Ülkenin 10 yılını ‘Aile ve Nüfus On Yılı’ ilan ettiler: Tüm kamu politikalarına ‘aile ve nüfus’ ayarı.
Cumhurbaşkanlığı genelgesiyle ilan edilen 2026-2035 “Aile ve Nüfus On Yılı”, iktidarın düşen doğurganlık oranlarını gerekçe göstererek toplumsal yaşama yönelik müdahale alanını genişletiyor. Tüm kamu politikalarını baştan aşağı muhafazakar bir süzgeçten geçirmeyi hedefleyen belge, “dijital aile kalkanı” ve “çok çocuk” gibi kavramlar ortaya atarken, ülkenin gelecek 10 yılına ipotek koyuyor.
Türkiye'de iktidarın bir süredir “varoluşsal bir tehdit” olarak nitelendirdiği düşen doğum oranları ve "toplumsal yapı", yeni bir resmi devlet politikasına dönüştürüldü. Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile 2026-2035 dönemi “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edildi.
Doğurganlık hızının Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine gerilemesinin temel gerekçe olarak sunulduğu genelge, devletin sosyal yaşama ve bireylerin özel hayatına yönelik müdahalelerinin dozunu artıracağının sinyallerini veriyor.
“Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgesi”nin 2 Mayıs'ta İstanbul'da gerçekleştirilecek programla kamuoyuna tanıtılacağı duyuruldu.
Tüm kamu politikalarına ‘aile ve nüfus’ ayarı
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı koordinasyonunda hazırlanan ve bakanlığın internet sitesinde yayımlanan “Vizyon Belgesi”ne dayanan genelge, devletin tüm kurumlarını muhafazakâr bir aile tasavvuru etrafında yeniden şekillendirmeyi öngörüyor.
Belgeye göre; tüm düzenlemeler, uygulamalar ve kamu kurumları tarafından desteklenen araştırmalar bundan böyle “aile kurumuna ve nüfus değişimine etkileri” bakımından değerlendirilecek.
Resmi belgeler ve kurum içi eğitimlerde iktidarın belirlediği “aile ve nüfus politikasıyla uyumlu” bir çerçeve esas alınacak. Bu adım, iktidarın toplumsal yaşamı kendi ideolojik yönelimleri doğrultusunda dizayn etme çabasını bürokrasinin tüm kademelerine zorunlu bir görev olarak ataması anlamına geliyor.
Kadın ve evlilik kurumuna yönelik geleneksel kodlara dönüş
Genelgede, demografik değişimlere karşı çözüm olarak bireylerin toplumsal hayattaki rollerini geleneksel kodlarla sınırlayan bir yaklaşım öne çıkıyor. Genç yetişkinlerin evliliğe teşvik edilmesi için mekanizmaların güçlendirileceği, çok çocuklu aile yapısının devlet eliyle destekleneceği ve çocuk sahibi olmayı özendiren uygulamaların hayata geçirileceği öne sürülüyor.
Metinde annelik ve babalığın “toplumsal değer olarak güçlendirileceği” vurgulanırken, bu durum kadınların toplumsal hayattaki ve istihdamdaki varlığının yeniden “annelik” misyonu üzerinden tanımlanacağının sinyalini veriyor.
‘Dijital aile kalkanı’: Yeni bir sansür mekanizması mı?
Kararın en dikkat çekici ve tartışma yaratmaya aday başlıklarından biri ise medya ve dijital mecralara yönelik planlanan “dijital aile kalkanı” oldu.
Kitle iletişim araçlarındaki “zararlı unsurların tespiti ve önlenmesi” amacıyla oluşturulacağı belirtilen bu “kalkan”, halihazırda daralmış olan ifade ve basın özgürlüğüne yönelik “aile değerleri” kılıfı altında yeni bir sansür ve denetim mekanizması endişelerini beraberinde getiriyor.
Metinde ayrıca “aile dostu yayıncılığın” teşvik edileceği belirtilerek, medyanın içerik üretiminde iktidarın kültürel hedeflerine uyumlu hale getirilmesi amaçlanıyor.
Kentleşmeye karşı kırsala dönüş ‘formülü’ ve ‘Milli Aile Haftası’
Ekonomik kriz ve plansız kentleşmenin yarattığı demografik yığılmalara karşı da “kırsala dönüş” kartı masaya sürülüyor. Kentlerde yoğunlaşan nüfusun kırsal alanlara dönüşünün özendirilmesi hedeflenirken, kentsel mekanların da “aile ve çocuk odaklı” bir anlayışla dönüştürüleceği ifade ediliyor.
Genelgeyle birlikte, devlet ritüellerine yeni bir ideolojik takvim de eklendi. Her yıl mayıs ayının son haftası “Milli Aile Haftası” olarak kutlanacak ve tüm kamu kurumları, iktidarın çizdiği aile modelini merkeze alan etkinlikler düzenlemekle yükümlü kılınacak. Kamu kurumları, bu kapsamda yürüttükleri yıllık faaliyetlerini de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'na raporlayacak.
10 yıllık siyasi dayatma
AKP iktidarının 10 yıllık aile ilanı hamlesi, kadını yalnızca ev ve aile içine hapseden gerici bir saldırı unsuru olma yolunda. Sermayenin ucuz işgücü ihtiyacını ve devletin tasfiye ettiği sosyal bakım yükümlülüklerini tamamen kadınların omuzlarına yıkmaktan başka bir şey üretmeyeceğinin sinyallerinin açıkça verildiği bu plan, iktidarın toplumsal yaşamı muhafazakar kodlarla dizayn etme çabasının son halkası.
Düşen doğum oranları bahane edilerek kutsanan çok çocuklu aile modeli ve “dijital aile kalkanı” gibi sansür mekanizmaları, kadınların kazanılmış haklarını, eşitlik mücadelesini ve yaşamı doğrudan hedefte. AKP iktidarı boyunca şiddet ve istismar sarmalında korumasız bırakılan kadınlar ve çocuklar, bu “kutsal aile” masalıyla aslında kapalı kapılar ardındaki bir karanlığa ve güvencesizliğe terk ediliyor.
Ülkenin gelecek on yılına ipotek koyan bu uzun vadeli müdahale takvimi, iktidarın kendi siyasi vadesini ülkenin mutlak geleceğiymiş gibi dayatma hamlesinin de kanıtı.
***
Maden işçisi sanatçılar -Fide Lale Durak-
Hem emeğin hem de sanatın gerçek değerini teslim etmek, yalnızca onları sergilemekle değil, onların ortaya çıktığı koşulları değiştirmekle mümkün olabilir.
Geçtiğimiz hafta direnen maden işçileri haklarını kazandı. Böyle ifade edince, sanki işçiler mevcut maaşlarına zam ya da yeni yan haklar talep ediyormuş gibi bir izlenim oluşabiliyor. Oysa durum çok daha yalındı: İşçiler, yalnızca ödenmeyen ücretlerini istiyordu. Yani zaten hak ettiklerini, yeniden mücadele ederek almak zorunda kaldılar. Üstelik söz konusu olan çalışma alanı madencilik; ölüm riskinin yüksek olduğu, yerin metrelerce altında, oksijenin az, karbon monoksitin bol olduğu, emeğin adeta toprağın içinden kazınarak çıkarıldığı bir iş kolu. Böyle bir yerde alın terinin karşılığını almak bile başlı başına bir mücadeleye dönüşebiliyor.
Madencilerin yer altında kalan, çoğu zaman görünmeyen emeğini, ekranların hayatımıza bu denli girmediği dönemlerde daha çok resimler ve heykeller aracılığıyla tanıyorduk. Özellikle madenciliğin yoğun olduğu şehirlerde yaşayanlar bilir, kentin bir köşesinde mutlaka bir madenci anıtı vardır ve sanatsal üretimlerde madencilik teması güçlü bir şekilde hissedilir. Örneğin ilkokul üçüncü sınıfta katıldığım yılbaşı temalı bir resim yarışması için yılbaşı gecesi madende çalışan işçileri çizdiğimi hatırlıyorum. “Bu yaşta bir çocuk bunu çizmiş olamaz” denilerek yarışmadan diskalifiye edilmiştim. Ama bu anı, bir maden kentinde büyüyen bir çocuğun hayal dünyasının nasıl şekillendiğine dair küçük ama anlamlı bir örnek olarak hafızamda yer etti.
Velhasıl, bizim memlekette madencilere gösterilen sanatsal ilgi oldukça sınırlı. Çocukların dünyası zaten hesaba dahil değil. Kısacası, bu alanda üretim yapan sanatçı sayısı oldukça az. Aklıma ilk gelen isimler arasında Nedim Günsür ve İrfan Ertel var. Bu sanatçılar üzerine daha önce yazmıştık. Bugün ise yönümüzü ülkemiz dışına, İngiltere’ye çevirerek sıra dışı bir örneğe bakmak istiyorum.
İngiltere’nin kuzeyinde, madenciliğin yoğun olduğu Auckland bölgesinde, 1980’lerin sonunda madencilik faaliyetleri azalmaya başlayınca ve başka geçim kaynakları sınırlı olunca, bölgeyi yeniden canlandırmak amacıyla 2000’lerin başında bir proje hayata geçiriliyor. Bu proje kapsamında dikkat çeken bir resim koleksiyonu da sergileniyor. Gillian Wales ve Robert McManners adlı iki kişinin, 1990’lardan itibaren Kuzey İngiltere’de kömür madencilerinin yaptığı sanat eserlerini toplamasıyla başlayan koleksiyon, bugün 400’den fazla eserin yer aldığı bir hacme ulaşmış durumda. Bu koleksiyonun dikkat çekici yanı, eserlerin büyük çoğunluğunun profesyonel sanatçılara değil, bizzat madenlerde çalışmış işçilere ait olması.
Aslında bu bölgeden çıkıp sanatçı olabilmiş insanların yolu da çoğu zaman madenden geçmiş. Çünkü yoksul bir toplumda temel geçim kaynağı olan madencilik, özellikle genç erkeklerin hayatında neredeyse kaçınılmaz bir durak olmuş. Öne çıkan sanatçılar arasında Tom McGuinness, Ted Holloway, Norman Cornish ve Bob Olley sayılabilir. Koleksiyonda, 1984 madenci grevi gibi tarihsel olayları konu alan resimler de yer alıyor. Bu eserlerde madenciler, kendi yaşamlarını dışarıdan bir gözle değil, içeriden bir bakışla anlatıyor. Günlük yaşamın ağırlığı, karanlık, tehlike ve yer altındaki yalnızlık doğrudan deneyimin içinden aktarılıyor.
Tom McGuiness, 1980, KazıcıTom McGuinness bu isimler arasında özellikle dikkat çekiyor. McGuinness, 18 yaşındayken, tıpkı koleksiyonda yer alan birçok ressam gibi, II. Dünya Savaşı sırasında “Bevin Boy” olarak, yani kömür madenlerinde çalışmak üzere zorunlu hizmete alınır. Daha sonra sanat eğitimi görür ve işçi sınıfı kökenli sanatçıların üretimlerini destekleyen Spennymoor Settlement topluluğunun bir parçası olur. 1930’larda kurulan bu topluluk, söz konusu koleksiyonun da önemli bir bölümünü oluşturuyor. McGuinness’in gençlik deneyimleri, sanatının ana temasını belirler; madencileri ve onların yaşamını resmeden çalışmalarıyla tanınır.
Norman Cornish, 1950, Ocak YoluNorman Cornish’in resimlerinde ise maden işçiliğinin yalnızca yer altındaki değil, yer üstündeki yaşamla kurduğu ilişki de görünür olur. Dar sokaklar, işçi evleri, paylaşılan gündelik hayat ve yorgunluk, onun tablolarında sade ama çarpıcı bir dille anlatılır. Cornish, figürleri idealize etmez, aksine onların sıradanlığını ve yıpranmışlığını olduğu gibi aktarır. Bu yönüyle eserleri, yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda bir sınıf hafızası işlevi görür.
Bob Olley, Yüksek Hızla Galeri AçanlarBob Olley’nin heykel ve resimleri ise daha dramatik bir anlatı taşır. Yer altındaki kazalar, bedenin zorlanması ve makinelerle kurulan sert ilişki, onun işlerinde yoğun bir şekilde hissedilir. Figürler çoğu zaman ağır, kasvetli ve hareket halindedir, sanki her an bir çöküş ya da patlama ihtimali vardır. Olley, madenciliğin fiziksel yükünü izleyiciye neredeyse bedensel bir deneyim olarak aktarır.
Ted Holloway, MadencilerTed Holloway’in eserlerinde ise kolektiflik öne çıkar. İşçilerin birlikte çalışması, dayanışması ve aynı kaderi paylaşması resimlerin merkezindedir. Yüzler çoğu zaman tek tek seçilemez, ama kalabalığın oluşturduğu ortak duygu çok nettir. Bu, bireysel bir hikayeden ziyade sınıfsal bir anlatıdır.
Bütün bu örnekler, başa dönersek, geçtiğimiz hafta haklarını almak için direnen maden işçilerinin mücadelesiyle doğrudan bağ kurar. Çünkü bu eserlerde gördüğümüz şey yalnızca geçmiş değildir. Bugün de süren bir emeğin, görünmez kılınan bir hayatın ifadesidir.
Ancak aynı zamanda şu çelişkiyi de açığa çıkarır: İşçi sınıfı sanatı, kapitalist sistem içinde çoğu zaman ancak bir bölgenin turizm potansiyelini artıran, “kültürel değer” olarak pazarlanan projeler aracılığıyla görünür hale gelebilir. Yani madencinin emeği gibi, onun sanatı da çoğu zaman kendi gerçek bağlamından koparılarak dolaşıma sokulur. Bu yüzden hem emeğin hem de sanatın gerçek değerini teslim etmek, yalnızca onları sergilemekle değil, onların ortaya çıktığı koşulları değiştirmekle mümkün olabilir.
/././
Kürsünün tapusu kimde?-Berkay Kemal Önoğlu-
1 Mayıs'ı uzlaşmacılıktan, heyecansızlıktan ve ruhsuzluktan kurtaracak yeni bir yolun işaret fişeği atılmış oldu. Nerede, hangi meydanda olursa olsun, mücadele gününde sokağa çıkan herkesin iradesi değerlidir. O iradenin hakkını mutlaka vereceğiz.
Tarihsel köklerini Chicago barikatlarından, sekiz saatlik iş günü mücadelesinden ve sömürüsüz bir dünya için ayağa kalkan işçi sınıfından alan; düzenle hesaplaşma günü 1 Mayıs geride kaldı. 1 Mayıs; otokratik, tek adamcı, otoriter ya da totaliter gibi sıfatlarla asıl karakteri perdelenen bir hesaplaşma değil, doğrudan kapitalist barbarlıkla bir yol ayrımı günüdür.
Bu büyük tarihsel miras, nasıl olur da bir düzen partisinin halkla ilişkiler faaliyetine dönüştürülebilir? 1 Mayıs ne bir bayram tatili ne de bir bahar festivalidir. Kimsenin alana konser veya festival beklentisiyle geldiği de yoktur. 1 Mayıs, sermayenin karşısına dikilen iradenin ve başka bir dünya hayalinin ete kemiğe bürünmüş halidir. 1 Mayıs, ancak bu anlamla var olabilir; bu anlam zayıfladıkça da yok olur. Öyleyse şirket mantığıyla yönetilen belediyeler, ne hakla 1 Mayıs sahnelerini de ihaleye çıkarmaya başladılar?
1 Mayıs iradesi elbette sanatçıların şarkıları, şiirleri ve oyunlarıyla güçlenir. Ancak o siyasal irade yoksa, sanatın da sahnelerin de ses sistemlerinin ve teknik hazırlıkların da bir önemi kalmaz. Asıl olan işçi sınıfının siyasal iradesidir; o irade ortaya konduğunda geri kalan her şey teferruattır.
Açık ve net konuşalım. CHP; programından kadrolarına, uzun vadeli politikalarından anlık reflekslerine kadar tepeden tırnağa bir patron partisidir. Meclis sıralarını dolduran patron milletvekillerinden Jeremy Rifkinli "temiz sermaye" güzellemelerine, holdinglere açılan kredilere kadar her şey bu sınıfsal karakterin ispatıdır.
Bir dönem "beşli çete" diyerek mangalda kül bırakmadıklarına, halkın sermaye sınıfına duyduğu öfkeyi sadece beş şirkete yönlendirdiklerine de bakmayın. Menfaat sofrası kurulunca, o "çete" dedikleriyle bile aynı tasa nasıl kaşık salladıklarını hep beraber gördük. Daha 2025'in başında, o meşhur "çetenin" has evladı Kalyon İnşaat'a 22 milyar liralık Kirazlı-Halkalı metro ihalesini altın tepside sunan bizzat CHP yönetimi değil miydi?
Üstelik bu işler sadece ihale vermekle de bitmiyor biliyorsunuz. Belediyeler "kaynak bulduk" diye övünerek uluslararası merkezlerden krediler çekiyor ve bu paralar ihale sistemiyle olduğu gibi holdinglerin kasasına giriyor. Halkın geleceği borçlandırılırken, büyük şirketler kâr üstüne kâr açıklıyor. Yerel yönetimler yasası ihaleciliği, yağmacılığı resmen yasallaştırıyor ve kimse bunu sorgulamıyor. Çünkü hepsi parayı ve patronları seviyor, hepsi onlara çalışıyor. Bunu hem AKP hem CHP yapıyor ama sonra birileri çıkıp 1 Mayıs meydanında hak hukuk dersi vermeye kalkıyor...
Hal böyleyken, 1 Mayıs kürsüsünün hangi akla hizmet tek bir isme teslim edilebildiğini ve sahnelerin nasıl bir CHP mitingine dönüştürüldüğünü sormak zorundayız. Buna kim, hangi yetkiyle, hangi mekanizmayla karar veriyor? Neden 1 Mayıs kürsüsü kapitalist sistemin taşıyıcı kolonlarına, ihale dağıtıcılarına emanet ediliyor?
İzmir'de Cemil Tugay’ın "Sahneyi biz kurduk, parayı biz verdik" sözü bir itiraf oldu. Soralım o halde:
İzmir'deki o mitingi belediye mi düzenliyordu?
Belediye bir destekte bulunacaksa şart mı ileri sürdü?
Şartı hangi yasaya dayanarak ileri sürdü?
Bu şartlar düzenleyiciler tarafından kabul mü gördü?
Belediyesiz sahne kurulamıyor muydu? Çok mu gerekiyordu belediyenin desteği?
Son olarak,
Belediye birilerinin babasının malı mı?
Kurtla yiyip çobanla ağlıyorlar! Bir yandan SODEMSEN gibi yapılarla belediyeleri CEO edasıyla yönetecek, işçinin üç kuruşunun hesabını yapıp onu kapı önüne koyacaksın; diğer yandan 1 Mayıs'ta işçiyle saf tutuyormuş gibi yapıp kırmızı halıda yürüyeceksin. Bu ikiyüzlülük artık dikiş tutmuyor.
Özgür Özel kürsüde çıkmış "emekçilerin iktidarı" kurulsun diyor seneye 1 Mayıs için. Hedeflediği kendi iktidarı emekçilerin iktidarı olacakmış yani!
Yuh diyeceğim ama o da haklı...Hani şeyh uçmaz, mürit uçurur derler ya. Sen 1 Mayıs kürsüsünü sermaye bekçisi partilerin eline teslim edersen, onlar da gelir ve role girer elbette.
Emekçilerin sömürüldüğü düzen kapitalizm. Sizin düzen...Bir hükümet düşer, bir "tek adam" gider; ancak asıl mesele, adını koymaktan çekindiğiniz bu düzenin ta kendisi.
Neyse ki memleketin 1 Mayıs'ı yalnız bu maskeli balodan ibaret değildi.
TKP'nin girişimi, ilerici sendika şubeleri ve cumhuriyetçi çevrelerin desteğiyle dört meydanda gerçekleşen işçi mitingleri, bu kuşatmayı yaran en somut cevaptı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana'da yükselen ses; işçi sınıfının muhtaç değil, muktedir olduğunu, birilerinin otobüsüne yolcu olmayacağını, aksine hayatın ve geleceğin tek sahibi olduğunu hatırlattı.
1 Mayıs'ı uzlaşmacılıktan, heyecansızlıktan ve ruhsuzluktan kurtaracak yeni bir yolun işaret fişeği atılmış oldu. Nerede, hangi meydanda olursa olsun, mücadele gününde sokağa çıkan herkesin iradesi değerlidir. O iradenin hakkını mutlaka vereceğiz. Kapitalist sömürü düzeninin karşısına dikilen işçi sınıfının 1 Mayısları daha da güçlenecek.
/././
1 Mayıs Ertesi -Ayşe Şule Süzük-
Bir şeyi unutturmak isterseniz öncelikle onun hikâyesini unutturmanız gerekir. (...) İşte bu yüzden bir olguyu, bir gerçeği, bir tarihi, bir mekânı, bir sınıfı yok etmek için onun hikâyesini silmekle işe koyulur kapitalizmin askerleri. İşte, aslında sembolleşmiş günlerde hatırlamak, anlatmak ve gelecek için biriktirmek bunun için anlamlıdır.
Mart uzadı, yordu. Nisan nasıl geçti anlayamadım. Nisanın yüzü güleç olur; tereddütlerle gelir. Tünelin sonundaki ışığı vadeder. Çiçekleri ve kokuları hatırlatır. Geçmiş zamanın uzaklaşmasına yeni baharın heyecanı ve ışıltılı başlangıçlara olan özlem eklenir. Günler geçer, aylar geçer… Geçen gün, ömürdendir.
Sonra mayıs geldi. Bu mayıs da tıpkı diğer mayıslar gibi yenilenmek arzusuyla geldi. Hikâyesi ve müjdesi ile. Mayısın biri işçi sınıfının günüdür. Görünmez kılınmaya çalışılan emek-sermaye çelişkisinin cisimleştiği en azından elle tutulur şekilde sergilenmesi gerektiği gündür. İşçi sınıfına dair öykülerin, filmlerin, gerçek hak mücadelelerinin hatırlandığı günlerin, sözünü ettiğim ay ve yıl döngüsü içinde yeniden başlamasının miladıdır 1 Mayıslar. İki sınıf vardır diye başlar sarih şekilde. Yalın biçimde ve anlatmaya yöneliktir bu söz. Bir şeyi unutturmak isterseniz öncelikle onun hikâyesini unutturmanız gerekir. Silmenin, görünmezlik perdesi ile boğmanın sessizlik katli ile yerin bin kat dibine itmenin en haşin biçimidir bu. Önce hikâyesi lal olur, ardından da kendi yokmuş gibi davranılır. Sonra yaşadığının farkına bile varılmaz. Nihayet olmayan “şey” in farkına varılmaz ve ortada farkındalık oluşturacak bir şey de kalmaz. İşte bu yüzden bir olguyu, bir gerçeği, bir tarihi, bir mekânı, bir sınıfı yok etmek için onun hikâyesini silmekle işe koyulur kapitalizmin askerleri. İşte, aslında sembolleşmiş günlerde hatırlamak, anlatmak ve gelecek için biriktirmek bunun için anlamlıdır.
Ah! O kapitalizm, ah! O zehirli sarmaşık… Dolandığı tüm bahçeleri tarumar eder. Soldurur, ocaklara incir ağacı diker. Çağımızın kapitalizmi tanrılaştırılmıştır ve yazık ki onun karşısında tüm inançlar, tüm erdemler, tüm iyilikler erir, buharlaşır. Milyon kollu bu canavar her şeyi öğütür, her değeri ağulu salgısıyla çiğner, tükürür ve çöpleştirir. Despot ve iri gövdesiyle yutmak, parçalamak, sömürmek, çürütmek onun işidir. Bitmeyen tüketim ve kâr sarmalı içinde hırsla, hınçla, kinle, delirerek çılgınca sağa sola saldırır. Kocaman çamurlu ve hasta bir sudur yarattığı ve bizler, balıklar, o suyun içinde eninde sonunda hasta olacağızdır. Küçük Kara Balık, Kırmızı Balık ve dünyanın bütün gayretkeş ve emekçi balıklarının hikâyesi yazılmalıdır. Yazılmalıdır ki bilinsin, duyulsun, destanlaşsın ve çürümüş suyu temizlesin.
Geçen gün ömürdendir, evet. Öte yandan irin bağlamış balçıkta debelenmek ile geçen günlerin önemi var mıdır? Birbirine muttasıl benzeyen günler, pöh… İnsanı yücelten, onurlandıran, bencilliğinden kurtaran, kendi yaşamının farkına vararak onu güçlendiren başka türden günler, başka türden bir ömür, başka türden bir hayat ve başka türden bir hayal isterim ben. Tıpkı Can Yücel’in istediği gibi:
Başka türlü bir şey benim istediğim,
Ne ağaca benzer ne de buluta,
Burası gibi değil gideceğim memleket
Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava
Son söz: Doruk Madencilik işçileri verdikleri hak mücadelesi ile sözünü ettiğim hikâyeyi yeniden, tüm açıklığı, haklılığı ve dokunaklılığı ile yeniden yazdılar. Öyle güzel fotoğraflar kaldı ki zihinlerimizde; alın teri, onur, haysiyet, dayanışma, inanç, babalık, aile… Kirlenen, çürüyen tüm kavramları temizlemeye giriştiler adeta eylemleri ile. Emeğin eli hayata değince tüm renkler parladı sanki. Yaşamda hiçbir şey bir başka şeyi tek yönde etkilemez, her şeyde bir etkileşim vardır. Bu yazıyı yazdıran Doruk Madencilik işçilerine bin selam olsun. Artık mayısın yüzü gülüyor.
/././
Nâzım'dan madencilere…-Atilla Özsever-
Nâzım Hikmet, 1962 yılında Zonguldak Maden-İş’in kongresine şu mesajı iletiyordu: “İşçilerle ilgilenmeyen, haklarını korumayan sendikacıları seçmeyin. Kendinize benzeyenleri seçin”. Nâzım, “sarı sendikacılığı” o tarihte eleştiriyordu. Doruk madencilerinin direnişe öncülük eden Bağımsız Maden-İş Sendikası yöneticileri ise, nasıl sendikacılık yapılacağını gösterdiler…
Komünist şair Nâzım Hikmet, 1962 yazında o zamanki Demokratik Alman Cumhuriyeti'nden yani nam-ı diğer “Doğu Almanya”nın Leipzig kentinden yayın yapan “Bizim Radyo”da çeşitli konuşmalar yapıyor ve yazılar yazıyordu. Nâzım, o dönemde “Sorular ve Karşılıklar” başlıklı bir yazı dizisi de başlatmıştı.
Dizinin bir başlığı da, “Toplanacak Olan Zonguldak Maden-İş Sendikası Kongresi Üzerine” idi. Nâzım Hikmet konuyla ilgili yazısında, öncelikle maden işçilerinin yaşam ve çalışma koşullarını dile getiriyordu. Nâzım, yazısında şöyle diyordu:
“Zonguldak’ta ölümle karşı karşıya, ölmeyecek kadar ekmek parası kazanan 40 bin maden işçisi çalışıyor… Sekiz saatlik çalışmaya giren yeraltı işçisi, bir ekmek ve taş haline gelmiş bir parçacık helva yer…
Zaten çoğunda ciğer diye bir şey yoktur. Verem, maden işçisi arasında salgın bir hastalıktır. İdare, işçilere ayakkabı ve şayak kumaştan elbiseyi bile vermemektedir. Yeraltında çalışma şartları berbattır. Güvenlik tertipleri alınmamıştır”.
Sendikanın görevi
Nâzım Hikmet, bu durumda sendikanın görevini şu şekilde hatırlatıyordu: “İş ücretlerinin artırılması, çalışma ve güvenlik tedbirlerinin alınması için kongrede kararlara varılıp bu uğurda amansızca savaşmak”.
Çalışma koşullarının iyileştirilmesi, sağlık tesislerinin yapılması ve işçilere yaşayabilecekleri bir konutun sağlanmasının gerekliliğine de işaret eden Nâzım, “Kongre, bu konularda karar almazsa ona sendika kongresi denmez” diye yazıyordu.
Nâzım Hikmet, sendika delegelerini işçilerin seçmediğini, sendika başkanlarının işçilerle ilgilenmediğini ve bazı işçilerin kongreden haberdar dahi edilmediğini belirttikten sonra yazısına şöyle devam ediyordu:
“Gazetelerin yazdığına göre, madencilerin kongreden önce Ereğli’de yapılan mitinge büyük bir kitle halinde katılmak istedikleri ancak sendika liderlerinin mitingden yana olmadığı belirtiliyordu.
Kongreye daha çok puvantörler, kontrolörler iştirak edecekse bu kongreden bir sonuç çıkmaz. Kongreye maden işçileri, hele yeraltında çalışanlar tarafından seçilen delegeler katılmalıdır. Sendika üyelerinin çoğunluğunu puvantörler, kontrolörler gibi üst düzey elemanlar değil bizzat madeni çıkaranlar oluşturuyor”.
Sarı sendikacılığa eleştiri
Nâzım, bu yazısında gerçek madencilerin kongreye katılması halinde alınan kararların geniş işçi kitlelerini seferber edeceğini vurguluyordu. Şair Hikmet, “Bu madenciler sendika liderlerini aşarak kongreye kendi arkadaşlarını, kendi benzerlerini seçip göndermek için ellerinden geleni yapmalılar” diyerek görüşünü belirtiyordu.
(Nâzım Hikmet’in bu görüşleri için Yıldız Sertel’in 2008 yılında Everest Yayınları’ndan çıkan “Nâzım Hikmet ile Serteller” isimli kitabından yararlandık).
Nâzım'ın madencilerle ilgili yazısında, bir anlamda “sarı sendikacılığı” eleştiren bir tutum takınılıyor ve doğrudan doğruya işçilerin demokratik katılımını öngören bir anlayış savunuluyordu.
Doruk madenci direnişi
Eskişehir’den Ankara’ya 180 kilometre yürüyen Doruk Madencilik işçilerinin de, Nisan ayında 9 günü açlık grevi olmak üzere 17 gün süren direnişlerinde bizzat kararlara katılımı, sendika yönetiminin işçilerle birlikte karar alması dikkat çekiciydi.
Direnişe öncülük eden Bağımsız Maden-İş Sendikası, üyeleri ve yöneticileriyle birlikte mücadeleci ve militan bir sendikacılık anlayışını yerine getirdi. Böyle bir sendikal anlayışın sonunda da, haklar ve önemli kazanımlar elde edildi. Polis baskısına, biber gazına, gözaltılara rağmen sınıf mücadelesinin nasıl yapılacağı bir kez daha gösterilmiş oldu.
Sendikanın başkanı Gökay Çakır, zafer sonrası yaptığı konuşmada, “Sarı sendikacılarla yola çıkmayacağız. Cüzdanımızla değil vicdanımızla sendikacılık yapacağız” diyordu. Örgütlenme uzmanı Başaran Aksu’nun şu sözleri de, mücadelenin ana temasını belirtiyordu:
“Yola çıktığımız zaman sendikanın beş kuruş parası yoktu. Sendika başkanımız, sadece emekli maaşıyla geçinen bir arkadaşımızdır. İmkanlarımızın yokluğuna rağmen halkımızdan büyük destek gördük. Otobüs tutulmasından beslenme ihtiyaçlarımıza kadar hepsini halk karşıladı. Aslında direnişimizi halkımızın desteği ile kazandık.
Diğer işçi arkadaşlara sesleniyorum: Sarı sendikacıların olduğu yönetimleri demokratik biçimde değiştirin. Sarı sendikacılık anlayışı yıkılmadan işçi sınıfının başarıya ulaşması mümkün değildir”.
Kara Mancar şiiri
Evet, artık başka bir söze gerek yok. Yazımızı Nâzım Hikmet’in madenciler için yazdığı bir şiirle bitirelim. Şairin Zonguldak'taki sınıfsal farklılığı, yabancıların sefasını ve maden işçisinin cefasını anlatırken tanımladığı ise, mancar yemeği olmuştur. Bu yemek, daha çok fakirlerin yediği bir yemektir. İşte Nâzım'ın "Kara Mancar" şiirinden bazı mısralar…
Deniz kıyısında bir dağ.
Dağın güzel sırtlarında villalar.
Eteklerinde mağaralar.
Villalarda patronlar,
mağaralarda, madenci adamlar.
Patronlar ama ne patron!
Çoğu ecnebiler, kravat-papyon.
Sofrada kuş sütünden başka her şey var.
Havyarından, şampanyasına kadar...
Şehrin alt kısmında,
madenci işçiler,
taş devrinde gibiler.
O zamandan aklımda kaldı:
Sabah akşam ha babam tok,
Kara mancar yiyoruz.
Sebze denemez, deve dikeninden
kömür kadar kara bir ot.
/././
Mali’de yaşananlar üzerinden dünyayı anlamak -Erhan Nalçacı-
Öncelikle Mali’de yaşananın bir paylaşım savaşının uzantısı olduğunu söyleyerek başlayalım. Batı emperyalizmi adım adım kaybediyor ve bu kaybı telafi etmeye dönük ataklar yapıyor.
Çoğumuzun boş bir siyasi haritada yerini göstermekte zorlanacağı Mali’de geçen hafta şiddetli bir iç savaş yaşandı.
Ülkenin kuzeyinde bulunan Cihatçı gruplar (Cemaat Nusrat el-İslam vel-Müslimin) ve Kuzey bölgesinin bağımsızlığı için mücadele eden Avazad Kurtuluş Cephesi ülkenin hemen hemen tümünde iktidarı almak üzere bir silahlı saldırı başlattı. Kısa sürede başkent Bamako da dâhil birçok kente yayıldı isyan. Hatta Mali Savunma Bakanı bombalı bir intihar saldırısında öldürüldü.
Buna karşılık Mali Ordusu ile birlikte Rusya kökenli Afrika Kolordusu müdahale etti ve tekrar Mali de devletin kontrolü sağlandı. Afrika Kolordusunun da kayıp verdiği ve Kuzey’deki Kidal kentinden çekilmek zorunda kaldığı bildiriliyor.
Rusya isyancıların Batı tarafından eğitildiğini, silahlandırıldığını, Ukraynalı askerlerin söz konusu eğitimde yer aldığını iddia etti.
Afrika Kolordusunun ise Wagner adlı paralı Rus askeri birliklerinin yeni adı olduğu, Wagner’in yöneticisi Prigojin’in öldürülmesinden sonra bu ismi alarak, özerk görünmesine karşın Rus Genel Kurmayına bağlı olarak çalıştığı söyleniyor.
Kısaca özetlenen bu bilgiler haberlerden okunmuştur veya bulunarak okunabilir. Burada ise Mali’den yola çıkarak dünyanın içinde bulunduğu duruma ilişkin bazı çıkarımlar yapmayı deneyeceğiz.
2022’nin başında bu köşede yer alan Mali’de Fransa-Rus gerilimi nereden çıktı? başlıklı yazıda bu konuyu ele almışız, okuyucular Mali’nin kısa tarihinin de verildiği bu yazıya dönebilirler.
Çok kısaca aşağıda haritada görülen Mali’nin çok eski bir tarihi bulunuyor. Binli yıllarda önemli uygarlık ve devletlere ev sahipliği yapan bu coğrafya 1855’ten itibaren çoktan Fransız Devrimi’nin eşitlik ilkesine ihanet eden Fransız burjuvazisi tarafından sömürgeleştirilir. Mali’nin halen süren yoksulluk ve geri kalmışlığında bu sömürü ilişkisinin rolü bulunuyor.
Haritada denizlerde kıyısı olmayan Mali’nin ulusal sınırları, başkent Bamako ve ayrılıkçı ve Cihatçıların kısa bir süre önce ele geçirdiği Kidal kentinin yeri görülüyor.İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa çevirdiği bütün dolaplara rağmen Mali’nin bağımsızlığını engelleyemez. Bağımsızlığın kazanılmasında Mali halkının örgütlü mücadelesinin yanında Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin desteğine değinmek gerekiyor.
Kısa süren bir sosyalizm deneyimi askeri darbelerle sonlanır ve Mali 1981’den itibaren liberal ekonomiye açılır. Birçok madeni işleten Fransız şirketleri üzerinden Fransa’nın hegemonyası tekrar pekişir.
2012’de Kuzeyde başlayan ayrılıkçı isyana Fransa askeri olarak müdahale eder. Müdahale halen etkisi süren çok büyük bir insan ve ekonomik kayba yol açar.
2020’de ise Sahra Altı Afrika’da esen rüzgâr Mali’ye de ulaşır ve Fransız hegemonyasına karşı olan bir askeri darbe yönetimi halen sürecek şekilde ele geçirir, 2023’te Fransızca resmi dil statüsünü kaybeder. Fransız ordusu Mali’den çekilirken yerini Rusya’ya bağlı özel askeri birlikler doldurur.
Bu kısa özetten sonra Mali’de yaşananlar üzerinden dünyanın durumuna ilişkin genellemeler yapabiliriz.
Öncelikle Mali’de yaşananın bir paylaşım savaşının uzantısı olduğunu söyleyerek başlayalım. Batı emperyalizmi adım adım kaybediyor ve bu kaybı telafi etmeye dönük ataklar yapıyor. Örneğin, Suriye’de yaşananlar da bu şekilde okunabilirdi.
Bir süredir Türkiye’yi de içine çekme olasılığı olan Avrupa savaşının da motivasyon kaynaklarından birinin Afrika kıtasında kaybedilen hegemonya olduğu anlaşılıyor. Büyük ölçüde nükleer enerjiye bağlı Fransa neredeyse Afrika kökenli uranyum tedarikini kaybetmek üzere. Rusya’ya karşı başlatılacak bir NATO seferinin altında kaybedenlere ait intikam ve eski günlere dönme arzusu yatıyor.
İkinci olarak, Batı emperyalizminin cihatçı örgütleri aparatçık haline getiren bir “teknoloji” geliştirdiğini biliyoruz. Nasıl CIA’nın işkence yönetmeliği varsa muhtemelen bir Cihatçı örgütün nasıl uzaktan kumandalı hale getirileceğine ilişkin bir kitapçıkları da vardır, ileride ortaya çıkar. Ayrıca kışkırttıkları Ukrayna savaşı sonrası Ukraynalı askerleri her türlü kirli işlerinde kullandıklarına defalarca şahit oluyoruz.
Üçüncü olarak, sosyalist güçlü devletlerin arkasında durma olanağı olmadığı günümüzde ulusal bağımsızlık hareketlerinin bir burjuva pragmatizmi ve ilkesizliği ile hareket ettiğini görüyoruz. Mali örneğinde, Batı emperyalizmiyle ve Cihatçı örgütlerle birlikte hareket ettikleri anlaşılıyor. Günümüz dünyasında genellenebilir bir eğilimden bahsediyoruz. Bu mesafeden kimseye bağımsızlık mücadelesi vermeyin diyemeyiz, ama işbirlikçiliğe varan pragmatizm halkların kırımından başka bir şey getirmiyor.
Dördüncü olarak, Rusya’ya olan sempati geçen yüzyıl içinde Sovyetler Birliği’ne olan sempati ile besleniyor. Rus Devleti de günümüzde bu mirası kullanmayı seviyor, ancak bugünkü Rusya Sovyetler Birliği değil, tekelci sermaye iktidarını yansıtıyor. Rusya paylaşım savaşının bir tarafı olarak Afrika’da bulunuyor, Afrika halklarının eşitliği ve özgürlüğü için orada olmadığı belli. Rus tekellerinin çıkarını temsil ediyor Afrika Kolordusu.
Beşinci çıkarım için Mali’deki geneli yansıtan hegemonya mücadelesine bakmak gerekiyor. Mali’nin en büyük ticari beş partneri arasında Çin var, Rusya yok. Yine Mali’ye en çok yatırım yapan ülkeler içinde Çin’in adı geçiyor, Rusya’nın değil. 2024’te Çin’de yapılan Afrika Zirvesinde iki devlet arasında Stratejik Ortaklık Belgesi imzalandı. Çin Mali’de altın ve lityum madenciliği yapıyor.
Dolayısı ile bu köşede birçok kez tekrarlanan bir teze bir kanıt daha buluyoruz. Rusya ve Çin arasındaki ilişkinin salınım yapan birçok yönü olmakla birlikte Çin’in hegemonya projesi olan Tek Kemer, Tek Yol’a Rusya’nın askeri bir güvenlik şemsiyesi sağladığını söyleyebiliriz.
Bu iş bölümü nükleer şemsiyeden konvansiyonel silahlanmaya ve eskiden kalan hegemonya coğrafyalarına kadar başka bir yazının konusu olabilir.
Son olarak, dünya halkları bu kısır döngüden nasıl çıkacak diye bakmamız gerekiyor.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde de hemen hemen hiç kimse Bolşevik azınlık dışında sosyalist devrimlere bir şans vermiyordu. Oysa sosyalist devrimler silsilesi sanılandan çok daha yakın bizlere.
Bir zayıf halkadan kırılmasını bekliyoruz emperyalist zincirin.
Sonra gürül gürül gelecek.
Bütün bunları düşünmemize vesile olan Mali halkının 200 yıla yaklaşan eşitlik ve özgürlük mücadelesine selam olsun.
/././
Eğitim sistemi yapboza döndü: 'Ara tatil uygulaması kaldırılacak'
Okul saldırıları sonrası çareyi "güvenlik" kontrollerini artırmakta bulan iktidar eğitim sisteminde de yeniden değişikliğe gidiyor. Bakan Tekin ara tatil uygulamasının tamamen kaldırılıp süresinin yaz tatiline eklenmesinin gündemde olduğunu söyledi.
Okullarda yaşanan saldırılar eğitim sistemindeki karanlığı yeniden gündeme getirdi. Hiçbir sorumluluk üstlenmeyen Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in önlemi okullara kamera sistemi kurmak, kolluk gücünün sayısını artırmak ve giriş-çıkışları kontrol etmek oldu.
Yusuf Tekin 2026-2027 eğitim-öğretim yılı itibarıyla "kapsamlı yeni önlemlerin devreye alınacağını" açıkladı.
HaberTürk'teki habere göre, Tekin, ara tatil uygulamasının tamamen kaldırılıp süresinin yaz tatiline eklenmesinin gündemde olduğunu ifade etti. Toplam eğitim süresinin değişmeyeceğini ancak takvim yeniden düzenlenerek okulların daha geç açılıp daha erken kapanmasının sağlanacağını savundu. Tekin "öğrencilere daha uzun, kesintisiz bir yaz tatili sunulmasının planladığını" öne sürdü.
Okullarda 'özel personel' görevlendirilecek
Tekin, "okullarda sürekli kolluk kuvveti görevlendirmenin kalıcı bir çözüm olmadığını, eğitim kurumlarına özel yetiştirilecek uzman personelden oluşan yeni bir güvenlik sisteminin 2026-2027 eğitim öğretim yılında hayata geçirileceğini" de duyurdu.
***
soL







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder