Venezuela ve Vatikan: Trump’a taraf olmadan Maduro’ya karşı olmak -Tevfik Taş-
Venezuela karşıdevrim cephesinin etkili pek çok unsurunun kiliselerde örgütlü olduğunun haber değeri elbette ki bulunmuyor. Ancak soru şu: Kiliseleri üs edinmiş rejim karşıtı unsurlar doğrudan ABD’nin programı çerçevesinde mi hareket ediyorlar yoksa Bolivarcı hareket karşıtlığından kilise başka bir şey mi anlıyor?
ABD’nin Venezuela’ya dönük haydutluğu üzerinden yürüyen tartışmalarda Vatikan’ın nasıl bir tutum aldığı konusu kamuoyunda merak uyandırıyor. Ayrıca yeni Papa’nın hem ABD hem de bir Peru yurttaşı olması bu merakı daha da kışkırtıcı kılıyor. Peru’daki uzun Piskoposluk mesaisinden sonra Kardinallik makamına Arjantinli Papa Francis tarafından atanan ABD’li Papa XIV. Leo, Peru’ya olduğu varsayılan sevgisi ile tanınıyor.
ABD’li Papa XIV. Leo’nun Latin Amerika’ya bakışı Venezuela’ya yapılan emperyalist barbarlığı Batı medyasının jargonu ile Maduro’nun “yakalanması” mı yoksa Maduro ve Venezuela’ya dönük alçakça bir saldırı mı olarak adlandırdığı konusu ile doğrudan ilişkilidir. Pek çok başlıkta olduğu gibi, bu konuda da Vatikan diplomasisi ne yardan ne serden geçiyor. Vatikan Devlet Sekreterliği yaptığı açıklamada Trump ve Maduro adlarını anmazken, yapılan ABD haydutluğuna dair keskin bir kınayıcı üsluptan uzak durmayı tercih etti. Vatikan açıklamasında barış ve Venezuela halkının iyiliği gibi son derece genel nitelendirmelere yer verildi. Ülkenin meşru ve yasal başkanına yapılan alçakça saldırı mahkûm edilmeden, Venezuela’nın bağımsızlığı ve Venezuela halkının egemen iradesinin vurgulanması dikkat çekti.
Katolik Kilisesi’nin Venezuela’daki örgütlülüğü hafife alınmamalıdır. Venezuelalı Kardinal Baltazar Enrique Porras etkili bir Vatikan üst düzey bürokratıdır ve Maduro iktidarı ile gerilimli bir iletişim içinde olduğu biliniyor. Venezuela karşıdevrim cephesinin etkili pek çok unsurunun kiliselerde örgütlü olduğunun haber değeri elbette ki bulunmuyor. Ancak soru şu: Kiliseleri üs edinmiş rejim karşıtı unsurlar doğrudan ABD’nin programı çerçevesinde mi hareket ediyorlar yoksa Bolivarcı hareket karşıtlığından kilise başka bir şey mi anlıyor?
Hiç kuşku yok ki ABD/CIA, Bolivarcı hareket karşısında konumlanan kilise muhalefetinin de içine sızmıştır. Ancak Trump ekibinin hiçbir kural tanımayan barbarlığı ile Vatikan kurmaylığının hemfikir halinde olduklarını gösteren ikna edici bir veri bulunmamaktadır. Bütün örselenmişliğine rağmen Maduro’da ifadesini bulan bağımsızlıkçı tutum, ulusal egemenlik vurgusu, kamucu ısrar ve seküler uygulamalar doğası gereği Katolik Kilisesi kurmaylığını rahatsız etmektedir. Ve bu başlıkta pek çok kilise mensubu siyasi iktidar ile çatışmaya girmiş, azımsanamayacak cezai yaptırımlarla karşılaşmışlardır.
Chavez karşıtı cephenin iki üst düzey kilise bürokratı: Garcia ve Porras
Vatikan News’in İtalyan Il Messaggero gazetesine referans verdiği habere göre, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Vatikan Devlet Sekreteri Kardinal Pietro Parolin ile hafta içinde yapılan görüşmede cezaevindeki tutuklular konusunun gündem maddelerinden biri olduğu açıklandı. Katolik Kilisesi’nin Maduro iktidarı ile yaşadığı gerilimden dolayı cezai kovuşturmaya tabi tutulan kişilerle ilgili girişimi yeni değil.
Venezuelalı Kardinal Porras’ın haftalar öncesinden yürütülmekte olan cezaevlerindeki tutukluların serbest bırakılmasına dair çok yönlü çabaları Vatikan tarafından resmi olarak da kabul ediliyor zaten. Örneğin, Vatikan News’in haberine göre Kardinal Porras, 10 Ocak’ta yaptığı açıklamada şu değerlendirmede bulunmaktadır: “Helicoide hapishanesinden birkaç kişinin serbest bırakıldığını öğrenmekten büyük bir rahatlama duyduk (...) Onlarla dua ediyoruz ve daha fazla güzel haber bekliyoruz.”
Venezuelalı Kardinal Baltazar Enrique Porras, Venezuela karşıdevrimci cephesinin tanınmış bir fügürü. 2002 Nisan ayında Chavez’e karşı darbe girişiminin faillerinden biri. ABD istihbaratı ile arasının son derece sıkı olduğu biliniyor. Bir başka kilise üst düzey yetkilisi olan Karakas Başpiskoposu Antonio Velasco Garcia ile Bolivarcı devrim karşısında yoğun faaliyetler örgütledikleri yeterince açığa çıkalı çok oldu. Tipik bir yobaz olan Karakas Başpiskoposu Garcia, heyelanda hayatını kaybeden insanların acısını sömürerek, heyelanın “tanrının cezası” olduğunu çünkü Chavez’in seçilmesinin bedeli olduğunu söylemişti. 2003’te hakkın rahmetine kavuşması ile karşıdevrimci ağ yöneticiliğini Porras üstlendi.
Kurtuluş Teolojisi Hareketi’ne karşı Vatikan barikatı
Chavezci antiemperyalist çizgide ısrar edenlere karşı Vatikan’ın temsil ettiği çizgi Venezuela halkına yalnızca “sabır” dilemekten ibaretti. Kurtuluş Teolojisi deneyimine sahip Latin Amerika dindarlığının çok geçmeden Katolik Kilisesi’nin bu gizli gündemi herkesin bildiği sır olarak kalırken, Vatikan tarafından yer yer telaffuz edilen “yoksulların kilisesi” söyleminin ayağına da dolanmamalıydı.
Tanrıya uzak, ABD’ye yakın olmanın bütün bahtsızlığını yaşayan Latin Amerika halkları, din başlığında da “başka türlü bir dindarlık” pratiğine yöneliyordu. Latin Amerika coğrafyasında ciddi bir itibar ve üye kaybına uğrayan Katolik Kilisesi, ABD’nin belirleyeni olduğu sermaye düzenine karşı olmadan kitleleri denetiminde tutmaya çalışmak için ilk adımları atıyordu. 1959 Küba Devrimi ile açılan bağımsızlıkçı ve sosyalist yol, bir bütün olarak Latin Amerika halklarına devrimci ilham vererek, Vatikan’ın elini çabuk tutmasına dair motive edici girdide bulunuyordu. Bu amaçla dönemin Papa’sı XXIII. Johannes 1962’de İkinci Vatikan Konsili toplayarak, Vatikan’ın yönetme krizine çözüm arıyordu.
ABD destekli sömürü düzenlerine ve haydutluğuna karşı halk direnişleri tablosuna din cephesi de katılıyordu. 1968’de Kolombiyalı 146 Piskoposun ortak deklarasyonu ile hayata geçen Kurtuluş Teolojisi Hareketi, Hristiyanlığın ilk döneminden ve Marksizmden esinlenen bir yönelimle örgütlenerek, sömürücülük ve sömürgecilik karşıtı samimi bir dindarlığı vaaz ediyordu. Perulu Gustavo Gutierrez neredeyse Marksist bir yönelim içindeydi. Brezilyalı Leonardo Boff, sosyal adaletçi referanslarla hareket ederek, Vatikan kurmaylığına dönük keskin eleştirilerde bulunuyordu.
“Yoksulların ilahiyatı” olarak da anılan Kurtuluş Teolojisi karşısında Vatikan’ın ilk yanıtı yüzlerce kilise emekçisine kapıyı göstermek oldu. Gutierrez ve Boff’a dönük iç disiplin kuralları işletilerek fiili olarak sesleri kesiliyordu. Namı diğer Polonyalı Papa II. Johannes Paul döneminde Latin Amerika’daki “solcu papazlara” dönük tırpanlama harekete geçiriliyor, o zamanki lakabıyla “panzer Kardinal” olarak bilinen Alman Ratzinger (Polonyalı Papa’dan sonra o da Papa seçiliyordu), adeta bir panzer gibi kilise içi muhalefeti ezip geçen kararnamelere imza atıyordu.
Trump’a taraf olmadan Maduro’ya karşı olmak
Vatikan yönetimi bu disiplin soruşturmalarıyla da yetinmiyordu. Vatikan’ın Venezuela’da toplamda 9 Piskoposluğu bulunuyordu ve tamamının Kurtuluş Teolojisi taraftarı papazlar tarafından yönetiliyor olması ciddi bir sorun kaynağıydı. Bu amaçla Polonyalı Papa ve Alman Kardinal ikilisi üzerinden kilise içine dönük önemli bir operasyon örgütleniyordu. Vatikan’ın en gerici unsurlarının CIA ile koordineli çalıştığı Opus Dei cemaati dolaşıma sokularak, “solcu papazlar” üzerinde özel bir baskı mekanizması yaratılıyordu. 1995’te Polonyalı Papa’nın atadığı Valasco Garcia bir Opus Dei elemanaydı. Eş deyişle etkili bir CIA elemanı. Ve Karakas’a Piskopos olarak atanıyordu. Garcia’nın Venezuela Katolik Kilisesi içinde önemli bir solcu papaz kıyımı yaptığı kayıt altına alınmıştır.
Bununla birlikte kilise içi disiplin yönetmeliklerine ve tırpanlamalara karşın bağımsızlıkçı ve kamucu bir hat izlemeye yönelen dindar pratiklerinin önü alınamıyordu. İşte bu çabalardan birinin adı IRC yani Reforme Edilmiş Katolik Kilisesi taraftarlarıydı. Vatikan’ın Venezuela’ya ABD kadar düşman olduğunu gören samimi dindarlar, Venezuela’nın Reforme Edilmiş Katolik Kilisesi’ni (IRC) 2007’de kurarak din başlığında da bağımsızlıkçı bir yönü işaret ediyorlardı. Panzer Kardinal Ratzinger bu kez Papa’ydı ve aynı acımasızlıkla kilise içi halkçı muhalefeti baskılayıp, etkisizleştirmeyi hedefliyordu. Alman Papa XVI. Benedigt, 2009’da Opus Dei ajanı Fernando Jose-Castro Aguayo Karakas’a atayarak, ülke içindeki karşıdevrimci faaliyetlere kilisenin desteği tahkim ediliyordu. Mevcut durumda ise, Jose-Castro Aguayo’nun yerine getirilen Opus Dei elemanı Kardinal Baltazar Enrique Porras’dır. Porras’ın en son icraatı ise, seyahat özgürlüğünün kısıtlandığı yaygarası yaparak Maduro iktidarı karşısında “özgürlük” propagandası üzerinden ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yardım istemek oldu.
Peru yurttaşı da olan Papa XIV. Leo’nun Peru’ya sevgi duyduğu rivayet edilir. Ancak Perulu Kurtuluş Teolojisi kuramcısı Gustavo Gutierrez’e hiçbir sempatisinin olmadığı da bir yana kaydedilmeli. Bir bütün olarak bu sempati-antipati ilişkisinin dışında Papa’nın konumlandığı yere baktığımızda görülen eğilim şudur: Vatikan kurmaylığı Trump politikaları ile uyumlu görülmemektedir. Ancak eksikli de olsa Chavezci siyasal hattı izleyen Maduro ile de mutlu değildir. ABD siyasetinde Demokratlar çizgisine yakın duran Papa, doğası gereği Bolivarcı bağımsızlıkçılık ile Chavezci halkçılık karşıtıdır. Ama aynı zamanda da Trumpcı haydutluğa da hayırhah bakmamaktadır. Bu hassasiyetlerden geriye kalan ise, öznesi belirtilmemiş bir genel barış ve huzur söylemidir. Demek ki, Papa’nın köşeli bir laf edebilmesi için Kurtuluş Teolojisi taraftarlarının hızla örgütlenerek, denkleme dahil olmaları gerekmektedir.
/././
Emperyalist terörizm -Frei Betto-
Diego Rivera'nın "Gloriosa Victoria" adlı tablosundan bir kesit. Tablo 27 Haziran 1954'te Guatemala Devlet Başkanı Jacobo Árbenz Guzmán'ın United Fruit Company'nin kârlarını korumak amacıyla CIA destekli bir darbeyle devrilmesini anlatıyor.ABD 20. yüzyıl boyunca, Soğuk Savaş ve komünizmi tecrit etme politikası bağlamında; Latin Amerikalı liderlerin devrilmesi, öldürülmesi ya da ortadan kaybolması ile sonuçlanan eylemlere doğrudan ya da dolaylı olarak karışmıştır. Bu müdahalelerin büyük bölümü, askerî darbelerin desteklenmesi, gizli operasyonlar veya yerli gruplarla kurulan ittifaklar aracılığıyla gerçekleştirilmiştir.
Bu yılın 2–3 Ocak gecesi, ABD Başkanı Donald Trump hükümeti tarafından Başkan Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’in terörist yöntemlerle kaçırılması, Latin Amerika ve Karayip ülkelerinin egemenliği ve bağımsızlığına yönelik son derece ağır bir ihlal teşkil etmektedir. Küba Devlet Başkanı Díaz-Canel, Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro ve Şili Devlet Başkanı Gabriel Boric, söz konusu saldırıya tepki gösteren ilk liderler olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri, tarihinde ilk defa bir Güney Amerika ülkesine doğrudan saldırıda bulunmuştur.
Brezilya Devlet Başkanı Lula ise biraz daha geç tepki göstermiş ve şu ifadeleri kullanmıştır: “Venezuela topraklarında gerçekleştirilen bombardımanlar ve devlet başkanının yakalanması kabul edilemez bir çizginin aşılması anlamına gelmektedir. Bu eylemler, Venezuela’nın egemenliğine yönelik son derece ağır bir hakaret olup, tüm uluslararası toplum açısından son derece tehlikeli bir emsal teşkil etmektedir”. Ayrıca Ocak ayının başında gerçekleştirilen bu askerî eylemin, uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu ve “şiddet, kaos ve istikrarsızlık”la tanımlanan bir dünyanın yolunu açtığını belirtmiştir. Lula, “Uluslararası hukukun açıkça ihlal edilerek ülkelere saldırılması, gücün hukuk ve çok taraflılığın önüne geçtiği; şiddet, kaos ve istikrarsızlığın hâkim olduğu bir dünyaya atılan ilk adımdır. Güç kullanımının kınanması, Brezilya’nın son dönemde diğer ülkeler ve bölgelerde yaşanan gelişmeler karşısında her zaman benimsediği tutumla tutarlıdır” demiştir. Söz konusu müdahalenin “Latin Amerika ve Karayipler siyasetine müdahalenin en karanlık dönemlerini hatırlattığını ve bölgenin bir barış bölgesi olarak korunmasını tehdit ettiğini” vurgulamıştır. Uluslararası toplumun, Birleşmiş Milletler aracılığıyla bu olaya güçlü bir şekilde yanıt vermesi gerektiğini belirten Lula, Brezilya’nın bu eylemleri kınadığını ve diyalog ile işbirliği yolunu teşvik etmeye hazır olmaya devam ettiğini ifade etmiştir.
ABD’nin Monroe Doktrini’ne dayanan emperyalist politikalarına karşı çıkan Latin Amerika ve Karayipler liderleriyle ilişkileri tarihsel olarak her zaman -en hafif tabirle- gergin olmuştur.
ABD 20. yüzyıl boyunca, Soğuk Savaş ve komünizmi tecrit etme politikası bağlamında; Latin Amerikalı liderlerin devrilmesi, öldürülmesi ya da ortadan kaybolması ile sonuçlanan eylemlere doğrudan ya da dolaylı olarak karışmıştır. Bu müdahalelerin büyük bölümü, askerî darbelerin desteklenmesi, gizli operasyonlar veya yerli gruplarla kurulan ittifaklar aracılığıyla gerçekleştirilmiştir.
En dikkat çekici örnekler arasında, Guatemala’nın demokratik yollarla seçilmiş devlet başkanı Jacobo Árbenz yer almaktadır. 1954 yılında Beyaz Saray tarafından desteklenen bir darbeyle görevden uzaklaştırılan Árbenz, 1971 yılında sürgünde, resmi anlatıya göre kazara gerçekleşen koşullarda —boğulma sonucu— hayatını kaybetmiştir. Suikasta uğradığına dair doğrulanmamış iddialar da mevcuttur. Darbe sırasında Che Guevara ülkede bulunmakta olup, Meksika’ya sığınmayı başarmıştır.
ABD yine 1954 yılı içinde Paraguay’da askerî bir diktatörlüğün kurulmasına yol açan darbeyi teşvik etmiştir. Bunu izleyen yıllarda ise Brezilya’da (1964), Arjantin’de (1966 ve 1976), Bolivya’da (1966 ve 1971), Uruguay ve Şili’de (1973) demokratik rejimlerin ortadan kaldırılmasına destek vermeye devam etmiştir.
Seçilmiş Şili Devlet Başkanı Salvador Allende, ABD tarafından desteklenen 1973 askerî darbesi sırasında hayatını kaybetmiştir. Resmî anlatı intihar ettiği yönündedir; ancak olayın koşulları hâlen belirsizliğini korumakta ve tartışma konusu olmaya devam etmektedir.
Panama’nın ilerici devlet başkanı Omar Torrijos, 1981 yılında bir uçak kazasında hayatını kaybetmiştir. ABD’nin olaya müdahil olduğuna dair şüpheler sürmekle birlikte bunlar kanıtlanmamıştır.
1979 yılında Grenada’da Başbakan seçilen ilerici lider Maurice Bishop, 1983 yılında ABD’nin ülkeye gerçekleştirdiği işgali önceleyen darbe sırasında devrilmiş, tutuklanmış ve cezaevinde kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Kendisiyle, Temmuz 1980’de Managua’da, Sandinista Devrimi’nin birinci yıl dönümü kutlamaları sırasında tanışmıştım.
1983–1989 yılları arasında Panama’yı yöneten askerî lider Manuel Noriega ise bir CIA ajanıydı. Ancak uyuşturucu kartelleriyle girdiği ilişkiler üzerine ABD tarafından gerçekleştirilen bir işgalle devrilmiş, ABD’ye götürülmüş ve 40 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Bu cezanın 17 yılını fiilen çekmiştir. Fransa’ya iade edilen Noriega, buradan Panama’ya gönderilmiş; diktatörlüğü döneminde işlediği suçlar nedeniyle burada yeniden hapsedilmiştir. 2017 yılında, 83 yaşında beyin tümörü nedeniyle hayatını kaybetmiştir.
Kurtuluş Teolojisi1 ile ilişkili bir rahip olan Jean-Bertrand Aristide, demokratik seçimlerle Haiti’de üç dönem devlet başkanlığı yapmıştır. Son dönemi 2001–2004 yılları arasını kapsamaktadır. Bu dönemde, eski askerler ile onların destekçileri arasındaki çatışmalar gerekçe gösterilerek ABD ülkeye müdahale etmiş ve Aristide Brezilya birliklerinin desteğiyle ülke dışına çıkarılmıştır.
2014–2022 yılları arasında Honduras devlet başkanlığı görevini yürüten Juan Orlando Hernández, söz konusu yılın şubat ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin talimatıyla ülkesinde gözaltına alınmıştır. Haziran 2024’te ise ABD yargısı tarafından, uyuşturucu kaçakçılığına karışmakla suçlanarak 45 yıl hapis cezasına çarptırılmış; Honduras üzerinden kokain geçişine izin vermek karşılığında uyuşturucu kartellerinden milyonlarca dolar aldığı iddia edilmiştir.
Geçtiğimiz yılın Aralık ayında Trump, Hernández’e başkanlık affı vermiş; Hernández’in Biden yönetimi tarafından “siyasi zulmün” ve bir “kumpasın” mağduru olduğunu iddia etmiştir. Oysa Hernández, ABD’de Honduras’ı bir “narko-devlet”e dönüştürmekle suçlayan savcılar tarafından yargılanarak mahkûm edilmiştir.
Söz konusu af, Trump’ın 2025 Honduras seçimlerinde Hernández’in muhafazakâr partisini desteklemeye ve eski başkanın seçim tabanını güçlendirmeye yönelik siyasi bir manevrası olarak değerlendirilmiştir. Analistlere ve Cumhuriyetçi çevrelere göre bu tutum, özellikle Venezuela’ya yönelik olanlar başta olmak üzere, ABD’nin uyuşturucuyla mücadele söylemi ve dış politikasıyla çeliştiği gerekçesiyle eleştirilmiştir.
Bunlara ek olarak, bölgede siyasi liderlere yönelik suikast girişimlerine, hükümetlerin istikrarsızlaştırılmasına ya da ABD tarafından insan haklarını ihlal eden rejimlere verilen desteğe ilişkin çok sayıda anlatım bulunmaktadır.
ABD tarafından onlarca yıl boyunca “bir numaralı düşman” olarak görülen Küba lideri Fidel Castro’nun Kasım 2016’da ailesinin yanında, kendi yatağında, sakin bir şekilde hayatını kaybettiğini vurgulamak gerekir. Kardeşi Raúl Castro ise 94 yaşında olmasına rağmen yaşamını faal bir biçimde sürdürmektedir.
Bu olayları değerlendirirken sağlam tarihsel kaynaklara başvurmak ve her dönemin siyasal bağlamını dikkate almak hayati önem taşımaktadır. Son yıllar boyunca gizliliği kaldırılan çok sayıda belge, ABD’nin örtülü operasyonlardaki rolünü ortaya koymakta; ancak aynı zamanda bu girişimlerin sonuçlarının her zaman planlandığı gibi olmadığını da göstermektedir.
Bu konunun derinlemesine incelenmesi için Greg Grandin, Stephen Rabe ve Piero Gleijeses gibi tarihçilerin eserlerinin yanı sıra, ABD Ulusal Güvenlik Arşivi’nde gizliliği kaldırılmış belgelere başvurulmasını tavsiye ederim.
Yazar: Frei Betto
Yayınlandığı yer: Cubadebate
Tarih: 4 Ocak 2026
Çeviri: İlhan Şendil
"Küba Gerçeği", 2023 Şubat ayında Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) girişimiyle başlatılan bir yayın.
Küba'da siyaset, ekonomi, yaşam, kültür gibi konularda Kübalı yazarların ürettiği makalelerin çevirilerini yayımlayan Küba Gerçeği'nde çıkan makaleler, artık soL'da paylaşılacak.
1Kurtuluş teolojisi, 1960’lı yıllarda özellikle Latin Amerika’daki derin yoksulluk, askerî diktatörlükler ve ABD destekli müdahaleler ortamında ortaya çıkan, Hristiyanlığı yoksulların, ezilenlerin ve dışlananların özgürleşmesi perspektifiyle yorumlayan bir teoloji ve toplumsal düşünce akımıdır.
/././
Erdoğan yine yoksulluğu görmeden nüfus artışından şikayet etti: 'Şu anda gelişmeler iyi değil'
Erdoğan, çocuk sahibi olmanın milyonlarca aile için daha da ağır bir ekonomik yük haline geldiği koşulları görmezden gelerek yine nüfusun artmamasından yakındı, dini referanslara başvurdu.
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde katıldığı sergi açılışının ardından yaptığı konuşmada bir kez daha nüfus artışından yakındı.
“En az üç çocuk” çağrısını yineleyen Erdoğan, nüfus artış hızının düşüklüğünden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi; bunun yalnızca bir temenni değil, “ilahi bir emir” olduğunu savundu.
Erdoğan, "Her şeyden önce tabii dedeyim ve 9 tane elhamdülillah torunum var. O da fakir için ayrı bir güzellik. Biliyorsunuz devamlı söylediğim bir söz var. 'En az 3 çocuk' diyorum. Bu tabii güçlü bir ailenin olmazsa olmazı. Neslimizi çoğaltmamız lazım. Bu neslin artması lazım. Bu tabii bizim arzumuz değil, Rabb'imizin emri, sevgili habibinin bizlere sürekli olarak tavsiyesi. 'Diğer toplumlara karşı ümmetimin çokluğuyla iftihar ederim' diyor Peygamberimiz, öyleyse bunun yerine gelmesi lazım. Bunun için de biz aile derken buradan hareket ederek geçtiğimiz yılı 'Aile Yılı' olarak ilan ettik. Aile Yılı olarak bu adımı atmamızın da esbabımucibesi özellikle bir halkı Müslüman olan topluluk olarak bunu hiç tereddütsüz bu nesli ülkemizde çoğaltalım istiyoruz" dedi.
Erdoğan, şöyle devam etti:
"Şu anda gelişmeler iyi değil. En yakınlarımızla sohbet ederken bile bakıyorsunuz onlar da maalesef yani nüfusun artışına karşı çıkıyorlar. Bu da bizi tabii ciddi manada üzüyor. Şu anda en dost bildiklerimiz bile nüfusun artışına karşı çıkıyor. İnşallah Tophane-i Amire'deki bu buluşmamız nüfusun artışı noktasında yeni bir adıma vesile olur."
Sosyal yardımları tırpanlayarak çocuk istemek
Erdoğan, AKP'nin "Aile Yılı" ilan ettiği 2025'in sonunda da benzer bir çıkış yapmıştı. Sonuçlardan yine memnun olmayan Erdoğan, el yükseltip bu defa 5 çocuk istemişti.
Yani Cumhurbaşkanına göre kendi karnını doyuramayan, her ay kirasını ve faturasını zor ödeyen, işten atılma korkusuyla yaşayan, devlet hastanesinde tedavi olamayan birinin, 3 veya daha fazla çocuğun bakım masrafını karşılaması mümkündü.
Ancak “Aile Yılı” boyunca atılan adımlar, nüfus artışını teşvik etmek bir yana, yoksul ailelerin yaşam koşullarını daha da zorlaştırdı. Geçtiğimiz Kasım ayında yayımladığımız haberde ortaya konulduğu üzere, kadınları ve çocukları kapsayan sosyal destek programlarının bütçedeki payı azaltıldı. 2026 bütçesinde “kadının güçlendirilmesi” başlığı altında bir kadın için ayrılan günlük tutar, sembolik düzeyde kaldı.
Tasarrufun adresi yine sosyal yardımlar oldu. Şartlı nakit transferleriyle desteklenen çocuk sayısının düşürülmesi planlanırken, özellikle kız çocuklarının eğitimine yönelik yardımlarda kesintiye gidildi. İşsiz yurttaşların sağlık hizmetlerinden yararlanmasını sağlayan Genel Sağlık Sigortası kapsamı daraltıldı; milyonlarca haneyi kapsayan elektrik desteği azaltıldı. Yaşlılar, engelliler, engelli yakınları ve eşi vefat etmiş kadınlara yapılan ödemelerde de kesintiler gündeme geldi.
Bütün bu tablo, nüfusun neden artmadığını açıklamak için “ilahi emir”e başvurmaktan çok daha somut bir gerçekliğe işaret ediyor. Kirasını ödeyemeyen, temel gıdaya erişmekte zorlanan, sağlık ve eğitim hizmetleri için cebinden her geçen gün daha fazla para çıkarmak zorunda kalan bir aile için çocuk sahibi olmak, kutsal bir çağrıdan çok ağır bir ekonomik yük anlamına geliyor. Üstelik bakım sorumluluğu büyük ölçüde kadınların üzerine yıkılırken, yeterli kreş ve kamusal bakım hizmetlerinin yokluğu, birçok kadın için çocuk sahibi olmayı işten ve gelirden vazgeçmekle eş anlamlı hale getiriyor.
***
Tam 97 yıl önce SSCB’de çalışma süresi 7 saate indirildi
1 Mayıs'ın sembol taleplerinden birisiydi 8 saatlik işgünü. Neredeyse bir buçuk asır sonra işçi sınıfı bu ve diğer birçok talebin çok gerisinde bir dünyada yaşamaya mahkûm bırakılmış durumda. Oysa Sovyetler Birliği'nde yaşanan sosyalizm deneyiminde işçiler dünyanın geri kalanının çok ilerisinde haklar elde etmişlerdi.
İnsanın "bütçe yükü" olarak görüldüğü bu karanlık tabloya karşı, emeğin başka bir dünyayı kurabileceği gerçeği tarihin sayfalarında asılı duruyor. Tam 97 yıl önce, 11 Ocak 1929'da SSCB’de çalışma süresi 7 saate indirilmişti. Bugünün yoksullaştırma operasyonunun ortasında, soL Haber'de 2020 yılında yayımlanmış Akif Akalın imzalı “İşgünü saatinde Sovyetler Birliği dünyanın çok ilerisindeydi” başlıklı yazımızı, tarihsel bir pusula olması dileğiyle yeniden okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.
İşçi sınıfının “işgününün kısaltılması” talebi, artı değer sömürüsüne dayanan sermaye düzenine karşı mücadelesinde önemli bir yer tutar. Proletaryanın 19. yüzyıl boyunca sürdürdüğü kararlı mücadeleyle işgünü 16 saatten 10 saate indirilebilmiştir.
1866 yılında Birinci Enternasyonal’in talepleri arasında “8 saatlik işgünü” talebinin bulunması ve 1 Mayıs 1890’da bütün dünyada “8 saatlik işgünü” için uluslararası eylem çağrısı yapılması, sosyalistlerin tarihsel olarak işgününü kısaltma mücadelesine verdiği önemin somut göstergesidir.
Ekim Devrimi’nin ilk işi 8 saatlik işgünü yasası
Çarlık Rusyası'nda da işgününün kısaltılması işçi sınıfının geleneksel talepleri arasındadır. Avrupa’nın birçok ülkesinde işgününün 10 saate indirilmesi kabul edilmişken Rusya 2 Haziran 1897’de işgününü erkekler için 12, kadınlar ve çocuklar için 10 saate indirmiştir.
Bolşevik Parti hemen 1917 Ekim Devrimi’nin arifesinde, 26 Temmuz – 3 Ağustos 1917 tarihlerinde gerçekleştirdiği 6. Kongresi’nde, işgününün 8 saate (ağır ve tehlikeli işlerde 4 saate) indirilmesi talebini yinelerken bir bakıma hükümet programını sunuyordu. Ekim Devrimi 7 Kasım 1917’de gerçekleşti, Sovyet hükümeti 9 Kasım’da kuruldu ve 11 Kasım’da, devrimden yalnızca dört gün sonra, Bolşevik Parti’nin 6. Kongre kararı gereğince, 8 saatlik işgünü kararnamesi yayımlandı. Böylece Sovyetler Birliği, yeryüzünde 8 saatlik işgününü kabul eden ilk ülke oldu ve diğer ülkelere yol gösterdi. ABD’de 8 saatlik işgünü ancak 21 yıl sonra, 1938 yılında yasalaştırılabildi.
Sovyetler Birliği’nde 10 Aralık 1918’de kabul edilen ilk İş Kanunu (Labour Code) ile işgünü haftada 6 gün ve günde 8 saat, gece çalışmasında 7 saat ve yeraltında ve ağır - tehlikeli işlerde 6 saat olarak belirlendi. Bolşevik Parti’nin 1919 yılında gerçekleştirilen 8. Kongre’sinde “azami” işgününün 8 saati aşamayacağı Parti Programı’na alındı. Daha sonraki yıllarda işgününde çeşitli değişiklikler yapıldı, fakat ağır ve tehlikeli işlerde çalışanların işgünü asla uzatılmadı, aksine kısaltıldı.
Yıllık izin ve ortalama işgünü
Sovyetler Birliği’nde 1922 tarihinde ücretli yıllık izin süresi “asgari 12 işgünü” olarak belirlendi. 18 yaşından küçükler (16 – 18 yaş grubu gençler) için yıllık izin 30 gündü. Sovyetler Birliği’nde “ortalama işgünü” 1924 yılında 7,6 saat, 1925 yılında 7,5 saat ve 1926 yılında 7,4 saat oldu.
7 Kasım 1927’de, Ekim Devrimi’nin 10. yıl dönümü onuruna işgününün kademeli olarak 7 saate, gece çalışmasının 6 saate ve ağır ve tehlikeli işlerde 4 saate indirilmesine ve ağır - tehlikeli işlerde çalışanların yıllık izninin 1,5 aya çıkartılmasına ilişkin kararname yayımlandı. Emziren annelerin her 4 saatte bir yarım saat süt iznine çıkması (3,5 saat çalışma, yarım saat süt izni) sağlandı.
Birinci 5 Yıllık Plan (1928 – 1932) çerçevesinde 16 Ocak 1928’de tekstil endüstrisinde 126 bin işçinin çalıştığı 22 fabrikada 7 saatlik işgünü uygulamaya kondu. Böylece henüz kapitalist ülkelerde işgünü 8 saate dahi indirilememişken Sovyet emekçileri kendilerine ve ailelerine daha fazla zaman ayırabilme olanağına kavuştu.
1929’da işletmelerin yüzde 18,3’ünde, 1931’de 56,3’ünde, 1932’de 80,9’unda ve 1933’te bütün işyerlerinde işgünü 7 saate indirildi. Bu dönemde sağlık personelinin çalışma saatlerinde düzenlemelere gidildi, hekimlerin günde 4 – 6 saat, feldsherler (sağlık memuru), ebeler ve hemşirelerin 4 – 7 saat, diğer emekçilerin 6 – 8 saat çalışması sağlandı.
1936 Anayasası’nın 119. maddesi (dinlenme hakkı), işgününü 7 saat olarak belirledi, fakat 2. Paylaşım Savaşı nedeniyle 26 Haziran 1940’ta çıkartılan bir yasayla, işgünü 8 saate uzatıldı. Bu durum Anayasa’ya aykırı olduğundan Şubat 1947’de, 1936 Anayasası’nın 119. maddesi değiştirilerek işgünü 8 saate çıkartıldı. 10 Mart 1956’da işgünü yeniden 7 saate indirildi ve bu tarihten itibaren 10 yıl süreyle haftanın beş günü 7 saat ve cumartesi günü 6 saat çalışma norm haline geldi.
Haftalık çalışma süresi
7 Mart 1967’de, Ekim Devrimi’nin 50. yıl dönümü olan 7 Kasım 1967’den itibaren Cumartesi gününün tatil ilan edilerek, haftalık işgününün 5 güne indirilmesine karar verildi. Belirli mesleklerde çalışma saatlerinde yeniden düzenlemeler yapılarak, haftalık işgünü anaokulu öğretmenleri için 36, ilkokul öğretmenleri için 24 ve engellilere eğitim veren öğretmenler için 18 saat olarak belirlendi. Sağlık personeli için işgünü 5,5 – 6,5 saat arasında değişiyordu.
1977 Anayasası’nda 41. maddeyle haftalık işgününün 41 saati aşamayacağı hükme bağlandı. 1987’de haftalık işgünü “ortalamada” 39,4, eğitim sektöründe 32,6 ve sağlıkta 38,6 saat, ulaşım sektöründe ve idari görevlerde 40,5 saatti. Sovyet emekçileri yılda “asgari” 15 işgünü (Cumartesi ve Pazar günleri ile diğer tatil günleri izinden sayılmıyor, böylece asgari 3 hafta kesintisiz izin yapılabiliyor) ücretli izin kullanırken çalışan annelerin yıllık izinleri de yılda 28 işgününden az olmayacak şekilde düzenlenmişti.
Fazla mesai
Sovyetler Birliği’nde fazla mesai, belirli işkollarında ve “istisnai” durumlarda uygulandı. Fazla mesai süresi 2 gün içinde 4 saati (bir gün 1 saat fazla mesai yapmışsa ertesi gün en fazla 3 saat fazla mesai yapabilir) ve yılda 120 saati aşamazdı. Fazla mesai için ücretin 2 katı ödenirdi. Öte yandan 18 yaşından küçüklerin, hamile kadınların, sağlık durumu elverişli olmayanların ve öğrencilerin fazla mesaiye kalmalarına izin verilmezdi.
Sovyetler Birliği’nde 1987 “reformlarıyla” çalışma yaşamında sosyalist ilkelerden kopulmasına ve hemen ardından sosyalizmin çözülmesine rağmen, bugün dahi Rusya’da emekçiler bu kazanımlarından bir kısmını koruyabilmiştir.
***
İran’ın karanlıkta karanlıkla dansı -Engin Solakoğlu-
Molla rejiminin gericiliği, dayandığı dinsel temelin kadın düşmanlığı ve diğer çirkinlikleri bir vakıa ama yaşanan ağır bunalımda belirleyici değil. O gericilik, molla entarisi, sarığı daha derindeki bir şeylerin örtüsü.
Güneyimizde ve doğumuzda ciddi krizlerle karşı karşıya kaldık geçtiğimiz hafta.
Suriye’nin Halep kentinde yaşanan kanlı çatışmalar şimdilik durulmuş görünüyor. Suriye’de emperyalist tasarımın irili ufaklı oyuncularına dair görüşlerimi yaklaşık bir ay önce kaleme aldığım “Kurbağanın maraz ruh durumu ve jeopolitik” başlıklı yazımda dile getirmiştim. Özetlemek gerekirse Washington’un yazdığı senaryonun dışına çıkmak isteyenlerin başına bir şeyler geliyor. Buradan ABD için Suriye’de her şeyin yolunda gittiği sonucu çıkmasın. Hiçbir dışsal aktörün direnç göstermediği bu ortamda daha Suriye’de yıkılan devletin yerine kör topal dahi ayakta durabilecek bir yapı kurulması zaman alacak. Bu yapı kurulduğunda da, son yıllarda çok moda olan deyimle, “sürdürülebilirliği” hep tartışmalı kalacak. Bunun bir anlamı da daha uzun süre Suriye üzerine yazmaya ve konuşmaya devam edeceğimiz.
Bugün ele almaya çalışacağım konu ise İran. Protesto gösterilerinin başlangıcından bu yana iki hafta geçti. Bugün itibarıyla görüntüye baktığımda iki tarafın da sertleştiğini söylemek mümkün. Şiddetin dozundaki artış ortada ancak sadece iki taraf mı var, orası çok tartışmalı.
Gösteriler iki hafta önce ulusal para birimi Riyal’in ani değer kaybı sonrasında esnafın işyerlerini kapatarak başkentin merkezi meydanlarında toplanmalarıyla başlamıştı. Zamanla iki ayrı eksende gelişti. Daha kitlesel olan gösterilerde yoğun çatışmalar yaşanmadı. Göstericilerin taleplerinin meşruiyeti yönetim tarafından da en azından söylem düzeyinde kabul edildi.
Buna karşılık ülkenin çeşitli yerlerinde küçük ve yer yer silahlı gruplar doğrudan kolluk güçleriyle çatıştılar, kamu binalarına karakollara yönelik saldırılar ve kundaklama eylemleri gerçekleştirdiler. Rejimin kolluk güçleri bunlara sert karşılık verdi. Bu ekiplerin yakıp yıkma motivasyonunun dışarıdan kaynaklandığı açık.
Dolayısıyla kabaca üç taraf olduğu söylenebilir. Protestocular, eylemciler ve Yönetim. Elbette bu yönetimin yekpare olduğu varsayımına dayanan bir çıkarım. Yazının sonlarına doğru o varsayımı da sorgulamaya çalışacağım.
Perşembe gününden beri internet kesik olduğu için diğer gelişmeler gibi can kaybına dair haberleri de doğrulayabilmek olanaksız. 50 diyen de var, 500 de. Kesin olan can kaybının ve şiddetin artmakta olduğu.
Meselenin arka planını çözmeden gelişmeleri yorumlamak güç. Büyük ölçüde petrol ihracatı gelirlerine dayanan İran ekonomisi ABD ve Batı’nın getirdiği yaptırımlar yüzünden hep darboğazda. Bu durum aslında 46 yıldır sürüyor. İran’ın yaptırımlara belirli bir direnç geliştirdiği, alternatif ticari ortaklar bulduğu, kendine yeterlik anlamında ciddi adımlar attığı, yaptırımların arkasından dolaşma yolları yarattığı da bir başka gerçek.
Yaptırım ve baskıların bir de askeri boyutu var. İran ayrıca bu yıl Haziran ayında İsrail’in kapsamlı bir saldırısına uğramış, bu saldırıya ABD de destek vermişti. İran bu saldırılarda ağır kayıp vermiş, hava savunması çökmüş ve halkını koruyamamakla suçlanmıştı. Tahran yönetimi buna karşılık, büyük ölçüde kendi olanaklarıyla geliştirdiği silah sanayii sayesinde, İsrail’in canını fena halde yakmıştı. Üstelik, İsrail ve ABD’nin saldırılarının İran halkında yarattığı öfke ve yurtseverlik refleksi iç sorunları bir süreliğine erteleyen bir etki de yapmıştı.
Jeopolitik planda, Suriye’nin düşmesi, Filistin direnişinin dünya devletlerinin neredeyse tamamının göz yumduğu bir soykırımla etkisizleştirilmesi ve Lübnan’da Hizbullah’ın İsrail’in düpedüz terörist nitelikli saldırılarıyla savunma pozisyonuna çekilmesi İran bakımından yaşanan olumsuz gelişmelerdi. Bu durum İran’da yıllardır süren, biz neden Ortadoğu’ya bu kadar müdahil oluyoruz tartışmasını da üst seviyelere taşıdı. Dış aktörlerin de kaşımasıyla, İran’da halkın yoksulluğunun ve bir türlü aşılamayan ekonomik krizlerin Tahran’ın “direniş ekseni”ne akıttığı kaynaklardan doğduğu algısı güçlendi.
Oysa bu algı ile olgu arasında ciddi bir mesafe var. İran’ın bölgedeki belirli aktörlere, mali, siyasi ve askeri destek sağladığı bir gerçek. Bununla birlikte dünyanın en zengin fosil yakıt yataklarına sahip ülkelerinden biri olan İran’ın bölgedeki direniş unsurlarına verdiği desteğin mali büyüklüğü ülkedeki yoksulluğu ve bunalımı açıklayabilecek bir ağırlık taşımıyor.
Diğer taraftan, İran’ın, İsrail’in çıkarlarına göre yeniden biçimlendirilmeye çalışılan Ortadoğu’da bir “diken” özelliği taşıdığı kesin ancak bölgedeki direniş odaklarının tek var oluş sebebi olduğu da doğru değil. Yemen’deki Husiler’den Lübnan’daki Hizbullah’a kadar bütün bu direniş odaklarının meşru var olma sebepleri var. İran olmasa bunlar hemen ezilirdi, bölge de rahata ererdi varsayımı da yanlış. Emperyalist baskı ve sömürünün olduğu her yerde o direniş kendisini yeniden üretir. Bundan sonra da üretecektir.
İran’daki manzaranın bir ayağında da hiç kuşkusuz ABD ve İsrail’in ülkeyi içeriden çökertmek için gösterdikleri yoğun çaba var. İran, salt askeri güçle kolaylıkla mağlup edilemeyecek bir ülke olduğunu defalarca ispatladı. Bu elbette mümkün ama çok maliyetli. O yüzden de, Tahran’ın siyasi bir operasyonla etkisiz hale getirilmesi, “diken” olmaktan çıkartılması amaçlanıyor.
İran’daki son olayların başlangıcından beri sosyal medyayı izliyorum. İran’a dair provokatif paylaşım yapan hesapların ortak özelliği bir şekilde İsrail bağlantılı olmaları. Bunlardan kimileri haritada İran’ın yerini düşünmeden gösteremeyecek kadar alık “fenomen”ler. Mossad’ın servis ettiği görüntü ve bilgileri paylaşıyorlar. Bir diğer kısım ise, o bilgilerin yalan olduğunu bilerek operasyona katılan “uzman”lar. İlginç bir biçimde, Suriye’de Colani rejiminin borazanlığını yapan Batılılar ve onların hizmetindeki “yerliler” kümesi ile İran’a dair yalan haberleri yayanlar kümesi yüzde yüze yakın bir isabetle örtüşüyor. Charles Lister, Aaron Zelin ilk aklıma gelen isimler.
Türkiye’deki kadrolu ve patolojik İran düşmanları da ayrı bir koldan çalışıyorlar.
Bir de “habercilik yapıyoruz” diye veya “belki iki-üç takipçi daha kazanır da kenara üç-beş kuruş koyarız” diye operasyon hesaplarından gelen uydurma bilgileri servis eden bizim yerli ve milli sersemlerimiz var. İyi niyetli, hatta iyimser bir yaklaşımla söylüyorum. Neyin ne olduğunu bilmiyor ve cazip buldukları görüntüleri yansıtıveriyorlar.
Bu arada Mossad’ın İran’da şiddet dozunun çok yükseldiği gösterileri kışkırttığı da, bir paranoya veya komplo teorisi değil. İsrail’in resmi ağızlardan doğruladığı bir olgu.
İran’la ilgili haberlerin önemli bir bölümünde Rıza Pehlevi denen soytarıya da rastlıyoruz. Los Angeles’ta yaşayan bir tür klorlu havuz canlısı Pehlevi’yi paylaşan hesapların çoğunluğunda ne tesadüftür ki İsrail bayrağı da zuhur ediyor.
Yeri gelmişken, şunu açıkça ortaya koyalım ki, “bir noktada İsrail’le ilişkileri düzeltmemiz gerekir” diyenlere de nazikçe bir uyarı olsun. İsrail halihazırda en örgütlü ve en öldürücü alçaklığın cisimleşmiş halidir. İsrail’le “reel politika öyle gerektiriyor”, “başka çaremiz yoktu”, “ne yapalım, mecburduk” gibi gerekçelerle işbirliği yapmak, İsrail’in desteklediği herhangi bir siyaset, lider ya da sözde çözümle yan yana durmak yaklaşık iki milyon yıl önce ayağa kalktığı söylenen ve insan diye adlandırdığımız primat bakımından düşülebilecek en aşağılık durumdur. Kendi bayrağının yanına İsrail bayrağı iliştirerek ortalığa düşenler insan kategorisinde değerlendirilemez.
Suratımıza sırıta sırıta soykırım yapan, çoluğu çocuğu canlı canlı yakan ve keskin nişancılar için hedef tahtası olarak kullanan, Filistinli tutsaklara tecavüz etmenin gerekliliğini parlamentosunda tartışan, öldürmekten zerre kadar utanmayan bir yapıdan bahsediyoruz. Hiçbir reel politik gerekçe, bu yapının elemanlarıyla iş tutmayı mazur gösteremez. Yok Molla rejimi, yok Hamas gericiliği, yok Hizbullah’ın -o da ne demekse- radikal Şiiliği filan bunun yayında teferruattır. Bunların hepsine karşı yeri geldiğinde tavır alır, mücadele ederiz. Yalnız bunların hepsini toplasanız kravat takan cani Netanyahu ve soykırım ortakları kadar insanlığa zarar veremezler.
Bunların hepsi tamam. İran’a yönelik sanal, ekonomik ve fiili emperyalist saldırı gerçek. Yalnız mesele salt bu değil.
Molla rejiminin -bu arada kimi şaşkınlara göre bunu dersek hain ve emperyalist oluyormuşuz- evet, Molla rejiminin gericiliği, dayandığı dinsel temelin kadın düşmanlığı ve diğer çirkinlikleri bir vakıa ama yaşanan ağır bunalımda belirleyici değil. O gericilik, molla entarisi, sarığı daha derindeki bir şeylerin örtüsü.
Öncelikle bilmemiz gereken şey, İran’da bir sermaye iktidarı ve piyasa düzeni bulunduğu. Yani yarım yamalak da olsa sosyalizm esinli bir devlet anlayışını yaşatmaya çalışan Venezuela ile karşılaştırabileceğimiz bir durum yok ortada. Elma ile ebegümecini karıştırmayalım.
İnsanları sokağa döken, isyan ettiren, ülkede yıllardır devam eden yolsuzluk, adam kayırma ve yönetici sınıfın halk aleyhine zenginleşmesi. Bunalım ve yoksulluk sermayenin açgözlülüğü ve kendi içerisindeki paylaşım savaşının ürünü.
Bu teşhis, üzerinde çok okumuş olmakla birlikte, sadece bir kez gidip 10 gün kadar kaldığım İran’ı çok iyi bilme iddiasına filan dayanmıyor. Esasen İran’ı dili dahil her yönüyle yeterince bilmemek hayattaki nadir pişmanlıklarımdan biri. Türkiye’yi, kültürümüzü ve tarihini anlamak için kilit önemde bir uygarlık.
Her ne ise, bir köşe yazısının sınırlarını zorlamamak için uzatmayacağım. İran’ın karşı karşıya bulunduğu bunalımın ekonomi politik veçhesini kavrayabilmek için Batı ve İsrail beslemesi kalemleri değil, o ülkede yaşayan yurtsever bir gazetecinin yazdıklarını dikkatle okumakta büyük yarar var. Fereşte Sadıkî’nin The Cradle Türkiye’de yayınlanan makalesinin linkini şuraya bırakıyorum. Sadıkî’nin analizi meselenin yapısal ve düzen içi boyutunu ortaya koyuyor.
Genel olarak bakıldığında, İran’da sermaye düzeninin ABD ile yakınlaşmak isteyen kesimi ile “muhafazakâr” diye tanımlanan kesimi arasındaki iktidar mücadelesinin sokaklarda gördüğümüzden çok daha şiddetli ve tehlikeli bir durum yarattığı anlaşılıyor. Sorunun kökeni özellikle Rafsancani döneminde tesis edilen tam boy piyasacı, özelleştirmeci ve liberal ekonomik altyapıda yatıyor.
Birilerine şaşırtıcı gelebilir ama piyasa ve kapitalizm dediğimiz türdeş canavarlar her zaman takım elbise ve kravatla dolaşmıyorlar.
/././
Universitas ve çile -Serdal Bahçe-
Çok acayip bir sistemi tesis ettiler; çocuklar çocukluklarını yaşayamadan gençleşiyorlar; gençler ise gençliklerini yaşayamadan ihtiyarlıyorlar.
Her şeyin içi boşalıyor, her şey karşı konulmaz bir hızla anlamsızlaşıyor. Marx ve Engels kapitalizm devrimci bir süreç içinde doğarken, “Katı olan her şey buharlaşıyor” demişlerdi. Yenisini kurmak için eskisini bir hışımla yıkarak yenisine alan açmak anlamına geliyordu. Eskisinden temizlenen alana yenisi kurulacaktı, şiddet dolu ve insani maliyeti de olan bir süreçti; ama tarihsel ve toplumsal açıdan sağlıklıydı. Çünkü neredeyse bin yıldır kriz içinde olan bir yapı kesilip atılıyordu.
Bugün ise uzun çürüme dönemindeyiz. Katı olan her şey çürüyor. Çürüme anlamsızlaşma, işlevsizleşme, umutsuzluk kaynağı haline gelme anlamına geliyor. Kurumlar, devletler, doğa, aile, kültürel ve siyasal üstyapıya ait her unsur, sınıflar, uluslar, ahlak, tarih, insan ve toplum; her şey külliyen çürüyor. Bunlara üniversite dediğimiz kurum da dahil; sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada çürüyor. Kapitalizm çürüyerek ve daha da önemlisi çürüterek yaşamını uzatıyor. Bu defa farklı, gerçekten korkutucu derecede farklı.
Üretim tarzları silsilesinde devrimci değişimler sağlıklı dönüşümlerdi. Bir yapı kendi içinde kendisini başka bir yapıya dönüştürecek tohumları da barındırırdı. Bir noktada, bileşik bir nedenler kümesi sayesinde, eskiyen ve krize giren yapı yerini bir daha ileri daha umutlu yapıya bırakırdı. Süreç şiddetle işlerdi ama bu dönüşümler insanlığın uzun macerasında zamanı kısaltan, mekanı aydınlatan ve insanı büyüten devrimlerdi. Bugün böyle bir dönüşüm söz konusu değil, sadece çürüyor. Değdiği, hükmettiği her şeyi de birlikte çürütüyor. Üniversiteler de dahil.
Yazıya başlarken genel olarak sol ve aydın çevrelere hakim bir inanışa karşı çıkarak başlayalım. Üniversiteler yapıları ve işlevleri gereği ilerici kurumlar değildirler. Tam tersine tarihleri boyunca ve doğum şartları itibariyle oldukça gerici kurumlardır. Dinsel kurumlardan, ve genellikle hakim egemen gücün beratıyla doğmuşlardır. İçine doğdukları toplumların sınıfsal, hukuki, askeri ve siyasal hiyerarşilerini payandalamak, o sömürgen hiyerarşileri aklamak ve meşru kılmak amacıyla tesis edilmişlerdir. Çok uzun bir süre egemen sınıfların üyelerinin eğitim kurumları olageldiler. Hatta çok uzun bir süre çalışan, sömürülen sınıfların acılarını, çilesini hissedemeyecek kadar uzaktılar çalışan sınıflara. Fransız üniversitelerinin Büyük Fransız Devrimi sırasındaki tavırları oldukça karşı-devrimciydi. Anlı şanlı Oxford Üniversitesi İngiliz Devrimi (1640-1648) sırasında apaçık bir şekilde kralcıydı. Bolşevikler Çarlıktan kalan akademik yapıları baştan aşağı temizlemek zorunda kaldılar. Kemalist Devrimciler gericileşen ve işbirlikçileşen İstanbul’daki akademik yapıları ya tasfiye ettiler (Darülfünun) ya da devrimci Ankara’ya taşıtarak yapısını kökten bir şekilde değiştirdiler (Mülkiye). Kısacası üniversite tarihsel olarak gerici bir kurum olageldi. “İlericilik” ona dışarıdan dayatıldı. Hocaları ve öğrencileri ilericileştikçe Üniversite de ilericileşti.
Bu gericilik seddi ve inadı tarihteki iki büyük olayla birlikte bir dereceye kadar aşıldı. Birincisi; işçi sınıfının burjuva demokrasisini gerçek anlamda yarattığı mücadele döneminin sonunda emekçiler lehine hayata geçirilen eğitim reformları üniversiter yapının kapısını çalışan sınıfların çocuklarına da açtı. Bu çok uzun bir mücadele gerektirdi ve asıl meyvesini II. Dünya Savaşı’nın sonrasında verdi. Keynesyen/Kalkınmacı dönemde (ki aslında sermayenin çıkarlarıyla da uyumuydu) üniversitelerde hem öğrenci hem de (daha yavaş bir hızla olsa da) hoca taifesi içinde halk çocuklarının sayısı artmaya başladı.
Bugünkü “özgür ve ilerici üniversite” mitini yaratan ikinci unsur ise 1960'larda ve 1970'lerde, dünyanın en tutucu üniversiteleri de dahil, üniversiter yapıya solun, özelde ise Marksizmin egemen olmasıydı. Kısacası kurumsal yapısından ve varoluşundan gelen bir şey değildi “ilericilik”. Ancak 60'lar ve 70'lerdeki müdahale ve yeniden yapılandırma o kadar güçlüymüş ki bugün çürüyen kurumsal yapısı bile hala o günlerden bazı unsurları barındırmaktadır.
Ana mevzuya geçmeden önce eğitimin kapitalizmdeki çelişik işlevlerinden de bahsetmek gerekiyor. Ana işlevlerinden ilki burjuva devimlerinin ve burjuva aydınlanmasının bakiyesidir. Malum Aydınlanmacı filozoflar eğitimin karanlığı ve hurafeyi yok edeceğine inandılar. Burjuvazinin siyasal devrimleri eğitiminin aydınlanmacı işlevinin amaç setini büyüterek “vatandaş” ya da “yurttaş” kimliğinin, ve hatta benliğinin yaratılmasını da eğitimin görev listesine ekledi. Kısacası kendine güvenen, sorgulayan, eleştirel bakış açısına sahip, verilen her şeyi kabul etmeyen ve özbenliğine özsaygısı olan yetişkin adaylarını yetiştirmek ilk temel amaç haline geldi. Ancak bu, ikinci temel amaçla her daim çatışır durumda kaldı. İkinci temel amaç ise sermaye birikiminin gerekliliklerinden kaynaklandı. Emek gücünün niteliklerinin sermaye birikiminin acil gereklilikleri ölçüsünde geliştirilmesi, iş ve çalışma disiplinine uyumun öğretilmesi, yaratıcılığın ticari değer yaratma amacına hizmet etmesi; tüm bunlar ikinci temel işlevi tanımlar hale geldiler. Daha açık ifadeyle sermaye birikimi için nitelikli işgücünün yetiştirilmesi ikinci temel işlev oldu. Bunun birinciyle çatışacağı çok açıktı. Üniversitelerin kapitalizm altındaki dramı bu ikisinin bitmeyen çatışması tarafından yaratıldı. Sermayenin 1980’lerin başında başlayan uzun karşı hücumunda ikincisi çok baskın hale geldi. Birincisi ise neredeyse unutturuldu. Universitas'taki çürüme tam da böyle başladı.
Sorun sadece YÖK değildi, elbette ki o da bütüncül sorunun bir parçasıydı. Ama genel olarak sermayenin rejimi üniversitelerde çok uzun yıllardır yukarıda bahsedilen ikinci eğilimin daha baskın gelmesi için tüm yasal ve ekonomik zemini hazırladı. Yükseköğretim açıkça sermayenin talanına açıldı. Çoğu merdiven altı dershanelerden ileri olmayan çok sayıda özel üniversite sökün etti. Bunların arasında ayrıcalıklı olanlar, büyük sermaye gruplarıyla aynı adı taşıyanlar bağımlı sömürge haline gelmiş bir ülkede sömürgeci güçlerin özel kolejlerine benzemeye başladılar. Kamu üniversitelerinin de sayısı bir tür patlama gösterdi. Tüm bu süreç boyunca müfredat çeşitli ulusal ve uluslararası çıpalar (örneğin Bologna Süreci gibi) aracılığıyla sermayenin işgücü piyasalarından taleplerine uygun hale getirildi. Özel üniversiteler fahiş fiyatlarla görece hali vakti yerinde emekçi katmanlarının çocuklarına iğdiş edilmiş bir yükseköğretim satmaya başladı. Daha da fahiş fiyatlar koyan ayrıcalıklı özel üniversiteler en zeki çocukları bünyelerinde toplayarak onlara ve ailelerine büyük sermaye ile erken bir kontrat imzalama şansı tanımış oldular. Yetenekli, zeki, nitelikli çocukların gelecekteki emeğine erkenden el koymanın en iyi yolu buydu.
Kamu üniversiteleri mi? Onları daha acıklı bir yola mahkum ettiler. Sayıları hızla arttırıldı ve üniversiter eğitim bu hızlı sayı artışıyla birlikte değersizleşti. Bir yerlerde demiştik, AKP iktidarı sermayenin çıplak iktidarıdır diye. Kapitalizmin en baskın eğilimlerinden biridir çoğaltarak değersizleştirmek. AKP sermaye adına bu adımı büyük bir hünerle attı, üstelik sadece üniversiter eğitim alanında da değil. Baro sayısını arttırarak baro örgütlenmesini, çoklu sendika üyeliğine izin vererek sendika üyeliğini değersizleştirdi. Bilgiyi sermayeleştirebilen nitelikli ve teknik işgücüne yönelik programların sayısını hızla arttırarak bu mesleklere sahip nitelikli emekçilerin ücretleri üzerinde büyük baskı kurdu. Artık ne mühendisler, ne doktorlar, ne de avukatlar eskisi kadar pazarlık gücüne sahipler. AKP süreci maharetle yönetti.
Dahası üniversite sistemini hem budadı hem de sadakatle kendisine bağlama yolunu seçti. Rektörlük emekli vekillerin emekliliklerini keyifle geçirecekleri makama dönüştü. Üniversiteleri sanayi ile işbirliğine zorladılar ve böylece üniversite kampüslerinin bir bölümü özel sermaye tarafından ele geçirildi (teknokentler...). Bunlara ek olarak KHK'lar ve diğer idari işlemlerle akademisyen kadrosu ayıklanmaya ve temizlenmeye çalışıldı. Kamu üniversiteleri kamusal fonlardan vazgeçerek proje fonlarına başvurmaya itildi. Öğrenciler her türden demokratik kendini ifade etme ve örgütlenme hakkından mahrum bırakıldılar. Tüm bunlar aslında çok uzunca bir süredir, yukarıda verilen işlevlerden ikincisi birincisine galebe çalsın diye işletilen tarihsel süreci hızlandırdılar. Böylece üniversite sistemle birlikte çürüyen bir kuruma dönüştü.
Böylece umut yaratan, emekçi çocuklarına sınıf atlama şansı verecek bir kurum olmaktan çıktı, umutsuzluk kaynağı haline geldi. Bu gelişme Türkiye kapitalizminin yapısal çürümesinden kaynaklanan başka sorunlarıyla birleşince ortaya umutsuz, geleceksiz bir gençlik çıktı. Bugün Türkiye’de milyonlarca genç ne istihdamda ne eğitimde, kayıp bir şekilde evde oturmaktadır (onlara ev genci deniliyor). Bu ortamda üniversite öğrencisi umudu olmayan ve gelecek kaygısı içinde düşmüş, baskıdan bunalmış bir bireye dönüştü.
Nereden mi biliyoruz? Gördüğümüz, bilfiil yaşadığımız için biliyoruz. Herkes biliyor, istatistikler biliyor, sermaye biliyor, AKP biliyor, biz biliyoruz. Ancak bilmek kanıksamak anlamına da geliyor. Arada bir birilerinin bize yeniden hem de çarpıcı bir şekilde hatırlatması gerekiyor. Nitekim Eğitim Sen Ankara 5 Nolu Üniversiteler Şubesi’nin ağırlıklı olarak Ankara’da okuyan 279 öğrenci ile yaptığı ve sonuçları Eylül 2024’te Üniversite Öğrencilerinin Sorunları Araştırması başlığıyla kamuoyu ile paylaşılan anketin sonuçları kanıksadığımız bazı olguları bize yeniden hatırlatarak hayırlı bir şey yapmaktadırlar.
Anketin sonuçları gerçekten ürkütücü. Ankete katılan 279 kişilik grup kamu üniversitelerinde okuyan öğrencilerden oluşmuş. Ağırlıklı olarak Ankara Üniversitesi ve ODTÜ temsil edilmektedir örneklemde. Öncelikle 279 öğrencinin %70’i emekçi katmanlarından (emekçi, emekli, işsiz) gelmektedir. Emekçilerin çocukları ankete göre üniversite yaşamından ve eğitiminden çok umutsuzlar. Sonuçlardan bahsedeceğiz ama öğrencilerin ekserisi kendi ailesinin alt-orta ile orta sınıflar içinde olduğunu ifade etmiş. Bu “orta sınıf” terimine karşı olduğumuzu daha önce yazmıştık. “Orta”da bulunduklarına inanmak bir yerde rahatlatıcıdır herhalde, “bizden kötüsü de var” demenin bir yoludur. Yoksa “orta” sınıf, tabaka; her ne ise “bizden daha iyisi de var”ı ima etmemektedir.
Anket sonuçlarına devam edelim. Çarpıcı bir olgu ile karşılaşıyoruz. Kadın öğrencilerin %40,9’u erkek öğrencilerin ise %59,1’i çalıştıklarını beyan etmişler. Bir hoca olarak ben de yıllar içinde dışarıda çalışma eğiliminin giderek güçlendiğini fark ediyordum, ama bu oranlar çok yüksek. Kaygı vericidir.
Üniversite eğitiminin bir gencin yaşamında çok önemli bir yeri var kuşkusuz. Aile baskısından, orta ve ilköğretimden alışkın olduğumuz baskıdan kurtulduğu, azade olduğu, kendi kişiliğini bulduğu, en azından beklenti olarak kendini özgürce geliştirdiği bir zaman dilimidir üniversite eğitimi dönemi. Diğer yandan da hüzünlü bir dönemdir, sermayenin işgücü piyasaların katılmadan önceki son özgürlük tınısıdır. Bunu bile yaşayamadıkları, çalışmak zorunda kaldıkları gözlemlenmektedir. Üzücüdür. Çok acayip bir sistemi tesis ettiler; çocuklar çocukluklarını yaşayamadan gençleşiyorlar; gençler ise gençliklerini yaşayamadan ihtiyarlıyorlar.
Barınma ile ilgili soruya ise ağırlıklı olarak devlet yurtları cevabı gelmiş ama oran sadece %37,5. Özel yurtlar ise %17,2 ile üçüncü en yüksek oranlı cevap. Aileyle birlikte kalma oranı ise %32,3. Aileyle birlikte kalma oranın giderek arttığı dile getirilmişti; diğer bir ifadeyle üniversiteler, kendilerine kayıt olan öğrencilerin geldikleri yer itibariyle, giderek lokalize olmaktalar. Yani aileler artık uzaktaki başka bir kente yollayamıyorlar çocuklarını, görünen o. Başka bir şehirde, hele hele büyük ve pahalı bir şehirde okutacak halleri yok emekçi hanelerin. Devletin sağladığı yurt olanaklarının sınırlı olduğu ortadadır.
Genel ekonomik sorunlar başlığı altında ise yaşadıkları ekonomik sorunlar sorulmuş gençlere. %67,8’i yeterli burs olanağının olmadığını, %57,8’i aylık gelirinin masraflarına yetmediğini, %48,9’u sağlıklı beslenemediğini, %47,8’i sinema, tiyatro, konser gibi kültürel etkinliklere paraları olmadığı için katılamadıklarını, %40’ı paraları olmadığı ve şehirlerarası ulaşım pahalı olduğu için memlekete gidemediğini ve %36,7’si ise yeterli yarı zamanlı iş imkanı olmadığını belirtmiş. En büyük ortak sorun olarak ise %73,3 ile gelecekte iş bulma konusundaki umutsuzluk belirtilmiş. Anlaşılan paraları, sinemaları, tiyatroları, aile tatilleri, sağlıklı gıdaları, kalacak ev veya yurtları yok. En kötüsü umutları yok.
Beslenme sorununa geri dönelim, daha da vahim bir manzara var ortada. %32’si okulda çıkan yemeğin fiyatının bile yüksek olduğunu, %38’i evden yemek götürdüğünü belirtmiş. Berbat okul yemekleri bile pahalı gelmekte anlaşılan. %70’i en az bir öğünü atlıyormuş, %56’sı ise bazı günlerde yemek yemiyormuş. Yazdıkça üzülmek ve sinirlenmek böyle olsa gerek. Gencecik insanlar, gelişme çağındalar ve beslenemiyorlar. Ondan sonra da Türkiye Yüzyılı… Burada keselim. Daha da vahim sonuçlar var, ama...
Görüldüğü gibi üniversite artık umut yaratmıyor, ortam yaratmıyor, sınıf atlatmıyor, iş bulma şansı yaratmıyor, besleyemiyor, barındıramıyor, güvende hissettiremiyor, sesini kesiyor, işten atıyor, soruşturma açıyor, anlamı olmayan diplomalar veriyor, ve en önemlisi çürüyor. İçinde yeni bir üniversiter yapının kurulacağı yeni bir toplum tek çözümdür.
/././
Gringo emperyalizmi -Serdal Bahçe-
Emperyalizmin yenilmezliği mitine inanmayın. Yenildi, yenilebilir, ve yenilecektir. Kağıttan kaplan kadar güçsüz değil, ama çelikten bir kaplan da değil.
Amerikan özel saldırı gücünün Maduro ve eşini kaçırması, ve Amerikan emperyalizminin Venezuela’ya saldırısı kuşkusuz beklenmedik şeyler değillerdi. Hatta bunların hazırlıkları aylardır ayan beyan sürdürülüyordu. Şaşırtıcı olan bunlar vuku bulduktan sonraki tavırlar ve analizlerdi açıkçası. Şaşırtıcı yorumlarda bulunanlar emperyalizmin ya mahiyetinden ya da yapabileceklerinden hiçbir şey anlamadıklarını gösterdiler.
Ama burada kaba bir bilimcilik yapmayalım; ortada bir olgu var öyleyse kuramlarımızı test edelim diyen gamsız körleşmiş bilimcilerden biri olmayalım. Amerikan emperyalizminin gerçekleştirdiği saldırı apaçık bir şekilde lanetlenmelidir, hem de “Ama Maduro da” diye başlayan alçakça yorumlara ya da tavırlara bulaşmadan. Amerikan emperyalizmi bir ülkenin, bir halkın daha iradesine saldırmıştır aslında. Üstelik saldırı ucube bir başkanın ve onun çevresinde toplaşmış bir avuç jingoistin siyasi hırslarının, veya saldırganlıklarının ürünü de değildir sadece. Elbette ki bahsi geçen çete saldırıya kendine has ayrıksı kaba, hoyratça ve yağmacı karakterini veren ana unsurdur. Ama saldırı daha uzun erimli bir eğilimin doğal sonucudur. Saldırıyı planlayanların rezilliklerini nirengi noktası olarak alırsak en rezil saldırı bu değildir, Amerikan emperyalizminin daha rezil, daha alçakça bir üslup ve biçemle gerçekleştirdiği saldırılar vardır geride bıraktığımız dönemde.
Kısacası emperyalizm, görünümü değişse de, kimi zaman daha “nezaketle”, kimi zaman daha hoyratça ve kaba uygulansa da, kimi zaman sanki varmışçasına bir hukuka uygun, kimi zamanda oldukça kabadayıvari bir şekilde ortaya çıksa da, özü değişmeyen bir eğilimdir. Şimdi, Venezuela’ya yapılan operasyonun şekil şemalinden memnun kalmayan bazı liberaller ve liberal solcular, saldırıyı ABD siyasi sisteminin tepesine çöreklenmiş bir avuç yağmacıya ve tepelerindeki ucube Trump’a bağlamaktalar; doğru değildir. Aslında bu durum geçen haftalarda yazılarımızın konusu olan Lenin-Kautsky tartışmasıyla da doğrudan ilintilidir. Kautsky de dahil, bir cenah emperyalizmi yönetime el koymuş bir kliğin kötücül iradi politikası gibi algılarlar. Külliyen yanlıştır; emperyalizm kapitalist sermaye birikiminin doğasından kaynaklanır.
Neticede bunu bizim özel olarak kanıtlamamıza gerek de yok. Emperyalist merkezlerin resmi açıklamaları ve belgeleri de bunu teyit eden kanıtları bolca sunmaktadırlar. Örneğin biten yılın Kasım ayında Beyaz Saray tarafından yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi bolca lehte kanıt sunmaktadır. Bu belge Amerikan emperyalizminin en açık dışavurumlarından biridir.
Bir ara verelim ve bu rezil saldırıdan sadece Trump ve avanesinin sorumlu tutulabileceğini iddia eden teze dönelim. Bu tez birkaç açıdan yanlış. Birincisi Amerikan dış politikası sadece işin ehli teknokratlar ve bürokratlar tarafından oluşturulmaz, Amerikan yönetim sisteminde her kurum aslında genel olarak sermayenin, ya da sermayenin bir fraksiyonunun bakış açısının egemen olduğu bir güç kolektörü gibi çalışır. Kısacası Pentagon sadece Pentagon değildir. İkincisi emperyalist politika süreklilik ister. Örnek olsun oğul Bush’un 2003’teki Irak işgalini mümkün ve kolay kılan, Clinton’ın 10 yıllık ambargosuydu. Venezuela’ya saldırı da aslında Amerikan emperyalizminin geçmişten bugüne Latin Amerika’yı arka bahçeleştiren emperyalist politikasının doğal adımlarından biridir.
Ulusal Güvenlik Stratejisi bu konuda sarihtir zaten: “İhmal ile geçen yıllardan sonra, Birleşik Devletler, Batı Yarıkürede Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etmek, bölgedeki temel coğrafi alanlara erişimimizi ve anavatanı korumak için, Monroe Doktrini’ni yeniden ileri sürecek ve onu zorla tatbik edecektir”. Bugünkü adımı belge “Monroe Doktrini’nin Trumpvari doğal sonucu” (Trump’s corollary to the Monroe Doctrine) diye adlandırmaktadır. Kısacası bu belge bir süreklilik tanımlamaktadır.
Trump ucubesiyle ilgili bir ara verelim. Trump Amerikan emperyalizmini yeniden canlandırmadı. Bir teneffüsün hemen ardından yeniden başlatmadı. Ona yeni bir içerik ve hatta yeni görünüm de vermedi. Onu işletirken daha nobran, daha pervasız ve daha aptalca bir estetik, daha doğrusu biçimsizlik kullandı. Nitekim saldırıya ilk elden şiddetli tepki veren Kolombiya Devlet Başkanı için “o kendi kıçını kollasın” dedi. Meksika ve Küba’yı da tehdit etti. Alçakça ve rezilce bir tavrı olduğuna şüphe yok; ancak bu kadar büyük, grand bir küresel projeyi kendi kafasından uyduracak kadar zeki de değil. O sadece daha önce yazılmış bir kitabı şimdi daha yüksek sesle, üstelik bu defa dinleyicilerin itirazlarına kulak asmadan okuyor; o kadar.
Belge’ye geri dönelim; sunduğu kanıtlar pek çoktur. Belgeyi Trump yazmadı herhalde, ama yazanların da Trump kadar açık sözlü ama en az onun kadar pervasız bir rezillik içinde olduklarına şüphe yok. Sadece girişteki açılışı Trump yazmış ve bakın neler demiş: “Geçtiğimiz dokuz ayda, ülkemizi – ve dünyamızı – bir çöküş ve felaketin eşiğinden aldık, geri getirdik. Dört yıllık zayıflığın [nb. Biden dönemi], aşırılığın, ve ölümcül hataların ardından, şahsım ve yönetimim [nb. “my administration” başka türlü de çevrilebilir ama bu ülkenin alıştığı siyasi jargona uygun olsun diye böyle çevirdik] Amerikan gücünü içeride ve dışarıda yeniden tesis etmek, ve ülkemize ve dünyamıza istikrarı getirmek için ivedilikle ve tarihi bir hızla hareket ettik”. Burada kilit kavram “istikrar”, emperyalist sistemde istikrar arayışı savaş ve çatışmaya işaret eder.
Trump, Biden dönemini bir zafiyet dönemi olarak görmüş. Yanlıştır, Venezuela uzunca bir süredir, 1999’dan beridir çok boyutlu bir ambargo ve yaptırımlarla boğuşmaktadır. Demokrat ya da Cumhuriyetçi yönetim fark etmeden, Amerikan emperyalizmi sola doğru meyleden Venezuela’yı uzunca bir süredir askeri, ekonomik ve siyasi baskı altında tutmaktadır. Askeri darbe girişimleri ekonomik yaptırımlar, petrol ambargosu; tüm bunlar sanki 1991 ile 2003 arasında Irak’a uygulanan “nefesini kes” operasyonuna benzemektedir. “Nefesini kes, iyice kesilince ümüğüne çök” Amerikan emperyalizminin uzun erimli araçlarından birisidir. Dolayısıyla ucube Trump yanılmaktadır.
Belgede Trump yönetiminin ve Amerikan emperyalizmin ne istediği açıkça belirtilmiş: “Birleşik Devletler’in - sayesinde tüm dünyada çıkarlarımızı daha ileri götürecek bir pozitif etki uygulayabildiğimiz - rakipsiz “yumuşak gücü”nü ayakta tutmak istiyoruz”. Havuç ile sopa emperyalizmin dönüşümlü kullandığı araçlardır. Burada vurgu havuç tarafına ama gücün ne amaçla kullanılacağı açıkça belirtilmiş: Amerikan çıkarlarını daha da ileri götürmek. Devamında daha açık hedefler de konulmuş; örneğin Avrupa’daki yakın müttefikleri ve onların tarihsel uygarlıklarını korumak diye deli zırvası bir amaç var. Onun hemen altında ise hiçbir düşman gücün Orta Doğu’nun petrol ve doğal gaz kaynaklarına hakim olmasına izin vermeyeceğiz de denilmiş. Avrupa meselesi ilginç, daha doğrusu
Avrupalı siyasetçiler ilginç. Venezuela’ya askeri operasyonun hemen ardından AB sözcüleri “biz zaten Maduro rejiminin meşru olmadığını ilan etmiştik, dolayısıyla destekliyoruz” dediler. Avrupalı sağ ve sol siyasetçilerin ekserisi de benzer mesajlar yayınladılar. Gazze katliamı ve İsrail faşizmi konusunda bugüne kadar sürdürdükleri tavır aslında artık bağımsız bir Avrupa politikası var mıdır sorusunu sordurttu. Özellikle Rus ve Çin kapitalizmlerinin giderek saldırgan bir mevzie gelmeleriyle birlikte Avrupa kapitalizmi Amerikan emperyalizminin kutsal saflarında yerini aldı, ikincilliği ve aşağılanmayı kabul etti.
Aşağılanma diyorum Trump kendisinden önceki başkanların görece daha sıcak ancak yine de aşağılayıcı politikalarını terk etti ve daha nobran bir tavır takındı Avrupalılara karşı. Her resmi toplantıda onların gururunu ve ulusal onurunu zedeledi, üst perdeden hitap etti (Scholz ve Starmer, ya da Meloni karşısındaki kibirli ve terbiye sınırlarını aşan tavırları çok çarpıcıydı). Ancak Avrupalılar azarlansalar da, ezilseler de Amerikan emperyalizminin nobranlıklarına katlanma eğiliminde olageldiler her zaman. Bu pek değişmedi geçmişten bugüne; Willy Brandt’ın J.F. Kennedy karşısındaki tavrı da aynıydı.
Bu silik, kişiliksiz Avrupa’yı faşizm ve soğuk savaşın komünizm korkusu yarattı. Bu ikisi Avrupa’yı bir bütün olarak Amerikan emperyalizmine eklemledi ve tarihinden gelen tüm özü boşalttı. Bir aralar Avrupa emperyalizminin yeniden yükseleceğini, Avro’nun küresel para olacağını, birleşik Avrupa’nın tekrar dünyanın merkezine oturacağına inananlar vardı; şimdi Trump’ın azarladığı Starmer’i, İsrail faşizmini alkışlayan Scholz’u, Venezuela’ya Amerikan saldırısını, Pentagon’dan ve hatta Beyaz Saray sözcülerinden bile erken kutlayan AB sözcülerine bakın. Emperyalizm yardakçılarının sadece azgelişmiş kapitalist ülkelerde bulunduğunu sanmak artık saflık anlamına gelmektedir.
Belgenin Strateji bölümü ise niyetlerin hiç gizlenmediği, apaçık ilan edildiği bir gözüdönmüşlük şahikasıdır. Örneğin, müdahil olamama eğilimi (Predisposition to Non-Interventionism) başlığı altında şunu okuyorsunuz: “Çıkarları bizimki kadar çok ve çeşitli olan bir ülke için, müdahale etmeme ilkesine katı bir şekilde bağlı kalmak mümkün değildir.” Müdahale etmek hakkımızdır deniliyor. Aynı yerde Amerikan emperyalizmini uluslararası örgütlerin ya da anlaşmaların egemenlik haklarını ihlal eden boyunduruğundan kurtaracağız diye ekleniyor.
Derslerimde öğrencilere Amerikan emperyalizminin hegemonyasını önceki hegemonyalardan ayıran şeyin yazılı kurallar ve kurumlara görünüşte bağlılığı olduğunu vurgularım her zaman (Bretton Woods kurumları ve düzenlemeler gibi). Ancak 2003’ten bu yana Amerikan emperyalizmi beni yalanlamakta sürekli. Strateji belgesi Amerikan emperyalizminin kendi kurduğu kurumlara ve kendi koyduğu kurallara uyar gibi bile görünemeyeceğini ilan etmiş bulunmaktadır.
Strateji belgesinde “Güçler Dengesi” başlığı altında Amerikan emperyalizminin küresel kapitalizmde güç dengesini değiştirecek hiçbir adıma müsaade etmeyeceği de ilan edilmiştir. Daha da ilginci Strateji bölümünün öncelikler başlığı altında bulunmaktadır. Örneğin Yük Paylaşımı ya da Yük Aktarması/Kaydırması bölümü altında Amerikan emperyalizmi diğer ikincil emperyalist müttefiklerine artık maliyetin önemli bir bölümüne siz katlanın demektedir. Nitekim yakınlardaki NATO Hague zirvesinde Trump müttefiklerini açık açık askeri harcamalarını kendi milli gelirlerinin yüzde 5’ine kadar çıkarmaya ikna etti (nitekim biti kanlanan Alman ve Japon emperyalizmleri yeniden ordu kuracaklarını ve askeri harcamalarını arttıracaklarını hemen duyurdular). Bölgeler bölümünde ise gerçekten genişletilmiş bir Monroe Doktrini ilan ediliyor. Asya–Pasifik bölümünde Çin’i kuşatma politikasının ana hatları çiziliyor. Sadık uşaklar olarak Güney Kore ve Japonya’nın askeri katılımlarını artıracakları beklentisi ifade ediliyor. Avrupa bölümünde ise resmen bir zamanlar bildiğimiz dünyanın merkezi olmuş kıta aşağılanıyor. Tarihsel niteliklerinden ve uygarlık misyonundan uzaklaşmış Avrupa’nın Amerikan emperyalizminin inayetiyle ayağa kaldırılacağı vurgulanıyor. Amerikan emperyalizminin tarihte üçüncü kez Avrupa uygarlığını kurtaracağını ima ediyor Strateji belgesi.
Belge, Amerikan emperyalizminin artık mahremiyet sınırlarını aştığını göstermektedir. Açıklamalar da öyledir. Trump ve yanındaki Kübalı karşı-devrimci, Marco Rubio pek çok açıklamada bulundular. Venezuela düze çıkıncaya kadar biz yöneteceğiz dediler (emperyalizm çağının bittiğini ilan etmiş bulunan saflara duyurulur). Trump Amerikan petrol şirketlerinin Venezuela petrolünü çıkarıp satacağını ve parasını da Venezuela halkına vereceklerini de duyurdu. Şaka gibi. Latin Amerika’daki diğer Kırmızı/Pembe rejimlere göz dağı verildi. Gringo emperyalizminin dümende olduğu borazanlaşmış iki ağız tarafından anons edildi.
Son olarak Maduro’nun derdest edilme tarzı ile ilgili olarak yayılan tevatür (yok yerin altındaki sığınağından alındı, yok sarayından alındı, yok Amerikan askeri gücü tek bir kayıp bile vermedi türünden haberler) aslında emperyalizmin yenilmezliği mitinin oluşmasına yardım etmektedir bugünlerde. İnanmayın; yenildi, yenilebilir, ve yenilecektir. Kağıttan kaplan kadar güçsüz değil, ama çelikten bir kaplan da değil. Yenilebileceğini peş peşe iki kallavi emperyalisti döverek ve yenerek kovan Vietnamlılar kanıtlamışlardı değil mi? Yenilebileceğini Florida’nın hemen dibinde Amerikan emperyalizmine karşı 66 yıldır yiğitçe mücadele eden ve inadına ayakta kalan Küba kanıtlamıyor mu?
/././
Bizim caddelerimize bayram da gelecek!-Asaf Güven Aksel-
Neden, evimize, hanemize, yuvamıza, değil de, sokağımıza, caddemize gelecek bayram? Çünkü biz emekçi sınıfız. Meydanlarımızdan, sokaklarımızdan, caddelerimizden taşıp gelip hepimize adilce pay edilecek bayramların dünyasını kuracağız.
İvan Dimitriç’i hatırlıyorsunuz, değil mi? Canım, onu hatırlamasanız ya da benzeri ad çok diye hangisi olduğunu çıkaramasanız bile, doktorundan kendisini bırakmasını isteyip de, bunun hiçbir işe yaramayacağı yanıtını aldığında, buna ikna olan ve ne yapabileceğini soran hastayı bilirsiniz.
“Sizin durumunuzda yapılabilecek en iyi şey buradan kaçmaktır. Ancak, toplum kendini suçlulardan, ruh hastalarından ve genel olarak rahatsız insanlardan korumak istediği zaman baş edilemez olur. Bu yüzden geriye yapılabilecek tek bir şey kalıyor: Burada bulunmanız gerektiğine dair düşüncelerle kendinizi yatıştırmak.”
Doktor Andrey Yefimiç Ragin, buna bir süre de biçmişti. Madem hapishaneler ve tımarhaneler vardı, o zaman birileri de buralarda olmalıydı. Bu gibi yerlerin, pencerelerdeki parmaklıkların “uzak bir gelecekte” yok olacağı zamanı beklemeliydi. Ne zaman ki, buna eklediği “elbet bir gün”deki alaycı tonu sezmişti, işte hâlâ kendisini hatırlamasanız bile, iyi bildiğiniz o sözlerini, Dimitriç, ayaklarını yere vura vura o zaman söylemişti. “Şaka yapıyorsunuz” demişti önce olanca aklıyla, “ancak, şundan emin olabilirsiniz ki, efendim, daha iyi zamanlar göreceğiz! Kendimi amiyane bir yolla ifade etmiş olabilirim, bana güleceksiniz… Ancak, yeni bir hayatın şafağı ışıyacak, hakikat kazanacak ve bizim sokağımıza da bayram gelecektir!”
Belki o günleri kendisi göremeyecekti, “gebermiş” olacaktı ama, birilerinin torunlarının çocukları görecekti elbet! Onlar adına seviniyordu. Bu tiradı “Haydi ileri!” diye bitirtmişti Çehov.
Delinin tekiydi İvan Dimitriç. “Aklı ve kuralları” temsil eden doktoru, bir gün bu olsa bile boşa sevinmemesini, çünkü doğaları gereği insanların sonunun yine çivili tabut olacağını söylediğinde de “ya ölümsüzlük?” diye soracaktı. Deliydi işte, Anton Çehov’un, Çarlık Rusyası’nın alegorisi “Altıncı Koğuş”unda yatıyordu.
Peki ya, faşist işgal ordusunu “sosyalist anayurt”un adını taşıyan kentinde, Stalingrad’da durduran ve bunca yıkımın, bunca ölümün sonunda zaferi kazanacaklarına inancını, Çehov’un delisinden duyduğu sözlerle, radyodan dalga dalga, cephelerde mintan mintan yayan Stalin? Dememiş miydi o da, bir gün elbet caddelerinden bayramın geçeceğini? Alevlerin içinden, bir koğuşun çıplak zeminindeki sözle doğrulmamış mıydı kızıl ordu? Dikilmemiş miydi Reichstag’a çocukların bayram kurdelesi?
Stalingrad’da radyonun caddelere bayram geleceğini söylediği günlerde, cephede bunun için savaşan bir şair vardı. Onu da sevgilisine seslenişindeki, zafere, bayram coşkusunu yaşayacaklarına inancından bilirsiniz. “Bekle beni” der ya…
kimseler beklemezken bekle beni / ne bir mektup ne bir haber gelsin, ne çıkar, bekle beni / bekle beni döneceğim, bekle, yalnızca sen bekle beni…
Simonof, “tüm ölümlere inat, kendisini düşman ateşinden kurtaracak olan bekleyişle döndükten sonra, anlarız ki, bu bir şairin, sevgilisine yazdığı dizeler değilmiş meğer. Caddelerimize gelecek bayram, cephede göğüs göğüse vuruşanlara sesleniyormuş. “Bekle” dediği, “umudunu diri tut” kodlamasıymış bir anayurda, “geçerken telgraf direklerini yeşerten selam” gibi.
bırak / beklemekten usanmış dostlarım umudu kesip / bir ateşin başında beni yâd edip içsinler / ama sen içme sakın anılar gibi acı o şaraptan / inançla, sabırla bekle beni
Bunun başka anlamı olabilir mi? Hani, aynı zaman diliminde, o düşten gerçek, öpücükten insan yapan bir başka şair, Eluard, sevgilisinin adını yazıyordu ya her yere, önce.
fecrin her soluğuna / bulutun yosununa / kasırganın terine / renklerin çanlarına / fizik gerçek üstüne / sükûtun ötesine, hatırasız ümide
Hani, sonra sevgilisinin adı “Özgürlük!” olmuştu. İşte tıpkı öyle, “zhdi meny” denilen Serova, diyen de Simonof değildir.
hüzün yağmurları gökyüzünü kaplasa da / bütün direncinle bekle beni, geleceğim
Hadi geçelim hepsini, Nâzım’ın “bir ana gibi dayanan şehri” Stalingrad dövüşürken, Enver Gökçe de, buradan umut derlememiş miydi?
açmaz, açamaz / deme hiçbir zaman / bu nar çiçeği / açacaktır / elbet bizim caddelerimizde de bayram olacaktır.
Gördünüz mü, Çehov’un delisinin akıllara düşürdüğü şeyi. Biliyor musunuz, bu kahramanın öyküsü 1892’de “Russkaya Mısl” dergisinde yayınlandığında, kendini “o dehşetengiz koğuşta kapalı, boğulacak gibi hissetmiş” Lenin. Çarlık baskısı ve hukuksuzluğu altında sürekli “kapatılma” paranoyasıyla akıl hastanesine düşmüş, bütün olan biteni sorgulayabilen, eğitimli bir karakter ile o hastaneye atandığında var olan kimi “düzeltme” planlarının sonuçsuzluğunu “Stoacı” bir kayıtsızlığa dönüştürmekten kendini alamamış bir başhekim. Bir hastanenin ve koğuşun koşullarında, bir ülkenin panoramasını çizen ve hasta-başhekim pasajlarında ülkenin aydın-halk bağıntısını veren öykü, denilir ki Lenin’in devrimcileşme haznesinde yer almıştır. Anlıyoruz Stalin’in de ezberine girdiğini.
Despotik bir rejimin, umutsuz aydınları ve bir delinin koğuşundan yükselen çığlık.
Bizim sokağımıza da bayram gelecektir! Lenin haznesine kattığı bu umudu, hayata geçirmişti. O hayata saldırdığında istilacılar, Stalin tekrarlamıştı.
Ülkemizde de yankılanan bu “faşizme karşı bayram için savaş” konuşmasını koynunda taşıyan kızıl ordu askerlerinden biri, Simonof, kendisini bekleten umudu besleyen cephede savaşırken, canlı tanıklıklarını “nehir roman”laştırmıştı. Bunlardan biri olan, “Gündüzler ve Geceler”, Çehov’a verilen öykü ödülünün de sahibi Puşkin’den bir alıntıyla açılıyordu. Hayatta ne diyalektik bağlar var değil mi? Bekle… Elbet bayram… çeliği eriten balyoz…
ağır bir balyoz / camları parçalıyor / çeliği eritiyor
Evet, şairin yazıldığı andan bugüne çok tartışılan, çok övülüp çok yerilen, Rusya-Ukrayna sorununda bile anımsanan Poltava’sından bu alıntı, faşist işgal altında savaşan Stalingrad’da bir cephede anımsanmıştı.
“Ayaklarının dibinde oturmayı sürdüren kadın, aralıksız Stalingrad’ı anlatıyordu” Saburov’a. “Ama kadının kendi evinden hiç de söz ettiği yoktu.” Yüzbaşı Saburov, birçok gözlemi arasında iki önemli şey de fark etmişti bu savaşta. Bir, kendine ait bir malı kaybettiği için sızlanan çok azdı. Ve iki… Döneceğiz…
Nereden çıktı bu, sokaklara, caddelere gelecek bayram teması? Böyle sorulursa eksik kalır, geleceği umutla, inançla, beklenen bir bayram teması diyelim.
Daha kaç gün oldu ki, savaşsız, sömürüsüz yepyeni bir dünyayı, “ekmek, gül ve hürriyet” günlerini dilediğimiz yeni yılı kutlayalı? Dünyanın bir başka gezegenin etrafında yığınla fizik kuralı yüzünden dönmesi vesilesiyle umut tazelemek, azim bileylemek, tasaların yüküne hiç değilse birkaç saatlik mola için sevdiklerinizle bir araya gelmek, az şey değil elbet.
Ama kaç gün oldu ki, yeryüzü laneti kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizmin o para ve kıt kaynaklar dışında her değeri hiçe sayan haydutluğunu Venezuela’da bir kez daha yaşayalı? Ülkenin, bunca badireden geçmiş ülkenin gördüğü göreceği en düzenbaz, en gerici, sermayenin ve haliyle emperyalizmin ülkemizi yağmasının en gönüllü hizmetkârı bir iktidar, halkı bir kez daha sırıtarak açlığa mahkûm edeli kaç gün? ABD’nin, himayesindeki AKP iktidarının, mutlak güce dayalı pervasızlığının karşısında, insanca yaşam talebiyle emekçilerin mücadelesini cılız, Venezuela’ya “çökme” girişimine karşı başta ülkenin ve Küba’nın kahramanları, uluslararası direnişi yetersiz bulup, buradan sermayenin işbirlikçisi “akademik” trollerin yaydığı her zerrede teslimiyetçiliğe tek bir insanımızı terk etmeme çağrısıdır, bir koğuştan yükselen.
hep aynı tahta masanın başında akşamlayan dostların / kalbe karanfil ruhu gibi damlayan…
umudun karartmadan /sevincin yitirmeden bekle beni
Gökyüzünün rutininden beklemeye değil, sınıflı yeryüzünün rutinini sarsacak bir mücadeleye, bu mücadelenin öncüsü emekçi sınıfın partisinde halkı örgütlemeye, umuda çağrıdır.
Bu umudun, insanlığa güvenin çağrısı sonuç verecek ve deli İvan Dimitriç, Doktor Ragin’i de ataletinden kurtarınca, ezenlerin, sömürenlerin kara günü bir bayram gelecektir.
Nereden mi biliyoruz? Neden, evimize, hanemize, yuvamıza, değil de, sokağımıza, caddemize gelecektir, düşünün. Çünkü biz emekçi halkız. Meydanlarımızdan, sokaklarımızdan, caddelerimizden taşıp gelip hepimizin kapısında adilce pay edilecek bayramların dünyasını kuracağız. Nar çiçeğinin mutlak açacağını muştulayan Enver Gökçe’nin emekçisi olacağı kolektif hayat var ya, işte onu!
Edebiyat mı bunlar ne, propaganda mı? Belki İvan’ın dediği gibi ‘âmiyane ifade edilmiş”tir, kabul. Ama Yüzbaşı Saburov’un, cephede fark ettiği ikinci şey de mi öyle?
“Savaş ne kadar uzarsa, insanlar da geride bıraktıkları evlerini o ölçüde az düşünüyorlardı. Oysa, gördükleri terk edilmiş kentleri, o ölçüde daha sık ve inatla hatırlıyorlardı.”
Bu, evlere kentlerden gidildiği, esir kentte huzurlu ev olmadığı, belki o yüzden, bayramın caddelerde beklendiği beyanı değil mi?
Uzadıkça, daha sık, daha inatla… Çok uzamadı mı insanlığın, insanların üzerine çöreklenmiş bu vandal karanlık? Kentlerimizi, ülkemizi, dünyamızı çıkarmayalım mı güneşli mavilere? “En yüksek aşama”ları ölüme yazgı mertebeleridir. Kazalım toplu mezarlarını gitsin.
Kentler, sokaklar, caddeler. Bir gün mutlak bayram gelecek oralara ve “en şanlı elbisesiyle, işçi tulumuyla” dolaşacak. Edebiyat mı bu?
Olsun. Ama öyleyse de, daha gireli kaç gün oldu ki, 2026’yı o kategoride bir destan yılı yapamayalım?
başladığım bugünkü gün / yarıda kalabilirsin / geceye varmadan yahut / çok büyük olabilirsin demişti kendince İvan Dimitriç de. Hayat, ne diyalektik…
/././
Zahmetkeşler için kılavuz -Ayşe Şule Süzük-
“Yoldaşlar aranızdaki bütün münazaaları terk ediniz. Birleşiniz, sizi ezenlere karşı mübareze kapılarını açınız. Mücahade teşkilatlan vücuda getiriniz. Ancak bu sayededir ki zalimlerin esaretinden kurtulur, refah ve saadete muvaffak olursunuz. Yoldaşlar, sizden hiçbir fırka pasaportu soran yoktur. Biz şimdi bütün dünya karşısında bulunan meseleleri hal edeceğiz. Bu fırka meselesi değildir. Zahmet ile sermaye arasında mübarezedir. Öyle bir mübareze ki her zahmetkeş bununla alakadardır.”
Anlamak istiyorum. Anlamak, anlamlandırmak, üzerine düşünmek ve düşüncelerim doğrultusunda eylemek. Kafa emekçisiyim. Kafamla düşünür, kafamla okur, kafamla çalışır, kafamla ikna olurum. Ancak beden-kafa ayrımında ne birinin ne de ötekinin üstünlüğüne inanır, karşılıklılıktan ve buradan türeyen bütünlükten, bundan yükselen dayanışmadan ancak insanlık için bir çıkış olacağını bilirim. Bir süredir gözlemliyorum; bütünlük, barış, huzur, rahatlık, neşe vb. içinde değiliz. Kaybettiğimiz, giderek uzaklaşan, giderek yitip giden duyguların ve değerlerin ardından bakakalıyoruz.
Berbat bir durum bu. Renksiz, sası, keçeleşmiş ve parıltıdan uzak bir yaşama pratiğine düşmek an meselesi. Evet, evet… Duygular, umutlar, beklentiler silinmeye yüz tutunca ne kalır geriye, kendini otomatiğe bağlamış bir yığın otomat. “Gel”, “Git”, “Otur”, “Kalk” komutlarına sessizce uyan, görünüşte yaşayan ama içi çürümeye başlamış, biat eden insanlar ve ülkeler yığını. Tam bir distopik dünya.
Önümüzdeki dönemde insanlık iki seçenek ile karşı karşıya kalacak gibi görünüyor. Bu distopik dünyaya boyun mu eğecek yoksa ona karşı aklın ve insanlığın değerlerinin ışığında yeni bir mücadeleye mi girecek? Açıkçası Trump ve avanesinin emperyal saldırganlığı ile küstahlığı artık kabak tadı verdi. En az bunlar kadar insanlığın muazzam birikimi adına utandığımız, onların şakşakçılarının barbarca yaltaklandığı şu güç tapıcılığı, zengin seviciliği… Bu da kabak tadı verdi. Bir zevksizlik, bir kibir, bir pespayelik, bir kaknemlik, hodbinlik… Mideler kaldırası değil.
Bundan ötürü gözlerimizi sadece bu uğursuzlar ordusuna dikmeyeceğiz. Başka işlerimiz var. Bunlar ne olduklarının, insanlığın başına ne menem bir bela açtıklarının ve muhtemelen açacaklarının ayırdında bile değiller. Benden sonrası tufan bencilliği ve deliliği ile geleceğimiz bu ve benzerlerine, bunların yardakçılarına bırakamayız. Ne münasebet. Değerliyiz. Önemliyiz. İyiyi ve güzeli hayal eden her bir insanımız, her bir çocuğumuz, kuşumuz, ağacımız, Venezuelalı, Kübalı Suriyeli, Filistinli kardeşlerimiz, kadınlar, nehirler, gökler… öyle ya dünya bizim evimiz, memleketimiz ise gözbebeğimiz… Bu çöpleri dünyadan ve ülkemizden temizlemekle yükümlüyüz. Ama öte yandan onlar güçlüyüz diye tepinmedeler, insanlık tarihinde insanı eşitlik ve özgürlük mücadelesinde iyiye ve güzele götüren, buna yazgılı tüm birikimi, kirli kafalarıyla yok edeceklerini, hastalıklı değerlerini sırf öyle istiyorlar diye, kirli güce ve paraya taptıkları için insanlığın tarihsel kazanımlarının üstüne boca edebilecekleri bir pespayeliğe âlemi razı edeceklerini sanıyorlar. Yazık!
Dedim ya, başka işlerimiz var bizim. İşleyen kafa ve kol ile, bilimle, sanatla direne direne, hayının üstüne akıl ile yürek ile gide gide öfkemizi; yaşanabilir, onurlu bir dünyayı var etme yolunda örgütleyeceğiz. İşte böyle karabasan durumlarında sırtımızı yaslayabileceğimiz hikâyelere gereksinim duyarız. O hikâyeler ki geçmişi, bugünü ve yarını bir bütün hâlinde anlamaya, derinlemesine hissetmeye ve bizleri ihtiyacımız olan tarihsel kişiliklerle ya da sıradan insanın ışıl ışıl gözleriyle buluşturmaya yarar. Rastlaşmak önemlidir, tanışmak, söyleşmek, dertleşmek ve bugüne yaşanmışlıkların tecrübesini süzüp damıtmak yaşamsaldır.
Çok fazla insanla tanıştım bu aralar. Anlatacağım. Sevgili Emel Akal’ın heyecanla, aşkla “Millî Mücadelenin Başlangıcında Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki, Bolşevizm” adlı titiz çalışmasını okudum. Çalışmanın merkezinde İttihatçılar var ancak yazar “dönemi bildiği varsayılan okuyucunun, ona şimdiye kadar söylenmemiş, gösterilmemiş yanlarını” ele alacağını söylüyor. Ayrıca “bu çalışma, Millî Mücadele öncesi ve sonrasında sorumluluklar üstlenmiş siyasi aktörlerin kim olduklarını, nereden gelip nereye gittiklerini bir anlama çabasıdır.” diyor. Kitabın iddiaları şunlardan oluşuyor: “Millî Mücadele, genelde İttihatçıların Anadolu’ya çekilerek verdikleri bir savaştır. Millî Mücadele kendiliğinden, demokratik bir şekilde, aşağıdan yukarıya, yan yana gelmiş bazı kişilerin topladığı kongreler sürecinin sonucunda değil tamamen eskiden devlet yönetmiş İttihatçılar tarafından örgütlenmiş, yukarıdan aşağıya kurulmuş cemiyetler aracılığıyla yapılmış bir mücadeledir.” Peki, “Mustafa Kemal, bu örgütlenmelerin üstünde, hatta dışında bir siyasi aktör olarak nasıl ve hangi koşullarda liderliğe yükselmiştir?” sorusunu yönelterek tarihsel belgeler ışığında tezlerini ortaya koyuyor.
Öte yandan 1889’da İttihat ve Terakki’nin kuruluşundan itibaren oluşan atmosferi tarihsel kişiler üzerinden anlatıyor. Örneğin Yahya Kemal’in hissettikleri dönemin havasına ışık tutması anlamında çok hoş:
“1904 senesi Paris’te kilise ve din düşmanlığının azdığı ve sosyalist cereyanın sert bir rüzgâr gibi estiği seneydi. Mitinglere, nümayişlere karışıyordum. Sokaklarda ‘İnternational’i dinlerken kalbim geniş bir insanlık sevgisiyle doluyordu ve gözlerim yaşarıyordu.”
Dönemin havası bugün yaşadığımız karabasanın tam tersidir. Anadolu’nun ise gerçek çarpışmayı yaşamasına bir on yıl daha vardır. Tarihin hızla, geri döndürülemez şekilde akacağı yıllar; seferberlik, ihanetler, çekişmeler, yiğitlik, yurtseverlik, mücadele, umutsuzluk, vazgeçiş, direnmek, inanmak, yılmamak… Mustafa Kemal için “yedi kere ölçüp bir kere biçen usta bir terzi sabrındadır.” denmektedir. İstanbul hükümetinin idam cezasına çarptırdığı ilk altı kişiden birincisi Mustafa Kemal iken ikincisi Karakol’un Kara Vasıf, diğer dört kişi ise Ali Fuat, Alfred Rüstem, Dr. Adnan ve Halide Ediptir. Talat Paşa, Enver Paşa, Bekir Sami Bey, Karabekir, Kongreler, Meclisler, bağımsızlık, mandacılık, Mehmetçik, Anadolu, Kafkaslar, Azerbeycan, Bolşevikler, İngilizler, ABD…
İşte hepsini gördüm. Bütün kişilerle tanıştım ve şu sonuca vardım: Ardımızda, sadece ülkemize bile baksak eğrisiyle doğrusuyla ancak gerçek insanların dişiyle tırnağıyla mücadele ettiği bir tarih uzanıp gidiyor. Dünya tarihini söylemiyorum bile.
Son olarak eminim sizleri gülümsetip içinizi sızlatacak bir belge. Kastamonu’da çıkan Açıksöz gazetesinden bir haber. 28 Teşrinievvel [Ekim) 1336 tarihini taşıyor. Başlık “Şark İlleri Murahhaslarımızla Mülakat-I” Eşref Edip’in Sinop’ta kaleme aldığı haber şöyle başlıyor:
“Şarktan esen şiddetli bir rüzgarın cereyanına kapılan yıldızlı bir motor dalgalar arasında yuvarlana yuvarlana dün Sinop limanına geldi. Karaya çıkan misafirlerin Bakü'de toplanan Üçüncü Enternasyonal Kongresine iştirak eden Trabzon murahhasları Abdülhalim ve Ali Kemal Efendilerle bir takım üseramızdan ibaret olduğu anlaşılınca şark milletlerinin bu mühim ictimaii hakkında biraz malumat almak üzere, bin türlü mehalike [tehlikelere] göğüs gererek dalgalan aşarak gelen bu fedakâr kardeşlerimizle hayli görüşüp konuştuk.”
Uzun bir yazı ama bir başka yerinden bir parça daha aktarıyorum.
“Yoldaşlar aranızdaki bütün münazaaları terk ediniz. Birleşiniz, sizi ezenlere karşı mübareze kapılarını açınız. Mücahade teşkilatlan vücuda getiriniz. Ancak bu sayededir ki zalimlerin esaretinden kurtulur, refah ve saadete muvaffak olursunuz. Yoldaşlar, sizden hiçbir fırka pasaportu soran yoktur. Biz şimdi bütün dünya karşısında bulunan meseleleri hal edeceğiz. Bu fırka meselesi değildir. Zahmet ile sermaye arasında mübarezedir. Öyle bir mübareze ki her zahmetkeş bununla alakadardır.”
Emel Akal (2008), Millî Mücadelenin Başlangıcında Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki, Bolşevizm, İletişim Yayınları.
/././
İhtiyarlar için kapitalizm -Berkay Kemal Önoğlu-
Bir toplumun gerçek niteliği özellikle ihtiyarlarına ve çocuklarına bakıldığında gayet net anlaşılabilir. İnsan değerinin ölçüsü piyasada ne kadar kazandırdığı olamaz, bu ahlaksızlıktır. Çocuklar, yaşlılar, hastalar ve engellilerin yaşam koşulları, toplum olma iddiasının samimiyetini açığa çıkarır. Eğer toplum olma iddiamız varsa, sırayla yalnızlaştırılmaya itiraz ediyorsak, bunların düzeninden alacağımız olduğunu biliyorsak yaşlısı, genci el ele olmalıyız.
İhtiyarlara Yer Yok filmini hatırlarsınız. Şiddetin ve paranın hüküm sürdüğü bir dünyada, yaşlı bir şerifin olup bitenlere yetişemediğini ve bildiği bütün değerlerin elinden kayıp gittiğini anlatıyordu. Filmde ihtiyarlık yalnızca biyolojik bir hal değil, yeni düzen karşısında yaşanan fazlalık hissinin adıydı. Şimdi herhalde bunun zekice kurgulanmış bir sinema metaforu olmaktan çıkıp Türkiye’deki sosyal politikanın özeti haline geldiğini çok net söyleyebiliriz…
Günler süren değerlendirme sürecinin sonunda, geçtiğimiz cuma en düşük emekli aylığı 20 bin lira olarak açıklandı. AKP iktidarı bu rakamla, açlık sınırının 30 bin lira, yoksulluk sınırının 98 bin lira olduğu ülkemizde, emeklilere “artık yaşamamaları” gerektiğini bir kez daha sert bir şekilde ifade etmiş oldu. Türkiye’de yaşlılar için uzun süredir adım adım inşa edilen, kalıcı bir yoksullaşma ve değersizleştirme düzeniyle karşı karşıyayız. Yaşlı olmak, milyonlarca yurttaşımız için huzurlu bir dinlenme dönemi geçirmek değil hayatta kalma mücadelesi vermek anlamına geliyor.
Kapitalist düzen, insanın toplumsal değerini büyük ölçüde emek gücüne, yani piyasada ne kadar işe yaradığına bağlar. Çalışabiliyorsan, üretebiliyorsan varsındır. Bu ölçüt dışına düştüğün anda -yaşlandığında, hastalandığında ya da engelli olduğunda- toplumun kenarına doğru itilmeye başlarsın. Emeklilerin yaşadığı tablo bu mantığın ne kadar acımasız sonuçlar ürettiğini açık biçimde gösteriyor.
Bu noktaya bir anda gelinmedi elbette. Emekli aylıkları geçmiş dönemlerde de düşüktü ama emeklilik kesin olarak yeniden çalışmayı zorunlu kılan bir kader olarak görülmüyordu. Temel ihtiyaçların ve kamusal hizmetlerin kesin olarak piyasanın hükmüne girmesi, cumhuriyetin tasfiyesine paralel olarak hızlandı ve derinleşti. AKP döneminde sosyal güvenlik “yük”, emekliler “bütçe kalemi”, yaşlılık maliyet unsuru olarak tescillenmiş oldu. “Mezarda emeklilik” bu dönemde geçti, aylık bağlama oranları düşürüldü, sağlık hizmetleri katkı paylarıyla fiilen paralı hale getirildi. Sonuçta emeklilik kazanılmış bir hak olmaktan çıkıp bol sabır gerektiren bir hayatta kalma pratiğine dönüştürüldü.
En düşük emekli aylığı çok uzun süredir açlık sınırının altında. Yani milyonlarca insan bu ülkede resmen aç kalabileceği kabul edilen bir gelirle yaşamaya zorlanıyor. Yaşlıların temel ihtiyaçlarını karşılayamamasını olağan gören bir yaklaşım… Bu yalnızca mali bir konu mu sizce?
Gıda fiyatlarındaki artış, kira bedellerindeki fahiş yükseliş, faturalar derken bu maaşlar daha ayın ortasında eriyor. Bu tabloyu yalnız rakamlardan ibaret de görmeyelim. Artık kahvehaneye oturmaya çekinen, ancak meydanlara, parklara doluşup dertleşebilen, 65 yaş üstü kartıyla şehir içinde oradan oraya indirim kovalayan on binlerce yaşlı yurttaşın koşturmacasına her gün şahit oluyoruz.
Pazarda filesini yarım doldurabilenler, kışın kombiyi açmamak için kat kat giyinmek zorunda olanlar sanıyor musunuz ki istisna?
Bunlar artık kural!
Milyonlarcasının yeniden çalışmak zorunda kalması kural!
Türkiye’de emeklilik artık bir dinlenme dönemi değil, ek gelir bulunamazsa ay sonunu getirememe korkusunun ete kemiğe bürünmüş hali…
Aaa, ama bizim toplumumuz yaşlıya hürmet eder, bayramlarda el öper, hal hatır sorar, sokakta poşetlerini taşır, toplu taşımada yer verir…
Bunlar da artık laf.
Maalesef kendi yaşadıkları çıkışsızlıkla emeklilerin yaşadığı yoksulluğun aynı düzenin ürünü olduğu görmezden gelen gençler için işsizlik ve güvencesizlik karşısında öfkelerini yaşlılara yöneltmek çok kolay.
Sisteme yük oluyorlar, bütçeyi onlar tüketiyor, bize değil onlara veriliyor…
Kaldı ki bu düzende, yaşlıya saygıda kusur olmasaydı bile bu ancak maddi zemini olmayan bir teselli anlamı taşırdı.
Bir toplumun gerçek niteliği özellikle ihtiyarlarına ve çocuklarına bakıldığında gayet net anlaşılabilir. İnsan değerinin ölçüsü piyasada ne kadar kazandırdığı olamaz, bu ahlaksızlıktır. Çocuklar, yaşlılar, hastalar ve engellilerin yaşam koşulları, toplum olma iddiasının samimiyetini açığa çıkarır. Eğer toplum olma iddiamız varsa, sırayla yalnızlaştırılmaya itiraz ediyorsak, bunların düzeninden alacağımız olduğunu biliyorsak yaşlısı, genci el ele olmalıyız.
Aksi halde kimse yaşlandığında arkasına bakıp ‘yalnız değilim’ diyemeyecektir.
/././
Sanatın savaşa alet edilmesi -Fide Lale Durak-
Sanatın görevi, sanatın toplumsallığı ölçüsünde halk arasında, emperyalizmin haydutluğunu meşrulaştırmak üzere ideolojik alanda sinsice önden yolu açmak oldu.
Geçtiğimiz hafta Venezuela Başkanının ABD tarafından kaçırılması ideolojik alanda verilmesi gereken mücadeleyi tekrar hatırlattı. Bu kaçırma planında, askeri müdahalenin yanı sıra ideolojik bir kuşatma da gerekiyordu ve belli ki bunu yapacak görevliler de ayarlanmıştı. Mandacılık yanlısı profesörlerden sözde aydınlara kimler yoktu ki bu göreve koşanlar arasında… Bu yazıda, emperyalizmin sanat alanına verdiği görevlere değineceğiz.
ABD haydutluğunun hemen peşine, adında sanat geçen yurt içi ve yurt dışı online haber kanalları, platformları öne sürdükleri yazılı içeriklerin tamamında şu ortak temayla hareket etti: “Trump kötüdür ama Chávez’den itibaren ülke diktatörlükle yönetilmeye başlanmıştır. Maduro da diktatördür.” Açık halk düşmanı pozisyon alanlar sonuna Maduro’nın “görevden alınmasının” kutlanması gereken bir şey olduğunu da ekledi. Sanatın görevi, sanatın toplumsallığı ölçüsünde halk arasında, emperyalizmin haydutluğunu meşrulaştırmak üzere ideolojik alanda sinsice önden yolu açmak oldu.
Aslında bilindik hikâyeyi ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlardı. Nedir bu hikâye? Ülkesinde özgür olamayan sanatçı yurt dışına kaçmak zorunda kalır, bu zorunlu sürgün hayatında ülke özlemi içindedir ama diktatörleşmiş yönetim sebebiyle ülkesine dönemez, emperyalist müdahale kötü olsa da demokrasi için başka çare kalmamıştır.
Soğuk savaş döneminde ABD’nin, CIA eliyle sanat dünyasına müdahalelerini, satın alınan sanatçılar aracılığıyla ideolojik alanın nasıl belirlendiğini yazmak uzun sürer. Şunu söylemek yeterli, emperyalizmin gözü dönmüş barbarlığa geri dönmesi gibi ideolojik alandaki taktikler de tekrarlanıyor. Bu bazen halkı ezen güç gösterileriyle sopa sallayarak, bazen de havucu gösterip kötünün iyisine ikna ederek. Yani insanlar en hafifinden emperyalist saldırganlığın pasif taraftarları haline geliyorlar ki bu da düzen açısından yeterli bir sonuç.
Sanat bu sonucu tek başına sağlayamaz. Bugün yandaş diyebileceğimiz sanat, emperyalist aklın bir aracı olarak sadece üzerine düşeni yapıyor.
Önce, neyin sanat olduğuna dair tanımın genişletilmesiyle başlandı. Bir nesnenin ya da üretimin sanat olabilmesi için iki şey yeterli hale getirildi. Bir, sanatçının yaptığına sanat demesi ve iki, sanat otoritelerinin bunu kabul etmesi. Herhalde şu birçok kişinin başına gelmiştir: gezilen bir güncel sanat sergisinde, sergilenen “şeylerin” neden sanat olduğuna dair bir fikrinin olmaması ama sanat olarak sunulduğu için öyle kabul etmeye dair bir iç basınç ya da sanattan anlamıyorum diyerek kendini yetersiz hissetme. Sanatın tanımı geleneksel biçimlerin dışına doğru da genişletildiği için bu hissin daha çok hazır nesne kullanımı ya da yerleştirme işlerde hissedilmesi olağan. Çünkü sanat ile sanat olmayan arasındaki çizgi o kadar belirsiz ki başımıza gelen şey büyüye inanmaktan farksız kalıyor. Mesela bir muzun, ne zaman sadece bir meyve, ne zaman sanat eseri olduğuna bir otorite söylemediği müddetçe karar vermek çok zor.
Bu noktada eleştiri yapmak tehlikeli yanlar barındırıyor çünkü, mevcut düzende sanat bir üst yapı elemanı olduğundan alımlayıcı ve üretici arasında doğal bir açı var. Ancak eleştirimiz buna değil; estetiğe dair kuralların delik deşik edildiği, sanat eleştirmenliği kurumunun kendini feshettiği günümüzde, piyasanın, liberal ideolojinin belirleyici hale gelmesi ve bunun bir sonucu olarak sanatın kapitalizmin güncel ihtiyaçlarını destekleyen bir araca indirgenmesine. Venezuela saldırısının ardından yaşanan bir kaç olayı örnek gösterebiliriz.
7 Ocak’ta, New York kaynaklı bir sanat yayın organında, ülke dışında yaşayan sanatçılarla röportaj yayınlandı. Özetle herkesin söylediği söz “diktatör Maduro’da” birleşiyordu. Röportaj veren sanatçılardan biri, Chávez’in modern sanat piyasasını yok ettiğinden, müzeleri folklorik öğelerle doldurduğundan bahsediyordu.
Venezuela’nın müzelerinin gerçekten niteliksiz işlerle mi doldurulduğunun yoksa aslında Bolivarcı devrimin sanat alanında da ulusal köklerini bulmaya mı çalıştığının bir önemi yok. Röportajda yer alan eleştiriler, sanat piyasasına müdahale edilmiş olmasına ve artık sanatçıların Venezuela’da zenginlere yeterince resim satamamalarına yaslanıyor. Yani petrolün devletleştirilmesine karşı olmaktan bir farkı yok. Yani, söz konusu eleştirilerin kaynağı sınıfsal.
Kendi ülkemizin kuruluşundan çok da bilinmediğini düşündüğüm bir örnek vermek istiyorum. Kurtuluş savaşına birçok ressam bizzat katılmıştı. Bunların bir kısmı zaten asker ressamdı, diğerleri de cephede gözlem yaparak propaganda resimleri üretmekle görevlendirilmişti. Bunlar arasında İbrahim Çallı’dan, Hikmet Onat’a bilinen isimler vardı. Bu isimler Kurtuluş Savaşı sonrasında da ülkenin kuruluşunda görev aldılar. Kimileri Meclis’te yer aldı, kimileri bir köy okulunda üzerine düşen görevden gocunmadı. Örneğin Fikret Mualla bu gerekliliği hiçbir zaman anlamadı. Savaş yıllarında zaten yurt dışındaydı. 1930’larda ülkeye döndüğünde, ülke devletçi ve planlı bir kalkınma dönemine giriyordu. SSCB ile ilişkiler had safhadaydı. Tüm bunların bir sonucu olarak ülkede bağımsız bir sanatçıya değil okullarda resim öğretmenine ihtiyaç vardı. Fikret Mualla bir süre öğretmenlik yaptı ama mutsuz oldu ve istifa etti. Sonra tekrar Paris’e döndü. Fikret Mualla iyi bir ressamdı, memleketini de seviyordu ama yapılması gerekenleri anlayamıyordu. Henüz 35 yaşındayken bohem hayatını terk ederek aramızdan ayrıldı.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında yurtseverlik o kadar meşruydu ki olup biteni anlayamamış olanları bile utanılması gereken bir çizgide durmaktan alıkoyuyordu. ABD’nin soğuk savaş döneminde saldırdığı en önemli değerlerden biri boşuna yurtseverlik olmadı. Bu yolla sanatçı, ülkesinden üstün bir ikon haline getirildi.
Bir diğer tuzak satın alınan sanatçılarla kuruldu. Yine Venezuela Başkanının kaçırılmasının hemen ardından, bu defa yerli bir online sanat platformunda; “sürgünde” bir Venezuelalı sanatçının tanıtımı yapıldı. Kimdi bu sözde sanatçı? ABD’de yaşayan ve belli ki oradan fonlanan biri. İşlerinde kilden yaptığı asker büstlerine tokat atıyor, postal yalıyor ve benzeri eylemlerde bulunuyor. Sanatçı yaptıklarına sanat diyor, ABD’nin sanat otoriteleri de kabul ediyor. Çürümenin boyutları korkunç. Sanatçının ise sadece Venezuela’daki iktidarı değil tüm Latin Amerika’nın Bolivarcı devrimlerini eleştirdiği açık.
İdeoloji alanında mücadele bin bir çeşit yöntemle yürütülüyor, sanat da bu mücadeleye emperyalizm tarafından sinsice alet ediliyor. Sadece sanat alanından bakarak ne yapılması gerektiğine cevap aramak yetersiz kalır.
Ama en azından sanatçılar Türkiye Halk Temsilcileri Meclisinde bir araya gelerek bu cevabı hep beraber arayabilirler.
/././
soL






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder