soL "KÖŞEBAŞI" -26 Mayıs 2026-

Yarım doğru yok, yanlış var -Aydemir Güler-

Çıkış mümkündür, ama doğrulara “zamansız” diye kulp takmaktan vazgeçilmelidir. Bu yapılamazsa bataktan “koşullar izin verdiği kadar” çıkılmış olunmayacaktır. Bir büyük devrimcinin dile getirdiği ikilem, bugün, en az telaffuz edildiği birinci paylaşım savaşı yıllarındaki kadar gerçektir: Ya sosyalizm ya barbarlık!

Cuma beklenen butlan Perşembe’den geldi. Devamında ne olacağına dair rivayet de olasılıklar da muhtelif. AKP operasyonunun geri püskürtülmesi kuşkusuz saldırının muhataplarının ötesinde bir toplumsal taleptir. 

Ne olacağı belirsiz, ama CHP’nin, kazandığı veya kaybettiği seçimlerde, Cumhuriyetçilik, laiklik gibi erdemler adına topladığı oyların soyut değil somut olarak düz sağcılara hediye edildiği konusunda bir belirsizlik kalmamış olmalı. 

İster Kılıçdaroğlu’nun AKP’ye yenilen altılı masasından boy vermiş olsun, ister Özel’in CHP’yi birinci parti olmaya taşıdığı yerel seçimlerden, aynı akış devam ediyor. Siz Cumhuriyete sahip çıktığınızı sanıyorsunuz, bakıyorsunuz oylarınıza AKP rozeti takmışlar!

Bu tablonun içinde ihanet var. Bu tablonun tepesinde Erdoğan rejiminin hukuksuzluğu var. Bu tablonun anlamı hukukun ilgası. Bu tabloda seçme ve seçilme hakkı yok. Bu tabloda siyasi parti denebilecek bir kurumsallık da kalmamakta…

Ancak bütün bunların devasını “gerçek CHP’lilikte” arayanlar var. Oysa bu arayış çoktan boşa düştü. Bu partinin, esir alındığı için hakkında olumsuz yargılarda bulunurken bile dayanışma duygusunu yitirmediğimiz Cumhurbaşkanı adayı CHP’li bile değil. İmamoğlu’nun adaylık olasılığı zayıfladıkça akla yeniden gelen Mansur Yavaş, hiç değil! 

Erdoğan hukuksuzluğuna karşı hukuk yollarında deva bulunacağını iddia edene kim inanır? Çözüm için sandığı gösteren işaret parmağı halka ve akla en ağır hakareti simgelemiyor mu? Siyasi parti denilen kurum ile halk arasındaki ilişki sandığa indirgendiği ölçüde, parti kurumsallığı diye bir şey kalmaz. Çünkü modern siyasi partiler, Sarayların koridorlarında birbirine karşı iş çeviren aristokrat hizipleri değil, toplumsal örgütlenmelerdir; yurttaşları bir araya getirirler. Düzen partileri arasında bunun örneğine artık rastlanamıyor. 

Ancak gerçeğin çeşit çeşit yarılarına bakıp, geçmişi ve derinliğiyle bütününün etrafından dolananlar, “iyi de, diyorlar, şimdi ne yapacağımızı söyle!” Yani, “herkes biliyor CHP’nin iç yüzünü” de, bugün CHP’de kenetlenmekten başka çare yoktur, bunlara göre… Gerçeğin yarısı doğrunun bir minik parçasına bile götürmüyor. 

Butlanla birlikte, “hukuk yolu” konusunda iki tez hemen sahneye çıktı. Kimileri diyor ki, hukuk yolunu geçelim, AKP’nin atadığı kanat ile diğeri birlikte kongreye gitsin. Yani yetkisiz bir mahkemenin aldığı deli saçması karar, veri olarak kabul edilsin! Kim bilir, belki haklıdırlar, bugünün somut krizine en işlevli yanıt bu olacaktır…

Özgür Özel yönetiminin şimdilik izlediği rota ise Yargıtay’a, YSK’ya çıkıyor. Yani, deniyor ki, AKP’nin ve başta tarikatlar olmak üzere çeşit çeşit odağın cirit attığı yargıdan adalet umulsun! Kim bilir, belki bu kadar dağılmış bulunan iktidar cephesindeki çatlaklarda bunun bir karşılığı vardır…

Karşımızdaki büyük derdin kaynaklarıyla ilgilenmeyi ve köklü bir çözüm aramayı zamansız buluyorsanız, iki ucu değil dört bir yanı kirli değneklerle yola devam edersiniz. Dediğim gibi bir çıkış bile bulabilirsiniz. Ancak o bataklıkta emekçi yurttaş kendine yer bulamaz. Sorunların bu raddeye varmasının özü, anlamı ve sürecin maksadı zaten emekçi yurttaşların üstüne kocaman çizikler atılması değil midir?

Yukarıda dedik ya; yarımlara bakıp, bütünü gözetmenin bugün için imkânsız olduğunu söyleyenler, doğrunun “bu koşullarda mümkün olan kadarına” ulaşmış olmuyorlar. Yanlışa batıyorlar. O çiziklerle uğraşmanın zamanı değilse, karşı taraf kazanmıştır!

Kimdir bu karşı taraf peki? Türkiye nasıl bir hesaplaşmaya gidiyor?

Sorun hainler mi? Sorun Erdoğan ve arkadaşlarının iktidar hırsı mı? 

Yoksa…

Bu “yarımlar” ve benzerleri asılsız değil. Ama bütünü görmekten vazgeçince yanlıştan çıkma ihtimali de kalmıyor.

Türkiye’nin koşar adım yaklaştığı hesaplaşma tarihsel ve bütünseldir. Emperyalizm, büyük sermaye ve dinci gericilik, AKP’nin gidebileceği en ileri noktaya taşıdığı bir operasyonu uzun bir süreçte olgunlaştırdılar. 

Yurttaş değil müşteri ve köle istiyorlardı. Bu tek tek ülkelerin sınırları içinde gerçekleştirilebilir bir istek değildi, dünyanın bütünü gerekiyordu, bağımsızlık fikri “halkın tahtından” indirilmeliydi. Yeryüzünde köleleştirilen müşteriler, yaşadıkları acıların öteki ve asıl yaşam için zorunlu bir sınav olduğuna inandırılmalıydılar... Olan budur ve AKP’nin iktidar yıllarından çok önce şekillendirilmiş bir paket söz konusudur. 

Çıkış mümkündür, ama doğrulara “zamansız” diye kulp takmaktan vazgeçilmelidir. Bu yapılamazsa bataktan “koşullar izin verdiği kadar” çıkılmış olunmayacaktır. Bir büyük devrimcinin dile getirdiği ikilem, bugün, en az telaffuz edildiği birinci paylaşım savaşı yıllarındaki kadar gerçektir: Ya sosyalizm ya barbarlık!

/././

Kırmızı Buğday’da Çanakkale ve emperyalist bir devletin peşine takılma olgusu -Erhan Nalçacı- 

Ahmet Büke acı gerçeği hatırlatıyor, 1914’te Savaş patlayınca bedelini ödeyip askere gitmeme yasası çıkıyor ve bey ağa çocukları cepheye gitmiyorlar. Çanakkale’de vuruşanlar emekçi çocukları oluyor. Bugün de Türkiye’yi bencil çıkarları doğrultusunda savaşa sürükleyecek patronların çocukları değil, bizim çocuklarımız cephelerde can verecek.

Sokullu’da Rönesans’ın 2025-2026 sezonu Ahmet Büke’nin katılımıyla son romanı Kırmızı Buğday üzerine söyleşiyle kapandı.

Ahmet Büke çok önemli ve farklı bir edebiyatçı. Bir akademisyen gibi incelediği döneme ilişkin yoğun bir çalışma yapıyor, tezler ileri sürüyor ve tezleri bir tarihçi titizliği ile sınamak için kanıt topluyor.

Sadece Kırmızı Buğday’ı yazmak için dört yıl harcaması ve romanın kapsadığı her tarihsel dönem için bir yıla yakın çalışması bir yaşam disiplinine işaret ediyor.

Sonra akademik bir yayın olarak kaleme alsa ancak birkaç uzmanın okuyacağı tezlerini geniş hayal gücüyle edebi bir kurgunun içine yerleştiriyor. Böylece akıl taşıyan satırlar on binlere ulaşıyor.

Farklı bir kulvardan şu anda örmekte olduğumuz cepheye güç aktarıyor.

Bir süredir ileri sürdüğümüz tezimiz şu: Cumhuriyetçilerin birliği bir emekçi cumhuriyeti için mücadele ederken yolda örülecek.

1923 Devrimini, Kurtuluş Savaşını, yurtseverliği sınıf mücadeleleri ile harmanlıyor Ahmet Büke. İnsanlar bazen yanılsamalı olarak sınıf mücadelelerinin tarihin belirli dönemlerinde belirdiğini düşünürler, oysa sınıf mücadelesi tarihin her anına sinmiştir, dikkatlice araştırılmayı ve emekçilerden yana bir gözle bakılmayı bekler.

Kitaptaki Çanakkale Savaşı ile ilgili tez de çok önemli.

Bu köşede Osmanlının nasıl bir hile ile emperyalist paylaşım savaşına sürüklendiğini, Osmanlı tarafından satın alınan fakat Osmanlı kıyafeti giydirilmiş Alman komutanlar ve bahriyeliler tarafından yönetilen zırhlıların Karadeniz’de Rus limanlarını bastığını kısa bir süre önce yazmıştık

Çanakkale Savaşı’nda ise Osmanlı ordusu Liman von Sanders Paşa ve Alman erkânı tarafından kumanda edilmektedir. Sanders doğal olarak Alman Genel Kurmayına bağlıdır. Genel Kurmay ise düşmanı karaya ayak basar basmaz püskürtmeyi değil, karanın içlerine çekmeyi ve burada mümkün olduğu kadar çok İngiliz ve Fransız askerini imha etmeyi planlar. Böylece büyük bir askeri gücü savaşın sürdüğü Avrupa’daki Batı cephesinden uzak tutabilecek ve bu cepheyi rahatlatacaklardır.

Daha önce Alman Genel Kurmayının Verdun’da buna benzer bir tuzak kurduğundan ama bu dar alanın her iki taraftan emekçilerin mezbahasına döndüğünden bahsetmiştik

Çanakkale’de başka bir ülkenin Genel Kurmayı savaşın sürdüğü bir ülkenin askerini yönlendirince strateji askerleri korumak değil, amaçları doğrultusunda harcamak olabiliyor. Üstelik bu taktiğin yanılsamalı basıncı altında Sanders çıkarma yapılacak yerlerin Saros Körfezi ve Anadolu olduğu tahmin eder ve hazırlıklarını buna göre yapar.

Osmanlının yurtsever subayları,  cephede görevli olan Mustafa Kemal başta olmak üzere planlara itiraz ederler. Onlara göre çıkartma Gelibolu yarımadasında gerçekleşecektir.

Haritada İngiliz ve Fransızların Gelibolu Yarımadasında çıkartma yaptığı bölgeler izleniyor. Mustafa Kemal’in 25 Nisan 1915’te komutasındaki ihtiyat birlikleri ile bulunduğu Bigalı köyü de görülüyor.

Gerçekten 25 Nisan 1915’te Fransız ve İngiliz Ordusu on binlerce askeri Gelibolu’ya çıkarır. Kıyıda sadece gözetlemeye yarayan zayıf birlikler bulunmaktadır. Makineli tüfekler Osmanlı subaylarının ısrarlarına rağmen kıyıya yerleştirilmemiştir. Romanda bu ilk günün hikâyesi bütün acılığı ile anlatılıyor. 

Bigalı’da bulunan Mustafa Kemal’in komutasındaki birlikler komut beklemeden adeta koşarak gelip çıkartmanın yapıldığı sırtlara cephe kurarlar.

Daha sonra Kurtuluş Savaşı ve 1923 Devrimine öncülük edecek yurtsever kadrolarda bağımsızlığa ve egemenliğe sıkıca bağlılığının oluşmasında Çanakkale Savaşının çok önemli olduğu haklı olarak söylenir. Bu mesele keşke tarihte kalsaydı ve biz de işimize baksaydık. Ancak öyle değil.

Türkiye sermayesi ülkeyi ve halkını çeşitli basınçların altında tekrar bir Avrupa savaşına sürükleme potansiyeli taşıyor. Almanya’nın Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu oluşturmayı hedeflediği bugünlerde NATO ve Alman Genel Kurmayı tarihte bir kez daha Türkiye’nin askeri olanaklarına gözlerini dikiyorlar.

NATO Başkanı Ruth Rusya’ya karşı Avrupa nüfusunu sayarken Türkiye’yi de dâhil ediyor, beş yüz milyon kişiymişiz. Bir kez daha bir paylaşım savaşına Türkiye’nin sürüklenmesi ve emperyalist devletlerin komutanlarınca ordusunun yönetilmesi tehlikesi 111 yıl sonra kapımıza geliyor.

Ahmet Büke acı gerçeği hatırlatıyor, 1914’te Savaş patlayınca bedelini ödeyip askere gitmeme yasası çıkıyor ve bey ağa çocukları cepheye gitmiyorlar. Çanakkale’de vuruşanlar emekçi çocukları oluyor.

Bugün de Türkiye’yi bencil çıkarları doğrultusunda savaşa sürükleyecek patronların çocukları değil, bizim çocuklarımız cephelerde can verecek.

7 Haziran’da Cumhuriyetçiler Kurultayı’nda bu konuyu da ele alacağız.

/././

Dünya yalan söylüyor -Berkay Kemal Önoğlu- 

Ortada organize işletilen kumpaslar, aynı manşetlerle "geliyorum" diyen operasyonlar var. Her şey göz göre göre yaşanıyor ama herkes yalan söylemeye devam ediyor.

Herkesin "ayak yaptığını" yine herkesin çok iyi bildiği bir ülke oldu burası. Ekranlarda sıkça tekrarlanan o ezberleri bilirsiniz: "Bu ülke bir hukuk devleti, burası muz cumhuriyeti değil, kanunlar var..." Elbette kendine göre kanunları var buranın, muz cumhuriyeti olmadığını da biliyoruz. Ama artık bu laf salatasını geçelim bir kalem.

Sokakta konuşulanlar, hissedilenler ve kulaktan kulağa söylenen çıplak gerçekler ile televizyon ekranlarında yansıtılanlar artık iki ayrı uçta, bambaşka şeyler. Tıpkı o muhteşem albüme adını veren şarkıdaki gibi:

Kimler yalansız ki onlar ağlasın
Kimler günahsız ki onlar saklasın
Yalandan kim ölmüş, zamandan kim korkmuş
Dünya yalan söylüyor...

Ortada organize işletilen kumpaslar, aynı manşetlerle "geliyorum" diyen operasyonlar var. Her şey göz göre göre yaşanıyor ama herkes yalan söylemeye devam ediyor. Adına "yargı kararı" ya da "millet iradesi" dedikleri oyunlara kimse inanmasa da, herkes sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Bütün televizyonları, gazeteleri ve billboardları kaplayan devasa bir samimiyetsizlik, ülkenin üzerine çöken derin bir tekinsizlik ve güvensizlik hali…

Adalet; gücü olanın, holdinglerin ve tarikatların lehine tek taraflı işlerken, yurttaşlar her yeni günde tıpış tıpış işine gitmeye devam ediyor. Milyonluk üye sayısıyla övünen CHP’nin İzmir İl Başkanlığı önünde, butlan kararı açıklandığı gün hepi topu 150 kişinin toplanması bu tabloyu tamamlıyor. İktidarın, muhalif belediyeler üzerinden rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla başlattığı operasyonların "toplum bunu yutmaz" denerek hafife alınmaması gerektiğinin en büyük ispatı.

***

Hukuk kimi kimden koruyacak? 
Bu ülke artık orman kanunları ile yönetiliyor. 
Eğer bu düzenden hâlâ bir beklentisi olan emekçi kaldıysa, beklentilerini bu "orman" gerçeğine göre belirlemesinde yarar var. Sanılanın aksine ormanın da bir kanunu vardır; orman kanunu kuralsızlık demek değildir. Orada her canlının sınırı önceden çizilmiştir; av belli, avcı bellidir. Vahşi kurallara tabi bir hayatta kalma oyunudur.

"Oysa biz geliştik, insan olduk; artık herkesi insanca yaşatacak kaynağa, güce ve akla sahibiz" diyeceksiniz. Doğru, ama iktidarda değiliz. Birileri, sırf sömürmek ve ceplerini doldurmak için insanlığa ısrarla vahşi doğanın acımasız kurallarını dayatıyor...

Türkiye artık gücün, paranın ve gerekirse silahın konuştuğu, adeta orman kanunlarının geçerli olduğu bir düzene tamamen teslim oldu. Kağıt üzerinde yazan ahlakın, insaniyetin ya da hakkaniyetin hiçbir hükmü kalmadı. Dedim ya; dünya yalan söylüyor!

Nitekim "ha geldi ha geliyor" denen mutlak butlan kararı, sonunda 21 Mayıs’ta ilan edildi. Bir kişi bile çıkıp bunun sıradan bir yargı sürecinin ürünü olduğunu, delillere ve usule göre karar verildiğini iddia edemiyor. Tek bir kişi bile!

Özgür Özel’in Partiye genel başkan olduğu 2023 kurultayı hiç var olmamış sayıldı. Zincirleme olarak sonraki tüm kurultaylar ve yenilenmiş yönetimler de iptal edildi. Kemal Kılıçdaroğlu’nu yeniden koltuğa oturtan bu hamle, hukuk tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir içtihat yarattı.
Kaygı verici doğrusu… 

Maazallah yarın bir gün bir savcı çıkıp AKP’nin 14 Ağustos 2001’deki 1. Olağan Kongresi’nde bir usulsüzlük tespit etse ve o kongreyi “butlan” saysa, bunca yıl boşa mı gitmiş olacak? Bunca atılım, bunca "şahlanış" hiç yaşanmamış mı kabul edilecek? 

İşte önümüze konan içtihat budur!

Son kararla birlikte CHP'ye dönük hamleler mutlak bir kaosa dönüştü. Parti felce uğramış, karar mekanizmaları ağır darbe almış görünüyor. Yaşananlar, CHP’nin hem yönetilemez hale gelmesine hem de uzun sürecek bir belirsizliğin içine sürüklenmesine yol açıyor.

Belirsizlik herkes için. Ortada AKP için de bütünlüklü, uzun vadeli bir plan yok. Ama hamle üstünlüğü var. Bir hamle yapıp karşılarındakinin hata yapmasını bekliyorlar. Ve daima o hata yapılıyor. Yapılan hatalar AKP’nin kendi hatalarını telafi edebileceği kadar büyük hatalar oluyor.

Bizim sözümüz direneceklere, direnmesini gerekli gördüğümüz dostlarımıza ve halkımıza olur.

Eğer bu krize sadece 'CHP'yi savunma' ya da parti içi hizip kavgalarında taraf olma refleksiyle yaklaşılırsa, doğrudan iktidarın kurduğu tuzağa düşülecektir. Kendinizi ister CHP'li olarak tanımlayın ister partiye gönülden bağlı olun; sakın bu meseleyi AKP'nin ambalajlayıp sunduğu haliyle, sorgulamadan kabul etmeyin.
Kaldı ki bu hizipler arasında ideolojik, siyasal, programatik hiçbir önemli fark da yok. Bunu herkes gayet iyi biliyor. Ne yazık ki bugün ana akım siyasette güç ve para hırsından başka hiçbir itici güç kalmadı. Bu yüzden o yapılara angaje olmak, tek tek figürlerin peşine takılmak büyük bir hata olur.

Aman dikkat!
Sakın ülkenin geleceği ile birilerinin siyasi ikbal kavgası birbirine bağlanmasın.
Biz direnenlerle birlikteyiz.

Daha önce de yazdık: 
Ancak bu düzene borcu olmayanlar iktidardan hakkıyla hesap sorabilir. 
Ancak onlar dünya boyu yalanı çöpe gönderebilir. 
Ve karşımızdakilerin telafi edemeyecekleri bir hata yapmaları yakındır.

/././

İmefe’nin gizli tarihi III-Serdal Bahçe- 

İmefe ve Dünya Bankası’nda kararlar mutlak bir eşitlik anlayışı içinde alınmıyorlar. Nasıl politikalarında emperyalist ülkeleri gözetiyorlarsa, bu kurumlar karar alma süreçlerinde de bu ülkeleri baskın hale getiren bir yönetsel mekanizmayı idame ediyorlar.

İmefe (IMF) gibi kurumları anlatırken öğrencilerime her zaman bir uyarıda bulunurum. İmefe, Dünya Bankası veya Dünya Ticaret Örgütü kurumlar emperyalist sermayenin küresel kurumlarıdırlar, bu doğru. Ancak bu kurumların sermaye yanlısı programlardan tek başlarına sorumlu oldukları, başımıza gelen her melanetten sadece onların sorumlu oldukları algısı yanlıştır. Bu kurumlar kapitalist devletlere şartlı destekleri verirken ve şartların uygulanıp uygulanmadıklarını kontrol ederken ülkelerin kafalarına silah dayamıyorlar. Böyle bir güçleri yok. Ülkelerde bu programları uygulamaya teşne, onları ısrarla uygulamak isteyen toplumsal kesimler ve uygulamayı yürütecek bürokratlar ve siyasetçiler var. Türkiye’nin son 46 yılına bakın, IMF programlarını ısrarcı bir şekilde uygulayan, hem de IMF olmadan bile uygulayan ardışık hükümetleri görürsünüz. Gerçekten Türkiye İmefe programlarına en sadık ülkelerden biridir (sırf bu nedenle İmefe raporlarında Türkiye’den genellikle hoşnutlukla ve sitayişle bahsedilir).

Dolayısıyla ülkelerin burjuvazisi ve bürokrasisi de İmefe veya Dünya Bankası programlarını uygulamakta ısrarcı olurlar. Kısacası bu kurumların yerli işbirlikçileri vardır. Neticede bu programların yarattığı çöküntü, sefalet ve istikrarsızlık sadece İmefe’nin hesabına yazılamaz, esas sorumlular içeridedir. Bir uyarı notu olarak düşelim.

Bugünkü yazıda İmefe nasıl yönetilmektedir, buna bakacağız. Web sitesine bakarsanız 3100 kişi çalışmaktadır. Bunun önemli bir bölümü Washington DC’deki merkezde, geri kalanı bölge ofislerinde istihdam edilmektedir. İmefe ve Dünya Bankası’nda kararlar mutlak bir eşitlik anlayışı içinde alınmıyorlar. Nasıl politikalarında emperyalist ülkeleri gözetiyorlarsa, bu kurumlar karar alma süreçlerinde de bu ülkeleri baskın hale getiren bir yönetsel mekanizmayı idame ediyorlar.

Bir ara verelim ve kapitalizm ile kurumlar arasındaki ilişkiye biraz kafa yoralım. Kapitalizmin kurumlarla çok ikiyüzlü bir ilişkisi vardır. Özellikle temsili burjuva demokrasisinin yerleşmesinden sonra kurumlar sermaye birikim sürecinden kaynaklanan sınıfsal ve yapısal eşitsizlikleri gizlemek, siyasal ve yasal eşitlik görüntüsü verebilmek için kurgulanmış yapılar olarak ortaya çıktılar. Bundan daha da önemlisi aslında kurumlar görüntüde eşitlik perdesinin arkasında kapitalizme has eşitsizlikleri yeniden ve yeniden ürettiler. Hem ürettiler hem de onlara meşruiyet kazandırdılar. Parlamentolar, mahkemeler, yargı, yasama; tüm bunlar aslında genel olarak sermayenin uzun vadeli çıkarlarını gözeten kurumlardı. Meşruiyetini temsili demokrasi kanalıyla halktan alıyormuş gibi görünen kurumlar aslında gerici ve tutucu sermaye ideolojisinin savunma hattını oluşturdular. Kurumların bağlılığı ancak sınıf savaşımının açık hale geldiği ve işçi sınıfının mevzi kazandığı durumlarda sarsıldı; Lenin’in devrimci durum tanımlaması tam da bu bağlılığın sarsılması anlamına geliyordu. Yönetenlerin eskisi gibi yönetememeleri aslında bu kurumsal ağın aşağıdan, işçi sınıfından ve çalışanlardan gelen örgütlü direnişe karşı hassaslaştığı anlamına geliyordu. Bu durumda kurumların sermaye ideolojisine bağlılıkları azalıyor, kurumsal yekparelik parçalanıyordu (örneğin 1970'lerde askeriye içinde örgütlenen devrimciler, polis teşkilatı içine Pol-Der, öğretmenler içinde TÖBDER gibi yapılanmalar bu bağlılığın zayıfladığını gösteriyorlardı). Ama bu türden iç savaş benzeri durumlar dışında kurumlar hem sermaye tarafından tasarlandılar hem de toplumsal muhalefeti engelleyecek emniyet supaplarını tasarladılar.

Çalışan sınıfların muhalefetinin bütüncül yenilgisi durumunda ise bu kurumların sermayenin açık diktatörlüğünün araçlarına dönüşmeleri şaşırtıcı değildi. Çalışan sınıfların yenilgisi burjuva demokrasisini işlevsizleştirirken bu kurumları sermayenin sadece uzun değil kısa vadeli çıkarlarını da gözetir hale getirdi. Bu durumda kurumlar yekpare bir bütünlüğün paçası haline geldiler, farklılıkları silindi, aynılaştılar. Böylece faşizm saklandığı delikten çıktı. Faşizm açık sermaye diktatörlüğüdür.

Sermayenin uluslararası kurumları için ise durum biraz daha farklıydı. Bir kere Amerikan emperyalizminin önceliğini ve öncüllüğünü garanti altına alan yapılar olarak kuruldular. Dolayısıyla karar alma süreçlerinden gündelik rutin işlere kadar her şey küresel kapitalizm içindeki emperyalist egemenlik ilişkilerine göre dizayn edildi. Görünüşte eşitlik kaygısı bile güdülememesinin çok temel bir amacı vardı. Karar verme sürecinde görünüşte bile eşitlik, kurumları temel amaçlarından saptıracak durumların ortaya çıkmasına yol açabilirdi. Hele hele 1960'larda ve 70'lerde azgelişmiş bağımlı ülkeler devrim ateşine tutulmuşken bu kaldırılamaz bir şey olurdu kuşkusuz. Bu nedenle bu kurumlar karar verme süreçlerini bile eşitsizliğin hakim olacağı şekilde kurguladılar. Özellikle küresel ekonomik ve finansal kuruluşlarda bu yapılanma çok hayati bir öneme sahip oldu.

İmefe’nin yapısına ve oylama süreçlerine baktığınızda bu konudaki en yetkin örnek olduğunu hemen anlarsınız. Aslında İmefe kabaca üç ana yönetsel yapı üzerinde yükselmektedir: Guvernörler Kurulu, Yürütme Kurlu, Başkan ve ekibi. Bunlardan birincisi olan Guvernörler Kurulu tüm üye ülkelerin temsilcilerinin bulunduğu bir tür genel kuruldur. Ülkeler genellikle maliye bakanları ya da merkez bankası başkanları tarafından temsil edilirler. Bu kurul senede bir defa toplanır ve ana stratejinin belirlenmesi, yeni üye kabulü türünden durumlar hakkında karar alır.

Aslında aldığı kararlar kurumun, yani İmefe’nin uzun vadeli performansını etkileyecek kararlardır. Ama esas yönetsel dinamiklerin dışındadır bu kurul, etkisizdir ve göstermeliktir. Ancak yine de önemlidir. Çünkü tüm üye ülke temsilcilerinin toplandığı bir kuruldur sonuçta ve üye ülkelerin her birinin kararın oluşumunda söz hakkı vardır iddiasını haklı çıkarmak için kullanılan bir kuruldur. Oysa işin aslı öyle değildir.

İmefe’de karar alıcı kurullarda oyların ağırlığı eşit değildir. Her ülkenin dünya ekonomisi ve ticareti içindeki payına göre bir kotası vardır. Toplam kota içinde ülke kotasının oranı o ülkenin oyunun ağırlığını belirlemektedir. Kısacası ABD ile Senegal’in oyu eşit değildir. Guvernörler Kurulu’nda tüm ülkelerin oylarının ağırlıkları toplamı beş milyondur, yani 191 ülkenin her birinin oyunun ağılrıkları toplandığında 5 milyon oy etmektedir. ABD temsilcisinin oyu 831 bin değerindeyken Senegal’in oyu sadece 4688 değerine sahiptir. Kısacası Amerikan emperyalizminin tek başına oyu tüm oyların %16,7’sine denk gelirken, Senegal’in oyu tüm oyların %0,09’una denktir. Diğer bir ifadeyle ABD’nin oyu Senegal’in oyundan 170 kat değerlidir. Alın size eşitlik!

Pek tabii ki diğer gelişmiş kapitalist ve emperyalist ülkelerin oyları da azgelişmiş kapitalistlerin oylarına göre çok ama çok değerlidir. Örneğin İngiltere’nin oyu 40 kat, Hollanda’nın oyu 18 kat, Japonya’nınki 63 kat, Almanya’nınki 55 kat, Fransa’nınki 42 kat, Çin’inki ise 65 kat daha değerlidir Senegal’in oyundan. En zengin 7-8 ülkenin oylarının toplam ağırlığı neredeyse %45-50 civarındadır ve toplam ağırlıkları geri kalan 183 ülkenin oylarının ağırlıklarına eşittir. Alın size eşitlik! Böylece Senegal’in oyunun hiçbir hükmünün olmadığını anlamış olduk. Merak edenler için verelim Türkiye’nin oy ağırlığı ise %0,95’tir, yani %1 bile değildir.

Eşitsizliğin alası günlük işlerin yürütülmesi ve genel stratejinin belirlenmesi açısından daha önemli olan ikinci kurulun, Yürütme Kurulu’nun oylama süreçlerinde ortaya çıkar. Bu kurul yakın izleme anlaşmalarının (stand-by anlaşmalarının) şartlarının belirlenmesinden kredi taksitlerinin serbest bırakılmasına, kime kredi verileceğinden ülkelere yeni finansman olanaklarının belirlenmesine kadar pek çok önemli konuda karar verme yetkisine sahiptir.

Bu kurulun 25 üyesi vardır, ayrıca yürütücü direktör, yani başkan da kurulun doğal üyesidir. Bu 25 üyenin sekizi daimi üyedir. Peki bilin bakalım daimi üyeler kimlerdir? Pek tabii ki daimi üyeler arasında Senegal, Burundi ve hatta Türkiye yoktur. Daimi üyeler şunlardır: ABD, Çin, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya, Suudi Arabistan ve Rusya. Yani kota ve ekonomik ağırlıkları en yüksek sekiz ülke daimi üyedir. Geri kalan 17 üyenin her biri bir ülke grubunu temsil eder. Örneğin Türkiye’nin grubu şu ülkelerden oluşmaktadır: Avusturya, Beyaz Rusya, Çekya, Macaristan, Kosova, Slovakya, Slovenya ve Türkiye. Her ülke grubu kendi aralarından bir temsilci seçer, bu temsilciler belirli bir zaman aralığıyla değiştirilir. Çoğunlukla her ülke sırayla grubunu temsil eder.

Oy ağırlıkları bu kurulda da geçerlidir. ABD temsilcisinin oyu tüm oyların %16,5’ine denk gelir, Japon temsilcininki ise %6,14’üne. Sekiz daimi üyenin sekiz oyu toplam oyların %46,73’üne denk gelir. Geri kalan 183 ülkenin 17 temsilcisinin 17 oyunun toplamı ise %53,27 ağırlığa sahiptir. Örneğin en dipte bulunan, en az oy ağırlığına sahip grup 17 ülkeden oluşur ve bu 17 ülke için verilen tek oyun ağırlığı sadece %1,4’tür. Bu grupta Burundi, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Kongo Cumhuriyeti, Çad, Gabon ve Kenya gibi Afrika ülkeleri vardır. Alın size eşitlik!

Şimdi denilebilir ki efendim azgelişmişler ve diğerleri örgütlenerek yine de oy çoğunluğunu elde edebilirler. Ne yazık ki Vehbi’nin kerrakesi öyle değildir. İmefe’nin kurullarında kararların alınabilmesi ve kabul edilebilmesi için en az %70 ve hatta daha kritik kararlar için %85 çoğunluk istenir. ABD’nin tek bir oyunun toplam oyların %16,5’ine denk düştüğünü belirtmiştik, dolayısıyla ABD çoğu kararı tek başına veto etme hakkına sahiptir.

Bu kurgu nedeniyle İmefe Amerikan emperyalizminin borazanlığını gizlemeden, açıkça yapabilmektedir. Çünkü iç işleyişinde ve karar alma süreçlerinde ABD ve diğer emperyalistler lehine muazzam bir eşitsizlik vardır. Yoksul ve bağımlı ülkelerin varlıkları göstermeliktir, sadece zevahiri kurtarmak için oradadırlar. İmefe’nin kurumsal yapısındaki eşitsizlikler pek tabi ki sadece yönetsel yapının yarattığı hakkaniyetsizlikleri değildir, bilfiil kapitalizmin yarattığı hakkaniyetsizliklerin yansımalarıdır.

/././

Sermaye düzeni, Akepe rejimi ve şalter sorunsalı -Engin Solakoğlu- 

Birleşik siyasi muhalefet kurtuluş reçetesi değildir. Toplumsal muhalefeti örmek gerekir. Hiçbir ortak noktaları bulunmayan siyasal parti ve örgütleri yan yana getirmek, “önce şu işi halledelim, sonra ayrıntılara bakarız” demek kesmez! Türkiye’de toplumsal muhalefetin oluşması için düzenin hızla yoksullaştırdığı, insanlıktan çıkartmayı hedeflediği kitleleri direnmenin daha iyi bir hayata giden tek yol olduğuna ikna etmek gerekir.

Dünyaya hâkim olan düzenin adı bu: Sermaye düzeni. Ülkenin koşullarına göre geniş bir uygulama yelpazesine sahip. Türkiye’de hep vardı. Gelişti, semirdi, dönüştü, gelip Akepe rejimi diye adlandırdığımız yapıya ulaştı. İktidar da, devlet de, muhalefet de bir partiye ait olacak.

Cumhuriyet Halk Partisi her zaman sermaye düzeninin partisi oldu. Düzenin selameti için kimi zaman devletçilik de yaptı, solculuk da. Bülent Ecevit bunu zamanında “Komünizmi engellemek için solculuk yapmak zorundaydık” mealinde sözlerle ifade etmişti. Büyük ölçüde başarılı olduğunu da söyleyebiliriz. Ülkenin büyük bir bölümünü solcu olduğuna inandırdığı gibi, kimi samimi sosyalistleri bile ikna ettiği vaki.

CHP’nin bu “solculuğu” Türkiye gericiliğine de alan açtı. Bütün CHP’liler komünist ilan edildi. 1970’ler gerçekte komünizmle mücadele eden CHP’nin il ve ilçe binaları önünde toplanan yarım akıllılara "Komünistler Moskova’ya" diye sloganlar attırılıyordu. CHP’li nice yönetici ve parti üyesi komünist diye hedef gösterildikleri için CIA beslemesi faşistlerin kurşunlarıyla öldürüldüler, yaralandılar, dövüldüler, sürüldüler.

Bugün Anadolu’nun belirli yerlerinde hâlâ sırf CHP’li oldukları için komünist diye anılanlar bulunduğu gibi, yine CHP’li olduğu için kendisini biraz da gururla “komünist” olarak tanıtanlara rastlarsınız.

CHP’yle solun ilişkisi bugün gelinen noktada basit bir kandırma/kanma/kandırılma hikayesi veya bir tür psikolojik hareketin sonucu olarak anlatılamayacak kadar karmaşık denilebilir. En azından geniş kitleler için bu böyledir.

Ne diyorduk? CHP sermaye düzeninin partisidir. Akepe rejiminin son operasyonu CHP’yi düzen partisi olmanın yanında rejimin de partisi haline getirmeye yöneliktir. Buna karşı şimdilik belirli bir direniş olduğu görülüyor. Yalnız bu direnişin partinin tabanı ve seçmeninin görmek istediği ve zorunlu olduğunu hissettiği şiddete/radikalliğe yaklaşmadığını görebiliyoruz.

CHP’nin profesyonelleri açısından düzenin partisi olmanın bir adım ötesine geçip rejimin de muhalefet partisi olma seçeneği bir noktadan sonra kaçınılmaz hale gelir. Bunda da garipsenecek bir şey yoktur zira rejim nasıl düzenin bir türevi ya da ürünü ise rejimin muhalefeti olmak da düzen partisi olmanın olası sonuçlarından biridir.

Siyaseti bir meslek olarak icra edenler doğal olarak işsiz kalmak istemezler, bir kapı kapandığında başka bir kapı arayışına girerler. Bu yüzden de tabanlarındaki göreli radikallik tepeye yansımaz. Esasen daha önce örneklerini birçok kez gördüğümüz gibi tabanın geniş bir kesimini “köprüden önce son çıkış”, “ilk seçimde iktidarız” gibi sloganlarla ikna etmeyi de başarırlar. O taban da yine ‘başka kime oy vereceğiz?”, “elim başka partiye gitmez”, “size oy versek iktidara gelemezsiniz ki”, “oyumuz boşa mı gitsin” diye söylene söylene sandık önünde sıraya girer.

Sadece Türkiye sermayesinin değil, uluslararası sermaye düzeninin de tam desteğine sahip olduğu görülen Akepe rejiminin seçimlerin ve muhalefetin aksesuar ve figüran işlevini yüklendiği bir çerçeve hedeflediği anlaşılıyor. Bu plan yürür ama bir yere kadar yürür. 1878’den beri kendi temsilcilerini seçmek için mücadele eden bir halk 2026 model Türkmenistan’a dönüşmeyi kolay kolay kabullenmez. Mücadele yöntemleri mevcut olduğu gibi, kazanma ihtimali de yüksektir. Yalnız burayı açmadan önce başımıza gelenlerden çıkarmamız gereken bir iki derse değinmeden olmaz.

Bu derslerden birincisi ekonomiyle ilgilidir. “Şu kadar milyar dolar yaktılar”, “Yabancı yatırımcılar kaçacak”, “Şimşek zor durumda kaldı” sloganlarıyla yapılan muhalefet Türkiye’nin yoksul ve emekçi halkı bakımından hiçbir şey ifade etmemektedir. Muhalif kanal adı altında yayın yapıp, kısa süreliğine düşen borsa endeksi karşısında ağıtlar yakan, “dolar yükselirse belki düşerler” beklentisi yaratan sermaye aparatlarından bir cacık olmaz. Olsa olsa cacığa malzeme olur.

“Komünist olduğunuz için borsaya gıcıksınız, sermayenin tabana yayılmasından rahatsız oluyorsunuz” misali salaklıkları yinelemeye hazırlananlara şu hatırlatmayı yapalım: Grisi, karası, kayıt içi, kayıt dışı filan derken, Türkiye’nin ekonomik büyüklüğü tahminen 1,6 trilyon dolardır. CHP’ye kayyım atandığı gün düştüğü söylenen borsadaki hacim 4 milyar dolardır. Yani ülkedeki ekonomik faaliyetin binde 2,5’e tekabül etmektedir. Türkiye’deki borsa, dünyadaki ağababalarının da ötesinde üç-beş kişinin yönlendirdiği, çarkı çevirenin de istediği numarada durduranın da aynı olduğu bir rulet masasından ibarettir.

Yine muhalefet adına, “Yabancı sermaye bu yüzden gelmiyor”, “Şimşek’in rasyonel ekonomi programını uygulatmıyorlar” diye sızlananların ise hakkı doğrudan kötektir. Zira nush ile uslanmadıkları sabittir. Yabancı sermaye uğruna ölünecek leyla olmadığı gibi, Türkiye’deki düzeni çeviren dış kaynak vur-kaç arayışındaki akbabaların fonlarından ibarettir. Blackrock CEO’sunun ziyareti ve üst düzey kabulü bunun en somut örneğidir.

Gelelim bir başka meseleye. Ne mutlu ki çok azaldılar lakin hâlâ küçük ama sadık bir takipçi kitlesi var. Bunların temel kaygısı “AB ne der, ABD ne der?”. Yanıt kısa: “Allah” der. Emperyalizme tam boy paspas olan bir rejim bunları rahatsız etmez. Bu alanda denenmiş olanı, denenmemişe tercih ederler. 

Son ve en vahim yanılgı şimdi “CHP’ye kalkan olma zamanıdır” anlayışıdır. Akepe rejiminin hedefi halkın seçme ve seçilme hakkıdır. Amaç yurttaşlığın ortadan kaldırılması ve bu insanlık dışı düzenin karakuşi bir rejimle taçlandırılmasıdır. Bunun engellenmesi için elbette örgütlü bir muhalefete ihtiyaç bulunmaktadır. 

Ne demiştik yazının başında? 1878’den beri kendi temsilcilerini seçmek için mücadele eden bir halka Türkmenistan modelini kolay kolay benimsetemezsiniz. O halde mücadele zorunludur. Bunun için de örgütlü bir muhalefet gerekir. Çok doğru.
Bu satırları yazarken bir gözüm sosyal medyada. Bir çoğunun içten olduğuna inandığım “Neden birleşmiyorsunuz?”, “Neden hep birlikte CHP’yi savunmuyorsunuz?” feryatları gırla gidiyor. CHP Genel Merkezi’nin önünde kolluk yığınağı ve saldırı hazırlığı yapılıyor.

Bu ülkenin sosyalistleri ve devrimcileri CHP’yi çok savundular. Saraçhane’ye de gittiler, İstanbul’daki il binasının önüne de. “Yürüyün Taksim’e” çağrısına uyup Saraçhane’de gaz ve dayak da yediler. Arkalarına dönüp baktıklarında “inşallah seneye” diyerek tüyen CHP yöneticilerini gördüler. Bir kez değil, iki kez değil, çok kez...

Türkiye’de devrimci, sosyalist ve komünist gelenek bitmez. O gelenek girdiği kavgada yumruk saymaz. Her daim alanlara çıkar, mücadeleden kaçmaz ama esasen kitlesel destek bakımından bir azınlığı temsil eden bir düzeni ve rejimi devirmek için bile bundan fazlası gerekir.

Birleşik siyasi muhalefet kurtuluş reçetesi değildir. Toplumsal muhalefeti örmek gerekir. Hiçbir ortak noktaları bulunmayan siyasal parti ve örgütleri yan yana getirmek, “önce şu işi halledelim, sonra ayrıntılara bakarız” demek kesmez! Türkiye’de toplumsal muhalefetin oluşması için düzenin hızla yoksullaştırdığı, insanlıktan çıkartmayı hedeflediği kitleleri direnmenin daha iyi bir hayata giden tek yol olduğuna ikna etmek gerekir. Sermaye gruplarının halkı alabildiğine soyarak semirdiği bir düzenden, aynı sermaye gruplarının halkı arada bir yanağından öpüp yine soymayı sürdürdüğü bir düzene geçme vaadi kimseyi evden çıkartmaz.

Kestirme gidelim. Düzen markete gitmeyince, kahve içmeyince çökmez, markete mal gelmeyince, stoklar tükenince, kahvecide çalışan emekçiler dükkâna kilidi vurunca  sarsılır. Halkın gücü tüketimden değil, üretimden gelir. O halde düzeni yıkmak için şalterlerin inmesi, kapıların zincirlenmesi şarttır. Ortaklaşma bu zeminde olursa halkı ikna etmek olanaklı hale gelir.

Bunu CHP’nin herhangi bir yönetimi yapabilir, sadece rejimi değil, düzeni de değiştirmeyi vaat edebilir ve başarabilir diye düşünen varsa, kolay gelsin!

/././

‘Faşizme karşı omuz omuza’-Atilla Özsever- 

CHP’ye mutlak butlan kararı, demokrasinin son kırıntılarını da rafa kaldırıp dinci faşist bir rejimin kurumsallaşması yönünde atılan bir adımdır. Böyle bir süreçte toplumdan yükselen “Faşizme karşı omuz omuza”, “Genel grev, genel direniş” sloganları da ne yapılması gerektiğini ortaya koyuyor.

CHP ile ilgili mutlak butlan kararı, sadece bu partiye değil siyasal yaşama, muhalefet anlayışına, hukukun ve demokrasinin işlemez bir hale sokulmasına yöneliktir. Ülkede zaten demokratik hak ve özgürlükler büyük ölçüde baskı altında olup kırıntı halindeki bu demokratik sürece de güçlü bir darbe daha vurulmuştur.

Seçme ve seçilme hakkının tümüyle ihlal edildiği, Anayasa’daki hükümlerin geçersiz hale geldiği bu ortamda, hukuk devleti ilkesinin tamamen ortadan kaldırıldığı, siyasetin demokratik ve toplumsal süreçlerinin yok edildiği bir aşamaya geçilmiştir.

Bir başka ifadeyle de, dinci faşizan anlayışın kurumsallaşmasına olanak sağlanan bir girişimle karşı karşıyayız. Ülkenin demokrasiden yana tüm muhalefet partileri ve toplumsal muhalefetin unsurları sayılan sendikalar, meslek örgütleri, demokratik kuruluşlar da “mutlak butlan” kararına cepheden tavır almışlardır.

CHP meselesi değil

Görüldüğü gibi mesele, sadece bir CHP meselesi değildir. Siyasal İslamcı iktidarın hedefi, Anayasa’da da değişiklik sağlayarak Cumhuriyet birikiminin tamamen tasfiye edildiği, laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti anlayışının ortadan kaldırıldığı bir faşistleşme sürecini inşa etmektir.

Günümüzde dünyanın ve Avrupa’nın birçok ülkesinde görülen faşizan süreç, özüne bağlı kalmak kaydıyla eski uygulamalardan biraz farklı işlemektedir. Nazi Almanyası ve Mussolini İtalya'sındaki faşist partiler, iktidara geldikten bir süre sonra tüm muhalefet partilerini kapatmışlardı.

Şimdi ise hedef, muhalefet partilerini kapatmaksızın şeklen de olsa mevcudiyetlerini korumak ancak genel başkanından yönetim kademelerine kadar bu unsurları otoriter, faşizan iktidarın denetiminde ve yönlendirmesinde tutmaktır.

Bu çerçevedeki otoriter yaklaşımın amacı, özgür ve demokratik bir ortamda seçimlerin yapılmasını işlevsiz hale getirmek, Azerbaycan, Kazakistan gibi Asya ülkelerinde her zaman iktidardaki partinin kazandığı göstermelik bir seçim sürecini hayata geçirmektir.

Toplumsal muhalefetin görevi

Peki bu koşullarda ülkemizdeki toplumsal muhalefet ne yapmalıdır?

Böyle bir süreçte ve baskı dönemlerinde tepki gösteren toplum kesimlerinin meydanlardaki “Faşizme karşı omuz omuza”, “Genel grev, genel direniş” sloganları ne yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Konu CHP’yi de aştığı için – ki bu parti sonuç itibariyle düzen sınırları içinde hareket edebilen bir partidir – o nedenle esas sorumluluğun toplumsal muhalefete, sınıf siyasetini savunan siyasal güçlere ait olduğu da ortadadır. İşçi sınıfının ve emek güçlerinin demokrasiyi savunmasıyla birlikte düzen değişikliği hedefiyle mücadelesi asıl olmaktadır.

Öte yandan mevcut Saray iktidarının, Cumhur İttifakı'nın bundan böyle demokratik koşullarda seçimleri kazanamayacağı bellidir. Demokratik sürece indirilen darbenin arkasında böyle bir faktör de yatmaktadır.

Türkiye yol ayrımında

Derin bir yoksulluğun yaşandığı ülkemizde, toplumun büyük bir bölümü mevcut iktidarın bir an önce gitmesini istemektedir. Saray iktidarı da, ısrarla mevcudiyetini sürdürmek, kendi yarattığı zengin kesimi daha zengin edip sömürü koşullarını artırmak, emperyalist ABD ile işbirliğini korumak amacındadır.

Türkiye artık bir yol ayrımına girmiştir. Monarşik bir düzen özleyen, otoriter, faşizan bu rejime karşı tüm toplumsal muhalefet güçlerinin birleşik bir mücadele vermesi, nihayetinde emekçi bir cumhuriyetin kurulması için çaba göstermesi elzem gözüküyor.

Kuşkusuz süreç içerisinde bu mücadelenin yöntem ve kuralları, nasıl bir örgütlenmeyle nasıl bir hat izleyeceği ortaya konabilir. Ülkemizdeki cumhuriyetçi birikim aydınlanmadan yanadır, tarihsel mirası da dikkate alarak bu mücadele başarıya ulaştırılabilir. Bu görev öncelikle cumhuriyetçilere, sosyalistlere, komünistlere düşmektedir…

Yalan Dünyalar -Ayşe Şule Süzük- 

Bu alegorik roman bir hiciv bombası fakat okurken bir türlü gülemedim. Acı bir tat ile Tanzimat’tan Cumhuriyet’e yaklaşık iki yüz yıllık tarihimizdeki savrulmalar, kendini arayışlar, iki farklı kültür dairesi içinde kaybolmuşluklar içinde neyi eksik yaptık sorusu kafamda daha da yakıcı hâle geldi.  

Sormak gerek. Son derece ağır, son derece bıktırıcı ve Gordion düğümü olmuş gibi görünen meseleler nasıl çözülecek? Memlekette gidenin geleni aratmadığı gün geçmiyor neredeyse. Birbirinden ağır olaylar gündelik hayatın ve siyasetin sahnesinde birbiri ardına dizilirken biz yurttaşlar sağdan soldan gelen Osmanlı tokatları ile sersemliyoruz. Son mevzu “mutlak butlan”. Muhtemelen benim gibi pek çok kişi yüz kez dönüp dönüp mutlak butlanın anlamına bakmıştır sözlükten veya yapay zekâya sormuştur. Yüz kez bakılıp yüz kez unutulan bir acayip hukuk terimi “mutlak butlan”.

Kimse Türkiye yurttaşlarını küçümsemesin çoğumuz muhtemelen ömrümüz boyunca duymayacağımız, merak etmeyeceğimiz, üzerine düşünmeyip okumayacağımız pek çok olay ve olguya maruz bırakıldığımızdan hukukçu, ekonomist, din bilgini, siyasetçi, sosyolog, madeninden jeolojisine mühendis, öğretmen, polis, adli tıpçı, anayasa hukukçusu, mimar, deprem bilimci hatta arkeolog olmak zorunda kalıyoruz. Bir bakıma on parmağımızda on marifet. Fakat bir türlü kendi söküğümüzü diken terzi olamıyoruz.

Hayatın akışına aykırı absürtlükler yabancıdır ve yüz kez öğrenilse, ezberlense, deneyimlense bile unutuluverir. Mutlak butlan da yapılan bir hukuki işlemin baştan itibaren geçersiz sayılması anlamına gelirmiş. “Butlan” “geçersizlik”, “mutlak” ise bu geçersizliğin çok ağır ve kesin olmasını ifade edermiş. Öğrendiniz mi şimdi? Bunu cümle içinde kullanınız bakalım. Bir değil birkaç defa cümlede kullanırsanız “mutlak” ve “butlan” kelimeleri o kadar yabancı ve soğuk gelmeyebilir. Üstelik bu iki kelimeyi yan yana getirerek, geriye doğru bakarak ve çevrenizdeki pek çok durumu işaret parmağınızla göstererek “mutlak butlan” terimini yapıştırabilirsiniz.

Saçma mı? Abes mi? Absürt mü? Şaka mı?

Bugünkü bu toz duman arasında tam da yukarıdaki soruların muhatabı olabilecek çok severek okuduğum Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarından “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”ne geleceğim. Dikkatli bakınca kocaman bir absürtlük ile tadı çoktan kaçmış, tavsamış bundan dolayı da giderek korkutucu olmaktan karabasana evrilmiş alegorik bir Türkiye manzarasını hınzırca önümüze atıp kaçan bir Tanpınar var karşımızda.

Roman tarihsel akışa göre dört bölüme ayrılmış. “Büyük Ümitler” bölümü Tanzimat öncesini, “Küçük Hakikatler” Tanzimat Dönemi’ni, “Sabaha Doğru” Erken Cumhuriyet Dönemi’ni ve “Her Mevsimin Bir Sonu Vardır” devam sürecini anlatıyor. Baş karakter Hayri İrdal’ın ağzından anlatılan romanda İrdal, arafta kalmış uyumsuz, içine düştüğü toplumu dışarıdan gözlemleyen, kimi zaman yabancılaşmış bir kişidir, sürekli bir arayış ve sonu gelmez savrulmalar içinde bir deniz feneri bulmak ister. Karşılaştığı, birlikte iş yaptığı, dostluk kurduğu pek çok kişi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e giderken farklı evrelerin acayip insanlarıdır. Hayri İrdal ise romanın önemli bir bölümünde iyi kalpli, dürüst, merhametli, sağduyu sahibi, derin, edepli, erdemli ve muhafazakâr bir adamdır.

İlk bölümdeki kendi aile çevresi dâhil hurafeler içinde boğulmuş, batıl inançların etkisi altında “yeni çağ”ın katakullilerine akıl erdiremeyip giderek yoksullaşmış bir çevre vardır. Bu çevrede büyür. Sözgelimi İrdal’ı dedesi bir cami yaptırmak istemiş, parası yetmeyince bu işi oğluna vasiyet etmiş bu yüzden aile kuşaktan kuşağa bu vasiyeti yerine getirmek için caminin öteberisini satın alayım derken giderek yoksullaşmış, baba cami kayyumluğuna kadar düşmüş fakat yaptırılacak cami için alınmış ayaklı duvar saati, kapı perdeleri, yazı levhaları, yer hasırları, oturdukları yoksul eve bir küçük ibadethane havası vermiştir. İşte böyle böyle Hayri İrdal, evdeki Mübarek adını verdikleri ayaklı saat ile büyür. Kendi başına bir karakter hâline gelen Mübarek; zamanı, zamanın akışını, değişen zamanları, değerleri anlatır gibi arada bir teklese de Hayri İrdal tarafından tamir edile edile saatlik görevini yapmaya devam ederek romanın tüm zamanları boyunca tik takları ile olup biteni izler adeta.

Türlü türlü, acayip ve ironik insanların girip çıktığı romanda Hayri İrdal’ın son durağı Halit Ayarcı ile karşılaşmasıdır. Modern zamanın kapitalist girişimci ruhu Halit Ayarcı neredeyse meczuplaşmış Hayri İrdal’dan bir “zaman ve saat” dâhisi yaratarak Saatleri Ayarlama Enstitüsü kurar ve Hayri İrdal’ı da bu kurumun başına getirir. Sözümona saatlerin ayarsızlığı yüzünden kaybedilen zamanı kazanmak yüzyılımızın en mühim meselesidir, buna ivedilikle çok acil ve ciddi şekilde el atılmalıdır. Böylelikle devasa bürokratik bir işletme kurulur, sonrasında Saatleme Bankası, bu da yetmez Saat Sevenler Cemiyeti gibi yan kurumlarla iş giderek büyür ve Türkiye’nin sınırları dışına taşarak uluslararası bir boyuta ulaşır.

Olaylar olaylar derken çark bir türlü kırılmaz, dönmeye devam eder nihayetinde gün gelir Saatleri Ayarlama Enstitüsü tasfiye edilmek durumunda kalır ancak iş tasfiye ile de bitmez; bu kez de Daimi Tasfiye Komisyonu’nun kurulması ile yalan ve abes dünya dönmeye devam eder.

Bu alegorik roman bir hiciv bombası fakat okurken bir türlü gülemedim. Acı bir tat ile Tanzimat’tan Cumhuriyet’e yaklaşık iki yüz yıllık tarihimizdeki savrulmalar, kendini arayışlar, iki farklı kültür dairesi içinde kaybolmuşluklar içinde neyi eksik yaptık sorusu kafamda daha da yakıcı hâle geldi.

Hayri İrdal, onca zenginlik elde ettiği Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki işine inanmaz. Bir yalanın içinde yaşadığını düşünür. İşte bu noktada Hayri İrdal’ın Halit Ayarcı ile şu çarpıcı konuşmasını paylaşmak istiyorum:

“-Ben bu işe inanmıyorum… Azap çekiyorum. -… güzel bir karınız var, ayrıca bir metresiniz var ki çıldırıyorsunuz. Kızınız, oğlunuz için her an kendinizi fedaya hazır olduğunuzda eminim. Üstelik şöhreti hatta abes telakki ettiğiniz işler için de olsa bile hareketi seviyorsunuz. Hülasa bir ahtapot gibi sayısız kollarla dünyaya yapışmışsınız, hiçbir şeyden ayrılamazsınız. -Ben doğruyu arıyorum. Yahut istiyorum bir parçacık olsun. -Doğru ya bütün olur ya hiç olmaz… Dostum sizin bahsettiğiniz sağlam kıymetler ancak bir lokma bir hırka yaşamaya razı olanlar içindir. Sizin gibi her şeyi hepsini birden isteyen isteyenler için değil… -O kadarını isteyen yok, dedim. -Demek pazarlığa geliyorsunuz… Fazilet pazarlık götürür mesele değildir.”

Doğru bir parça olur mu? Ya hakikat, bir parçada açıklanabilir mi? Baştan aşağıya deforme olmuş, bozulmuş, şirazesi kaymış nev-i şahsına münhasır karakterler içinde Hayri İrdal da bu çarka kendini kaptırır. “Asrımızın en faydalı müessesesi Saatleri Ayarlama Enstitüsü çökerken her şey bayağılaşır. Fakat umut bitmiş midir? Bitmez. Ne güzel ki son dönem yazılmış romanlar içinde pek azında bulabildiğim umudun taşıyıcısı karakterlere de yer veriyor Ahmet Hamdi Tanpınar. Bu deliler, meczuplar, fırsatçılar, sonradan görmeler, açgözlüler evinde Saatçi Nuri Efendi ve Hayri İrdal’ın oğlu Ahmet tünelin ucundaki ışığı gösterir niteliktedirler. Bu büyük romanı okuyunuz. Elbette üzerine konuşulacaklar bu sayfalara sığmıyor.

Sonuç olarak yazının başında sözünü ettiğim Gordion düğümü ile bitirelim kıssadan hisse niyetine yazıyı. Efsaneye göre, Büyük İskender Anadolu’daki Gordion kentine geldiğinde, bir arabayı birbirine bağlayan son derece karmaşık bir düğümle karşılaşır. Kehanete göre bu düğümü çözen kişi Asya’nın hâkimi olacaktır. İskender düğümü çözmeye uğraşır ama klasik yöntemle başaramayınca kılıcıyla bir hamlede düğümü keser. Böylece “Gordion düğümünü kesmek” ifadesi, karmaşık bir sorunu alışılmışın dışında, kesin ve cesur bir yöntemle çözmek anlamına gelir. Ne diyelim, çöz beni Arapsaçı…

*Ahmet Hamdi Tanpınar (1992) Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Dergâh Yayınları, İstanbul.

/././

Kaybedilen özlemler ve bir kadın portresi -Fide Lale Durak-

Romantiklerin resimde gördüğü şey, 17. yüzyılın “gerçek” anlamından çok, 19. yüzyılın özlemleriydi. Onlar bu portrede geçmişi değil, modern dünyada kaybettiklerini arıyorlardı.

Ginevra Contofoli (uzun süre Guido Reni'ye atfedildi), 1600 civarı, Beatrice Cenci'nin portresi, Roma Ulusal Eski Sanatlar Galerisi

Bir kadın portresi, romantikleri neden bu kadar derinden etkilemişti?

Çünkü onlar bu yüzde yalnızca bir insanı değil, bir çağın kaybettirdiklerini ve kendi özlemlerini aynı anda görmüşlerdi.

Belki ilk bakışta sessizliği ve kırılganlığı… Ama aslında, adaleti sağlayan şiddet ile masumiyetin aynı anda var olabileceği fikrini.

Bugün genellikle “Beatrice Cenci” olarak bilinen türbanlı genç kadın portresi, Goethe’den Shelley’ye, Byron’dan Delacroix’ya kadar pek çok romantik sanatçı ve yazarı büyüledi. Johann Wolfgang von Goethe’nin bu yüz için söylediği şu cümle boşuna değildir:

“Başka hiçbir yüzde görmediğim bir şey var.”

Romantiklerin bu resimle kurduğu ilişki yalnızca estetik değildi. Onlar bu yüzde modern dünyanın bastırdığı bir hakikati arıyorlardı. Acı çekmiş ama hâlâ saflığını koruyabilmiş insan fikrini.

18. yüzyıl sonundan itibaren Avrupa’da sanat anlayışı büyük ölçüde değişmeye başlamıştı. Sanayileşme, modern kent yaşamı ve hızla büyüyen kapitalizm bireyi giderek anonimleştiriyor, yalnızlaştırıyor ve mekanikleştiriyordu. Romantizm tam da buna karşı doğdu. Akıl, düzen ve klasik ölçü yerine duygu, melankoli, trajedi, iç dünya ve ulaşılamayan güzellik fikri öne çıktı.

Bu yüzden romantik sanatçı için portre artık yalnızca bir kişinin görüntüsü değildi. Bir ruh hâlinin taşıyıcısıydı.

Bu resimde romantikleri etkileyen şey de tam olarak buydu: figürün aynı anda hem yakın hem uzak görünmesi. Kadın doğrudan izleyiciye bakar ama sanki burada da değildir. Romantik estetiğin merkezindeki o “aşkın duygu” tam da burada ortaya çıkar. 

Anlatıya göre Beatrice, yıllarca babasının şiddetine ve tecavüzüne maruz kalmış, sonunda da onu öldürmüştü. Bu yüzden romantikler onda yalnızca acı çeken bir genç kadın değil, içine doğduğu aristokrasinin kurallarına başkaldıran, kendi adaletini arayan ve bütün bunlara rağmen yüzünde hâlâ “masumiyet” taşıyan çelişkili bir figür gördüler.

Belki de onları asıl büyüleyen şey buydu. Böylesine sakin, kırılgan ve saf görünen bir yüzün içinde şiddet, öfke ve isyan ihtimalinin saklı olması. Bu nedenle Beatrice Cenci, romantik hayal gücünde neredeyse mitolojik bir karaktere dönüştü.

Hatta Caravaggio’nun Beatrice’in idamını izlediği, olaydan derinden etkilendiği ve “Judith, Holofernes’in Başını Keserken” tablosundaki Judith karakterini yaratırken ondan esinlendiği bile söylenir. Gerçek olup olmamasından bağımsız olarak, bu anlatının kendisi bile Beatrice’in zamanla nasıl tarihsel bir kişiden kültürel bir hayalete dönüştüğünü gösterir.

Percy Bysshe Shelley’nin The Cenci adlı trajedisi, Stendhal’in “Les Cenci” öyküsü ya da Stefan Zweig’ın Beatrice üzerine yazdıkları da aslında yalnızca tarihsel bir figürü anlatmaz. Hepsi, modern dünyanın bastırdığı duygusal yoğunluğu, suç ile masumiyet arasındaki belirsizliği ve insan ruhunun karanlık derinliklerini arar.

Delacroix’nin türbanlı kadın portrelerinde görülen içe kapanık bakışlar, koyu arka plandan çıkan aydınlık yüzler, yarım dönüş hareketleri ve egzotik kumaşlar da aynı romantik duyarlılığın parçasıdır. Çünkü romantikler için Doğu, geçmiş ve uzak coğrafyalar; modern Avrupa’nın akılcı ve mekanik dünyasının karşısında, kaybedilmiş bir duygu evrenini temsil ediyordu.

Beyaz kumaşın bile sembolik bir anlamı vardı. Saflık, ölüm, ruhsallık ve dünyevi olmayan güzellik.

Fakat burada asıl tuhaf ve ilginç olan şey şudur:

Bu resim romantik dönemde yapılmadı.

2Beatrice Cenci'nin portesinden detay

Yaklaşık 1650 civarında, yani Barok dönemin içinde, İtalya’da üretildi. Başka bir çağın, başka bir estetik dünyanın eseriydi. Üstelik uzun süre Guido Reni’ye atfedilse de bugün resmin başka bir ressama ait olduğu düşünülüyor.

Yani romantikler aslında kendi çağlarına ait olmayan bir resmi, kendi duygusal ihtiyaçları üzerinden yeniden yorumladılar.

Bu yüzden Beatrice Cenci yalnızca tarihsel bir figür değildir, aynı zamanda güçlü bir anakronizm örneğidir. Romantiklerin resimde gördüğü şey, 17. yüzyılın “gerçek” anlamından çok, 19. yüzyılın özlemleriydi. Onlar bu portrede geçmişi değil, modern dünyada kaybettiklerini arıyorlardı.

Belki bugün bu resimden hâlâ etkilenmemizin nedeni de budur.

Biz de artık ona yalnızca 17. yüzyıldan kalmış bir portre olarak bakmıyoruz. Kendi çağımızın yalnızlığını, yabancılaşmasını ve kırılganlığını onun yüzüne yansıtıyoruz.

Geçmişe dair yaptığımız anakronik okumalar çoğu zaman geçmiş hakkında değil, bugünün ihtiyaçları hakkında bir şey söyler.

Beatrice Cenci’nin yüzyıllardır yaşamaya devam etmesinin nedeni de tam olarak budur: Her dönem kendi kaybını onun yüzünde yeniden görür.

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "KÖŞEBAŞI" -26 Mayıs 2026-

Yarım doğru yok, yanlış var -Aydemir Güler- Çıkış mümkündür, ama doğrulara “zamansız” diye kulp takmaktan vazgeçilmelidir. Bu yapılamazsa ba...