Bosch’un reklamı ve kurucu annelik -Nuray Sancar- Bosch’un koltuktaki tüyleri toplayan yeni süpürgesinin reklamı tam da anneler günü arifesinde halının altına saklanmış pisliği de havalandırdı. Ortalık toz duman oldu! Reklamdaki kadının köpeğine oğluşum diye seslenmesi Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ı irrite etmişti. ‘Annelik sadece bireysel değil toplumsal sürekliliğin temelidir. Derin ve kurucu bir değerin iletişim stratejileri uğruna esnetilmesini ve sıradanlaştırılmasını kabul etmiyoruz…’ dedi. Yarım yüzyıldan fazla özel hayatın politik olduğunu öne sürerek ailenin, anneliğin, kadınlığın sosyal süreçlerle ilişkisini irdeleyen kadın hareketinin popülerleşmiş bilincinde bu sözler ancak taze bir yarayı kanatmak anlamına gelir. Dolayısıyla ‘anneliğin derin ve kurucu değeri’nden dem vuran Bakan, halının altında çer çöple birlikte biriken öfke barikatıyla yüzleşmek zorunda kaldı.
Anneliğin kendi doğurduğu çocuklara yöneltilmiş karşılıksız bir bakım emeği hizmetine, bir duygu haline, toplumsal inşa görevine indirgenerek taçlandırıldığı sözel kutsama, hayatın realitesiyle girdiği cenkten her gün onarılmaz bir yara bereyle çıkarken başka türlüsü olamazdı. Sayısız çocuğun MESEM programıyla sanayinin çarklarına çekilerek ucuz emek cehennemi deposunun envanteri haline geldiği koşullara hiçbir anne şefkati direnemiyor. Üstelik taze bedenlerin iş cinayetlerine kurban gittiği haberleri giderek artıyor.
Çocukları kolay yoldan para kazanmaya çeken çete ve mafyalar, akran zorbalığına altlık olacak kadar çocukları gerilim içine sokan toplumsal kurulum, bir bebekten cani yaratan sistem, çocuklarının gözü önünde katledilen anneler ve şiddete maruz kalan kadınları koruyamayan güvenlik sistemi… ve daha birçoğu, annenin ayakta tutmak için tüm gücüyle çaba harcaması beklenen evin dört duvarını çoktan çökertmiş bulunuyor. Duayla, efsunla, mucizeyle bu duvarların ayakta kalması mümkün değil. Ayrıca annelik, içinde şekillendiği iktisadi, toplumsal, siyasal koşullardan bağımsız, kendi kendini koruyabilen bir statü değil. Bu koşullar Narin Güran, Leyla Aydemir, Rabia Naz Vatan, Mattia Minguzzi, Atlas Çağlayan, Emirhan Koçhan gibi kurbanlar aldı ve almaya devam ediyor; geride gözü yaşlı anneler kalıyor.
Bir kediyi, köpeği evladı gibi sahiplenmenin, konuşamayan canlılara ebeveyn olma eğilimindeki artışın, anneliği bir meta gibi ucuza satın almak için kadınlarla yapılan pazarlıkla ilgisi yok mudur? Bu pazarlık sırasında yetkili makamlardan kadınlara ağza alınmayacak hareketler yapıldı, yapılıyor. Kadının kaç çocuk doğuracağından, nasıl doğum yapacağına kadar direktifler verilirken aba altından sopa gösteriliyor.
Annelere dayanak olamayan aile bakanlarının, sevgisiz ve aşağılayıcı sözler kullanan ve giderek hayvan katline de cevaz veren iktidar aparatlarının ve çökerten ekonomik sistemin hep birlikte boğmaya çalıştığı şefkat, kadının kendi çocukları dışındaki canlılara da yöneliyorsa, bu bir direniş, ‘özel hayat’taki kasıtlı yıkımın telafisine yönelik bir çabadır; bir sosyolojik çıktı.
