Mutlak butlan, parasal aktarım mekanizması, enflasyonu düşürme politikası -Ercan Uygur-
2023 Haziran sonrasında enflasyon beklentisinin özellikle hane halkında yeterince düşmediğini görüyoruz. Son 5 aydır da yavaştan yükseliyor. Haliyle enflasyon da istenen kadar düşmüyor. Bu sonuçta iç siyasi nedenlerle ekonomiye verilen “mutlak butlan” gibi şokların etkisi önemlidir...
Para konusundaki bir yazıda “mutlak butlan” neden var? Çünkü bu karar Türkiye ekonomisine indirilen şoklardan en yenisi. CHP için uzun süredir hesapları ve planları yapılan bu karar ile parasal kararlar da etkilenecek.
Başka benzer konular da var. Örneğin, bir süre önce görevinden ayrılmak zorunda bırakılan TCMB Başkan Yardımcısı Cevdet Akçay’a bir eski siyasetçinin ettiği sözler. Cevdet Akçay bir soru üzerine “Seçim dönemi beni sıfır ilgilendiriyor; maliye politikası genişlerse ben (para politikası olarak) daha fazla sıkılaştırırım'' diyor.
Bunun üzerine AKP’li eski vekil Şamil Tayyar şöyle çıkışıyor: “Siyasi otoriteye meydan okumaya nasıl cüret ediyorsun?” Yetmedi; “Sen kimsin”, “Haddini bil” diye dikleniyor. Akçay’ın amacı, bir para politikası uzmanı olarak, “seçim nedeniyle enflasyonu daha da yükseltmek istemeyiz” demek. Ama ne haddine.
Başka bir konu, TCMB’nin yönetim kadrolarındaki bazı kişilerle AKP’li bazı yöneticilerin akrabalık ilişkileri. Akla ister istemez bağımsız merkez bankası geliyor.
Biz yine de parasal aktarım mekanizmasını ve enflasyonu düşürme politikasını ele alalım. Zamanın birinde birilerinin işine yarayabilir. Aktarım mekanizmasının ve enflasyonu düşürme politikasının kurumsal sahibi elbette merkez bankasıdır.
Kısaca, parasal aktarım mekanizması, para politikasında bir değişikliğin diğer ekonomik değişkenleri, örneğin enflasyonu etkileme sürecini gösterir. Para politikası değişikliği, genellikle merkez bankası politika faizinin değişmesi ile ortaya çıkar.
Ancak; (a) geleceğe ilişkin beklentileri sözle yönlendirme (forward guidance) ,(b) bazı makro-ihtiyati önlemler ve (c) şoklara karşı alınan önlemler de bu kapsam içinde yer alır.
Enflasyonu düşürme politikasında aktarım mekanizmasındaki kanallar yanında, bir nominal çapa olması da belirleyicidir. Bu çapa; enflasyon hedefi, döviz kuru hedefi gibi hedefler olabilir.
Bu yazıda parasal aktarım mekanizmasını ve enflasyonu düşürme politikasını açıkladıktan sonra, Türkiye’de TCMB’nin bu konudaki yaklaşımını ve başarısını değerlendiriyorum. Burada iki önemli nokta ortaya çıkıyor.
Birincisi, enflasyonu düşürme politikasında açık ve iyi anlaşılır bir çapa yok. İkincisi, olumsuz beklentiler, enflasyon beklentilerinin yüksek kalması, yeterince düşmemesi nedeniyle parasal aktarım mekanizması iyi işlememiştir.
Aktarım mekanizmasının aşamaları ve kanalları
Aktarım mekanizmasında iki aşamadan söz edebiliriz.
A). Birinci aşamada politika değişikliği finansal piyasalara ve bu piyasalardaki değişkenlere aktarılır. Politika değişikliğini politika faizi artışı ile temsil edelim.
Faiz artışı ile döviz kuru, şirketlere ve hanehalkına yönelik kredi ve mevduat faizleri, tahvil faizi ve daha genel olarak varlık fiyatları etkilenir. Burada iki unsur önemlidir.
1). Etkileme farklı gecikmelerle olabilir. Örneğin politika faizi değişikliği kredi faizini daha hızlı etkilerken, mevduat faizi, tahvil faizi ve döviz kuru daha yavaş etkilenebilir.
2). Etkilemede beklentiler önemlidir. Fiyat veya enflasyon beklentisi, iktisat politikası beklentisi, arz ve talep beklentisi, siyasi istikrar beklentisi bu bağlamda öne çıkar.
B). İkinci aşamada finansal piyasalardaki değişiklikler reel ekonomik faaliyetlere aktarılır. Bu aktarımda şirketlerin fiyatlama ve yatırım kararları ve davranışları, ücret belirlenmesi vardır.
Şirketlerin yatırım ve üretim kararlarında ve davranışlarında;
(i). Gelecekteki talep ve enflasyona ilişkin beklentiler;
(ii). Para politikası değişikliğinin ne kadar kalıcı olduğuna ilişkin beklentiler;
(iii). Ekonomide, siyasette ve hukukta istikrar konusundaki beklentiler önemlidir.
İkinci aşamadaki aktarımda hanehalkının tüketim ve tasarruf kararları ve davranışları da yer alır. Faiz artışıyla tüketim harcamasının azalması, tasarrufun yükselmesi beklenir. Bu ikinci aşamada da faiz değişikliğinin etkileri farklı gecikmelerle olacaktır.
Birinci aşamada olduğu gibi, ikinci aşamada da beklentilerin etkisi çok önemlidir. Parasal aktarım mekanizmasının etkin işlemesi için, para politikasındaki değişikliğin şirket ve hanehalkı beklentilerini hızlı ve anlamlı şekilde etkilemesi gerekir.
Di Pace, Mangiante ve Masolo (March 2024) çalışması bu konuya yöneliktir. Bu çalışmaya göre, Birleşik Krallık’ta faizi yükselten politika değişikliği şirketlerin enflasyon beklentilerini düşürmesine neden oluyor. Ayrıca bu durumda aktarım mekanizması iyi çalışıyor.
Benzer bir sonucu Lane (October 2024) çalışmasında bu kez tüketiciler için görüyoruz. Avrupa Merkez Bankasın faizi yükselten politika değişikliği tüketicilerin enflasyon beklentilerini düşürüyor. Önemli bir sonuç da şudur; enflasyon beklentisinin düşmesi ile enflasyon belirsizliği de azalır.
Dış kaynaklı enerji arz şoklarının ve iç kaynaklı siyasi şokların yaşandığı bu günler için şunu vurgulamak gerekir; şoklar aktarım mekanizmasının etkisini ve etkinliğini azaltır. Şokların her iki aşamada da önemli olumsuz etkisi vardır.
Şoklar mali politikadan, uluslararası ticaretten, enerji ve genel olarak emtia fiyatlarından kaynaklanabilir. Önemli bir şok kaynağı iç ve dış siyasettir. İç siyasetle ilgili olan bazılarına girişte değindim.
Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı gibi, parasal aktarım mekanizmasının başlıca dört kanalı vardır ve bunlar birbiriyle yakından ilişkilidir.
(i) Piyasa faizleri, (ii) Gelecek için beklentiler, (iii) döviz kurları, (iv) varlık fiyatları.
Türkiye’de parasal aktarım mekanizmasının beklentiler kanalı
Yukarıda daha çok beklentiler kanalı üzerinde durduk, çünkü Türkiye’de para politikası ve TCMB bu kanalda sorunlar yaşıyor, içinden çıkamıyor. Şimdi, TCMB politika faizi ile enflasyon beklentileri arasındaki ilişkiye bakalım.
Aktarım mekanizması normal ve değişmeyen koşullarda işliyorsa, enflasyon işaretleriyle birlikte politika faizi yükselince enflasyon beklentisi düşer diyoruz. Tersine, faiz düşünce beklenti yükselir.
Türkiye’deki para politikası rejimi 2015 başından 2018 başına kadar normal koşullarda işliyor. 2018 başından 2021 başına kadar farklı bir platforma geçiyor. 2021 başı-2023 Mayıs arasında daha da farklı bir rejime geçiyor. 2023 Mayıs sonrası para politikası rejimi bir kez daha değişiyor.
Şekil 1’de 2015-2023 Mayıs dönemini yansıttım. 2023 Haziran-2026 Nisan dönemini ayrı bir şekil ile sonra ele alıyorum. Şekil 1’de TCMB’nin politika faizi TCMB fonlama faizi ile yansıtılıyor ve mavi çizgi ile gösteriliyor. Şirketlerin 12 ay sonrası için enflasyon beklentisi kırımızı çizgi ile, hanehalkının 12 ay sonrası için enflasyon beklentisi ise en üstte siyah çizgi ile gösteriliyor.
Kaynak: TCMB
2021-2023 Mayıs dönemini ele alalım. Bu dönemde parasal aktarım mekanizması tersten işliyor: Yükselen enflasyon işaretleri olmasına karşılık fonlama faizi önce sabit kalıyor, sonra düşüyor. Karşılığında hem şirketlerin hem hanehalkının enflasyon beklentisi yükseliyor. Bu dönem ilginç bir örnek oluşturuyor.
2018’in ikinci yarısında fonlama faizi yükselince özellikle şirketlerin enflasyon beklentisi düşüyor. Daha önceki dönemde aradaki ilişki çok net değil.
Ancak net olan bir konu var; hanehalkı enflasyon beklentisi, TCMB faizinden hep daha yüksek. Yani bu açıdan eksi reel faiz var. Eksi reel faiz şirketlerin enflasyon beklentisi kullanılınca da 2021 ve sonrasında var. Bu durum Türkiye’de enflasyonu potansiyel olarak ayakta tutan unsurlardan birisidir diyebiliriz.
Şimdi de 2023 Haziran-2026 Nisan dönemine bakalım. Şekil 2’de, Şekil 1’deki bilgilerin aynısı bu dönem için var. 2023 Haziran-2024 Eylül döneminde aktarım mekanizması işliyor; TCMB fonlama faizi artarken, enflasyon beklentisi düşüyor.
Kaynak: TCMB
2025 ortasından itibaren TCMB fonlama faizi düşüyor, ama hanehalkı enflasyon beklentisi düşmüyor, hatta 2025 sonundan bu yana yükseliyor. Kısacası, son 4 aydır parasal aktarım mekanizması yine tersten işliyor; faiz düşüyor, beklenti yükseliyor.
“Yeni anket, yeni enflasyon beklentisi ve karşılıksız para basımı sorusu” yazımda açıklamıştım; TCMB yeni bir hanehalkı enflasyon beklentisi anketi yaptırıyor. Bu ankette, eski ankette olmayan bir yönlendirme var; TÜİK’in düşük enflasyon bilgisi verilerek enflasyon beklentisi soruluyor.
Bu yönlendirme ile 2026 Ocak’ta 12 ay sonrası hanehalkı enflasyon beklentisi eski anketteki yüzde 52,08’den yeni ankette yüzde 48,81’e 3,27 yüzde puan düşmüş oluyor. Şekil 2’de 2026 Ocak sonrasındaki değerlere 3,27 puan ekledim.
2023 Haziran sonrasının tümünü ele alırsak, enflasyon beklentisinin özellikle hanehalkında yeterince düşmediğini görüyoruz. Son 5 aydır da yavaştan yükseliyor. Haliyle enflasyon da istenen kadar düşmüyor. Yukarıda belirttiğim gibi, bu sonuçta iç siyasi nedenlerle ekonomiye verilen “mutlak butlan” gibi şokların etkisi önemlidir.
Kaynaklar
Di Pace, Federico, Giacomo Mangiante and Riccardo Masolo (March 2024) “Do firm expectations respond to monetary policy announcements” Staff Working Paper No. 1014, Bank of England.
Lane, Philip R. Lane (October 2024) “Expectations and Monetary Policy”,European Central Bank.
Uygur, Ercan (25 Şubat 2026) “Yeni anket, yeni enflasyon beklentisi ve karşılıksız para basımı sorusu”, T24.
/././
Yargı darbesinde aparatçikliğe razı oldular. -Mehmet Y.Yılmaz-
Kılıçdaroğlu son seçimde de kazanabilecek adayların önüne kendisini atarak Erdoğan’ın yolunu açmıştı, şimdi de bütün avanesi ve olanca pişkinliği ile yargı darbesinin aparatçiği olmaya gönüllü. CHP seçmeninin karşısına çıkabilmek için sanırım yüzüne tükürülmesini de göze almak zorunda kalacak.
Bizim memlekette demokrasi denilen şey hiçbir zaman dört dörtlük olmadı.
Bunun bir numaralı nedeni kuşkusuz ki kendisine demokrat sıfatını uygun görenlerin bile aslında demokrat filan olmamalarıydı.
1950’den beri demokrasimiz adına gurur duyacağımız bir tek şeye sahiptik: Yargı gözetiminde yapılan, siyasi partiler tarafından yönetilen serbest seçimler.
Öyle görünüyor ki artık buna da yavaş yavaş veda ediyoruz.
Erdoğan’ın her türlü imkânı zorlayarak tek başına iktidarda kalma hırsının bizi getirdiği nokta burası.
CHP’nin kurultaylarını “yapılmamış sayan” mahkeme kararı, demokrasiye karşı yargı eliyle yürütülen darbe sürecinde bir kavşak daha dönülmüş oldu.
Görevlendirilmiş mahkemeler, YSK’nın yetkisindeki alana tecavüz ettiler.
Erdoğan rejiminin gözünü buraya kadar karartabilmiş olması, artık durabileceği bir yer kalmadığını da gösteriyor.
Önce CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı yargı marifetiyle elendi, şimdi de rejimin CHP içindeki işbirlikçilerinin de yardımıyla CHP tasfiye edilecek.
Erdoğan’ın gözü belli ki serbestçe yapılan bir seçimde yarışmayı yemiyor.
Normal bir seçim ile tekrar seçilemeyeceğini görüyor ve elindeki bütün imkanları kullanarak mıntıka temizliği yapmaya çalışıyor.
Muhalefetin bu darbeye karşı direnmeyi başarıp başaramayacağını bugünden söylemek zor.
Rejimin CHP içindeki işbirlikçileri, muhalefet cephesini paramparça ederek Erdoğan’ın önünü açacaktır.
Kılıçdaroğlu son seçimde de kazanabilecek adayların önüne kendisini atarak Erdoğan’ın yolunu açmıştı, şimdi de bütün avanesi ve olanca pişkinliği ile yargı darbesinin aparatçiği olmaya gönüllü.
CHP seçmeninin karşısına çıkabilmek için sanırım yüzüne tükürülmesini de göze almak zorunda kalacak.
Normal olarak bizim millet, siyasete bu tür müdahalelerden hazzetmez.
Ancak bunu ortaya koyabilmesi için elindeki tek seçenek de serbest seçimdi.
“Serbest seçim” vurgusunu özellikle tekrarlıyorum; Rusya, Çin, Orta Asya diktatörlükleri gibi yerlerdeki seçimlere benzemeyen bir seçim.
Peki önümüzdeki genel seçim, gerçekten bildiğimiz anlamda bir serbest seçim olabilecek mi?
Serbest seçim demek, önce isteyen herkesin aday olabilmesi demek.
Kimin aday olacağına çeşitli yöntemlerle iktidar karar veriyorsa o serbest bir seçim değildir.
Sonra adayların eşit olduğu bir yarış demek.
Serbest propaganda demek.
Polis ve jandarma marifetiyle muhalefetin propaganda olanakları sınırlanıyor, izne tabi tutuluyorsa o seçim serbest seçim sayılmaz.
Bağımsız hâkim gözetiminde gizli oy, açık sayım demek.
Türkiye’deki kaç hâkime bu görevi gönül huzuru içinde verebilirsiniz? Geçen dönemde il ve ilçe seçim kurulu başkanlıkları ile ilgili yasal düzenlemenin hangi amaçla yapılmış olduğunu da böylece idrak edeceğiz.
Erdoğan’ın rotasındaki HSK ve özenle seçtiği YSK ile 1950 öncesine döneceğiz gibi görünüyor.
Ancak ihmal ettiği şey milletin buna vereceği tepkinin hangi boyutta olabileceği.
Belli ki Erdoğan, bir tepki olsa bile bunun etkisinin sınırlı kalacağını hesaplıyor.
Türkiye’deki rejim için “demokrasi” sıfatını artık kullanamayız.
Bir “otokraside” yaşıyoruz. “Tek adam” yönetiminin her özelliğini haiz bir otokrasi!
Yürütme gücü hem yasamaya hem de yargıya tam olarak hâkim.
İşleri bu noktaya getirdikten sonra tam da bugün sormamız gereken soru bu: Erdoğan nerede durabilir? Durabilir mi?
Bu noktadan sonra daha ileri gitmeyecekse, buraya kadar yaptıkları çok saçma.
Normal şartlar altında kendisine çok zarar vereceğini bildiği bir şeyi yapıp, orada durmak hiçbir “müdebbir otokratın”yapmayacağı, yapamayacağı bir şey.
İmamoğlu’nu seçime sokmayıp, Mansur Yavaş ile yarışmayı mı göze alacak?
Bir çorap da Mansur Yavaş’ın başına öreceklerdir, “adalet” koridorlarında pişirilen bir şeyler vardır, yakında öğreniriz.
Türkiye otokrasisinin bugün geldiği noktada artık ne Anayasa var ne de kanun.
Her otokrat bilir ki bir kere Anayasa ve kanunları yok sayarsanız yarın aynısı iktidardan gittiğinizde sizin başınıza da gelir.
Zaman aşımı mı? 30 yıl sonra diploma iptal edilen bir ülkede artık zaman aşımı mı olur?
Dokunulmazlık mı? “Dokunulmazlık görevi ile ilgili, o yaptıkları görevlerinin arasında yok” gerekçesini hatırlıyor musunuz?
Hiçbir otokrat bunu göze alamaz.
Erdoğan da artık burada duramaz, “bu kadarı yeter” diyemez.
Demokrasiye karşı giriştiği darbe sürecini tırmandırmaya devam edecektir.
Moralinizi bozmak istemem ama çok daha ağır uygulamalar ve hukuksuzluklara hazırlıklı olalım.
/././
Adaleti arayan Ethem Büyükışık: Cinayet sanığını yurt dışı görevle ödüllendirdiler -Tolga Şardan-
Baba Büyükışık, dosyada hakkında gözaltı kararı bulunan ve yurt dışında olduğu anlaşılan Komiser Atakan Kaçar’ın, cinayet sanığı olarak yargılanırken Emniyet Genel Müdürlüğü’nce uzun süreli yurt dışı göreve gönderildiğini açıkladı. Olayın yaşandığı dönemde İzmir Emniyeti Olay Yeri İnceleme Şubesi’nde görev yapan Kaçar’ın idari soruşturmadan ceza almasına rağmen Paris’e diplomatik misyon görevine gönderildiğini anlatan Büyükışık, “Emniyet Genel Müdürleri ile görüşmelerimde bu durumu anlattım. ‘Hiç olmazsa merkeze alınması gerekir’ dedim. Oralı olmadılar” dedi.
Dorukhan BüyükışıkKaotik durumların önünün alınamadığı ülkede, dünün güzel haberi İzmir’den geldi.
Haberi, sabah erken saatlerde Adalet Bakanı Akın Gürlek sosyal medya üzerinden duyurdu.
Bakan Gürlek’in açıklamasına göre; İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, Narlıdere’de tam 8 yıl önce bir inşaat alanında cansız bedeni bulunan ve “intihar etti” denilen Dorukhan Büyükışık’a ait dosyayla ilgili başlattığı operasyonda 26 şüpheli hakkında gözaltı kararı verdi.
Tunceli’de başlatılan Gülistan Doku soruşturmasında dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel başta olmak üzere bir grup şüphelinin gözaltına alınıp tutuklanmasıyla başlayan sürecin devamı olarak değerlendirilebilecek bu gelişme, “olayın aydınlatılması ve sonuca ulaşılmasında” Büyükışık Ailesi’nin umudunu güçlendirdi.
Evladının cansız bedeni teslim edilen babanın adalet arayışı
Narlıdere’deki evinden 12 Mayıs 2018 gecesi, “hava almak” amacıyla yakın çevrede yürüyüş yapmak için ayrılan 26 yaşındaki Dorukhan Büyükışık, bir daha ailesine kavuşamadı.
Ertesi sabah bölgenin polis merkezinden ulaşılan baba Ethem Büyükışık’a gece yaşananlar aktarılırken, Dorukhan Büyükışık’ın “intihar ettiği” anlatıldı.
Dorukhan’ın cansız bedeninin bulunduğu inşaat alanı, İzmir’in gerek ticari gerekse siyasi olarak tanınmış ailelerinden Tanyerler’e aitti. Tanyerler, proje için çok büyük yatırım gerçekleştirmişti. Yatırımlarının böylesi bir olayla anılması, ticari olarak yüklü bir kayba neden olacaktı!
Tek evladının cansız bedeni teslim edilen anne Nihal ve baba Ethem Büyükışık, hayatının baharını yaşayan Dorukhan’ın intihar etmesini gerektirecek bir sebep olmadığını biliyordu.
Büyükışık Ailesi, 13 Mayıs 2018 gününden itibaren yoğun biçimde adalet arayışına başladı. Dorukhan Büyükışık’ın “intihar etti” denilmesine karşın baba emekli Tümgeneral Ethem Büyükışık’ın başlattığı hukuk mücadelesi, zaman içinde tüm ülkeye örnek oldu.
Büyüteç okurlarının ilk kez Ağustos 2023’te tanık olduğu Dorukhan Büyükışık dosyası, acılı babanın gayretleriyle süreçte tamamen terse döndü. Adeta bir dedektif gibi çalışan, belgeler ve bilgiler toplayan baba Büyükışık, 2023’te nihayet yargıyı harekete geçirmeyi başardı.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde “parlak” sicile sahip Emekli Tümgeneral Ethem Büyükışık, yaşadığı dramatik olayla ilgili Ankara’da da girişimlerde bulunmaktan geri durmadı. Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nde olayın aydınlatılması için girişimlerde bulundu.
Bugüne gelindiğinde; Dorukhan Büyükışık’ın intihar etmediği, Tanyerler’e ait inşaat alanındaki personel tarafından dövülerek öldürüldüğü anlaşıldı.
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nca olayın ertesi sabahından itibaren başlatılan adli süreçte Büyükışık Ailesi’ni kimi zaman umutsuzluğa sevk eden gelişmeler yaşanmadı değil.
Savcılığın yürüttüğü soruşturmalar sonucunda jandarma personeli, olaya karışan polisler ve Mehmet Münir Tanyer ve Mehmet Taylan Tanyer başta olmak üzere firma çalışanlarına yönelik üç ayaklı süreç yürütüldü.
Savcılığın soruşturması sırasında haklarında “sahte belge tanzim ettikleri” gerekçesiyle yargılanan jandarma personeli beraat etti. Büyükışık Ailesi, bu karara itiraz etti.
Olaya karışan polisler hakkında “görevi kötüye kullanmak” iddiasıyla dava açıldı. Dosyadaki sanık polisler, tutuksuz yargılanmaya devam etti.
Son olarak İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, firma çalışanlarından bazıları hakkında “kasten adam öldürme” iddiasıyla dava açtı. Ancak, çalışanların yargılanması karşın, firmanın asıl sahibi baba ve oğul Tanyer hakkında “takipsizlik” kararı verildi.
Sonrasında polislerin yargılandığı dava ile firma çalışanlarının yargılandığı dava birleştirildi.
Büyükışık Ailesi, Tanyer Ailesi hakkındaki takipsizlik kararına 64 sayfalık dilekçe ile itiraz etti.
İtirazı görüşen mahkeme, geçen nisanda takipsizlik kararını kaldırdı.
Yeni soruşturma başlatıldı
İtirazın kaldırılmasıyla birlikte İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, Büyükışık Ailesi’nin sunduğu yeni delil ve belgeler ışığında yeni soruşturma dosyası açtı.
Dosya, yargı sisteminde pek sık görülmeyen bir işlemle UYAP’ta Başsavcı Ali Yeldan üzerine kaydedildi. Yeldan, bir başsavcı vekili ile bir savcıyla birlikte dosya üzerinde çalışma yürüttü.
Yeldan’ın koordinesindeki üç kişilik çalışma grubu, Büyükışık Ailesi’nin sunduğu deliller ve bilgilerin doğruluğunu ortaya koyan verilere ulaştı. Savcılık, “suç delillerini yok etme, gizlemek ve değiştirmek” ve “yalan tanıklık” iddialarıyla hazırlık soruşturması yürüttü.
Başsavcılık, “intihar ettiği” belirtilen ancak gerçekte dövülerek öldürülen Dorukhan Büyükışık’a yönelik soruşturmada 26 kişilik şüpheli listesi hazırladı. Şüphelilerden 17’si Tanyer Ailesi’nin iki üyesi, firma çalışanları ile 2’si emekli 9 polisten oluştu.
Yazıyı kaleme aldığım dün öğle saatlerinde, dosyanın önemli isimlerinden Mehmet Münir Tanyer ve Mehmet Taylan Tanyer ile polis müdürleri İsmail Yalçın ve İsmail Köksal gözaltına alındı. Diğer emekli ve muvazzaf polisler de bulundukları yerde gözaltına alındılar.
Savcılığın yaptığı araştırmada, sanıklardan firma çalışanları İbrahim Kazmacı ve Yiğit Aykurt ile olayın yaşandığı dönemde komiser rütbesiyle polislik yapan Atakan Kaçar’ın yurt dışında oldukları anlaşıldı.
Gözaltına alınan şüpheliler İzmir İl Jandarma Komutanlığı’nın TEM Şubesi’nde sorguya alındılar.
Baba Ethem Büyükışık: Yargıtay’dan çıkacak son kararla rahat nefes alacağız
İzmir’de Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla gerçekleştirilen gözaltılar sonrasında evladının katil / katillerinin peşine düşen Ethem Büyükışık’la görüştüm.
Şimdiye kadar yürütülen soruşturma ve kovuşturma sürecinin her aşamasında ailece “küçük” nefes aldıklarını anlattı baba Büyükışık.
Büyükışık, “Devam eden yargılamalar var. Ama içimizde ukde kalmıştı, dokunulmaya müsaade edilmeyenler vardı. Bu isimlere dokunulması bize nefes aldırdı. Bu kez irade konulduğunu hissettik. Ancak Yargıtay’dan çıkan son karara kadar rahat olmayacağız. Ondan sonra yasımızı tutacağız. Yargı süreçlerinin hangi aşamalardan geçtiğini biliyoruz. Daha çok işimiz var. Hayal kırıklığı yaşamak istemiyoruz” dedi.
“Cinayet sanığıyken diplomatik görev verildi”
Büyükışık’la görüşürken ilginç bir bilgi daha anlattı. Büyükışık, dosyada hakkında gözaltı kararı bulunan ve yurt dışında olduğu anlaşılan Komiser Atakan Kaçar’ın, cinayet sanığı olarak yargılanırken Emniyet Genel Müdürlüğü’nce uzun süreli yurt dışı göreve gönderildiğini açıkladı.
Olayın yaşandığı dönemde İzmir Emniyeti Olay Yeri İnceleme Şubesi’nde görev yapan Kaçar’ın idari soruşturmadan ceza almasına rağmen Paris’e diplomatik misyon görevine gönderildiğini anlatan Büyükışık, “Emniyet Genel Müdürleri ile görüşmelerimde bu durumu anlattım. ‘Hiç olmazsa merkeze alınması gerekir’ dedim. Oralı olmadılar” dedi.
Bu arada yine olayın yaşlandığı dönemde Narlıdere İlçe Emniyet Müdürü görevini yürüten İsmail Yalçın’ın daha sonra yine Emniyet Genel Müdürlüğü’nce Bursa Bölge Kriminal Müdürü olarak atandığını belirtmek lazım.
Ayrıca, yurt dışında olduğu belirlenen firma çalışanı Yiğit Aykurt’un olay gününe ait delilleri karartan ve sahte delil üreterek polis merkezine gidip teslim eden kişi olduğu iddiası var. Aynı şekilde diğer yurt dışındaki firma çalışanı İbrahim Kazmacı ise, Dorukhan Büyükışık’ın cansız bedenini bulan kişi olduğu biliniyor. Savcılık soruşturmasına göre; İbrahim Kazmacı 10 Nisan 2026 günü yurt dışına çıktı. Diğer firma çalışanı Yiğit Aykurt’un ise, 16 Mayıs 2026 günü yani operasyondan beş gün önce yurt dışına çıkış yapması dikkat çekici.
Dosyanın kilit isimlerinden Komiser Atakan Kaçar da, 11 Mayıs 2026 günü yurt dışına çıktı. Kaçar’ın da operasyondan on gün önce yurt dışına çıkışı, Aykurt gibi dikkat çekici.
Sıra HSK’da
Katledilen Dorukhan Büyükışık’la ilgili yaklaşık 8 yıldır devam eden süreçte sadece siviller, jandarma ve polisin ihmali konuşulmasa gerek.
Soruşturmada görev alan bazı yargı mensuplarıyla ilgili Büyükışık Ailesi’nin HSK’ya yaptığı ve kabul edilmeyen şikayetler var.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, faili meçhul dosyalar konusunda hassas. Şimdi aynı hassasiyeti HSK’nın da göstermesi gerekir kanımca. Süreçte ihmalleri olan yargı mensuplarıyla ilgili atılacak adım merakla bekleniyor!
/././
Gazetecilik suç değildir, suçlular için tehlikedir -Mine Söğüt-
Özgür basından gocunan kötücül iktidarların kadim telaşından payını fazlasıyla alan bu ülkede “Gazetecilik suç değildir” gibi garabet bir cümle kurmak zorundayız. Ve o cümleyi “Bağımsız gazeteciliği engellemek suçtur” diye tamamlamanın dahi suç sayılabileceği kaotik bir iklimde haber yapmaya çalışmaktayız.
İktidar bu ülkede yıllardır gazetecileri satın almaya, alamadıklarını da zindanlara tıkarak susturmaya boşuna çalışmıyor.
Bu ülkenin en kıymetli gazetecileri zamanında sistematik bir şekilde faili meçhul cinayetlerle boşuna öldürülmediler.
Onların yokluğuyla açılan alanlara kullanışlı gazeteciler boşuna yerleştirilmediler.
Öldürülen gazetecilerin failleri aslında meçhul değil aksine son derece meşhurdu ve hepsi herbirlikte bugünkü küflü ortamın temellerini atmakla meşguldü.
Gazeteciler mesleğin ortaya çıktığı en eski zamanlardan beri ikiye ayrılırlar: Saraylar için kıymetli olanlar ve meslek için kıymetli olanlar.
Saraylardan bildirenler saraylar için kıymetlidirler, sokaklardan bildirenler meslek için.
Şu anda tutuklu bulunan Alican Uludağ, İsmail Arı, Merdan Yanardağ ve gazetecilik yaptığı için, toplumun sesi olduğu için, korkusuzca konuştuğu ve yazdığı için tutuklanan, yargılanan, tehdit edilen, gözaltına alınan, hakkında soruşturmalar açılan, sindirilmeye, susturulmaya, yıldırılmaya çalışılan tüm diğer bağımsız gazeteciler bu mesleğin kıymetlisidir.
Gazetecilik, çekirdeğinde binlerce yıldır saraylardan yayılan güdümlü haberlerle sokaklardan toplanan bağımsız haberlerin çatışmasını barındıran gerilim yüklü bir meslektir.
Yazının icadıyla birlikte, kalıcı olan haberleri üretmeye ve duyurmaya ilk önce maddi ve manevi imkanları ellerinde tutan iktidarlar başladılar. İlk haberler devlet duyuruları, savaşlarla ilgili bilgiler, ticari havadisler, dinsel meseleler ve siyasi kararlar üzerineydi ve sadece muktedirin kontrolündeki bir dilden çıkardı.
Ancak matbaanın bulunmasından sonra gazetecilik iktidarların tekelinden çıkabildi ve saraylardan sokaklara inerek sivilleşip bağımsızlaşmaya başladı. Nihayetinde de bugünkü gazeteciliğe evrimleşti. 15’inci yüzyılda matbaanın yaygınlaşmasıyla birlikte devletler ve kilise Avrupa’da panik yaşadı. Çünkü kendi sarsılmaz iktidarlarına karşı olan fikirler artık herkes tarafından kolayca çoğaltılıp yayılabiliyordu.
Hemen yasak listeleri yapıldı. Yayınlar izinlere bağlandı. Ve bu sansür telaşına karşılık zamanla basın özgürlüğü talepleri dile gelmeye başladı. Devletler ve dini otoriteler itirazların yükselmesiyle birlikte yavaş yavaş sansür alanlarını daraltmak zorunda kalsalar da dine saldırı olarak gördüklerini, devlete karşı yapılan yayın ve hakaret içerikli haberleri hep denetim altında tuttular.
“Basın özgürlüğünü kısıtlayan yasa yapılamaz” maddesi ilk kez 18’inci yüzyılda Amerika anayasasına girdi. Ve basın özgürlüğü anayasal bir hak olarak tanındı. Fransız devrimi sırasında da düşünce ve ifade özgürlüğü savunuluyordu ama tüm bunların gücü iktidarların sansür mekanizmasını hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırmaya yetmedi.
Zaten iktidarlar da işi yasalara ve şansa bırakmamayı, gazetecileri, hatta gazeteciliği satın alarak iplerini sağlam kazığa bağlamayı çabuk öğrendiler.
O yüzden gazeteciler bir ikiye daha ayrılırlar: Satılık olanlar ve olmayanlar.
Bugün “en” bağımsız haberciliğin bile ilan almadan yapılamadığı, vahşi kapitalizme göbekten bağlı olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ve hapisteki gazetecileri iktidarın elinden kurtarmaya çalışırken gazetecilik ve sistemin tuzakları üzerine kafa yoracak bir boşluğu lüks sayıyoruz.
Özgür basından gocunan kötücül iktidarların kadim telaşından payını fazlasıyla alan bu ülkede “Gazetecilik suç değildir” gibi garabet bir cümle kurmak zorundayız.
Ve o cümleyi “Bağımsız gazeteciliği engellemek suçtur” diye tamamlamanın dahi suç sayılabileceği kaotik bir iklimde haber yapmaya çalışmaktayız.
Suçun tarifini suçlunun yaptığı bir sistem…
Bugün hukuki kılıf uydurularak büyük bir hukuksuzlukla tutuklanıp yargılanan gazetecileri iktidarın elinden alabilecek en büyük güç mesleğin karakterindedir.
Güdümlü olarak saraydan değil bağımsız olarak sokaktan haber yapana gazeteci denir.
Ve bağımsız gazetecilik tabii ki suç değildir…
Ama suçlular için büyük bir tehlikedir.
/././
“Fakirler”in partisi!-Umur Talu-
AKP’li milletvekili “kamuoyundan özür dileyerek ve CHP’yi suçlayarak” açıkladı ki, “Dört kız kardeş, erkek kardeşlerine karşı miras anlaşmazlığıyla tapu iptal davası açmış” da “diğer üç kız kardeşin durumu iyi olmadığı için” Aksaray’da hep birlikte “fakir” olmuşlar. Mahkeme harcı ödememek için. TÜİK ve benzeri kurum araştırmalarına göre, benim anladığım, Aksaray’da fakir olmak da kolay, zengin olmak da!
Futboldan anlamak kolay değil tabii; herkes çok anladığı için. Hele Türkiye’de. pazar günü “kümede kalma maçları”nı izlerken şöyle bir baktım da: Ligi ilk üç sırada tamamlayan üç takım, şampiyon Galatasaray ile Fenerbahçe ve Trabzonspor, küme düşme potasındaki üç takımla, yani en alt sıralarla oynuyordu.
Tabii normal zamanda da bu takımlara takılmaları mümkündü ama son hafta “anormal bir zaman”dı. Üçü de rakiplerine takıldı nasılsa! İkisi yenildi, biri 0-2’den 3-2 yapıp sonra rakibinin ihtiyacı olan üçüncü golü yedi. Ben açıkçası Antalyaspor-Kocaelispor maçını izledim. Mertçe, sonu hüzünlü bir maç oldu. Diğerlerine bir şey diyemem! Ama şunu diyebilirim: Futbolun bu kadar “sürprizlerle dolu” olduğu bir ülkede, bir Celtic taraftarı, bir Atlethic Bilbao taraftarı da zor olunur, yine küme düşen takımını kucaklarken Filistin bayrakları açan St. Pauli taraftarı da tabii! (Bu vesileyle Gençlik ve Spor Bayramınızı kutlarım!)
Ve bu ülkede her şey sürprizlerle mürprizlerle mümkündür!
Nitekim, sonradan il olan Aksaray’ımızda 16 yaşında bir genç intihar ederken… Onun milletvekilinin karısı da meğerse “fakirlik belgesi” çıkarıvermiş muhtardan.
Bir kadın Ihlara kanyonuna atarken kendini… onun milletvekilinin karısı da meğerse “fakirlik belgesi” çıkarıvermiş muhtardan.
Bir başka kadın, (elbette ne fark eder ama başörtülü) bedeninde muhtemelen kocasının darp izleriyle Aksaray’da kendini asarken… onun milletvekilinin karısı da meğerse “fakirlik belgesi” çıkarıvermiş muhtardan.
Aksaray’da herkesin takdirini kazanmış bir ilçe Milli Eğitim Müdürü, yaptıklarını iptal eden, kendisini sürdüren bir AKP’li belediye başkanı yüzünden intihar ederken… onun milletvekilinin karısı da meğerse “fakirlik belgesi” çıkarıvermiş muhtardan.
AKP’li milletvekili “kamuoyundan özür dileyerek ve CHP’yi suçlayarak” açıkladı ki, “Dört kız kardeş, erkek kardeşlerine karşı miras anlaşmazlığıyla tapu iptal davası açmış” da “diğer üç kız kardeşin durumu iyi olmadığı için” Aksaray’da hep birlikte “fakir” olmuşlar. Mahkeme harcı ödememek için.
TÜİK ve benzeri kurum araştırmalarına göre, benim anladığım, Aksaray’da fakir olmak da kolay, zengin olmak da!
“Bu nasıl oluyor” diye sorarsanız, şöyle oluyor: Aksaray bir yandan, “Sosyo Ekonomik Gelişmişlik Endeksi”nde 81 il arasında 72’nci sırada… bir yandan yine TUİK’e göre “yoksulluğun en yüksek olduğu illerden.” Ama bir yandan da mevduat ve döviz açısından Türkiye ortalamasının üstünde… imiş!
Yani bir nevi Türkiye tablosu işte: Bir yoksul Aksaraylıları var şehrin, bir de varlıklı “Ak Saraylıları.”
“Aksaray yerel medyası” bu haberleri vermiş. Altlarındaki yorumları okudum. “Bu kadar zengin varken nasıl en yoksul illerden oluyor” diye soran her Aksaraylı, hemen sonra kendi cevabını da veriyor: “Zengin daha zengin, fakir daha fakir de o yüzden!”
Hem de Ak Parti’ye oy vermiş bir kentin Ak ile Kara hali böyle. Yani Türkiye işte. Hatta tıkınanı da yakınanı da muhtemelen aynı yere bastı mührü! Elbette bilemem ama, umarım huzur içinde uyurlar; intihar edeni de karısını döveni ve kocasından dayak yiyeni de belki. Belki de değildir.
Elbette ne ölümde ne intiharda böyle ayrımcılık olmaz. Ben de yapmam.
Ama “ayrımcılık, eşitsizlik, adaletsizlik” de zenginleştirirken kimlik sorar ama yoksullaştırırken ne adres sorar ne oyunu, soyunu, huyunu.
Milletvekilinin sayın eşi de belki şöyle düşünmüştür, bacılarıyla birlikte: Tamam biz Ak Saraylıyız, varlıklıyız ama Aksaraylıların çoğu “fakir.” O zaman halkın içinde olmak gerekir!
Ben artık buna bir şey diyemem!
Aksaray’da takılıp kaldığım için, “karşıda saydığı” herkese giydiren, spor ahlakına sahip birisinin para “ak”lamaktan (tabii suçu kesin değil) içeri alınmasına, çocuğu okula silah getiren iktidar mensubu kadın milletvekilinin bunu örtbas çabasına, kızının arabasına “çakar” arz eden “ak gazeteci”nin çakılmasına sıra gelmedi ama zaten sıra yapmaya kalksan, unuttuklarına ayıp olur! Neyse ki “CHP’lilerin yolsuzlukları”nın üstüne gidiliyor, hiç parti ayrımı yapmadan, ak mı kara mı diye bakmadan… ki bazıları “Ak” Saray’da inip otobüs değiştiriyor!
Silivri’ye son iddianame... Kemal Kılıçdaroğlu imzalı!-Yalçın Doğan-
Yandaşların Kılıçdaroğlu’nu aniden sempatik gösterme merakı ile kendisinin dünkü açıklaması... CHP’ye mutlak butlan kararının yola çıktığına mı işaret?
Yandaş TV’lerde “son dakika” diye yayınlanan haberin görüntüsünde iki kişi var:
Biri Kemal Kılıçdaroğlu, diğeri kimsenin tanmadığı sakallı, takkeli 75-80 yaşlarında bir adam.
10 Mayıs günü yayınlanan bu haberde o sakallı kişi 2019 yılında Pursaklar’da bir askerin cenazesine katılan CHP’lilere yönelik saldırıda Kılıçdaroğlu’na yumruk atan Yakup Karakoç imiş!..
Saldıranların bazılarının AKP’li olduğu ortaya çıkıyor, hatta AKP sözcüsü o kişilerin partiden ihracı istemiyle disiplin kuruluna verildiklerini açıklıyor. CHP saldırıyla ilgili kitap yayınlıyor.
“Son dakika” haberinde Yakup Karakoç “çok pişmanım, Kemal Ağabeyimden özür dilemek ve helallik istemek için geldim” diyor, Kılıçdaroğlu memnun, “kin şeytana özgüdür, birbirimizi seveceğiz” diyor, onu affediyor.
Görüntüleri izleyince, bazı arkadaşlarımla konuşuyorum, “bu neyin hazırlığı, yandaş TV’ler bu haberi neden o kadar önemsiyor” sorularıyla birlikte.
Bir kaç gün sonra yine yandaş TV’lerde, “CHP İstanbul İl Başkanlığına atanan kayyım ve yönetimi Kılıçdaroğlu’nu ziyaret etti” haberi. Ne alaka, nesi haber bunun?..
Bu ülkede hiç bir şey tesadüf olmaz!..
Erdoğan - Kılıçdaroğlu
Sıradan gibi görünen haberlerle, AKP Kılıçdaroğlu’nu kamuoyuna yeniden hatırlatıyor.
Şubat ortasında bir yurt dışı geziden dönerken Tayyip Erdoğan önce CHP’ye klasik suçlamaları yöneltiyor, ardından:
“CHP seçmeni utandıran bir parti oldu. Sayın Kılıçdaroğlu’nun dönemine bakıyoruz, bu dönemden çok farklı”.
Yıllarca “Bay Kemal” edebiyatıyla, Kılıçdaroğlu’na etmediği hakareti bırakmayan Erdoğan, şimdi ona çiçek atmakla meşgul!..
Kılıçdaroğlu dün...
AKP’nin kendisine destek çıkan adımlarını Kılıçdaroğlu boşa çıkarmıyor. Dünkü açıklaması:
Silivri’de görülen CHP davalarına yeni bir iddianame gibi!..
CHP ile ilgili söylediği sözler...
“Emanet kirletilemez... Emanete kara çalınmaz... Bu ulu çınarın gölgesi haramın ve kirlenmişliğin sığınağı asla ve asla olamaz... Gerektiğinde arınmasını bilir...”
Silivri’de görülmekte olan davalara üstü kapalı göndermelerle CHP’yi suçluyor. Konuşmasında tek doğru cümle şu:
“Bir milletin geleceği siyasetin aklıyla, vicdanıyla, ahlakıyla şekillenir”.
Çok doğru, “ahlakıyla”.
İmalı suçlamalarla, o iddiaların ortaya nasıl çıktığını görmezden geliyor. Hele de, duruşmalardaki savunmaları toptan yok sayıyor.
2017 Referandumu
Zafer Partisi Lideri Ümit Özdağ da, 2017 Referandumu ve Kılıçdaroğlu’na dönük açıklamalarda bulunuyor.
2017 Referandumu’nda sandıkların kapanmasına saatler kala mühürsüz seçmen zarfları Yüksek Seçim Kurulu tarafından kabul ediliyor.
Erdoğan Cumhurbaşkanı seçiliyor.
Ümit Özdağ seçim akşamı Kılıçdaroğlu’nun kendisine “biz YSK’ya yürümeyi düşündük ama, silahlı adamlar varmış, bize ateş açılacaktı” dediğini aktardıktan sonra:
“Bu felaket bir açıklama. Biz Anayasa’nın ihlal edildiğini biliyoruz ama, canımızdan korktuk ve izin verdik, demek. Ayrıca, o gece ben gittim, ortada silahlı adamlar filan yoktu.
O gece oraya gelmediler ancak, CHP konuyu AİHM’e götürebilirdi, götürmedi. Bu rejimi Erdoğan ve Kılıçdaroğlu birlikte kurdular”.
Yarım kalan AİHM macerası
2017 Referandumu ve CHP, Kılıçdaroğlu’nun hanesine eklenen ayrı bir kırık not.
CHP Konya milletvekili, hukukçu Atilla Kart AİHM’e başvuru için her türlü hazırlığı tamamlıyor, Kılıçdaroğlu önce onaylıyor, “emeğine sağlık kardeşim, yolun açık olsun” diyor ancak, son anda kendisine, Kılıçdaroğlu’nun isteği iletiliyor:
“CHP adına başvurma, kendi adına başvur!..”
Bu istek CHP’nin AİHM sürecini çökertiyor.
Çünkü...
Dava iç hukuk yollarını tüketen CHP tarafından açılıyor, iç hukuk yollarını tüketen Atilla Kart tarafından değil.
Usul açısından sakat, AİHM dosyayı iade ediyor.
Ufukta butlan mı var?
AİHM hatırlatması Ümit Özdağ’ın sözleriyle bağlantılı.
Yandaşların Kılıçdaroğlu’nu aniden sempatik gösterme merakı ile kendisinin dünkü açıklaması ise...
CHP’ye mutlak butlan kararının yola çıktığına mı işaret?..
Öyle bir karar çıkarsa, çok büyük olasılıkla Kılıçdaroğlu CHP’nin başına!..
AKP’nin istediği gibi!..
Sonrası çok ayrı...
/././
T-24




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder