Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller / CUMHURİYET -14 Mayıs 2026-

 


Ergin Yıldızoğlu

Almanya: Ya gerçekten normalleşirse? 


IV. kriz farklı... 


Türkiye o resmin neresinde? 


Neocon Melankolisi ve tuzaklar 


Pekin zirvesi üzerine bir not 

Trump’ın bu hafta Pekin’e yaptığı ziyaret bir diplomatik olayın ötesinde, belki de bir büyük dönüşümün işaretlerinden biri olarak okunabilir.

İKİ YENİ KAVRAM 

Pekin zirvesi özgün bir tarihsel dönemde gerçekleşiyor. Bu dönemi “düzensizlik” kavramıyla tanımlama eğilimi oldukça yaygın ama Avrupa Dış İlişkiler Konseyi başkanı Mark Leonard Project Syndicat’taki yorumunda, düzensizlik kavramını yeterli bulmayarak yeni bir kavram öneriyor: “Kural ötesilik” (un-rule). “Düzensizlik” kuralların ihlal ediliyor olması durumudur. İhlal edenler bile o kuralların varlığını dolaylı olarak kabul eder. “Kural ötesilik” ise ortak kuralların artık fiilen yok olduğu bir durumu tanımlıyor. Örneğin, Rusya, Ukrayna’yı işgal ederken hukuki gerekçeler üretmeye çalıştı. ABD ve İsrail’in İran saldırısında, böyle bir çaba neredeyse hiç olmadı. Leonard’a göre sorun artık kuralların ihlali değil; kuralların referans noktası olma kapasitesini kaybetmesidir.

İran savaşı ABD’nin gücünün siyasi sonuç üretme kapasitesinin büyük ölçüde aşındığını gösterdi. Yoğun bombardımanlar İran’a ağır hasar verdi ama rejim çökmedi. Washington en küçük bir siyasi taviz bile alamadı. Hürmüz Boğazı ise İran’ın elinde küresel enerji akışını tehdit eden bir koza dönüştü. Eski CIA Doğu Asya İstihbarat Sorumlusu John Culver’a göre bu savaş, ABD’nin Çin karşısında, denizaltılar dışında, belirgin bir üstünlük alanının neredeyse kalmadığını, mühimmat stoklarının kısıtlı olduğunu da gösteriyordu (Washington Post): ABD ile Çin arasında maddi kapasite dengesi Çin’den yana değişiyor.

Bir yeni kavram da “kaldıraç”. Artık, güç kadar kaldıraç belirleyici olmaya başladı (Nigel Green, The Asia Times). Örneğin, İran, Yunanistan’dan küçük bir ekonomiyle küresel enerji piyasalarını sarsabiliyor. Çin, nadir toprak elementleri işlemesindeki yaklaşık yüzde 90’lık hâkimiyetiyle ABD savunma sanayisi üzerinde etki yapabiliyor. Financial Times’ta Nader Mousavizadeh de “Güç, büyüklükten veya zenginlikten çok, dengesizliği kaldıraca dönüştürme yeteneğinden kaynaklanır” diyor.

Küreselleşme dönemlerinin en büyük yanılgısı ekonomik entegrasyonun, barışçı eğilimleri besleyeceğine, jeopolitik çatışmayı sınırlayacağına inanmak oluyor. Geçen yüz yılın başında da egemen olan bu inanç yine boş çıkıyor. Entegrasyon barış değil, kriz derinleşmeye başlayınca, uluslararası ekonomik jeopolitik rekabet sertleşirken dış ticarette korumacılık, teknolojiye erişim, enerji akışı gibi kaldıraçlar üretiyor. Hatta, artık belirsizliğin kendisi bile bir kaldıraç. Entegrasyon sistemik kırılganlıkları büyütüyor.

Pekin zirvesi

Trump Pekin zirvesini, iç politikada tarım ve havacılık gibi alanlarda, Çin’in alımları/yatırımları, nadir toprak elementleri konusunda vereceği güvenceler üzerinden yeni başarılar elde etme fırsatı olarak görülüyor. Zirve aynı zamanda enerji fiyatlarını yükselten, ABD’nin itibarını zedeleyen İran/Hürmüz krizinin olumsuz etkilerini sınırlama fırsatı da sunuyor. Buna karşılık Çin, Tayvan söylemleri/silah satışları konusunda ABD’ye baskı yapmak, sanayi, enerji ve tarımda dış bağımlılığı azaltabilmek için zaman kazanmak istiyor; Çin, öngörülebilir ülke imajını güçlendirmeyi amaçlıyor. İran savaşı, Hürmüz Boğazı’nın kapanması Çin’e ek maliyetler getiriyor ama aynı zamanda, yeşil teknoloji ihracatı, daha fazla RMB ile enerji ticareti, “son çare tedarikçisi” konumuyla yeni fırsatlar da yaratıyor. Diğer taraftan her iki taraf da gerçek durumunu gizlemeye çalışıyor: ABD yönetimi hegemonya kaybı yaşamıyormuş gibi davranıyor. Çin yönetimi de ABD karşısında, belki de tek hegemonya adayı değilmiş gibi...

ABD hâlâ en büyük finansal güç. Doların uluslararası konumunda aşınma eğilimleri gözleniyor olsa bile henüz gerçek bir alternatifi yok; askeri harcamaları rakiplerinin toplamını aşıyor. Ancak bunların hiçbiri artık tek başına belirleyici değil. Güç, kritik boğazların, kritik minerallerin, kritik teknolojilerin ve kritik belirsizliklerin kontrolünde yatıyor. Bir anlamda “kural ötesi” ve “kaldıraç çağı” kavramlarının betimlemeye çalıştığı yeni dönemin “güç dili” buralarda şekilleniyor.

Uluslararası sistem artık ortak kurallarla değil, asimetrik bağımlılıklar, bunlardan türetilen kaldıraçlar üzerinden işliyor.

Mehmet Ali Güller

Korsan Trump 

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mehmet-ali-guller/korsan-trump-2500772

Trump Hürmüz’e battı 

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mehmet-ali-guller/trump-hurmuz-e-batti-2501660

Dezenformasyon ağı 


Trump Çin’e yenilerek gidiyor 


Dreyfus davası 2.0 

Üç gündür Silivri’deki “casusluk kumpası” davasını izliyorum. Dün, MİT’ten casusluk faaliyeti olup olmadığının sorulması üzerinden duruşma 6 Temmuz’a ertelendi. 7 aydır sormadılar, 7 aydır insanları içeride tuttular, şimdi soruyorlar! Neden? Mesele zamanı uzatıp Tele1’e çökme operasyonunu tamamlamaktı çünkü...

İddianamesi, şimdiye kadar gördüğüm en zayıf dava. FETÖ’cüler Ergenekon/ Balyoz kumpaslarında en azından belge uyduruyorlardı. Bu iddianamede o bile yok.

İddianamenin özeti şu: Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ bir casusluk örgütüymüş, Hüseyin Gün de amirleriymiş. Üç isim Hüseyin Gün’ün talimatıyla casusluk faaliyeti yapmışlar. İBB’nin verilerini çalıp kullanmışlar ve 2019 seçimini manipüle etmişler!

Necati Özkan’a göre iddianamenin amacı şu: “Ekrem İmamoğlu’nu biraz daha içeride tutabilmek ve Merdan Yanardağ’ın televizyonuna çökebilmek.”

CASUSLUK İÇİN CASUSA GEREK YOKMUŞ! 

Kanun ne diyor? Casusluk fiili için bir kere ele geçirilmiş bir devlet sırrı gerekli, bu sırrın bir yabancı istihbarat örgütüne/devletine verilmesi gerekli. Peki iddianamede casusluk faaliyetinden yararlanmış bir yabancı devlet ya da yabancı istihbarat örgütü var mı? Yok. Peki devlet sırrı niteliği taşıyan bir veri var mı? Yok.

Hiçbiri olmadığı için savcılar iddianamede Almanların 60 yıl önce kullanımdan kaldırdığı “mozaik sır” tezine sarılmışlar. Buna göre ortada bir yabancı devlet/ istihbarat örgütü olmasa da ortada bir devlet sırrı olmasa da ortada casuslar olmasa da bir faaliyet casusluk faaliyeti olabilirmiş!

Şaka değil, iddianamede aynen şöyle deniyor: “Gizli olan bilginin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin zararına, yabancı bir devlet yararına temin edilmesi ya da açıklanması gerekmekte ise de casus ile casusluğu talep eden arasında, bu bilgi ve belgelerin karşı tarafa aktarılmasına yönelik bir anlaşmanın bulunması şart değildir.”

17 E-POSTA 

Gelelim devlet sırrına... O devlet sırrı iddinameye göre “çok sayıda İBB verisi”ymiş ve bunlar ele geçirilip darkweb’e yüklenmiş. Uzman mütalaası, hâkimin istediği bilirkişi raporu ve Emniyet Terörle Mücadele raporu ortaya koydu ki o İBB verileri, gerçekte toplam 17 adet ibb.gov.tr uzantılı e-posta.

Evet, sadece 17 eposta! Ancak dahası da var. Raporlara göre 17 e-postanın sadece ikisi gerçek ve kullanımda, diğerleri pasif. Bitmedi. Bu e-postalar raporlara göre darkweb’e 2019’dan önce ve üstelik farklı yıllarda yüklenmiş. Dahası İBB’den değil, o İBB hesaplarını kullananların alışveriş gibi nedenlerle girdikleri sitelerden ele geçirilmiş. Farklı yıllarda darkweb’e düşmesinin nedeni de bu.

ÖRGÜT ÜYELERİNİN TANIŞIKLIĞI 

Gelelim bir casusluk faaliyeti yapan üçlünün ilişkisine... Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ’ı sadece Tele1’de programa konuk olduğu üç programda gördüğünü söyledi. Bir de birkaç kez, hastalık ve RTÜK cezaları nedeniyle yaptığı telefon araması var. İmamoğlu, Merdan Yanardağ’ın yazı ve yorumlarında çok kez kendisini eleştirdiğini de belirtti. Bu ayrıntı şundan önemli: İddianameye göre Merdan Yanardağ, Kemal Kılıçdaroğlu’nu canlı yayında sıkıştırarak Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun önünü açmış!

Necati Özkan’ın tanışıklık öyküsü ise trajik. İkinci gün savunmasını yapan Özkan şöyle dedi: “Merdan Yanardağ’ı ömrümde iki kere gördüm; biri dün, biri bugün, o da burada, duruşmada. İki kere telefonla aramıştım, birinde covid olduğunu haberlerde öğrenmiştim, ikincisinde de RTÜK Tele1’e ceza vermişti, geçmiş olsun demek için. Hatta o telefon konuşmasında kendisi bana sitem etmişti, ‘bize niye reklam vermiyorsunuz’, diye...” Haliyle bu sözler salonda kahkahalara yol açtı.

Hüseyin Gün bu üçlünün amiri görünüyor iddianamede. Nasıl bir amirse, üvey annesiyle birlikte İmamoğlu’nu ziyaret edebilmek için Necati Özkan’dan ricacı oluyor!

İKİ ÜVEY KARDEŞİN PARA KAVGASI 

Bu iddianamenin ortaya çıkmasının nedeni Ümit Deniz Alaçam’ın 112’ye Hüseyin Gün’ü ihbar etmesi. Önce ciddiye alınmayan bu ihbar, Hüseyin Gün’ün seçim tebriği için annesiyle birlikte İmamoğlu’nu ziyaret ettiğinde çektirdiği bir fotoğrafın varlığının anlaşılması üzerine, buradan nasıl bir örgüt çıkarabiliriz diye düşünülerek harekete geçilmiş.

Hüseyin Gün, Seher Alaçam’ın üvey oğlu, Ümit Deniz Alaçam ise gerçek oğlu. MASAK raporuna göre Seher Alaçam’dan Hüseyin Gün’e 10 kalemde toplam 2.4 milyon dolar para transfer yapılmış. Hüseyin Gün duruşmada bu paraların aslında kendi parası olduğunu, manevi annesinde bulunduğunu, parça parça geri aldığını söyledi. 

Necati Özkan’a göre bu iddianameye kaynaklık eden, Ümit Deniz Alaçam’ın işte o 2.4 milyon doları tırtıklama çabası!

TÜRKİYE’YE AĞIR YÜK OLUR 

Yazacak çok şey var ama yer yok. O nedenle bugünlük şöyle bitirelim:

Fransa, hâlâ kumpas Dreyfus davasının kara lekesini taşıyor. Dreyfus davasından bile daha gayriciddi bir casusluk davasıyla ülkemize böyle bir ağırlık yüklemek, Türkiye’ye büyük kötülüktür.

                                                      /././

Cumhuriyet


                                       

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Çin Halk Cumhuriyeti izlenimleri (I +II) -Zülal Kalkandelen/Cumhuriyet-

Bozkır yangınını başlatan kıvılcım!(I)  Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) kurucusu Mao Zedong, başlangıçta ufak da olsa, doğru bir toplumsal ha...