soL "Köşebaşı + Gündem" -8 Mayıs 2026-


CHP’nin durumu, Burcu Köksal, Böcek Ailesi ve Özkan Yalım: Neler oluyor?-Ali Ufuk Arikan- 

Genel Başkan bir belediye başkanına, Burcu Köksal'a saatlerce ulaşamıyor, bunu da il başkanı duyuruyor. Üstelik tek sorun bu da değil, Özkan Yalım ve Böcek Ailesi başlıkları da CHP açısından büyük bir krize doğru sürükleniyor. Peki, gerçekten neler oluyor? Gelin düzen siyasetindeki tabloya bu üç isim üzerinden, yakından bakalım.

AKP iktidarı uzun süredir CHP yönetimini paralize etmiş durumda.

Kayyımın yolunu döşeyen mutlak butlan sopası, bu sabah dahi devam eden kesintisiz İBB operasyonları/davası ve yine AKP dolayımlı bir türlü sonlanmayan belediye başkanı istifaları.

AKP iktidarının hukuksuz operasyonlarına etkili ve kararlı bir yanıt üretme görüntüsünden uzak olan CHP yönetiminin bu süreçte elini zayıflatan en önemli başlıklardan biri parti içindeki hiziplerin hepsinin kendi yol haritasına sahip olması.

Parti içindeki bütünlük görüntüsü her yandan darbe alırken, bunun son örneği Burcu Köksal, Özkan Yalım ve Muhittin Böcek başlıkları oldu. CHP bu üç başlığın üçünde de AKP’ye bedel ödetmekten çok, kendisi bedel ödemek durumunda kaldı.

Peki, nasıl oldu tüm bunlar?

Gelin yakından bakalım…

Geliyorum diyen facia: Burcu Köksal

2007’den bu yana aktif olarak CHP’de siyaset yapıp, Afyon’dan tam dört kez milletvekili seçilen bir isim Burcu Köksal.

Özgür Özel gibi o da CHP’nin en etkili koltuklarından birinin sahibi oldu, CHP Grup Başkanvekilliği.

Tüm düzen partilerinde olduğu gibi vekillik koltuğuna bir kez oturduktan sonra kalkmak bilmeyenlerden biriydi.

O koltuktan sadece belediye başkanlığı için kalkılması geleneğine uygun olarak 31 Mart seçimlerinde CHP’nin Afyonkarahisar Belediye Başkan adayı oldu.

74 yıl sonra kenti kazanan ilk CHP’li belediye başkanı etiketine sahip oldu bu sayede.

Büyük bir kahraman gibi sunuldu, tıpkı Özlem Çerçioğlu gibi, ya da Keçiören’i kazanan Mesut Özarslan gibi.

Sonu da onlar gibi oldu...

Yolsuzluk iddiası ve Erdoğan vetosu

Yıllarca CHP’nin en etkili koltuklarında yer almış bir isim, son bir yıldır AKP’ye geçeceği iddialarına konu oluyordu.

CHP yönetimi ise bu süreci "seyirci" koltuğundan izlemekle yetindi.

Hakkında yandaş medyada çok sayıda yolsuzluk iddiası çıktı. 

Ancak AKP bu kez sadece yolsuzluktan vurmuyordu.

İddialardan biri de AKP’ye geçmek için araya birilerini soktuğuydu. Tam bir itibarsızlaştırma ve sindirme operasyonu yürütüldü.

İddiaya göre Erdoğan kabul etmediği için AKP’ye katılamadı.

Bu tartışma ve iddialar bundan tam yedi ay önce zirve noktasına çıktı.

CHP yönetimi derin sessizlik içindeyken Köksal’dan zehir zemberek bir açıklama geldi.

CHP PM üyelerini hedef alıyor, parti yönetimini sert şekilde eleştiriyor, ancak partide kalacağını belirtip, AKP’ye geçeceği iddialarını reddediyordu.

Tekrarlayalım, geçişinin Erdoğan vetosu nedeniyle olamadığı haberleri sonrası yaşanıyordu bunlar.

Beklenen son

Tüm bu yaşananların ardından dün kameralar karşısına geçen CHP’nin Afyon İl Başkanı, Belediye Başkanı Burcu Köksal’a ulaşamadıklarını, haber alamadıklarını itiraf edip şunları söylüyordu: Dün akşam bu haberler yayınlanmaya başladığı saatten itibaren maalesef ne ben İl Başkanı olarak, ne de Genel Başkanımız, Belediye Başkanı'na ulaşamamıştır. Telefonlarını açmamıştır, geri dönüş yapmamıştır, notlara geri dönmemiştir.

İl Başkanı çıkıyor, CHP’nin genel başkanının bir belediye başkanına ulaşamadığını söylüyor. 

Sonra yeni haberler servis ediliyor, Özel’in Köksal’a ulaşması için Mansur Yavaş’la konuştuğu iddia ediliyordu örneğin.

Ancak kimsenin ulaşamadığı Köksal’ın sonunda AKP’ye geçeceği kesinleşiyordu.

CHP yönetimi aylarca seyretmiş, tek bir adım atmamış ve beklenen son gelmişti yine.

İl Başkanı konuşurken bekleyen partililerin görüntüsü. Fotoğraf: Sözcü

Özkan Yalım’ın itirafçılığı ya da etkin pişmanlığı

CHP’li Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım, AKP’nin “bel altı” operasyonu ve yine “bel altı” servisleriyle hedef oldu bilindiği gibi.

Bu operasyonun hemen ardından Yalım'ın Özgür Özel’e VIP araç tahsis ettiği de dahil olmak üzere birçok suçlama gündeme getirildi.

Tüm bunlar olurken CHP yönetimi AKP’nin üzerine gidecek, yanıt verecek bir görüntünün hayli uzağında, Yalım’ı ihraç edip edemeyeceğini tartışıp durdu.

Aradan haftalar geçtikten sonra Yalım, CHP tarafından ihraç edildi.

Kararı duyuran CHP Sözcüsü Zeynel Emre, birçok CHP belediyesine yönelik operasyonlar yapıldığını hatırlattı ve "Bunlar içerisinde bir tanesi etik olarak bizi rahatsız etti" dedi.

Gerçekten tuhaf bir açıklamaydı.

AKP iktidarı her şeyi en ince şekilde planlasa CHP en fazla bu kadar zarar görürdü.

En sonunda ise dün Adalet Bakanı Akın Gürlek bir canlı yayına çıkıp, partiden ihraç edilen Yalım’ın etkin pişmanlıktan yararlanarak savcılığa ifade verdiğini duyurdu.

Belli ki Yalım da AKP tarafına geçen CHP’liler kervanına katılmıştı.

Bu geçiş üzerinden Özel’e ve CHP’ye yönelik nasıl bir operasyon planlanacağını da yakında görecek gibiyiz.

Geliyorum diyen bir diğer kriz: Muhittin Böcek ve oğlu…

CHP’nin Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek de AKP operasyonlarıyla tutuklanan isimlerden biri.

Böcek hem İBB operasyonlarıyla ilişkilendiriliyor hem de Özel’e kurultay öncesi para verdiği iddialarıyla hedef alınıyor.

Öte yandan onun hakkında da AKP’ye geçmek istediği haberleri servis ediliyor.

CHP cephesinden gelen açıklamalar bunu kabul etmediği için hedef alındığı yönünde.

Ancak bu açık şantaja etkili bir yanıt verilmediği oranda bu başlık da CHP’nin aleyhine dönmeye başlıyor.

Geçtiğimiz haftalarda tıpkı Yalım gündeminde olduğu gibi “bel altı” haberlerle hedef alınan Böcek ailesinden Gökhan Böcek’in de etkin pişmanlıktan yararlandığı ifade edildi.

Bu açıklamayı yapan kişi de yine Akın Gürlek oldu.

Gürlek, CHP’ye karşı eline geçtiğini düşündüğü iki kozu büyük bir heyecanla anında canlı yayında dile getirirken son derece keyifliydi.

AKP cephesinin keyifli ve saldırgan olmasında şaşırılacak bir şey yok peki, CHP tarafı?

Şaşırılacak ne var ya da düzen siyasetinin açmazı

Burcu Köksal, Özkan Yalım ve Muhittin Böcek üzerinden AKP tarafından yapılan hamlelerin tamamı ayan beyan ortada ve geliyorum diyordu, aylardır.

Bu başlıkların hiçbirinde öncesinde önlem alamayıp, içerde darmadağınık bir görüntü veren CHP, AKP’ye karşı darbe vurabileceği ya da en azından daha az darbe yiyeceği gündemlerin tamamında ağır darbe yemeye devam etti.

AKP'nin niyeti açıktı, belli ki bu darbelerle CHP yönetimini seçime kadar paralize etmeyi hedefliyorlar. CHP yönetiminin bu tablodan çıkma niyeti olup olmadığı ise ayrı bir haberin konusu. 

Ancak içinde bulunulan durum sadece belli isimlerle, CHP yönetiminde bulunan kadrolarla ilgili de değil. AKP'nin domine ettiği ve belirlediği düzen siyasetinin en yalın manzarasıdır yaşadıklarımız. Burcu Köksal'dan, Özkan Yalım'dan, Özlem Çerçioğlu'ndan, Mesut Özarslan'dan kahraman yaratmaya çalışan düzen siyasetinin sonucudur bu, şaşırtıcı olmayan şekilde...

https://haber.sol.org.tr/haber/chpnin-kecioren-krizinin-hatirlattiklari-sorun-curuk-yoneticiler-mi-406271

Bakan Kurum'un kampanyasına para veren İBB sanığı gündemde: Kim bu firari patron Gülibrahimoğlu? 

2024'te Akit Gazetesi’ne 5 milyon 700 bin lira, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı olan Murat Kurum'un seçim kampanyasına 41 milyon 660 bin lira aktardığı söylenen İBB sanığı firari patron Murat Gülibrahimoğlu'nun geçmişi karanlık.

İBB iddianamesinde İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu dışındaki "örgüt yöneticilerinden" biri olarak geçirilen firari patron Murat Gülibrahimoğlu hakkındaki iddialar sürüyor.

19 yıl 6 aydan 51 yıla kadar hapsi istenen Gülibrahimoğlu geçtiğimiz günlerde ilk kez İmamoğlu'nun ifadesinde yer vermesiyle gündem oldu.

Gülibrahimoğlu'nun şirketlerinden, "Güney Cebeci Madencilik Sanayi Ticaret AŞ'ye ait Cebeci Maden Sahası Bölgesi'ne İBB tarafından hafriyat dökümü nedeniyle kamu zararı oluştuğu" iddiasından tutuklu yargılanan Ahmet Güldü'nün savunmasının ardından söz alan İmamoğlu, iddiaların "uydurma" olduğunu belirtti. Gülibrahimoğlu'nun şirketinin 2024’te Akit Gazetesi’ne 5 milyon 700 bin lira yatırdığını söyledi.

Sonra da Gülibrahimoğlu'na ait şirketten 2024 yerel seçimlerinden önce şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı olan Murat Kurum'un kampanyasına 41 milyon 660 bin lira aktarıldığını ekledi.

Bakan Kurum iddiaları yalanlayarak "iftira" dedi. "Söz konusu kişinin seçim kampanyamıza herhangi bir desteği asla söz konusu olmamıştır" diye konuştu.

CHP'den denetim raporu paylaşımı

CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın da, sosyal medya hesabından konuyla ilgili açıklama yaptı. "2024’ün 1 milyon farkla kaybeden İstanbul AKP adayı, bugünün bakanı Murat Kurum, 'İmamoğlu Suç Örgütü' üyesi olduğu iddia edilen kişinin kendi kampanyasına 41,6 milyon TL para gönderdiğini yalanlamış" dedi. 

Günaydın'ın sosyal medya platformu X'ten paylaştığı denetim raporu.

Bir "denetim raporu" paylaşarak Günaydın, şunları kaydetti: "Aşağıda denetim raporunun ilgili sayfası var. Yalanlamada ısrarcıysanız, iki şeyi ileri sürebilirsiniz; 1- Bu denetim raporu sahtedir, 2- Kalyon Prodüksiyon sizin kampanyanızı yürüten firma değildir. Bunları söylemeniz mümkün değilse, geriye, 'gerçeklerin bir gün gün ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır' sözü kalıyor... Kumpaslarınız elinize yüzünüze bulaşıyor, ilk seçimdeki akıbetiniz 2024 Mart’ından beter olacak."

Kurum’un reklam ve tanıtım işlerini yapan şirketi Kalyon Ajans'tı. Ajans iddiaların ardından sitelerinde yer alan bakanlıkları ve AKP'li belediyeleri referanstan kaldırdı.

Gülibrahimoğlu kim, İBB iddianamesinde nasıl geçiyor?

Toplam 402 şüphelinin yer aldığı İBB dosyasında, İmamoğlu’nun yönettiği iddia edilen "örgütün" 99 üyesi olduğu, Fatih Keleş, Murat Ongun, Ertan Yıldız, Murat Gülibrahimoğlu, Adem Soytekin ve Hüseyin Gün’ün “örgüt yöneticisi” olarak suçlandığı belirtilmişti.

İddianamede kamu zararı 160 milyar lira ve 24 milyon dolar olarak hesaplanmıştı.

Yandaş medya Gülibrahimoğlu için "kasa" nitelendirmesi yapmış ve bu kamu zararının 80 milyar lirasının Gülibrahimoğlu kaynaklı olduğunu yazmıştı. İngiltere’de olduğu öne sürülen firari patronun 2020- 2025 yılları arasında İstanbul'daki kaçak hafriyat dökümünün yapıldığı Cebeci maden sahasına, toplam 185 milyon ton atık boşalttığı öne sürülmüştü. 

İddianamede de, iştirak halinde birden çok ihaleye fesat karıştırıldığı, "kamu kurumu zararına dolandırıcılık" ve "ihaleye fesat sokmak" suretiyle "örgüt kurulduğu" öne sürüldü. Cebeci Maden sahasına yapılan "dökümün herhangi bir izne dayanmadığı, 2021-2025 yılları arasında yapılan kaçak döküm neticesinde 31 milyar liranın üzerinde suç gelirinin elde edildiği ve yapılan kaçak döküm neticesinde maden sahalarının zarar görmesine neden oldukları" iddia edildi.

İddiaların odağındaki  İstanbul'un Sultangazi ilçesinde bulunan Cebeci maden sahası.

İmamoğlu, Fatih Keleş ve İbrahim Bülbüllü'nün ortak olduğu söylenirken, iddianamede "Gülibrahimoğlu'nun üzerindeki malların bir kısmının İmamoğlu ve Fatih Keleş'e ait olduğu ve bu şekilde Adem Soytekin gibi 'kasa' görevini ifa ettiği, hafriyat gelirlerinin Gülibrahimoğlu'nun şirket hesaplarına yatırılarak 'sisteme' sokulduğu" iddialarına yer verilmişti.

Bahsedilen paraların "aracı şahıslar vasıtasıyla 'sisteme' aktarıldığı, bir kısmının şahsi zenginleşmede kullanıldığı, bir kısmının ise Murat Gülibrahimoğlu'na ait özel jet ile yurtdışına kaçırıldığı" ifade edilmişti.

Gülibrahimoğlu’nun sahibi olduğu Güney Cebeci Madencilik Sanayi Ticaret AŞ’ye, mal varlığına, kripto varlıklarına ve banka hesaplarına el konulmuştu. Gülibrahimoğlu'nun şimdiye kadar basına da herhangi bir açıklaması olmadı. 2020 yılında bir anda Kuzey Cebeci A.Ş.’nin yüzde 20 hissesini satın alan İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Elektrik-Elektronik Fakültesi mezunu olduğu söylenen Gülibrahimoğlu'nun nasıl yükseldiği meçhul. Hakkında da pek bilgi yok.

Babacan -Cangül Örnek- 

Abdullah Gül’ün ünlü ifadesiyle söylersek; “İnsan bazen hayret ediyor”. Neye mi? Ne bir kitle tabanı ne de “hukukun yeniden tesis edilmesi”nden öte siyasi söylemi olan bir siyasetçi için sergilenen bu cürete. Üstelik böyle bir siyasi sicile sahipken halka “makul isim” olarak sunulmasındaki rahatlığa...

Birkaç yıl önce Abdullah Gül’dü; şimdi Ali Babacan. Türkiye’de halkın önüne bazılarınca “ideal cumhurbaşkanı adayı” olarak çıkarılan isimlerden bahsediyorum.

Abdullah Gül’ün ünlü ifadesiyle söylersek; “İnsan bazen hayret ediyor”. Neye mi? Ne bir kitle tabanı ne de “hukukun yeniden tesis edilmesi”nden öte siyasi söylemi olan bir siyasetçi için sergilenen bu cürete. Üstelik böyle bir siyasi sicile sahipken halka “makul isim” olarak sunulmasındaki rahatlığa...

Önce şu sicile bir göz atalım:

AKP’nin kurucu kadrosunda yer alan Babacan, Türkiye’nin bir kâbus halini alan AKP macerasının mimarlarından. 2001’de girdiği bu yoldan 2019’a kadar da çıkmadı. Yani 24 yıllık AKP iktidarının 17 yılında Babacan var. Bu 17 yılın yaklaşık 11 yılında Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomi yönetiminin sorumluluğunu emanet ettiği kişiydi. Yabancı sermaye ile ilişkileri iyi olduğu için olsa gerek Erdoğan tarafından birkaç yıl için Dışişleri Bakanlığı koltuğuna da oturtuldu. Yani toplamda yaklaşık 13 yıl Erdoğan hükümetlerinde görev üstlendi.

AKP’deki son yıllarında cumhurbaşkanlığı sistemine ve ekonomi politikalarına itirazları olduğu söylendi. Doğrudur. Ayrıldı, kendi partisini kurdu.

Ondan sonra ise AKP’den ayrılanların kerameti kendinden menkul şekilde “matah siyasetçi” sayılması kontenjanından en fazla yararlanan isimlerin başında geldi. Otomatik olarak yüklenen bu statünün yanı sıra, “hukukun üstünlüğü” vurgusu nedeniyle olsa gerek, bazı çevrelerce “sağduyunun sesi” ilan edildi.

Ama tarih öyle acımasız bir kayıt alıcı ki; biz oraya baktığımızda Babacan’ı, AKP’nin bugün devletin güvenlik ve hukuk kurumlarının tamamını çökme noktasına getiren politikalarının altında, üstelik hükümet üyesi olarak imzası bulunan kişi olarak görüyoruz.

Hafızamızı tazelemek için birkaç örnek verelim: 2007’de başlayan ve yaklaşık olarak 2013’e kadar süren, Fethullahçıların AKP ile birlikte yürüttükleri “Ergenekon operasyonu” sırasında Babacan hükümetteydi. Bu operasyon ve benzerleri, “devleti ele geçirmek için” dizayn edilmişti. Bu süreçte kritik hamlelerin önünü açmak için çok sayıda siyasi cinayet işleniyordu. Böylece Türkiye’de siyasi hayat cinayet mahalli-karakol-mahkeme eksenine sokulmuştu. Bilindiği gibi oradan henüz çıkamadık. Babacan, bu sürecin arkasında olduğunu muhalefete geçtiğinde yaptığı açıklamalarla bile teyit etmekten çekinmedi. Diğer bir deyişle, her sorunu “hukukun üstünlüğünü tesis ederek” çözmeyi vaat eden bu siyasetçi, bugün muhalifleri demir parmaklıklar arasında çürüten rejimin mimarlarından biriydi ve bu rejimin bugün de kullandığı yöntem ve tekniklerden geçmişte hiç rahatsız değildi.

Yine hatırlatalım: 2013’te Gezi Parkı eylemleri başladığında ve sekiz yurttaşımız bu eylemler sırasında polis şiddeti nedeniyle hayatını kaybettiğinde başbakan yardımcılığı koltuğunda oturan Babacan’dı. Gezi’den hemen sonra dışarıda, yabancı sermayenin gözünde Türkiye’nin imajını düzeltme çalışmalarına başlamıştı. 2002’den başlayarak en az 2014’e kadar üniversite sınavı da dahil olmak üzere neredeyse tüm sınavların soruları çalınırken iktidarın mensuplarından biri Babacan’dı. 2014 yılında Soma maden katliamı yaşandığında Başbakan Yardımcısı Babacan’dı. Örnekler çoğaltılabilir...

Ama biz Babacan’ın “uzman” olduğunu ileri sürdüğü ekonomi başlığında imza attığı işlere bakalım. Çünkü Türkiye, son 24 yıldır sadece hukuksuz siyasi operasyonlardan değil, ülkedeki ücretli kesimin üstüne çöken ve “yağma” sıfatını sonuna kadar hak eden ekonomi politikalarından da çok çekiyor.

Geçtiğimiz günlerde akademisyen-yazar Aziz Çelik hatırlattı: Emeklilerin yoksulluğunu derinleştiren 5510 sayılı yasa Babacan yönetiminde hazırlandı. Böylece hem Hazine’nin GSYH’den emeklilik sistemine aktardığı pay hem de aylık bağlama oranları düşürüldü. Bu yasanın geçirilmesi için IMF’ye söz verilmişti.

AKP iktidarının ilk yıllarında Babacan, IMF’nin dayattığı ve kendisinden önce Kemal Derviş tarafından Meclis’ten geçirilen yapısal reformların hayata geçirilmesinden sorumluydu. Bu reformların tarımın bugünkü çöküşünün önemli nedenlerinden biri olduğunu biliyoruz. 2000’lerin başında Türkiye tarımının yok edildiğine dikkat çekilerek yapılan tüm itirazlara kulağını kapatan ve uluslararası sermayeyi memnun etmeyi esas alan isimlerin başında Babacan da vardı. Bugün enflasyon, kemer sıkma politikalarına rağmen düşürülemiyorsa, Türkiye tarım ürünlerinde dışa bağımlıysa, gıda enflasyonunda rekor kırıyorsak bunun başlıca sorumluları arasında Babacan yer alır.

Özellikle 2010 yılına kadar olan dönemde ülkeye giren kaynağı belirsiz parayla içeride bir para bolluğu yaşandığı halde özelleştirmelere hız veren ve bu yolla kamunun onlarca yıllık değerlerini yok yere elden çıkaranlardan biri Babacan’dı. Özelleştirmeyi devlet “çay bardağı üretmez” diyerek en arkaik propagandayla savunan Babacan, Telekom özelleştirmesiyle Türkiye tarihinin hem mali büyüklüğü hem de stratejik sonuçları açısından en büyük ekonomik skandallarından birine imza attı. Telekom’u devlet bankalarından kredi kullandırarak Oger Telecom’a devreden, Oger’in altyapı yatırımlarına harcaması gereken kâra el koymasını izleyen, şirketin Telekom’un varlıklarını satmasına göz yuman, alınan kredi geri ödenemeyince kredi yükünü yine kamunun sırtına yükleyen büyük oranda Babacan’dı. Türkiye’nin bu işten zararı, sadece batık kredi miktarını esas alsak bile yaklaşık olarak 5 milyar doları buldu. Bu yükün tamamını ise bugün pazardan meyve almakta zorlanan yurttaş sırtlandı.

Telekom gibi birkaç yıllık kârına denk bir bedelle, kendi varlıkları teminat gösterilerek devletin bankalarından kullandırılan kredilerle satılan Türkiye halkına ait varlıklar, özellikle onun ekonomiden sorumlu olduğu dönemde düpedüz yağmalandı. “Rasyonel ekonomi politikaları”nın savunucusu olduğu söylenen Babacan, özelleştirme adı altında Türkiye tarihinde halktan sermayeye en büyük varlık aktarımı operasyonunun yürütücülüğünü yaptı. Tekel, Tüpraş, Petkim, Erdemir gibi Cumhuriyet tarihi boyunca kamunun, yani yurttaşın inşa ettiği ne varsa elden çıkarıldı.

Makuliyet ölçüsü

“Makuliyet” nedir, siyasette “makul” olmak iyi midir tartışmasına girmeden yazacağım.

Siyasetçiler değişir değişmesine de Babacan değiştiğini söyleyen bir siyasetçi bile değil. Babacan, AKP iktidarında kendisine sorumluluk verilen yıllarda altına imza attığı icraatları bir-iki istisna dışında savunan; o yıllarda uygulanan büyük hukuksuzluklarla derdi olmayan; ekonomik eşitsizlikleri derinleştiren, tarımı çökerten, kamu varlıklarını satan, “mali disiplin” adı altında yurttaşın ücretine göz koyan politikaları hâlâ savunuyor.

“Bütün bunlara rağmen makuliyet iddiası nereden geliyor” diye soracak olursanız; öncelikle yabancı sermaye ile ilişkileri iyi bir “İslamcı” olmaktan geliyor diye yanıt veririm. Eski Türkiye’nin siyasi yelpazesinde bu konum “merkez sağ”a denk düşerdi. Şimdi kavram pek kullanılmıyor ama adını koyacak olursak Türkiye’yi yönetmek İslami merkez sağa layık görülüyor. Bu iddia sahiplerine göre Türkiye halkı “muhafazakâr” olduğu için bu halkın “otantik” siyasal temsilcisi olarak bir sağcı tarafından yönetilmesi uygun düşüyor. O sağcının, ülkenin sorunlarına çözüm bulacak bir programa, kapsamlı bir siyasal örgütlenme ve siyasal faaliyete, geniş bir seçmen tabanına bile ihtiyacı olmadığı varsayılıyor. O, sadece bir “İslamcı sağcı” olduğu için başkalarının örgütlü siyasal emeğinin başına geçip oturabilir diye düşünmemiz isteniyor.

Aynı fikrin takipçisi olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde CHP, Türkiye siyasi tarihine absürt bir trajedi olarak geçen “ekmek için Ekmeleddin” vakasını bu halka biraz da bu yüzden yaşattı.

Şunu da belirtmek gerekir ki; bugün de bu gerekçenin dillendirilmesi ve yaygınlaşması için ihtiyaç duyulan zemini sunan ana muhalefet partisinin kendisi. Sadece “Altılı Masa” denilen siyasi garabetten bahsetmiyorum. Ana muhalefet partisinin siyasi alanda yalnızlaşmamak ama daha önemlisi, Türkiye’yi esir alan “makul siyaset ideolojisi”nden pay almak için bu kesimin önünü her alanda açtığını görmemek mümkün değil. Tabanı olmadığı halde başta medya olmak üzere kritik alanlarda temsili yüksek bir grup olarak görünmeleri biraz da bundan.

Ama esas soru şu: Hiçbir şeyi makul olmayan Türkiye’de makul olmayan hayatlar yaşamaya mahkum edilen halkın “makul siyaset” istediğini kim söyledi


NATO’ya karşı savaşım -Ali Rıza Aydın- 

NATO’yu sorgulamak emperyalizmi ve kapitalizmi sorgulamaktır, sömürüyü ve sömürücüleri sorgulamaktır. Sorgulamak savaşımın stratejisini belirler. Görev sömürücülerin değil cumhuriyetçilerin, yurtseverlerin, komünistlerindir.

“Katıksız şekilde Amerikancı/NATO’cu bir çizginin benimsenmesinin” AKP ve Erdoğan döneminin değişmeyen tek gerçekliği olduğunu vurgular sevgili Fatih Yaşlı, Ortaklaşa dergisindeki (Sayı 7, Nisan 2026) “Amerikancılığın kısa tarihi” yazısında. 

Bu gerçeklik hukukla açıklanamayacak, iflah olmaz bir bağımlılığı anlatır. 1949 Kuzey Atlantik Andlaşması, Türkiye'nin 1952'de bu Andlaşmayı imzalaması, Anayasanın 90. maddesindeki usul ve yükümlülükler, Andlaşmanın yasa hükmünde olması, Andlaşma hakkında Anayasa Mahkemesine başvurulamaması gibi hukuksal başlıklar NATO’yu analize yetmez. NATO hukuk tanımazken NATO’ya karşı hukukla savaşıma da "dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı" denir.  

Emperyalizme karşı kurtuluş savaşıyla kurulan Cumhuriyet çeyrek yüzyılı bile tamamlamadan Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonuna, otuz yılı tamamlamadan NATO’ya girilerek, ABD ile sarmaş dolaş olunarak teslim edildi emperyalizme. 27 Mayıs 1960’taki Türk Silahlı Kuvvetleri Bildirisinde “NATO’ya inanıyoruz ve bağlıyız” denildi. 

12 Eylül’de ve devamında da kayıtsız koşulsuz sürdürülen bağımlılıkla olmazsa olmaz bir örgüt olarak kanıksatılan NATO, kuruluş yıllarında ve devamında karşısında olunan SSCB ve diğer sosyalist uluslar dağıldığı halde daha güçlü ve yaygın olarak devam ediyor. Gelgitler varmış gibi görünmesine karşın NATO-AB ilişkileri de güçleniyor.

NATO ve AB’nin üyelerine karşı, ABD ve İsrail’e karşı yeni tehditler (her neyse ve kimden gelecekse) işbirliğini derinleştiriyor. 2000’de Prag Zirvesinde alınan “yeni yetenekler, yeni üyeler, yeni ortaklar” kararı kararlılıkla sürdürülüyor. 

Kontrgerilla örgütleri kuracak, insanlık suçu işleyecek derecede ideolojik, saldırgan ve işgalci bir örgüt NATO.  Siyasal ve ekonomik bağımlılığın militarist örgütü olarak sermaye sınıfı tarafından yakından izleniyor ve destekleniyor, kâr kapısı ve sömürü güvencesi olarak görülüyor. Kuruluşu emekçilerin devletlerine karşıyken bugün sömürücü işbirliğinin güvenliği için emekçileri düşman görmeye, yaygınlaşarak suç işlemeye devam ediyor. Sovyetler Birliği tehdit oluşturuyor diyorlardı, şimdi tüm emekçileri tehdit olarak görüyorlar.      

Bu yıl 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesinde emperyalist egemenliğin yeni saldırılarının yolunu açmaya girişecekler.

Potansiyel terör tehditçisi ilan ettikleri düşmanları belli: Ulus devletler, doğa savunucuları, emekçi halklar…

Güçlü emperyalist saldırıya karşı yapılacaklar da belli: Güçlü antiemperyalist tavır ve eylem… Emperyalizme karşı savaşarak kurulan Cumhuriyetin birikimi bu savaşımı verecek güçte. 

Türkiye Komünist Partisinin 7-8 Temmuz'u içine alan 4-12 Temmuz arasını “NATO ile Mücadele Haftası” ilan etmesi, yalnızca Zirve’yi değil emekçilerin güçlü tavır ve eylemini işaret ediyor.    

Anayasanın siyasi partilere verdiği devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, ulus egemenliğine aykırı olmayan program ve eylem sorumluluğunu yerine getirme adımıdır TKP’nin kararı. Bu kararını uygulamazsa görev ve sorumluluğunu yerine getirmemiş olur. Bu kararını uygulamazsa siyaset ve ideolojisine, yurtseverlere, cumhuriyetçilere, işçi sınıfına ihanet etmiş olur. 

NATO’yu sorgulamak emperyalizmi ve kapitalizmi sorgulamaktır, sömürüyü ve sömürücüleri sorgulamaktır. Sorgulamak savaşımın stratejisini belirler. Görev sömürücülerin değil cumhuriyetçilerin, yurtseverlerin, komünistlerindir. 

Çözüm sömürü düzenini güvence altına alanlara karşı, sömürüsüz toplumun güvence altına alınmasıdır; kapitalist/emperyalist düzenin kural ve kurumlarıyla yaşama zorunluluğuna karşı bu düzenin değiştirilmesi, egemenliğin gerçek sahibi olan halka teslimidir.

Türkiye Komünist Gençliğinin tavrı net, hedefi net: Denizlerin Rüzgarı NATO’yu savuracak! NATO Türkiye’den kovulacak! 

AKP’li velinin öğrenci darp ettiği okulda şimdi de ilçe milli eğitim müdüründen öğretmenlere ‘tehdit’-Burcu Günüşen-

AKP yöneticisi velinin öğrenci darp etmesiyle gündeme gelen Kayseri Develi’deki ortaokul bu kez okul saldırıları sonrası iş bırakan öğretmenlere İlçe Milli Eğitim Müdürü’nün “tehdit ve hakaret” ettiği iddiasıyla gündemde.

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırılarının ardından Türkiye genelinde öğretmenler iş bırakmıştı.

İş bırakmanın ikinci günü olan 16 Nisan'da Kayseri’nin Develi ilçesinde İlçe Milli Eğitim Müdürü Ali Arslan’ın Pembe Cesarettin Kocatürk Ortaokulu’na giderek okul yönetimiyle tartıştığı ve okulun müdür ve müdür yardımcısına hakaret ettiği iddia edildi.

İddiaya göre Arslan müdür ile müdür yardımcısına Kayseri’de en çok iş bırakma oranının Develi’de olduğunu söyleyerek “Siz benim kuyumu mu kazmaya çalışıyorsunuz?” diye çıkıştı. Arslan’ın öğretmenler odasında da bir kadın öğretmenin telefonunu elinden alıp velilere gönderilen mesajlara bakmaya çalıştığı öne sürüldü.

Daha sonra tartışmaya aynı okulda Bilişim Teknolojileri öğretmeni olarak görev yapan Ali Arslan’ın oğlu M.Y.A.’nın da katılarak okul müdürü ile müdür yardımcısını “dövdürtmekle” tehdit ettiği iddia edildi.

Söz konusu iddialar üzerine Eğitim-İş Sendikası üyesi bir öğretmen tarafından, Arslan ve M.Y.A. hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunuldu.

Eğitim-İş Kayseri Şube Başkanı Murat Yıldız yapılan suç duyurusunun ardından savcılığın okulun güvenlik kamera görüntülerini aldığını, şu anda soruşturma izni verilip verilmeyeceğini bilmediklerini belirtti.

Yıldız okulda tehdit ve hakarete uğradığı iddia edilen öğretmen ve idarecilerin bağlı bulundukları Eğitim-Bir-Sen ve Türk Eğitim Sen’in olayı kapatmaya çalıştığını, yaşananlardan Kayseri İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nü haberdar etmediklerini öğrendiklerini söyledi.

Pembe Cesarettin Kocatürk Ortaokulu daha önce AKP Develi İlçe Yönetim Kurulu üyesi Hakan İsmet Medeni’nin, oğluyla tartışan öğrenciyi okulun içinde darp etmesiyle gündeme gelmişti. Medeni'nin, kendisini engellemeye çalışan ve tepki gösteren öğretmenlere ve okul yöneticilerine, "Ben AKP'de görev yaptım. Sizleri buradan sürdürürüm" dediği iddia edilmişti. Olayın görüntülerinin ortaya çıkması ve adli soruşturma başlatılmasının ardından AKP bir açıklama yaparak Medeni’yi ihraç istemiyle disipline sevk ettiğini duyurmuştu.

Hatay'da yine film setine dönüldü: 'Bakanın geçtiği yola asfalt dökün'-Özkan Öztaş- 

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı kapsamında kente gelen Murat Kurum'un ziyareti öncesi Hatay yeniden adeta bir film setine dönüştürüldü. Sadece Bakanın geçeceği güzergahlara yapılan göstermelik makyaj, Hataylıların tepkisini çekti.

Hatay, 31. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP 31) kapsamında düzenlenen toplantı için kente gelen Murat Kurum vesilesiyle bir kez daha adeta film setine çevrildi. 

Hatırlanacağı üzere, daha önce de AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın şehre gelişi nedeniyle kentte benzer bir film seti atmosferi yaratılmıştı. O dönemde akmayan nehre su verilmesi, yıkık köprülerin üzerinin köprü resimleriyle örtülmesi ve bitmeyen inşaatların brandalarla kapatılma girişimi gündem yaratmıştı. Bu trajikomik tablo karşısında halk, "Onca sorun varken uğraştıkları şeylere bak" diyerek haklı tepkisini dile getirmişti. Görenen o ki bu göstermelik vizyon, kentte kronik bir yönetim anlayışına dönüşmüş durumda.

Makam değişti ama ahkam değişmedi

Eskiler, "Zaman değişince ahkam da değişir" derler. Ancak söz konusu AKP olunca işler pek de öyle yürümüyor. 

Hatay'ı ziyarete gelen makamlar değişiyor fakat ahkam, yani o bildik yönetim şekli aynen devam ediyor. Cumhurbaşkanının ardından bu kez COP 31 çalışmaları kapsamında Murat Kurum'un kente gelmesiyle birlikte, şehrin makus talihi yine aynı senaryoyla sahnelendi. Bakanın ayak basacağı belirli yerlere alelacele asfalt döküldü ve kentte bir anda hummalı bir peyzaj düzenlemesi başladı.

Olmayan işler bir çırpıda oluyormuş gibi gösterilmeye çalışılırken, yıllardır yapılmayanların ve eksik bırakılanların üzeri aceleyle kapatılarak bir kez daha gizlenme yarışına girildi. Kentin sürekli bir yapboz tahtasına veya bir illüzyon sahnesine dönüştürülmesinden son derece rahatsız olan Hataylı yurttaşlar ise, göz boyayan bu geçici makyajlar yerine artık somut, kalıcı adımlar ve rasyonel planlar talep ediyor.

Bakandan önce, Bakandan sonra. Yapılan faaliyetlerin yalnızca Bakan Murat Kurum'un geçtiği yerlerde olması dikkat çekti.

Yolun Bakanın geçeceği yere kadar olan kısmına asfalt döküldü

Göstermelik çalışmaların en çarpıcı örneklerinden biri Ayşe Fitnat Hanım Caddesi üzerinde yaşandı. 

Bakan Kurum geçecek diye 6 Mayıs tarihinde başlayan asfaltlama çalışmaları, adeta bir tiyatro dekoru gibi sadece belirli bir güzergahı kapsadı. Caddenin Arasta Çarşı olarak tarif edilen bölümüne kadar hummalı bir şekilde asfalt dökme ve peyzaj çalışmaları yapılırken, güzergah üzerindeki elektrik direklerinin tamiri bile ancak Bakanın gelişinden nasibini alabildi.

Doğal olarak yurttaşlar da aynı can alıcı soruyu soruyor. Peki aynı caddenin Bakan tarafından görülmeyecek olan, protokol güzergahının dışında kalan geri kalan kısmı ne olacak? Bu ayrımcı ve göstermelik hizmet anlayışına isyan eden Hataylı yurttaşlar, sosyal medya üzerinden "Umarız oraya da başka bir Bakan ya da devlet büyüğü gelir" diyerek trajikomik duruma tepki gösterdi.

6 Mayıs gecesi karanlıkta devam eden ve Bakan Kurum'un geleceği yerler için yapılan çalışmalardan.

Sosyal medyadan yurttaşlara tehdit

Bakanın geçeceği yollarda hummalı bir çalışma günler öncesinden başlamış. Akşam demeden karanlık demeden yollara asfalt dökülüp şehir tekrar brandalarla kaplanmıştı. 

soL'a konuşan yurttaşlardan birisi ise konuyu sosyal medyada paylaşanların bazı anonim hesaplar tarafından tehdit edildiğini iddia ediyor. 

"Ben bu yapılanları sosyal medyada paylaştım. Kaldır onları diye mesaj geldi. Cumhurbaşkanı geldiğinde çok fazla fotoğraf paylaşılmış çok fazla görüntü çıkmıştı. Rahatsız olmuşlar. Anlaşılan 'Bir daha böyle görüntüler çıkmasın' diye talimat var. Belediyenin trolleri millete yazıp çiziyor kaldırın onları vs diye" sözleriyle yaşadıklarını anlatan bir yurttaş kentte yapılan makyaj çalışmalarının gündem olmaması için bir çaba harcandığını iddia ediyor.

Önce dozer girdi sonra karar çıktı: İklim konferansı için tarım arazileri otopark olacak!-Yusuf Yavuz- 

COP31’in yapılacağı Antalya EXPO alanına bitişik 64 bin metrekarelik tarım arazisi hakkında otopark ve altyapı imalatları gerekçesiyle TOKİ adına acele kamulaştırma kararı çıkarıldı.

Kasım 2026’da Antalya’da yapılacak olan Birleşmiş Milletler İklim Konferansı COP31 için Aksu ilçesindeki EXPO alanına bitişik 64 bin metrekarelik tarım arazisi hakkında acele kamulaştırma kararı çıkarıldı. 

8 Mayıs’ta Resmi Gazetede yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile EXPO alanının kuzeyinde yer alan özel mülkiyete ait 10 ayrı parsel TOKİ tarafından kamulaştırılacak.

Türkiye, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da yapılması planlanan Birleşmiş Milletler İklim Konferansı COP31’e ev sahipliği yapacak.

İklim konferansı için tarım arazileri üretimden koparılacak

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın 31’inci Oturumu (COP31) için seçilen yer, Aksu ilçesi sınırlarında bulunan EXPO alanı oldu. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un Başkanlığını üstleneceği İklim Zirvesi için Antalya’daki hazırlıklar da sürüyor.

Bu kapsamda Antalya Havaalanına yakın bir konumda bulunan EXPO alanına bitişik konumdaki özel mülkiyete ait tarım arazileri hakkında Cumhurbaşkanı Kararı ile TOKİ adına acele kamulaştırma kararı çıkarıldı. Karar, 8 Mayıs 2026 tarihli Resmi Gazetede yayımlandı. Buna göre, Aksu Solak Mahallesi sınırlarında kayıtlı bulunan, EXPO alanının kuzeyindeki toplam 64 bin 635 metrekare tarım arazisi acele kamulaştırma kapsamına alındı.

Acele kamulaştırma kararı ekinde yer alan parseller

Karar çıkmadan çalışmalar başladı

Tarım arazilerinin acele kamulaştırma kapsamına alınmasının gerekçesi ise, COP31 kapsamında ihtiyaç duyulan otopark ve diğer altyapı imalatlarının gerçekleştirilmesi olarak belirtildi. Acele kamulaştırmayla ilgili Cumhurbaşkanı Kararı Resmi Gazetede yayımlanmadan günler öncesinde alanda iş makineleri eşliğinde çalışmaların başlatılması tartışma konusu olmuştu.

1Antalya Aksu'daki EXPO alanında kamulaştırma kararı çıkadan günler öncesinden çalışmalar başlamıştı.

COP ne işe yarıyor?

COP, gezegeni uçurumun kenarından döndürmeyi vaat eden küresel bir kurtarma operasyonu gibi sunulsa da, gerçekte fosil yakıt lobilerinin ve dev şirketlerin gövde gösterisi yaptığı devasa bir "iklim fuarına" dönüşmüş durumda.

Kağıt üzerinde sera gazı salımlarını azaltma ve yoksul ülkelere finansman sağlama hedefiyle toplanan bu zirveler, petrol zengini ülkelerin ev sahipliğinde ve enerji CEO’larının başkanlığında, krizin asıl sorumlularının çözüm pazarladığı bir etkinlik haline geldi. Binlerce kişinin katılımıyla kendi başına bir fuar ekonomisi oluşturan COP'tan geriye her yıl sadece bağlayıcılığı olmayan vaatler ve hibe yerine borç dayatan finansal mekanizmalar kalıyor.

1,7 milyarlık fuar alanı 10 yıldır para yutuyor

COP31 için seçilen EXPO alanı, 2016 yılında Antalya’da düzenlenen EXPO2016 için hazırlanmıştı. Toplam 1 milyon 121 bin metrekarelik tarım alanı üzerinde oluşturulan ve resmi açıklamalara göre 1 milyar 720 milyon lira harcama yapıldığı belirtilen EXPO alanı, etkinliklerin ardından kaderine terk edildi. 

Düğün etkinlikleri ve film platosu gibi amaçlarla kullanılması gündeme gelen EXPO alanının bakımı için 2016’dan bu yana yaklaşık 1,5 milyarlık harcamanın yapıldığı iddiaları da gündeme gelmişti.  Antalya’da yıllardır atıl kalmasından dolayı eleştirilerin odağında olan EXPO alanı, 2023 yılında özelleştirme yoluyla satışa konulmasıyla da gündem olmuştu. 

Resmi Gazete'de yayımlandı: İzmir'in tarihi binasının içinde olduğu bölge için özelleştirme kararı 

İzmir’in en önemli noktalarından Konak Pier’in sınırları içinde bulunan bazı parseller Cumhurbaşkanı Kararı'yla özelleştirme kapsamına alındı.

Cumhurbaşkanı Kararı ile mülkiyeti Hazine’ye ait İzmir'deki bazı taşınmazların özelleştirme kapsam ve programına alınmasına karar verildi. Kararda yer alan parsellerin, tarihi Konak Pier’in sınırları içerisinde bulunduğu ortaya çıktı.

İzmir’in kalbinde bulunan Konak Pasaport’taki tarihi gümrük binası Konak Pier, "alışveriş merkezi ve marina" yapılacağı söylenerek Burhan Özfatura’nın Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu 1996 yılında İZMER adlı şirkete verilmişti, mülkiyet tartışması yakın zamanda çözülmüştü. Tarihi yapı 30 yıl sonra yeniden Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na bağlı Türkiye Denizcilik İşletmeleri’nin kontrolüne geçmişti. Konak Pier geçtiğimiz aylarda da uluslararası bir "dolandırıcılık" iddiasıyla gündeme gelmişti.

Kent belleğinde önemli bir yere sahip olan bölgenin özelleştirileceği iddiası İzmir'de tartışma yarattı.

Görsel: Gazete Yenigün

Süreç 31 Aralık'a kadar tamamlanacak

Ege'deSonSöz'ün haberine göre, resmi kararda İzmir’in Konak ilçesi Ahmetağa Mahallesi’nde bulunan 289 ada 6, 7 ve 8 parseller ile 3596 ada 1 parselin özelleştirme kapsamına alındığı belirtildi.

Cumhurbaşkanı Kararı’nda taşınmazların; satış, kiralama, işletme hakkının devri ya da gelir ortaklığı modeli gibi yöntemlerle özelleştirilebileceği ifade edildi. Sürecin 31 Aralık 2028 tarihine kadar tamamlanması planlanıyor.

Somali'ye 30 milyon dolar hibe verilecek: Türkiye'nin Afrika'da elde ettiği 'imtiyazları' karşılayacak mı? 

AKP iktidarı Somali’yi kuşatma altına alırken, CHP'nin Meclis'e soktuğu "muhalefet" milletvekilleri ise bir yandan "emperyal hevesimiz yok" diyor, diğer yandan sürece omuz veriyor. Şimdi de TBMM Genel Kurulu'nda Somali'ye 30 milyon dolarlık ayni hibe desteğini içeren kanun teklifi kabul edildi.

Somali'nin AKP iktidarı, Türkiye sermayesi ve tarikat/cemaat bağlantılı gerici kurumlar tarafından nasıl kuşatma altına alındığını, 2011 yılından beri devam eden ilişkinin "yardım" boyutunu aşarak bir tür vesayete dönüştüğünü daha önce soL'da detaylarıyla anlatmıştık.

Türk patronların artık Somali'nin "sahibi" gibi davrandığına yönelik eleştiriler her geçen gün artıyor, iktidarın Somali'ye yönelik adımları da hız kazanmaya devam ediyor.

Türkiye'nin Somali karasularında petrol ve doğalgaz arama çalışmaları sürerken, dün TBMM Genel Kurulu'nda Somali'ye ilişkin yeni bir karar alındı ve Somali'ye 30 milyon dolarlık ayni hibe desteğini içeren kanun teklifi kabul edildi.

Bu hibe desteğiyle birlikte Türkiye'nin 2016 yılından beri Somali'ye yaptığı hibe desteklerinin toplam tutarı neredeyse 175 milyon dolara ulaştı.

Sonuçta Somali'nin önemli kamu işletmeleri Türk patronlar tarafından işletiliyor, ordusu Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından eğitiliyor, doğal kaynakları Ankara'ya emanet ediliyor, AKP destekli gerici tarikat ve cemaatler ülkede cirit atıyor...

Hal böyle olunca Somali'nin Türkiye'ye tanıdığı "imtiyazlar" karşısında verilen bu hibeler, tartışmalara pek de konu olmuyor. Tıpkı dün TBMM Genel Kurulu'nda düşülen birkaç şerh dışında herhangi bir tartışma yaşanmadığı gibi.

Partiler değişiyor, 'vizyon' aynı kalıyor

Genel Kurul'da, oylama öncesinde Somali'ye verilmesi planlanan hibe tasarısına dair ilk sözü Gelecek Partisi Milletvekili Kani Torun aldı.

2011-2014 yılları arasında Türkiye’nin Somali Büyükelçisi olarak görev yapan Kani Torun, o dönemde AKP'nin Somali'ye yönelik operasyonunda büyük bir rol oynadı. Bunun üzerine ödüllendirilerek önce 2014 yılında Başbakan Başdanışmanlığı görevine atandı, bir yıl sonra ise AKP listesinden Meclis'e girdi. Bir süre sonra AKP'den ayrıldı ve CHP'nin ayırdığı kontenjanla yeniden girdiği Meclis'te Gelecek Partisi sıralarında oturmaya başladı.

Her ne kadar partisi değişse de "Somali vizyonu" değişmedi. AKP'den ayrıldı ayrılmasına ancak Torun'un ve eski partisinin Afrika planları paralel şekilde sürüyor. Torun dün yaptığı konuşmada bunu bir kez daha kanıtladı.

Türkiye'nin Somali'de "vesayet" veya "sömürge" gibi sıfatlarla bulunmadığını iddia eden Torun, AKP'lilerin Afrika'ya dair her gündemde ağzına pelesenk ettiği "kazan-kazan politikasını" tekrarladı. Hatta hızını almayıp Türkiye'nin "emperyal bir heves taşımadığı" gibi bölgedeki varlığıyla emperyal güçlere mâni olduğunu ifade ederek Somali'deki "varlığın gerekliliğini" savundu.

Erdoğan'a 'müdahale' çağrısı: 'Bu sevginin iktidar kavgasına alet edilerek parçalanmasına izin vermeyin'

Torun, görev süresi önümüzdeki hafta dolacak olan Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un, Anayasa'ya yönelik müdahaleyle görev süresini uzatmaya çalıştığını hatırlattı ve "Bunun zor kullanılarak yapıldığı takdirde korkarım Somali'de kan dökülecek" dedi.

Torun, "Somali'de kan dökülmemesi" için çareyi ise eski dostu Recep Tayyip Erdoğan'da buldu: Sayın Erdoğan'a karşı tüm Somali halkının ciddi bir sempatisi ve saygısı var. Türkiye'nin yapması gereken teenniyle hareket ederek tarafları itidale davet etmek ve barışçıl bir şekilde seçimlere gidilmesi konusunda telkinlerde bulunmaktır. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan'a buradan sesleniyorum: Somali'de tarafları bir masa etrafında toplamak için bir özel temsilci görevlendirin. Türkiye'ye ve şahsınıza yönelmiş bu sevginin iktidar kavgasına alet edilerek parçalanmasına izin vermeyin.

Torun, 2011 yılında Erdoğan ve peşine taktığı patronların ziyaretiyle başlayan ilişkiden bu yana Somali'ye yaklaşık 1 milyar dolar yardım yapıldığını, buna karşılık Türk şirketlerinin ülkedeki yatırımlarının 100 milyon doları aştığını belirtti.

Hibe desteklerinin tutarı 175 milyon dolara ulaştı

Torun'un konuşmasının ardından yapılan diğer konuşmalarda muhalefet partilerince kimi şerhler düşüldü, iktidar partilerince "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" gibi sözler havada uçuştu.

Sonuç olarak TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş'un imza sahibi olduğu, "Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Somali Federal Cumhuriyet Hükümeti Arasında Ayni Hibe Desteği Anlaşması'nın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi", TBMM Genel Kurul'da 264 kabul oyu, 6 ret ve 4 çekimser oy ile kabul edildi.

Onaylanan teklifle birlikte Somali'ye 30 milyon dolar değerinde destek sağlacak. Söz konusu meblağ aylık 2,5 milyon doları aşmayacak şekilde taksitler halinde ödenecek.

Bu hibe desteğiyle birlikte Türkiye'nin 2016 yılından beri Somali'ye yaptığı hibe desteklerinin toplam tutarı neredeyse 175 milyon dolara ulaştı:

  • 2016: 24 milyon dolar
  • 2017: 30 milyon dolar 
  • 2019: 30 milyon dolar 
  • 2021: 30 milyon dolar 
  • 2023: 30 milyon dolar
  • 2026: 30 milyon dolar   


Tekstil patronlarından Suriye'de işgal bölgesi talebi: 'TSK korusun, AKP yönetsin, biz sömürelim' -Emre Alım- 


Mısır'da aradığını bulamayan tekstil patronları, gözünü cihatçılara teslim edilen Suriye'ye dikti. Bakanlıklara sunulan "projeye" göre, Türkiye sınırında 15 kilometrelik bir sömürü üssü kurulacak. Burayı TSK koruyacak, AKP yönetecek. Suriyeli işçilerse yok pahasına çalıştırılacak.

Artık sınırlarına sığmayan Türkiye sermayesi, kâr hırsını yayılmacılıkla taçlandırmak için harekete geçti.

Patronlar bu defa yabancı bir ülkede serbest bölge veya yatırım alanı istemedi. İdari, askeri ve ekonomik olarak kontrol edecekleri toprak talep etti yani düpedüz işgal istedi.

İşçileri yok pahasına çalıştırmak için uzaklara gitmek istemeyen tekstil patronları, Türkiye’nin yanıbaşında, devlet gözetiminde yeni sömürü üsleri kurulmasını istiyor.

İlk hedefleri ise Suriye.

‘Toprak kiralayalım, TSK korusun, AKP yönetsin, Suriyeli çalışsın’

Tekstil patronlarının çıkarlarını korumak için kurulan Türkiye Hazır Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD) 50. yılı için düzenlediği etkinlikte yeni bir “proje” duyurdu.

Kürsüye çıkan TGSD Başkanı Toygar Narbay, bir süredir Mısır, Romanya ve Bosna Hersek gibi ülkelere yönelen tekstil patronlarının bu ülkelerde “kalıcı” olamamalarından yakındı, “O yüzden üretimimizi kendi coğrafyamızda ve kontrol edebildiğimiz alanlarda büyütmek zorundayız” dedi.

Konuşmasının devamında Narbay’ın “kendi coğrafyamız” sözleriyle Suriye’yi, “kontrol edebildiğimiz alanlar” ifadesiyle de bugün Türkiye’nin asker bulundurduğu dört ayrı bölgeyi (Bahar Kalkanı/İdlib, Zeytin Dalı/Afrin, Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı) kastettiği anlaşıldı.

Projenin detaylarını Narbay’dan dinleyelim: “Yaklaşık 444 kilometrelik sınır hattı ve 30 kilometrelik derinlik içerisinde üretim odaklı yeni bir ekonomik alan oluşturmayı hedefliyoruz. Önerimiz, Suriye tarafında yaklaşık 15 kilometrelik bölümün uzun süreli kiralanması. Bölge Türk hükümeti tarafından yönetilecek, güvenlik Türk ordusunun kontrolünde olacak. Bölgedeki göçmen nüfus* da burada istihdam edilebilir.”

Süper kârlar patronların tadı damağında kaldı

AKP’nin, 2018 yılında ekonomiyi içine soktuğu patika, patronlara Türkiye tarihinin en yüksek kâr oranlarını vermişti. Sadece 5 yıl gibi bir sürede imalat sanayi katma değeri dolar bazında yüzde 67 büyüdü, sömürü yüzde 75 arttı.

Kaynak: İstanbul Sanayi Odası

2022’de zirve görüldü, 2023 seçimlerinden sonra rota değişti. Bugün patronlar kârdan görece zarar ediyor. Aslında kâr oranları birçok sektörde hâlâ çok yüksek ama sermayenin aklı rekor sömürünün yaşandığı o günlerde kaldı.

2022’den geriye önemli miktarda makine atıl kaldı. TGSD’nin verilerine göre, yaklaşık 6 milyar dolarlık makine şu anda tam kapasite kullanılamıyor. 
Patronlar şimdi, dilediklerinde bu kapasiteyi taşıyabilecekleri Suriye’de kurulu organize sanayi bölgeleri istiyor.

Sermaye, yıllarca işçi ücretlerini baskılamanın bir aracı olarak gördüğü göçmen işçileri, bu defa yasal sınırların ötesinde, Suriye'de sömürürek aynı baskı sürdürmenin peşinde. 

Sanayi ve Ticaret Bakanlıklarına sunulan projeye göre, orta vadede 250 bin işçinin çalışacağı, yılda 5 milyar dolar kazandıracak bir üretim kapasitesi oluşturması hedefleniyor.

Bakanlıkların projeye olumlu yaklaştığını aktaran Narbay, benzer bir modelin Nahçıvan sınırında da uygulanabileceğini söyledi.

Akıl hocası Özgür Özel mi?

Yeni Osmanlıcılık zaman içerisinde AKP'nin hem dış hem de iç politikadaki ajandasının adı oldu. Bu proje Cumhuriyet'le hesaplaşmaya kılıf olduğu kadar yayılmacı hedeflerin de bahanesi haline getirildi.

"Büyümezsek küçülürüz" mantığı, AKP ve patronları aynı noktada buluşturdu."Yurt dışında Türkiye'nin partisiyiz" diyen CHP'nin de aynı noktaya gelmesi uzun sürmedi.

Nitekim tekstil patronlarının Suriye’de sömürü üssü kurma projesi bir hayli tanıdık. Neredeyse aynı projeyi yaklaşık 1,5 yıl önce CHP dile getirmişti.

Suriye’de iktidar ABD, İsrail, İngiltere ve Türkiye’nin ortak operasyonuyla 8 Aralık 2024’te  yıkılıp, cihatçı yapılara teslim edilmişti.

Müteahhitlerden fabrikatörlere sermayenin her kesimi Suriye’deki yağma olanaklarını tartışırken, sömürünün tarifi iktidar değişiminden sadece 5 gün sonra CHP Genel Başkanı Özgür Özel’den gelmişti.

Özel, Mısır’a giden tekstil patronlarına yatırımlarını Suriye’ye yapmalarını tavsiye ederek, şöyle konuşmuştu: ''Mısır’a değil, Kuzey Afrika’ya değil; eğer taşınacaksa fabrikalar Suriye’ye taşınmasını, Türkiye sınırına yakın yerlerde çok sayıda Suriyelinin istihdam edilebileceği hem sektörün çok uzak coğrafyalara gitmesi, yeni maliyetlere katlanması, yeni zorluklara katlanması yerine Türkiye’nin yanı başında Suriyeli çalıştıracaklarsa Suriye’de çalıştıracakları şekilde bir planlamayı Türkiye’nin önüne koymayı, bu noktadaki çok ciddi teşvik mekanizmalarının harekete geçirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.''

Özgür Özel yatırım tavsiyesiyle kalmamış, Suriyeli göçmenleri Türk patronların fabrikalarında çalışmaya teşvik etmek için ''ayrıcalıklı vize''ler oluşturulmasını önermişti.

CHP Genel Başkanı’nın sömürge tarifine tepki Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Kemal Okuyan’dan gelmişti. Okuyan, CHP’nin ''çözüm'' önerisini, utanç verici olarak nitelemişti: ''Özgür Özel AKP’nin kuyruğuna öyle yapışmış ki, muhalefet partilerinin göstermelik de olsa arada yoksuldan, emekçiden yana açıklama yapması gerektiğini unutmuş. Patronların ucuz işgücü derdine kendince çare bulmuş. Bulduğu çare de, cihatçı çeteler eliyle gasp edilen ve Trump’ın deyimiyle ‘Erdoğan’ın ele geçirdiği’ Suriye! Göçmenleri geri yollayan CHP, sermayeyi de göçmenlerin peşinden Suriye’ye yollamak istiyor. Ama yine zamansız, gereksiz, boş işler. Çünkü patronların Suriyeli göçmen işçileri olduğu gibi Suriyeli emekçileri sömürmek için Özel’in aklına ihtiyacı yok. Zaten HTŞ denen örgüte Suriye bu nedenle fethettirildi. Utanın utanın. Ne olduğunuz belli ama azıcık çekinir insan böyle konuşmaya…''

Tekstil işçisi boyun eğmiyor

Suriye’de sömürü üssü kurmak teknik ve idari açıdan orta vadeli bir proje. Sermayeninse bu kadar bekleyecek zamanı yok.

TGSD’nin etkinliğinde patronlar kısa vadeli taleplerini de dile getirdi.

İktidarın geçtiğimiz günlerde açıkladığı vergi indirimleri ve teşviklerin üstüne ihracat yapan patronlara yüzde 10 kur dönüşüm desteği, işçi başında 3 bin 500 lira ile 6 bin lira arasında değişen istihdam desteği ve düşük faizli kredi talep edildi.

Bir kez daha işsizlik tehdidine başvuran tekstil patronları, taleplerinin karşılık bulmaması halinde daha fazla işçi çıkaracaklarının sinyalini verdi.

Ancak patronlar, işçi sınıfını hesaba katmayı unuttu.

Tekstil işçileri, İzmir’den Antep’e onlarca fabrikada haklarının gasp edilmesine izin vermedi.

Düşük ücret dayatmasına ve işten çıkarmalara boyun eğmeyen işçiler bu yıl birçok direnişte önemli kazanımlar elde etti.

Son olarak Elsa ve Atamay işçileri, fason üretim yaptıkları Yeşim Tekstil’e ve Tommy Hilfiger markasına iki kez diz çöktürdü.

Fason sisteminin karanlığına inat, Buca’nın sokaklarını davul zurna sesleriyle inleten Elsa ve Atamay işçileri, sadece haklarını değil özgüvenlerini de geri aldı.

Emekçiler, zaferin ardından yaptığı açıklamada işçilerin ülkesi için mücadeleye çağırmıştı: “Yıllarca işçileri yok sayan, kölelik koşullarında emeğini sömüren, ülkemizi yağmalayan patronlara karşı bir yol ayrımında olduğumuzu biliyoruz. Ülkemizin gerçek sahipleri işçilerdir. Bundan sonra da ülkemizin; yoksulluğun ve sömürünün olmadığı, eşitlikçi ve aydınlık günlere kavuşması için mücadele edeceğiz.”

*Narbay'ın konuşmasının bütününden "göçmen nüfus" ifadesi ile Suriyelileri kastettiği anlaşılıyor. Bu nedenle Suriye'de kurulacak fabrikalarda çalışacak Suriyelilerden "göçmen nüfus" diye bahsedilmesi, ülkelerine döndüklerinde veyahut hiç vatanlarından dışarı adım atmadıklarında bile Suriyelileri göçmen saymaya devam eden zihniyeti ele veriyor.

Sermayenin damızlık emekçi ihtiyacı -Nevzat Evrim Önal- 

Feodal toplumlarda köylüler, kralın vergileri bellerini büktüğünde “ayaklarıyla oy verir”, başka diyarlara göç ederdi. Günümüz dünyasında ise emekçi halk, dünyanın her yerinde, sermayedarların arsız ve bencil zenginliği karşısında “üreme organlarıyla oy veriyor” ve her geçen yıl daha az çocuk yapıyor.

Çok sayıda insan birkaç gündür, sonuçsuz kalmaya mahkûm bir çaba içinde, dinci gericilere, hayvansever kadınların bu sevgiyi çocuk sevgisini ikame etmek için hissetmediğini, “çocuk yapmak yerine hayvan bakmak” gibi bir tercihte bulunmadığını anlatmaya ve onları buna ikna etmeye çalışıyor.

Bu çaba sonuçsuz kalmaya mahkûm, zira dinci gerici ideolojinin dünya algısında tüm gerçeklik, “başlangıçta ruh vardı ve ruh maddeyi yarattı”dan itibaren baş aşağı duruyor. Dinci gericilik, tam da bu yüzden, “işçiler patronu zengin etmez, patron işçilere ekmek verir” yalanı üzerine kurulu olan düzenle uyumlu.

Öte yandan, sadece dinci gericiler değil aşağı yukarı herkes dünyayı baş aşağı zannettiği, duygu ve düşüncelerinin maddi yaşantının sonucu ortaya çıkan değil “içinden gelen” şeyler olduğunu sandığı için, konu hayvan sevgisi, çocuk sevgisi, annelik başlıklarına kilitlendi.

Oysa mesele bu değil. İçinde yaşadığımız düzenin büyük bir nüfus sorunu var, bu sorun Türkiye’de son yıllarda çok akut bir hal aldı ve kapitalist devlet, canhıraş bir çaba içinde çözüm arıyor. 

Doğurganlık hızı, toplumda ortalama kadın başına kaç çocuk yapıldığını gösterir ve 2,1, uzun dönemde nüfus yenilenmesini sağlayan minimum hızdır. Yani ortalamada her kadın 2,1 çocuk yaptığında uzun vadede nüfus artmaz ve azalmaz. 

Bu hız zengin, emperyalist ülkelerde 1970’lerin sonundan bu yana 2’nin altında; Türkiye’de ise 1960’lardan bu yana sürekli olarak düştü. Bu düşüş AKP iktidarı döneminde de (2012-2014 arasındaki üç yıl hariç) sürdü ve 2017 itibarıyla nüfus yenilenme oranının altına indi. Şu anda ise ülkemiz, kişi başı gelirde olmasa da doğurganlık hızı açısından zengin ülkeleri yakalamış durumda.

Bu arada, doğurganlık hızı dünya genelinde de 2,2’ye, yani neredeyse nüfus yenilenme oranına kadar düşmüş durumda.

Çarpıcı olguların bilimsel açıklamaları düzen açısından can sıkıcı ve düzeni sorgulatıcı olduğundan komplo teorileri yardıma çağırılır. Kafasını kabilesinin zürriyetiyle bozmuş sağcıların inanmayı pek sevdiği, Bill Gates gibi kimi zenginlerin dünya nüfusunu radikal biçimde düşürmeye çalıştığını iddia eden “depopülasyon komplosu”, şu an yaşanmakta olan krizin gerçek nedenlerini örtmek için uydurulmuş bir hurafedir. Oysa bu dünyanın zenginleri, her zaman bunu açıkça söylemeseler de Elon Musk gibi düşünür1; zira zenginliğin emekçi kitleler tarafından üretilip çok eşitsiz biçimde aylak egemenlerin elinde toplandığı bir düzende nüfus artışı ile zenginlik artışı birbirini besleyen parametrelerdir. Dolayısıyla Arjantin’in sağa sola motorlu testere sallayan devlet başkanı Milei gibi ultra liberallerin aynı zamanda başta kürtaj olmak üzere her türlü doğum kontrolüne karşı olmaları, bunları sadece zenginlerin erişebildiği bir ayrıcalığa dönüştürmek istemeleri alçakça ama tutarlıdır.

Bunu genelde içine soktukları dinci gerici ideoloji ise işin kılıfıdır. Örneğin islamcılar sürekli “her çocuk rızkıyla gelir” der. Oysa bu da bir baş aşağı dünya tasavvurudur: Kimse rızkıyla doğmaz ama insanlar kendi geçimlerini emekleriyle ürettikleri için tabii ki nüfus artışıyla üretim artışı arasında uzun vadede olumlu bir ilişki bulunur.

Zaten günümüzde insanlığın nüfus artışının durmasıyla bu olumlu ilişkinin zayıflaması arasında çok güçlü bir bağ var. Bu da bizi konunun bam teline getiriyor.

***

Gericilere bakılırsa, bugün insanlar modern hayatın bireysel konforlarına ve hazlarına alıştıkları için çocuk sahibi olmanın zorluklarına katlanmak istemiyor, bu yüzden çocuk yapmıyorlar. Çocuk yapmamayı esasen “modern kadının bencilliği” olarak çerçeveleyen bu ideolojinin gerçekle alakası yok; zira tarih boyunca ve bugün yoksullar zenginlerden, konforsuzlar konforlulardan daha çok çocuk yaptı, yapıyor. Bu yüzden, “laik modern kadın çocuk yapmıyor, onlara özendikçe bizimkiler de yapmıyor” akıl yürütmesi bir kafasızlık örneği.

Ne var ki, karşı taraftan sunulan “sen bir çocuk kaç paraya büyütülüyor biliyor musun?” argümanı da fazlaca indirgemeci ve sağcıların “eskiden çamaşır bulaşık makinesi yoktu, şimdi ev işleri çok kolay kadınlar yine de doğurmuyor” homurdanmasının tersten tekrarından ibaret. İnsanlar gerçekten de elli yıl önce, bugünkünden çok daha zor ve konforsuz koşullarda yaşarken ortalamada bugünün iki katından fazla çocuk yapıyordu ve böyle hareket etmelerinin sebebi çocuklarının geleceğini ya da iyiliğini umursamamaları, bilinçsiz ebeveynler olmaları falan değildi. Bundan daha karmaşık bir meseleyle karşı karşıyayız.

Bu noktada, insanların neden çocuk sahibi olduğuna dair bir genelleme yapmak zorundayız.

Zannedilenin aksine, insanlar hayatlarını değiştirecek temel kararları içgüdüleri ya da dürtüleriyle de, enine boyuna düşünerek de değil; toplumsal varoluşları ve tecrübeleriyle şekillenmiş sezgileriyle alır. Kapitalist toplumda (1) servet ve sermaye sahipleri, kendi varoluşlarını bunlar tanımladığı için zenginliklerini devredecek ama parçalayıp seyreltmeyecek sayıda “vâris” üretir, (2) salt yetişkin üyelerin faaliyetleriyle kendisini geçindiremeyecek kadar yoksul aileler, çocuklar 4-5 yaşından itibaren aileye kendi yaşamı için gereken kaynaktan marjinal olarak daha fazla maddi katkı sağlayabilir hale geldiği için, bir “beka stratejisi” olarak çocuk yapar, (3) bu iki ucun arasında kalan, konforlu üst orta sınıftan kıt kanaat geçinebilen işçi ailelerine kadarki kesim ise, çocuklarının kendilerinden daha yüksek bir refah içinde yaşamasını isteyerek çocuk yapar.

Gelişkin bir kapitalist ülkede nüfus artışının temel kaynağı üçüncüsüdür ve son elli-altmış yıl zarfında, dünya çapında, bu kesimin çocuk sahibi olma motivasyonunu zayıflatacak büyük bir değişiklik oldu.

Değişiklik şu: İnsanlar yaygın biçimde işlerin uzun vadede iyiye değil kötüye gideceğini düşünüyor ve daha önemlisi, bu düşüncelerinde haklılar. ABD’nin önde gelen üniversitelerinden MIT’de yapılan bir araştırma, çocuklar ve ebeveynlerinin 30’lu yaşlardaki gelirlerini karşılaştırıyor ve 1940’larda doğanların yüzde 90-92’si ebeveynlerinden daha fazla kazanırken 1980’lerde doğanlar için bu oranın yüzde 50’ye (yani yazı-tura atma seviyesine) düştüğünü bulguluyor2. Bu derece şiddetli olmasa da aynı eğilim OECD ülkeleri çapında gözlenebiliyor3. Dahası, Avrupa Birliği ile yüksek gelir grubundaki kimi diğer ülkeleri karşılaştıran bir başka çalışma çocukların ebeveynlerinden daha iyi yaşayamama durumunun ağırlıklı biçimde gelir eşitsizliğine bağlı olduğunu saptıyor.4

Ekonomiler büyümeye, toplam üretim artmaya devam ediyor ama insanların giderek daha büyük bölümü anne babalarından daha az kazanıyor. Böyle oluyor, çünkü on dört çocuk babası ve “uygarlığın karşı karşıya olduğu en büyük tehlikenin nüfus azalması olduğundan” bahseden Elon Musk alçağı bir trilyon dolar üzerinde otururken, ABD’de çiftler yaşlandığında önce ölenin sağlık faturası hayatta kalanı batırmasın diye boşanıyor.5

Farkındaysanız, ebeveynlerin özgeci biçimde, sevgiyle bağlanacakları yeni bir insan yaratmak istemesi ile bencilce, yaşlandıklarında kendilerine bakacak birilerinin olmasını hesaplaması arasında bir fark bulunmuyor. Eğer ortalamada insanlar ebeveynlerinden daha kötü maddi koşullarda yaşayacaksa, özgeci ebeveynler vicdani nedenlerle çocuk yapmak istemeyecek, bencil ebeveynler kendilerinden daha zor koşullarda yaşayacak (ve muhtemelen kendileri gibi bencil olacak) çocukların aynı zamanda hayırsız olacağını düşünecek, her iki durumda da çocuk yapma eğilimi zayıflayacaktır.

Kapitalizmin tarihinde bu eğilimin tersine döndüğü tek dönem 2. Dünya Savaşı sonrasındaki refah devleti yıllarıydı. Keynesçi ekonomi politikalarının sıfıra yakın bir işsizlik oranı sağladığı, devletin eğitim, sağlık, ulaştırma gibi alanlarda emekçilerin yaşamını güçlü biçimde sübvanse ettiği ve hepsinden önemlisi, bu refahın artarak süreceğine dair topluma güvence verdiği yıllarda, bu politikaların uygulandığı gelişkin kapitalist ülkelerin tamamında “bebek patlaması” (baby boom) denen olgu yaşanmış, doğum oranları çok yükselmişti. Mesele sadece savaşın bitmiş, kötü günlerin geride kalmış olması değildi. Aksine, bu ülkelerin neredeyse hepsinde doğum oranları, 1920’ler boyunca yaşanan ağır gelir eşitsizliği ve devamında gelen Büyük Buhran’ın etkisiyle keskin biçimde düşmüş ve bu etkiyi ortadan kaldıracak sarih, sürekli politikalar yürürlüğe konduğunda tekrar yükselmeye başlamıştı. Örneğin ABD’de Roosevelt’in işçi sınıfının refahını artırmaya yönelik “Yeni Anlaşma” politikaları 1933’te yürürlüğe konduğu anda doğum hızı sabitlenmiş, politikaların kalıcı olduğuna dair güven oluştuktan sonra yükselmeye başlamış ve Dünya Savaşı’ndan neredeyse hiç etkilenmemişti. Aksine, büyük politik değişiklikler yapsa da bunların refah etkisi çok sınırlı kalan ve emekçi halka hiç güven vermeyen Mussolini döneminde İtalyan Faşizmi “Doğumlar için Savaş” (Battaglia delle nascite) başlatmış, “bekarlık vergisi” gibi saçma sapan uygulamalar getirmiş ama doğum hızındaki düşüşü durduramamıştı.6

Artık tartışmayı toparlayabiliriz…

***

Özetin özeti şu: Kapitalizm türümüzün yaşlanmasını engelleyemiyor çünkü kendisi yaşlandı. Üretilen zenginlik çok küçük bir azınlık elinde toplanıyor ve bunun devam edebilmesi için artık toplumun çoğunluğu giderek geçmiş kuşaklara göre daha kötü koşullarda yaşamak zorunda kalıyor. İnsanlar daha çok mal ve hizmet tüketiyor gibi görünüyor ama sağlıklı gıda ve insan onuruna yaraşır barınmaya erişim, iş güvencesi, çalışkan bireylerin hayat koşullarında anlamlı iyileşme, bireylerin gelir düzeylerinden bağımsız saygı görmesi gibi pek çok konuda modern çağlarda hiç görülmemiş bir gerileme ve yozlaşma yaşıyor.

Emperyalist ülkeler uzun yıllardır bu sorunu bencilce, seçici geçirgen göç politikalarıyla çözmeye çalışıyor ama bunun da sınırına yaklaşıldı, zira nüfus artış oranı en fazla 10-12 yıl içerisinde dünya çapında sıfırın altına inmeye başlayacak.

Kapitalizm öncesinde, köylülüğün tarımsal üretimine ve bu üretimin vergilendirilmesine dayanan feodal toplumlarda işler birkaç kuşak boyunca iyi gitmediğinde, soyluların zenginliği ancak köylülerin yaşam koşulları kötüleştirilerek sürdürülebilir olduğunda köylüler “ayaklarıyla oy verir”, vergilerin daha düşük olduğu yerlere göç eder, hatta zaman zaman krallıkların elinin kolunun uzanmadığı yaban coğrafyalara kaçıp göçebe olurdu. Günümüzde ise emekçi halk, bilhassa gelişkin kapitalist ülkelerde sermaye diktatörlüğünün demokrasi oyunlarına olan ilgisini giderek yitirse de, egemenliği neredeyse tüm dünyayı kapsayan sermayedar sınıfın arsız ve bencil zenginliği karşısında, kapitalist düzenin uzun vadede sürdürülmesine karşı “üreme organlarıyla oy veriyor” ve her geçen yıl daha az çocuk yapıyor.

Öte yandan, bunun kapitalizmin sonunu kendiliğinden getireceğini düşünen nihilistleri ya da kendi çocuksuz refah düzeyini kabul edilebilir bulup, bunu ömrünün sonuna kadar etliye sütlüye bulaşmadan sürdürebileceğini zannedenleri uyarmak isterim: Feodal çağlarda serflerin seyahat etmesi yasaktı. Köleci toplumlar, bilhassa serbestçe yeni köleler toplayamadıkları dönemlerde köleleri kendi içlerinde üremeye zorlardı. Kimse, sermayedar sınıfın mevcut gidişatı “ne yapalım, bu da insanların tercihi…” diye kabulleneceğini zannetmesin ya da bu gidişatın kendi başına kapitalist devletleri bir kez daha refah devleti politikalarına geri dönmek zorunda bırakacağını ummasın. Defalarca tartıştık, Keynesçi refah devleti Sovyet sosyalizminin yarattığı sistemik tehdit karşısında atılan bir geri adımdı ve o dönemde sermayedar sınıfın kâr oranları işçi sınıfına bu ödünü vermeyi mümkün kılacak kadar yüksekti. Bugün, dünyanın her yerinde, bilhassa da Türkiye gibi sınai üretimde emek maliyetlerinin önemli olduğu, yüksek reel ücretlerin kârlılığa büyük zarar vereceği ülkelerde benzer bir politika değişikliği imkânsız.7

Türkiye’de devlet bir süredir ucuz göçmen emeğiyle, emeklileri çalışmak zorunda bırakacak kadar yoksullaştırarak ve benzeri yöntemlerle sorunu hafifletmeye çalışıyor. Ne var ki bu yöntemlerin hiçbiri kalıcı bir çözüm sunmuyor ve sermaye egemenliği, işlerin olağan gidişatında, er ya da geç bu çelişkiyi ödünler vererek değil zorla aşmaya çalışacaktır.

Bu yüzden, kadın ya da erkek, damızlık muamelesi görmek istemeyen her insan bu başlıkta kavgaya hazır olmalı.

1 https://x.com/elonmusk/status/1545046146548019201

2 Raj Chetty vd. “The fading American dream: Trends in absolute income mobility since 1940”, Science 356, 398-406, 2017, https://economics.mit.edu/sites/default/files/inline-files/science.aal4617.pdf

3 Orsetta Causa, Maxime Nguyen ve Tomomi Tanaka, “Intergenerational social mobility across OECD countries: Does the apple fall far from the tree?”, OECD Ekonomi Birimi Tartışma Metinleri No. 1858, 2026, https://www.oecd.org/content/dam/oecd/en/publications/reports/2026/03/intergenerational-social-mobility-across-oecd-countries_c45c6be5/6d76ec2a-en.pdf

4 Jan Stuhler, A Review of Intergenerational Mobility and its Drivers, Lüksemburg: Avrupa Birliği Yayınlar Ofisi, 2018, https://op.europa.eu/en/publication-detail/-/publication/41c1d35a-d671-11e8-9424-01aa75ed71a1/language-en

5 ABD’de hukuk büroları yaşlı çiftlere aktif biçimde bu davranışı öneriyor: https://legacynavigate.com/blog/is-medicaid-divorce-legal/

6 Tüm veriler için bkz. https://ourworldindata.org/baby-boom-seven-charts

7 Kâr oranlarının düşme eğilimini üç hafta önce tartışmıştık: https://haber.sol.org.tr/yazarlar/nevzat-evrim-onal/basi-bulutlara-degen-bacaklari-catlaklarla-dolu-colossus-408490

Yağmanın böylesi -Alpaslan Savaş- 

Yağmanın sona ermesini istiyorsak kâr getiren her işletme, holding tekelinden halkın tekeline geçmeli. Bunun yolu devletleştirmedir. Ücretini alamayan, tazminatına çökülen işçinin de güvencesi burada. Devletleştirmeyi mümkün kılacak yegane şey ise bu talebin işçi sınıfının temel talebi haline gelmesidir.

Önceki gün açıklanan 4,18’lik Nisan enflasyonu, ekonomide frenin iyiden iyiye boşaldığını gösteriyor. Rampa aşağı gidiyor kamyon. Kabine toplantısı sonrası gelen destek açıklamasına rağmen, Erdoğan’ın direksiyondaki Mehmet Şimşek’in emniyet kemerini daha ne kadar çözmeden tutacağı ise meçhul.

Aynı Şimşek’in yönetimindeki Merkez Bankası, yıla başlarken 2026 için enflasyon hedefini yüzde 13-19 aralığında ve 16 olarak belirlemişti. Şubat ayı geldiğinde hedef yüzde 15-21’e revize edildi. Şimdi ise rakam, yılın daha ilk dört ayında yüzde 15’e yaslandı. Önümüzdeki dört ay için, geçen yılın aynı aylarında görece düşük açıklanan rakamlar nedeniyle oluşacak baz etkisini de düşünürsek, Şimşek’in yıllık hedefi beş ay dolmadan aşılmış olacak.

Yüksek enflasyon ücretlilerden mülk sahiplerine bir kaynak aktarma mekanizmasıdır. Yaşadığımız tam olarak bu. Sermaye sahipleri her türlü maliyet artışını mal ve hizmet fiyatlarına doğrudan yansıtırken milyonlarca emekçinin ücreti reel olarak geriliyor. Yürürlükteki ekonomi programı şirket kârlarını güvence altına almak üzerine kurulu. Bu olabilsin diye milyonların kemerleri sıkılıyor. Adına yağma diyoruz. Böylesi pek az görüldü.

Önceki hafta Erdoğan’ın şaşaalı bir törenle açıkladığı, bu hafta düzenlenip yasa teklifi olarak meclis genel kuruluna gönderilen yeni teşvik paketi de yağmanın kesintisiz süreceğini gösteriyor. Halk hayat pahalılığından inim inim inlerken, yeni kaynakları devlet kasasından patronların cebine koymak üzereler. Yurt dışından gelecek paranın 20 yıl boyunca vergiden muaf tutulması, kurumlar vergisi istisnası, çalıştırılan işçi başına gelir vergisi muafiyeti ve teşvikler bu tasarının içinde. 15 maddelik bir torba yasa olarak düzenlenen tasarı öncelikle uluslararası finans tekellerini ihya edecek. İstanbul Finans Merkezi’ni adlı adınca serbest kazanç bölgesine dönüştürüyorlar. Adına “Nitelikli Hizmet Merkezi” dediler. Katılımcılara yüzde 100 kazanç indirimi geliyor. Devlet, buradaki şirketlerden ne gelir ne kurumlar vergisi alacak. Torbanın içine yeni bir varlık barışı da sokuldu. İhtiyaç duyulan kaynak bir kez daha kara para aklamasıyla karşılanacak.

Kemer sıkan halk, semirense yerlisi-yabancısı iç içe geçmiş sermaye sınıfı.

Bu arada, önceki gün Borsa İstanbul’da işlem gören şirketlerin birinci çeyrek bilançoları açıklandı. İlk sırada bankalar var. Garanti, Yapı Kredi, Akbank, QNB, tabiri caizse ‘para basmış’ gibi kazanmış. Geçen sene de çok kazanmışlardı, önceki sene de. Merak edenler için Patronların Ensesindeyiz Banka ve Finans Emekçileri Dayanışma Ağı’nda örgütlenen banka emekçileri, bankaların kârlarını 1 Mayıs’tan hemen önce tek tek yayımlamıştı, göz atmanızı öneririm.

Bilançolara yakından bakanlar Türkiye’nin nasıl bir holding cennetine döndüğünü görecektir. Kârı kanatlanan bankalar esas olarak reel sektörde faaliyet gösteren şirketlerin de bünyesinde olduğu holdinglere bağlılar. Analistlerin tabiriyle ‘reel sektördeki negatif ayrışma’ bu şirketlerin zarar ettiğine değil, kârlılıkta bankaların uçuşunu yakalayamadığına hayıflanma. Sonuçta hepsi holdinglerin kasasında birleşiyor. Kriz yönetimi işte, bir avuç aile karun kadar zenginleşmeye devam ediyor.

Birileri zenginleşip milyonlar yoksullaşıyorsa orada yağmanın hası var demektir. Her şeyi satmaları da bu yüzden. Özal’la başladılar, Erdoğan’la bitirdiler. Şimdi sıra sinekten yağ çıkarmaya geldi. Elde kalan köprüler, otoyollar, binlerce taşınmaz, hazine arazisi ve ne varsa hepsi Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın yayımladığı 2026 yılı satış listesinde.

ÖİB listesinin dışında başka bir liste var ki, o yerin altında ve şimdi yağmaların en gözdesi. Türkiye’nin yer altı kaynaklarının tamamı özel maden şirketlerine, onların bağlı olduğu holdinglere açılmış durumda. Böylesi görülmemiştir. Üstelik yağmalar içinde halkın canını en yakanıdır. Bununla sadece cep boşaltılmıyor, yurttaşın üstünde yaşadığı toprağı da elinden alıyorlar. Kumundan çakılına, mermerinden taşına, kömüründen demirine, bakırından nikeline, altından gümüşüne toprağın altında ne varsa verdiler holdinglere. Ne zeytin ağacı kaldı vatandaşın, ne akarsuyu. Devlet gözetiminde yağma diyoruz. Sonuncu furya Şubat ayında başladı. MAPEG (Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü) Şubat ayında tam 485 maden sahasını ihaleye çıkardı. 65 ile, yani neredeyse memleketin her yakasına yayılacak yeni yağma için teklif verdi holdingler. Jet hızıyla sonuçlandı. Hazırlıklara başladı soyguncular.

Geçtiğimiz haftalarda Ankara’da ödenmeyen ücretleri başta olmak üzere gasp edilen hakları için eylem yapan Doruk Madencilik işçileri yağmanın boyutunu başka bir vesileyle görünür kılmış oldu. Devletin madeni üç kuruşa bir aileye satılmış, o batırınca üç kuruşa başka bir ailenin eline geçmiş, her seferinde bunlara sınırsız devlet teşviki verilmiş, kazanç holding kasasına indirilmiş, işler zora girince işçilerin ücretleri dahil madenle ilgili tek bir sorumluluk yerine getirilmemiş ve işler böyle devam etmiş gitmiş. Devlet güvencesinde yağma diyoruz. Başka bir deyişle sermaye sınıfının koca bir ülkeyi soyması.

Yağmanın sona ermesini istiyorsak kâr getiren her işletme, holding tekelinden halkın tekeline geçmeli. Bunun yolu devletleştirmedir. Ücretini alamayan, tazminatına çökülen işçinin de güvencesi burada. Devletleştirmeyi mümkün kılacak yegane şey ise bu talebin işçi sınıfının temel talebi haline gelmesidir.

Gerici tonlar (IV): Osmanlı/padişahlık özlemi -Rıfat Okçabol- 

Kişinin kendi iradesini kullanma özgürlüğünden vazgeçip padişahlığı özlemesini, yurttaşlık yerine tebaa olmayı istemesini anlamak mümkün değildir. Devleti yönetecek kişileri seçme hakkından vazgeçip geçerliliğini yitirmiş uygulamalar istenmesi gericiliktir.

Bilindiği gibi ülkemizde insanı şaşırtan durumlar hiç de az değildir. Böylesi durumlardan biri de 100 yıllık cumhuriyet sistemine karşın, hâlâ cumhuriyet karşıtı olup Osmanlı'yı/padişahlığı özleyenlerin bulunmasıdır.

Osmanlı ve padişahlık, olumlu ve olumsuz uygulamalarıyla bizim geçmişimizdir; ancak günümüzün değerleri bağlamında Osmanlı'nın ve padişahlığın özlenecek bir yanı da yoktur. Osmanlı, Anadolu beyliklerinin çoğunu, tüm Arap dünyasını ve de Viyana’ya kadar olan Balkanları savaşarak ele geçirmiştir. Bu savaşlarda öldürülenlerin çoğu doğuda Türkler dahil Müslüman halklardır; Batı'da ise Hıristiyanlardır. Savaş, işgal, ganimet uygulamaları o yılların geçerli uygulamaları olsa da, İsrail’in Gazze, İran ve Lübnan’a, ABD’nin de İran’a saldırılarında görüldüğü gibi, günümüzde bu tür uygulamaların övünülecek bir yanı yoktur. Ayrıca Osmanlı'nın,

  • Karamanoğulları ve Memlukler Türkçeye önem verirken, anadili yerine Arapça ve Farsçaya önem verip Osmanlıca gibi yapay bir dil kullanması;
  • Savaşlarda Hıristiyan çocukları devşirmesi,
  • Matbaa kullanımını Müslümanlara yüzyıllarca yasaklaması;
  • Hıristiyanlara gösterdiği hoşgörüyü Alevilerden esirgemesi;
  • Toplumun eğitimine önem vermemesi;
  • Amerikalılara, Fransızlara, İtalyanlara, … kendi okullarını açma izni vermesi ve bu okulların yıllarca misyonerlik faaliyetlerini yürütmesi;
  • 1839’a kadar kızlara sıbyan mektebi sonrasında okuma hakkı vermemesi;
  • Erkeklere dört kadınla evlenme ve çocuk yaştakilere evlenme izni verilmesi;
  • Müzik dışında güzel sanatlara pek önem vermemesi;
  • “Avrupa’nın hasta adamı” haline gelmesi;
  • Borç batağına saplanması ve borcunu ödemek için yabancıların denetiminde olacak Düyun-ı Umumiye’yi kurması;
  • Ancak 1914’te kızlara üniversiteye gitme hakkı tanıması;
  • Selanik ve Kavala gibi şehirleri, neredeyse tek kurşun atmadan terk etmesi;
  • I. Dünya Savaşı’na girmesi, …

hiç de övünülecek ya da özlenecek konular değildir.

Padişahlık da, günümüzde hayranlık uyandıracak bir unvan ya da yönetim şekli değildir. Padişahların,

  • Hiçbir yeteneği olmasa da hanedanın erkek çocuklarından seçilmesi;
  • Astığı astık kestiği kestik olması, istediği kişiyi istediği makama getirmesi ya da azletmesi, öldürtmesi; hiçbir kişi ya da kurum tarafından denetlenememesi;
  • 5-10 eşe ve de 15-20 cariyeye sahip olması; 
  • Padişahlığını korumak için erkek kardeşlerini, oğlunu, torununu bile öldürmesi;
  • Halk sefalet içinde yaşarken şaşaalı bir yaşam sürmesi;
  • Osmanlı'nın son yıllarında Avrupa’nın oyuncağı haline gelmesi, 
  • Ülkeyi düşman işgalinden kurtarmak için harekete geçen Mustafa Kemal ve arkadaşları için idam fermanını imzalaması;
  • İngilizlerin 16 Mart 1920’de, ülkenin sınırlarını da içeren barış koşullarını belirleyen Misak-ı Milli’yi kabul eden son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı basıp bazı milletvekillerini tutuklaması;
  • Bu meclisin 11 Nisan 1920’de tamamen kapatılması;

hiç de övünülecek ya da özlenecek durumlar değildir. Üstelik son padişah Vahdettin de, ülke düşman işgalinden kurtarılınca işgalcilerin zırhlısıyla yurt dışına kaçmıştır.

Osmanlı'da ve padişahlıkta halk, tebaadır ve padişahın iradesine bağımlıdır. Türkiye gibi, halk egemenliğine dayalı cumhuriyetlerde ise, halk tebaa değil özgür yurttaştır. Yurttaşlar kendi iradesiyle, devleti yönetecek kişileri seçmekte, beğenmediğinde de seçtiği kişileri değiştirebilmektedir. Cumhuriyet rejiminin bu niteliği nedeniyle, örneğin Bursalı Celal Bayar,  Ispartalı S. Demirel, Malatyalı Turgut Özal, Kayserili Abdullah Gül ve Rizeli R. Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı, Tansu Çiller başbakan ve onlarca kadın da bakan olabilmişlerdir. Yarınlarda da bir kadın cumhurbaşkanımız olabilir. Osmanlı, padişahın fermanıyla savaşa girerken, cumhuriyet rejiminde savaş kararını halkın seçtiği meclis verebilmektedir. Osmanlı'da kadılar padişah adına karar verirken, cumhuriyet rejiminde mahkemeler halk adına ve mecliste kabul edilen yasalar çerçevesinde karar vermektedir.

Tüm bu gerçekler düşünüldüğünde, kişinin kendi iradesini kullanma özgürlüğünden vazgeçip padişahlığı özlemesini, yurttaşlık yerine tebaa olmayı istemesini anlamak mümkün değildir.

Kişinin elde ettiği haklara sırtını dönüp bu tür geçerliliğini ve değerini yitirmiş isteklerde bulunması, Osmanlı hanedanının bir üyesi değilse, ancak gerçek dışı söylemlerle koşullandırılmış olmasıyla mümkündür. Bu bağlamda kişilerin devleti yönetecek kişileri seçme hakkından vazgeçip geçerliliğini yitirmiş uygulamaları istemesi gericiliktir. Kimilerini gerçek olmayan söylemlerle bu yönde koşullandırmak ise daha da tehlikeli nitelikte olan gericiliktir.

Bu bağlamda, cumhuriyet rejiminde devleti yönetenlerin bu tür gerçek dışı öğretilere göz yummasını anlamak da mümkün değildir.

Hiç almasalar olmaz mı?-Mesut Odman- 

Hep böyle gidecek değil ya… Bir gün gelir, ne değişiklikler olur da şaşar kalır herkes. Ne değişikliği diyenler olabilir, oradan devam edelim. Bugün maaşları azdı çoktu derken, ileride bir gün, hiç maaş almıyor oluverirler örneğin. Milletvekili olmaktan ileri gelen ek bir maaşları olmayıverir...  

Eskiden beri milletvekili maaşlarının yüksek ya da çok yüksek olduğu konuşulmuştur. Konuşmak dediğim, uygulanabilir bir karara ulaşılması mümkün olmayan, yürürlükteki rakamın küçültülmesi gerekirken artırıldığı yollu öfke dolu sonuçlara ulaşılan konuşmalar. Adı geçen rakamın yükseltildiği konuşmalar ise her yıl yapılır. Daha doğrusu, salt bu amaçla değil de, genel olarak devletin gelirlerinin giderlerinin görüşülüp karara bağlandığı oturumlarda, çoğu kez özellikle adı sanı belirtilerek söz konusu edilmeden, başka ayrıntılarla birlikte ele alınır. O sırada, milletvekillerinin maaşları ve öteki “özlük hakları” da basının ve yurttaşların gündemine gelir; özellikle çalışanlarla emeklilerin alacakları maaş ve benzeri parasal haklarda dişe dokunur artışlar yapılmadıysa, bu gündeme gelişler epeyce gürültülü olur, ayrıca kısa sürede gündemden düşmez.

Bu yıl da öyle oldu. Benim bile aklımda kalan birkaç sayı ortaya çıktı. Benim bile dememin nedeni şu: Öyle sayıları oldum olası aklımda tutamam. Ama bu kez iki sayı aklımda kalmış. Maaşlar 275 bine yaklaşmış. Buna emekli olanların aldıkları da eklenince 450 bine çıkıyor. Bu sayıları kendi emekli maaşımla karşılaştırıyorum ister istemez, ayıptır söylemesi, bizimkinin yaklaşık 10 ile 16 kat üstünde. 

Eh, olacak o kadar! Zat-ı muhteremler koskoca ülkenin yasalarıydı, bugünüydü, geleceğiydi, her şeyiyle uğraşıyorlar; onca sorumluluk alıyorlar; bir de evdeki horantanın ne yiyip içtiğini mi düşünsünler? Hem eskiden beri haklı yakınmalarını dinler dururuz. Burası demokratik bir ülke, bir diktatörün emriyle gelmiyorlar ya oraya… Halkımız seçip gönderiyor. Seçip gönderdikten sonra hiç mi ziyarete neyim gelmesinler? Onca seçmen gelip gittikçe bir yemek de mi ısmarlanmayacak, yenilip içildikten sonra, “Haydi beyler, pamuk eller cebe, Alman işiydi!” mi denecek? Olur mu hiç, memleketin hali o kadar mı kötüledi ki, vekilinin cebine üç kuruş koyamıyor da seçmenleri karşısında başını eğdiriyor?  

Bunları böyle kafamda evirip çevirirken, son zamanların en becerikli İçişleri Bakanımız ortaya çıkıp mahzun bir edayla konuşmasın mı? Hani, dağdakilerin sayısını da ayakkabı numaralarını da biliyoruz, bellerini kırdık, yollu bir açıklama yapıp yüreklere ferahlık salmıştı bir vakitler, onu diyorum. Malum, bakanlıktan ayrılsa da milletvekilliği sürüyor kendilerinin. Meğer haftada bir gün iş başı yapıyormuş artık. Bunu aktaran televizyoncular “onun da hangi gün olduğu belli” diyerek manalı manalı gülüyorlardı. Reis hazretlerinin kürsüye çıkıp konuşma yaptığı günü kastediyorlar, anladık da, öyle soğuk espri mi olur? Ardından, işe gitmeden nasıl maaş almaya devam edebilir, maaş da almasın öyleyse diyen densizler de çıktı elbet.

Diyeceğim, milletvekilliği deyip de geçmemeli, burada verdiğimiz bir örnek sadece, daha ne dertleri var. Ayrıca, hep böyle gidecek değil ya… Bir gün gelir, ne değişiklikler olur da şaşar kalır herkes.

Ne değişikliği diyenler olabilir, oradan devam edelim.

Bugün maaşları azdı çoktu derken, ileride bir gün, hiç maaş almıyor oluverirler örneğin. Milletvekili olmaktan ileri gelen ek bir maaşları olmayıverir, demek istiyorum. Her birinin bir mesleği olacak elbet. O mesleği yapmaktan, onunla ilgili memlekete katkıda bulunmaktan dolayı hak ettikleri bir maaş da alacaklar kuşkusuz. Bunun yanı sıra, milletvekilliği için tanımlanmış işleri yapmanın gerektirdiği seyahat ve yol giderlerini karşılamak üzere alacakları bir ödenekleri olacak. Ama ayrıca bir maaşları olmayacak. Neden olsun? Milletvekilliği dediğimiz ömür boyu sürecek bir iş ve meslek değil ki. Anayasada, yasalarda yazılı süreler boyunca ve oralarda belirlenmiş görevleri yerine getirerek parlamentoda bulunacaklar, ama apayrı bir siyaset sınıfı oluşturmayacaklar. Görev süreleri sona erdiğinde, kendilerine milletvekili olarak yapabilecekleri ve toplumun ihtiyaçlarının gerektirdiği yeni görevler verilmedikçe, daha önce yaptıkları işlerine geri dönerek sorumlu yurttaşlar olarak çalışıp yaşamaya devam edecekler.

Öte yandan, milletvekilliğinin sona ermesi de, sadece, yasalarda önceden belirlenmiş sürelerin dolması ya da yeni seçimleri kaybetme nedeniyle olmayabilir. Onları seçerek o görevlere getiren seçmenler, bir başka nedenle daha kendilerini görevden alabilirler. “Geri çağırma hakkı” adı verilen bir hakkı, yine önceden bilinen koşulların gerçekleşmesi durumunda, belirlenmiş kurallar çerçevesinde kullanır ve seçtiklerini geri çağırabilirler. Bütün bunlar ve benzeri kurallar ile kurumlar ülkeyi gerçekten “halkın yönetimi yahut iktidarı” denebilecek bir düzeye getirmiş olabilir.

Bundan 10 yıl kadar önce miydi yoksa birkaç yıl daha eski miydi, bugün ikisi de hâlâ siyaset sahnesinde olan iki politikacıdan biri anlatmış, öteki de yalanlamamıştı. Yalanlanmayan öyküye göre, daha alt düzeyde görevli olan politikacı birinciye kendi iddiasına göre epey sıkı bir siyasal ahlak kuralları bütünü önermiş ve böyle kurallar getirirsek ilçe başkanı yapacak adam bulamayız yanıtı almıştı. Belleğimde kaldığı kadarıyla yazıyorum. Kaynak ise iki kişi arasındaki konuşmanın onlardan biri tarafından aktarılmasından ibaretti. Dolayısıyla, güvenilirliği aktaranın doğruculuğu ile sınırlıdır. Yine de, bu somut aktarımın düşsel bir sahne olduğu varsayılsa bile, buna benzer bir konuşmanın ülkemiz koşullarında gerçekleşme olasılığının bulunmadığı söylenemez.

Demem o ki, ülkemizi sevmekte de onu dipten doruğa dönüşümden geçirmek için inat etmekte de haklıyız. 

Bütünlüklü bir sınıf mücadelesi -Atilla Özsever-  

Madenci direnişi ve 1 Mayıs sonrasından çıkarılacak ders, bütünlüklü bir sınıf mücadelesinin giderek daha fazla önem kazandığıdır. Sınıfın mücadelesinde sendikal ve siyasal mücadelenin birlikteliğini öne çıkaran merkezi yapılara ihtiyaç da kendini daha fazla hissettiriyor…  

Bugünkü yazımıza Nisan 2026’da 17 gün süren Doruk madenci direnişinden bir anekdotla başlayalım. Maden işçisi Özkan Yücel, biber gazıyla fenalaşıp hastaneye kaldırıldığı halde kolunda serum iğnesi, göğsünde EKG elektrotlarıyla hastaneden kaçıp Ankara Kurtuluş parkındaki arkadaşlarının direnişine katılmıştı.

Özkan Yücel’in sözü de şuydu: “Hak verilmez alınır, zafer sokakta kazanılır”. Gerçekten “Direne direne kazanacağız” sloganı, madenci direnişinde tam anlamını buluyordu. Doruk madencileri, bütün haklarını alıncaya kadar direndiler.

Madenci direnişiyle birlikte coşkulu 1 Mayıs’ın gündeme gelmesi düşünülürken güvenlik güçlerinin Taksim’e çıkmak isteyenlere uyguladığı şiddet, gündemi bir ölçüde değiştirdi. AKP iktidarı, böylelikle 1 Mayıs’ta Taksim meselesine odaklanmayı öne çıkarmak istedi.

1 Mayıs, ülke çapında birçok yerde kutlanması açısından olumlu bir izlenim bırakırken kitlesel katılımın zayıf olması, işçi ve memur konfederasyonlarının farklı bölgelerde miting düzenlemesi ve gereken çalışmaların yapılamayıp sınıfın gündemine günün anlam ve taleplerinin sokulmaması, zayıflığın önemli işaretleri olarak sayılabilir.

'Sarı sendikacılık'

Türk-İş, Hak-İş, Memur-Sen, Kamu-Sen gibi konfederasyonların nicelik yönünden önemli bir ağırlığa sahip olmasına rağmen sınıf mücadelesindeki etkileri son derece sınırlıdır. Bu konfederasyonlar ve bağlı kimi sendikaları için “sarı sendikacılık” tanımı kullanılabilmektedir.

Öncelikle “sarı sendikacılık” tanımının kökenine değinelim. 1899’da Fransa’da greve çıkan işçilerin bu eylemini kırmak ve çalışanları bölmek için işverenin kontrolündeki bir sendika devreye sokulmak istenmiştir.

İşveren yanlısı bu sendikanın binası da sarı renkle boyanmıştır. Grevci işçiler, işverenle işbirliği yapan bu sendikayı “sarı sendika” olarak adlandırmışlardır. Yani, “sarı sendikacılık” işverenle işbirliği yapan, onun güdümünde olan bir sendika olarak tanımlanır.

'Yandaş sendikacılık'

Günümüzde de sadece işverenle işbirliği yapan değil siyasal iktidarla, hükümetle işbirliği yapan, onun güdümünde olan sendikalar için de zaman zaman böyle tanım kullanılmaktadır.

Yöneticileri açısından Hak-İş ve Memur-Sen’in “AKP yandaşı” bir emek örgütü olduğu ifade edilirken Türk-İş ve Kamu-Sen yönetimlerinin de siyasal iktidarın çizdiği sınırların dışına çıkmayan, hükümetle uyumlu geçinen konfederasyonlar olarak tanımlanması mümkündür.

Başka bir deyişle, bu tür sendikaların yönetimleri için gerçek bir sınıf mücadelesi vermediği, işçiler yönünden demokratik denetimin yeterince sağlanmadığı gerekçesiyle “sendikal bürokrasi” tanımı da kullanılmaktadır.

Öte yandan DİSK ve KESK’in de çok etkin bir sınıf mücadelesi yaptığı söylenemez.

Direnişin öğrettikleri

Bağımsız Maden-İş Sendikası’nın önderlik ettiği direniş, öncelikle ücret alacakları için, yani ekonomik gerekçelerle başladıysa da toplumda siyasal iktidara yönelik öfke, bu direnişin siyasal bir nitelik kazanmasına da neden oldu. Madencilerin sendika başkanı Gökay Çakır, “Tüm emekçiler ve Türkiye için direndiklerini” hatırlattı.

Madencilerin direnişinde toplumsal destek çok önemliydi, direnişin başarıya ulaşmasında da önemli bir faktör oldu. Bağımsız Maden-İş, direniş boyunca kararlı bir tutum sergiledi. İşçiler, polis şiddetiyle karşılaşınca devletin sınıfsal niteliğini, sermayeden yana olan tavrını da daha iyi gözlemlemiş oldular. 

Bağımsız Maden-İş, toplu sözleşme yapmaya yasal anlamda yetkili bir sendika olmamasına rağmen sınıf mücadelesindeki tavrıyla etkili bir sendika olduğunu ortaya koydu. Keza madenci direnişi, sarı sendikacılığa tepki gösteren bir niteliğini de göstermiş oldu.

'Madenciler kazandı, sıra bizde'

Öte yandan 1 Mayıs gösterilerinde dikkati çeken bir nokta da Gebze’de yaşandı. Gebze’de soğuk ve yağışlı havaya rağmen coşkulu ve kitlesel bir katılım sağlandı, özellikle DİSK Birleşik Metal-İş Sendikası ile Türk-İş üyesi Petrol-İş Sendikası üyeleri ağırlıklıydı.

Kocaeli’ndeki mitingde de işçilerin “Madenciler kazandı, sıra bizde” sloganını atması ilginçti, sınıf mücadelesinin bundan sonraki boyutunu gösteriyordu.

Sarı sendikacılıkla, sendikal bürokrasiyle mücadele giderek daha fazla önem kazanıyor. Özellikle Türk-İş’te bu yönetimlerin değiştirilmesi için mücadele edilmesi gerekli hale geliyor. Yine madenci direnişinin gösterdiği bir ders de mücadelede ısrarlı olmanın gerekliliğidir.

Siyasal mücadelenin gerekliliği

Kapitalist sömürü sistemi, tek veya birkaç sendikanın mücadelesi ya da işkolu düzeyindeki sendikal mücadeleyle değil siyasal hedefle birleşmiş topyekün bir sınıf mücadelesiyle durdurulabilir. Sendikal ve siyasal mücadelenin birlikteliği her zamankinden daha fazla önem kazanıyor.

Somut ve sadeleşmiş taleplerle fabrikalarda başlayıp kent meydanlarına ulaşan ve üretimden gelen gücün kullanılacağı bir mücadeleye ihtiyaç var. Böyle bir mücadelede, merkezi bir odağın bulunması da son derece önemlidir.

Gerek ülkedeki despotik emek rejimine, gerekse gerçek bir sınıf mücadelesini öteleyen sendikal bürokrasiye karşı böyle bir merkezin varlığı, son gelişmeler karşısında ihtiyacını daha fazla hissettiriyor.

Tekil, parçalı ve dağınık direnişlerin daha bütüncül bir mücadeleye dönüşmesi, hem öncü, ilerici sendikal kadroların hem de sosyalist, komünist partilerin önemli görevleri arasında gözüküyor… 

/././

soL




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -8 Mayıs 2026-

CHP’nin durumu, Burcu Köksal, Böcek Ailesi ve Özkan Yalım: Neler oluyor?-Ali Ufuk Arikan-  Genel Başkan bir belediye başkanına, Burcu Köksal...