştır. Çambel yerinde koruma bilincinin dünyada bile çok az geliştiği yıllarda yerinde koruma ilkesine inanmış, bu konuda inatlaşmış ve Karatepe-Aslantaş bölgesinde Türkiye’nin ilk açık hava müzesini kurmuştur. Karatepe kalıntılarının ortaya çıkarılmasına ve Hitit dilinin çözülmesine katkısı büyüktür. 1946 yılında, Kayseri-Adana arasında kalan bölgedeki Hitit eserlerini incelemek için çıktıkları gezide Karatepe bölgesindeki kalıntılara ulaşan arkeoloji ekibi, Hitit hiyeroglifleri ve Fenike yazısının bir arada kullanıldığını görmüş. O dönem de Fenike yazısı tercüme edilebildiği için, bu keşif Hitit hiyerogliflerinin nihai çözümü olmuştur. Karatepe-Aslantaş “Hitit hiyerogliflerinin çözüldüğü yer” olarak anılır bundan sonra.
Halet Çambel, bölgenin ancak doğal çevresiyle bir anlamı olacağını düşünmüş; ormanın, doğal bitki örtüsü ve canlı yaşamın korunabilmesi için Türkiye’nin ilk doğal çevre koruma milli parklarından birini oluşturmuştur.
Şikago Üniversitesi ile birlikte yürüttüğü “Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Karma Araştırma Projesi” ile, Güneydoğu’nun arkeolojik envanterini yapmış ve bu proje çerçevesinde, Ergani- Çayönü’nde de uzun soluklu ve önemi dünya çapında kabul edilen kazılar yürütmüştür. Yine Çukurova bölgesinde ve özel olarak Adana’da kent kültürü envanteri çalışmaları yapmış, aynı şekilde Aslantaş Barajı alanında da belgeleme ve kurtarma çalışmaları yürütmüştür. Bir diğer önemli çalışması için 1960’lı yıllarda Türkiye’de yapılmakta olan en büyük baraj olan Keban Barajı’nı hedef seçmiş, ODTÜ rektörü Kemal Kurdaş’ı da ikna ederek Robert J. Braidwood’la birlikte Keban Projesi kurtarma kazıları yapmıştır. O yıllarda sistemli yüzey taraması, özellikle kurtarma kazıları Türkiye’nin henüz gündeminde yokken bu konuda da öncülük etmiştir.
1960 darbesinde 147’lik olan Halet Çambel, bu dönemde Karatepe’deki kazılara devam etti. 1962-1963 yılları arasında aldığı bir davet üzerine Saarbrücken Üniversitesi’ne giden Çambel, Türkiye’ye döndükten sonra, İstanbul Üniversitesi’nde Prehistorya Kürsüsü’nü kurdu. Çambel’in Türkiye arkeolojisine çok önemli katkılarından bir diğeri de, Arkeometri Ünitesi’nin kurulmasına önayak olmasıdır. Halet Çambel, Ufuk Esin, Bahadır Alkım ve Handan Alkım’ın katkılarıyla oluşturulan arkeometri grubu, önce TÜBİTAK bünyesinde çalışmış, sonra ODTÜ bünyesinde akademik bir birime dönüşmüştür. YÖK’ün kurulmasıyla birlikte akademiden ayrılmış, hayatının sonuna kadar Karatepe-Aslantaş bölgesindeki kazılarda çalışmıştır. Son yıllarını ise Turgut Cansever’in projesi olan kazı evi müzesinin kurulması için uğraşarak geçirdi.
ÇAMBEL'İN YOL ARKADAŞI: TKP'Lİ BİR ŞAİR
Halet Çambel 70 yılını hayat yoldaşı Nail Çakırhan’la birlikte geçiriyor. Nail Çakırhan; TKP’nin ilk üyelerinden, Nazım Hikmet’in ‘Hoş geldin’ şiirini kendisine ithaf ettiği yakın dostu, alaylı mimar, komünist şair. Evine gelen milletvekillerine “Komünist olmayan namussuzdur” diyen, Almanya’da yaşadığı süre boyunca sık sık Spartakistleri dinlemeye giden bir annenin kızı, TKP’li Nail Çakırhan’ın eşi ve birçok komünist aydının yakın dostu. Aydınlanmaya, bilime adıyor hayatını… Ne yaptıysa toplumun ilerlemesi için yapıyor, “Kişisel çıkarları için yaşayanların mutlu olamayacağı” düşüncesini hayat felsefesi olarak seçiyor. Bir konuşmasında “Buraları korumak bizim görevimiz; insanlığa, memleketimize karşı sorumluyuz” diyor.
Nail Çakırhan, Sultanahmet Cezaevi’nden 13 Ağustos’ta özgürlüğüne kavuşacağını düşünerek şöyle yazıyor mektubunda Halet’ine:
“Bak, ben neler düşünüyorum, o günü, 13 Ağustos için:
Kapıda bulunacaksın sen, o gün… Mahpusane kapısında…. Avukattan yıldırım haberini aldık mıydı bir… Otomobil de hazır olacak kapıda. Ben hemen oracıkta, sana sarılıp sarılıp öpmemek için, doya doya kucaklamamak için seni, kendimi zor tutacağım çıkınca. Durmak yok… Doğru taksiye… Ver elini, Bebek… Ha, ne dersin? Bebek’te oturup içeceğiz, seninle… Çok değil; ayak üstü biraz… Susuzluğumuz dinsin diye yalnız... İçerken bile ben gözlerimi kapayıp evimizi, odamızı göreceğim hep, evimizi, odamızı tadacağım içimden, yudum yudum...”
Halet Çambel ise bir röportajında anlatıyor; “Nail bana ‘Samovar Kipit’ diye bir şarkı öğretmişti. Onu beraber söylüyorduk. Dolaşa dolaşa, söyleye söyleye giderdik.”
“İşte yeniden bir aradayız ikimiz seninle. Bu geç vakitte yaz akşamında… Masada eskilerden bir semaver. Yıllar dediğin nedir ki vız gelir, sen gene gençliğindeki gibisin. Evet sen ve sen hâlâ yaşlanmadın. Semaver kaynıyor, çay demlendi. Konuş benimle söyleş. Reçeller elimizde. Her şey değişecek, düzelecek her şey. Hiçbir şey biriktirmedik, ne otomobil ne kürk. Ve aramadık mutluluğu parada. Mutluluk bu, sen, ben ve geleceğimiz…” Samovar Kipit
…
Daha çok onlar yaşamalıydı,
Daha çok onlar hak etmişlerdi bunu.
Daha çok onlar bilirlerdi
Yaşamanın ne olduğunu.
Ben onlardan öğrendim
Sevmeyi sevilmeyi,
Bana onlar öğrettiler
Dostu dost düşmanı düşman bilmeyi
Kafamı onlar yoğurdular.
Orada yepyeni
Taptaze
Gıcır gıcır bir alemi
İlk önce onlar kurdular.
O topraklarda ayrı gayrı bilinmez.
O topraklarda hep el ele tutulmuştur,
O topraklarda dert unutulmuştur;
Burcu burcu ekmek kokan baharda,
Ağız dolusu gülünür o topraklarda.
Daha çok onlar yaşamalıydı,
Daha çok onlar bilirlerdi
Yaşamanın ne olduğunu.
Kavgam onların adıyla anılır.
Nail V.
Kaynaklar:
Halet Çambel ile Buluşma, Haz. M. Melih Güneş, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Yayını
Nail V. Çakırhan, Daha Çok Onlar Yaşamalıydı
Nail V. Çakırhan, Üç Hapishaneden Mektuplar Canım Haletçiğim
Halet Abla, Vali İsa Küçük
Bu yazı, dijital olarak yayımlanan soL Dergi'nin 17 Ağustos 2018 tarihli 24'üncü sayısından alınmıştır.
Sağlıkta çeteleşmenin sonu yok: Radyoloji skandalları arka arkaya patladı -Aslı İnanmışık-
Kamu hastanelerinde radyoloji hizmetlerinin taşeron firmalara devredilmesiyle hazırlanan MR ve tomografi raporlarında tespit edilen hatalar yeniden gündemde. Hastaların karşı karşıya kaldıkları tek tehlike bu değil. Bilinçli olarak yapılan gereksiz ameliyatlar, sık tekrarlanan tetkikler doktorların ihmali ve hasta endişesiyle açıklanamaz noktada. AKP döneminde özelleştirilen hizmetler, sağlıkta "çeteleşmeyi" ve çürümeyi beraberinde getirdi.
İzmir Tire Devlet Hastanesi'nde MR cihazına giren bir kadın cihazın içinde unutuldu.
Beyin kitleleri normal gösterildi, ameliyat olmayan hastalar rahmi alınmış gibi raporlandı.
Ameliyata gerek duymayan hastalar ameliyat edildi, tedaviye ihtiyacı olmayanlar tedaviye yönlendirildi.1
Tüm bunlar ve daha fazlası hastanelerimizde yaşandı.
Hâlâ daha da yaşanıyor.
Kaç kişinin zarar gördüğünü, kaç kişiye yanlış tanı konulduğunu, yanlış tedavi uygulandığını bilemiyoruz.
Gereksiz olduğu halde istenen tetkikler, yapılan ameliyatlar, kamu hastanelerinde çekilen MR ve tomografi görüntülerinin raporlarının çoğunlukla hastane dışından ve farklı illerden yazılması, radyologların iş koşulları, yenen hakları, mevcut yönetmeliğe uygun hareket edilmemesi ama en tepede de AKP'nin sağlıkta özelleştirme adımları bu tablonun sebebi.
'Hekimlerin tetkik istemek dışında başka şey yapmaya pek vakti yok'
Hastanelerin en temel hizmeti, muayene süreleri "daha çok hasta bakma" mantığıyla giderek kısaltıldı, 15-20 dakikalardan 5 dakikaya kadar geriletildi.
Muayene hasta şikayetlerinin dinlenebildiği bir alan olmaktan çıkarıldı. Radyoloji1 uzmanı hekim şöyle anlattı: Doktorun hastanın şikayetlerini dinleyip muayene edebiliyorduk. Öyle olunca zaten bazı tetkiklere gerek de kalmıyor aslında. Görüntüleme gerektirmeyen pek çok şey elenebiliyor. Ancak süre bu kadar azaldığında, sürekli hasta görme baskısı hekimleri detaylı muayeneden uzaklaştırmış durumda, zaten böyle bir zamanları da yok. O nedenle mecburen hastaya' ultrasonunu yaptır, tomografini MR'ını çektir, değerlerine baktır sonra tekrar gel' deniliyor. Hekimlerin tetkik istemek dışında başka şey yapmaya pek vakti yok.
'Hizmet alımı' denilerek taşere edilen sağlık
Bu nedenle ülkemizde tetkik sayısı 5-6 yıldan beri katlanarak artıyor.
Radyolojik tıbbi teknolojinin yoğun kullanımı son 20 yıla denk düşüyor. Bu rakamlara bakarak Sağlık Bakanlığı gibi ülkemizde "sağlık hizmetlerinin geliştiğini, sağlık alanında son teknoloji tanı olanaklarının yaygınlaştığını" söylemek pek mümkün değil.
Acil servis başvuru sayıları gibi MR görüntülemede de dünya birincisi olmamız övünülecek bir durum değil. Sayıların anlamı doktor doktor dolaşıp daha az muayene edilme, daha fazla tetkik yaptırma demek. MR cihazları ise 7 gün 24 saat vardiyalı çalışma düzeninde hastaların 5’er dakika aralarla girdiği fabrika bant sistemini anımsatır bir hale gelmiş durumda.
Tetkik sayısının artmasıyla kamu hastanelerinde eskiden kamu olanaklarıyla ve kamu personeliyle verilen radyoloji, biyokimya gibi hizmetler de artık "hizmet alımı" şeklinde taşeron eliyle yaptırılıyor.
Hizmetlerin özelleştirilmesinin çok çeşitli sonuçları oldu. Öncelikle çalışanların sendikal mücadele yürütmesi engellenmiş oldu. Hastanede çalışan ancak kadrolu olmayan hastane dışı personelin kamu hastanelerinde sayısı arttı.
Radyoloji açısından ne oldu?
Hasta bakma süresi kısalıp tetkik sayısı artınca, radyologlar raporlandırmaya yetişemedi. Krizi yaratan ve sonra bu durumu fırsat bilen iktidar raporlamayı da dışarıdan bir "hizmet" olarak almaya başladı. Kamuda çalışan radyoloji uzmanı hekimin anlattıkları şöyle: Bizim açımızdan en önemli sonucu radyoloji tetkiklerinin artması oldu. Ultrasonu bizzat radyologun yapması gerekiyor. Tomografi ve MR'ı ise hastayı görmeden okuyup değerlendiriyorsun ve raporlandırmasını yapıyorsun. Tüm bunları sayısı artıp radyologlar yetişememeye başlayınca, bu birikme de mazeret gösterilip raporlandırma için de ayrı bir 'hizmet alımı' açıldı. Sağlıkta dönüşüm politikalarıyla birlikte 2006'dan beri sermayeye devamlı alan açılıyor yani.
Devlet hem aynı zamanda "yük" olarak gördüğü bir kamu hizmetinden bu şekilde kurtulmuş oluyor hem de patronlara yeni kâr alanları yaratılıyor.
Sistemin ittirdiği yer: Bakılmayan filmler, yanlış yorumlanan raporlar
Hastanelerin radyoloji raporlandırma hizmetlerinin taşere edilmesinin çok ağır sonuçları olabiliyor.
Bir firma pek çok hastanede bu hizmeti satın alıp, sınırlı sayıda radyologun diplomasını binlerce kişinin raporlamasında kullanabiliyor. Bunun önünde bir engel yok. Yani örneğin İzmir'de aynı anda birden fazla hastanede bir kişinin diploması ile yüzlerce hasta bakılıyor. Çok sayıda MR tetkikinin altında aynı kişinin imzası var.
Tetkikler sağa sola gönderilip çok düşük ücretlere hızlıca rapor yazdırılıyor. Sonuçta Muğla’da çekilen bir MR tetkiki Kayseri’de ya da başka yerlerde raporlandırılabiliyor. "Teleradyoloji" dedikleri bu uygulamada tetkiki kimin raporlandırdığı da meçhul. Diplomasını kiraladıkları emekli bir radyoloji uzmanı adına radyoloji asistanlarına bile rapor yazdırabiliyorlar. Sayılar artarken hem tetkik hem de rapor kalitesi giderek düşüyor.
Bu ne demek?
O radyologun tüm bunları okuması olanaksız. Bir radyolog havuzu oluşturuluyor, o havuza tetkikler aktarılıyor. O şirkete bağlı çalışan kişiler bu tetkiklerin sonucunu değerlendiriyor. Çoğunlukla da asistanlar devreye giriyor. Bu alandaki denetlemeler çok yetersiz olduğundan, iş yükü çok ağır olduğundan bir de yapılan yanlışlar imzası olan kişiye ait görüneceğinden şöyle örnekler ortaya çıkabiliyor: Bir yaralama olmuştu mesela. Kurşun ortada, neredeyse hekim olmayan birinin bile anlayacağı şekilde vücutta hasar yaratmıştı. Ancak her şey normal rapor edilmişti. Çalışma koşulları mevcut sistemle ve kâr etme arzusuyla birleşince böyle sonuçlar doğuyor. Tek diploma arkasında belki onlarca radyoloji asistanı çalıştırılıyor. Sistem çürüme eğilimi yaratıyor, hekimlerin 'ne de olsa benim imzam yok' diyerek durumu önemsiz hale getirmesine neden oluyor.
'Yenidoğan çetesi' tek örnek değil: Gerek olmadığı halde yapılan ameliyatların yolu radyolojiden geçiyor
"Yenidoğan çetesi" skandalı, bebeklerle de ilgili olduğu için büyük yankı buldu ve sağlıkta özelleştirmenin korkutucu bir yönü olarak ortaya çıktı. Bu skandaldan pek çok şey saçıldı ancak söz konusu yöntemlerin sadece bir alanda kullanılmayacağı çok belli.
Radyolojinin de bir "çetesi" var.
Hastanelerin "ortak" çalıştığı ultrason, MR gibi tetkiklerin yapıldığı görüntüleme merkezlerine hepimizin yolu düşmüştür. Burada kısa zaman çalışan bir radyoloji uzmanının soL'a anlattıkları hiç bilmediğimiz şeyler değil aslında ancak korkutucu: Bir süre için böyle bir merkezde çalıştım. Sonradan öğrendim ki, 'normal' diye yazdığım raporlar değiştiriliyormuş. Hastayı tedaviye yönlendirebilecek, hastanede tedavi olmasını gerektirecek şekilde düzenleniyormuş. Yani hastanelerle anlaşmalılar. Böyle raporlamalar yapılıyor. En sık rastlananı bel MR'ları. Ameliyat gerektirmeyen kas zorlaması gibi sebeplerle oluşan bel ağrıları, raporlarla ameliyat ya da fizik tedavi gerektirecek hale getiriliyor. Benzer durum menisküs yırtıklarında da var. Bana gelen ve dizinden ameliyat olduğunu söyleyen hastanın sadece açıp kapatıldığını, ameliyat edilmediğini görmüştüm. Hastanelerde esas para kazandıran yerler ameliyathaneler.
Radyolojinin kötüye kullanılmasıyla yapılan gereksiz ameliyatlar CİMER'e şikayet edilip soruşturma konusu da ediliyor.
Daha ürkütücü olanı herkes bu durumu biliyor.
Sağlık Bakanlığı, İl Müdürlüğü, hastaneleri denetleyen müfettişler...
Duruma o kadar hakimler ki, bu nedenle bir yandan da örneğin MR çekimlerine sınırlama getirmek zorunda kaldılar. Ancak bir defa kapılar açılınca kapatmak çok zor.
Özelleştirilen sağlık sistemini dönüştürmekten başka çare de yok.
1İzmir'de Yenigün gazetesinin ortaya çıkardığı skandal, hastalara yanlış tanı koyulduğunu ortaya koydu. İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinin yanlış raporlama yapan şirketle sözleşmesini iptal ettiği öğrenilirken savcılık da konuyla ilgili soruşturma başlattı.
1Radyoloji içi "tıbbın gören gözü" denilebilir. Röntgen, ultrason, bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans (MR) gibi görüntüleme tekniklerinin hastalıkların teşhisinde ve takibinde kullanıldığı hekimliğin bir uzmanlık alanı.
***
Emperyalizme karşı nasıl yapmalı?-Aydemir Güler-
Umut kaynağımız insanlığın bu dip noktasında yaşayamayacağı doğrusudur. Bu doğruyu soyutluktan kurtarıp ete kemiğe kavuşturacak olan ise, emekçi halktan başkası değildir.
Çok söylenir, savaş siyasetin silahla sürdürülmesidir. Yani savaşı belirleyen siyasettir. Peki, ya tersinden sorarsak, yani siyaseti savaşla açıklamayı denersek ne söyleyebiliriz? Siyaset de savaşın başka araçlarla sürdürülmesi olabilir mi?
Genelleme yapacaksak, hayır. Savaş, siyasetin konularından yalnızca bir tanesidir. Siyaset toplumsal yaşamın bütün düzlemleri üstünde etkindir ve bunlardan birine bağımlı değildir.
İmparatorluk sözcüğünden türeyen emperyalizm en az onun kadar eski… Ama emperyalizm kavramını eski çağlar ve eski rejimler için kullanmaya dilimiz varmıyor uzun zamandır. Günümüzdeki hali, Roma’nın, Moğolların ve bilumum sömürgeci devletin yarattığı yıkımı mumla aratıyor olabilir. Ama asıl, nicel ölçütler değil nitel ayrımlar önemli.
Kadim kavram emperyalizmin, kapitalizm öncesi için kullanılmasını zora koşan analizler yirminci yüzyılın başlarında yapıldı. Kapitalizm tekellerin egemenliğine geçmişti. Tekellerin saldırganlığı ve yayılmacılığı artık benzersiz bir sistematik bütünsellik taşıyordu. Geçmişten farklı olarak emperyalizm bir zorunluluk haline gelmişti. Kapitalizmin gelişmesinin ve tekelleşmenin yarattığı bir zorunluluk. Farklı analizler bu bağlantıyı kurmakta ortaklaşıyorlardı.
Lenin bir adım daha attı ve emperyalizmde kapitalizmin “son aşamasını” gördü. Kapitalizmin yükselişi bir devrimler çağı olmuştu. Lakin köprülerin altından çok sular akmış ve kapitalizm artık karşıdevrimle özdeşleşmişti. Lenin emperyalizm dönemini bütün ilerlemenin yadsınması olarak mahkûm etti. Demokrasinin, ilerlemenin ve barışın zorunlu reddi. Gericiliğin bütün türleri ve savaş, emperyalizm döneminin normalidir.
Böyleyse, genel olarak siyaset kurumu için söyleyemediğimizi emperyalist siyaset için söyleyemez miyiz? Tekelci kapitalizmin eşlikçisi olan emperyalizm, barışın kategorik reddidir. Tekeller çağında emperyalist siyaset, savaşın, yıkımın, istilanın, katliamların oluşturduğu bir çekirdeğin çevresinde yapılanmaktadır.
Bu bir tür kötülük abidesidir. İnsanlığın bunun çıplak haline katlanması ise mümkün değildir. Emperyalizm ne kadar zorunluluksa, emekçilerin hak arayışı, insanlığın eşitlik ve özgürlük mücadelesinin oluşturduğu birikim, binlerce yıldan süzülüp gelen halk vicdanı, bunlar da zorunluluktur. Hep birlikte kötülüğün çıplaklaşmasını, saf emperyalizmi önleyen bir karşı ağırlık oluştururlar… Ya da dünya kaçınılmaz bir hesaplaşmaya doğru döner.
20. yüzyılın uzun bir zaman diliminde sosyalist ülkeler topluluğu, işçi sınıfı hareketleri ve bağımsızlık kavgaları savaş odaklı emperyalizmin çıplaklığına karşı ağırlık oluşturdu. Bugün bunlardan söz edemiyoruz. 2026 bir önceki yılı geride bırakan bir şiddetle açıldı. Bütün çirkinliğiyle savaşın hükmü altına girdik.
İnsanlığın bu dip noktada yaşamayı sürdürmesi olanaksızdır. Dünya büyük bir hesaplaşmaya koşuyor. Buradan aydınlığa çıkacağımızın garantisi yok. Sonuç insanlığı yok edecek bir toplu yıkım da olabilir. Veya yaklaşan hesaplaşma, nihai hesaplaşmayı geleceğe ertelemek gibi bir kararla da kapanabilir. Ama elbette kazanabiliriz de.
Saf emperyalizmi frenleyen bir karşı ağırlığın yokluğu, otomatik olarak en karanlık seçeneği güçlendirmez. Tarih öyle olmayabileceğini söylüyor. Birinci Paylaşım Savaşının arifesinde de insanlığın sırtını yaslayacağı güçlü bir duvar yoktu. Umut mücadelenin kendisindeydi. Tekellerin kapattığı devrim çağı, emekçilerin mücadelesiyle yeniden açılacaktı…
* * *
O zamanlar emperyalizme karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiği temel soruydu. Şimdi de öyledir. Söz konusu olan bir entelektüel düşünce jimnastiği değildir. Büyük hesaplaşmanın sonucunu belirleyecek olan etkenlerden biri de solun, emekçilerin mücadelesini nasıl tanımlayacağı, programlaştıracağıdır.
1914 öncesinde birbirleriyle ilintili iki beklenti emekçi hareketinin aklını çeliyordu. Birincisi, bir dizi gelişmiş ülkede işçi sınıfının edindiği mevzilerin kapitalizmi sömürücü bir sistem olmaktan çıkartacağıydı. Şaka değil, milyonlarca oy alan işçi sınıfı partileri, o zamanın adlandırmasıyla sosyal-demokratlar, parlamentolarda yükseliyorlardı ve arkalarında milyonlarca sendikalı emekçi saf tutuyordu. Nüfusun çoğunluğunu oluşturmaktaydık. Parlamentoların da çoğunluğunu oluşturacağımız günün eli kulağındaydı. Düzenin içinde devasa bir kurumsallık haline gelmişti bu birikim. Tekellerin her tür ilerlemeye savaş açılması demek olduğunu algılamayanlar, kapitalizmin bu kurumsallık tarafından ıslah edilebileceğini hayal edebiliyorlardı.
İkinci beklenti ise rekabetin ve savaşın rasyonel bir son noktası olması gerektiğine dayanıyordu. Emperyalist devletler dünyayı yok edene kadar savaşacak değillerdi ya! Çatışan taraflardan, bir noktada savaşın sürdürülmeyeceği yeni bir sentez çıkacaktı. “Ultra veya süper emperyalizm”, emperyalizmin kendini inkârı olarak yükselecekti.
Burada terk edilen kavram devrimdi. Öngörülen yeryüzü cenneti büyük bir hesaplaşma gerekmeksizin ortaya çıkacaktı. Emperyalist siyasetin savaş çekirdeğinin etrafında yapılandığını görmezden geliyorlardı böyle düşünenler… Bu tez 1914’te dünya savaşının patlamasıyla çöktü.
* * *
1917’de bütün açıklayıcı ve dönüştürücü kudretiyle geri gelen devrim kavramı 1990’larda bir kez daha terk edildi. O sıralar yine biri işçilerle diğeri kapitalistlerle ilgili iki acayip tez yaygınlaşıyordu. Birincisine göre, kapitalizmin bilimsel-teknik sıçrayışı emekçilerin sömürülmesini gereksiz hale getirmekteydi. Robotlar işçileri ikame edecek, sömüren ve sömürülen kalmayacaktı. Madem öyle sol devrim arayışını bırakmalı, bu yeni çağın demokrasi kültürüne katkıda bulunmaya bakmalıydı.
Diğerine göre ise, dünya kapitalizminin en azından bir kanadı demokrasi ve barışla kaynaşarak emperyalist olmaktan çıkmaktaydı. Sonraları “Emeğin Avrupası” olarak takdis edilecek olan bu değişim başta “ortak Avrupa evi” olarak kodlandı.
Sonuç, emperyalizmin özü olan savaş ve yıkıma karşı ağırlık oluşturan birikimin, başta sosyalist ülkeler topluluğu olmak üzere çözülüp dağılması oldu. Bilim ve teknik kapitalistlerin aletine indirgendi, sömürü görülmemiş boyutlar kazandı. Avrupa dâhil…
* * *
Emperyalizme karşı nasıl mücadele etmek gerektiği günümüzün başat tartışmasıdır. Daha önceki deneyimlerde olduğu gibi konu, bu sorunun doğrudan işaret etmediği bağlamları da ilgilendirmektedir.
Bir kere, devrim kavramı ihmal edilerek alınacak bir yol olmadığı bilinmelidir.
İkincisi, emperyalizm kapitalizmin doğrusal, zorunlu parçasıdır. Her kapitalist ülkenin emperyalist olmaması, emperyalizme karşı mücadelede bazı kapitalist ülke ve devletlere dayanılabileceği tezinin dayanağı olamaz. O halde asıl olan sınıf mücadelesidir. Kendi kapitalistleriyle mücadele etmeden emperyalizme karşı durulamaz.
Sonra, emperyalizm insanlığın bütün ilerici kazanımlarının inkârıdır ve emperyalist siyasetin çekirdeği savaş ve yıkımdır. Pazarlıklar, denge politikaları beyhudedir. Pazarlıkçılar, dengeciler hep olur. Bugünün dünyasında bu yollarla emperyalizme karşı ağırlık oluşturmanın, onu frenlemenin bile pek mümkün olmadığı görülmektedir.
Umut kaynağımız insanlığın bu dip noktasında yaşayamayacağı doğrusudur. Bu doğruyu soyutluktan kurtarıp ete kemiğe kavuşturacak olan ise, emekçi halktan başkası değildir.
/././
Cumhuriyetçilerin birliği için kavramlar ailesi (V): İlkesel olarak anti-emperyalist olmak -Erhan Nalçacı-
İlkeli bir anti-emperyalizm bir emekçi cumhuriyetinin karakteri olacaktır. Devrimcilik ve Cumhuriyetçilik bu ilke üzerinden zafere ulaşacak.
Cumhuriyetçilik ve anti-emperyalizm arasında çok yakın bir ilişki bulunuyor. Hele bugün kimin ne olduğunu anlamak için emperyalizme karşı tutum altın değerinde bir kritere dönüştü.
Gerçi İngiltere, Fransa gibi ülkelerde 17. ve 18. yüzyıllarında gerçekleşen burjuva devrimleri çağında henüz kapitalizm erken dönemindeydi ve emperyalizmden bahsedilemezdi. Ancak yine de Fransız Devrimi feodal devletler ve İngiltere’nin rekabetçi düşmanlığı tarafından kuşatılacak ve uluslararası bir savaşla sürecekti. Devrimcilik ve yurtseverlik et ve tırnak gibi birbirinden ayrılmayan ikili haline gelecekti.
Savaş bütün cephelerde sürerken 1794’te Fransız Devrimi’nin doruğunda Jakobenler kölelerin zafere ulaştığı Haiti’nin bağımsızlığını tanıyacaklardı. Cumhuriyetçilik, devrimcilik ve ilkeli anti-sömürgeci olma arasındaki ilişkinin de doruğuydu.
Burjuvazinin halen ölesiye nefret ettiği Robespierre ve arkadaşları devrimin doruğunda iktidardan indirilip katledilirlerken tarihsel ilke çalışmaya başlayacak ve sermaye sınıfının ilkeli bir anti-emperyalizme sahip olamayacağına ilişkin belirtiler hızla kendisini dışa vuracaktı. Napolyon özgürleşen Haiti’ye donanma gönderecek ve tekrar sömürgeciliği inşa edecekti.
19. yüzyılın ikinci yarısındaki burjuva devrimleri ise emperyalizm çağına doğacaklar, büyük bir hızla kendilerini emperyalist paylaşım savaşı içinde bulacaklardı. 20. yüzyılın başında Almanya, İtalya ve Japonya’da, ayrı bir kategori de olsa İspanya’da ne Cumhuriyet ne devrim kalacaktı. Güçlenen kapitalist devletler dünyanın yeniden emperyalist paylaşımı peşine düşerken faşist, militarist, yayılmacı devletlere dönüşeceklerdi.
İşte dünya emperyalist ülkeler tarafından tamamen paylaşılmışken 20. yüzyılın başlarında burjuva devrimleri yeni bir içerikle karşımıza çıktı. Emperyalizme karşı olmadan bir ülkede bağımsız bir cumhuriyet kurmak imkânsız hale gelmişti. Feodal egemenler doğrudan emperyalizmin işbirlikçisine dönüşmüşlerdi.
Emperyalizmin boğucu gücüne karşı o zamanın devrimci ve yurtseverleri cumhuriyetlerini kurarken dünyanın ilk işçi sınıfı devleti olan Sovyetler Birliği ile dayanışma ilişkisi geliştirdiler. Emperyalizm denilen gaddarlığa karşı bu dayanışma ayakta kalmak için zorunlu hale gelmişti.
1923 Cumhuriyet Devrimi bu yeni durumun en erken ve tipik örneklerinden biri olarak yaşandı.
Cumhuriyet Devrimi başlıca İngiliz emperyalizminin müttefiki olan Osmanlı Hanedanına ve yine İngiliz emperyalizminin güdümündeki Yunanistan burjuvazisine karşı yapıldı ve kazanıldı. Bağımsızlık tutkusu ve emperyalizmin bölgesel stratejilerinin yırtılıp atılması devrime karakterini kazandırdı. Sovyetler Birliği ile dayanışma kuşatma altındaki Cumhuriyet Devrimi’nin güvencesi oldu.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderliğinde bu döneme damgasını vuran temel yönelim “Yurtta barış, dünyada barış” belgisi olarak uzun süre yaşadı.
Bir yandan ulusal burjuvaziye sermaye birikimi sağlamaya çalışan Cumhuriyet kendi sınırlarını hilekâr, gaddar ve zorba emperyalizmden ancak koruyabiliyordu. Dünyada barış belgisi emperyalist yayılmacılığa karşı ülkesini koruyan bir yurtseverliğin ürünüydü, yayılmacı değilseniz, ülkenizin barış içinde kalmasını sağlayabilirsiniz. Bunun dışında Cumhuriyet’te tabi ki sınıf mücadeleleri sürdü gitti. Bu anlamda bir “barış” kast edilmiyordu.
Ancak ne yazık ki tarihsel ilke 20. yüzyıldaki ilerici, devrimci, halkçı, emperyalizme ve yayılmacılığa karşı olan cumhuriyetlerde işledi: Kapitalizme karşı olmadan emperyalizme ilkeli bir şekilde karşı olamazsınız. Anti-emperyalizm dönemsel bir siyasi özellik olarak kalır.
Gerçekten Türkiye sermaye sınıfı da parça parça emperyalizme teslim oldu. Bağımsız iktisadi kalkınması rayından çıktı ve emperyalist kurumlar tarafından yönlendirilir hale geldi. Emperyalizm kaba sömürgeci taktiklerden uzaklaşmış, haince mali tuzaklar ve sermaye transferleri ile ülkeleri yönetmeye başlamıştı. NATO üyeliği bu yönelimin en çürütücü ve akıl alıcı karşı-devrimci hamlesi oldu.
Ve halen Cumhuriyetçilerin birliği önündeki başlıca engellerden biri olarak bağımsız bir Türkiye’ye inanmama hali bulunuyor. “Reel politika” denilen ve tarihsel derinlikten uzak bir sığlığa dayanan bu akıl tutulmasını aşmak zorundayız. Anti-emperyalizm, devrimcilik ve cumhuriyetçilik birbirinden ayrılmaz bir üçlü olarak geleceğimizi aydınlatıyor.
Ancak sermaye sınıfının iş birlikçi hale gelmesi ve sermaye birikimini bu ortamda sağlamaya çalışması 1980’lerde nitelik değiştirdi. 24 Ocak 1980 Kararları ile emperyalizmle bütünleşme stratejisi sermaye sınıfının genlerine yerleşti.
Son 25 yılında daha yoğun olmak üzere son 50 yılda iki süreç işledi. Türkiye sermaye sınıfı bu ülkenin iktisadi bağımsızlığının, sosyal devlet ilkesinin, kurallı emeğin temel ilkesi olan kamu mallarını yağmaladı. İkincisi ise, başlıca Batı emperyalizminden olmak üzere büyük bir sermaye yatırımı aldı.
Bu iki süreç içinde bulunduğumuz tehdit edici ve geleceği yok etme potansiyeli taşıyan ortamı hazırladı.
Bu ülke artık uluslararası sermeye tarafından yönetiliyor. Hangi emek rejiminin geçerli olacağı, kimin nereye yatırım yapacağı, neyin ithal neyin ihraç edileceği bu şekilde belirleniyor. Örneğin Maden Yasasına bir kez bakın, bu ülke halkının çıkarına olan hiçbir şeyi bulamazsınız.
İkinci olarak, Türkiye sermayesi bütün dokuları ile günümüz emperyalist paylaşım savaşının içine katıldı. Türkiye’de sermayeye bağlı askeri-sanayi kompleksi, yurtdışındaki askeri üsleri, uluslararası kurumları ve sermaye yatırımları emperyalist paylaşım savaşının içine dalmak anlamına geliyor.
Bu durumda barıştan bahsedilemez, zaten yok ve bedeli çok daha ağır ve yıkıcı olacak bir yönelimi gözlüyoruz. Batı emperyalizminin peşinden sürüklenme ve tuzaklarına kapılma hali Suriye’de, Karadeniz’de örülüyor.
Cumhuriyetçilerin birliği için Türkiye’nin yayılmacılığından en küçük bir heyecan duymamak gerekiyor.
Son olarak Cumhuriyetçilerin birliği önündeki önemli bir engelden bahsetmeliyiz. İlkeli bir anti-emperyalizm için Avrasyacılıktan da uzak durmak gerekiyor. Ne Rusya ne Çin Sovyetler Birliği değiller. Güçlü kapitalist ülkeler olarak emperyalist paylaşım savaşının şu veya bu şekilde tarafı durumundalar.
Çin ve ABD’yi yan yana koyduğunuzda işsizlik oranları, dolar milyarderi sayıları ve yoksulluk oranları arasında büyük bir fark bulunmuyor.
Tablo: ABD ve Çin’in kapitalist ülkeler olarak karşılaştırılması
Tarihin nasıl gideceğini önümüzdeki günlerde görmek için çok beklemeyeceğiz. Ancak Avrasyacılığın bir çeşit mandacılığa dönüşme olasılığını aklımızda tutalım. 1923 kadroları içinde de çok sayıda mandacı bulunuyordu. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının devrimci iradesi ile ABD’ye erken bir teslimiyet aşılmıştı.
İlkeli bir anti-emperyalizm bir emekçi cumhuriyetinin karakteri olacaktır. Devrimcilik ve Cumhuriyetçilik bu ilke üzerinden zafere ulaşacak.
/././
Emekliyi dipte eşitleyecekler -Atilla Özsever-
En düşük emekli aylığı, 20 bin liraya çıkarılıyor. Daha önce en düşük emekli aylığı alanlar 4 milyondu, şimdi 5 milyon olarak mevcut emeklilerin yüzde 30’unu oluşturuyor. Bu oran giderek yüzde 50’lere ulaşacak. Yani, en düşük emekli aylığı, asgari ücret gibi ortalama aylık haline getirilecek. Emekliler de sefalet aylığında, dipte eşitlenmiş olacaklar…
AKP Grup Başkanı Abdullah Güler’in yaptığı açıklamaya göre, en düşük emekli maaşı 20 bin TL olacak. AKP’li Güler, bu yasa teklifinin ilgili meclis komisyonunda görüşüldükten sonra genel kurulda kabulünün ardından yasalaşacağını söyledi.
SSK ve Bağ-Kur emekli aylıklarında Ocak 2026 itibariyle yüzde 12,19’luk bir enflasyon farkı ödemesi yapılacak. Bu durumda 16 bin 881 lira olan en düşük emekli aylığının 18 bin 939 liraya çıkması gerekiyordu. Son düzenleme ile bu rakama 1.061 lira daha eklenerek en düşük emekli aylığı 20.000 lira olacak.
Yaklaşık 1.000 liralık bir artışın emekliler için ciddi bir getirisi yoktur. Zaten 20 bin lira da, 30 bin liralık açlık sınırının üçte ikisi kadardır. 28 bin 75 liralık asgari ücretin de altındadır.
AKP’li Güler’in açıklamasına göre en düşük emekli aylığı alanların sayısı, bu uygulama ile 4 milyondan yaklaşık 5 milyona (4 milyon 917 bin kişiye) çıkacaktır.
Dipte eşitlenme
Bu uygulama, en düşük emekli aylıklarının dipte eşitlenmesine diğer bir ifadeyle ortalama emekli aylıklarının en düşük aylığa yaklaşmasına neden olmaktadır. En düşük emekli aylıkları biraz daha fazla artırılırken diğer emekli aylıklarının daha az artırılması sonucu makas iyice kapanmakta ve emekliler dipte eşitlenmektedir.
Sosyal güvenlik uzmanı Prof. Dr. Aziz Çelik’in hesaplamasına göre, en düşük emekli aylığı uygulamasının başlatıldığı Ocak 2019’da ortalama aylık, 2.090 liraydı. En düşük emekli aylığı ise 1.000 TL’ydi.
Dolayısıyla ortalama aylık, en düşük emekli aylığından yüzde 109 fazlasıydı. Temmuz 2025’te ise ortalama aylık en düşük aylığın sadece yüzde 24 fazlası haline geldi.
Ocak 2026 itibariyle de ortalama emekli aylığı 23 bin 550 lira olduğuna göre, en düşük aylık ortalama aylığın ancak yüzde 18 fazlasına denk geliyor. Arada sadece 3 bin 550 liralık bir fark olacak.
En düşük emekli aylığı alanların sayısının 4 milyondan 5 milyona çıkmasıyla birlikte en düşük emekli aylığı alanlar, 16,8 milyon olan tüm emeklilerin yüzde 30’unu oluşturacaktır.
AKP Hükümeti’nin uyguladığı bu sistemin devam etmesi halinde en düşük emekli aylığı alanların oranı giderek yüzde 50’e yaklaşacak, yani en düşük emekli aylığı, ortalama emekli aylığı haline gelecek.
Asgari ücret gibi
Asgari ücret uygulamasında olduğu gibi halen 28 bin 75 lira olan asgari ücret, tüm çalışanların yüzde 50’si civarında aylık aldığı bir ücret haline geldiğinden ortalama bir ücret düzeyini oluşturmaktadır. En düşük emekli aylığı da böyle bir düzeye çekilmiş olacaktır.
AKP, hem çalışanları, hem de emeklileri “sefalet ücreti” düzeyinde bir eşitlemeye, derin bir yoksullaşmaya doğru sürüklemektedir. Aslında çalışanlar ve emekliler için bütçede kaynak vardır ama AKP iktidarı sermaye sınıfının çıkarlarını gözettiğinden bu kesime kaynak aktarmaktadır. Siyasal iktidarın “kemer sıkma” ve ücretleri baskılama politikasının devam ettiği görülmektedir.
47 bin lira olacaktı
Daha önce ifade ettiğimiz gibi emekli aylıklarının “sefalet maaşı” düzeyine gelmesinde, AKP iktidarının 2008 yılında çıkardığı 5510 sayılı yasa neden olmuştur. Bu yasayla emeklinin büyümeden aldığı pay, yüzde 100’den yüzde 30’a düşürülmüş, aylık bağlama oranları yüzde 75’ten yüzde 50’ye indirilmiş, geçmişte yüzde 70 olan emekli aylıklarının alt sınırı da yüzde 35’e kadar aşağıya çekilmiştir.
Eğer bu yasa çıkmamış olsaydı, eski sisteme göre emekli aylıklarındaki artışlar gerçekleşseydi şu anda en düşük emekli aylığı 47 bin lira olacaktı. Hükümetin bu uygulamasıyla emekliler arasında da adaletsizlikler artırılıyor.
Yeni yasa teklifiyle en düşük emekli aylığı, yani 16 bin 881 liralık emekli aylığı yüzde 18,48 artışla 20 bin liraya çıkarılırken 17 bin 827 lira ve daha fazla emekli aylığı alanların aylıklarında ise yüzde 12,19’luk bir artış yapılacak.
Aslında adaletsizliğin düzeltilmesi için 5510 sayılı yasanın değiştirilmesi, tüm emeklilerin prim ödeme gün süresi ve yaşı dikkate alınarak bir intibak yasasının yapılması şarttır. Bunun öncesinde emeklilere “insanca bir yaşam aylığı” sağlanması için seyyanen bir zam ve aylıklarında eşit oranda bir artışın gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Temel bir gösterge olarak en düşük emekli aylığının en düşük memur aylığına eşitlenmesi en doğru tercih olacaktır. Birçok kez yazdığımız gibi daha önceden asgari ücret ile en düşük memur aylığı arasında bir eşdeğerlilik söz konusuydu.
Yasal anlamda en düşük memur maaşı, asgari ücretten aşağıya olamazdı. Bu mantıkla asgari ücretin en düşük memur aylığı düzeyinde olması, dolayısıyla en düşük emekli aylığının da bu düzeye çekilmesi en uygun düzenleme olarak gözükmektedir…