Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -CUMHURİYET-


Uygarlık intihar ederken...-Ergin Yıldızoğlu- 

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün State of the Global Climate 2025 (Küresel İklimin Durumu) raporuna göre küresel ısınma öngörülenden daha hızlı ilerliyor. Küresel iklim sisteminin neredeyse tüm göstergelerinde 2025 yılında, rekor aşırılıklar yaşanmış. Raporun yayımlandığı günlerde Financial Times, küresel otomobil üreticilerinin elektrikli araç planlarından vazgeçmeye başladıklarını aktarıyordu.

Otomobil şirketleri geri adım atarken, devletler fosil yakıtlar için savaşırken, bu savaşlar atmosferi daha da kirletirken, oluşan tablo akla “Tanrılar, yok etmek istediklerini önce delirtirmiş” sözleri getiriyor. Bu sözler artık salt mitolojik bir uyarı değil. Bu yıkım tablosunu, dışsal trajik bir irade değil, sistemin kendi diyalektiği üretiyor.

SON BULGULAR, ÖLÇÜMLER 

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün raporu, atmosfer, okyanuslar, buzullar ve deniz seviyesindeki değişimlerin birbirini besleyen zincirleme etkiler yarattığını vurguluyor.

Atmosferdeki CO2 yoğunluğu en az iki milyon yılın en yüksek seviyesine ulaşmış. Küresel sıcaklık, sanayi öncesi döneme göre 1.43°C’nin üstüne çıkarak, 2025’in tarihteki en sıcak ikinci veya üçüncü yıl olmasına yol açmış. Son 11 yıl, kayıtlardaki en sıcak yıllar arasındaymış.

Aşırı sıcaklık artışının yüzde 91’ini emen okyanuslarda ısınma hızı son 20 yılın ortalamasının iki katını aşmış. Küresel ortalama deniz seviyesi 1993’ten bu yana 11 cm yükselmiş, 2012-2025 arasındaki yükseliş hızı önceki dönemin neredeyse iki katına çıkmıştır. Kriyolojik (donmuş sulara ilişkin) sistemde ciddi bozulmalar görülmüş; 2016’dan beri en kötü 10 buzul kaybı yılının 8’i bu dönemde yaşanmış. 2025 yılında Arktik deniz buzullarında erime rekor düzeylere ulaşmış okyanus yüzey pH’ı son 40 yılda sürekli düşerek 26 bin yılın en düşük seviyelerine inmişti (asit oranı, on yıldır hiç toparlanma fırsatı bulamadan artmış). Bu durum mercanlar ve kabuklu canlılar için ağır bir tehdit oluşturuyor.

Sağlık, ekonomi ve gıda güvenliği üzerinde doğrudan etki yapan sıcak hava dalgaları, seller, tropikal fırtınalar gibi aşırı hava olayları artık daha sık, yoğun yaşanıyor. Rapor, sisteme giren enerjinin çıkan enerjiden daha fazla olduğunu, böylece Dünya’nın “enerji dengesinin bozulduğunu”, bu dengesizliğin giderek hızlandığını vurguluyor. Bu enerji fazlası dinamiği iklim sisteminin uzun dönemli, geri döndürmesi zor bir trende kilitlendiğini gösteriyor.

VE KAPİTALİZM

Kısacası dünya iklim sistemi dengeden çıkmış, mevcut göstergeler, ısınmanın ve etkilerinin hızlanarak devam edeceğini yadsınamaz biçimde gösteriyor. Uzun dönemli veriler bu ekolojik krizin sanayi kapitalizmiyle başladığını, 1980’lerden itibaren, egemen sermayeye (uluslararası finans kapital) yeni “avlanma alanları” açan, kaynak tüketimini, CO2 ve metan gazı salınımını, sanayi atıkları ve çevre kirlenmesini sürdürülemez düzeylere sıçratan neoliberal küreselleşme altında ölümcül bir hıza ulaştığını gösteriyor.

Bu arada, en az bir düzine küresel üretici, benzin ve dizel motorlu araçlara olan sürekli talep ve ABD ve Avrupa’da hükümetlerin destekleyici politikaları geri çekmesi nedeniyle elektrikli araç üretme hedeflerini düşürüyorlar.

Elektrikli taşıt araçları üretimine yönelik yatırım projelerinden geri çekilme eğiliminin, piyasanın lüks araç segmentinde özellikle güçlü olduğu -yüzde 1’in, yüzde 99’u etkileyen ekolojik krizi takmadığı- görülüyor. Stratejik değişikliklerin, iptal edilen lansmanların, revize edilmiş yatırım planlarının, geçen yıl küresel otomotiv endüstrisine en az 75 milyar dolara mal olması benzinli motorlardan uzaklaşmanın karmaşık, maliyetli doğasını vurguluyor.

Bu gelişmelerin arkasında ABD ve AB’de hükümet politikalarının teşvikleri azaltırken emisyon hedefleri sınırını yükseltmesi, hatta “0” emisyon hedefini terk etmesi piyasanın, diğer bir deyişle kapitalizmin insanının, hâlâ petrole dayalı yakıtları tercih ediyor olması yatıyor. Küresel ısınma hızlanırken kapitalist üretim tarzının egemen ekonomik ve siyasi aktörleri ve devletler küresel ısınmayı hızlandıracak adımlar atmaya devam ediyorlar: Uygarlık bir yıkıma doğru giderken önce çıldırıyor.

Savaş-karbon-sermaye -Ergin Yıldızoğlu- 

Ortadoğu’da ABD-İsrail-İran hattında tırmanan savaş, çoğu zaman yalnızca jeopolitik bir kriz olarak ele alınıyor. Oysa bu savaş, daha derin, yapısal bir krizin semptomudur: Kapitalist uygarlık, gezegenin ekosistemini -içindeki tüm canlılarla birlikte- giderek hızlanan bir oranda sürdürülemez kılıyor. Önceki yazımda, küresel ısınma hızlanırken taşıt aracı üreticilerinin elektrikli teknolojiden çekilmeye başladığını, devletlerin bu teknolojiye verdiği destekleri kaldırdığını, “sıfır karbon” hedeflerini sulandırdığını aktarmıştım. Savaşı da bu tabloya eklediğimizde krizin görüntüsü daha da netleşiyor.

KARBON AYAK İZİ

Savaşlar, küresel ısınmaya iki kanaldan katkı yapıyor: birincisi silahların ve taşıt araçlarının doğrudan kimyasal emisyonları, ikincisi yıkım, ardından yeniden inşa sürecinin dolaylı emisyonları.

Orduların taşıt araçları, patlayıcılar, füzeler, insansız hava araçları, savaş uçaklarının tümünün hesaplanabilir bir karbon ayak izi var. Bu silahlar “negatif üretim araçları” -artı değer üreten değil, birikmiş olanları yok eden araçlar olarak işlev görürken hem atmosfere CO₂, zehirli gazlar, kimyasal parçacık salarlar hem de yıktıkları binalarda, yollarda inşa sırasında depolanmış karbonu yeniden atmosfere karıştırırlar. Üstüne bir de yıkımın temizlenmesi, yeniden yapım süreçlerinin gelecekteki karbon ayak izi eklenir.

Örneğin, bu bağlamda, karbon ayak izi hesaplamaları yapılmış üç savaşa bakabiliriz.

Ukrayna (ilk iki yıl): Askeri yakıt kullanımı 25-30 milyon ton (Mt), altyapı yıkımı 50-60 Mt, gelecek yeniden inşa (projeksiyon) 60-80 Mt, yangınlar, endüstriyel hasar 10- 20 Mt. Toplam yaklaşık 100-200 Mt CO₂. Bir kıyaslama yapılacak olursa: Hollanda’nın bir yıllık emisyonuna ya da 30 milyon otomobilin bir yıl kesintisiz çalışmasına eşdeğer.

Gazze: Aynı bileşenler üzerinden, yeniden inşa maliyeti dahil edilmeksizin 30-40 Mt CO₂.

İran savaşı (ilk üç hafta, yeniden inşa hariç): 7-10 Mt CO₂ - yalnızca bu süre içinde İzlanda’nın bir yıllık emisyonunu aşıyor.

NEKROPOLİTİK VE GEZEGENİN ÖLÜMÜ

Sermaye birikim sürecinin merceğinden bakıldığında, modern savaşlar yalnızca yıkım aracı değil, aynı zamanda bir yeniden birikim olanakları yaratma aracıdır. Kentler, yollar, fabrikalar -sabit sermaye yıkıldığında, on yıllar içinde depolanmış karbon bir anda atmosfere salınmakla kalmaz; yıkımın açtığı alanda yeni sermaye birikim olanakları da doğar. Bu olanaklar, inşaat, enerji, belediye hizmetleri altyapısının yeniden kurulmasıyla yeni bir karbon döngüsünü başlatır. Sermaye yalnızca savaşları finanse ederek birikmez; savaşlar da yıkarak, öldürerek yeni birikim zeminleri yaratır.

Achille Mbembe’nin “nekropolitik” kavramı da bu savaşların gözden kaçan bir boyutuna ışık tutuyor. Mbembe, Foucault’nun “biyopolitik” (yaşamın yönetilmesi) kavramının karşısına, kimin ölüme terk edilebileceğine karar verebilen egemen gücün tercihlerini, “nekropolitiği” yerleştiriyor. Bu “nekropolitik”, kapitalizmle eşzamanlı gelişen ırkçı bir iktidar biçimi olarak ortaya çıktı: sömürge nüfusu zaten ölüme terk edilebilecekler sınıfındandı. Faşizm bu uygulamaları etnik, cinsel ve bedensel kimliklere göre yeniden çizerek bu kez sömürgeci ülkenin halklarına taşıdı (Aimé Césaire). Faşizm sömürgeci nekropolitiğin eve dönüşüydü. Neoliberalizm ise sosyal yardımları, altyapı desteklerini keserek kaynakları egemen sermayeye aktarırken emekçi sınıfları, yoksulları, kırılgan kesimleri yavaş bir ölüme bırakıyordu. Emperyalizm açısından bakıldığında, örneğin IMF yapısal uyum programında pazarları açılacak, ekonomileri yeniden yapılandırılacak ülkelerin halkları zaten harcanabilir nüfus sayılıyordu.

21. yüzyılda bu listeye bir halka daha ekleniyor: küresel ısınmanın aşırı iklim olayları karşısında yaşamaya layık görülenler ile görülmeyenler. Atmosferde birikmiş karbonu tarihsel olarak üretmiş, krize uyum sağlama kapasiteleri nispeten yüksek “gelişmiş zengin” ülkeler, karbon birikimine en az katkı yapan ama iklim krizinden en çok etkilenen yoksul ülkelerin halklarını kaderlerine terk ediyor, kaçıp gelenleri de “göçmenler” kriziyle mücadele kapsamında denizlerde ölüme bırakıyorlar.

Savaş ve “nekropolitik”, yalnızca insanların değil, gezegenin de ölüm biçimlerinden biri haline geliyor.

Kaplan-Kuneralp cephesi -Mehmet Ali Güller- 

İlginç zamanlardan geçiyoruz; “siyasal İslamcı” Yusuf Kaplan ile “liberal seküler” Büyükelçi Selim Kuneralp’ı aynı cephede birleştiren zamanlardan...

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, bu iki ismi ve benzerlerini aynı cephede buluşturdu. İkisi de İran’a karşı. Siyasal İslamcı Kaplan Şii karşıtı olduğu için, liberal seküler Kuneralp Batıcı olduğu için İran’a karşılar.

TUNA’DAN KAPLAN’A İTİRAZ

Kaplan, 12 gün savaşında da aynı tutumu almıştı. Kaplan ve benzerleri, Sünnicilik yaptıklarından İran’ın füzelerini soba borusu ilan etmişlerdi, İsrail’e değil İran’a düşen füzelere sevinmişlerdi.

Kaplan Yeni Şafak’taki köşesinde şöyle yazdı: “Batılıların korkulu rüyası ehli sünnettir, Şia değil. Ehli sünnet, İslamın özü, özsuyudur. Şiilik dahil, ehli sünnetin dışındaki bütün oluşumlar, icattır, bidattır, sonradan zuhur etmiş oluşumlardır.”  Devamında da Batı’nın “Türkiye’yi laiklikle mankurtlaştırdığını” ileri sürdü  Kaplan.

Kaplan’a itirazlardan biri Sabah yazarı Salih Tuna’dan geldi: “Uzmanlık alanın olmayan konulara neden bu denli iddialı giriyorsun Yusuf Bey kardeşim. Hem kendini meczuplaştırıyorsun hem de hepimizin mensubu olduğu ehli sünnete zarar veriyorsun. Lütfen yapma artık, toparla kendini, kendi itibarını da iptizale uğratıyorsun. Yazık değil mi?”

KUNERALP ATATÜRKÇÜLERDEN RAHATSIZ 

Kuneralp ise İran karşıtlığını şöyle sergiledi: “Atatürkçü olduklarını iddia edenlerin molla sevgisini anlamakta güçlük çekiyorum. Rıza Şah Pehlevi ve oğlu Muhammed Rıza Atatürk’ün çizgisinden giderek mollaları siyasetten çıkarmak, kadın-erkek eşitliğini sağlamak gibi reformlara imza attılar. Tabii ki özellikle Muhammed Rıza’nın hataları oldu ve bedelini devrimle ödedi. Ancak yapılan reformları tersine çevirip bir istibdat rejimi getiren bu sözde din adamları Atatürkçü geçinenlerin desteğine neden sahip? Tek neden ilkel bir Batı düşmanlığı sanırım. O da yeterli olmamalıydı.”

Kuneralp’ın sosyal medyadaki bu mesajına şu yanıtı verdim: “Selim Kuneralp,  meselenin molla sevgisi olmadığını bilmiyor değil elbette. Ama ABD-İsrail saldırısına karşı çıkanları mollacı diye yaftalayarak tipik bir Atlantikçi diplomat kurnazlığı sergiliyor. Atatürkçüler molla sevdiği için değil, emperyalist ABD’nin bölge hesaplarını sizlerden daha iyi okuyabildikleri için İran’ı destekliyorlar! Solcular antiemperyalist olduğu için İran’ı destekliyorlar! Ve evet, ABD Selim Kuneralp’a karşı çıksa, Selim Kuneralp’ı da destekleriz.”

İSRAİL’İN LİSTESİNDEKİ ALTI ÜLKE

Tutturmuşlar bir molla rejimi diye. Oysa mesele rejim değil, ABD’nin çıkarı. Kuneralp, molla rejimi yokken ABD ve İngiltere’nin İran Başbakanı Musaddık’ı petrolü millileştirdiği için darbeyle yıktığını bilmez mi? ABD’nin pek anlaştığı Körfez ülkelerindeki krallılar, emirlikler, İran’daki molla rejiminden daha mı demokratik?

Daha da önemlisi, mesele teokrasiyse, İsrail İran’dan geri kalıyor mu? İsrail anayasasını dine dayandırıyor, dış poltiikasını dine dayandırıyor. Açık açık “Şuralar Tanrı’nın bize vaat ettiği topraklardır, alacağız” demiyor mu İsrailli yetkililer?

Vaat edilmiş topraklar hangi ülkelerde? Ürdün’de, Suudi Arabistan’da, Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta ve Türkiye’de... İsrailli yetkililer açık açık “hakları” olan buralardaki topraklarını sıra sıra alacaklarını söylüyorlar. (Ve İsrail pratikte Akdeniz’den Körfez’e, Türkiye’nin ticaret yollarını da kesmeye çalışıyor.)

Bakınız meselenin sadece bu yanı bile Türkiye’nin bir bütün olarak İran’ın yanında olmasını gerektirir. Çünkü İran ABD-İsrail saldırısına karşı kendi topraklarını savunurken İsrail’in sonraki hedef listesinde bulunan bu altı ülkenin de fiilen topraklarını savunmaktadır aslında.

ABD’NİN ASIL MARİFETİ

Kaplan-Kuneralp ve benzeri cepheler, geride kalan 35 yılda Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, İran’da farklı gerekçelerle de olsa ABD’nin arkasında hizalandılar. Emperyalist ABD’nin asıl marifeti de budur işte: Benzemezleri bile kendi çıkarı için yan yana getirebiliyor!

‘ABD iyi, İsrail kötü’ koalisyonu -Mehmet Ali Güller- 

Uygulamalarından ve açıklamalarından hareketle AKP-MHP koalisyonunu “ABD iyi ama İsrail kötü” koalisyonu diye de niteleyebiliriz.

AKP’yle başlarsak...

TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı ve AKP Milletvekili Milletvekili Fuat Oktay, Uluslararası Stratejik İletişim Zirvesi’nde (STRATCOM) yaptığı konuşmada, “Bu ABD savaşı değil, İsrail savaşıdır ve tüm dünya, Amerikan vatandaşları da dahil, bunun bedelini ödüyor” dedi.

Eski cumhurbaşkanı yardımcısı da olan Fuat Oktay, konuşmasının devamında şöyle dedi: “Türkiye olarak temel pozisyonumuz çok nettir: Bu savaş adil değildir,  İsrail’in savaşıdır ve Körfez’e yayılmamalıdır. Bu savaşı durdurmak ve ateşkes sağlamak için elimizden geleni yapacağız.”

AKP’nin bu tutumu, hükümet olarak imzaladıkları Riyad bildirisine de yansıdı zaten.

ABD’Yİ DEĞİL, İSRAİL’İ SUÇLAMAK 

AKP’nin koalisyon ortağına gelirsek...

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli geçen haftaki TBMM grup toplantısında savaşı yorumlarken şöyle dedi: “İsrail’in ABD yönetimine nüfuz etmesi, istikamet çizmesi büyük tehlikedir.”

Bahçeli de esas olarak Fuat Oktay gibi bu savaşı ABD’nin değil, İsrail’in savaşı olarak görüyor. İsrail’in ABD yönetimini yönlendirerek bu savaşa soktuğunu ifade ediyor.

Kısacası AKP de MHP de ABD’yi değil, İsrail’i suçluyor.

ABD İÇİN İSRAİL’İN KULLANIM DEĞERİ

Oktay ve Bahçeli’nin tezinin doğru olmadığı ortada. İran’a saldırının asıl sahibi ABD’dir. ABD içinde buna itiraz edenlerin olması gerçeği değiştirmez. ABD’nin Afganistan, Irak ve Suriye saldırılarına da itiraz edenler, istifa eden yöneticiler vardı ama o savaşlar, sonuçları itibarıyla görüldü ki ABD’nin savaşıydı.

İsrail-ABD ilişkisi, Türkiye’de ve bölgemizde özellikle ters yorumlanmaktadır. Çünkü bölge hükümetleri, ABD’yle ilişkilerini bu yöntemle “aklamaya” çalışmaktadır. ABD’ye itiraz edemedikleri için İsrail’i suçlarlar hep.

İsrail ve Yahudi lobisi elbette Washington’da etkilidir ama bunu ABD’yi kontrol eden bir ilişki olarak tarif etmek doğru değildir, tersi doğrudur. ABD için İsrail, Ortadoğu stratejisini uygulamada kullandığı bir ileri karakoldur. Öyle olduğu için de İsrail’i her şartta korumaya çalışır, öyle olduğu için de karakolun sınırlarının genişlemesini destekler.

ABD OLMASA İSRAİL FİLİSTİN’İ İŞGAL EDEMEZDİ

ABD’nin İran dahil bölge politikalarının İsrail’e de yaraması, bu politikaların asıl sahibinin İsrail olduğu anlamına gelmez. 35 yıldır süren tüm bu saldırılarının temel amacı son tahlilde dünya egemenliğidir. Peki 9 milyonluk İsrail mi dünya egemenliği yürütebilecek ki bu politikaların asıl sahibi o olsun?

ABD’nin askeri, siyasi ve ekonomik sponsorluğu olmasa, İsrail varlığını bile sürdüremezdi. ABD’nin desteği olmasa, İsrail’in değil İran’a saldırması, Gazze’yi bile işgal etmesi mümkün olmazdı. Gerçek budur. Ama bu gerçek ABD’yle işbirliği yapan iktidarlara sıkıntı yaratmaktadır. Çünkü bölge halkları Gazze’deki soykırıma karşıdır ama bölge iktidarları soykırımın sponsoruna ses edemeyecekleri için sadece İsrail’i kınarlar. Sonuç? ABD’yle işbirliği yürüttükleri için İsrail’in soykırımını engelleyemediler!

ABD’NİN BÖLGEDEN ATILABİLMESİ 

Bu “ABD’ye ses edemeyip İsrail’e kızma” ve “ABD’nin suçlarını İsrail’e yazma”, bir bölge politikasıdır. Ne yazık ki Suud hanedanından Körfez’deki emirliklere ve Ankara’ya kadar böyledir bu...

Böyle olduğu için de ne Filistin devletinin tanınmasını sağlayabildiler ne de İsrail’in genişlemesini önleyebildiler. Böyle olduğu için de ABD’nin ne Irak ve Afganistan’a ne de Libya ve Suriye’ye saldırılarını önleyebildiler. Tersine bu saldırılardan yararlanmaya çalıştılar.

İran’ın emperyalist ABD karşısındaki bugünkü direnişi, bu kısır döngüyü de kırabilme potansiyeli taşımaktadır. ABD bölgeden çıkarılmadan, hiçbir bölge halkına gerçekten özgürlük yoktur çünkü.

İki yeni NATO komutanlığının anlamı -Mehmet Ali Güller- 

NATO için geçenlerde “ABD’siz kâğıttan kaplan” diyen ABD Başkanı Donald Trump, örgütü hedef almayı sürdürüyor. İran’da yardımına gelmedikleri için NATO üyelerine kızan Trump, “Onlar (NATO üyeleri) bizim yanımızda değilse biz neden onların yanında olalım ki?” diyerek “NATO çözülüyor mu” tartışmalarını körükledi.

Trump, konuşmasında Türkiye’yi ise diğer NATO üyelerinden ayırdı: “Türkiye bize son derece destekleyici oldu. Bence Türkiye şahaneydi, harikaydı. Onlar istediğimiz şeylerin dışında kaldılar. Bence Erdoğan harika bir lider.”

İktidara yakın medyanın Erdoğan övgüsü nedeniyle pek beğendikleri bu sözler, gerçekte büyük sorun içeriyor. “İstediğimiz şeylerin dışında kaldılar”, dolayısıyla “İstemediğimiz şeyleri yapmadılar” diyen Trump neyi, hangi fiili kastediyor?  Önemli.

ADANA VE İSTANBUL’DA YENİ NATO YAPILARI

NATO’nun “beyin ölümü”, “kâğıttan kaplanlığı”, “çözülmesi” tartışılırken Türkiye daha da NATO’culaşan işlere imza atmaya başladı ne yazık ki.

İlkini Cumhuriyet gazetesi yazarı Barış Terkoğlu ortaya çıkardı, Milli Savunma Bakanlığı kabul etmek zorunda kaldı: Adana’da NATO kolordu karargâhı  kuruluyor.

Ardından Milli Savunma Bakanlığı bir ziyaret nedeniyle ikinci bir yapıyı daha duyurdu: İstanbul Boğazı’nda, Beykoz’da, NATO deniz unsur komutanlığı kuruluyor.

Milli Savunma Bakanlığı’nın duyurduğu ziyaret şuydu: “Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyonel Karargâhı Komutanı Tümgeneral Jean-Pierre Fague (Fransa) ve komutan yardımcısı Tümgeneral Richard Stewart Charles Bell (Birleşik Krallık) ile beraberindeki heyet tarafından, Anadolukavağı / Beykoz’da konuşlanması planlı deniz unsur komutanlığına ziyaret gerçekleştirildi.”

Ne tesadüf! “Çok Uluslu KuvvetUkrayna Operasyon Karargâhı komutanlarının”  ziyaretinden birkaç gün önce, bir Türk petrol tankeri, İstanbul Boğazı’na 14 mil kala insansız hava ve deniz araçlarıyla vuruluyor!

ABD’NİN KARADENİZ STRATEJİSİNE AKP DESTEĞİ

Adana ve Boğaz’daki iki NATO yapısı, birbirini bütünlemektedir.

Adana’daki NATO kolordu karargâhı, Polonya ve Romanya’daki kolordularla birlikte kuzeyden güneye inen bir hat oluşturuyor. Baltık’tan Akdeniz’e inen ve esas olarak Rusya’ya ama daha geniş çerçevede Asya’ya karşı oluşturulan bir savaş cephesi inşa ediliyor.

İstanbul’daki NATO deniz unsur komutanlığı da fiilen Rusya’yı hedef alıyor, dahası Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni riske atacak bir potansiyel taşıyor.  Türkiye’nin Lozan’ı Montrö’yle taçlandırarak elde ettiği silah tekelliğini ve boğazlardaki egemenliğini sulandırır. Dahası Türkiye’nin kendi eliyle Karadeniz’i NATO’ya açması anlamına gelir.

Ne yazık ki bu tablo, ABD’nin Karadeniz stratejisinin bir parçası olarak Zengezur’u Trump Koridoru yapmasını ve ardından Gürcistan’da üs elde etme amacını da bütünleştirmiş olur.

ASYA GİRİŞİNDE KOÇBAŞI ROLÜ

NATO’nun bu adımları, elbette ABD’nin geniş planlamasının içindedir. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Savunma Stratejisi belgeleri, emperyalist ABD’nin petrodolar sistemini kurtarabilmek için Asya’ya karşı başlattığı “uzun mücadeleye” işaret ediyor.

ABD, Türkiye’yi bu mücadelede, Asya’nın girişinde koçbaşı yapmak istemektedir. O nedenle NATO’ya karşı çıkmak ve İran’ı desteklemek gerekmektedir.

Hele de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın A Haber’deki yayında yaptığı şu risk dolu açıklamasından sonra: “Hürmüz Boğazı ile ilgili taraflarla beraber bir paket üzerinde çalışıyoruz, çok detay vermek istemiyorum. Durum devam ederse İran’a karşı farklı yönlere gidecek bir koalisyon durumuna doğru gidecek konu.” (Hürriyet, 28.3.2026)

/././

Cumhuriyet



Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -31 Mart 2026-

Diyanet ‘çevresi’ bir bir Bakanlığa -Mustafa Bildircin-  Ülkedeki liyakat tartışmalarını alevlendirecek görevlendirmelerin bir yenisi daha o...