14 Mayıs 2026 Perşembe

soL "Köşebaşı + Gündem" -14 Mayıs 2026-

AKP, Fethullahçıların taktiğini kullandığını itiraf etti: CHP operasyonundaki yeni hamleler ne anlama geliyor? 

Son dönemde yandaş medya, trol ağı ve AKP’ye yakın sosyal medya hesapları, “video” servisleri ve “bel altı” imalarla CHP’yi hedef alıyor. Yapılan bu saldırı, her ayrıntısıyla AKP’nin eski ortağı Fethullahçıların taktiğini andırıyor. Bu taktiğin kullanıldığına dönük üstü kapalı bir itiraf da gelirken bu hamlelerin arka planında hangi amaç yatıyor?

Sorgu süreciyle ilgili görüştüğümüz adli kaynaklar, aynen şöyle dedi: ‘Özel hayat demeyip her anlattığı tutanağa geçirilseydi Özel sokağa çıkamaz hale gelirdi.’ Çok vahim.

Bu sözler eski AKP yöneticisi ve milletvekili Şamil Tayyar’a ait.

Tayyar, haftalardır doğrudan yandaş basın ve trol ağları aracılığıyla servis edilen onlarca “bel altı” hamleyi kimse bilmiyor ve görmüyor gibi bu sözleri dile getiriyor, AKP'nin özenli davrandığı kanısı yaratmaya çalışıyor.

Ancak sadece bunu yapmıyor Tayyar, "elimizde çok şey var" kanısı yaratmaya çalışıp aynı zamanda bir tehdit de savuruyor.

Peki, bu tehdit ne anlama geliyor?

Cumhuriyet’in tasfiyesi sürecinde AKP’nin en büyük ortaklarından biri olan Fethullahçıların yıllarca imal edilmiş görüntüler ve “deliller” üzerinden yaptığı hamleler malum.

Son dönemde buna benzer adımlar atan iktidar partisine tepkiler yağmaya başlayınca bu çıkışı yapan Tayyar, devamla ise şunları söylüyor: Israrla, başından beri suçla doğrudan bağlantılı değilse müstehcen görüntü veya iddialara yer vermiyorum. Hem hukuki hem insani hem ahlaki değil. Ayrıca, süreci magazinleştirir, yolsuzluk dosyalarına gölge düşürür. Bu endişemi Adalet Bakanımız Akın Gürlek’e de ilettim, 'kesinlikle haklısın' dedi. Gayri ahlaki paylaşımların üzerine gidileceğini, sızıntının kaynağını araştıracaklarını, buna izin verilmeyeceğini söyledi. Duyarlı bir tavır, olması gereken budur.

Yani önce sopa gösterme niyetiyle AKP’nin titiz davrandığı iddiasını savunuyor, ardından da itirafta bulunuyor Tayyar.

Sızıntılar yapıldığını kabul ediyor.

Peki, kim yapıyor bu sızıntıları?

Akın Gürlek itirafı

Tayyar doğrudan Akın Gürlek ile konuşmuş.

AKP’nin şu an yürütülen tüm siyasi davalarının kısa süre öncesine kadar “başsavcı” sıfatıyla sürdürücüsü olan Gürlek’in kontrolündeki “sızıntıları”, davadaki tüm ifadelerin anlık olarak Yeni Şafak’a nasıl servis edildiğini bir an için unutalım ve gelelim Gürlek’in Adalet Bakanlığı’na.

Yandaş bir kanalın canlı yayınına çıkıp, (Şamil Tayyar’ın düzenli konuk olduğu kanala) Gökhan Böcek ve Özkan Yalım’ın itirafçı olduğunu daha ilk gün, kimse bilmezken kamuoyuna duyuran isim kimdi?

Akın Gürlek.

Peki, Gürlek’in bu duyurusunun sadece bir gün sonrasında bu iki ismin de “itirafları” denilen ifadeleri basına kim servis ettirdi?

Daha bu iki isim savcılıktan çıktığı anda basına çarşaf çarşaf servisi yapanlar kimdi?

Yine hatırlayalım…

Gökhan Böcek itirafçı olmadan kısa süre önce Böcek Ailesi’ne ilişkin “bel altı” iddialar AKP’ye yakın trol hesaplar tarafından sosyal medyadan paylaşıldı, mesajlar ve videolar servis edildi.

Bundan çok kısa süre sonra ise bir bütün olarak Böcek Ailesi’nin itirafçı olduğu haberini aldık.

Şimdi başa dönersek, Tayyar ne diyor: “Özel hayat demeyip her anlattığı tutanağa geçirilseydi Özel sokağa çıkamaz hale gelirdi.”

Bu doğrudan iktidar güdümünde, tam da Fethullahçıların yıllarca kullandığı taktik değil de ne?

Üstelik ortada Tayyar'ın iddia ettiği gibi Özkan Yalım’ın ifadelerini kayda geçip servis etmeyen bir merci de yok.

Daha dün Yalım üzerinden CHP’li iki kadın yönetici, Gamze Pamuk ve Gizem Özcan çirkin şekilde hedef alınmış, iki isim de bu iddialara çok sert sözlerle tepki göstermişti.

Yani AKP’liler hem yalan söylüyor hem de sopa sallıyorlar.

Tüm bu yaşananlar ve Şamil Tayyar’ın Akın Gürlek ile görüşmesi sonrası açıklamada bulunan CHP’li Murat Emir, “Günlerdir 'Devletin namusuna teslim edilmiş, adli emanetteki cep telefonlarındaki o görüntüleri kimler, hangi amaçla sızdırdı?' diye soruyoruz. Bu ahlaksız sızıntılar için neden bugüne kadar kılınızı kıpırdatmadınız? Öte yandan Özkan Yalım’ın orijinal ve değiştirilmemiş ifadesinde; savcının dosya ile uzaktan yakından ilgisi yokken rahmetli başkanımız Gülşah Durbay’ı kasıtlı olarak sorduğu açıkça sabittir. Üstelik ortada medyaya servis edilen tahrif edilmiş metinler var” dedi.

Evet, AKP eski ortağını belli ki çok özlemiş.

Attığı tüm adımlar, son dönemdeki tüm hamleler buna ilişkin.

Peki, amacı ne?

AKP ne yapmak istiyor?

AKP son dönemdeki siyasi davaların merkezine hep İmamoğlu'nu koymuştu.

İmamoğlu saf dışı bırakıldıktan sonra açılan davalar da uzun süre İmamoğlu merkezli ilerlemeye devam etti.

Ancak tutuklanması İmamoğlu dosyasıyla bağlantılı olan Muhittin Böcek üzerinden servis edilen "itiraflar" ve Özkan Yalım hamlesi, Özgür Özel'in ve CHP yönetiminin de doğrudan hedef alındığı yeni bir hamle anlamına geldi.

Bu hamlelerin de kuşkusuz CHP kurultayı üzerinden İmamoğlu bağlantısı var ancak Özel ilk kez doğrudan hedef alınıyor.

Hem Yalım hem de Böcek üzerinden Özel'in "para aldığı" iddiaları her yana servis ediliyor.

İki CHP'li dolayımıyla yapılan bu servisleri Özel'in yakın arkadaşının gözaltına alınması takip etti, bu da niyeti ortaya koyan bir diğer hamle oldu.

AKP son süreçteki bu hamleleriyle CHP'ye kayyım atama davasında yeni bir atağa kalkmış görünüyor ve belli ki bu atak, eski ortağı Fethullahçıların taktikleriyle daha sert şekilde ilerleyecek.

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

Hukukla, yargıyla, seçimle adalete ulaşılabilir mi?-Ali Rıza Aydın-

Hukuk ve yargı kılıflı dokunmaların bir yanında yönetememe ve çürüme, diğer yanında sömürüyü yeni tasarımlarla yönetip sürdürme var. Bu tür iç çelişkilerle oyalanan halk, alanlara çıksa da seçim seraplarıyla çözümsüzlük batağında boğuluyor.

Son dönemlerde yaygınlaşan “hak, hukuk, adalet” sav-sözü “hak”tan daha çok hukuksuzluk ve adaletsizlik üzerine vurgulamaya yöneliyor. Hukukun üstünlüğü ve bağımsız yargı söylemleri de bu vurgulamayı güçlendirici olarak devreye sokuluyor. Özetle söylenen şu: Hukuka uyulsa, yargı bağımsız olsa, yargı kararlarına uyulsa adaletli bir dünya kurulabilecek… 

Aynı ihale hukukuyla yapılanları “iyiler ve kötüler” başlıkları altında ayrıştırarak siyasal iktidarın gücü ve çıkarı için düzen içi muhalefeti kırma ve siyaseten güçsüz bırakma, ilan edilmediği halde OHAL’li yönetme, ekonomi politiği sömürü olan düzeni muhalefet üzerinden perdeleme, rantı iktidar ağırlıklı paylaşma, kaynakları ulusal ve/veya uluslararası sermayeye aktarma, sermaye sınıfı ve siyasal iktidar egemenliğini hukuk ve yargıyı kullanarak meşrulaştırma, halkı ya kendi siyasetine mahkum etme ya da siyasetten uzaklaştırma, akıl ve bilimin içine dinselleşmeyi yerleştirme ve daha birçoğu…

Oy hakkını çalmaya, seçme ve seçilme hakkını yok saymaya, kendisine oy vermeyen seçmeni cezalandırmaya, milletvekili ve belediye başkanı transferlerine, ihraçlara ne demeli? 17 belediye başkanının CHP’den AKP’ye geçmesi safralar temizleniyor diyerek açıklanabilir mi? Bu çürüyen ve çürüten siyaset ortamında ve de adaletsiz seçim hukukunun içinde “seçim” nasıl umut olacak?  Ortaklaşa dergisi yazısında belirttiğim gibi (Çürüyen ve çürüten siyaset: Siyasi partiler, Sayı 4, Ocak 2026), siyasette ilkesizliği sorun görmediği gibi zemin hazırlayan, gericilikle ortaklaşan, çürümüş bir burjuva düzeni var. Halkı meydanlara toplamak iyi de düzen içi eleştirilerle, sosyal reformculukla, kapitalizmin iyileştirilmesi programlarıyla ne çürüme ne de sömürü ortadan kalkıyor.   

Peki bunlar olmasaydı, yaşanmasaydı; diğer deyişle siyasal iktidarın istek ve gereksinmelerine göre biçimlendirilen ihlaller, el atmalar yaşanmasaydı hak, hukuk, adalet savı gerçekleşecek miydi? Sömürü, eşitsizlik ortadan kalkacak mıydı?

Görmezden gelinen, yargının da içinde olduğu devletin ve hukukun, hangi toplumsal ve ekonomik ilişkilerin ürünü olduğu, sınıfsallığı…

Düzenin hukuku, yasaması, yönetimi, denetimi ve yargısı kapitalist/emperyalist egemenlik ve iktidar için devrede olunca sömürülenlerin hak savaşımlarıyla oluşan hukuksal kazanımlar da düzen içine sıkışıp kalıyor. Hak savaşımlarıyla kazanılanlar hukuk normları içinde yazılı olsa dahi yaşamda var olmuyor. Kaldı ki kapitalizm ve emperyalizm, kriz süreçlerinde ve yeni arayışlara gereksinim duyduğunda, -ihale, imar, çalışma, seçim hukukunda olduğu gibi- ya sıklıkla değişikliğe yöneliyor ya da kendi hukuklarının dışına çıkmaktan kaçınmıyor. Öylesine esnek, belirsiz, öngörülemeyen bir hukuk var ki aynı kurallarla farklı yorum ve uygulamalar yapılabiliyor; aynı kuralları uygulayanlardan bir kısmı suç savıyla yargılanabiliyor.  

Demokrasiye en yakın yönetim biçimleri olarak tanımlansa dahi yerel yönetimler de organsal, kadrosal, kaynaksal, hukuksal yönleriyle aynı toplumsal ve ekonomik ilişkilerin araçları. Neoliberalizmin yerel yönetimleri küreselleşmenin ikizi olarak görmesi buraya oturuyor. Kapitalist/emperyalist akılla düşünüp araya sosyallik adaları serpiştirmek toplumcu yerel yönetimi oluşturmaya yetmiyor. Hatta yerel halkın sömürü gerçeğini görmesini perdeliyor. AKP’nin yerel yönetimler üzerindeki kriz başlığı ve yeni hukuksal düzenlemelere girişmesi, -yaparsak biz yaparız söylemiyle- bu tür sosyalliklerin önünü kesmeyi de amaçlıyor. Buradan seçimle gelen vali/belediye başkanı modeline geçiş de -başkanlı rejimle koşut olarak- hiç zor olmayacak.

Anayasa, demokratik düzen, seçimler ve muhalefet mi? Gereksinim duyuldukça… Gereksinim öyle planlanıp yapılıyor ki, kendi kapatma davasında öğreti ve uygulama üzerinden sert tepki veren AKP içinden CHP’ye kapatma davası göndermeleri yapılabiliyor. 

 “Adalet mülkün temelidir” deyişi, toplumsal üretim araçlarının, sağlığın, eğitimin, enerjinin, madenlerin kamusallık yerine özelin elinde olmasını, özel mülkiyetin güvencesini açıklıyor artık. 

Hukuk ve yargı kılıflı dokunmaların bir yanında yönetememe ve çürüme, diğer yanında sömürüyü yeni tasarımlarla yönetip sürdürme var. Bu tür iç çelişkilerle oyalanan halk, alanlara çıksa da seçim seraplarıyla çözümsüzlük batağında boğuluyor. 

“Hak”tan “hukuk”a, “hukuk”tan da yargı destekli “adalet” arayışına ulaşılmasında kanıksatılmış bir senaryo var: Adalet arayışı uyuşmazlık doğması ya da hak ihlaliyle başlatılıyor; uyuşmazlık arabulucu ya da idari kararlarla giderilmezse, uzlaşma sağlanmazsa yargıya gidiliyor. Herkesin hakkını arayabilir olması, adil yargılama hakkının ihlal edilmemesi, yargının hukuka sarılarak onu daha dengeli yorumluyor olması gibi örnekler toplumsal adaleti getirmiyor. Ki yargı da yerelinden bölgesine, yükseğinden uluslararasına kadar gerektiğinde egemenler ve iktidar çıkarına yorumdan kaçınmıyor. 

Adaletin görünürdeki ucu hukukta ama gösterilmeyen gövdesi ve kökü ekonomi politikte, sömürücü ve eşitsiz düzende. Adaletsiz düzenden sömürülenler adına adalet çıkmıyor. Muhalefet partilerinin düzenin hukukuyla eleştiri yapması da egemenler ve iktidar karşısında anlamsızlaşıyor. Sömürünün hukukla güvence altına alındığı düzende adalet kostümleri çoğaltılıyor, yargıya da biçme dikme görevi düşüyor. Yeri geldiğinde bu kılıflar dinselle besleniyor. 

Adalet yargıya, dinsele muhtaç olmadığı zaman gerçek olacak.

Lenin’le bitirirsek; adalet “bir söz değil”, “en dokunaklı, en canlı, en önemli sorun, açlıktan ölmek sorunu, bir lokma ekmek sorunu”. “Aç ve yıkıma uğramış insanların çıkarlarıyla sömürücülerin çıkarları arasında bir ‘uzlaşma’ üzerine herhangi bir siyaset kurmak, işte bu yüzden olanaksız”.

Kemer'de 57 yıllık izinle otel inşaatı: Mevzuat değişti, antik kent bulundu ama 'muafiyet' baki kaldı -Yusuf Yavuz- 

1969’da turizme tahsis edilen orman arazisinde 2023’de tahsis süresi uzatıldı, 2024’de ise 900 yataklı otel için ÇED muafiyeti belgesi verildi. Vatandaşlar ise ÇED kapsam dışı kararına karşı dava açtı. Davanın ilk duruşması 18 Mayıs’ta görülecek.

Antalya’nın Kemer ilçesinde İdyros antik kentinin bulunduğu bölgede inşa edilmek istenen 900 yataklı otel projesi için verilen ÇED muafiyeti kararı yargıya taşındı.


Kemer Ayışığı Koyunun bitişiğinde 1969 yılında tahsis edilen orman arazisinde kamuoyunda Fransız tatil köyü olarak bilinen ClubMed adlı turizim tesisi inşa edildi. Bölgenin ilk tatil köylerinden biri olarak bilinen ClubMed’in 49 yıllık tahsis süresinin 2020’de dolmasının ardından süre uzatımına gidildi. 

Beydağları Sahil Milli Parkı sınırları içerisinde bulunan 293 bin metrekarelik orman arazisi 2023 yılında ÖZAK GYO’na geçti. Turizme tahsisli orman arazisinin üs kullanım hakkı, 2068 yılına kadar bu şirketin oldu.

Kemer'de bir garip ÇED hikayesi

İdyros antik kentinin bulunduğu bölgede yer alan tahsisli arazi içerisinde tescil edilmiş 1. ve 3. derece arkeolojik sit alanları var. Arazi üzerinde geçmişte inşa edilen ve tatil amaçlı iki katlı evlerden oluşan Fransız tatil köyünün binalarının yıkılarak yerine 900 yatak kapasiteli otel inşa edilmek isteniyor.

Bu amaçla yapılan başvuruya Antalya Valiliği Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü'nü 29 Nisan 2024 tarihinde "ÇED Kapsam Dışı" belgesi düzenledi.

Vatandaşlar Valiliğe karşı dava açtı

Bölgede yaşayan dört vatandaş, yapılan işlemin 1993 yılında çıkarılan ÇED Yönetmeliğine aykırı olduğunu öne sürerek, Valilik kararına karşı iptal davası açtı. Davacılar, daha önce başka bir şirket adına düzenlenen 5 Şubat 2020 tarihli belgenin, tahsisli araziyi devralan Özak GYO için de geçerli sayılmasının hukuka aykırı olduğunu savunarak, idari işlemin iptalini talep etti.

'Tadilat izlenimi yaratılmak isteniyor'

Otel projesinin bulunduğu parseli kapsayan Koruma Amaçlı İmar Planı ile, Koruma Bölge Kurulu kararına karşı açılan iki ayrı davanın devam ettiğini belirten davacılar, yeni inşa edilmek istenen otel projesinin ÇED kapsamı dışında tutulamayacağını savunarak; “1993 yılından önce planlanan yahut başlayıp biten projeler için ÇED Kapsam Dışı Yazısı verilmesi mümkün ise de mevcut projenin yeni bir proje olduğu ve muafiyetten yararlanamayacağı, sanki eski otel tadil ediliyormuş izlenimi uyandırılmak istendiği, halbuki öncekiden farklı olarak beş katlı ve yüzme havuzlu yeni bir projenin uygulamaya konulduğu, eski otel binası ve eklerinin yıkıldığı, yeni proje olduğu için ÇED projesi yapılmasının zorunlu olduğu” gerekçesiyle Mahkeme’den idari işlemin yürütülmesinin durdurularak iptalini talep etti.

Valilik: 'Faaliyet sahibinin değişmesi kararı değiştirmez'

Davalı idare olan Antalya Valiliği’nin, Antalya 1. İdare Mahkemesi’nde görülen davaya sunduğu savunmada, dava konusu ÇED kapsam dışı işleminin mevcutta varolan bir tesise ilişkin olduğu belirtilerek, “çevresel açıdan proje sahibi tüzel/gerçek kişilerin değil yürütülen faaliyetlerin incelendiği, faliyetin değişmesi durumunda yeniden değerlendirme yapıldığı ancak faaliyet sahibinin değişmesinin verilmiş görüş ve kararları değiştirmeyeceği, dava konusu işlemin hukuka uygun olduğu” görüşü savunuldu.

250 yatak ve üzeri oteller için ÇED şartı var

Antalya 1. İdare Mahkemesi’nde görülen davanın duruşması 18 Mayıs 2026 tarihinde yapılacak. Duruşma öncesinde bölgede yürütülen otel projesi ve idari işlemlere ilişkin bir basın açıklaması yapan İdyros Antik Kentine Dokunma Hareketi, “250 yatak kapasitesi üzerindeki otel projeleri için ÇED raporu şartının arandığına işaret ederek, “Özak GYO şirketine olağanüstü bir ‘kıyak’ yapılmış ve yıllar önce Club Med için verilmiş olan ‘ÇED Muafiyeti’ belgesinden yararlanmaları sağlanmıştır” görüşünü savundu.

'Alan dikenli telle çevrildi, kamyonlarca malzeme çıkarıldı'

Kemer’in yapılaşmadan korunmuş bölgesinde yer alan tahsisli arazinin turistik tesise kurban edilmemesi amacıyla 3 ayrı dava açıldığı hatırlatılan platform açıklamasında, şöyle denildi:  “Geçen zaman diliminde, hem Idyros Antik Kenti arkeolojik sit alanı, hem de Kemer'in son bakir orman alanı olan bölge üzerine tahsis verilen ÖZAK GYO şirketi, alanın etrafını dikenli ve jiletli tellerle, 3 metrelik metal panolarla  çevirip sit alanlarını dışarıdan görünmeyecek şekilde kapattı ve kamera ve hoparlörlerle donattı. Böylesi bir ortamda inşaat işlerine girişmesine izin verilen ÖZAK GYO şirketi, alandan içeriği belirsiz kamyonlarca malzeme çıkardı, meçhul bir yere götürdü. Bu esnada tahsis alanının bir bölümünde arkeolojik sondaj kazılarının da devam ettiğini Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'ndan öğrendik.

‘Buluntular hakkında bilgi verilmiyor'

Ancak buluntular ve inşaatın devam ettiği alanla ilgili bir bilgi verilmiyor. Konunun uzmanı arkeologlar, potansiyel arkeolojik kalıntılara zarar verilebileceği endişesini dile getirmişlerdir ancak ne yetkili kurumlar ne de inşaatçı ÖZAK GYO şirketi bu uyarılara kulak asmamaktadır, inşaat çalışması bütün hoyratlığıyla devam etmektedir. İşin traji-komik yanı, bütün bu feci çalışmalar, 57 yıl önce verilmiş bir izinle yürütülmektedir! Evet, ÖZAK GYO adlı şirket, nasıl olabildiyse, tam 57 yıl önce, Kültür Bakanlığı kurulmadan önce, henüz Idyros Antik Kenti  arkeolojik sit alanı ilan edilmeden önce, hatta ve hatta sit kanunu bile çıkmadan önce verilmiş bir izinle bu yeni inşaatı yapmaktadır.

'Proje 57 yıl öncekiyle aynı değil'

Oysa bilindiği gibi, 250 yatağı geçen oteller için ÇED raporu şartı vardır. Ancak ÖZAK GYO şirketine olağanüstü bir ‘kıyak’ yapılmış ve yıllar önce Club Med için verilmiş olan ‘ÇED Muafiyeti’ belgesinden yararlanmaları sağlanmıştır. İnanılır gibi değil! 57 yıl önceki  izinle yepyeni bir otel inşaatı yapılması kabul edilemez. Arada geçen zaman zarfında bölgede antik kent bulundu, sit alanları (1., 2. ve 3. derece) ilan edildi, yeni imar planları yapıldı, koruma imar planı yapıldı ve Kemer'in turistik ve altyapısal durumu tamamen değişti. Üstelik iddia edildiği gibi bugünkü proje 57 yıl önceki projenin birebir aynısı değildir.”

İdyros Antik Kentine Dokunma Hareketi’nin,  ÇED muafiyeti iznine karşı da dava açtığı vurgulanan açıklamada, “Hem fiziki koşullar hem de mevzuat, 57 yılda çok büyük değişikliklere uğramıştır ve ÖZAK GYO adlı şirketin böylesine bir kayırmayla ÇED raporu almaktan muaf tutulması kabul edilemez bir durumdur. Antalya 1. İdare Mahkemesi'nde görülen davamız ile bu hukuksuzluğun yüce Türk yargısı tarafından giderileceğine inanıyoruz.” 

'Arkeolojik çalışma sonlanana kadar inşaat durdurulmalı'

İdyros antik kentiyle ilgili açılan iki ayrı davaya da değinilen açıklamada, şöyle denildi: 

“Özellikle mevcut Sit alanlarının güncellenmesi talebiyle açtığımız dava çok önemlidir. Çünkü, şu anda inşaat yapılmakta olan alanda antik kalıntılar bulunmaktadır ve sit derecelendirmesi için yeni sondajlar, jeoradar gibi ileri tekniklerle kapsamlı bir araştırma yapılmadan potansiyel kültür varlıklarının bulunduğu alan inşaata terk edilmiştir. Türkiye Arkeologlar Derneği Antalya Şubesi'nin hazırladığı rapor, bu alanın kültür varlığı ihtiva ettiğini neredeyse kesin olarak işaret etmektedir. ÖZAK GYO şirketinin yapmakta olduğu yoğun inşaat çalışmalarının, potansiyel kültür varlıklarımıza geri dönülmez zararlar vermesi olasılığı yüksektir. Mahkememizden bir talebimiz de, daha fazla zarar verilmeden yürütmeyi durdurma kararı vererek, alanda gerekli arkeolojik çalışmalar tamamlanana kadar inşaatın durdurulmasıdır.”

İdyros Antik Kentine Dokunma Hareketi’nin açıklamasında, 18 Mayıs 2026 Pazartesi günü Antalya 1. İdare Mahkemesi'ndeki duruşma hatırlatılarak kent kamuoyuna kültürel ve doğal mirasa sahip çıkması çağrısı yapıldı.

Üstüne sinekler üşüşmüş son tanrı -Nevzat Evrim Önal-

Kimse doğuştan iyi veya kötü, bencil ya da özgeci, sevecen ya da katil değildir. İnsanların özünde bencil olduğunu, doğuştan katil olduğunu söyleyenler, bencilliklere, katliamlara özür bulmaya çalışanlardır.

William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanı, Batı edebiyatının en kritik eserlerinden biridir ve anadili İngilizce olan ülkelerde hemen her okulda lise edebiyat müfredatında okutulur. Romanın ayrıca yabancı dil eğitiminde kullanıma yönelik basitleştirilmiş versiyonları mevcuttur. Örneğin ben bu kitapla ilk kez böyle bir sürüm vasıtasıyla, Anadolu lisesinde yedinci ya da sekizinci sınıfta tanışmıştım.

Çok kısa özet: Öykü dünya çapında sürmekte olan bir savaş sırasında geçmektedir. Aralarında yaş farkı olsa da henüz hiçbiri ergenliğe girmemiş bir grup çocuk bir adaya düşer ve bir yandan hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da içlerinde çatışmaya başlar. Kendilerince bir demokrasi inşa etmeye çalışsalar da daha saldırgan olanlar çeteleşerek, zayıfları dışlayarak ve şiddet uygulayarak hayatta kalma araçlarını ele geçirirler. Öldürdükleri bir yaban domuzunun üstüne sinekler üşüşmüş kesik kafasını totemleştiren bu çocuklar “Domuzcuk” lakabı takılan şişman, gözlüklü çocuğu öldürür; birlik ve demokrasi sembolü olan deniz kabuğunu da kırarlar. Nihayetinde çocuklar bir savaş gemisi tarafından kurtarıldıklarında, gördüklerinden dehşete düşen subayın şaşkınlığıyla, analoji tamamlanmış olur: İnsan daha doğuştan başka insanlara şiddet uygulamaya ve üzerlerinde baskı kurmaya meyillidir; bu, “insan yüreğinin karanlığıdır.”

Romanın Soğuk Savaş’ın en yoğun yıllarında, George Orwell’in bugün herkesin “otorite karşıtı” zannettiği antikomünist kitaplarıyla aşağı yukarı aynı zamanda yazılmış olması da, emperyalist Batı’nın bu kitabın üstüne atlayıp bütün çocuklara okutması da tesadüf değil. Sovyet sosyalizmi Nazi Almanyası’nı ezip, o ucubeyi yaratmış olan emperyalist kapitalist sistemin karşısına gerçek bir tehdit olarak dikildiği günden beri, bugün hala içinde yaşadığımız o sistem de insanın özünde kötü olduğu iddiasını temel bir ideolojik önerme olarak benimsedi. Böyle bir rezil yola girdi, çünkü iyiliğin el üstünde tutulduğu ve toplumun paylaşımcılık, yardımseverlik gibi olumlu insani değerler üzerine kurulması gerektiğinin genel kabul gördüğü bir dünyada kapitalizmin sosyalizme karşı hiçbir ideolojik şansı yok. Bireysel bencilliğe dayalı kapitalizm asla ahlaki anlamda sosyalizmden üstün olamaz ve sosyalizm karşısında ancak insanı alçaltarak, onun içindeki iyilik potansiyelini yadsıyarak ve kötülük potansiyelini mutlaklaştırarak, insanları bu alçakça yalana inandırarak ideolojik üstünlük kurabilirdi.

Başardılar ve bugün gerçekten çocuklarımız, çocuklarımızı öldürüyor.

Peki, gerçekten böyle mi ve biz sosyalistler hayalperest miyiz?

Bence bunu iki vakaya bakarak inceleyebiliriz…

***

Birinci vaka, Batavia Kazası.

Batavia, Hollanda'nın sömürgelerini yöneten Doğu Hindistan Şirketi’ne ait bir gemiydi. Gemi, 1629’da Amsterdam Limanı’ndan Hollanda’nın Doğu sömürgelerinin başkenti olan ve kendisiyle aynı adı taşıyan Batavia’ya (bugünkü Cakarta) yola çıktı. Sekiz gemilik bir filonun bayrak taşıyıcısı olan Batavia’da, kendilerine sömürgelerde yeni bir hayat kurmak isteyen aileler de dahil olmak üzere 340 kişinin yanı sıra, sömürgeden baharat satın almak için harcanacak ve dönüşte bu baharatlar satıldığında büyük kâr bırakacak sandıklar dolusu altın ve gümüşten oluşan ticaret sermayesi vardı.

Geminin kaptanı Ariaen Jacobsz ile filonun kumandanı Francisco Pelsaert arasında önceden husumet vardı; Pelsaert Jacobsz’un rütbesini sökmüştü. Ayrıca gemide bulunan Doğu Hindistan Şirketi’ne bağlı genç tüccar Jeronimus Cornelisz müflisin tekiydi ve isyan çıkartıp, gemideki paraya çöküp kendine yeni bir hayat kurmayı planlıyordu.

Cornelisz ve Jacobsz birlik oldu ve isyan örgütlemeye başladı. Jacobsz bir fırtınayı kullanarak gemiyi filonun geri kalanından ayrı düşürdü. Ne var ki hesapta olmayan bir şey oldu. Gemi Avustralya’nın batısında bir ada grubunun yakınında karaya oturdu ve yolcular altmıştan fazla insanın boğulduğu bir can pazarı yaşayarak yakındaki bir adaya çıktı. Pelsaert, yanına Jacobsz ve askerlerin bir kısmını alarak yardım getirmek için ayrıldı; hayatta kalanların başına ise şirketteki konumunu ve önceki isyan örgütlenmesini kullanarak Cornelisz geçti.

Bundan sonrası, gerçek hayattan bir korku filmi. Cornelisz tüm erzak ve silahları toplatıp tekeline aldı. Kendisine karşı çıkabilecek askerleri su bulmaları emriyle kayıkla başka bir adaya götürüp ölmeleri için silahsız orada bıraktı. Ardından o ve adamları, erzak daha uzun süre yetsin diye nüfusu azaltmaya başladılar. İsyan planını duruma uyarlamışlardı; kendilerini kurtarmaya gelecek gemiyi ele geçirecek, içindeki herkesi öldürecek ve Batavia’nın enkazındaki sermayeyi çıkartıp yola koyulacaklardı. 

İsyan başarısız oldu. İnsanların pek azı, Doğu Hindistan Şirketi’nin sermayesinin ise neredeyse tamamı kurtarıldı. Olayın burada ayrıntısına girmek istemediğim kanlı detayları hakkında yazılmış pek çok kaynak var, merak eden araştırıp okuyabilir.

***

İkinci vaka ise Tongalı genç tekne hırsızları.

1965 yılında, Polinezya’da bir ada ülkesi olan Tonga’da bir grup çocuk, sıkıntıdan patladıkları Katolik okulundan kaçıp eğlenmek için bir tekne çaldılar. Çıktıkları deniz yolculuğunda fırtınaya kapılıp, sekiz gün açık denizde sürüklendikten sonra ıssız bir adada mahsur kaldılar.

Bir Sineklerin Tanrısı vakası yaşanması için her şey hazırdı. Ne var ki, çocuklar ne birbirlerini öldürdüler ne de birbirleri üzerinde baskı kurmaya çalıştılar. Adaya çıkmadan önce, denizde mahsur kaldıkları günlerde hindistancevizi kabuğunda yağmur suyu toplayıp paylaştılar. Adada arayıp tatlı su buldular. Yaktıkları ateş sönmesin diye sırayla başında durdular. Hatta içlerinden biri bacağını kırdığında onun işlerini üstlenip tedavisini gerçekleştirdiler ve bir yılı aşkın süre boyunca dayanışarak hayatta kaldılar. Bulunup kurtarıldıklarında su biriktirmek için ağaç gövdesinden variller oymuş, adada buldukları yaban tavukları tuttukları bir kümes inşa etmiş, hatta kendilerine gemi enkazından topladıkları tellerle bir enstrüman yapmışlardı. Bu arada cenaze törenleri düzenlenmiş, yasları tutulmuştu. Sağ salim evlerine döndüler ve sevenleri tarafından kucaklandılar.

Kaçırdıkları teknenin sahibi ise malına zarar verdikleri için şikayetçi oldu ve bu yüzden kısa süreliğine hapse atıldılar.1

***

Bu iki vakadan yola çıkarak, iddiamız şu:

Her insan, büyük bir iyilik ve kötülük potansiyelini aynı anda barındırarak, sayfalarına öyküsünün yazılacağı boş bir defter gibi doğar. Kişiliği, içine doğduğu toplumsal koşullar ve o koşullara verdiği içsel tepkilerin etkisinde şekillenerek büyür ve yetişkin bir insan olur. Kimse doğuştan iyi veya kötü, bencil ya da özgeci, sevecen ya da katil değildir.

İnsanların özünde bencil olduğunu, doğuştan katil olduğunu söyleyenler, bencilliklere, katliamlara özür bulmaya çalışanlardır. Mesela bu iddiaların sayfa sayfa ağdalandığı Sapiens kitabını yazan Yuvel Noah Harari, İsrail soykırımcılığına kılıf uydurmaya çalışan Siyonistin tekidir.

Anlattığımız ilk öyküde, Batavia gemisinin enkazı etrafında insanın kanını donduracak şeyler yaşandı, çünkü o gemi, ambarındaki sandıklarda üstüne sinekler üşüşmüş tanrının altından ve gümüşten putunu taşıyor, gemi daha yola çıkarken bu puta tapanlar birbirlerini hançerleyip putu ele geçirmek için plan yapıyordu.

İkinci öyküdeki Tonga’lı gençler ise hayatta kaldılar çünkü birbirlerine yoldaşça dostluk bağlarıyla bağlıydılar. Eğlenmek için yola çıkmışlardı ve felakete uğradıklarında da birbirlerine tutundular, sahip çıktılar.

Sermaye, üstüne sinekler üşüşmüş bir açlık ve alçaklık, hainlik ve yalnızlık tanrısıdır. Sermaye, bolluk içinde yokluk tanrısıdır.

Sermaye, insanın kendisiyle barışmak için öldürmek zorunda olduğu son tanrıdır.

Sineklerin Tanrısı’nın yazarı Golding yalan söylüyor; insan yüreğinde karanlıkla doğmuyor. Rakel Dink’in sözleriyle “bebeklerden katil yaratan karanlık,” içine doğduğumuz, içinde büyüdüğümüz sermaye düzeninin ta kendisi.

Ya bu düzeni yıkacağız, bu son tanrıyı öldüreceğiz, üstüne sinekler üşüşmüş bu son putu yıkacağız ve özgürce, eşitçe insan olacağız.

Ya da çocuklarımızın çocuklarımızı öldürmelerini seyredeceğiz.

Bu yazıda sunulan tartışma ilginizi çekiyorsa, çok daha geniş halini, geçtiğimiz hafta Yazılama Yayınları’ndan beşinci baskısını yapan son kitabım “İnsan Bencil mi?”de bulabilirsiniz.

1 https://www.theguardian.com/books/2020/may/09/the-real-lord-of-the-flies-what-happened-when-six-boys-were-shipwrecked-for-15-months

Pekin'de ABD-Çin zirvesi / Trump beklenmedik bir ölçülülüğe bürünürken yasaklı Rubio Çin'e nasıl girdi? 

Çin Devlet Başkanı Şi’nin sert “Tayvan” uyarısıyla başlayan görüşmelerde Trump’ın alışıldık üslubunun dışında bir ölçülülükle davranması, konuşmasında metne bağlı kalması dikkat çekti. Trump'a eşlik eden ABD'li şirketlerin patronları Şi ile bir araya gelirken, Çin'in yaptırım listesindeki Rubio'nun heyette nasıl yer aldığı da tartışma konusu oldu.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin ziyaretindeki ölçülü üslubu dikkat çekti.

Trump’ı havaalanında karşılamaya katılmayan Çin Devlet Başkanı Şi Cinping bu sabah yapılan tören sonrası Trump’la gerçekleştirdiği 2 saat 15 dakika süren görüşmede Tayvan konusunda sert mesajlar verdi.

Görüşmenin ardından ikilinin Pekin’deki Gök Tapınağı’nı ziyareti sırasında Trump, gazetecilerin Tayvan’la ilgili sorularını yanıtsız bırakarak “Harika bir yer, inanılmaz. Çin çok güzel” dedi.

Görüşmenin nasıl geçtiği sorusuna da “Harika” diye yanıt veren Trump, Şi ile görüşme öncesi düzenlenen törende ise Şi’yi “Büyük bir lider” olarak niteledi.

Çip üreticisi Nvidia patronu da Trump'a eşlik ediyor

Pekin’deki ziyarette ABD Başkanı’na eşlik eden 20’ye yakın ABD’li şirket patronu ve CEO’su da ikili görüşmelerin ardından Şi ile bir araya geldi.

Xinhua'ya göre Şi Çin'in kapılarının ABD şirketlerine daha geniş açılacağını ve bu şirketlerin ülkede daha geniş fırsatlara sahip olacaklarını söyledi. Şi Amerikan şirketlerinin Çin'in büyümesinde derinden yer aldığını ve bunun her iki tarafa da fayda sağladığını belirterek, Pekin'in ABD'nin karşılıklı işbirliğini güçlendirmesini memnuniyetle karşıladığını söyledi.

Tesla patronu Elon Musk, BlackRock CEO’su Larry Fink, Apple CEO’su Tim Cook’un da aralarında yer aldığı patronlar arasında Trump’ın uçağına son dakikada binen yapay zeka çipleri üreticisi Nvidia’nın patronu Jensen Huang da bulunuyor. Nvidia ABD ile Çin arasındaki çip geriliminin merkezinde yer alıyor.

Şi: ABD-Çin arasındaki ilişki tüm dünya nüfusunu ilgilendiriyor

Çin Büyük Halk Salonu’nda verilen akşam yemeğinde konuşan Şi ziyareti “tarihi” diye nitelerken Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” hedefi ile kendilerinin “Çin ulusunun büyük yeniden canlanması” hedefinin bir arada ilerleyebileceğini söyledi.

ABD ile Çin ilişkilerinin yanısıra uluslararası ve bölgesel gelişmeler konusunda görüş alışverişinde bulunduklarını ve yapıcı stratejik ilişkiler konusunda mutabık olduklarını dile getiren Şi her iki tarafın da "Çin ile ABD arasındaki ilişkinin dünyadaki en önemli ikili ilişki olduğuna inandığını" söyledi.

Çin Devlet Başkanı bu ilişkinin iki ülkenin toplam 1,7 milyarlık nüfusunun ötesinde dünyanın 8 milyarlık nüfusunu ilgilendirdiğini belirtti.

Hem Çin hem de ABD’nin işbirliğinden kazanç sağlayacakları, çatışmadansa zarar göreceklerini kaydeden Şi “İki ülke rakip değil ortak olmalıdır” mesajını verdi.

Trump'tan alışılmadık konuşma: Metne bağlı kaldı

Şi’nin ardından kürsüye çıkarak konuşmasını yapan Trump’ın alışıldık üslubunun aksine metne bağlı kalması ve temkinli bir konuşma yapması dikkat çekti.

Çin’de “eşi görülmemiş harika” bir şekilde karşılandığını söyleyen Trump Şi ile verimli görüşmeler yaptıklarını ve birçok konuyu ele alma “değerli” fırsatını elde ettiklerini belirtti.

ABD-Çin ilişkilerinin uzun soluklu olduğunu kaydeden Trump bu bağın her iki ülkeye fayda sağlayacak bir geleceğin temelini oluşturduğunu savundu.

Trump Şi’yi 24 Eylül’de Beyaz Saray’a davet ettiğini duyurdu.

Beyaz Saray Tayvan konusuna değinmedi, 'Hürmüz'de anlaştık' dedi

Trump ile Şi’nin görüşmesinin ardından Çin Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada Şi’nin Tayvan’la ilgili sert sözleri aktarılmıştı.

Buna göre Şi Tayvan meselesinin ABD ile Çin arasındaki en önemli mesele olduğunu belirterek bu meselenin doğru bir şekilde ele alınmamasının iki ülke arasında çatışmaya varabileceğini söylemişti. Bakanlık açıklamasında Şi’nin "Tayvan’ın bağımsızlığı" ile Tayvan Boğazı’ndaki barış ve istikrarın ateşle su kadar bağdaşmaz olduğunu söylediği ifade edilmişti.

Beyaz Saray’dan görüşmeye ilişkin yapılan açıklamadaysa Tayvan konusuna değinilmedi.

Trump ziyaret öncesi yaptığı açıklamada Şi ile ABD’nin Tayvan’a silah satışını da görüşeceğini söylemişti.

Çin'in açıklamasında 'Hürmüz' yok

Beyaz Saray’ın açıklamasında yer alan Hürmüz Boğazı’na dair ifadeler ise Çin Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında yer almadı.

Beyaz Saray’a göre Trump ile Şi Hürmüz Boğazı’nın serbest enerji geçişini desteklemek üzere açık kalması gerektiği konusunda anlaştı.

Açıklamada “Başkan Şi ayrıca Çin’in boğazın militarizasyonuna ve kullanımı için herhangi bir ücret alınmasına karşı olduğunu açıkça belirtti ve gelecekte Çin'in boğaza olan bağımlılığını azaltmak için daha fazla Amerikan petrolü satın almaya ilgi duyduğunu ifade etti” denildi.

Çin’in görüşmeye ilişkin açıklamasında Hürmüz’den söz edilmezken Trump ile Şi’nin Ortadoğu’daki durumu ele aldıkları ifade edilmişti.

Çin’in yaptırım uyguladığı Rubio Pekin’e nasıl girdi?

Ziyaret Trump’ın eşi Melania Trump yerine kendisi gibi patron olan oğlu Eric Trump ve geliniyle Çin’e gitmesi, Tesla patronu Elon Musk’ın da geçen yıl Beyaz Saray’da da görülen 6 yaşındaki oğluyla ziyarete katılmasıyla dikkat çekerken, asıl ilginç olay Çin’in yaptırım listesindeki ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun heyette yer alması oldu.

Rubio (ön sırada sağdan ikinci) Pekin'de.

Bilindiği kadarıyla ilk kez Çin’i ziyaret eden Rubio’nun ülkeye giriş yasağını da kapsayan yaptırıma rağmen Pekin’e gitmesi soru işaretlerine neden oldu.

BBC’de yer alan habere göre Çin 2020 yılında senatör olan Rubio’yu Çin’le ilgili açıklamaları nedeniyle ülkeye giriş yasağı da dahil olmak üzere yaptırıma tabi tutmuş, o tarihten beri de yaptırımı kaldırmamıştı. Ancak 2025’in Ocak ayında Rubio’nun adının resmi Çince çevirisi değiştirildi. AFP’ye konuşan iki diplomata göre bu değişiklik bir tür linguistik boşluk oluşturarak Rubio’nun adının Çin’de eski yazılış biçimine göre uygulanan yaptırımların devre dışı sayılmasını sağladı.

Emekliden 15 Mayıs eylemi -Atilla Özsever- 

Tüm Emeklilerin Sendikası, yarın Türkiye’de 50 yerde bayram ikramiyelerinin asgari ücret düzeyine çıkarılması ve 20 bin liralık seyyanen zam talebiyle alanlara çıkacak. Seyyanen zam talebiyle ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’ne de başvuru söz konusu.

Tüm Emeklilerin Sendikası, yarın (15 Mayıs 2026) Türkiye’nin birçok yerinde bayram ikramiyelerinin asgari ücret düzeyine çıkarılması ve 20 bin liralık seyyanen zam talebiyle alanlara çıkacak.

Emekliler, ülke çapında il ve ilçeler dahil 50 noktada meydanlarda olacaklar. İstanbul’daki eylemler, yarın saat 15.00’de Söğütlüçeşme Marmaray çıkışında ve Avrupa yakasında da Şirinevler Meydanı’nda gerçekleştirilecek. Ankara’da saat 14.00’te Sakarya Caddesi’nde, İzmir’de de saat 14.00’te Konak Meydanı YKM önünde basın açıklaması yapılacak.

Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Başkanı Zeynel Abidin Ergen, bu eylemlerde özellikle ikramiye ve seyyanen zam taleplerini dile getireceklerini söyledi. Başkan Ergen, seyyanen zam talebiyle ilgili olarak da ayrıca Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunacaklarını belirtti.

Zeynel Ergen, Haziran ayında da emeklilerin örgütlenme sorunu ile ilgili olarak bir çalıştay düzenleyeceklerini bildirdi. Bu çalıştaya ülke çapında faaliyet gösteren emekli sendika ve dernekleri davet edilecek.

50 yerde alanlarda

Tüm Emeklilerin Sendikası’nın açıklamasında, şu görüşlere yer verildi: “15 Mayıs Cuma günü 50 noktada alanlardayız. Yıllarca çalıştık, ürettik, bu ülkeyi ayakta tuttuk. Bugün ise, milyonlarca emekli açlık sınırının altında yaşamaya mahkum ediliyor.  Maaşlarımız eriyor, bayram ikramiyeleri pul oldu, geçim her geçen gün daha da zorlaşıyor. Bayram ikramiyeleri asgari ücret düzeyine çıkarılmalı, her emekli aylığına derhal 20.000 TL seyyanen zam yapılmalıdır.”

Bu yıl bayram ikramiyelerine zam yapılmadı. Geçen yıl Ramazan (Şeker) ve Kurban Bayramı için ödenen 4 bin liralık ikramiye, bu yıl da ayni düzeyde kaldı. Zam yapılmaması emeklilerin büyük tepkisine yol açtı.

Temmuz zammı?

Ocak 2026’da SSK ve Bağ-Kur emekli aylıklarında yüzde 12,19’luk bir artış yapıldı. En düşük emekli aylığı da 20 bin liraya çıktı. Emekli aylıklarına TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) gerçek olmayan, “sahte” enflasyon verilerine göre artış yapılıyor.

TÜİK’in Ocak-Nisan 2026 aylarını kapsayan dört aylık döneminde enflasyon oranı yüzde 14,64 olarak açıklandı. Mayıs ve haziran aylarına ait enflasyon oranlarının belirlenmesinden sonra SSK ve Bağ-Kur emekli aylıklarına yapılacak altı aylık zam, 3 Temmuz’da netleşecek.

Ocak-Haziran aylarını kapsayan 6 aylık toplam enflasyon oranının yüzde 18-20 arasında çıkması bekleniyor. Bu durumda en düşük emekli aylığı da 23-24 bin lira düzeyine yükselebilecek.

Halen 23 bin 500 lira dolayında olan ortalama emekli aylıkları da, yüzde 19’luk bir artış olması halinde yine 28 bin 75 liralık asgari ücretin altında kalacaktır.       

Memur emeklisinin durumu

Memur emekli aylıklarında ise, memurların toplu sözleşme zammına göre artış yapılıyor. Sözleşmeye göre Temmuz 2026 zammı, yüzde 7 artı enflasyon farkı eklenerek belirlenecek.

Memurlar, 2026 yılının ilk yarısı için yüzde 11 oranında toplu sözleşme zammı almıştı. Yasal düzenlemeye göre, 6 aylık enflasyonun bu yüzde 11’lik barajı aşan kısmı “enflasyon farkı” olarak maaşlara yansıtılacak.

4 aylık enflasyonun yüzde 14,64 olduğu dikkate alındığında sadece ilk dört aylık verilerine göre şimdiden yaklaşık yüzde 3,28 oranında bir enflasyon farkı doğmuş oluyor. Bu durumda şu an için memur ve memur emeklileri açısından maaş zammı yüzde 10,51’dir.

Sonuçta sözleşmeye göre yüzde 11’i aşan 6 aylık enflasyon farkı, yüzde 7’lik toplu sözleşme zammı ile birleştirilerek temmuz ayı maaş artışı ortaya çıkacak.

Halen en düşük memur emekli aylığı 27 bin 772 liradır. Yüzde 10, 51’lik zam oranına göre ise şu an için 30 bin 691 liraya çıkacağı hesaplanıyor. En düşük memur aylığı, Temmuz 2026’da biraz daha artsa bile yine de açlık sınırını yakalayamıyor.

Türk-İş’in Nisan 2026 verilerine göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı (sadece gıda harcamaları) 34 bin 586 liradır. Memur emeklisinin aylığına toplamda yüzde 14-15’lik bir zam yapılsa bile aylığı 32 bin lirayı bulamayacak.    

Çatı örgütü

Emeklilerin önemli bir sorunu da örgütlenme sorunudur. 17 milyonluk bir emekli kitlesi olmasına rağmen çok sayıda irili ufaklı emekli örgütü vardır. Bu örgütler, sendika, dernek, platform şeklinde bir yapıya sahiptirler. Ancak üye sayıları açısından 17 milyonluk emekli kitlesinin çok az bir bölümünü bünyelerinde barındırıyorlar.

AKP iktidarı, emeklilerin yasal anlamda sendikal örgütlenmesine engel çıkarttığı için bu konudaki hukuki mücadele zorluklar taşıyor. Çok sayıdaki emekli örgütünün tek bir yapıda birleşmesi, mevcut koşullarda pek mümkün gözükmediğinden öncelikle bir “çatı örgütü”nün oluşması daha olanaklıdır.

Böyle bir örgüt, birleşik ve mücadeleci bir emekli hareketinin yaratılmasında önemli bir işlev görebilir. Bu çatı örgütünde her emekli kuruluşu bağımsızlığını koruyabilir, sınırlı bir sürede dönüşümlü olarak sözcülük temsiliyeti oluşturulabilir. Kolektif bir yürütme kurulunun oluşumu için de demokratik çözümler bulunabilir.    

Böylelikle kişilerin iktidar alanı daraltılmış olur. Çatı örgütünün federatif ve çoğulcu bir yapıya sahip olması sağlanabilir. Bu çatı örgütü, “Emekli Hakları Asgari Programı” taslağı hazırlayabilir. Yine çatı örgütü, Emekliler Birliği / Emekliler Konfederasyonu adı altında bir tüzük çalışması da yapılabilir.

Emekli hakları asgari programı

Çatı örgütünün oluşumu ile birlikte ya da öncesinde tüm emekli örgütlerinin katılacağı bir çalıştay düzenlenebilir. Bu çalıştayda emekli haklarıyla ilgili bir asgari program ortaya konabilir. Bu programda şu konular yer alabilir: 

  • En düşük emekli aylığı net asgari ücretin ya da en düşük memur aylığının altında olamaz. (Bu ilke yasa ile güvence altına alınır)
  • Aylıkların güncellenmesi: emekli aylıkları gerçek enflasyon ve büyüme artışı dikkate alınarak otomatik bir biçimde artırılır.
  • İntibak ve eşitsizliklerin giderilmesi: Aynı prim günü ve aynı çalışma süresine sahip emekliler arasındaki maaş farkları giderilir, bu anlamda bir intibak yasasının çıkarılması sağlanır.
  • Bayram ikramiyeleri en az asgari ücret tutarında ödenir.
  • Muayene, ilaç ve tedavi katkı payları kaldırılır.
  • Evde bakıma muhtaç emekliler için bir düzenleme yapılır.
  • Emeklilerin sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı yasal olarak tanınır.
  • Emekli olup çalışanlardan sosyal destek primi kesintisi yapılmaz.
  • Emeklilerin gerek merkezi gerekse yerel düzeyde karar süreçlerine katılabileceği Emekliler Meclisleri kurulur.
  • Sosyal güvenlik ve yaşlılık politikaları oluşturulurken emekli örgütlerinin görüşlerinin alınması zorunlu hale getirilir.


Şimşek programında fiyasko tescillendi: Hedefler şaştı, faturayı yine halk ödedi 

Ekonominin başına geçtiğinde 2026 yılı için yüzde 8,5 enflasyon vaat eden Mehmet Şimşek ve ekibinin programı fiyaskoyla sonuçlandı. Merkez Bankası, bugün yayımladığı yılın ikinci Enflasyon Raporu ile 2026 yıl sonu tahminini yüzde 26’ya yükselterek tek haneli enflasyon hedefini 2028 yılına erteledi.

2023 yılının Eylül ayında açıklanan Orta Vadeli Program (OVP) kapsamında, 2026 yılı sonu için enflasyonun yüzde 8,5’e düşürülerek tek haneli rakamlara ulaşılacağı taahhüt edilmişti. Ancak Mehmet Şimşek'in göreve gelmesinin üzerinden geçen üç yılın ardından, bugün Merkez Bankası tarafından paylaşılan veriler bu hedefin uzağında kalındığını tescilledi.

Merkez Bankası, 2026 yıl sonu enflasyon ara hedefini yüzde 16'dan yüzde 24'e çıkarırken, yıl sonu tahminini ise yüzde 26 olarak güncelledi. Böylece iki yıl önce yüzde 9 olarak öngörülen enflasyon tahmini, bugünkü revizyonla yaklaşık üç katına çıkmış oldu.

n Grafik: Hakan Kara

Karahan: Belirsizlik ortamındayız

Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan, tahminlerdeki bu ciddi sapmayı savaşa bağladı. Karahan, tahminlerini paylaşma yönteminde değişikliğe gittiğini belirterek, "Belirsizlik ortamında tahmin aralığı yerine nokta tahmin ve tahmin üstündeki risklerin paylaşılması yönünde bir iletişime geçildi" ifadelerini kullandı. Enflasyon üzerindeki yukarı yönlü risklerin daha belirgin olduğunun altını çizen Karahan, para politikasına ilişkin sorulara ise, "Savaşa ilişkin belirsizliğin yanı sıra beklenti kanalı ve ekonomideki soğumanın enflasyon üstündeki net etkilerinin belirsiz olması nedeniyle bir süre daha izlemek istiyoruz" yanıtını verdi.

Karahan ayrıca, "Talebe ilişkin veriler bir bütün olarak, ilk çeyrekte talep koşullarının dezenflasyonist düzeyde olduğunu gösteriyor" değerlendirmesinde bulundu.

Hedefler şaştı, vatandaş enflasyona ezdirildi

Ekonomi yönetiminin üç yıl önce yüzde 39,6 seviyesinde devraldığı enflasyon, politika faizinin yüzde 50’ye kadar yükseltilmesine rağmen ancak yüzde 32,4 seviyesine indirilebildi. Bu süreçte Mehmet Şimşek ve ekibinin büyük önem atfettiği 2023 yılı OVP tahminlerinin neredeyse hiçbiri gerçekleşmedi.

2023 sonu için yüzde 65 olarak öngörülen enflasyon yüzde 68, 2024 için yüzde 33 olarak paylaşılan tahmin yüzde 44,4 ve 2025 için yüzde 15,2 olan beklenti yüzde 30,9 olarak gerçekleşti.

Ücret artışlarının düşük tutulan bu tahminlere göre belirlenmesi, milyonlarca emekçinin enflasyon karşısında ezilmesini beraberinde getirdi.

Enflasyon hedeflerinde yaşanan bu keskin yükseliş, yıl başında emekçilerin ücretlerine yapılan artışların dayanağını da ortadan kaldırdı.

Asgari ücret zamları o dönem geçerli olan enflasyon ara hedefine göre belirlenmişti.

Bu hedef de tutmayacak

Merkez Bankası'nın yeni tahmin patikasına göre tek haneli enflasyon hedefi iki yıllık bir rötarla 2028 yılına sarktı. Banka, 2027 yıl sonu için yüzde 9 olan ara hedefini yüzde 15’e, tahminini ise yine yüzde 15’e yükseltti. 

2026 yılı için belirlenen yüzde 24’lük yeni hedefe ulaşılabilmesi için aylık enflasyonun ortalama yüzde 0,99 seviyesinde kalması gerekiyor. Ancak mevcut piyasa koşulları ve akaryakıt fiyatlarındaki hareketlilik bu hedefin de tutmayacağına dair güçlü işaretler veriyor.

Netanyahu BAE’ye ‘gizli ziyareti’ doğruladı, BAE’den utangaç yalanlama 

İsrail Başbakanlık Ofisi Netanyahu’nun İran’a saldırılar sırasında Birleşik Arap Emirlikleri’ne “gizli ziyaret” yaptığını kabul etti. BAE “gizli ziyareti” reddederken, İran’dan “hesap verecekler” mesajı geldi. ABD İsrail’in BAE’ye hava savunma bataryaları ve personel gönderdiğini duyurmuştu.

ABD ve İsrail’in İran’a 28 Şubat’ta başlattığı saldırıların ardından İran’ın misillemelerinin merkezinde yer alan Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) İsrail’le “gizli” işbirliği resmen İsrail tarafından kabul edildi.

Haber ilk olarak ABD medyasında yer aldı. CBS News ismini açıklamadığı kaynaklarına dayanarak İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yakın zamanda BAE’ye gizli bir ziyaret gerçekleştirdiğini ve burada BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed Al Nahyan ile görüştüğünü duyurdu.

İsrail Başbakanlık Ofisi Çarşamba günü yaptığı açıklamada ziyareti doğruladı ve ziyaretin “İsrail ile BAE arasındaki ilişkilerde tarihi bir atılımla sonuçlandığını” bildirdi.

CBS News’a göre söz konusu gizli görüşme Mart ayı sonlarında yapıldı.

BAE: Resmi duyurulan dışında ziyaret iddiaları asılsız

Ancak Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamadan saatler sonra BAE Dışişleri Bakanlığı görüşmeyi yalandı, BAE makamlarınca resmen açıklanmayan ziyaret ya da düzenlemelerle ilgili iddiaların asılsız olduğunu savundu.

Bakanlık açıklamasında BAE’nin İsrail ile ilişkilerinin “kamuya açık olduğu, bilinen ve resmi olarak ilan edilen İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde yürütüldüğü, şeffaf veya resmi olmayan düzenlemelere dayanmadığı” kaydedildi.

Açıklamada "Buna göre, BAE'deki ilgili makamlar tarafından resmi olarak açıklanmadıkça, duyurulmamış ziyaretler veya açıklanmayan düzenlemelerle ilgili herhangi bir iddia tamamen asılsızdır" denildi.

2020 yılında ABD arabuluculuğunda İsrail ile İbrahim Anlaşmaları’na imza atan dört Arap ülkesinden ilki BAE olmuştu.

BAE'nin İran'a saldırıları ve İsrail'in BAE'ye askeri sevkiyatı 

Wall Street Journal gazetesinde bu hafta başında yayımlanan bir haberde BAE’nin geçen ay İran’a askeri saldırılar düzenlediği belirtilmişti. BAE bu saldırıyı resmen açıklamamıştı.

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee de Salı günü yaptığı açıklamada, İsrail'in BAE’ye Demir Kubbe hava savunma bataryaları ve personeli gönderdiğini açıkladı. CBS’ye konuşan kaynaklar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin savunma sistemlerini aldığını doğruladı.

Bir ABD yetkilisine göre, Netanyahu 2018'de de BAE’ye gizli bir ziyaret düzenlemiş ve o dönemde Abu Dabi Veliaht Prensi olan Muhammed bin Zayed ile görüşmüştü. Ziyarete dönemin Mossad şefi Yossi Cohen de eşlik etmişti.

İran: Halkımıza düşmanlık kumarı oynayıp İsrail'le gizli işbirliği yapanlar hesap verecek

Son dönemde BAE’ye yönelik uyarılarını artıran İran’dan konuya dair açıklama Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi’den geldi. Irakçi X hesabından yaptığı paylaşımda “Netanyahu, İran'ın güvenlik servislerinin çok uzun zaman önce bizim liderliğimize ilettiği şeyi artık alenen ifşa etmiş oldu” diye yazdı.

Irakçi “İran'ın yüce halkına düşmanlık etmek, akılsızca bir kumardır. Bunu yaparken İsrail ile gizli işbirliği yapmak ise affedilemez. İsrail ile gizli işbirliği yaparak nifak tohumları ekenler, bunun hesabını vereceklerdir” ifadesini kullandı.

                                                          ***

soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Beş yıldır zirve değişmiyor: 2025'in vergi rekortmenleri yine Bayraktar kardeşler oldu - Cengiz Anıl Bölükbaş / T24-

Türkiye’nin 2025 yılına ilişkin en fazla gelir vergisi ödeyen ismi, Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar oldu. Bayraktar'ı sı...