Kentlerin beton yığınına dönüşmesinin, doğal habitatı erozyona uğratan endüstriyel kaynaklı ekolojik felaketlerin, tarihin çok eski zamanlarından beri insanlarla birlikte yaşayan hayvanları doğal ortamlarından mahrum ederek açlığa terk ettiği bir realitedir. Kapitalizm tapulu bireysel mülkleri, tarlaları, akarsuları, hazinede toplanan ortak varlıkları sermayedarın kullanımına açarken, diğer canlıların yaşam koşullarını da taciz ediyor. İnsanla diğer canlılara ortak bir kader biçen yıkıcılıktan sadece ‘İnsan insanın kurdudur’ canavarlığı, ‘Gemisini kurtaran kaptan’ bireyciliği ve yaşayan her şeye kasteden şiddet çıkmaz. Şefkat, dayanışma gibi iyicil duygu ve pratiklerin de kıymet kazandığı bir süreçtir bu. Tam da bu yüzden annelik de iktidarların sıkıştırdığı anlam alanından ve iğreti statüden çıkarılarak genişletilmiştir. Tabii ki bu da ‘derin ve kurucu’ bir değerdir ve politiktir.
/././
Büyük depremin ilk günlerinde beton şirketleri vurgun masası kurmuş -Uğur Zengin-
Önce 6 Şubat depremlerini hatırlayın. Et kesen o kışı, 7.8 ve 7.6’lık sarsıntılarda enkaz altında ölen en az 60 bin insanı ve 140 binden fazla yaralıyı düşünün. Yıkıntıların arasında 15 yaşındaki kızının elini bırakmadan saatlerce bekleyen o babayı, beton kütlelerinin altından çıkarılan ölüleri, “Cennetten bir kare” reklamıyla satılıp saniyeler içinde mezara dönüşen o siteyi, kaçmaya çalışan müteahhitleri, İsias Otelde can veren öğrencileri, o “Sesimi duyun” çığlıklarını, yas tutan Anadolu’yu, kardeşleşmeyi ve öfkeyi yeniden hatırlayın.
Şimdi takvimi 23 Şubat 2023’e, depremin 17. gününe çevirin. 2 milyon kişinin bölgeden tahliye edildiği o gün, ölü sayısı çoktan 43 bini aşmıştı. Kızılay’ın depremzedelere çadır sattığının ortaya çıkmasının ardından konuyu takip ederek çeşitli haberler yapan gün Gazeteci İsmail Arı ise bugün cezaevinde.
Nakliye fiyatları ve kiralar çoktan fırlamıştı. Siyasal iktidar 164 bin binanın yıkık ya da ağır hasarlı olduğunu raporlarken, 80 milyon insan “Nasıl yaşayacağız?” sorusuna yanıt arıyordu.
Tüm bunları tekrar hatırlayın. Peki ya tam o günlerde, depremin 17. gününde beton patronları ne yapıyordu? Depremden bin gün sonra, Rekabet Kurumunun raporundan öğreniyoruz ki birinci derece deprem bölgesinde bulunan Aydın Didim’de beton şirketleri kâr için ‘masa’ kurdu.
Can boğazdayken bölgenin üç büyük beton şirketi Kösem, Değişim ve Ufuk Beton aralarında kartel kurarak fiyatları artırdı. Toplam nüfusu 1 milyon 160 bin olan, birinci derece deprem kuşağına satış yapan iki beton firmasının temsilcisi arasında, yani Değişim Beton yetkilisi ile Kösem Beton çalışanı arasında -tekrar edelim, depremin 17. gününde- şu diyalog yaşanıyordu:
* Kimseyi aramadım, senin söylemin üstüne fiyat düştüm.
* Beni yanlış yönlendirmeyeceğini bildiğim için.
* (...) [UFUK] bana direk dediği (...) [ÇİMENTAŞ] masayı kuramayınca zammı geri çekti.
* Bundan benim niye haberim yok dedin?
* Dedim.
* Sen Ufuk’u niye baz alıyorsun ki (...) [DEĞİŞİM] yol yürümüyor musun?
* Ortamı toparlamaya çalışan benim.
* Benim adım kullanılıyor.
* Çırak çıkmışız patron.
Bu diyalogdaki en kilit ifade, beton şirketlerinin “masa kurma” girişimidir. İşte deprem günlerinin ‘patron katı’ sahnesi: Bir yanda depremde can verenler, diğer yanda kurdukları masada kartelleşerek fiyat artıranlar…
İtalyan sermayeli uluslararası tekel Cementir Holdinge ait -sicili epey kabarık- Çimentaş[1] fiyatları artırmış, ancak rakip şirketlerle o anlaşma zemini (masa) kurulamayınca zammı iptal etmek zorunda kalmıştı.
Kalan üç şirket ise hemen kendi masalarını kurdu ve fiyatları artırdı. Okunabildiği kadarıyla diyaloglardan anlaşılan, yapılmak istenen zam oranının yüzde 7.5 olduğu.
Tüm bu tablonun sonunda insanın aklında Thomas Dunning’in veciz paragrafı yankılanıyor. 18. Yüzyıl Sendikacısı Dunning “Sermaye” diyordu, “Sermaye, doğanın boşluktan dehşet duyması gibi kâr olmaması ya da çok az kâr olması halinde dehşete kapılır. Uygun bir kâr olsun, aslan kesilir. Yüzde 10’luk emin bir kârla her işe girişir; yüzde 20 ile canlanır; yüzde 50 ile cesareti mutlaklaşır; yüzde 100 ile bütün yasaları ayaklar altına alır; yüzde 300 için işleyemeyeceği suç yoktur, asılmayı bile göze alır. Kargaşa ve kavga kâr getirsin, bunların ikisini de teşvik eder.”
Bu yüzden işçilerin dehşeti ile sermayenin dehşeti farklıdır. Şireci patronunun talimatıyla bugün Antep Cezaevi hücresine tıkılan BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, depremden üç gün sonra işçilerin işe çağrıldığını söylüyordu: “Antep’te onlarca fabrika, 5-7 Şubat arasında işçilere zamlı bir şekilde ödenmesi gereken aylıkları, depremin ardından yatırmadı ve sonrasında ise iki ay zam farkını gasbetti. Depremin üzerinden henüz bir hafta geçmişken ve insanlar halen sokakta kalırken patronlar işçilere, ‘Pazartesi gelin işbaşı yapın’ dedi.”
O ‘Yüzde 300 kâr için asılmayı göze alan’ sermaye, bugün Didim’de bir beton masasında, işçinin gasbedilen ücretinde. On binlerce insanın mezarı henüz tüterken, ‘masa kurup’ fiyat artıranların kâr hırsı ile enkaz başında nöbet tutan babanın kederi arasındaki uçurum, bu düzenin özeti.
Bir yanda canı pahasına ‘Sesimi duyan var mı?’ diye bağıranlar, diğer yanda bu çığlığı kâra tahvil etmek için telefon trafiği yürüten beton baronları... Mehmet Türkmen’in de İsmail Arı’nın da cezaevinde olması tesadüf değil; çünkü bu düzende ölmek serbest, enkazdan kâr devşirenlerin çarkına çomak sokmak yasaktır.
Dipnotlar:
^ İtalyan sermaye grubuna, Çimentaş üzerinden yurt dışına yasa dışı şekilde para aktarıldığı iddiasıyla yüklü miktarda ceza kesilmişti. Şirketin patronu Fransesco Gaetone Caltagirone 10 milyar dolarlık şahsi servete sahip ve daha önce SPK tarafından da şirketi cezalandırıldı.
/././
Mevcut değerleri telkin yaratıcı düşünmeyi öldürüyor mu?-Adnan Gümüş-
MEB, verileri kendi işine gelen yerinden yorumluyor. Bakanlık PISA okul başarısı değerlendirmelerinde ilk 30 arasına bile giremedikleri halde konu gündeme geldiğinde olumlu gittiklerini ifade ediyor.
OECD, PISA testlerinde 2022 yılında “yaratıcı düşünme” becerilerine yönelik ölçekler de yer aldı ancak Türkiye programın bu kısmına dahil olmadı. Programa katılmayarak bizimkiler ne kadar iyi durumda olduklarını mı göstermek istemediler acaba?
Yaratıcı düşünme nedir?
Akademik başarı daha çok analitik düşünebilme ile ilgili olmakla beraber PISA’nın tanımıyla özgün fikirler üretme, fikirleri değerlendirme ve geliştirme ve çeşitli bağlamlarda fikirleri çeşitlendirme yeteneği olarak tanımlanan yaratıcı düşünmenin de çocukların gelişimi ve toplumların geleceği için temel bir önemi bulunmaktadır.
OECD-PISA raporunda aktarıldığı üzere, literatürde yaratıcılık genel olarak “Bir bireyin veya grubun, sosyal bir bağlamda tanımlandığı gibi hem yeni hem de faydalı olan algılanabilir bir ürün ürettiği, yetenek, süreç ve çevre arasındaki etkileşim” olarak anlaşılmaktadır (Plucker, Beghetto ve Dow, 2004). Yaratıcılığa ilişkin çeşitli teoriler, ilgili bilgi ve becerilerin, farklılaşan ve yakınlaşan düşünme süreçlerinin, görev motivasyonunun ve belirli bir görevle yaratıcı etkileşimi destekleyen ödüllendirici bir ortamın önemini ve etkileşimini kabul etmektedir (Amabile, 1983, Amabile ve Pratt, 2016, Lucas vd., 2013, Lucas, 2016, Sternberg ve Lubart, 1991, 1995; Sternberg, 2006). Yaratıcılık üzerine yapılan literatür genellikle ‘büyük C’ yaratıcılık ve ‘küçük c’ yaratıcılık arasında ayrım yapar (Craft, 2001, Kaufman ve Beghetto, 2009). “Büyük C’ yaratıcılık, entelektüel veya teknolojik atılımları veya sanatsal veya edebi başyapıtları ifade eder ve önemli uzmanlık, özveri ve ürünün toplum tarafından değerli olduğuna dair tanınmayı gerektirir. Buna karşılık, tüm insanlar yaratıcı düşünme yoluyla ‘küçük c’ yaratıcılık gösterebilir. Bu tür günlük yaratıcılık, fotoğrafları alışılmadık bir şekilde düzenlemeyi, kalan küçük malzemeleri değerlendirerek yeni bir yemek yapmayı veya iş yerinde karmaşık bir planlama sorununa çözüm bulmayı içerebilir. “Küçük c’ yaratıcılığın pratik yoluyla geliştirilebileceği ve eğitim yoluyla ilerletilebileceği” genel olarak kabul edilmektedir (Kaufman ve Beghetto, 2009). Bu aktarımlar “OECD, 2024. Thinking Outside The Box The PISA 2022 Creative Thinking Assessment” raporundan.
PISA yaratıcı düşünme 2022 sonuçları şu raporda yer almaktadır: (OECD 2024. PISA 2022 Results Creative Minds, Creative Schools Publication Volume III). Aşağıdaki bilgiler bu rapordan.
Yaratıcı düşünmeyi açıklamaya yönelik bazı faktörler
PISA faktörlere dört kategoride bakmış bulunuyor: 1-Yaratıcı düşünme performansının ülkeler ve ekonomiler içinde nasıl farklılık göstermektedir? 2-Okullar arası ve okul içi farklılaşmakta mıdır? 3-Cinsiyet, sosyoekonomik ve kültürel durum, göçmen geçmişi gibi öğrenci özelliklerine göre ve 4-Okul özellikleri ve öğrenim programlarıyla ilişkili olarak performans farklılaşmak mıdır?
Singapur, Kore ve kuzey ülkeleri daha başarılı
Yaratıcı düşünme PISA 2022 OECD ortalaması 33 puan olup en yüksek başarı gösteren ülkeler sırayla 1. Singapur: 41 puan, 2. Kore: 38 puan, 3. Kanada: 38 puan, 4. Avustralya: 37 puan, 5. Yeni Zelanda: 36 puan, 6. Estonya: 36 puan, 7. Finlandiya: 36 puan, 8. Danimarka: 35 puan, 9. Letonya: 35 puan, 10. Belçika: 35 puan oluşmaktadır.
Akademik başarıda ilk 4’ü oluşturan Çin yaratıcı düşünme testlerinde yine başarılı olmakla beraber ilk 10’da yok, Singapur ve Kore var. Avrupa’da Kuzey ülkeleri iyi durumda.
PISA’da yüksek puan alan diğer dört ülke (Çek Cumhuriyeti, Hong Kong (Çin), Makao (Çin) ve Çin Taipei) yaratıcı düşünmede OECD ortalamasının altında veya ona eşit performans göstermiş.
Esas ayrışmalar içte: Varyansın yüzde 75’i Ülke İçi ve yüzde 72’si okul içi sebeplere bağlı
Yaratıcı düşünmede ülkeler arası ve okullar arası varyans farklılaşması ¼’e yakın bulunuyor. Daha ağırlıklı olarak ülke içi ve okul içi durumlara bakmak gerekiyor.
Okullar arasındaki ayrışma yaratıcı düşünmeye de yansıyor
Okul içi ve okullar arası farklılıklar tüm ülkeler ve ekonomilerde gözlemlenmekte olup, yaratıcı düşünmedeki varyasyonunun yüzde 28’i okullar arası farklılıklardan kaynaklanmaktadır.
Okullar arası genel ayrışma ne kadar az ise görece yaratıcı düşünme hem daha yüksek hem de okullar arası farklılık daha düşük bulunuyor (Danimarka, İzlanda, Letonya, İspanya, Estonya örnekleri). Buna karşılık, Birleşik Arap Emirlikleri, Jamaika, Slovakya, Bulgaristan, İsrail, Hollanda ve Romanya’da okullar arası farklılıklar, ülkenin performansındaki toplam farklılığın yüzde 50’sinden fazlasını göstermektedir.
Dezavantajı gruplar ve meslek okulları yaratıcı düşünmede daha düşük
PISA raporunda dikkat çekilen bir nokta, dezavantajlı çevre ve okulların yaratıcı düşünme bakımından da dezavantajlı kaldığıdır. Meslek okulları da genel olarak yaratıcı düşünmede daha geride kalıyor.
Kadın öğrenciler yaratıcı düşünmede daha başarılı
Hemen tüm ülkelerde kadın öğrenciler erkeklerden daha yaratıcı düşünmektedir. Ampirik çalışmalar, kızların belirli yaratıcı görev türlerinde erkeklerden daha iyi performans gösterme eğiliminde olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin, kızlar genellikle çağrışımsal düşünme ve detaylandırma gerektiren görevlerde üstün başarı gösterirler (Baer ve Kaufman, 2005(10)). Ölçüm bağlamlarında, araştırmacılar kızların özgünlük ve sözel yaratıcılık testlerinde erkeklerden daha yüksek puan alma eğiliminde olduğunu, erkeklerin ise farklı düşünmeyi ölçen görevlerde üstün başarı gösterme eğiliminde olduğunu bulmuşlardır (Awamleh, Farah ve Zraigat, 2012 Baer ve Kaufman, 2008 Kazemian vd., 2024( Kim, 2006(14)).
Doğuştan yeti değil öğrenilen bir beceri
PISA, yaratıcı düşünmenin doğuştan verili bir yeti olmadığının, öğrenme ve çevresel faktörlerin önemli olduğunun altını çiziyor. Yani medya, sokak, aile, öğretmen, dersler ne kadar yaratıcı düşünmeyi, öğrencilerin farklı deneme ve farklı görüşlerini destekliyor ve dinliyorsa o kadar gelişime açık bulunuyor.
Bir öğrenme konusu olunca, hangi şartların yaratıcı düşünmeyi olumsuz etkilediğini, çocukları hangi şartların kötürümleştirdiğini de sormak gerekiyor.
Öğrenci odaklı olmayan okullar yaratıcı düşünmeyi öldürüyor mu?
Öğrencilerin merakının, keşiflerinin, eleştirel sorgulamalarının teşvik edildiği, farklı duygu ve görüşlerini ifade edilebildiği ortamlar yaratıcı düşünmeyi olumlu etkiliyor. En büyük soru ise okullar gerçekten bunu destekliyor mu sorusu.
PISA raporunda, yine OECD’nin bir başka çalışmasına dikkat çekilmiş bulunuyor: “OECD’nin 2023 sosyal ve duygusal beceriler araştırması, 15 yaşındakilerin 10 yaşındakilere göre daha az yaratıcı ve daha az öz farkındalığa sahip olma eğiliminde olduğunu göstermiştir. Gelişim psikologları bu düşüşün bir kısmını ergenlikle açıklayabilir, ancak bu eğilimin ülkeler arasındaki değişkenliği, eğitimin ve çevrenin de bunda rol oynadığını düşündürecek kadar büyüktür. Çocuklar bol miktarda yaratıcılıkla doğarlar, her zaman öğrenmeye, unutmaya ve yeniden öğrenmeye isteklidirler; ancak okul genellikle itaati pekiştirir ve öğrencileri sorgulamak yerine mevcut yerleşik değerleri yeniden üretmeleri için ödüllendirir.” (OECD 2024. PISA 2022 Results Creative Minds, Creative Schools Publication Volume III).
Okulda ortodoksi yaratıcı düşünmeyi ne kadar etkiliyor acaba?
Okullar arası ideolojik farklılaşma, örneğin imam hatip okulları gibi dini okulların durumu, yaratıcı düşünmede farklılaşıyor mu, Türkiye bu testlere katılmamış bulunuyor, raporda da bununla ilgili ancak dolaylı analizler yer alıyor. Yaratıcı düşünmede Arnavutluk, Filipinler, Özbekistan, Fas, Dominik, Filistin, Endonezya, Makedonya, Ürdün, Bulgaristan, Azerbaycan, El Salvador, Panama, Suudi Arabistan gibi ülkeler yer alıyor. Bu ülkelerin görece geleneksel ve otoriter ülkeler olduğu söylenebilir.
MEB’e soru: Neden Türkiye PISA yaratıcı düşünme testlerine katılmadı?
MEB her açıklamasında PISA dahil binlerce göstergeden eğer kısmen ortalamanın üstünde kaldıkları bir veri varsa onu öne çıkararak ne kadar başarılı olduğunu iddia ediyor, algıya oynuyor. Oysa resmin büyüğü öyle göstermiyor. Dahası MEB yaratıcı düşünme testlerine dahil bile olmamış bulunuyor. Nedeni ne acaba?
/././
8 Mayıs 1945’ten bugüne düşen -Yücel Özdemir-
81 yıl önce bugün Berlin’de, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sonunu getiren, faşist Alman ordusu Wehrmacht’ın yenilgiyi kabul edip Sovyet Kızıl Ordu’nun zaferini tescilleyen anlaşmanın altına imzalar atıldığında, insanlığın en büyük dileği bir kez daha asla aynı yıkımların, kıyımların yaşanmaması idi.
Çünkü, Hitler faşizminin Polonya’ya saldırmasıyla başlayan ve altı yıl süren emperyalist savaş, 50 milyondan fazla insanın canını aldı, kentleri ve köyleri yok etti, toplama kamplarının kurulmasına yol açtı. Bu savaştan sonra en çok sarf edilen söz “Nie wieder!” (Bir daha asla!) oldu. 8 Mayıs’ın insanlık için bir “dönüm noktası” olması temenni edildi.
8 Mayıs’ı 9 Mayıs’a bağlayan gece Wehrmacht’ın kayıtsız şartsız yenilgiyi kabul ettiği imzaların atıldığı Berlin-Karlshorst’taki kışla, bu tarih unutulmasın diye müze haline getirildi. Bugün de her yıl on binlerce insan tarafından ziyaret ediliyor.
Halklar açısından tarihin belleği canlı bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Bugün Almanya’nın dört bir yanında on binlerce genç silahlanmaya, militarist politikalara, zorunlu askerliğe karşı çıkmak amacıyla ders boykotu yaparak sokağa çıkacak.
Halkların, gençliğin geçmişteki büyük savaşlardan çıkardığı dersler, militarizme ve savaşa karşı çıkma olurken, genel olarak kapitalist devletlerin yönetici sınıflarının tarihten ders çıkarmadığı açık. Bunu en çok da 8-9 Mayıs 1945’te Karlshorst’ta İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi için imza atan, el sıkışan devletlerin devamcıları için söylememiz gerekiyor.
81 yıl önce kayıtsız-şartsız yenilgiyi kabul eden Almanya, bugün yeniden Avrupa’nın en büyük ordusu olmak için adım adım ilerliyor. Askeri harcamalar rekor düzeyde artırılırken, ordunun modernizasyonu hızlandırıldı. Asker sayısından bağımsız Alman ordusunun günümüzde Avrupa’nın en modern silahlarla donanmış ordularından biri olduğu söylenebilir. Ayrıca, eskiden tabu kabul edilen, ekonomik çıkarların askeri yollarla korunması ve yurt dışına asker gönderme, 1990’lı yıllardan sonra normalleştirildi. Litvanya’da 5 bin asker kapasiteli kalıcı bir üssün kurulması atılan adımların zirvesi oldu.
Son birkaç yılda yaşananlar, Almanya’nın geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte ekonomik ve siyasi nüfuz alanını genişletmek için askeri gücünü daha fazla kullanacağını gösteriyor. Askeri alandaki güç biriktirme adeta iki dünya savaşı öncesindeki hareketlenmeye benziyor. Bu nedenle sermaye siyasetçileri ve basını her fırsatta, Alman ordusunun Avrupa’nın en büyük konvansiyonel askeri gücü olması çağrısında bulunuyor. Alman silah tekelleri üretime hız vererek büyüyor. Ukrayna savaşı, Rusya tehdidi ve ABD’nin Almanya’daki askerlerinin bir kısmını çekeceğini açıklaması, bütün bunlara dolgu malzemesi yapılıyor.
Hepsi, girilecek savaşları kazanma, düşmanları püskürtme adına yapılıyor. Ancak, bugünden geçmişe bakıldığında masa başındaki hesapların sahada tutmadığı da görülüyor. Faşist Alman ordusu, önce Polonya’ya sonra Sovyetler Birliği’ne (SSCB) saldırdığında, kısa sürede galip geleceğinin hesabını yapıyordu. Hesabın Polonya’da tuttuğu söylenebilir. Ancak, Kızıl Ordu’yu yenip Hazar havzasına uzanma hayalleri Stalingrad’da son buldu.
24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya saldıran Rusya da kısa sürede Kiev’i ele geçirip, rejimi teslim alacağını umuyordu. Ancak, Kremlin’de masa başında yapılan hesaplar sahaya uymadı ve Batı’nın tam desteğini alan Ukrayna beklenmedik bir direniş ortaya koydu. Dört yıldır süren savaşın bitirilmesi adına atılan adımlardan bir sonuç çıkmış değil. Kısa sürede çıkması da beklenmiyor. Bugüne dair tek olumlu olan, Rusya ve Ukrayna’nın 8-9 Mayıs 1945’in hatırına iki günlük ateşkes ilan etmesi. Ama iki gün sonra kaldıkları yerden savaşa devam edecekler...
Masa başındaki savaş planlarının sahada karşılık bulmadığının bir diğer örneği şu sıralar İran’da yaşanıyor. 28 Şubat’ta başlayan savaşın üzerinden iki aydan fazla bir süre geçti. Halbuki ABD Başkanı Trump ve kurmayları “2-3 hafta” diye süre de vermişti. Gelinen aşamada, Hürmüz Boğazı’nın ABD için geçilmez bir darboğaza dönüştüğü söylenebilir. Dahası, ABD, İran’da çıkması zor bir bataklığa saplanmış görünüyor. Hangi yöne adım atsa daha fazla batması muhtemel bir süreci yaşıyor.
Denilebilir ki; İran savaşı ABD’nin dünya üzerindeki egemenliğinin son bulması açısından bir dönüm noktası olmaya aday görünüyor. İran’ı yenemeyen ABD’nin eski müttefiklerini etrafında kolayca toplayamayacağı da söylenebilir.
8 Mayıs 1945’den sonraki dünya tarihini bir film şeridi gibi hızlıca gözümüzün önünden geçirdiğimizde görünen çıplak gerçek ise emperyalizm ile savaş arasındaki kopmaz bağdır. Kapitalizm var oldukça savaşlar kaçınılmaz. Kapitalist devletlerin içeride ve dışarıda egemen sınıfın çıkarları adına attığı her adım yeni savaş ve çatışmalara yol açtı ve açıyor. Bu nedenle, 8 Mayısların gerçek ve kalıcı şekilde bir kurtuluş günü olabilmesi için insanlığın kapitalizmden ve emperyalizmden kurtulması gerekiyor.
/././
Evrensel



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder