TKP'den ABD'nin Raúl Castro iddianamesine tepki: 'Anti-komünist histeriyle ortaya atılan iddiaların asılsızlığını tartışma ihtiyacı dahi duymuyoruz'
TKP, ABD Adalet Bakanlığı'nın Küba devrimi liderlerinden Raúl Castro hakkında hazırladığı iddianameyi kınayan bir açıklama yayımladı. ABD'nin bu iddianameyle, Küba'nın yaşadığı güncel sorunların asıl sorumlusu olan kendi terör faaliyetlerini gizlemeye çalıştığını savunan TKP, Washington'ın temel amacının yöneticileri hedef alarak ülkeye yönelik olası bir askeri müdahalenin yolunu açmak olduğunu vurguladı.
ABD Adalet Bakanlığı'nın, 1996 yılında ABD merkezli 'Brothers to the Rescue' (Kurtuluş Kardeşleri) grubuna ait iki uçağın düşürülmesiyle ilgili olarak Küba'nın eski Devlet Başkanı ve Devrim'in tarihi liderlerinden Raúl Castro'yu hedef alan iddianamesine Türkiye Komünist Partisi’nden (TKP) sert bir tepki geldi.
TKP Merkez Komitesi imzasıyla, "Çekin o kirli ve kanlı ellerinizi Küba ve Kübalı devrimciler üzerinden" başlığıyla yayımlanan açıklamada, söz konusu girişimin "saçmalıktan ibaret" olduğu belirtildi ve bütünüyle mahkum edildiği duyuruldu.
Parti tarafından yapılan açıklamada, 1996 yılında Küba Devrimci Silahlı Kuvvetleri tarafından düşürülen uçakların sıradan sivil uçaklar olmadığı, aksine CIA tarafından finanse edilen ve Küba hava sahasını yüzlerce kez ihlal ederek biyolojik ajanlar dahil yasadışı faaliyetler yürüten karşı devrimci bir gruba ait olduğu hatırlatıldı.
ABD'nin bu iddianameyle, Küba'nın yaşadığı güncel sorunların asıl sorumlusu olan kendi terör faaliyetlerini gizlemeye çalıştığını savunan TKP, Washington'ın temel amacının yöneticileri hedef alarak ülkeye yönelik olası bir askeri müdahalenin yolunu açmak olduğunu vurguladı. Açıklamada ayrıca, Küba halkının ve devrimci önderliğinin meşru müdafaa ve egemenliğini savunma hakkına sahip olduğunun altı çizilerek, TKP'nin Küba ile olan dayanışması yinelendi.
'Anti-komünist histeriyle ortaya atılan bu iddiaların asılsızlığını ayrıca tartışma ihtiyacı dahi duymuyoruz'
Açıklamanın tamamı şöyle:
"Çekin o kirli ve kanlı ellerinizi Küba ve Kübalı devrimciler üzerinden
ABD emperyalizmi son aylarda petrol kuşatmasıyla, ülkenin kurum ve yöneticilerini hedef alan yeni yaptırımlarla, askeri müdahale tehditleriyle tırmandırdığı saldırganlığına meşruiyet zemini kazandırmak için yalan dolan dolu suçlamalarına bir yenisini ekledi. Raúl Castro’ya karşı, 1996 yılında ABD’ye ait iki sivil uçağı düşürme emri verdiği ve dört kişinin ölümüne yol açtığı iddiasıyla saçmalıktan ibaret bir iddianame yayınladı.
Haddini bütünüyle aşan ABD hükümeti, Küba Devrimi’nin tarihsel liderlerinden biri olan ve Ordu Generali unvanını tarihsel olarak hala taşıyan Raúl Castro’ya el uzatma cüretini göstermiştir.
ABD Adalet Bakanlığı tarafından anti-komünist histeriyle ortaya atılan bu iddiaların asılsızlığını ayrıca tartışma ihtiyacı dahi duymuyor, söz konusu girişimi baştan sona mahkûm ediyoruz.
'Raúl Castro’yu sözde mahkemelerinde sanık sandalyesine oturtmak için adım atmaya kalkışmak kimsenin, hele hele ABD emperyalizminin hiç haddine değildir'
Küba Devrimi’nin liderliği devrim tarihi boyunca en ağır sınavlardan başı dik çıkmış, tarih tarafından sınanmış ve aklanmıştır. Böyle bir tarihsel mücadelede en kritik sorumlulukları üstlenmiş, Küba halkının aklında ve kalbinde devrimin kahramanı olarak silinmez bir yer edinmiş Raúl Castro’yu sözde mahkemelerinde sanık sandalyesine oturtmak için adım atmaya kalkışmak kimsenin, hele hele ABD emperyalizminin hiç haddine değildir.
ABD ne zaman Küba’yı bir şeyle suçlasa asıl failin kendisi olduğunu biliyoruz. Tıpkı ülkenin yaşadığı enerji darboğazından Küba sosyalizmini sorumlu tutmaya çalışırken olduğu gibi, burada da kendi terör faaliyetlerinin sonuçlarından Küba’yı sorumlu tutmaya çalışıyorlar.
Küba Devrimci Silahlı Kuvvetleri tarafından 1996 yılında düşürülen uçaklar sıradan sivil uçaklar değiller. Miami’de konuşlanmış, CIA tarafından finanse edilen karşıdevrimci çetelerin başında gelen Brothers to the Rescue grubuna ait iki uçaktan bahsediyoruz.
Küba halkını devrimci hükümete karşı ayaklanmaya teşvik etmek için faaliyet yürüten ve radyo yayınlarını, propaganda broşürlerini, hatta Küba’nın tarım arazilerini zehirleyen biyolojik ajanları ülkeye serpmek için Küba hava sahasını yüzlerce kez ihlal etmiş olan Brothers to the Rescue gibi örgütlerin yasadışı faaliyetleri defalarca tespit edilmiş, ABD hükümetine defalarca rapor edilmiş, bu faaliyetlerin önlenmesi için defalarca uyarılarda bulunulmuş ve sürmesi halinde uçakların düşürüleceği defalarca yinelenmiş olmasına rağmen ABD hükümeti bu örgütleri beslemeye ve teşvik etmeye devam etmiştir.
'Türkiye Komünist Partisi Küba’yı hedef alan her türlü saldırının karşısındadır'
Küba halkı ve Küba hükümeti vatanını karşı devrimci faaliyetlere karşı, terör saldırılarına karşı savunma hakkına sahiptir; Küba, egemenliğini savunma hakkına sahiptir. ABD emperyalizmi bu akıldışı iddianameyle bir kez daha Küba’nın kendini savunma hakkını, egemenlik hakkını hedef almaktadır.
ABD, otuz senenin ardından böyle bir iddianameyi gündeme getirerek ülkeye yönelik askeri müdahalenin yolunu açmaya; ülkenin yöneticilerini, devrimin önderlerini haydutça kaçırmak için zemin yaratmaya çalışmaktadır.
Türkiye Komünist Partisi Küba’yı hedef alan her türlü saldırının karşısındadır; bundan sonra da öyle olacaktır. Küba halkının ve onun devrimci önderliğinin yanındayız.
Yaşasın Küba Devrimi! Yaşasın devrimin büyük kahramanı Raúl!
Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
***
Karanlığı yırtan iktidar iradesi: Küba'nın enerji politiği ve sosyalist demokrasi -Abdülkadir Deveci-
Karşımızdaki tablo yüzeydeki kablolardan, trafolardan, şebeke frekanslarından ibaret teknik bir sorun değildir; asıl mesele emperyalist abluka ile sosyalist iktidar arasındaki tarihsel çelişkidir.
Dünya kapitalizminin tarihsel bir tıkanma ve yapısal bir buhran içinde debelendiği, hegemonya krizini aşamayan emperyalist bloğun tüm saldırganlığıyla yerküreyi ateşe atmaya hazırlandığı bir tarihsel kesitten geçiyoruz. Sermaye düzeni, kendi yarattığı çöküş emarelerini ve yönetememe krizini gizlemek için, boyun eğmeyen bağımsızlıkçı ve sosyalist odaklara yönelik saldırılarını her zamankinden daha pervasız bir stratejiye dönüştürmüş durumdadır. Uluslararası finans sisteminin, lojistik ağların ve temel yaşamsal tedarik zincirlerinin (enerji, ilaç, gıda) doğrudan birer şantaj ve kitle imha silahı olarak kullanıldığı bu yeni kuşatma doktrini, direnen halkları içeriden çökertmeyi hedefliyor.
İşte tam da böylesi bir küresel saldırganlık ikliminde, yarım asrı aşkın süredir emperyalizmin onurunu ayaklar altına alan Küba, bu ekonomik savaşın en sert cephelerinden biri haline gelmiştir. Burjuva ideologları ve onların liberal-sol, reformist ekürileri, ABD saldırılarının yarattığı bu nesnel yıkımı ustaca gizleyerek; Küba’da 2024 Ekim’inde Antonio Guiteras santralinin çöküşüyle başlayan ve bugüne kadar silsile halinde devam eden devasa enerji krizini büyük bir iştahla "sosyalizmin teknolojik yetersizliği" veya "altyapısal iflası" olarak lanse etmektedirler.
Salim Lamrani'nin eserlerinde kanıtlarıyla ve sayısız örnekle ifşa ettiği üzere; Batı medyası Küba'yı sistematik olarak şeytanlaştırmakta, adadaki her nesnel maddi zorluğu "merkezi planlamanın ve sosyalizmin çöküşü" olarak sunmak için orantısız, yalanlara dayalı bir dezenformasyon kampanyası yürütmektedir (Lamrani, 2009). Bu devasa manipülasyon aygıtının ardında yatan asıl ve yegâne amaç, meselenin sınıfsal özünü gizlemektir. Karşımızdaki tablo yüzeydeki kablolardan, trafolardan, şebeke frekanslarından ibaret teknik bir sorun değildir. Asıl mesele, üretici güçlerin gelişimini boğmaya yeminli, acımasız bir emperyalist abluka ile üretimi ve enerjiyi yalnızca insan ihtiyaçları için örgütlemekte inat eden proleter iktidar arasındaki uzlaşmaz, tarihsel çelişkidir. Rebeca Cutie’nin yıllar önce Gelenek sayfalarından haykırdığı o net hakikat bugün de geçerliliğini korumaktadır: "Sadece iki seçenek var. Biri ABD’nin bir kolonisi olmak, diğeri ise sosyalist kalmak" (Cutie, 1992, s. 12). Küba işçi sınıfı ve onun komünist öncüsü, emperyalist kuşatma ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın bu tarihsel ikilemi her defasında ikinci seçenek lehine, yani proletarya diktatörlüğünü taviz vermeksizin savunma yönünde çözdüğü içindir ki devrim bugün hâlâ ayaktadır.
Sosyalist toplumsal ilişkiler ile enerji yönetimi
Anaakım literatürde Küba enerji politikalarının tarihsel seyri sıklıkla "dış şoklara karşı dayanıklılık" veya "krizlere uyum sağlama” başlıkları altında incelenmektedir (Boudreault-Fournier, 2023). Oysa Marksist-Leninist bir devlet kuramı için bu süreç, yalnızca idari bir kriz yönetimi veya pasif bir "esneme" hali değil; doğrudan proletarya diktatörlüğünün, iktidarı sınıf çıkarları lehine icra etme pratiğidir.
Kapitalizmin tarihteki en büyük özgüllüğü ve aldatmacası, ekonomik alan ile siyasi alanın birbirinden koparılmış olmasıdır. Kapitalist düzende sömürü ve kaynakların dağıtımı, devletin doğrudan siyasi zoruyla değil; kâr maksimizasyonuna dayalı, sözde "tarafsız" piyasa mekanizmaları ve piyasa “zorunlulukları” aracılığıyla gerçekleşir. Kapitalizmde enerji bir kullanım değeri değil, satın alma gücüne endeksli bir metadır; 2021’de Teksas'taki bir elektrik kesintisinde kâr oranları fırlarken insanların donarak ölmesinin yegâne bilimsel açıklaması budur.
Küba'da ise devrim, üretim araçlarının mülkiyetini toplumsallaştırarak, kapitalizmin bu sahte ikiliğini parçalamıştır. Sosyalist inşada ekonomi, piyasanın kör ve anarşik zorunluluklarının elinden alınarak toplumsallaştırılmıştır. Enerji üretimi ve dağıtımı; dalgalı fiyatlara, borsalara veya emperyalist şirketlerin kâr beklentilerine değil, doğrudan toplumsal ilişkilerin belirlediği siyasal planlamaya tabidir. Dışsal bir şok anında (ister 1990'lardaki Sovyet çözülüşü, isterse 2026'daki devasa yakıt kıtlığı olsun), Küba devleti eldeki kısıtlı enerjiyi karaborsaya veya en çok parayı verene değil; hastanelere, okullara, temel gıda üreten fırınlara ve su pompalarına yönlendirir. Bu tahsis iradesi, salt iyi niyetli bir yönetim hamlesi değil, üretimi doğrudan toplumsal kullanım değerine bağlayan sosyalist ilişkilerin maddi sonucudur.

'Ambargo' değil emperyalist saldırı
Bu bağlamda, Küba devrimine yönelen emperyalist saldırganlığı diplomasinin steril terminolojisiyle, basit bir "ambargo" veya sıradan bir "ticaret engeli" olarak tanımlamak, ekmeğine yağ sürmektir. Salim Lamrani'nin (2013) The Economic War Against Cuba adlı çalışmasında hukuki belgeler, uluslararası anlaşmalar ve tarihsel kanıtlarla ortaya koyduğu üzere; ABD'nin adaya uyguladığı şiddet doğrudan rejim değişikliğini hedefleyen, sınır ötesi (yani üçüncü ülkeleri de etkileyen) yasalara dayanan, tüm küresel ticareti şantajla yöneten ve sivilleri açlık, hastalık ve enerjisizlikle boğmayı amaçlayan tam teşekküllü, ekonomik yolla yapılan bir soykırımdır.
Bu ekonomik savaş, uluslararası literatürde de işaret edildiği gibi Küba'nın uluslararası finansa, teknoloji transferine ve sınır ötesi yatırımlara erişimini boğarak (Mesa‐Lago, 2020; Rehman vd., 2024), adanın enerji politikası tasarımını doğrudan bir "varoluş ve bağımsızlık mücadelesine" dönüştürmektedir. Erhan Nalçacı’nın işaret ettiği gibi, emperyalizm bir ülkeyi doğrudan askeri olarak işgal edemediğinde veya bunun siyasi maliyetinden kaçındığında, "ülke egemenlerinden suçlu yaratmayı" ve yaptırım ve ambargolarla halkı temel ihtiyaçlar üzerinden devlete karşı kışkırtmayı bir kitle imha mekanizması olarak kullanır (Nalçacı, 2008). 2026 yılında %64'ü bulan devasa enerji açığı, tam da bu kitle imha silahının eyleme geçirilmiş halidir.

Sosyalist demokrasi: Kitle çizgisi ve işçi sınıfının doğrudan müdahalesi
Batı akademisi ve liberal yazarlar, sosyalist planlamayı tepeden inme, kaba bir bürokratik emir-komuta zinciri olarak göstermek için olağanüstü bir çaba harcarlar. Küba'nın merkezi planlama aygıtları, bilimi ve araştırmayı özel sektörün tekelinden çıkardığı için Batı literatüründe sıklıkla “totaliter bilim ve teknoloji" başlığı altında şeytanlaştırılmaya çalışılır.
Oysa Kübalılar için sosyalist demokrasi, liberalizmin sandık oyunlarına değil; karar alma süreçlerinin parti yönetimi öncülüğünde kitle örgütleri aracılığıyla doğrudan toplumsallaştırılmasına dayanır (Yaffe, 2013). Kübalı iktisatçı Osvaldo Martinez’in belirttiği üzere, Küba’nın ekonomik tarihsel başarısı salt uzmanlara değil, "katılıma ve önderliğe" dayanmaktadır (Martinez, 2006). Planlama sadece merkez komitenin bir hesaplaması değil, işçi sınıfının sürece doğrudan müdahalesidir. Bugün de enerji krizinin aşılmasında, yerel enerji yönetimi politikalarında ve dağıtık enerji kaynaklarının inşasında (Soto vd., 2018), uygulayıcılar doğrudan Devrimi Savunma Komiteleri (CDR) ve işçi kitlelerdir. Bazıları bu durumu liberal bir yerelleşme veya zararsız bir sivil toplum faaliyeti olarak yorumlasa da böyle açıklanamaz. Che Guevara’nın kooperatif deneyleri üzerinden yürüttüğü tartışmalarda ısrarla vurguladığı gibi; merkezi bir sosyalist devletin yönlendirmesi olmaksızın, salt kooperatiflere dayalı bir özerklik, kapitalist mülkiyet ilişkilerini yeniden üretebilir (Yaffe, 2013). Dolayısıyla Küba'da enerjinin mahallelerde CDR'ler tarafından örgütlenmesi liberal bir "esneklik" değil, tam tersine, üretici demokrasisinin doğrudan iktidar icrasıdır. Kıtlığın karaborsaya düşmemesini sağlayan da bu örgütlü sınıf bilincidir.
Özel dönemden vekalet ablukasına Küba’da enerji yönetimi (1990-2026):
Tarihsel materyalizm, toplumsal olguları ve kriz anlarını durağan, birbirinden yalıtılmış anlık fotoğraflar olarak değil; mülkiyet ilişkileri, sınıf mücadeleleri ve üretici güçlerin uluslararası ölçekteki diyalektik gelişimi bağlamında inceler. Küba’nın 2026 yılında karşı karşıya kaldığı enerji savaşını kavrayabilmek için, devrimin son otuz beş yılda içinden geçtiği tarihsel aşamaları, maruz kaldığı nesnel şokları ve bu şoklara burjuva devletlerin aksine nasıl "sınıfsal" yanıtlar ürettiğini didik didik etmek zorundayız.
Özel dönem: Şok doktrini karşısında sosyalist demokrasi
1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin ve Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi'nin (COMECON) çözülüşü, Küba ekonomisi için dış ticaretinin %80’ini ve enerji ithalatının neredeyse tamamını bir gecede kaybettiği, emsali görülmemiş devasa bir nesnel şoktu. Akademik literatür, Küba’nın Sovyet enerji girdilerine olan bu ağır bağımlılığını genellikle "dışsal enerji şoklarına karşı yaratılmış bir kırılganlık" veya bir planlama hatası olarak kodlamayı tercih eder (Hamilton vd., 2013). Oysa bu durum basit bir politika hatası değildir; Soğuk Savaş koşullarının amansız nesnel bir zorunluluğu ve emperyalist kuşatmaya karşı kurulan sosyalist blok içi enternasyonalist dayanışmanın doğal bir ürünüdür.
Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte küresel burjuvazi, "Tarihin Sonu" nidaları atarak ve kadehler kaldırarak, Karayipler'deki bu inatçı adanın serbest piyasa anarşisine, kapitalizmin kör yasalarına teslim olmasını bekliyordu. Doğu Avrupa’da tam da bu yaşandı; revizyonist ihanetle çöken devletlerin ardından uygulanan "şok terapileri" halkı bir anda yoksulluğun, işsizliğin ve donarak ölmenin pençesine atarken, onlarca yıllık devasa kamu malları türedi oligarklara ve Batılı tekellere peşkeş çekildi.
Ancak Küba, bu yıkıcı krizi "Özel Dönem" (Período Especial) ilan ederek, kapitalizmin bu yapısal hilesini tersine çevirdi. Küba, ekonomik alanı pazarın anarşik ve acımasız ellerine bırakmak yerine, onu işçi lehine tekrar şekillendirdi. Enerji kıtlığı karaborsaya veya fiyat dalgalanmalarına terk edilmedi; kısıtlı petrol ve elektrik, kâr getiren lüks sektörlere değil, tavizsiz bir merkezi planlamayla hastanelere, okullara ve temel gıda üretimine tahsis edildi.
Bu aşamanın en kritik, en devrimci ama liberal çevreler tarafından bilinçli olarak en çok gizlenen unsurunu anlamak için İşçi Parlamentolarını anlamak zorundayız. Devrimi kurtaran asıl güç, sanıldığı gibi yukarıdan aşağıya kararnameler yayınlayan donuk bir bürokrasi değil, İşçi Parlamentoları (Parlamentos Obreros) olmuştur. Her ne kadar liberal akademi ve ana akım medya Küba’nın ayakta kalmasını merkezi yönetime bağlasa da bu tam gerçeği yansıtmamaktadır. Che Guevara devrimin inşasında kooperatiflerin ve halk inisiyatiflerinin ancak daha derin, ulusal bir sosyalist mülkiyet projesi içinde anlamlı olacağını, aksi takdirde kapitalist ilişkilerin geri dönebileceğini belirtmişti (Yaffe, 2013). Bu doğrultuda Küba'da yerel enerji yönetimi (Municipal Energy Management) modelleri geliştirilirken, yenilenebilir enerji altyapıları, güneş panelleri ve dağıtık şebekeler (DER) kırsala entegre edilirken (Soto vd., 2018; Merconchini vd., 2023; Cherni, 2020); bu süreç, dışarıdan fonlanan burjuva STK'larına veya özel şirketlere değil, doğrudan halk meclislerine (Poder Popular) ve Devrimi Savunma Komiteleri'ne (CDR) emanet edilmektedir.
Küba İşçi Merkezi (CTC) eski Genel Sekreteri Pedro Ross Leal'in içeriden, bizzat o günlerin ateşi içinden aktardığı tarihi tanıklığında belirttiği gibi; fabrikalarda, tarlalarda, hastanelerde ve atölyelerde toplanan üç milyondan fazla işçi, devrimin kaderini ellerine almıştır. Örneğin, 1994 yılının o en karanlık ve umutsuz günlerinde, ülke çapında tam 80.000 ayrı işçi meclisi kurulmuş ve bu meclislerde 3 milyonun üzerinde işçi doğrudan söz almıştır (Ross Leal, 2022). Bu, nüfusu 11 milyon olan bir ülkede, yetişkin ve üreten nüfusun neredeyse tamamının devletin direksiyonuna geçmesi demektir. IMF'nin 'fabrikaları kapatın, işçileri sokağa atın, sağlığı özelleştirin' şantajına karşı bu 3 milyon işçi; hangi fabrikaların vardiya düşüreceğine, eldeki bir damla petrolün hangi okulu açık tutacağına bizzat karar vermiştir. Sosyalist planlama masa başı bir mühendislik işi değil, bizzat iktidarı eline alan, kendi kaderini çizen işçi sınıfının canlı ve aktif eylemidir. Devrimi Özel Dönemin karanlığından çekip çıkaran, bu sarsılmaz sosyalist cumhuriyetidir.

ALBA, teknolojik egemenlik ve dağıtık enerji sistemlerine geçiş
Özel Dönem'in en ağır safhaları işçi sınıfının eşsiz fedakarlığıyla atlatıldıktan sonra, Sovyet sonrası dönem, Küba devleti için enerji tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi ve yeni enternasyonalist bağlar kurulması zorunluluğunu doğurdu (Faria & Arce, 2018; Mikhailov & Losev, 2021). Küba bu zorunluluğu, Batılı finans tekellerine boyun eğerek veya IMF programlarına imza atarak değil, kıtasal sınıf mücadelesine aktif müdahale ederek karşıladı.
2000'li yıllarda Venezuela ile kurulan ve Latin Amerika'daki eşitsiz gelişim yasasının yarattığı devrimci krizlerin bir ürünü olan ALBA ekseni yani “Amerika Halkları İçin Bolivarcı İttifak”, enerjiyi jeopolitik bir şantaj aracı veya kâr odaklı bir meta olmaktan çıkardı. Petrol ve tıbbi hizmet takasına dayanan bu ittifak, enerjiyi enternasyonalist dayanışmanın ve anti-emperyalist bölgesel entegrasyonun doğrudan yakıtı haline getirdi.
Eş zamanlı olarak Küba içinde başlatılan ve uluslararası arenada yankı bulan "Enerji Devrimi" (Revolución Energética), salt teknik bir modernizasyon hamlesi değildi. Bu hamle, Küba'nın yenilenebilir enerjiye ve dağıtık enerji kaynaklarına yönelik bir stratejiydi (Connolly vd., 2010). Liberal ekonomistler, Küba'nın güneş ve rüzgâr enerjisine yönelimini, Batı'daki yeşil kapitalizm veya karbon ticareti safsatasının bir kopyası olarak okumaya çok heveslidir. Oysa, Yalçınpınar’ın (2019) vurguladığı gibi "yeşil kapitalizm imkânsızdır" ve doğayı kâr hırsının yarattığı yıkımdan kurtaracak olan teknolojik inovasyonun kendisi değil, o teknolojiyi üreten üretim araçlarının doğrudan işçi sınıfının mülkiyetinde olmasıdır.
Küba için rüzgâr potansiyelinin hassas bilimsel haritalanması (Alonso vd., 2018), dağlık ve kırsal alanların elektrifikasyonu için kurulan modüler güneş enerjisi (PV) sistemleri (López-González vd., 2021; Khattab vd., 2010) ve monokültür şeker kamışı tarımının tarihsel bir mirası olan tarımsal atıkların devlet eliyle biyogaza dönüştürülmesi (Dávila vd., 2022); emperyalist teknoloji tekeline ve fosil yakıt bağımlılığına karşı atılmış birer devrimci bağımsızlık adımıdır. Enerji kaynakları, artık dışarıdan lütfedilen bir ithalat kalemi değil, sosyalist toprakların üzerinde, proleter devletin kendi öz kaynaklarıyla ürettiği bir bağımsızlık kalkanı olmak için bir araç olmaya doğru ilerlemektedir.

Küresel saldırganlık, vekalet ablukası ve 2026 enerji kuşatması
Tarihsel diyalektik bize gösterir ki, emperyalizm yapısal krizlerini aşamadıkça ehlileşmez, tam tersine daha da vahşileşir. 2024 Ekim’inde Küba'nın can damarlarından Antonio Guiteras santralinde yaşanan ulusal elektrik kesintisi, bir mühendislik hatası veya yönetim beceriksizliği değil; 60 yılı aşan acımasız teknolojik ambargonun, yedek parça engellemelerinin yarattığı sabit sermaye eskimesinin kaçınılmaz, fiziksel bir sonucuydu. Normalde 10 yıl içerisinde eskiyip yenilenmesi gereken bu santral Küba işçi sınıfının yenilikçi hamleleriyle 30 yıldan fazla çalıştırılmıştır. Antonio Guiteras santrali Küba için önemli bir sorun haline gelmişse de Küba'nın asıl büyük sınavı henüz başlamamıştı.
Kriz anları, devletin ve mülkiyet ilişkilerinin sınıfsal karakterini en çıplak haliyle açığa çıkarır. Emperyalizmin Küba'ya dayattığı devasa enerji şokunun bir benzeri kapitalist bir ülkede yaşansaydı faturanın kime kesileceğini görmek için 2021 Teksas fırtınasına bakmak yeterlidir. Hiçbir dış abluka yokken salt enerji tekellerinin kâr hırsı ve bakımsızlık yüzünden çöken şebeke; zenginlerin malikanelerinde özel jeneratörlerle aydınlandığı, yoksul emekçilerin ise dalgalı fiyatlandırmayla kesilen on binlerce dolarlık fahiş faturalar eşliğinde donarak can verdiği bir barbarlık sahnesine dönüşmüştür. Kendi işçi sınıfını dahi kâr bilançolarına kurban edip dondurarak katleden bu gözü dönmüş sermaye diktatörlüğünün; burnunun dibinde yarım asırdan fazla bir süredir teslim olmayan sosyalist bir halkı karanlıkta boğmak için ne tür bir cinayet şebekesine dönüşebileceği apaçık ortadadır. Teksas'taki bu piyasa cinayetlerinin aksine Küba'da hiç kimse bir başkasının karanlığı ve ölümü üzerinden aydınlık satın almamakta; proletarya diktatörlüğü karanlığı da aydınlığı da tavizsiz bir eşitlikle paylaştırmaktadır.
2026’ya gelindiğinde emperyalizm, hegemonya kaybının verdiği panikle sadece Küba'da değil, tüm dünyada saldırganlığını yükseltti. Uluslararası hukukun, sözde "kurallara dayalı küresel düzenin" maskesi tamamen düştü. Epstein sınıfının bu yıl İran'a karşı başlattığı açık ve yıkıcı savaş, yalnızca Ortadoğu'da bir çatışma değil; küresel enerji havzalarını, ticaret yollarını ve direniş odaklarını zapt etmeye yönelik kanlı bir sınıf taarruzu olarak karşımıza çıktı. Benzer bir barbarlık Latin Amerika'da sahnelendi: Venezuela devlet başkanının, hiçbir ulusal egemenlik tanımayan pervasız bir emperyalist operasyonla doğrudan kaçırılması, sermaye düzeninin çıkarlarını korumak için devletleri nasıl mafyatik çeteler gibi yönettiğini en çıplak şekliyle ortaya koydu. Bu emperyalist saldırının Küba’ya adımı ise 2026 Ocak ayında çıkarılan kararnamelerle atılmıştı.
2026 Ocak ayında ABD yönetimi 14404 Sayılı Başkanlık Kararnamesi'ni devreye sokarak Küba'ya yönelik ekonomik savaşı yepyeni ve ölümcül bir aşamaya, bir "Vekalet Ablukası"na (Proxy Blockade) dönüştürdü. Anaakım küresel medya, Küba'daki enerji krizlerini sistemin kendi içindeki bir çöküşü ya da Hürmüz Boğazının kapatılmasının bir sonucu gibi resmetmeye çalışırken, emperyalizmin günahlarını beceriksizce saklamaya çalışadursun, artık herkes tarafından bilinmektedir ki bu emperyalist kuşatma, on yıllardır akıl almaz bir terör arşivi biriktirmiştir. ABD emperyalizmi sadece Devrimci Fidel Castro’yu öldürmek için tam 634 farklı suikast planı tezgâhlamıştır (Escalante ile Röportaj, Gelenek 136, 2017). Dahası, CIA eliyle adaya domuz humması ve dang humması virüsleri sokularak sivillere ve tarıma yönelik açık bir biyolojik savaş yürütülmüştür. Dün adaya virüs sokarak çocukları öldürmeyi hedefleyen zihniyet ile, bugün enerji taşıyan gemileri engelleyerek hastanelerdeki ameliyatları durduran zihniyet aynı emperyalist aklın ürünüdür. Salim Lamrani'nin (2013) Torricelli ve Helms-Burton yasaları üzerinden ısrarla ifşa ettiği o "sınır ötesi dayatma" mekanizması, bu kez en acımasız haliyle sahaya sürülmüştür. Küba limanlarına bir varil dahi petrol veya dizel taşıyan, Küba ile enerji ticareti yapan herhangi bir üçüncü ülke gemisi, şirketi veya bankası, anında küresel finans sisteminden, SWIFT ağından ve denizcilik sigortası sisteminden atılma şantajıyla yüz yüze bırakılmaktadır. Bu koşullar altında şirketler Küba'ya mal taşımayı reddederken, Küba, küresel pazardan her bir damla yakıtı ve güneş panelini, üzerine doğrultulmuş bu ekonomik namluların gölgesinde söküp almaktadır.
Bu, silah patlamadan yürütülen bir kitle imha savaşıdır. Erhan Nalçacı’nın özetlediği gibi; emperyalizm, bir ülkeyi doğrudan askeri olarak işgal edemediğinde veya Vietnam’daki gibi bir fiyaskodan korktuğunda, "egemenlerden suçlu yaratmayı" ve halkı temel yaşamsal ihtiyaçlar üzerinden kışkırtmayı en etkili kitle imha silahı olarak kullanır (Nalçacı, 2008).
2026 yılında Küba’da gerçekleştirilen bu operasyon, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'nin dahi raporlarına utançla geçirmek zorunda kaldığı tam bir "Enerji Açlığı" soykırımıdır. Hastanelerde jeneratör yakıtlarının tükenme noktasına gelmesi, 11 binden fazla çocuğun hayati ameliyatlarının durdurulmak zorunda kalınması; emperyalist Epstein sınıfının, onuruyla teslim alamadıkları, siyaseten boyun eğdiremedikleri devrimci bir halkı, çocuklarının sağlığını karanlığa boğarak rehin alma girişimidir. Ana akım medya bu süreci "altyapı çöküşü" veya "sosyalizmin sonu" diye manşetlere çekerken, aslında ABD'nin karanlık ve çaresizlik yaratarak içeriden kışkırtılmış bir renkli karşı-devrim denemesi yürüttüğünü gizlemektedir. Ancak Küba işçi sınıfı, bu alçakça saldırıya teslim olmak bir yana, en keskin silahı proleter demokrasisiyle yanıt vermeye hazırdır.
İşte kapitalizmin ve ekonomik alanı siyasetten koparan o sözde "tarafsız" piyasa zorunluluklarının özü budur. Kapitalizm, enerjiyi bir "insan hakkı" veya "toplumsal bir kullanım değeri" olarak değil, sadece "satın alma gücüne" bağlı alınıp satılan bir meta olarak gördüğü için, krizin faturasını doğrudan işçi sınıfının canıyla tahsil etmiştir. Küba'da ise hiç kimse, Teksas'taki gibi bir başkasının karanlığı veya ölümü üzerinden aydınlık satın almamaktadır.
Che Guevara Küba sosyalizminin yeni insanını şu sözlerle tarif etmiştir: "İnsan ancak fiziksel varoluşunu sürdürmek için zorunlu olmayanları yarattığı sırada, yani çalışma bir sanat olduğunda ya da gönüllü çalıştığında ve kendine özgü bir şeyi topluma aktardığında insan olarak kişiliğini gerçek kılar." (Gelenek 49, 1995). Bugün kısıtlı enerjinin mahallelerde karaborsaya veya parası olana teslim edilmeksizin, fedakârca ve ortaklaşa örgütlenmesi; Che'nin işaret ettiği yeni insan bilincinin somut halidir. Özkan’ın 26 Temmuz Hareketi için dediği gibi, devrimin asıl gücü "işçi sınıfının sahip olduğu kritik rolü deneyerek ve cesaretle dönüşerek öğrenmesinde" yatar ve Küba bu emperyalist saldırganlık sürecinde cesaretli dönüşümünü gerçekleştirerek emperyalizm karşısında bağımsızlığını perçinlemektedir.
Bize düşense emperyalizmin zalim kuşatmasına karşı bir anti-emperyalist dayanışma örmek, yalnızca bir ada halkını savunmak değil; insanlığın yegâne onur kavgası olan bu cephede, tarihin şaşmaz ve doğru tarafında saf tutmaktır. Sermaye düzeninin dünyayı sürüklediği bu zifiri karanlıkta Küba halkına omuz vermek, bizim en yakıcı vazifelerimizden biridir.
Kaynakça
Alonso Díaz, Y., Bezanilla, A., Roque, A., Centella, A., Borrajero, I., & Martinez, Y. (2019). Wind resource assessment of Cuba in future climate scenarios. Wind Engineering, 43(3), 311-326.
Boudreault-Fournier, A. (2023). Cuban Crisis and Policy Adaptive Consequences.
Cherni, J. A. (2020). Renewable energy and rural livelihoods in Cuba.
Connolly, D., vd. (2010). Integration of renewable energy technologies into energy systems: A review of tools and scenarios.
Cutie, R. (1992). Yalnızca iki seçenek var. Gelenek, (41), 11-13.
Dávila, A., vd. (2022). Agro-waste methane and bioenergy trajectories in Cuba.
Escalante, F. (2017). 50 Yıllık Komünist İstihbaratçı Fabian Escalante ile Röportaj. Gelenek, (136).
Faria, J., & Arce, A. (2018). Post-Soviet energy diversification and external relations in Cuba.
Hamilton, J., vd. (2013). Vulnerability and the Special Period: Energy shocks and adaptation in Cuba.
Jales, M., vd. (2018). Bilateral energy arrangements and the Venezuelan alliance.
Khattab, A., vd. (2010). Renewable energy portfolios and target planning.
Lamrani, S. (2015). Cuba, the Media, and the Challenge of Impartiality. NYU Press.
Lamrani, S. (2013). The Economic War Against Cuba: A Historical and Legal Perspective on the U.S. Blockade. New York: Monthly Review Press.
López-González, A., vd. (2021). Rural electrification and decentralized PV strategies in Cuba.
Martinez, O. (2006). Küba ekonomik başarısını katılıma ve önderliğe borçlu (Röportaj). Gelenek, (91), 10-11.
Merconchini, C., vd. (2023). Hybrid generation and DER integration: Power quality challenges in Cuba.
Mesa-Lago, C. (2020). Cuba’s economy under sanctions: External pressures and policy design.
Mikhailov, A., & Losev, A. (2021). Reconfiguration of socialist-era energy relationships.
Nalçacı, E. (2008). Bir emperyalist işgal mekanizması: Egemenlerden suçlu yaratma. Gelenek, (99), 15-18.
Özkan, N. (2021). 26 Temmuz Hareketi’nin işçi sınıfıyla imtihanı. Gelenek, (156), 15-18.
Ross Leal, P. (2022). How the Workers' Parliaments Saved the Cuban Revolution: Reviving Socialism after the Collapse of the Soviet Union. New York: Monthly Review Press.
Soto, M., vd. (2018). Municipal Energy Management Models: Local governance and efficiency in Cuba.
Josephson, P. R. (2005). Totalitarian science and technology. Humanity Books.
Yaffe, H. (2013). Che Guevara, cooperative experiments, and socialist transition in Cuba.
Yalçınpınar, Z. (2019). Sosyalizmin çevre sicili: Çevre sorunları ve sovyet deneyimi. Gelenek, (146), 8-9.
/././
Kurultayın üzerinden neredeyse üç yıl geçti, hile karıştırıldığı iddialarının üzerinden de bir bu kadar zaman. Bunca zaman sessiz kalan Kemal Kılıçdaroğlu, neden şimdi konuştu?
Cumhuriyet Halk Partisi'nin 4-5 Kasım 2023'te düzenlenen 38. Kurultayı, o tarihten bu yana ciddi bir tartışma konusu.
Tartışmanın odağında, kurultay sonucuna para ve çıkar ilişkileriyle müdahale edildiği iddiaları var.
Bu iddiaların bir sonucu olarak mutlak butlan sopası uzun süredir CHP yönetiminin tepesinde sallanmaya devam ediyor.
Bugün Kılıçdaroğlu’nun açıklaması, kararın yaklaştığının en net işareti olarak yorumlandı ve açıklama büyük oranda buna bağlandı.
Peki, gerçekten Kılıçdaroğlu neden bunca zaman susup da şimdi konuştu?
Gelin bu soruya yanıt vermeden önce süreci kısaca yeniden hatırlayalım…
CHP’lilerin ve eski AKP’li CHP’lilerin kurultay davası
Eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş, eski bir AKP’liydi. Hem Kılıçdaroğlu hem de Özgür Özel’in CHP Hatay adayı bu isim olmuştu hatırlanacağı üzere.
CHP’nin kurultayında hile yapıldığı iddiasıyla açılan davanın merkezinde bu isim duruyor. Süreci başlatan isim eski AKP’li bir CHP’li yani…
Diğer isimler ise CHP’nin kurultayında delege olan, para karşılığı oyunu değiştirdiğini söyleyen isimler.
CHP’de daha önce de “rekabet” halindeki kurultaylarda para pazarlığı yaşandığı CHP içindeki isimler tarafından, kimi zaman genel başkan düzeyinde (Deniz Baykal) dahi dile getirildi. Bu yönüyle yeni bir tartışma olmadığını not düşerek devam edelim.
Sonuç olarak yukarıda işaret ettiğimiz isimlerin, yani eski ve yeni CHP’lilerin talebiyle mutlak butlan davası başladı.
Uzun süre son derece hararetli bir şekilde CHP’ye kayyım atanacağı konuşuldu, “karar çıktı çıkacak, iş bitti” denildi.
Ancak mahkemeden çıkan tam karar aksi yönde oldu.
24 Ekim 2025 tarihinde "aktif husumet yokluğu" ve "konusuz kalması" gerekçeleriyle mutlak butlan davasının reddine karar verildi.
Herkes şaşkındı.
soL’da o süreçte yaptığımız haberde, hem çözüm sürecinin akıbeti hem yürüyen pazarlıklara değinmiş, ülkedeki toplumsal tansiyonu da dikkate alan AKP’nin bu yönde bir karar veremediğine işaret etmiştik.
Ancak bu işaretin yanına bir de not düşmüştük, bu sopa CHP yönetiminin üzerinde sallanmaya devam edecek diye.
Şimdi o sopa bir kez daha ve çok daha sert şekilde yerinden çıkarılmış görünüyor.
Yeni dalga operasyonlar
AKP’nin ilk dalga CHP operasyonunun merkezinde hiç kuşkusuz Ekrem İmamoğlu duruyordu.
İmamoğlu bir kırmızı çizgi olarak AKP tarafından tasfiye edilecek ancak Özel yönetimine bir açık kapı bırakılacaktı, plan buydu.
Bu açık kapının bir sonucu olarak Özel, AKP’nin de istediği şekilde Erdoğan’ın karşısına cumhurbaşkanı adayı olarak çıkacaktı.
Tartışmanın bir kolu buradan yürüdü. Bir orta nokta bulunacak, İmamoğlu kadraja sokulmayacaktı. Bunun AKP için de en iyi yol olduğu söylendi.
Ancak AKP’nin içi kaynıyor, parti içinde bir ekip kesin şekilde mevcut CHP yönetiminin tasfiyesini istiyordu.
Bu kavga, AKP içi krizle birlikte uzun süre devam etti ve en sonunda bir yere bağlandı.
soL’da 31 Mart 2026’da gündeme getirdiğimiz son haberde, AKP’nin CHP’ye kayyım atama kararını netleştirdiğini, Kılıçdaroğlu’nun partinin başına geçeceği bir sürecin “uygun zamanda” başlatılacağını yazmıştık.
AKP bu kararı verdiği günden bu yana, altyapı çalışmalarına başladı.
İmamoğlu merkezli İBB davasını merkeze alan sürecin reddi sonrası yeni “delilere” ihtiyaç duyan, dosyayı güçlendirmek isteyen AKP son derece sert şekilde harekete geçti.
Bunun sonuçlarına bir süredir hep birlikte tanıklık ediyoruz.
AKP bir süredir CHP’nin “zayıf karnı” olarak düşündüğü alana, doğrudan Özgür Özel’in en yakın kadrolarına odaklandı.
Bunu yaparken CHP içinden “kullanışlı aktörler” bulması da zor olmadı.
Önce Özkan Yalım ardından da Muhittin Böcek, düzen siyasetinin ne kadar çürük isimler yetiştirdiğini ispatlayacak şekilde yeni dalga operasyonun altını doldurdular.
İki isim de Özel’e Veli Ağbaba üzerinden kurultay için para ilettiklerini anlatıyor, yazışmaları yandaş basın aracılığıyla paylaşılıyordu.
AKP itirafçısı olan iki eski “kıdemli” CHP’li, sayfalar dolusu “itiraflarda” bulunurken, konu artık bunların doğru olup olmadığının da ötesine geçiyordu.
Sonuç olarak yıllarca CHP’de görev yapan, Özel’e de yakın olan isimler, kurultay ve para iddialarını dile getirip, AKP iktidarının elini güçlendiriyordu.
Üstelik sadece Yalım ve Böcek’in açıklamaları değil mesele, Özel’e, Veli Ağbaba’ya yakın çok sayıda isim, kısa süre içinde gözaltına alınıp tutuklandı. Bugün dahi Ağbaba’ya yakın bir isim, yine kurultay süreciyle ilişkilendirilerek gözaltına alındı, bu kez İzmir’de.
Belli ki önümüzdeki süreçte bu konuyla bağlantılı çok daha sert hamleler gelecek. Kılıçdaroğlu’nun açıklaması da bunun işareti gibi görünüyor.
Kısacası AKP, soL’da mart sonunda işaret ettiğimiz kararın altyapısını, CHP kadrolarının zayıflığını da fırsata çevirerek kendi adına doldurmuş gibi görünüyor.
Şimdi bu tablonun ardından başta sorduğumuz soruya geri dönebiliriz.
Kılıçdaroğlu neden şimdi konuştu?
Yanıtı çok açık değil mi…
/././
Kızanlık’ta taş ocağı mücadelesi: Belediye Başkanı ’17 kurum onayladı’, halk ‘bize sorulmadı’ diyor -Tuncay Köklü-
Sakarya’nın Hendek ilçesine bağlı Kızanlık Mahallesi’nde faaliyet gösteren taş ocağının kapasite artırımı ve yeni orman kesimi hazırlıkları, bölge halkının büyük tepkisine neden oldu. Dinamit patlatmaları, heyelan riski ve tarım alanlarındaki tahribattan şikayetçi olan köylüler, geçmişte reddedilen projeleri hatırlatarak yetkililerden acil ve kapsamlı bir inceleme talep ediyor.
Sakarya’nın Hendek ilçesinde yer alan Kızanlık Mahallesi, son günlerde yeniden alevlenen taş ocağı tartışmalarıyla gündemde. Bölge halkı, yıllardır faaliyet gösteren işletmenin doğaya, su kaynaklarına ve tarım alanlarına geri dönülmez zararlar verdiğini belirtiyor. Şimdiyse kapasite artırımı ve yeni orman kesimi girişimleri nedeniyle derin bir endişe başladı.
Bölgede yapılan güncel incelemelerde, dinamit patlatmaları, ağır tonajlı kamyonların yarattığı yoğun toz bulutu ve ormanlık alanlardaki yeni kesim hazırlıkları, tepkilerin ana odaklarını oluşturuyor. Köylüler ise mevcut tabloyu tek ve net bir cümleyle özetliyor: "Biz burada taşın değil, yaşamın tarafındayız."
2017 tarihli iptal belgesi yeniden gündemde
Tartışmaları farklı bir boyuta taşıyan en önemli gelişmelerden biri, geçmişe dönük resmi bir yazışmanın ortaya çıkması oldu. Sakarya Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü'nün 3 Kasım 2017 tarihli yazısında, Kızanlık bölgesinde planlanan "II-A Grubu Kalker Ocağı" projesine ilişkin kritik ifadeler yer alıyor.
Belgede, İnci Grup tarafından planlanan proje için hazırlanan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) dosyasının incelendiği ve süreçte Sakarya Su ve Kanalizasyon İdaresi (SASKİ) Genel Müdürlüğü projeyi uygun bulmadığı ve dosyanın iade edildiği bilgisi var. Söz konusu resmi belgede projenin inceleme sürecinin sonlandırıldığı şu ifadelerle vurgulanıyor: "II-A Grubu Kalker Ocağı projesinin SASKİ Genel Müdürlüğü tarafından uygun görülmediği belirtilmiştir."
Bugün ise köylüler, yaklaşık 300 metre mesafede faaliyet gösteren mevcut taş ocağı için söz konusu risklerin çok daha büyük bir ölçekte devam ettiğini savunuyor.
Meclis gündeminde ‘heyelan' uyarısı
Büyüyen kriz, Hendek Belediyesi'nin Mayıs ayı olağan meclis toplantısının da ana gündem maddelerinden biri oldu. Toplantıda söz alan CHP Grup Sözcüsü Av. Setenay Halis, bölgedeki çevre tahribatına ve artan heyelan riskine dikkat çekti.
"Şimdi yüz binlerce maden ruhsatı verilen bir ülkedeyiz. Bunlar kağıt üzerinde hukuka uygun olabilir ama bu, doğanın kanunlarına uygun olduğu anlamına gelmez," diyen Halis, Kızanlık ile Bakacak Mahallesi arasındaki bağlantı yollarında ciddi zemin sorunları yaşandığını aktardı.
Yolların sürekli çöktüğünü, bir değil birçok yeni yol açılmasına rağmen alttan gelen bir heyelan kayması olduğunu belirten Halis, işletmelerin doğaya karşı sorumluluk taşıması gerektiğinin altını çizdi.
Hendek Belediye Başkanı İrfan Püsküllü ise, faaliyetlerin yıllardır sürdüğünü ve sürecin yaklaşık 17 kurumun onayıyla ilerlediğini ifade etti. Püsküllü, "Türkiye’nin en değerli taşlarından biri bazalt. Hızlı trenlerde, asfalt çalışmalarında kullanılan önemli bir malzeme ve ilçemizde bulunuyor" diyerek belediyenin doğrudan ruhsat verici kurum olmadığını savundu. Ayrıca, ÇED süreçlerinde bazı bölge sakinlerinin imzalarının da bulunduğunu ekledi.
Toplantıda söz alan Kızanlık Mahalle Muhtarı ise "Yol istemiyoruz" şeklindeki ifadelere itiraz ederek, halkın yalnızca mevcut riskli güzergaha karşı çıktığını ve alternatif yollar talep ettiğini vurguladı.
‘Ormanlık alanda ağaçlar işaretlendi’
Mahalle Muhtarı, işletmenin genişleme planlarına dair sahadaki somut adımları da kamuoyuyla paylaştı. Yaklaşık 40 dönümlük yeni bir ormanlık alan için girişim başlatıldığını aktaran Muhtar, sahada yaşananları şu sözlerle dile getirdi: "İşletme gelip ağaçları işaretledi. Biz de bunu görünce köylü olarak tepki gösterdik. Köyümüzde tekrar taş ocağı büyütülmesini istemiyoruz."
Aktif fay hattı ve tarımsal tahribat endişesi
Bölge halkını korkutan bir diğer önemli unsur ise dinamit patlatmalı üretim modeli. Kızanlık'ın iki aktif fay hattı arasında yer aldığını ve 1999 depreminde en ağır hasarı alan köylerden biri olduğunu hatırlatan Muhtar, patlatmaların bölgede sarsıntı yarattığını, camların titrediğini ve zemin kaymalarına yol açtığını ifade etti.

Öte yandan, köyün en önemli geçim kaynağı olan fındık üretimi de ciddi bir tehdit altında. Ağır tonajlı araçların geçiş güzergâhında oluşan "kükürtlü toz", tarım alanlarına çöküyor.
Muhtar, "Şu an karşıda görünen yolda bütün ağır tonajlı araçlar geçiyor. O güzergâhtaki bütün fındıklık arazilerine toz ve araçlardan dolayı ciddi zarar veriliyor" diyerek yıllardır süren faaliyetlerin ürün verimini düşürdüğüne ve yaşam kalitesini bozduğuna dikkat çekti.
‘Halka sorulmadan karar veriliyor’
Tüm bu sürecin kendilerine danışılmadan yürütüldüğünü savunan köylüler, "17 kurumdan izin alındı" argümanına tek bir soruyla yanıt veriyor: "Peki burada yaşayan insanlara soruldu mu?"
Siyasi parti temsilcileri, sivil toplum kuruluşları ve çevre platformlarının bölgeye ziyaretleri sıklaşırken, konu Hendek ve Sakarya kamuoyunda giderek daha geniş bir yankı buluyor.
Kızanlık sakinleri su kaynakları, tarım arazileri, ormanlık alanlar, yol güvenliği ve patlatmalı üretim faaliyetlerine dair bağımsız ve kapsamlı bir inceleme yapılmasını acilen talep ediyor.
***
THTM Öğretmen İnisiyatifi yüzyıllık aydınlanma belgesini gün yüzüne çıkardı: 'Rus inkılaplarının başında yine muallime ve muallimler yürüyorlardı'
Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi Öğretmen İnisiyatifi, Kurtuluş Savaşı yıllarında eğitimcilerin yayımladığı 1922 tarihli bağımsızlık çağrısını yeniden gündeme taşıdı. Dönemin aydınları ve milletvekillerinin imzasını taşıyan tarihi belge, işgal altındaki bir ülkede öğretmenlerin toplumsal aydınlanma ve bağımsızlık mücadelesinde üstlendiği rolü ortaya koyuyor.
Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi Öğretmen İnisiyatifi, eğitim mücadelesinin geçmişini selamlama amacıyla 1922 yılına ait tarihi bir çağrı metni paylaştı. Kurtuluş Savaşı döneminde muallimlerin bağımsızlık için yaptığı ortak çağrı toplumsal hafızaya yeniden kazandırıldı.
Türkiyeli Muallime ve Muallimeler Dernekleri Birliği Muvakkat İdare Heyeti imzasını taşıyan ve Kurtuluş Savaşı döneminin ruhunu yansıtan belgede, dönemin aydın, öğretmen ve milletvekillerinin çağrısı yer alıyor. Bursa mebusu Muhittin, İzmir mebusu Mahmut Esat, Kütahya mebusu Cevdet, İktisat müderrisi Vehbi, Maarif Lem Mahsus Müdürü Vasıf, Muallim Sadri ve Muallime Leman gibi dönemin önemli isimlerinin imzasını taşıyan metin, işgal altındaki bir ülkenin öğretmenlerinin bağımsızlık, aydınlanma ve toplumsal dönüşüm için nasıl bir sorumluluk üstlendiğini gözler önüne seriyor.
Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi Öğretmen İnisiyatifi'nin Neslişah Başaran'ın çevrisiyle kamuoyuyla paylaştığı 1922 tarihli tarihi belgenin tam metni şu şekildedir:
"Kardeşler!
Cihan harbinden, dörtyıl süren kanlı ve yangınlı dünya kıtalinden pek derin içtimai ve iktisadi yaralarla çıkan Türkiyemiz, Mondros Mütarekenamesinin daha mürekkebi kurumadan imza edenler tarafından yırtıldığını gördü. Bu nakzı ahdı (antlaşmanın geçersiz kılınmasını) sevr muahadesi (antlaşması) takip etti. Bütün bir Garb Türklüğü kendisini asr-ı ahir hukuk-ı beynelmilel (modern zamanların uluslararası hukuk) tarihinde misli sebk etmemiş (eşi benzeri görülmemiş) bir facia karşısında buldu. Artık memleketimize hayat ve istiklal hakkı tanınmıyordu. Tarihini ve bütün bir Türk tarihini gözlerinin önünde gören Türkiyemiz ondan, beşeriyetin şerefi için bir leke teşkil eden bu korkunç hissizliğe/haksızlığa karşı mukaddes isyan ve ihtilal ilhamını aldı. Hiç kimsenin ummadığı bir günde fevkalbeşer (insanüstü) bir kudretle harekete gelen Garb Türklüğü bugün eski ve yeni hukukiyatın, semavi kitapların bütün milletlere, camialara tanıdığı aziz bir hakkı; hürriyet ve istiklal hakkını dünya muvacehesinde (karşısında) tek başına müdafaa için cihan tarihinin bütün devirlerine velvele salan silahına sarıldı. O gün bu gündür üç yıl oldu; Türkiyeliler büyük davanın ihkakı(hakkını teslim etme) yolunda kanlarını güle güle akıtıyorlar, her gün biraz daha gayelerine doğru yürüyorlar. Bugün memleketimiz bütün bir tarihinde karşılaşmadığı muazzam bir tehlike, hayat ve memat cidali (kavgası) önünde bulunuyor. Fakat Garb Türklüğü belki tarihinin tekmil devirlerinde takip ettiği büyük dava ve mefkürenin (ülkü/ideal) bu günkü kadar yüksek ve ? olduğunu müdafaa etmedi. Türkiye halkı, hürriyet ve istiklalini, efendiliğini istiyor ve bütün milletler için de aynı hakkın aynı efendiliğin tanınmasını temenni ediyor.
Tarihinin bu büyük ve her gün daha mütekamil (gelişmiş/olgun) devirlerini zafer çanlarıyla süsleyerek gücüyle açan Türk, bugünkü büyük davasıyla bütün bu mazlumlar dünyasına hürriyet ve istiklal devrini küşada(düzelmeye) doğru gidiyor. Türk dünyasının büyük hareketleri, ? Cihanşümul (evrensel) tesirler yapan neticeler vermiştir. Bugünün esir milletleri de yarın adına esirler dünyasından halas (kurtuluş) günleri diyeceklerdir. Belki (?) Türk tarihine, esir insanların sevinç gözyaşları akıtırken nazik elleriyle çelenkler bırakacağı yeni bir fasıl yazılacak ve buna bütün milletlerin istiklal ve hürriyet devri denecektir. Dünya buraya doğru yürüyor, ve Türk tarihin bütün safhalarında olduğu gibi bu gün de buna arkasında yürüyen ? beşer kalelerinin önünde hürriyet ve istiklale doğru büyük bir azim, büyük bir imanla gidiyor. Tarih Türk milletini her gün bu vaziyette seyretti. Bugün de aynı çehreyi mefkürelerin(ideal) en büyüğünün, istiklal ve hürriyet mefküresinin( ideal) peşinde yürürken temaşa ediyor(izliyor). Cihan cidalinden(savaşından) kendisine has kahramanlıklar halk ederek(yaratarak) daima eğilmeden bir alınla çıkan Garb Türklüğü kendisini mütarekenin her ? her bucağından buram buram kıvılcımlı dumanlar saçan bir yangın harabesi içinde buldu. Burada, emperyalistler eliyle Türklük varlığı ?. Burası Türklerin ana vatanı idi. Her yandan masum figanları yükselen kara bahtlı diyar, bu hür insanlar mabedi bir anda her şeyi, her emeli unuttu. Elini yaralı bağrına bastı, yaşlı gözleri sildi, silkindi ve ayağa kalktı, geçmiş asırlara baktı, orada tarihinin her köşesinden yükselen küme küme ecdat sesleri dinledi. Zalime istihza(alay ederek) ile güldü. Hürriyet ve istiklal için yürüdü; yürüyor, büyük çok feyizli bir istikbal karşı, önüne çıkan her zulüm mabedini yıkarak ilerliyor. Bütün bir Türk dünyasının hayat ve mematı meselesi önünde, bütün bir Türk tarihinin dönüm günlerinde Garb Türklüğünün irfan ve milli fezasının (alanının) (?) rolü ne olacaktır? Haksızlıkların en büyüğüne karşı aziz Türkiyemizin halas(kurtuluş) davasında ona yirminci asır şiarını hayatın, cidalin manasını ifade eden bir ? sakit (sessiz) durabilir mi? Hayır!
Arşiv sayfasının örneği.Türkiye muallime ve muallimeleri memlekete karşı ifa edecekleri vazifenin, canlı ve kımıldanıcı hareketin en büyük önlerinde bulunuyorlar. Almanya, Rusya, Bulgaristan gibi büyük ve ufak milletlerin teceddüd (moderlenmeşme), istiklal ve hürriyet cidallerinde en büyük hareketi yine irfan teşkilatı vücuda getirdi; irfana, zeka ve idraka üstad eden bu cidaller payidar semereler (kalıcı sonuçlar) verdi. Napolyon orduları Almanya'yı istila ettikleri zamanlarda Fichte’nin beliğ ve hicazkar (etkili ve duygulu) hitabeleri bir darülfünun, bir irfan hareketi yarattı. Bu fikir-i hareketi o günde dirilen Almanya'ya, fikir Almanyasına Napolyon orduları kısa bir zaman sonra silahlarını teslim ettiler. Fikir kudretinin huzurunda silahlı kuvvetler, silahlar kırıldı. İstila bayrakları, haşmetli taclar düştü ve teslim oldular. O gün büyük Almanya hür ve müstakil olarak doğdu.
Rusyada, uzun ve mütevalî (birbirini izleyen) inkılapları irfan ve fikir gücü, bunun necip ve fedakar(soylu ve özverili) mümessili olan muallimler, alimler ve münevverler yaptılar.
Milyonlarca insanlarda mürekkep ordularıyla çarlar zayıf ve aciz kaldılar. İrfan ordusu çarların başlarından taclarını alarak halkın başına geçirdi!..
Bulgarlar bu günkü varlıklarını İstefanlarına medyun-ı şükran (şükran borçlu) durlar.

Aziz meslekdaşlar!
Bugün Türkiyemizin vaziyeti, Almanya'nın istilaya uğradığı günlerdeki halin eşidir. Cermen illerini ilim ve silah kurtardı. Silah; ilimle idrak ve zekayla kuvvet bulmaz, bunlardan veçhe(yön) alamazsa tarih gösteriyor ki yenilmeğe mahkumdur. Ancak bu iki kuvvettir ki Almanya’ya, Goethelerin, Schillerlerin, Karl Marx’ların, Babellerin, Lassalleların, Hegellerin, Fichtelerin ve daha kafile kafile filozofların, ediplerin, hekimlerin terennüm ettiği (anlattığı) medeniyet, hürriyet ve istiklali bahşetti. İlim hürriyetinin başında muallime ve muallim safları en şerefli rolü ifa etti. Alman birliği bu aklın mahsulü oldu.
Ceberut timsali çarların dize geldiği Rus inkılaplarının başında yine muallime ve muallimler yürüyorlardı. Tolstoy, Gorki, Kropotkin, Puşkin gibi büyük adamlar hayatlarını feda ederek, garb ilim ve irfanı Ruslara getirdi.
Bulgar müceddidini (yenilik), istiklalini, hürriyet-i hayatı neşredenlerin en önünde yine daima muallime ve muallim safları bulunuyordu. Şu veya bu ahlakı tercih edecek değiliz. Ancak her memleketin hayati kabiliyetine göre vücuda getirilen ilmi noktai nazarlardan (bilimsel görüşlerinden) muhtelif kıymetler ibraz eden (farklı değerler yaratan) bütün bu inkılaplarda en mühim alimlerin en büyük mercilerin muallime ve muallimler olduğunu yad etmek ve hatırlatmak istiyoruz.
Türkiyemiz, bugün yirminci asrın manasıyla mütenasip (uygun) bir istiklal-i dahili bir inkılap mücadelesi içindedir. Ve bu yaşamak isteyen biz Türklerin vaziyeti sonucu zaruridir. Türk milleti ve bütün Türkiyeliler herkesin teslim olduğu bir günde beşerin kaderinin fevkinde (insanlık gücünü üstünde) bir liyakat, bir fedakarlıkla bütün ceberrut alemine karşı hayat haklarını müdafaa için baştan başa ayaklandılar. Tarihi şahit tutarak hürriyet ve istiklalleri yolunda can veriyorlar. Önümüzde bu uğurda çarpışmış ve kazanmış milletler var. Türk muallime ve muallimlerin onları yad ile yürüyecekleri gün geldi çattı. Türk tarihi muallime ve muallimlerinden harekete geçmelerini bekliyor. Muallim ve muallimeler kafilesi harekete geçtiği gündür ki Türkiye yirminci asra layık manasını ikmal edecek. Milli inkılap ve istiklal cidali bir kere daha kuvvet bulacak ve lamevt (ölümsüz) olacaktır. Uzun zamanlar açık bir say(emek) ile işlemek mecburiyetinde kalacağımız bu inkılabın en mühim esası Türkiyemizin yirminci asrın hayati meselesine tevafuk edebilecek (uygun gelecek) bir teceddüd(yenilik)olacaktır.
Asri bir camia olarak yaşamak isteyen inkılapçı Türkiye hayatının idamesi için muhtaç olduğu asriliğe ve inkılapçılığa muhalif düşen olmaya mahkum bütün kötü ve batıl fikirleri devirecek ve bunun yerine şarkın ve garbın şarkın ulu orta münfesih(dağılmış) hadiselerini değil, milli şuur ile mutasıb (uyumlu) yeni müessesatı (kurumlarını) kuracaktır. Bu yenilik feyzini(atılımını) memlekete yerleştirmek ve zeka ve şuura müstenid(dayanan) bir mevcudiyet ibraz edebilmek (varlığı sağlamak) için muallime ve muallimlerin himayesinde barınacaktır.
Bu vesile ile Türkiyemizin en mahzun bir istibdadın elinde bazpaça (paramparça) olduğu günlerde müceddid (yenilik) yolunda inkılap tarihimizde pek şerefli ve çok yüksek bir mevki işgal eden tıbbiye ve harbiye mekteblerimiz gibi milli müessesatımızı saygı ve tanzim ile (değer vererek) yad ederiz.
Bütün bir tarihte baki her gün hazin ve kara bahtı ağlayan türk halkı şimdi büyük bir azim, bir imanla düşmanlarıyla çarpışırken şuurunun inkişafını (gelişmesini) inkılabın takiyyesini (korunmasını) muallime ve muallimlerinden bekliyor.
Muallime ve muallimler harekete geldiği gün şuur yaşayacak (bilinçlenecek), inkılap kendisini muvaffakiyet yolunda (başarı yolunda) ilerlemiş bulacaktır. Gazi reisimiz 1922 yılında millet meclisinin yıl dönümü gününde irad ettiği (verdiği) nutukda “Türkiyenin kendisi ve sahibi köylüdür” demişti. Bu hitap memleketin bir inkılap saatini çaldı! Bu inkılabın yaşamasıyla, inkişaf ve taavvuzuyladır ki (gelişme ve birleşmesiyledir ki) Türkiye harici düşmanları yenecek dahilde yirminci asrın manasına uygun yeni bir hayat tesis edecektir. Yeni tavaffuğa (doğmaya) başlayan bu hayat muallimlerle muallimelerin elinde büyüyecek, büyürken şimdi yabancı ellerle bir harabe bir yıkıkat haline dönen fakat bizce büyük tarihin açıldığı ve yaşadığı aziz ve mukaddes bir harabe olan bu güzel ve her zamandan büyük Türkiyemizin üstüne saadet saçan kanatlarını gerecektir.
Bu kanatlar altında Türkiye, dünyanın asırlarca yıkamadığı mehterhanesinde, önünde beşbin yıllık bir tarihi nakleden azametli tuğları süzüle süzüle sallandığı mehterhanesinde yarın başka bir manada, halkın efendiliğini ilan ederek yürüyecektir.
Fikri riyasetinde Mustafa Kemal Paşa Hazretleri bulunan ve büyük muallimeler ve muallimler kongresinin içtimaına (toplanmasına) kadar Ankara’da bu maksatla teşkil (kurulmuş) ve intihap edilmiş (seçilmiş) olan (Birlik Muvakkat (geçici) İdare Heyeti) bütün Türkiyeli muallime ve muallimeleri birliğe ve beraberliğe, milli mücadeleyi takviye (destekleme) yolunda harekete, vatanın bu büyük halas günlerinde fikri ve şuuri kıyama (düşünsel ve bilinçli ayaklanmaya) davet ediyor!
Türkiye inkılabı muallime ve muallimlerin mesleki taazuv ve tesanütleriyle (birlik ve dayanışmasıyla) kazanılacaktır. İleri!...
Aziz meslektaşlar! İrfan kürsülerimiz önünde yetişen Türk milleti hürriyet istiyor. Efendi olarak doğan bu millet, bu halk efendi olarak yaşamak ve böyle ölmek istiyor!... Bütün dünya halkını da efendi görmek arzu ediyor.
Aziz kardaşlar!
Geçen cihan harbinde Türkiyemiz için ölen ve sevine sevine hayatlarını feda eden şehit meslekdaşlarımızı şu anda ihtiramla yad ederken cümlemnizi halas davamızın ilmi müdafaasına, yeni belirmeğe başlayan Türkiye inkılap ve teceddüdü (yenilenme) cidalindeki (savaşındaki) büyük vazifenizin başına davet ediyoruz!...
Türkiyeli Muallime ve Muallimeler Dernekleri Birliği Muvakkat İdare Heyetinden
Bursa mebusu: Muhittin ?, İzmir mebusu: Mahmut Esat, Kütahya mebusu: Cevdet, İktisat
müderrisi: Vehbi, Maarif Lem Mahsus Müdürü: Vasıf ve Muallim: Sadri, Muallime: Leman.
Dip Not :
Garb Türklüğü : 1920’lerde bu ifade savaş sonrası işgal edilmiş Osmanlı’dan kalan Anadolu merkezli Türkler ile Balkanlar ve batıya yerlemiş Türk topluluklarını anlatmak için kullanılıyordu."
***
Müftülük 'kreş'inde 3-4 yaşında çocuklara ‘şiddet ve istismar’a suç duyurusu
İstanbul Avcılar'da tanıtımını "kreş" diye yapan bir Kuran kursunda üç-dört yaşlarındaki çocukların cinsel istismar ve şiddete maruz kaldığı iddiaları yargıya taşındı. Müftülük yöneticilerinin suçu gizlemeye çalıştığı anlaşıldı. Çocuğun annesi kendisini telefonla arayan ve öğretmeni tanıdığını söyleyerek şikayetinden vazgeçirmeye çalışan bir polis memuru hakkında da suç duyurusunda bulundu.
İstanbul Avcılar’da bulunan Hazreti Ebubekir Camii Kuran Kursu’nda üç-dört yaşındaki çocukların cinsel istismar, fiziksel şiddet ve kötü muameleye maruz kaldığı iddiaları yargıya taşındı.
Anne A.A. çocuğunun okulda ağır travmalar yaşadığını belirterek Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Şikayet dilekçelerinde, çocuğun maruz kaldığı iddia edilen muameleye sessiz kalındığı ve üstünün örtülmeye çalışıldığı gerekçesiyle kurum yetkilileri ile ilçe müftülüğü yöneticileri hakkında da ciddi suçlamalar yer aldı.
‘Bizi köpeklere atarlar anne, sakın söyleme’
Yaşananları Odatv’den Büşra İlaslan’a anlatan psikolog anne A.A., kreş olarak tanıtılan kursun hem Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olduğunun hem de Diyanet’in müfredatından faydalandığının söylenmesi üzerine dört yaşındaki çocuğunu kaydettirdiğini belirtti. İlk günlerde okula istekle giden çocuğunun bir süre sonra hırçınlaşmaya, ağlama krizleri ve korkular yaşamaya başladığını ifade etti.
Anne A.A., vücudunda tırnak ve kızarıklık izleriyle eve dönmesi üzerine çocuğuyla konuştuğunu aktardı. Annenin anlatımına göre, çocuk, "oyun" adı altında istismar edildi ve öğretmeni de bu anları cep telefonuyla kaydetti. A.A., çocuğunun "Bizi köpeklere atarlar anne sakın kimseye söyleme" diyerek yaşadığı korkuyu ifade ettiğini vurguladı.
Anne A.A., durumu sormak için gittiği okul müdürü ve öğretmenden "Bunlar oyun, çocukların çok hoşuna gidiyor" yanıtını aldığını, şikayetçi olacağını söylediğinde ise "İstersen cumhurbaşkanına git, bize bir şey olmaz" diye tehdit edildiğini öne sürdü.
Müftülük yöneticilerine ‘suçu gizleme’ suçlaması
Annenin avukatları savcılığa sundukları dilekçelerde, kurstaki şüpheli öğretmen Z.Ç.’nin gözetim ve denetim görevini yerine getirmeyerek bu olaylara zemin hazırladığını aktardı. Skandalın sadece kurstaki öğretmen ve müdürle sınırlı kalmadığı, olayın intikal ettirildiği Avcılar İlçe Müftü Yardımcısı ve Avcılar İlçe Müftüsü’nün de cinsel istismar ve şiddet şüphelerini adli makamlara bildirmek yerine "İşi büyütmeyin" diyerek suçu gizledikleri iddia edildi.
Anne, sorumlular hakkında idari tahkikat başlatılması amacıyla CİMER üzerinden Diyanet İşleri Başkanlığı ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na da resmi başvuruda da bulundu.
Delillerin karartılmasına karşı ivedi tedbir talebi
Savcılığa verilen dilekçelerde, suçun işlendiği tarih "Aralık 2025 ve öncesi" olarak kayıtlara geçerken, yaşanan sürecin süreklilik arz eden bir ihmaller zinciri olduğu vurgulandı. Mağdur çocuğun yaşının çok küçük olması ve delillerin karartılma ihtimali göz önünde bulundurularak, kurumdaki kamera kayıtlarının ivedilikle muhafaza altına alınması istendi.
Ayrıca, diğer çocukların da telafisi imkânsız zararlar görmemesi adına, şüpheli öğretmen ve müdürün derhal görevden uzaklaştırılması ve soruşturma tamamlanana kadar kurumdaki “eğitimin” askıya alınması talep edildi.
Polis hakkında ‘tehdit’ten suç duyurusu
Soruşturma süreci devam ederken psikolog anne A.A., savcılığa ikinci bir dilekçe vererek kendisini "telefonla arayan ve öğretmeni tanıdığını söyleyerek şikayetinden vazgeçirmeye çalışan" bir polis memuru hakkında da suç duyurusunda bulundu.
Anne A.A., ilgili memurun kendisine "Çocuğunu cam fanusa koymuşsun", "Yalan söylüyorsunuz" gibi ifadeler kullandığını, hakaret ettiğini ve şikayetini geri çekmezse çocuğunun elinden alınabileceğini öne sürerek tehdit ettiğini kaydetti.
***
soL






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder