soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
31 Mart seçimlerinin ardından “Türkiye’nin birinci partisi” unvanını kullanan CHP, o seçimde kazandığı belediyelerin başkanlarını AKP’ye kaptırmaya devam ediyor.
İşin bir yönünün AKP’nin siyasi baskısı ve yargı sopasıyla ilintili olduğu açık.
Ancak burada dahi ciddi bir problem yok mu?
CHP’nin kefil olup aday gösterdiği tam 17 ismin, daha sonrasında “yargı baskısı” sonucu AKP’ye geçtiği iddiası, bir bölümünün de yine geçmek için sıraya girmesinin kendisi başlı başına sorun değil mi?
Değil gibi davranılıyor, değil gibi yaşanmaya devam ediyor.
Peki, nedir bu sorunun asıl kaynağı, gelin yakından bakalım.
Çürüme her yanı sardı ya da seçim her şeyin ilacı mı?
AKP iktidarı toplumsal çürümeyi öyle ileri bir noktaya taşıdı ki, değdiği, temas kurduğu her yeri, her şeyi ve herkesi kendisine benzetti.
Siyasi ahlak, program ve ilke giderek daha önemsiz hale geldi, hileyle de olsa kazanmak, inanmadığı değerlerle, yalanlarla oy istemek mübah hale geldi.
Günün sonunda tüm meclis partileri, düzenin bu kodlarını her şeyin başına yazıverdi.
Bunlar doğallaştıkça bir gün CHP’li olan vekil ya da belediye başkanının ertesi gün AKP’li olması kolaylaştı, doğallaştı.
Oyunun kurallarını belirleyen AKP olunca, bir anda yılların CHP’lileri dahi AKP’li oluverdi.
Özlem Çerçioğlu tam da bunun örneği değil miydi?
Bugünlerde adı CHP yönetimince yerden yere vurulan Burcu Köksal, tam 4 kez CHP’den vekil yapılmış, CHP’nin en kritik ikinci koltuğu, Grup Başkanvekili koltuğu ona verilmemiş miydi? Yine Afyon’dan belediye başkanlığı yolu yine ona açılmamış mıydı?
Sadece bu iki isimle ilgili bir durumdan da söz etmiyoruz. CHP’den AKP’ye geçen belediye başkanı sayısı 17’ye yükseldi, üstelik Mesut Özarslan gibi kendi sırasını bekleyen ve AKP’ye geçmek için can atanlar var.
Hemen her ay, birden fazla CHP’li belediye başkanının AKP’ye geçeceği söylenmiyor mu?
Özkan Yalım’a bakalım örneğin, “AKP’ye geçmediği için hedef alındı” denilmişti. Tutuklandı, sonrasında CHP’den ihraç edilen ilk isim oldu ve hemen ardından CHP yönetimine karşı itirafçı oldu. Özgür Özel’e para verdiğini, aracını yaptırdığını öne sürdü, tam da AKP’nin istediği şekilde.
Ancak mesele “bel altı” vuruşun hedefi olan Özkan Yalım’dan da ibaret değil.
Muhittin Böcek örneği çok daha çarpıcı değil mi?
Uzun süredir CHP’nin AKP’ye karşı dik duruyor dediği isim, Özgür Özel ve CHP yönetimine karşı en ağır darbeyi vuran isim olarak dün kayıtlara geçmedi mi?
Peki, nasıl oluyor da yılların CHP’lileri bir anda AKP’ye geçiyor, partilerini "satıp" AKP için itirafçı oluyor?
Yukarıda işaret ettik, bir kez daha vurgulayalım, düzen CHP’yi ve diğer partileri de içine alan şekilde korkunç bir çürüme üretti. Bu çürüme siyaset yapma biçimi olarak AKP’nin koyduğu kuralları herkes adına normalleştirdi.
Yaşadıklarımız tam da bu çürümenin normalleşmesidir.
Bu yüzden CHP yönetiminin bu tablodan çıkış olarak sadece seçim sandığını işaret etmesinde bir sorun yok mu?
31 Mart'ta belediye başkanı olan isimlerin, "Türkiye'nin birinci partisi" belediye başkanlığı görevindeyken tel tel dökülmesi, üstelik bir bölümün itirafçı olup karşı tarafa geçmesi, her şeyin seçimden ibaret olmadığını göstermiyor mu?
Her şey bu kadar sade değil mi?
Fotoğrafı en sade şekilde çekmek için sadece Meclis’e bakmak yeterli. Ahlak sorunu ve çürüme buradan besleniyor. Son seçimden sonra 100’ün üzerinde vekil, halktan oy aldığı partinin değil, başka bir partinin vekilliğini yapıyor şu anda. Son seçimde yine halkın oylarıyla belediye başkanı seçilen onlarca isim, başka bir partiden belediye başkanlığı görevini yürütüyor. Hani halka verilen sözler? Hani program, ilke, siyasi ahlak ve etik? Bir koltuk için tüm değerlerini pazarlık konusu haline getirenlerin düzeni bu! Vurgun, yolsuzluk, hırsızlık her şey mübah onlar için. Ahlak yoksa, çürüme her yerdeyse, onlardan daha mutlusu yok demektir.
TKP’nin geçtiğimiz yılın son günlerinde toplumsal çürümeye dair yaptığı açıklamanın can alıcı bölümlerinden birinde yukarıdaki değerlendirme yer alıyordu.
Yaşadıklarımız tam da bunun teyidi niteliğinde değil mi?
CHP'den AKP'ye geçenlerin listesi?
- Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu
- Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal
- Dinar Belediye Başkanı Veysel Topçu
- Söke Belediye Başkanı Mustafa İberya Arıkan
- Şehitkamil Belediye Başkanı Umut Yılmaz
- Karkamış Belediye Başkanı Mustafa Güzel
- Aksu Belediye Başkanı İsa Yıldırım
- Seydişehir Belediye Başkanı Hasan Ustaoğlu
- Yenipazar Belediye Başkanı Malik Ercan
- Hasankeyf Belediye Başkanı Hamit Tutuş
- Altınova Belediye Başkanı Yasemin Fazlaca
- Göle Belediye Başkanı Gökhan Budak
- Hayrabolu Belediye Başkanı Tuncer Başoğlu
- Karalar Belde Belediye Başkanı Hasan Turgut
- Aşdağul Belde Belediye Başkanı Şenol Öncül
- Serik Belediye Başkanı Kadir Kumbul
- Sultanhisar Belediye Başkanı Osman Yıldırımkaya
- ? (Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan sıra bekliyor...)
Radikal sağın/faşizmin yeni bir veçheyle yeniden yükselişinin küresel bir olgu olduğunu biliyoruz artık. ABD’de Trump’tan Hindistan’da Modi’ye ve İtalya’da Meloni’ye, hâlâ iktidarda olanlarıyla, Brezilya’da Bolsonaro’dan Macaristan’da Orban’a, iktidardan düşmüş olanlara uzanan geniş bir hat var karşımızda. Üstelik Almanya’da AfD, Fransa’da Ulusal Birlik ve İngiltere’de UK Reform, iktidara çok yakın yeni radikal sağ partiler olarak bu yükseliş manzarasının tam göbeğinde yer alıyorlar.
Bu isimler ve partiler klasik faşizmin mirasından teorik ve pratik çok fazla şey almışlarsa da kimi noktalarda ondan farklılaşıyorlar. Bu partilerin hepsi klasik faşizmde olduğu gibi ırkçı, antikomünist, güce, otoriteye ve lider kültüne tapan bir karakter sergiliyorlar ama 2. Dünya Savaşı’nda alınan ağır yenilgiyle ve faşizmin itibarının yerle bir edilmesiyle birlikte, benzerliğin buraya kadar olduğunu söyleyebiliyoruz. Günümüz radikal sağ iktidarları, diğer siyasi partileri ve parlamentoyu kapatmak, anayasayı askıya almak, seçimleri iptal etmek, resmi bir diktatörlük kurmak gibi işlere resmen kalkışamıyor, “faşizme heves etmek”le birlikte, o hevesi dört başı mamur bir şekilde hayata geçiremiyorlar.
Aynı şekilde günümüz radikal sağının/faşizminin üzerinde yükseldiği zemin ne antikomünizm ne de antisemitizm. Komünizm şu an için gerçek bir tehdit olarak görülmüyor ve Trumpgiller Demokratları bile komünistlikle itham etse de ortada komünizm diye bir tehdit olmadığını onlar da gayet iyi biliyor. Öte yandan İsrail’in çoktan Batı’nın yaramaz çocuğu haline gelmesiyle birlikte, antisemitizm de radikal sağın söyleminin merkezinde artık yer almıyor, bilakis “Yahudi-Hristiyan medeniyeti” söylemi beyaz üstünlükçülüğünün ve ırkçılığın, dolayısıyla da yeni radikal sağın söylemsel zeminini oluşturuyor.
Bugünün radikal sağı da tıpkı Nazizm gibi kapitalizmin krizine, özellikle halen etkilerini sürdüren 2008 krizine bir tepki olarak yükseliyor. 2008 krizini ise daha geniş bir perspektife, yaklaşık 50 yıldır devam eden neoliberal politikalara, Batılı elitlerin emek düşmanı politikalarına bağlamak gerekiyor. Refah devletinin sonu ve sosyal devletin çözülüşü, yoksullaşan ve güvencesizleşen kitleleri radikal bir emek hareketinin ve devrimci bir solun yokluğunda kolaylıkla radikal sağa yöneltiyor. Sınıfsal öfke, faşizm tarafından manipüle edilerek faşizmin kurucu hissiyatı olan hınca evriltiliyor, bu hınç ise kendisini esas olarak yine günümüze dair bir olgu olan göç meselesi üzerinden var ediyor.
Neoliberal küreselleşmenin en önemli sonuçlarından biri bir yandan dünyanın merkez ülkelerinde diğer yandan da çevre ülkelerde gelir dağılımının alt üst edilmesi oldu. Öte yandan Afganistan, Irak, Libya, Suriye gibi ülkeler emperyalizm tarafından yıkıldılar, Afrika ülkelerinde ise yoksulluk çok daha derinleşti. Bir köşe yazısının sınırları içerisinde ve olanca basitleştirerek söyleyecek olursak, yoksullaşan çevreden yoksullaşan merkeze yönelik kitlesel göç, faşist manipülasyonun üzerinde yükseldiği zemini oluşturdu ve düzene, kapitalizme yönelmesi gereken öfke, göçmenlere yönelik hınca dönüştürüldü. Günümüz faşizminin/radikal sağının ayırt edici unsuru tam olarak budur: Göç ve göçmenlere yönelik manipüle edilmiş sınıfsal öfke.
Klasik faşizmin bu topraklardaki mümessili başından beri MHP ve ülkücü hareket olagelmiştir; ancak dünyadaki eğilimlere uygun bir şekilde son yıllarda Türkiye’de de yeni bir radikal sağın, yeni bir faşist akımın şekillenmekte ve güçlenmekte olduğunu görebiliyoruz. Bizde de bu olgunun arkasında dünyadakine paralel bir şekilde neoliberalizm ve göç bulunuyor; ekonomik kriz ve göç yeni radikal sağın ortaya çıkışını sağlayan faktörler olarak karşımıza çıkıyor.
Türkiye’de özellikle son yıllarda derinleşen ekonomik krize, şimdilerde durulmuş olsa da özellikle Suriye kaynaklı yoğun bir göçün eşlik etmişti. Krizin gerisindeki yapısal dinamikleri ve düzenin bekası adına planlı, programlı bir şekilde yoksullaştırıldıklarını göremeyen kitlelerin, bunun faturasını kolaylıkla göçmenlere kesebilmeleri artık neredeyse evrensel bir olgu haline dönüşmüş bulunuyor. Türkiye’de enflasyon ve işsizlik artıp yoksulluk ve sefalet derinleştikçe, kendilerine devrimci bir alternatif sunulamayan kitlelerin, özellikle de gençlerin, hızla yeni faşizmin tabanını oluşturduklarını, ırkçı ve nihilist bir milliyetçilikle göçmen düşmanlığının bu tabanın şekillenmesine damgasını vurduğunu söyleyebiliyoruz.
Bu esnada tarih de yeni bir revizyonist okumaya maruz bırakılıyor ve örneğin İttihatçılar Abdülhamid zulmüne karşı direnen ve 1908’i yapan devrimciler olarak değil, 1915 kıyımını yapan Türkçüler olarak yeniden keşfediliyor, Enver’den, Talat’tan, Cemal’den yeni kahramanlar yaratılıyor. Benzer bir şekilde Mustafa Kemal de saltanat karşıtı, devrimci, antiemperyalist, aydınlanmacı bir figür olarak değil, sadece Türkçülüğüyle temayüz eden bir figür olarak yeniden inşa ediliyor. O esnada, aslında Cumhuriyet ve Mustafa Kemal düşmanı olan ve geçen haftadaki yazıda anlattığımız Atsız’ın hayaleti trajikomik bir şekilde “Türk’üz, Türkçüyüz, Atatürkçüyüz” sloganları eşliğinde bugüne davet ediliyor ve fikirleri günümüz faşizminin tarihsel ideoloğu olarak yeniden tedavüle sokuluyor.
Radikal sağın/faşizmin bu yeni sürümünün kısmen İYİP’te ama esas olarak Zafer Partisi’nde örgütlendiğini, öte yandan yine küresel eğilimlere uygun bir şekilde “çevrimiçi” bir karakter taşıdığını, yani kendisini daha çok internette var ettiğini biliyoruz. Klasik ülkücülükten ayırt edebilmek için çoğu kez “seküler milliyetçilik” olarak adlandırılan bu yeni sürüm, AKP-MHP ikilisinin “yeni Türkiye”sine bir tepki olarak şekillendiği için sahiden de “seküler” bir karakter taşıyor ama bu sekülarizm siyasal İslam karşıtı ya da aydınlanmacı değil, gerici ve faşizan bir görünüm arz ediyor. Göçmenlerin çoğunluğunu Arapların oluşturması yüzünden Araplara karşı duyulan hınçta somutlaşan bu “seküler milliyetçilik”, siyasal İslam’ın Türkiye’deki köklerini, Türkiye’nin düzeniyle gericilik arasındaki bağlantıyı, siyasal İslam’ı bizzat Türkiye kapitalizminin çağırdığını ve işbaşına getirdiğini anlayamıyor ve bunun üzerinden bir siyasal pozisyon alamıyor.
Öte yandan, göçmen düşmanlığı üzerine temellenmesine rağmen özellikle son bir buçuk, iki yıldır, bu düşmanlığın yeni faşizmin söylem ve pratiğinin merkezinden uzaklaştırıldığı, yerini Kürt düşmanlığının aldığı görülebiliyor. Bunun ise çeşitli nedenleri bulunuyor: Suriye’de Esad yönetiminin düşmesi ve yeni-Osmanlıcılığa uygun bir şekilde Suriye’nin Türkiye’nin “lebensraum”una/yaşam sahasına dâhil edilmesi, seküler de olsa milliyetçilik tarafından olumlu bir gelişme olarak görülüyor. Esad’ın gidişiyle birlikte Suriyelilerin bir kısmının evine dönmesi, devletin Türkiye’deki göçmen karşıtlığı üzerinden yapılacak siyasete belli sınırlar koyması, göçmenlerin izole bir hayat sürecek şekilde iskân edilmesi, Ümit Özdağ’ın bir süreliğine cezaevine konulması gibi faktörlerle birlikte “Suriyeliler” söylemi geri çekilirken, bu söylem yerini çözüm süreci üzerinden Kürt düşmanlığına bırakıyor, sürecin zemin düzleyicisi rolünü MHP lideri Bahçeli’nin üstlenmesi ise “alternatif” bir milliyetçiliğin güçlenmesi için çok daha elverişli bir iklim sunuyor.
Faşizmin bu yeni sürümünün son günlerde yeni bir taktiği benimsediğini görüyoruz. “Sivil toplum” alanına kadınlar üzerinden müdahaleyi amaçlayan bu taktik, ülkücü milliyetçiliğin taktiklerinden ve mücadele yöntemlerinden çok net bir şekilde ayrışıyor. Kendilerine “İstiklal Kadınları Hareketi” adını veren ve Zafer Partisi’yle bağlantıları herkesin malumu olan bu hareket, geçmişten farklı olarak, solun olanca zayıflığına rağmen halen hegemonyasının devam ettiği çeşitli alanlara müdahil olmaya, o alanlarda görünür hale gelerek bir tür “gasp siyaseti” izlemeye ve böylelikle solun hegemonyasını yıkmaya, bunu yaparken de kendisini siyaset üstü göstermeye çalışıyor.
Kadın hareketi, çevre hareketi, emek hareketi ve solun hegemonik mekanlarından biri olan ODTÜ…
Önce 8 Mart eylemlerinde karşımıza çıkıyorlar, ardından Akbelen ve Giresun’daki maden karşıtı eylemlerde boy gösteriyorlar, ardından Ankara’daki madenci direnişini, 1 Mayıs’ta da TKP’nin Kartal’daki mitingini provoke etmeye çalışıyorlar. Asıl büyük provokasyon ise ODTÜ’de geliyor: İlkay Akkaya’yı protesto adı altında ve bayrağın arkasına saklanarak yapmaya çalıştıkları şey, aslında devrim yürüyüşü diye bilinen ve yıllardır geleneksel olarak devam eden anmaya yönelik bir provokasyon girişimi. Provokasyonu yapmak için seçtikleri günün 6 Mayıs’a, yani Denizlerin idam edildiği güne denk gelmesi de neyin ne olduğunu açıkça gösteriyor.
Tüm bunları yaparken “sağ-sol bitti” deseler ve siyaset üstü görünmeye çalışsalar da söylemleri ve kullandıkları dil, asıl niyetlerini gizlemelerini engelliyor. Sonradan, muhtemelen kuklacılarından aldıkları talimatla silseler de sosyal medya hesaplarından Sovyetler’in Nazileri yendiği gün olan 9 Mayıs’ta yaptıkları paylaşım, sola olan düşmanlıklarını da faşist karakterlerini de kesin bir şekilde ortaya koyuyor; velhasıl, “sağ-sol bitti” demenin kendisi bizzat faşizmin bu yeni sürümünün propagandasını yapmaktan başka bir anlam taşımıyor.
Şu çok net: Bu yeni sürüm, Türkiye siyasetinin doğasına uygun bir şekilde, çoktan devşirilmiş durumda ve bundan sonra yapıp edecekleri her şey, kendilerini devşirenlerin Türkiye’nin geleceğine dair planlarıyla örtüşecek. Muhalefetin üzerine daha çok salınacaklar, daha çok provokasyon yapacaklar, kuklacılarına daha çok hizmet edecekler.
Bunun karşısında yapılacak şey elbette ki sağcılıkla sağcılık, milliyetçilikle milliyetçilik yarıştırmak olamaz, olmayacaktır. Bu gasp siyasetiyle ancak sermaye düzenini hedefe yerleştirerek, memleketin fabrikasına, ormanına, madenine, deresine, denizine daha sıkı sarılarak, bu topraklarla daha fazla tutunarak, işçi sınıfının ve emekçi halkın bu memleketin asli sahibi olduğunu göstererek, bağımsız bir Türkiye’yi, aydınlık bir Türkiye’yi, halkın yönettiği bir Türkiye’yi savunarak mücadele edilebilir.
Yurtseverlik, bir sınav olarak Türkiye solunun karşısına bir kez daha çıkıyor; faşizme karşı mücadelenin seyrini de başarılı olup olmayacağını da belirleyen asıl faktör bu sınavın nasıl verileceği olacak.
/././
AKP'nin yeni operasyonu kapıda: Kimdir bu Süleymancılar ve neden hedefteler?
Ülkeyi saran karanlık ağın bir parçası Süleymancılar. Şimdi o ağın merkezinin dışına düştükleri için bir operasyona konu olacak gibi görünüyorlar, emin ellere teslim edilene kadar...
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
“Gerek FETÖ’ye gerekse ona öykünen veya benzeri arayışta olan çete örgütlere karşı etkili hukuk politikaları geliştirmek ve uygulamak, devletin sürekli faaliyetleri arasındadır ve böyle olmaya devam edeceği de anlaşılmaktadır.”
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum’un sözleri bu.
Buraya yeniden geleceğiz ama önce öyküyü biraz başa saralım.
Cumhuriyet’in ve laikliğin tasfiyesi için iktidarın tarikat ve cemaatlere sırtını yasladığı çok fazla kritik uğrak oldu.
AKP'nin iktidara geldiği ilk dönemden 15 Temmuz’a kadar olan aralıkta Fethullahçılarla kurduğu ittifak tam da bunun örneğiydi.
“Ne istediniz de vermedik”ten, “aldatılık” çıkışına kadar uzanan geniş skalada Fethullahçılar ülkenin tüm kritik kademelerini ele geçirmişti.
Eğitim ve sağlık başta olmak üzere tüm bakanlık kadrolarından, yargı, emniyet ve TSK’ya kadar olan geniş alanda hakimiyet kuran Fethullahçılar, AKP ve patronlarla birlikte Cumhuriyet’in tasfiyesi işlemine imza atmıştı.
Sonrası malum... Girişilen iktidar kavgası ve ABD destekli ittirme sonrası bu büyük ittifak son durağı olan 15 Temmuz’a varmıştı.
15 Temmuz sonrası açılan yeni alanlar
15 Temmuz’un sonuçsuz kalması ve Fethullahçıların en azından görünür alandan tasfiyesi sonrası birçok kritik soru gündeme geldi?
Tarikat ve cemaatler düzene nasıl entegre edilecekti? Kontrolsüz bir güce sahip olmalarının önüne geçilebilecek miydi, kimlere alan açılacak, kimler törpülenecekti?
Bir süre devam eden bocalama sonrası Menzil, Kurdoğlu, İskenderpaşa ve İsmailağa gibi tarikatlar kritik kadrolara büyük bir hızla yerleşmeye başladı.
AKP iktidarı güvendiği tarikat ve cemaatlere alan açarken, bir bölümünü ise tehlikeli bulup tasfiyeyeye girişti.
Furkancılar ve Adnan Oktar ekibine yönelik operasyon tam da bununla ilgiliydi.
Menzil’in “miras kavgası” sonrası üçe bölünmesinin ardından da benzer iddiaların gündeme gelmesi tesadüf değildi.
Peki, şimdi tüm bu tablonun ardından Mehmet Uçum’un çıkıp tarikat ve cemaatlere yönelik “çete” ifadesiyle sopa sallamasının nedeni neydi?
Az önce işaret ettik, AKP bazı uçları kendi kontrolü altına alamadığını düşündüğü oranda teslim alma yoluna gidiyor.
Son hedef belli ki Süleymancılar...
Kimdir bu Süleymancılar ve neden hedefteler?
Adana’nın Aladağ İlçesi’nde, 29 Kasım 2016’da çıkan yangında tam 12 kişi yaşamını yitirmişti.
"Biz Süleymancıyız. Yurttaki kızlarımızın yanması Allah’ın takdiri" diyordu facia sonrası bir tarikat yöneticisi.
Çocukların hayatlarını kaybettiği bu büyük facianın ardından aylarca yargılama başlamadı, birçok ihmal iddiası gündeme geldi.
Süleymancılar ilk kez bu kadar büyük bir tartışmanın ve tepkinin konusu oluyordu.
Peki, kimdi bunlar?
Fethullahçılar gibi eğitim ve yurtlar üzerinden örgütlenen Süleymancılar, birçok kritik kurumda dikkate değer bir ağa sahipler.
Avrupa'da da güçlü olan Süleymancılar, Türkiye'de en çok Kuran kursları üzerinden örgütleniyordu.
Binlerce "öğrenci yurdu"yla gençleri ve çocukları çevreleyen tarikat, diğer yapılarda olduğu gibi kurslarındaki istismar haberleriyle sık sık gündeme geliyordu.
Bunun dışında yargı ve emniyette de tarikatın önemli sayılabilecek bir güce sahip olduğu biliniyordu.
Süleyman Hilmi Tunahan’ın ardından başa geçen damadı Kemal Kacar döneminde tarikat maddi olarak gelişerek çeşitli sektörlere girdi.
İşin bir yönü tüm tarikat ve cemaatlerde olduğu gibi holdingleşmeydi ve Süleymancılar burada da ciddi bir güce sahipti.
İşin siyaset kısmıysa Süleymancılarda biraz fazla dalgalıydı.
Daha önce soL’da aktardığımız haritayı bir kez daha hatırlatalım: “Kacar 3 dönem (65/69 MP,69/73 AP, 77/80 AP) milletvekilliği ve Avrupa Konseyi üyeliği yapıyor. Kacar’ın ölümünden sonra liderlik tahtına oturan Arif Ahmet Denizolgun (Tunahan’ın torunu) 20. dönem Refah Partisi Antalya milletvekili ve Ulaştırma Bakanı oluyor. Eş zamanlı NATO Komisyon Başkanlığını da yapıyor. 1999 DYP’den, 2002 ANAP’tan ve 2007 DYP’den aday. 2014 seçimlerinde CHP ile masaya oturuluyor fakat oradan da bir anlaşma çıkmıyor. Tarikat lideri Kemal Kacar hayatını kaybettikten sonra Ahmet Arif Denizolgun cemaatin başına geçiyor ve AKP'yle ittifak yapıyor. İttifak 2019 seçimlerine kadar devam ediyor. 2016 yılında Arif Ahmet Denizolgun öldükten sonra yerine geçen isimse Alihan Kuriş oluyor. Aktif siyasete girmeyen Kuriş, 2018'de Akşener'e destek vermesiyle gündeme geliyor. Mehmet Beyazıt Denizolgun ve Fatih Süleyman Denizolgun'sa Erdoğan'a ve AKP'ye destek verilmesi gerektiğini savunuyor.”
Görüldüğü gibi tüm kozlarını AKP'ye yatırmayan bir tarikatla karşı karşıyazyız.
Geçtiğimiz yıl bu tabloyu hatırlatıp, bir operasyon ihtimalinden söz etmiştik.
Şimdi belli ki o operasyonun düğmesine basılmak üzere.
Dün gazeteci Barış Terkoğlu, Uçum’un son çıkışıyla birlikte hedefte olan grubun Süleymancılar olduğunu açıkladı.
AKP uzun süredir bu tarikatın çeşitli yöneticileriyle temas içinde, bu isimlerin operasyonun dışında olduğu, çeşitli uçların kontrol altına alınacağı bir törpüleme operasyonunun eli kulağında gibi görünüyor.
Tekrar başa dönersek…
AKP’nin ne Fethullahçılar ne de Süleymancılarla kavgası var. Bu tarikat ve cemaatler düzenin gücüne güç kattıkları ve AKP ile tam uyumla hareket ettikleri sürece emniyet, yargı, eğitim gibi tüm kritik kurumlarda diledikleri gibi örgütlenebiliyorlar.
Mesele dışa düşen uçların törpülenmesi, sıradaki operasyonun konusu da bu olacak gibi görünüyor.
/././
Casusluk davası: ‘Kara Hücre’ nedir, Hüseyin Gün bu yapının neresindedir?-Yiğit Günay-
Merdan Yanardağ'ın da tutuklu yargılandığı Casusluk Davası başladı. soL'da olayın gözden kaçan boyutlarını işleyeceğiz. En önemlilerinden biri, "Kara Hücre" denilen istihbarat yapılanması. Kara Hücre'ye dair ortaya konulanlar, Savcılığın niyetini ve iddianamenin zayıf karnını gözler önüne seriyor.
“Casusluk davası”, Silivri’de görülmeye başlandı.
Merdan Yanardağ’ın 24 Ekim 2025’te gözaltına alındığı, üç gün sonra tutuklandığı soruşturma, davanın konusu. Yanardağ gözaltına alındığı ve daha ifadesinin bile alınmadığı gün, apar topar, savcılığın kime ait olduğunu bile belgelere doğru yansıtmadığı, hatta birden fazla şirket olduğunun ve hiçbirinde Merdan Yanardağ’ın sahiplik durumu olmadığının bile farkında olmadığı, ama AKP’nin desteğiyle dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in hukuksuz talimatı doğrultusunda TELE1’e çökülen olay, “casusluk davası” dediğimiz.
Diğer sanıklar CHP’nin tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İmamoğlu'nun danışmanı ve kampanya direktörü Necati Özkan ve tüm davanın merkezinde duran Hüseyin Gün.
Davanın iddianamesi 4 Şubat’ta çıktı. Ömür boyu silinmeyecek bir kara leke olduğundan, metnin altında Gürlek ekibinden kimlerin imzası olduğunu not düşelim: Başsavcı Vekili Can Tuncay, Savcı Yasin Erkal, Savcı Kayhan Çetin.
Kısa, öz özet
Kısaca hatırlatırsak, suçlama şöyle: 2019’da İmamoğlu’nun ilk turda kazandığı seçimler iptal olup ikinci tura gidilirken, Necati Özkan İBB’nin verilerini alıp internete yüklüyor, Hüseyin Gün bunları yabancı istihbarat servislerine gönderiyor, seçimlere 10 gün kala bunlar analiz edilip İmamoğlu’na tavsiyelerde bulunuluyor, böylece seçim kazanılıyor.
Ha, bir de, Yanardağ da Hüseyin Gün’ün “elemanı” olarak CHP’nin başındaki Kemal Kılıçdaroğlu’na 2023’teki seçim fiyaskosu sonrası televizyon programında “sorular sormak marifetiyle” CHP’yi ele geçirmeye teşebbüs ediyor.
Böyle, birbiriyle tamamen alakasız iki sözde olay, iddianamede de gayet normalmiş gibi, arada geçen 4 yılda ne olduğuna dair hiçbir şey söylenmeksizin birbirine bitiştiriliveriyor.
Çünkü bütün bu olay da, İBB davasına bitiştiriliverdi.
İBB ana iddianamesinde Hüseyin Gün, “İmamoğlu Suç Örgütü”nün en tepe 6 yöneticisinden biri ilan edildi.
Çünkü 19 Mart sonrasında “hırsızlık, yolsuzluk” iddiaları kamuoyundan yeterince destek bulamıyor, anketler İmamoğlu’nun ve yüzlerce kişinin tutukluğuna desteğin çok düşük olduğunu gösteriyor, hükümet ve “adalet” bir hal çare arıyordu. Önce polisin, sonra MİT’in kucağına düşen Hüseyin Gün vakası, savcılığın elinde İmamoğlu ve diğerlerine karşı “casusluk” suçlaması da yapılıp kamuoyunda galeyan ve hezeyan yaratma, böylece anketlerde halk desteğini bir nebze olsun artırmaya çalışma, o sırada da bir muhalif kanala el koyma fırsatı için malzeme sundu.
Davayı fener ve büyüteçle okumak
Dava bugün başlayacak. Önümüzdeki günlerde duruşmalarda birçok mesele ele alınacak, sorular sorulacak, savunmalar yapılacak, yanıtlar aranacak.
Biz soL’da bir yandan duruşmaları aktarırken, diğer yandan, tüm bu davanın şimdiye kadar hemen hiç üzerinde durulmamış veya doğru düzgün kavranamamış boyutlarını yazacağız.
Zira, İBB ana iddianamesi çıktıktan sonra ayrıntılı olarak yazdığımız üzere, yolsuzluklar başta şu veya bu suçların gerçek olup olmadığından bağımsız, bir siyasi operasyon olarak İBB davasının yumuşak karnı, Hüseyin Gün.
Yalnızca “casusluk davası” değil, İBB davasının da çökmesine neden olacak esas mesele, bu şahsın öyküsü ve savcılığın bu öyküyü nasıl ele aldığı.
Bugün başlayacak davanın iddianamesi Şubat ayında çıktıktan sonra yazdığımız üzere, Akın Gürlek’in (biraz da sayelerinde mükafatlandırılıp bakanlığa terfi ettiği) ekibinin Gün’e dair yarattığı anlatı öylesine tutarsız ve boşluklarla dolu ki, iddianamede özellikle kronoloji sunulmuyor. Neyin hangi tarihte olduğu anlaşılmasın isteniyor. Tam ne olduğu açıklanmayan birtakım olaylar ve çok sayıda isim zikrediliyor, çünkü iddianameyi okuyanlar konuyu kavrasınlar ve “Savcılık haklı” desinler hedeflenmiyor, bütün bu karmakarışık konuyu kavrayamasınlar ama casusluktan “internetin yeraltı dünyası darkweb”e, Mossad’dan CIA’ye, Suriye’den Orta Asya ülkelerine, İmamoğlu’ndan sayısız yabancının ismine boca edilen laflar karşısında “herhalde Savcılığın bir bildiği vardır” desinler hedefleniyor.
Bu yüzden, bu davada, biraz elimizde fener ve büyüteçle dolaşmamız, karanlıkta kalan kimi hususlara yakından bakmamız gerekiyor.
Çünkü bunlar yalnızca Savcılığın iddia ettiği casusluk suçuna dair değil, anketlere bakılırsa kamuoyunun önemli kısmının kâni olduğu “yargıyı siyasi operasyona alet etme” suçuna dair de çok şey anlatıyor.
Bu yazıda, gizemli bir istihbarat çalışması olması, üstelik Fethullahçılarla da ilgisi olması düşünülürse aslında “reytingi yüksek” olacağı kesin olmasına rağmen hemen hiç üzerinde durulmamış bir meseleyi ele alacağız.
Kara Hücre.
15 Temmuz'un niyeyse karanlıkta bırakılan 'gizemi'
Yandaş basında aylardır Hüseyin Gün’ün “FETÖ’yle ilişkide olduğu” yazılıyor. Çünkü iddianamede de böyle yazılıyor. Fakat Cemaat yapılanmasıyla birlikte ne yaptığına dair hiçbir somut bilgi verilmiyor. Bazen bir şeyler ima ediliyor, bazen görüşme bilgisi verilip tarih verilmiyor… Bazense somut bilgiler saklanıyor.
İnceleyeceğimiz konu açısından önemli bir bağlam sunduğu için, önceki yazımızdan uzunca bir alıntıyla hatırlatalım: İddianame, Hüseyin Gün hakkında “Fethullahçılarla iltisaklı” olduğu izlenimi vermeye çalışıyor. Mustafa Özcan gibi kimi Fethullahçı şebeke şefleriyle görüştüğünü belirtiyor ama tarih vermiyor, çünkü görüşmeler 2012 civarında, yani Cemaat’in hâlâ AKP’yle kol kola olduğu zamanlarda. Sonra, 15 Temmuz 2016, yani darbe gününü anlatıyor. Diyor ki, Hüseyin Gün o sabah 06.16 civarında Atatürk Havalimanı’na gidiyor, sonra sinyal Ankara’dan geliyor ama uçuşlarda kaydı yok, yani bir özel jetle Ankara’ya gidiyor, günü burada geçirip 16.00 civarında yine özel uçakla İstanbul’a dönüyor. Şüpheli mi? Evet. Peki ne yapıyor Hüseyin Gün 15 Temmuz günü Ankara’da? Sarsılmaz silah şirketinin patronu Latif Aral Aliş’le birlikte, şimdilerde Selçuk Bayraktar’ın Baykar şirketinin ortağı olan İtalyan silah şirketi Leonardo’yla toplantı yapıyor! Zaten ifadesinde anlatmış, tanıklar var, HTS kayıtları var. Ama iddianame tüm bunları göz ardı edip, ne Aliş’ten ne Leonardo’dan tek kelime bahsetmiyor, yine de tersi yönde bir “Fetöcü” gizemi yaratmak için kalkıp Hüseyin Gün’ün darbe günü Ankara’ya gidip gelmesini laf arasında geçiriveriyor.
Elinizde sanık var. Akın Gürlek’e göre “asrın davası” olan davanın en çarpıcı ayağının, casusluk suçlamasının baş aktörü. Gülencilerle iltisaklı olduğunu söylüyorsunuz. Adam kalkıp tam da 15 Temmuz darbe girişimi günü uçağa atlayıp Ankara’ya gidiyor, toplantılar yapıyor. Tespit ediyorsunuz, çok ciddiye alıyorsunuz, iddianameye koyuyor, “15 Temmuz’da özel uçakla Ankara’ya gitti, yaa, yaa” diyorsunuz.
Ama kimin uçağıyla gitti, orada kimle buluştu, nerede toplantı yaptı, toplantıda kimler vardı, konu neydi, bilmenize rağmen yazmıyorsunuz!
Önümüzdeki yazılarda da göstereceğiz: Hüseyin Gün’le ilgili Savcılığın yaptıkları ters tepecek ve ellerinde patlayacak. Duruşmalarda göreceğiz, bakalım bu Türkiye’nin siyasetini dizayn etmeye çalışan aşırı tehlikeli “ABD, İngiliz ve İsrail ajanı FETÖ’cü”nün 15 Temmuz günü toplantı yaptığı Latif Aral Aliş’in ve Leonardo şirketi yetkililerinin tanık olarak dinlenilmesi talep edilecek mi, edilirse mahkeme ne diyecek…
Kara Hücre
Şimdi işlerin esas karıştığı noktaya doğru geliyoruz.
Tutanaklara ve kanıtlara bakıldığında, 15 Temmuz’un ardından Hüseyin Gün’ün, iddianamede tersi aksettirilmesine rağmen Fethullahçılara karşı İngiltere ve ABD’de mücadele ettiği ve bu mücadeleyi de Türkiye devletiyle belirli bir uyum içinde verdiği anlaşılıyor.
Adım adım gidelim ve tarihleri verelim, çünkü iddianame ısrarla tarihleri söylemiyor.
2 Mart 2025’te, yani İmamoğlu operasyonu artık son aşamasındayken, Hüseyin Gün’ün merhum arkadaşı Seher Alaçam’ın oğlu Ümit Deniz Alaçam, 112’yi arıyor. “Hüseyin Gün casus” diyor. Dört gün sonra oğul Alaçam Emniyet’e gidiyor, anlatıyor, bu arada Hüseyin Gün’ün evindeki elektronik cihazları, not defterlerini falan da toplayıp teslim ediyor.
Üç buçuk ay sonra, 17 Haziran’da Hüseyin Gün hakkında yakalama kararı çıkartılıyor. Gün, 30 Haziran’da yakalanıyor.
3 Temmuz’da Emniyet’te ifade veriyor. Polis, Gün’ün önüne, Alaçam’ın teslim ettiği cihaz ve defterlerden çıkan fotoğraf ve belgeleri seriyor, sorular soruyor. 128 sayfalık ifadenin 34 ve 35’inci sayfalarında iki adet belge var. Biri, “ÇOK GİZLİ - HASSAS” ibareli ve “Kara Hücre (BC) Haftalık Operasyonel Raporu - 17 Haziran 2017-05 Mayıs 2017” başlığını taşıyor. Diğeri “İkinci Faz Listesi (Bilgi Notu - Hassas) - Haziran 2017” başlığını taşıyor.
Bu belgelerin, Kara Hücre (Black Cell - BC) isimli bir yapılanmaya ait olduğu, bu yapılanmanın da 15 Temmuz sonrası İngiltere ve ABD’de Gülen Cemaati’ne karşı Türkiye’nin tezlerini savunmak, Cemaat’in para kaynaklarını engellemek üzere iki ülkenin hükümetleri ve finansal kurumlarıyla görüşmeler yürütmek ve bunları Türkiye devletiyle koordinasyon içinde yapmak olduğu anlaşılıyor.
Ne yapıyor bu istihbarat yapılanması?
Ne var belgelerde?
Nisan-Mayıs tarihli olan, Kara Hücre’nin İngiltere’deki faaliyetlerine dair bir rapor. Buna göre bu yapılanma, Kraliçe’nin özel kalem müdürü Cristopher Geidt’le görüşüp Erdoğan’ın Londra’ya davet edilmesini istiyor, İngiliz Başbakanlık Ofisi’yle görüşüp hem yine ziyareti gündeme getiriyor hem de elektronik harp ve siber güvenlik alanlarında “Almanya’nın Türkiye’ye vermediği ürünleri Türkiye’ye vermeye” ikna ediyor, İngiliz devletinin Türkiye politikalarına dair rapor hazırlayıp Ankara’ya göndereceğini söylüyor, Gülencilere karşı hazırladığı bir raporu İngiltere’nin Vakıflar Komisyonu’na sunuyor ve bu ihbar mektubunun İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Ulusal Kriminal Ajansı ve İngiliz MASAK’ına da verilmesi için lobi faaliyeti yürütüyor.
Haziran tarihli olan raporda, önceki raporda bahsedilen ihbar mektubunun ilgili bakanlık ve kurumlara iletilmesinde İngiliz devletinin ikna edildiği belirtilip, “İngiliz mahkemeleri devreye sokulacak” deniliyor. Türkiye ve İngiltere’nin “terör karşıtı işbirliği” için mevcut protokollerin kullanılması tavsiye ediliyor, artı, “bu konuda Türkiye’nin resmi olarak İngiliz Dışişleri’ne göndermesi gereken (deliller dahil) mektup hazırlanmıştır ve SUBLIME’dan gerekli emir ve direktifleri bekliyoruz” diye not düşülüyor. Delillerin, Gülencilerin İngiltere’deki dernek ve vakıflarının aslında Türkiye karşıtı propaganda faaliyetinden ibaret kaldığının savunulması olduğu anlaşılıyor. Kara Hücre siber uzmanlarının Gülencilerin iç iletişim çemberine sızdığı belirtiliyor. Ayrıca Cemaat’in para akışına müdahale etmek için bir İngiliz bankasıyla görüşüldüğü ve bankanın ikna edildiği söyleniyor, bu arada, Türkiye’de MASAK’ın “şu aşamada kurum olarak FETÖ’den net olarak temizlenmiş olmadığı” not ediliyor.
O 'çok gizli' belgeleri kim kaleme aldı?
Şimdi bir es verelim ve bu belgelere dair kimi gözlem ve tespitleri dile getirelim.
Öncelikle, iki husustan dolayı, bu belgeleri bizzat Hüseyin Gün’ün yazdığı anlaşılıyor. İlki, belgelerde kullanılan “Sublime” ifadesi. “Yüce, ulu” anlamına gelen ve Türkiye kökenli resmi veya özel bir istihbarat grubunun hiçbir zaman kullanmayacağı bu sıfatı Hüseyin Gün, kendi kişisel yazışmalarında hep Erdoğan’ı kastederek kullanıyor. İkincisi, kendi mesleğimiz olan editörlükten gelen bir alışkanlıkla, bu iki belgedeki anlatım ve üslubun, ayrıca yazım hatalarının, Hüseyin Gün’e ait olduğu belirtilen, yıllara yayılmış diğer yazılarla uyumu gözümüze çarpıyor.
Hüseyin Gün, böyle bir faaliyetin parçası olabilecek niteliklere sahip biri mi? Evet. Eski MI6 Şefi Richard Moore gibi istihbarat ve diplomasi dünyasından çok sayıda isimle irtibatlı olması bir yana, bizzat Türkiye’deki iktidar Gün’ün bu nitelikte biri olduğunu düşünüyor. Zira AKP iktidarı, 2010’lu yılların ilk yarısında çeşitli vesilelerle Gün’den yardım istiyor. Zaten Hüseyin Gün’ün zengin olduğu ve İngiltere’deki Muhafazakar Parti’nin en büyük bağışçılarından biri olarak etkili bir isim olduğu biliniyor. Türkiye’den bir heyetin İngiltere’deki görüşmeleri için destek gerekiyor, Gün devreye sokuluyor. 17-25 Aralık sonrası “Fuat Avni” isimli sosyal medya hesabını kimin kullandığı bulunamayınca AKP’li Mehmet Sekmen Hüseyin Gün’den yardım istiyor, Gün gelip Türkiye’de Emniyet’te sunum yapıyor.
Devlet için çalıştı mı, sülük gibi yapıştı mı?
Öte yandan, başka bir gözlemde de bulunmak gerekiyor: Bu belgelerde yazılanların ne kadar gerçek olduğu da, içerikte muhatap olarak Türkiye devleti alınsa dahi devletin muhatap alıp almadığı ve ne ölçüde bir etkileşime girdiği de soru işareti. Örneğin, belgede Kara Hücre’nin Londra’yı “Erdoğan’ı 8 Haziran’daki genel seçimden sonra davet etmeye” ikna ettiği belirtilse de, o yıl öyle bir ziyaret olmadı. Erdoğan, Theresa May’in yanına bir yıl sonra, Mayıs 2018’de gitti.
Belki başka komplikasyon doğmuş, ikna olanlar fikir değiştirmiştir, kim bilir…
Belki de, Hüseyin Gün, Kara Hücre’nin faaliyetlerini epey bir ballandırarak anlatıyordur. Çünkü bu belgelerden Türkiye devletiyle yürüyen bir ilişki olduğu değil, aslında ilişki kurma arzusu olduğu anlaşılıyor. Gün, iş kapmak için kendisini ve geçmişini abartmayı seviyor. 2019 Ağustos-Eylül aylarında İBB’nin “süper uygulama” projesini almak için yaptığı sunum karşısında İBB çalışanlarının “atıp tutuyor” izlenimi edinmesi, bu seçeneği güçlendiriyor.
Belki Gün devletle istihbarat macerasına atılmak için bunca uğraşırken, tıpkı İBB’deki sunumundan sonra Necati Özkan’ın dediği gibi, devlette birileri de “sülük gibi yapıştı adam” demiş, bir an önce kurtulma çabasına girişmiştir, kim bilir…
Bir diğer tespit, tutanaktan Emniyet’in kaleminden çıkıyor. Emniyet sorgusunda bu belgelerle ilgili şu ifadeye yer veriliyor:
“FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü kapsamında Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca tanzim edildiği değerlendirilen ‘Hassas ve Çok Gizli’ olarak belirtilen belge/dokümanlara ilişkin fotoğraflar aşağıda gösterilmiştir.”
Kolluk, belgelerin devlete ait olduğunu varsayıyor. Not ediyoruz, aşağıda niye önemli olduğunu açacağız.
'Aptal ve amatör' lobiciyle rekabet
Son bir gözlemde daha bulunmamız gerek. Kara Hücre’nin gerçekliği, faaliyetleri ve ilişkilerine dair soru işaretlerini kaydetmiş olsak da, Gün’ün İngiltere ve ABD’de Gülencilerle mücadele konusunda o yıllarda belirli bir istikrar ve odaklanmayla çalıştığına dair başka veriler de var elimizde.
Tutanakta 53’üncü sayfadan itibaren, başlığı olmasa da yine Kara Hücre kapsamında tutulduğu anlaşılan bir diğer nota yer veriliyor. Bu not, Türk-Amerikan İş Konseyi Başkanı Ekim Alptekin’le ilgili.
“Bizim hazırladığımız yazının boşa çıkmasına sebep olan Ekim Alptekin aptal ve amatörce kendi başına buyruk hareketinin ortaya çıkardığı Anti-Tayyip Anti-Türkiye yazı linklerin bazıları” şeklindeki berbat Türkçe ifadenin ardından Trump’ın askeri danışmanı olan ve Gülen konusunda Türkiye pozisyonunu savunan eski general Michael Flynn’in aslında bir Hollanda şirketinden para alarak AKP iktidarı için lobicilik yaptığını aktaran bir makalenin ve Flynn’in yazdığı Gülen karşıtı bir yazıyı eleştiren bir diğer makalenin bağlantıları veriliyor.
Belgede Flynn’in Türkiye’yi savunan makalesi için “bizim hazırladığımız” deniliyor ve Alptekin kendisini parlatmak uğruna Erdoğan’a ve devlete zarar vermekle suçlanıyor (yazım hataları belgeye ait): “Ekim Alptekin’in kendini Türkiye’de parlatması ve başarılı birşey yapmış gibi hareket etmesi etik olmamakla birlikte gerçeği yansıtmamaktadır. Hatta düpedüz yalan söylemektedir. Bizim yaptığımız işin kredisini Aydın Doğan medya vasıtasıyla Ekim Alptekin (Mehmet Ali Yalçındağ ile koordinasyon içinde) kendi kendini parlattı ama bizim hazırladığımız General’in yazısını çöpe attırtıkmakla kalmadı Sn. Cumhurbaşkanına ve devlete büyük zararı oldu. Kendi çıkarlarını devletin çıkarları öne koyup amatörce davranıp bizim operasyonu negatif şekilde etkiledi şimdi ise General Flynn’in yazdığı yazının kendisiyle alakası olmadığını söyledi.”
Gün’e ait denilen diğer notlar da incelendiğinde, şöyle bir siyasi kestirimde bulunabiliyoruz. Hüseyin Gün, Obama-Clinton hükümetine yakın olduğunu söylediği Alptekin’e hiç güvenmiyor ve bununla rekabet halinde, kendisiyse Trump hükümetini tutuyor ve burayla ilişkiler geliştirmeye çalışıyor.
Bu arada, ufak bir parantez açalım. Ekim Alptekin, tam o dönemde Flynn’e Türkiye devleti adına para verdiği suçlamasıyla yargılanıp mahkum oldu, geçen sonbaharda Trump’ın Flynn’e özel affıyla davadan kurtuldu. İlginç tesadüf, T24’ten Cansu Çamlıbel’e verdiği mülakat tam da Casusluk Davası iddianamesinin çıkmasından dört gün sonra yayımlandı. Yazıyı uzatmamak pahasına girmeyelim, fakat tam da bu konuların konuşulduğu mülakat epey ilginç bilgi ve veriler içeriyor. Ama, maalesef, o sırada kimse gündeme getirmediği için, Alptekin’e Hüseyin Gün ve Kara Hücre meselesi sorulmuyor.
Savcılığa getirilince Kara Hücre unutuluyor
Hüseyin Gün’ün 3 Temmuz’da Emniyet’te verdiği ifadede, Kara Hücre’ye dair bunlar vardı. Gün, Emniyet ifadesinde pek konuşmadı, sorulara dair genelde bilgisi olmadığını veya kişileri tanımadığını söyledi.
Önceki yazımızda siyasi bağlamını ve diğer tetikleyen gelişmeleri anlattığımız üzere, Temmuz’daki ifadeden Merdan Yanardağ’ın gözaltına alındığı Ekim sonuna kadar MİT’ten alınan bilgilerle birlikte Gürlek ve ekibi yeni bir yola giriyor ve Gün’ü İmamoğlu’na bağlamaya karar veriyor.
Ekim ayındaki savcılık sorgusunda da, Gürlek ve ekibinin el altından yandaş basına sızdırdığı bilgi notlarında da Hüseyin Gün’ün “FETÖ iltisaklı” olduğu imaları yine tekrar ediliyor, fakat ne hikmetse, tam 262 sayfalık ifade tutanağında Kara Hücre’ye ve o “çok gizli ve hassas” belgelere dair tek bir soru sorulmuyor!
Elde sanık var, yabancı ülkelerin casusu deniliyor, üstüne Gülenci olduğu öne sürülüyor, ama adamın bizzat Cemaat konusunda yabancı devletlerle görüşmelerin içeriklerini gösteren “çok gizli” belgeleri sormaya lüzum görülmüyor.
Çok gizli yapılanma iddianamede öylesine zikrediliyor
Ve fakat, 4 Şubat’ta iddianame çıktığında ne gördük? Kara Hücre meselesi iddianameye alınmış, fakat sanki Hüseyin Gün’ün “Cemaat için faaliyet yürüttüğünün kanıtı” gibi anlatılmış!
İddianamenin 20 ve 21’inci sayfalarında yukarıda bahsettiğimiz iki belgeye yer veriliyor, ardından şu ifadeler kullanılıyor: “Black Cell (Kara Hücre) olarak belirtilen oluşumun Sublime ad/kod şahıstan alınan talimatlar doğrultusunda FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü faaliyetleri kapsamında çalışmalar gerçekleştirdiği, bu çalışmalar ile alakalı Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere ülkeleri üst düzey yöneticileri ile görüşme gerçekleştirdikleri, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere ülkelerinin Türkiye hakkındaki görüşleri hususunda istihbari bilgi topladıkları belirtilmekle, bahse konu belgelerin ‘Çok Gizli, Hassas’ olarak nitelendirildiği ve herhangi bir kişi yada kuruluşun ulaşamayacağı bilgi ve belgeler olduğunun tespit edildiği…”
Siyasi niyetler falan bir yana bırakılırsa, bu paragrafın altında imzası olan savcıların, mesleki yetersizlikten dolayı görevden alınmaları gerekir.
Bir, koca casusluk davası var, adam uluslararası ajan, “Sublime” diye birinden talimatlar alıyor, devletin savcısı zahmet edip kimdir bu “yüce” diye araştırmıyor, savcılığa çağırdığı adama sormuyor, bu kadar hassas bir bilgi umrunda bile olmuyor. Tabii, “Sublime”ın Erdoğan olduğu biliniyor, ama işte, maksat gerçekleri ortaya koymak değil bir anlatı yaratmak olunca, savcı gibi değil propagandacı gibi yazılıyor.
İki, “FETÖ faaliyetleri kapsamında çalışmalar” gibi yusyuvarlak bir ifade kullanılıp çalışmanın ne olduğu söylenmiyor, oysa bütün içerikle Cemaat’le mücadeleyi anlatıyor, Savcılar olur da soran olursa “o kapsamda işte, örgüt faaliyeti demedik ki” diye işin içinden çıkıvermenin yolunu yapıyor.
Üç, belgeler için “çok gizli, hassas olarak nitelendirildikleri” deniliyor, öyle sıradan kişinin de ulaşamayacağı vurgulanıyor, ama doğrudan devletin güvenliğiyle alakalı bu belgelerin kaynağı nedir, nasıl ulaşılmıştır, “çok gizli” olarak niteleyen kimdir, zahmet edilip araştırılmıyor.
Savcılık, Kara Hücre belgeleri için 'devlet belgesi' diyor
Ve, dört. İddianamede, Emniyet’teki sorgu sırasında kullanılan ve yukarıda not ettiğimiz ifade aynen kayda geçiriliyor: Şüpheliden ele geçirilen Mac book air 2018 etiketli usb bellek üzerinde gerçekleştirilen incelemelerde; FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü kapsamında Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca tanzim edildiği değerlendirilen "Hassas ve Çok Gizli" olarak belirtilen belge/dökümanlara ilişkin fotoğraflar bulunduğunun tespit edildiği…
Şimdi…
Emniyet’teki ilk sorgu sırasında kolluk, tepesinde “çok gizli” yazdığı için belgenin “kamu kurum ve kuruluşlarınca tanzim edildiği” değerlendirmesinde bulunabilir. Fakat Temmuz’dan Ekim’e kadar Savcılık, bu dosyadaki hususlara dair doğrudan MİT’ten bilgi alıyor. Dolayısıyla, bu belgelerin de devlete ait olup olmadığını sorduğunu varsaymak gerekiyor.
Sonuçta, Savcılık, “Kara Hücre” denilen yapılanmaya ait olan ve dikkatli bir okurun daha ilk bakışta Hüseyin Gün tarafından kaleme alındığı anlaşılan belgeleri, “asrın davası” kapsamındaki bu müthiş ciddi araştırma sonucu kaleme aldığı iddianamede “kamu kurum ve kuruluşlarınca tanzim edilen” olarak kayda geçirmiş durumda.
Bu mesele sorgulanmalı
Artık yalnızca duruşmalarda da değil, doğrudan Meclis’te bu yapılanmanın aslının astarının sorgulanması gerekiyor.
Savcılık “kamu kurum ve kuruluşlarınca tanzim edilen” dediğine göre, Hüseyin Gün ve Kara Hücre’nin bir “devlet yapılanması” olduğu sonucunun çıkması göz önünde bulundurularak, temel suçlamalardan birinin “FETÖ’yle iltisak” olduğu davada, Gün’ün ve Kara Hücre’nin “FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü faaliyetleri kapsamındaki çalışmaları”nın ne olduğunun gündeme getirilmesi gerekiyor.
Yanıt alınacağı için değil, yanıt bulunacağı için…
Savcılık, herhalde, duymazdan gelecektir.
Aslında “Yahu kardeşim, iddianamenin bir kısmını yapay zekaya hazırlattık zaten, ibareyi kaldırmayı unuttuğumuz için de yakalandık biliyorsunuz, aceleye geldi, o ifadeyi Emniyet tutanağından aynen kopyalayıvermişiz işte” diye çok güçlü bir savunma yapabilir.
Ama bu defa, bir kez daha, bu iddianamenin altında imzası olan savcıların, mesleki yetersizlikten dolayı görevden alınmaları gerekir.
Elbette bu olmayacak.
Çünkü, karşımızdaki iddianame “mesleki” değil, siyasi.
Ve birdenbire kucaklarında buldukları Hüseyin Gün’ü tüm bu operasyona yamama çabaları, davanın temelden çökmesindeki en kritik unsurlardan biri olacak.
/././





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder