Tütünden nikotine, Palantir’den MAHA’ya ve oradan bize -Efza Evrengil / soL-

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

Forbes dergisi duyurdu, tekno-faşist manifestosuyla gündemden düşmeyen istihbarat şirketi Palantir, savaş, ölüm ve soykırım projeleri geliştirdiği Washington’daki ofisine nikotin kesesi ihtiva eden otomat yerleştirmiş. Çalışanlar belli bir markanın nikotin kesesi kutularına buradan ücretsiz erişebiliyorlar. Şirketin yaptığı açıklamaya göre, söz konusu yenilik 21 yaş üzeri tüm çalışanların yararlanabilecekleri yan hak misali bir şirket kıyağı ve amaç verimliliği artırmak.

ABD medyasında haberin yankısı geniş oldu. 

Kısa sürede anlaşıldı ki, Palantir bu işte yalnız değil. Başka teknoloji şirketleri de işyerlerinde çalışanların kullanımı için nikotin kesesi bulundurmaya başlamış. 

Silikon Vadisi şirketlerinde ortaya çıkan bu yeni akımın medya yansımalarında, meselenin sağlık, hukuk ve etik boyutlarından ziyade, magazinsel yönü ön plana çıkartıldı, anekdot nitelikli anlatılarla nikotinin gerçekten verimliliği artırıp artırmadığı tartışıldı. Sağlık riski uyarısı içeren kısa bir paragraf eklendi, ama daha çok Palantir ve benzerlerinin bu orijinal buluşuna duyulan hayranlık dile getirildi. Bir yorumcu, “Bir yandan kötü. Diğer yandan, o kadar ustaca eski usul bir kötülük ki, ne kadar berbat olduğuna kızmaktan çok, bu cüretkarlığa hayran kaldım” diyor. 

Kâr için her şey mübah

Sermayenin sömürü ve verimlilik artsın diye madde kullanımını özendirmesi aslında bir yenilik değil. ABD’de, yüksek stresli hayatlar süren Wall Street borsa işlemcilerinden lokantaların harlı ocak başlarında ağır koşullarda çalışan mutfak emekçilerine kadar, çalışanlara yasadışı uyarıcıların el altından dağıtıldığı dönemler belki geride kaldı, ama işçisine ücretsiz öğle yemeğini bile fazla gören Amerikan şirketleri, işyerlerini kahve makineleri, enerji içecekleri ve anlaşılan şimdi de nikotin ürünleri ile donatıyor.

Palantir yöneticileri, nikotin keselerinin şirkette çalışan mühendis ve hukukçu ordularından daha yüksek verim almanın ucuz, pratik ve şirket imajı ile uyumlu bir yöntemi olduğunu düşünmüş olmalılar. Ölüm sistemleri tasarlamak, devletle yapılacak milyar dolarlık sözleşmeleri kaleme almak kolay iş olmasa gerek. 12 saati aşan iş gününde nasıl sürekli uyanık kalınacak, konsantrasyon kaybolmayacak, nasıl kusursuz sistemler, kusursuz sözleşmeler üretilecek? Bunun için Palantir’de kimsenin ıhlamur, rezene içmediği kesin. Belki, çalışanları yaptıkları korkunç işe bağlamanın tek çaresi bu: yüksek dozlarda espresso kahve, enerji içeceği ve nikotin ile zombileştirme.

Palantir'de Stratejik Etkileşim Başkanı olan Eliano A Younes, nikotin kesesi otomatıyla poz veriyor. Kaynak: X

Üstelik, nikotin kesesinde, çalışanların masa başından ayrılmasına gerek yok. Şık kutusundan bir kese alıp bunu ağızlarına yerleştirmeleri yeterli. Artık sigara molası için dışarı çıkılan, tuvalette e-sigara tüttürülen günler tarih olmuş bu ofislerde. Bağımlılığı başlatmak ve sürdürmek hiç bu kadar zahmetsiz olmamıştı.

Nikotin kesesi de ne ola?

Hiç bilmesek daha iyi olurdu bu nikotin şeysini, ama ne olduğunu öğrenmek zorunda kaldığımız bir dünyadayız. Türkçe’ye nikotin kesesi veya poşeti olarak giren bu ürün, sigaranın 100+ yıllık saltanatının sallanması ve satışının küresel ölçekte hızla inişe geçmesi üzerine, ulusötesi tütün şirketlerince bilimsel dayanaktan yoksun “zarar azaltım” iddiasıyla piyasaya sürülen yeni nesil tütün ve nikotin ürünleri arasında günümüzde en hızlı büyüyen kategoriyi oluşturuyor.

İçinde toz halinde tütün bazlı veya sentetik nikotin, özellikle gençlere yönelik cazip aromalar ve dolgu malzemesi bulunan bu selüloz keseler diş eti ile dudak arasında 15-60 dakika süreyle tutularak tüketiliyor. Nikotin, mukoza zarından emilerek, kan dolaşımıyla kısa sürede beyne ulaşıyor. Nikotin düzeyi markaya göre her bir kesede 3mg’dan 12,5 mg’a kadar değişebiliyor. Sigara ile karşılaştırıldığında nikotin konsantrasyonu ve emilim oranı çok daha yüksek. Sigara dumanının büyük kısmı sigaranın iki ucundan havaya dağıldığı için, sigarada bulunan 10 mg nikotinin genellikle 2 mg'dan daha azı vücuda giriyor. Keselerde ise, nikotinin tamamı doğrudan ağız mukozasından geçerek kan dolaşımına dahil oluyor.

Nikotin keselerinin, benzer şekilde ağız içinde tüketilen snus gibi geleneksel tütün ürünlerinden farkı, bunların içinde doğrudan yaprak tütün bulunmaması ve tükürmeye gerek olmaması. Özetle, tütün yerine nikotinin ön plana çıkartıldığı, tütün bitkisinin renk, koku gibi fiziksel özelliklerinin gitgide kaybolduğu, sentetik olarak üretilen nikotinin kullanımı dolayısıyla tütün tarımının sonunu işaret eden, tedavi amaçlı ve rekreasyonel kullanım ayrımının flulaştırıldığı bir ürün. Beyaz rengin hakim olduğu minimalist ambalajlarda, modern, temiz ürün imasıyla pazarlanıyor.

Piyasa ve oyuncuları

Nikotin kesesi piyasası 2025’te 6,96 milyar dolar gelir getirmiş. Yıllık bileşik büyüme oranı yüzde 28. Bu baş döndürücü hızla piyasanın 2033’te 42,48 milyar dolar büyüklüğe ulaşacağı tahmin ediliyor. Günümüzde ürünün en yaygın olduğu ABD küresel piyasanın yüzde 64’ünden fazlasını temsil ediyor, ancak nikotin keseleri Avrupa ve Asya-Pasifik ülkelerinde de hızlı yaygınlaşıyor. 

Nikotin kesesi piyasasının hakimleri, dörtlü çete dediğimiz, Çin haricinde dünya genelinde ve Türkiye’de tütün piyasasını ellerinde bulunduran yine aynı ulusötesi tütün şirketleri. Küresel ölçekte, Zyn markası ile Philip Morris International (PMI) piyasa lideri. Onu Velo ile British American Tobacco (BAT) izliyor. PMI’nin ebeveyn şirketi ve ABD piyasasında faaliyet gösteren Altria Group On! markası ile üçüncü konumda. Japon Tütün (JTI) de Nordic Spirit markası ile piyasaya dahil oldu.

Türkiye’de nikotin keselerinin tütün ürünü statüsünde olup olmadığı belirsiz ve diğer yeni nesil tütün ve nikotin ürünlerinde olduğu gibi bu ürün de ruhsatsız, dolayısıyla yasadışı. Buna rağmen, ülkemizde yukarıda adı geçen her bir markanın internetten yasadışı satışı yapılıyor. Daha yeni bir ürün olduğu için daha az tüketildiği varsayılabilir, ancak piyasa hacmi, eğilimleri hakkında elimizde bilgi bulunmuyor. ABD’de ise, Gıda ve İlaç İdaresi’nin onay verdiği bazı markaların yanı sıra piyasada yüzlerce onaysız marka bulunuyor. Palantir’de kullanıma sunulan marka da onaysız, yani ABD hukukunda yasadışı bir ürün.

Sağlık penceresinden nikotin

Adli tıp ve toksikolojide nikotin zehir olarak sınıflandırılıyor. Nikotinin pestisit olarak kullanımı bu özelliğinden geliyor. Tütün tarımı yapanlarda, özellikle çocuklarda görülen Yeşil Tütün Hastalığı da, yaş tütün yapraklarının deri ile teması sonucu ortaya çıkan bir zehirlenme biçimi. Nikotin, yeterli yüksek dozlarda, bulantı, kusma, ishal, yüksek tansiyon, hızlı soluma, baş dönmesi, işitsel ve görsel bozukluk, terleme, daha ileri aşamada kalp atışı yavaşlaması, solunum yavaşlaması, tansiyon düşmesi, nöbet, koma ve ölüme yol açabiliyor.

Tütün bağımlılığıyla ilgili yazımızda nikotinin yüksek bağımlılık yapıcı niteliğini ve yeni nesil tütün ve nikotin ürünlerinin, eczacılık ve mühendislik yöntemleriyle birer nikotin zerk aracı olarak tasarlanmasını ele almıştık.

Nikotin beyin gelişimine zarar veriyor ve bu nedenle özellikle 25 yaş altı bireyler için ciddi sağlık riski taşıyor. Ergenlikte uzun süre nikotine maruz kalmak, bilişsel, dikkat ve ruh hali bozukluğu riskini artırıyor ve sigaraya geçişin, çoklu kullanımın önünü açıyor.

Dünya Kalp Federasyonu’nun konu hakkındaki politika notunda uzmanlar, tüm nikotin içeren ürünlerin, kan damarlarını daraltarak ve kan basıncı ile kalp atış hızını yükselterek, kalp krizi ve felç dahil, kalp-damar hastalıkları riski oluşturduğunu ortaya koyuyor. Yeni bir ürün olan nikotin kesesinin kalp-damar hastalığı ötesindeki kısa ve uzun vadeli zararları halen tartışılıyor ve araştırılıyor.

Nikotinin genel sağlık etkilerini araştıran bilimcilere göre, kalp damar, solunum ve sindirim bozuklukları riskinden öte, nikotinin sağlık tehditleri arasında bağışıklık yanıtını azaltması ve üreme sağlığını olumsuz etkilemesi de bulunuyor. Kansere yol açan hücre çoğalması, oksidatif stres, apoptoz ve DNA mutasyonunu gibi mekanizmalar ile tümör proliferasyonunu ve metastazını etkilediği ve kemoterapi ile radyo tedavisine direnç oluşturduğu ortaya konuyor.

Bu tablodan, Palantir’in çalışanlarına yüksek bağımlılık yapıcı ve ciddi sağlık riskleri olan bir zehri bile isteye verdiği sonucu çıkıyor. Nikotinin hiç mi faydası yok? Olumlu etkileri olduğunu savunan, tütün şirketleri ile ilişkileri ortaya konmuş uzmanlar dahi, nikotin ürünlerinin “normal kapasitede çalışan birinin bilişsel işlevine yardımcı olma olasılığının çok düşük olduğunu,” “zekileştiren ilaç” iddiasının yanılgı olduğunu teslim ediyorlar. Nikotinin, zihni keskinleştirdiği veya konsantrasyonu artırdığı yönünde bilimsel kanıt yok; nikotin kullanan bazı bireylerin böyle hissetmelerinin nedeni beynin sürekli dopamin akışına bağımlı hale gelmesi olabilir.

MAHA: 'Kendini optimize et'

Palantir’in nikotine yönelmesinin Trump ve onun siyasi projesiyle yakın ilişkisi var. Trump ile sağlık bakanı Robert F. Kennedy Jr.’ın birlikte başlattıkları, başta aşı karşıtlığı olmak üzere, genel olarak bilim karşıtlığı üzerine kurulu “Amerika’yı Tekrar Sağlıklı Yap” (MAHA) hareketi nikotini seviyor. Kennedy’nin nikotin kesesi kullandığı, hatta 2025’te Senato karşısında sorulara yanıt verirken mahsus ağzında bulundurduğu biliniyor. MAHA’cıları üst dudaklarının üstündeki belirgin çıkıntıdan ayırt etmek mümkün.

Kaynak: https://people.com/rfk-jr-speculation-nicotine-pouch-confirmation-hearing-8783718

MAHA’cı fenomenler, influencerlar ile uzmanlıkları sorgulanmaya muhtaç birtakım sağlık ve wellness meraklısı ünlüler, açık açık marka reklamı yapmaktan da geri durmayarak, nikotinin zihin açıklığı, odaklanma, enerji ve üretkenliği artırdığını, hatta ömrü uzattığını iddia ediyorlar. Palantir ne kadar verimlilik ile aklını bozmuşsa, bunların da derdi performans artırmak. Bedenleri yetmiyor onlara; bedenin sınırlılığını aşmaları gerek. Performans için her şey mübah. Bunun için biraz risk bile alınır. Nikotin kesesi kullanan Palantir çalışanları da böyle bakıyor olmalılar iş ve nikotin ilişkisine.

Sağlık bakanı Kennedy, sağlığın ve sağlık hizmetinin toplumsallığını yok sayıyor, ABD’nin özel sektöre teslim edilmiş sağlık sisteminin bozukluğuyla ilgilenmiyor. Bunun yerine, MAHA’cılıkta bireye “kendini optimize et” komutu veriliyor; özel gıdalar, takviyeler, ritüeller, egzersizler ile kendi sağlığını kontrol altına alması öğütleniyor. Öğütlerden biri de “nikotinden sorumlu biçimde yararlanın”. Sigaraya ve hatta e-sigaraya çok karşılar; en temiz, en saf, en optimal doz nikotinin peşindeler. Bu durumda, nikotin keseleri onlar için ideal ürün oluyor.

Dörtlü çetenin nikotin reklamı ve tanıtımı stratejisi

Geçen yüzyılın başlarında, nikotinin uyarıcı etkisini fark eden sigara şirketleri daha 1920’lerde sigaranın uyanıklığı artırdığı, kafa çalıştırdığı yönünde reklamlar yapmışlardı. O dönemde sigara tüketimi Amerikan ordusu tarafından da moral ve performans için teşvik edilmiş, bu yolla yaygınlaştırılan tüketim ile aslında sigara şirketleri desteklenmişti.

Şimdi, nikotin keseleri için benzer reklamlar yapılıyor. Fransızcada “bisiklet” anlamına gelen Velo markasının ismi, hız ve enerji çağrışımı yapıyor. Velo logosu F1 araçları üzerinde de yer alıyor. Zyn'in reklam görsellerinde ise genç, aktif insanların sırt çantalarıyla doğa yürüyüşü, kar kayağı yapması veya son maddesi “anı yaşa” olan yapılacaklar listesi hazırlaması gösteriliyor. PMI’nin websitesinde nikotin ürünlerinin sigarayı gereksiz kılacağı, nikotin anlayışımızı sigaradan bağımsız olarak oluşturmak gerektiği, nikotinin bilişsel faydaları bulunduğu, tedavi edici uygulamaları olabileceği, dikkat hafıza ve ince motor becerileri geliştirmeye yardımcı olabileceği iddia ediliyor.

Rezil bir Milei klasiği

Kendi halkına savaş açan faşist lider Javier Milei, 4 Mayıs’ta ulusötesi tütün şirketlerine teslim bayrağı çekerek, Arjantin Resmi Gazetesi’nde yayınlanan kararla, ülkenin 2011 tarihli e-sigara ve 2023 tarihli ısıtılan tütün ürünü üretim ve ticaret yasaklarını kaldırdı, bu iki ürünün ve nikotin keselerinin ticarileştirilmelerinin önünü açtı ve güya denetimli, kurallı zarar azaltım stratejisini yürürlüğe soktu. Kararın arkasında, PMI’nin bu ürünlerin imalatına yönelik 300 milyon dolarlık yatırım sözü olduğu iddia edildi

Halk sağlığını korumaya yönelik yasakları kaldırarak Arjantin’in yeni ürünlere kucak açması karşısında uluslararası tütün kontrolü camiası suskun kalırken, bir tek Arjantinli halk sağlığı savunucusu kurumlar ile Türkiye’den Sağlığa Evet Derneği güçlü tepki verdi.

Arjantin’de olup biten, ulusötesi tütün şirketlerinin yeni nesil tütün ve nikotin ürünlerini yasallaştırmak için yoğunlaşan küresel ölçekli saldırısının doğrudan bir sonucu. Bu ürünlerin üretim ve ticaretinin yasak olduğu birkaç önemli büyük pazardan biriydi Arjantin ve oradan istediklerini elde ettiler. Geri kalanın da ele geçirilmesi için yoğun çaba sürdürülüyor. 

Sıra kimde?

PMI’nin 2025 Yıllık Raporu’nun önsözünde “Özellikle Türkiye, Hindistan, Brezilya ve Vietnam gibi dumansız ürünlerin yasak olduğu ve bu durumun sigara tüketiminin sürmesine neden olduğu pazarlarda etkili zarar azaltım önlemlerinin avukatlığını yapmaya devam ediyoruz” deniyor. Yanıltıcı imalarla dolu bu sözlerden ve aşağıda yer alan, kendi deyimleriyle “dumansız ürünler” için erişimin bloke olduğundan şikayetçi oldukları ülkeleri bayraklarıyla gösteren şirket sunum dosyası görüntüsünden, hedef tahtasına hangi ülkelerin konduğu anlaşılıyor.

Kaynak: https://www.pmi.com/content/dam/pmicom/global/docs/investor_relation/PMI-2026-CAGNY-slides.pdf 

Acaba PMI sözünü ettiği avukatlığı Türkiye’de spesifik olarak nasıl yaptı, yapıyor? Bunun yanıtını bilmiyoruz, ancak kamuya açık kaynaklardan, reklam, tanıtım ve zarar azaltım stratejilerine paralel yürütülen “hükümetlerle ilişkiler” çalışmalarını izleyebiliyoruz. Dörtlü çete, yeni nesil ürünleri meşrulaştıran, yasallaştıran, kendi oligopol düzenlerini koruyan, kendilerine müsamahakâr, rekabete yasaklayıcı düzenlemelerin kabulü için küresel ölçekte amansız bir mücadele veriyor. 

Bu çerçevede hükümetlere dayatılan politikalar arasında,

  • Başta ısıtılan tütün ürünü ve nikotin kesesi olmak üzere, piyasa hakimiyeti kurabildikleri yeni nesil tütün ve nikotin ürünlerine üretim ve ticaret serbestisi tanınması,
  • Başta tek kullanımlık e-sigaralar olmak üzere, kendi markalarının dışında kalan e-sigara türlerinin yasaklanması, yasadışıyla mücadele konusu yapılması
  • Bu ürünlerde aroma ve katkı maddelerine kısıtlama getirilmemesi, 
  • Nikotin için makul sınırlamalar belirlenmesi,
  • Belli yeni nesil ürünlerin riski azaltılmış ürün olarak tanıtımının yapılabilmesi, 
  • Satın alma yaşı sınırlaması, ürün kalitesi, piyasa denetimi, yüksek cezalar gibi unsurlarla “denetimli zarar azaltım modeli”nin benimsenmesi, 
  • Ürünleri risklerine göre teşvik eden vergi yapısı ve 
  • Hızlı değerlendirme ve ruhsatlandırma usulleri var.

Bugüne kadar benzer politikalar eşliğinde kapılarını yeni nesil ürünlere açan ülkelerin piyasalarında bu ürünlere yönelim ve gençler arasında baş gösteren tüketim artışı, sigara tüketimindeki düşüşlerle dengelendi. Ancak bu piyasalar, zaten sigara tüketiminin iniş trendi içinde olduğu, uzun yıllardır güçlü tütün kontrolü politikalarının devrede olduğu ülkelerdeydi. Ulusötesi tütün şirketlerinin hükümetlerin önüne örnek olarak koyduğu Japon modeli, İsveç, Norveç modelleri, Yeni Zelanda modeli gibi senaryolar sahte çözümlerdir.

Sigara tüketiminin hem çok yüksek hem de artışta olduğu Türkiye piyasasına bu ürünlerin yasal statüde olası girişi, daha önce denenmemiş bir model olduğu için, dörtlü çete için bile deneysel nitelikte olacaktır; ancak, tüketim üzerinde mevcut durumdan da olumsuz sonuçları olacağı beklenmelidir. Zira, şirketler lehine işleyen yukarıdaki politikalarda toplam tüketimi aşağı çekecek hiçbir unsur bulunmuyor ve yeni ürün girişleriyle tütün salgını mücadelesi yapmaya kalkışmak en hafif deyimle oksimoron bir yöntem olacaktır. Mücadele ancak, talebi düşürmeye yönelik önlemlerin yanı sıra, doğrudan salgının vektörüne, yani dörtlü çeteye karşı yürütüldüğü taktirde ve ihtiyatlılık ilkesi çerçevesinde ürün düzenlemesi yapılması, diğer bir deyişle belli hedefler doğrultusunda ürün yasaklama ve sınırlandırmaları ile cazibe unsurlarının ortadan kaldırılmasıyla, başarılı olabilir.

Dörtlü çetenin baskılarına karşı koyan, yeni nesil tütün ve nikotin ürünlerini piyasalarına sokmaya karşı direnen ülke sayısı fire vermeden artabilecek mi? Bu ürünlerin birey ve halk sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri ortaya çıktıkça, neyse ki bu yönde artan sevindirici bir eğilim var. Ancak Arjantin örneğinde olduğu gibi, içinde Türkiye’nin de yer aldığı ülkeler listesinden kopuşlar olursa, gerisi çorap söküğü gibi gelecek ve sonuçta dörtlü çetenin Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi’ni kadük kılma ve onun yerine zarar azaltım paradigmasını geçirme planı gerçekleşmiş olacaktır.

Efza Evrengil / soL

Tarladan mutfağa yüksek gıda fiyatlarının politik-ekonomisi -Kansu Yıldırım / EVRENSEL-


Türkiye’de kentlerde ve kırda yaşayan tüm emekçi sınıfları ilgilendiren en kritik sorunlardan biri yüksek gıda fiyatları ve gıda enflasyonundaki önlenemeyen artış. OECD ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) başta olmak üzere uluslararası kuruluşların raporlarına da yansıdığı üzere Türkiye gıda enflasyonu sıralamasında birinci sırada olup, gıda fiyatları son beş yıllık dönemde hiper-enflasyonist faza geçti.

FAO’ya göre 2020 başından 2025’e kadar gıda fiyatlarındaki kümülatif artış yaklaşık yüzde 35-45 bandında iken, Türkiye’de gıda ve alkolsüz içecekler endeksi bazında 2020-2025 (ilk on ay) yılları arasında 700-800 bandında arttı. Burada esasen yöntemsel bir farka dikkat çekmek gerekiyor: Küresel veri setleri uluslararası meta/fiyat endeksi iken, Türkiye verisi tüketici perakende fiyatları (market fiyatları) üzerinden analizlere dahil edilir. Ne var ki, bu fark bile Türkiye’de gıda fiyatlarının küresel fiyat ortalamasının üzerinde olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Türkiye’de gıda enflasyonu dünya ortalamasının yaklaşık 19 katı.

Yıl

Türkiye Gıda Enflasyonu (%)

Dünya (FAO) Değişim (%)

Analiz

2020

20,6

3,1

Pandemi başlangıcı; Türkiye’de kur baskısı başladı.

2021

43,8

25,2

Küresel tedarik zinciri krizi; Türkiye’de makas açılıyor

2022

77,8

-0,6

Ukrayna Savaşı; Türkiye’de hiper seviyelere geçiş.

2023

72,0

-14

Dünya fiyatları düşerken Türkiye’de artış sürdü.

2024

43.5

8,2

Küresel denge; Türkiye’de yapışkan yüksek enflasyon.

2026
(Mart, yıllık)

32,3

6,2

Baz etkisiyle düşüş başlasa da fiyat seviyesi yüksek.


Gıda fiyatlarındaki hiper artışı tek başına “para” ve “maliye” politikalarıyla açıklamak, “kötü ekonomi yönetimine” bağlamak yetersiz. Tarımsal üretimde kamu kaynaklarının uluslararası tekellere aktarılması, küçük ölçekli üreticilere ait tarım arazilerine acele kamulaştırma gibi mekanizmalarla el konması, büyük sermaye lehine arazi toplulaştırmaları ve toprak satışları, küçük üreticilerin ve köylülerin proleterleşmesi, endüstriyel tarıma öncelik veren neoliberal politikaların yürürlüğe konması, şirketlerin kâr oranlarını ve pazar paylarını gözeten politikalar gibi çok sayıda faktörün bulunduğu sermaye birikim rejimi ve gıda egemenliğiyle ilgili çok boyutlu bir süreç söz konusu. Bu süreci tarımsal üretim ve gıda sektörleri bağlamında inceleyebiliriz.

Öncelikle bu sürecin altında yatan hareket ilkesi, sermayenin merkezileşmesi. Büyük sermaye, küçük üreticiyi piyasadan tasfiye ederken bankacılık ve finans sistemini doğrudan kullanır. Bankacılık ve finans sisteminin asli rolü, küçük üreticiye “büyümesi” için kredi vermek değil, dağınık durumdaki küçük sermayeleri finansal bir havuzda toplayarak, devasa yatırımlar yapabilmeleri için büyük kapitalistlerin hizmetine sunmaktır. Bu finansal kanallar ve bağlar büyük sermayenin çok kısa sürede muazzam bir güçle belli üretim alanlarında toplaşmasını sağlar.

Marx’ın “Bir kapitalist daima birçok kapitalisti öldürür” şeklinde betimlediği sermayenin merkezileşme süreci, tarımsal üretimde endüstriyel tekelleşmenin ta kendisi. Tarımda büyük sermayenin tasfiye ve yutma işini birkaç finans verisiyle çerçevelendirebiliriz:

* Çiftçilerin ve küçük üreticilerin bankalara borcu 1.4 trilyon TL seviyesine ulaştı.
* Çiftçilerin borcunun yaklaşık yüzde 75-80’i kamu bankaları (başta Ziraat Bankası) ve tarım kredi kooperatiflerine, geri kalanı ise özel bankalara ait.
* Tarım sektöründe batık kredi tutarı 2025 martta 5.4 milyar TL iken, 2026 yılında yüzde 292.5’lik artışla 21.2 milyar TL’ye yükseldi.
* Her yıl icra daireleri üzerinden satışa çıkarılan tarım arazisi ve traktör/biçerdöver sayısı, geçmiş beş yıla oranla yüzde 25-30 civarında arttı. Özellikle traktör hacizleri, çiftçinin üretim gücünü doğrudan kıran bir unsur olarak öne çıktı.

Tarım sektöründe finansal bağımlılığın ve devlet politikalarıyla sermaye kontrolünün artışı tarımsal üretimin geleceğini büyük sermayenin inisiyatifine terk ediyor. Sermayenin merkezileşmesine paralel olarak mülksüzleşmenin hızlanması, çiftçileri ya topraktan kopararak proleterleştirir ya da “yarı-proleter” statüsüne dönüştürür.

Haczedilen ve icra yoluyla satılan küçük ölçekli araziler, genellikle büyük tarım-sanayi şirketleri veya yatırım fonları tarafından satın alınarak, tarımsal üretim araçlarının giderek daha az sayıda büyük sermaye grubunun elinde toplanmasını hızlandırır. Diğer taraftan bankalara olan bağımlılık nedeniyle çiftçiler ve köylüler tapuda mülk sahibi olarak görünseler de, toprağın üzerindeki ipotek ve hasadın doğrudan bankaya gitmesi nedeniyle kendi topraklarında “yarı proleter”e dönüşmüşlerdir. Çiftçinin ürettiği artı değer, banka faizi ve girdi maliyetleri yoluyla önce finans kapital tarafından emilir, daha sonra emek gücü, toprak, traktör vs. üretim araçları büyük endüstriyel şirketlerin hakimiyetine geçer.

Türkiye pazarı, uluslararası endüstriyel tarım ve gıda tekellerinin kontrolü altında ve bu tekeller, teşvik ve destek sistemleriyle pazar paylarını sürekli genişletirler. AKP’li yıllarda üretim ölçeğinin belli alanlardan çıkarak tüm Anadolu ölçeğine yayılması, küresel transit ticarette lojistik kapasiteye yatırımların artırılması ve emek maliyetlerini sürekli düşüren politikalar nedeniyle Türkiye, Coca-Cola, Unilever, Nestle, Pepsi, Cargill gibi uluslararası gıda ve tarım tekellerinin hem üretim hem operasyon merkezi konumuna geldi.

Endüstriyel tekellerin işlevi sadece üretim ve dağıtım işiyle de sınırlı değil; Elif Karaçimen’in belirttiği üzere tekeller üretimin ön koşullarını belirleyen alanlarda yeniden örgütlenmekte, tarımsal üretimde tüm aşamalarında denetimi yoğunlaştırmaktadır: “Tohum, gübre ve diğer tarımsal girdilerden başlayarak işleme ve nihai ürün aşamasına kadar uzanan süreçte, aynı sermaye gruplarının farklı halkalarda konumlandığı görülüyor. Dolayısıyla, son yıllarda artan çiftçi eylemlerinin temel motivasyonu, sadece ‘yüksek maliyetler’ değil, bu dikey kuşatmanın yarattığı çaresizliktir.”

Tarımsal kapitalizmin yerleşiklik kazanmasında ve gelişiminde, buna karşılık küçük üreticiliğin tasfiyesinde devletin ekonomik aygıtlarının rolü kritik öneme sahiptir. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Tarım Bakanlığı verilerine göre, “gıda ürünleri imalatı” ve “tarım” sektörleri, yatırım teşvik belgelerinden en büyük payı alan sektörler arasında.

Gıda imalatı sektöründe 2024 yılında yaklaşık 1150, 2025 yılının ilk yarısında ise 580 teşvik belgesi düzenlendi.

Büyük ölçekli (stratejik) yatırımlar kapsamında, 2024-2025 döneminde gıda sektörüne taahhüt edilen teşvikli yatırım tutarı 140 milyar TL’yi aştı. Büyük ölçekli yatırımların yüzde 90’ı KDV istisnası ve gümrük vergisi muafiyeti gibi teşviklerden yararlandı.

Tarımda hakimiyet şirketlere devredildikten sonra gıda fiyatlarındaki hiper artış, emekçi sınıfının reel ücretlerinde erimeye yol açtı, işçinin geçim araçlarının pahalılaşması ise artı-değerin işçiden alınarak gıda tekellerine ve perakende zincirlerine (ticari sermaye) transfer edilmesini hızlandırdı.

Kısacası “yüksek gıda fiyatları” salt para politikasından ya da tek başına yüksek enflasyondan kaynaklı bir sorun ya da “başarısız” bir ekonomi programının eseri değildir. Konuya daha bütünlüklü bakılması gerekir. Topraktan başlayarak mutfağa ulaşan, küçük üreticiyi kendi toprağında proleterleştiren, tarımsal üretimde kontrolü sermayeye bırakan bir sömürü ve sermaye birikim zincirinin yarattığı bir tablodur. Jayati Gosh’un “vampir şirketler” olarak tarif ettiği birikim koşulları hiper-enflasyonist ortama bağlı şirketler böyle bir bataklıkta büyür ve her geçen gün tarım ve gıda sektörünü ele geçirir.

İhtiyacımız olan şey, bizleri mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesidir, bunu yapacak olan yine biziz.

Kansu Yıldırım / EVRENSEL.

Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller / CUMHURİYET -14 Mayıs 2026-

 


Ergin Yıldızoğlu

Almanya: Ya gerçekten normalleşirse? 


IV. kriz farklı... 


Türkiye o resmin neresinde? 


Neocon Melankolisi ve tuzaklar 


Pekin zirvesi üzerine bir not 

Trump’ın bu hafta Pekin’e yaptığı ziyaret bir diplomatik olayın ötesinde, belki de bir büyük dönüşümün işaretlerinden biri olarak okunabilir.

İKİ YENİ KAVRAM 

Pekin zirvesi özgün bir tarihsel dönemde gerçekleşiyor. Bu dönemi “düzensizlik” kavramıyla tanımlama eğilimi oldukça yaygın ama Avrupa Dış İlişkiler Konseyi başkanı Mark Leonard Project Syndicat’taki yorumunda, düzensizlik kavramını yeterli bulmayarak yeni bir kavram öneriyor: “Kural ötesilik” (un-rule). “Düzensizlik” kuralların ihlal ediliyor olması durumudur. İhlal edenler bile o kuralların varlığını dolaylı olarak kabul eder. “Kural ötesilik” ise ortak kuralların artık fiilen yok olduğu bir durumu tanımlıyor. Örneğin, Rusya, Ukrayna’yı işgal ederken hukuki gerekçeler üretmeye çalıştı. ABD ve İsrail’in İran saldırısında, böyle bir çaba neredeyse hiç olmadı. Leonard’a göre sorun artık kuralların ihlali değil; kuralların referans noktası olma kapasitesini kaybetmesidir.

İran savaşı ABD’nin gücünün siyasi sonuç üretme kapasitesinin büyük ölçüde aşındığını gösterdi. Yoğun bombardımanlar İran’a ağır hasar verdi ama rejim çökmedi. Washington en küçük bir siyasi taviz bile alamadı. Hürmüz Boğazı ise İran’ın elinde küresel enerji akışını tehdit eden bir koza dönüştü. Eski CIA Doğu Asya İstihbarat Sorumlusu John Culver’a göre bu savaş, ABD’nin Çin karşısında, denizaltılar dışında, belirgin bir üstünlük alanının neredeyse kalmadığını, mühimmat stoklarının kısıtlı olduğunu da gösteriyordu (Washington Post): ABD ile Çin arasında maddi kapasite dengesi Çin’den yana değişiyor.

Bir yeni kavram da “kaldıraç”. Artık, güç kadar kaldıraç belirleyici olmaya başladı (Nigel Green, The Asia Times). Örneğin, İran, Yunanistan’dan küçük bir ekonomiyle küresel enerji piyasalarını sarsabiliyor. Çin, nadir toprak elementleri işlemesindeki yaklaşık yüzde 90’lık hâkimiyetiyle ABD savunma sanayisi üzerinde etki yapabiliyor. Financial Times’ta Nader Mousavizadeh de “Güç, büyüklükten veya zenginlikten çok, dengesizliği kaldıraca dönüştürme yeteneğinden kaynaklanır” diyor.

Küreselleşme dönemlerinin en büyük yanılgısı ekonomik entegrasyonun, barışçı eğilimleri besleyeceğine, jeopolitik çatışmayı sınırlayacağına inanmak oluyor. Geçen yüz yılın başında da egemen olan bu inanç yine boş çıkıyor. Entegrasyon barış değil, kriz derinleşmeye başlayınca, uluslararası ekonomik jeopolitik rekabet sertleşirken dış ticarette korumacılık, teknolojiye erişim, enerji akışı gibi kaldıraçlar üretiyor. Hatta, artık belirsizliğin kendisi bile bir kaldıraç. Entegrasyon sistemik kırılganlıkları büyütüyor.

Pekin zirvesi

Trump Pekin zirvesini, iç politikada tarım ve havacılık gibi alanlarda, Çin’in alımları/yatırımları, nadir toprak elementleri konusunda vereceği güvenceler üzerinden yeni başarılar elde etme fırsatı olarak görülüyor. Zirve aynı zamanda enerji fiyatlarını yükselten, ABD’nin itibarını zedeleyen İran/Hürmüz krizinin olumsuz etkilerini sınırlama fırsatı da sunuyor. Buna karşılık Çin, Tayvan söylemleri/silah satışları konusunda ABD’ye baskı yapmak, sanayi, enerji ve tarımda dış bağımlılığı azaltabilmek için zaman kazanmak istiyor; Çin, öngörülebilir ülke imajını güçlendirmeyi amaçlıyor. İran savaşı, Hürmüz Boğazı’nın kapanması Çin’e ek maliyetler getiriyor ama aynı zamanda, yeşil teknoloji ihracatı, daha fazla RMB ile enerji ticareti, “son çare tedarikçisi” konumuyla yeni fırsatlar da yaratıyor. Diğer taraftan her iki taraf da gerçek durumunu gizlemeye çalışıyor: ABD yönetimi hegemonya kaybı yaşamıyormuş gibi davranıyor. Çin yönetimi de ABD karşısında, belki de tek hegemonya adayı değilmiş gibi...

ABD hâlâ en büyük finansal güç. Doların uluslararası konumunda aşınma eğilimleri gözleniyor olsa bile henüz gerçek bir alternatifi yok; askeri harcamaları rakiplerinin toplamını aşıyor. Ancak bunların hiçbiri artık tek başına belirleyici değil. Güç, kritik boğazların, kritik minerallerin, kritik teknolojilerin ve kritik belirsizliklerin kontrolünde yatıyor. Bir anlamda “kural ötesi” ve “kaldıraç çağı” kavramlarının betimlemeye çalıştığı yeni dönemin “güç dili” buralarda şekilleniyor.

Uluslararası sistem artık ortak kurallarla değil, asimetrik bağımlılıklar, bunlardan türetilen kaldıraçlar üzerinden işliyor.

Mehmet Ali Güller

Korsan Trump 

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mehmet-ali-guller/korsan-trump-2500772

Trump Hürmüz’e battı 

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mehmet-ali-guller/trump-hurmuz-e-batti-2501660

Dezenformasyon ağı 


Trump Çin’e yenilerek gidiyor 


Dreyfus davası 2.0 

Üç gündür Silivri’deki “casusluk kumpası” davasını izliyorum. Dün, MİT’ten casusluk faaliyeti olup olmadığının sorulması üzerinden duruşma 6 Temmuz’a ertelendi. 7 aydır sormadılar, 7 aydır insanları içeride tuttular, şimdi soruyorlar! Neden? Mesele zamanı uzatıp Tele1’e çökme operasyonunu tamamlamaktı çünkü...

İddianamesi, şimdiye kadar gördüğüm en zayıf dava. FETÖ’cüler Ergenekon/ Balyoz kumpaslarında en azından belge uyduruyorlardı. Bu iddianamede o bile yok.

İddianamenin özeti şu: Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ bir casusluk örgütüymüş, Hüseyin Gün de amirleriymiş. Üç isim Hüseyin Gün’ün talimatıyla casusluk faaliyeti yapmışlar. İBB’nin verilerini çalıp kullanmışlar ve 2019 seçimini manipüle etmişler!

Necati Özkan’a göre iddianamenin amacı şu: “Ekrem İmamoğlu’nu biraz daha içeride tutabilmek ve Merdan Yanardağ’ın televizyonuna çökebilmek.”

CASUSLUK İÇİN CASUSA GEREK YOKMUŞ! 

Kanun ne diyor? Casusluk fiili için bir kere ele geçirilmiş bir devlet sırrı gerekli, bu sırrın bir yabancı istihbarat örgütüne/devletine verilmesi gerekli. Peki iddianamede casusluk faaliyetinden yararlanmış bir yabancı devlet ya da yabancı istihbarat örgütü var mı? Yok. Peki devlet sırrı niteliği taşıyan bir veri var mı? Yok.

Hiçbiri olmadığı için savcılar iddianamede Almanların 60 yıl önce kullanımdan kaldırdığı “mozaik sır” tezine sarılmışlar. Buna göre ortada bir yabancı devlet/ istihbarat örgütü olmasa da ortada bir devlet sırrı olmasa da ortada casuslar olmasa da bir faaliyet casusluk faaliyeti olabilirmiş!

Şaka değil, iddianamede aynen şöyle deniyor: “Gizli olan bilginin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin zararına, yabancı bir devlet yararına temin edilmesi ya da açıklanması gerekmekte ise de casus ile casusluğu talep eden arasında, bu bilgi ve belgelerin karşı tarafa aktarılmasına yönelik bir anlaşmanın bulunması şart değildir.”

17 E-POSTA 

Gelelim devlet sırrına... O devlet sırrı iddinameye göre “çok sayıda İBB verisi”ymiş ve bunlar ele geçirilip darkweb’e yüklenmiş. Uzman mütalaası, hâkimin istediği bilirkişi raporu ve Emniyet Terörle Mücadele raporu ortaya koydu ki o İBB verileri, gerçekte toplam 17 adet ibb.gov.tr uzantılı e-posta.

Evet, sadece 17 eposta! Ancak dahası da var. Raporlara göre 17 e-postanın sadece ikisi gerçek ve kullanımda, diğerleri pasif. Bitmedi. Bu e-postalar raporlara göre darkweb’e 2019’dan önce ve üstelik farklı yıllarda yüklenmiş. Dahası İBB’den değil, o İBB hesaplarını kullananların alışveriş gibi nedenlerle girdikleri sitelerden ele geçirilmiş. Farklı yıllarda darkweb’e düşmesinin nedeni de bu.

ÖRGÜT ÜYELERİNİN TANIŞIKLIĞI 

Gelelim bir casusluk faaliyeti yapan üçlünün ilişkisine... Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ’ı sadece Tele1’de programa konuk olduğu üç programda gördüğünü söyledi. Bir de birkaç kez, hastalık ve RTÜK cezaları nedeniyle yaptığı telefon araması var. İmamoğlu, Merdan Yanardağ’ın yazı ve yorumlarında çok kez kendisini eleştirdiğini de belirtti. Bu ayrıntı şundan önemli: İddianameye göre Merdan Yanardağ, Kemal Kılıçdaroğlu’nu canlı yayında sıkıştırarak Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun önünü açmış!

Necati Özkan’ın tanışıklık öyküsü ise trajik. İkinci gün savunmasını yapan Özkan şöyle dedi: “Merdan Yanardağ’ı ömrümde iki kere gördüm; biri dün, biri bugün, o da burada, duruşmada. İki kere telefonla aramıştım, birinde covid olduğunu haberlerde öğrenmiştim, ikincisinde de RTÜK Tele1’e ceza vermişti, geçmiş olsun demek için. Hatta o telefon konuşmasında kendisi bana sitem etmişti, ‘bize niye reklam vermiyorsunuz’, diye...” Haliyle bu sözler salonda kahkahalara yol açtı.

Hüseyin Gün bu üçlünün amiri görünüyor iddianamede. Nasıl bir amirse, üvey annesiyle birlikte İmamoğlu’nu ziyaret edebilmek için Necati Özkan’dan ricacı oluyor!

İKİ ÜVEY KARDEŞİN PARA KAVGASI 

Bu iddianamenin ortaya çıkmasının nedeni Ümit Deniz Alaçam’ın 112’ye Hüseyin Gün’ü ihbar etmesi. Önce ciddiye alınmayan bu ihbar, Hüseyin Gün’ün seçim tebriği için annesiyle birlikte İmamoğlu’nu ziyaret ettiğinde çektirdiği bir fotoğrafın varlığının anlaşılması üzerine, buradan nasıl bir örgüt çıkarabiliriz diye düşünülerek harekete geçilmiş.

Hüseyin Gün, Seher Alaçam’ın üvey oğlu, Ümit Deniz Alaçam ise gerçek oğlu. MASAK raporuna göre Seher Alaçam’dan Hüseyin Gün’e 10 kalemde toplam 2.4 milyon dolar para transfer yapılmış. Hüseyin Gün duruşmada bu paraların aslında kendi parası olduğunu, manevi annesinde bulunduğunu, parça parça geri aldığını söyledi. 

Necati Özkan’a göre bu iddianameye kaynaklık eden, Ümit Deniz Alaçam’ın işte o 2.4 milyon doları tırtıklama çabası!

TÜRKİYE’YE AĞIR YÜK OLUR 

Yazacak çok şey var ama yer yok. O nedenle bugünlük şöyle bitirelim:

Fransa, hâlâ kumpas Dreyfus davasının kara lekesini taşıyor. Dreyfus davasından bile daha gayriciddi bir casusluk davasıyla ülkemize böyle bir ağırlık yüklemek, Türkiye’ye büyük kötülüktür.

                                                      /././

Cumhuriyet


                                       

Öne Çıkan Yayın

Mimar Bağış Kankotan: Tarihsel alanların otellere, kafe zincirlerine devredilerek ‘sakıncalı’ biçimde yenilenmesi uzun zamandır yürürlükte, bu bir zorunluluk değil!-Aslı Atasoy/T24-

İstanbul’un tarihsel ticaret aksı olan Tarihi Yarımada, bugün yenilenme projeleriyle büyük değişim yaşıyor. Mimar Bağış Kankotan ile Eminönü...