soL "KÖŞEBAŞI" -21 Mayıs 2026-


Cumhuriyetin izinde bağımsızlık savaşımı -Ali Rıza Aydın-

Komünistlerle cumhuriyet arasındaki ilişkinin temelinde eşitlik var, sömürüsüz toplumda halkın egemen ve iktidar olması var. Kapitalizmin ekonomi politiğine karşı sosyalizmin ekonomi politiği… Savaşımın kilitleneceği hedef burası.

17 Mayıs Pazar günü Ankara/Esat Semt Evinde aynı başlıkla yaptığım sunuşta, 23 Nisan 2026 günlü yazımda değindiğim “halksız cumhuriyet olmaz” konusunu “halksız bağımsızlık savaşımı” olmaz içeriğiyle 19 Mayıs 1919’a, ilk adıma taşımaya çalıştık dostlarımızın değerli katkılarıyla. Emeklere, yüreklere sağlık.   

Emperyalizme ve saltanata karşı Kurtuluş Savaşı, kuruluş adımları ve Cumhuriyet ne düzenin biçimlendirmesine ne de dar bakışlara sığdırılabilir. Halkla birlikte ve sınıfsal olarak okunmak, analiz edilmek zorunda. Bugün, bir asrı aşan bir zaman dilimi önce yaşananları biçimsel sahip çıkışlarla, savunmada kalınarak, kutlayarak korumak da olanaklı değil. Kaldı ki bu duruş hem baskı altında tutuluyor hem de çürümenin, sömürünün, emperyalist saldırıların önünü kesemiyor.    

Güneş her gün doğuyor ama karanlığın içinde kaybolan günler zamanındayız. Umut olarak gösterilen “demokrasi”, “insan hak ve özgürlükleri”, “seçim”, “yeni anayasa” ya da diğerleri… Hepsi aynı karanlığın içinde. Askıda ekmek zamanındayız.

Birinci Dünya Savaşının sonunda, işgal günlerinde de dağıtılması olanaksız karanl

ık içinde olunduğu sanılıyordu. Oysa 1917 Ekim Devriminin güneşi ile Anadolu ve Trakya’nın dört bir yanına dağılan yerel/bölgesel kongre iktidarları, cemiyetler ve meclislerin “halk ateşleri” vardı. Mustafa Kemal ve önderliğindeki kadroların 1919'daki ilk adımı ve Ankara yolculuğu bu güneş ve ateşlerin varlığı bilinerek atıldı. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi ile Ankara Hükümetinin ve Kurtuluş Savaşının kaynağını, Cumhuriyetin harcını bu güneş ve ateşler besledi. 

Mustafa Kemal’in Cumhuriyet ilanından önce yaptığı “halkın egemenliği ve iktidarı” tanımlamasının içi boş değildi, halkın içindeki direniş kolları ve iktidar seçenekleriyle doluydu. Ve bu onurlu hareketlerin ortak özelliği yerel ya da bölgesel olmalarına karşın ulusal hedefe bütünsel kilitlenmeleriydi. Özetle saltanata bağımlı kalmayan, siyasal temsiliyetin siyasi partiler arasında paylaşılmadığı, yerellikten ulusallığa yükselen bir egemenlik ve meclisli yönetimden söz ediyoruz. 

Halk olmadan direniş ve Kurtuluş Savaşı, kurtuluş ordusu ve kumandanları olmuyor,  meclisli yönetim olmuyor.

Nâzım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanında tam da bu anlatılır:

“Onlar ki toprakta karınca,
                            suda balık,
                                                havada kuş kadar
                                                                  çokturlar;

korkak,
     cesur,
          cahil,
                  hakîm
                                     ve çocukturlar

ve kahreden
                              yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.”

Emperyalizme, işgal iktidarına ve ordularına, İstanbul Hükümetine karşı Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasının ve kuruluşta halkın geleceğinin esas alınmasının, Cumhuriyet Devriminin, örgütlenme alışkanlıklarının sömürülen sınıfları da sarmasının özünde halkçılık, yurttaşlık hakkını kullanmak yatıyor. Her ne kadar ekonomi politikte kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı kapitalistleşme söz konusu olsa da 1961 Anayasasıyla güçler ayrılığına geçilene kadar sosyalizmden etkilenen bir meclisli yönetim yapısından söz ediyoruz. 

Cumhuriyetin temel ilkelerinden ve halktan uzaklaşılarak yine kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı bir “güçlü yürütme” modeli benimsenirken, bugün işlevsizleştirilmiş ve önemsizleştirilmiş bir Meclisle “başkanlı rejim” uygulanırken kurtuluş ve kuruluşu unutturmamak önemli ama etkili değil.  Sorun “kişisel iktidar”dan “ulusun meclisi”ne oradan da başka bir “kişisel iktidar”a geçmekten öte… Ekonomik ve siyasal bağımlılığı esas alan, kendi anayasal ve hukuksal düzenini dahi tanımayan bir sömürü dünyasındayız. Halk onlar için tüketici ve kul olarak seçimden seçime genel oylarını çaldıkları sömürülenler kitlesi. 

Cumhuriyetin izinde bağımsızlık savaşımından bugüne sınıfsal analiz yapıldığında adına demokrasi dedikleri devasa bir yanılsama ve sömürü dünyasına gelindiği görülüyor. Emperyalizm haydutluk, işgal, yurtsuzlaştırma, soykırım peşinde. Sömürüye doymuyorlar.

Cumhuriyet devrimi, emeğin cumhuriyetini getirmedi ama halkı yurttaşlık meşruluğuna kavuşturarak, cumhuriyetin ilkeleriyle, gelişme ve ilerleme tez ve etkileriyle sosyalizm için olanaklar ortaya çıkardı. Çıkardı ama düzen içi arayışların sınıf uzlaşmacılığıyla nasıl köreltildiğini, devrimci hedeflerin nasıl saptırıldığını, cumhuriyet için verilen emeğin nasıl sömürüldüğünü, karşı devrimin nasıl palazlanarak sürekli duruma getirildiğini yaşayarak gördük. 

Cumhuriyetin izinde bağımsızlık ve aydınlanma savaşımı bugün yerini kapitalizme/emperyalizme, gericiliğe, bağımlılığa bıraktı. Emekçilerin sömürü düzenini yıkma istenç ve hedefi meşruluğunu hiç kaybetmiyor.

Komünistlerle cumhuriyet arasındaki ilişkinin temelinde eşitlik var, sömürüsüz toplumda halkın egemen ve iktidar olması var. Kapitalizmin ekonomi politiğine karşı sosyalizmin ekonomi politiği… Savaşımın kilitleneceği hedef burası. 

NOT: Yazıyı yayıma göndermeden önce Prof. Dr. Mustafa Türkeş’in “Kemalist Devrim: Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne Geçişte Reformlar ve Devrim 1839-1939” konulu yeni kitabı elime geçti. Okuyacak, söyleşecek, okutacağız. Sevgili Hocamızın emeğine sağlık. Kutluyoruz.

/././

Türkiye özel sektörden kurtulmalıdır -Alpaslan Savaş- 

Kaynakları yöneten ülkeyi de yönetir. Bu adlı adınca bir işgaldir. Özel sektörün ülkeyi işgali. Kurtulmanın tek yolu devletleştirmedir. Üretim araçlarına toplum adına el koymak anlamına geliyor. Halk için pek güzeldir. Adalete, özgürlüğe ve eşitliğe giden yolun açılması demektir.

Türkiye’nin çözüm bekleyen pek çok sorunu var. Hayat pahalılığı ve geçim derdi ilk sırada. Çoğu büyük şirket sahibi ve rantiyer olan bir avuç sermayedar zenginin dışında milyonların derdidir.

Oysa Türkiye zengin bir ülke.

Madenleri çoktur. İmalat sanayi gelişkindir. Savunma sanayi ilerlemiştir. Petrolü yoktur ama rafinerileri büyüktür. Neredeyse dört mevsimi bir arada yaşanan coğrafyasıyla bir turizm cennetidir. Gelen turist sayısında dünya dördüncüsü, elde ettiği turizm gelirinde dünya yedincisidir. Toprakları verimli, tarımsal ürünü bereketlidir. Onlardan 22 tanesi dünya üretiminde ilk üçte, dünyanın yarısından fazlasını ürettiğimiz fındık ilk sıradadır.

Peki bunca kaynağa ve olanağa sahip bu ülkenin emekçi halkı neden yoksullukla yüz yüze?

Ülke bunca zenginken neden açlık sınırı 34 bin 808 lira, yoksulluk sınırı 114 bin 348 liradır da ülkenin ücretli çalışanları için ortalama ücret haline gelen asgari ücret 28 bin liradır?

1.6 milyondan fazla insan neden kredi kartı borcunu ödeyemiyor? Ülke içinde üretilen mal ve hizmetlerin toplamı her yıl bir öncekine göre artıp ekonomi büyürken borçlu yurttaşlarımızın sayısı nasıl oluyor da son üç yıl içinde iki katına çıkabiliyor?

Neden sokaklarda boş boş gezen 10 milyonun üstünde işsiz var? 16-24 yaş arasındaki her dört gençten biri neden o on milyonun içinde olup ne işte ne okuldadır?

Binlerce emekli neden kent merkezlerinde barınamayıp ucuz otellerin paylaşımlı odalarında ömürlerini tamamlamayı bekliyor?

Neden emekçiler kendi çocuklarını ülkenin en iyi okullarında okutamıyor, ailelerini en nitelikli sağlık hizmeti veren hastanelerde tedavi ettiremiyor?

İktidar bu sorulara “Türkiye’de işler iyi gidiyor” diye yanıt veriyor. Onlara göre var olan sorunlar dönemseldir ve kaynağı dışarıdadır. Türkiye büyüktür, her şeyin üstesinden gelinmektedir. Muhalefete göre ise mesele liyakatsizlikten, particilikten, eğitimsizlik ve hoşgörüsüzlükten kaynaklanıyor.

İktidara göre büyütmeye gerek bulunmayan, muhalefete göre ise ‘tek adam rejimi’ olan sorunun kaynağını kimse sorgulamıyor. İşte buna eskilerin deyimiyle müesses nizam, yani kurulu düzen diyoruz. Adı kapitalizm olan bu düzen emek sömürüsüne dayanıyor ve her alanda eşitsizlik üretiyor.

Sorun yaratan düzenin devam edebilmesinin koşulu sorunların kaynağının karartılabilmesinde. TKP'nin Şubat ayında yaptığı bir açıklamada “Sermayenin egemen olduğu bu toplumsal sistemin sorgulanmasını engellemek çokuluslu tekellerin, holdinglerin, emlak ve borsa spekülatörlerinin büyük becerisidir” deniyordu. Evet, tam olarak özel sektörün ülkeyi örümcek ağı gibi sarmasına ve bunun yarattığı büyük yıkımın karartılmasına işaret ediyoruz.

Çok açık bir gerçek var. Milyonlar geçim derdiyle boğuşurken ülkede üretilen büyük zenginlik şirketlerin kasasına, o şirketlerin sahibi ailelerin serveti olarak banka hesaplarına akıyor. Gizli saklı olanları bilemiyoruz ama kamuoyuna açıklanan kısmı bile dudak uçuklatıyor. 2025 yılında Koç Holdingin net kârı 22 milyar liradır, Sabancı’nın 3.8, Nurol’un 3.1, Akfen’in 3.7, Limak’ın 2.9, Cengiz’in 1.5 milyar lira…

Sahi, asgari ücret kaç liraydı? Bu servetin yanında onun iki katı ne kadar eder, iki katını onla çarpsan ne yazar?

Şöyledir. Türkiye’de en büyükler, yani holdinglerin sayısı 1000 civarındadır. Bunların da en büyüklerinin sayısı 100’ün altında. Hepsine bağlı yüzlerce şirket var. Bu şirketler tüm üretim ve hizmet alanlarında faaliyet gösteriyor. Madenler, rafineriler, oteller. Demir çelik, otomobil, beyaz eşya fabrikaları, onların yan sanayileri. Merkezi ve yerel yönetimlerin açtığı ihalelerde, okullarda, hastanelerde, otoyollar ve köprülerde, her yerdeler. Tüm kaynakları onlar yönetiyor. Ülkenin bütün zenginliği bu holdinglerin, bunlara bağlı olan ya da olmayan yüzlerce şirketin kasasına giriyor.

Kaynakları yöneten ülkeyi de yönetir. Bu adlı adınca bir işgaldir. Özel sektörün ülkeyi işgali. Kurtulmanın tek yolu devletleştirmedir.

Üretim araçlarına toplum adına el koymak anlamına geliyor. Halk için pek güzeldir. Adalete, özgürlüğe ve eşitliğe giden yolun açılması demektir.

/././

Asgari ücret: Açlığın dibine doğru…-Atilla Özsever- 

İlk 4 ayda 28 bin liralık asgari ücretle 35 bin liralık açlık sınırı arasındaki fark, asgari ücretin yüzde 25’ine ulaştı. Ara zam yapılmazsa yıl sonunda asgari ücretle açlık sınırı arasındaki fark, asgari ücretin yüzde 60’ını aşacak.  Asgari Ücret İnisiyatifi, zam için eylemdeydi.

Nisan 2024’ten bu yana, yani 25 aydır asgari ücret açlık sınırının altında bulunuyor. Nisan 2024’te asgari ücret 17 bin 2 liraydı, açlık sınırı ise Türk-İş’in verilerine göre, 17 bin 725 lira olarak saptanmıştı.

Ocak 2025’te asgari ücret 22 bin 105 liraya çıkarıldı, açlık sınırı ise 22 bin 131 liraydı. Asgari ücret, yine açlık sınırının altındaydı. Ocak 2026’da asgari ücret 28 bin 75 liraya yükseltilirken açlık sınırı 34 bin 587 lira olarak belirlenmişti. Görüldüğü gibi iki yılı aşkın bir süredir asgari ücret, açlık sınırının hep altında kaldı.

Açlık sınırındaki aylık artışlar ve giderek tırmanan hayat pahalılığı dikkate alındığında Aralık 2026’da dört kişilik bir ailenin sadece gıda harcamasından oluşan açlık sınırının 45 bin lira dolayına gelmesi bekleniyor.

Bu durumda asgari ücrete Temmuz ayında ara zam yapılmaması halinde, 28 bin liralık asgari ücretle 45 bin liralık açlık sınırı arasındaki fark, asgari ücretin yüzde 60’ını da aşacak bir noktaya gelecek.

Yani, asgari ücretliler, emeklileri de kattığımız takdirde toplumun yarısından fazlası, açlık sınırının da dibinde bir ücretle yaşamaya mahkum olacak.  

Yılda tek zam

Asgari ücrete yüksek enflasyonun yaşandığı 2022 ve 2023 yıllarında iki kez zam yapılırken 2024 ve 2025 yıllarında ise sadece yılda bir kez artış yapıldı. 

Oysa gerek 2024 ve gerekse 2025 yıllarında yüksek enflasyon ile pahalılık devam etti. 2024 yıl sonu “resmi” enflasyonu, yaklaşık yüzde 45 olarak açıklanmasına rağmen asgari ücrete gerçekleşen resmi enflasyon oranında bile değil hedeflenen enflasyon doğrultusunda yüzde 30 zam yapılmıştı.

2026 yılının asgari ücreti, yüzde 27 oranında artırılırken TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) sahte “resmi” enflasyon oranı bile yüzde 30,89 olarak açıklandı. 2026 başında asgari ücret, hem enflasyon artışının, hem de açlık sınırının altında kalmıştı. 

Yüksek enflasyon koşullarında asgari ücretin yılda bir kez artırılması kabul etmek mümkün değildir. Asgari ücret Türkiye’de küçük bir kesimin değil ücretle çalışanların neredeyse yarısını ilgilendiren ortalama ücrettir. Başka bir ifadeyle asgari ücret genel ücret haline gelmiştir.

Yönetmelikteki tanım

Bu koşullarda asgari ücretin insanca yaşanacak bir ücret olarak saptanması hayati önemdedir. Asgari ücret, gıda harcamalarıyla birlikte barınma, ısınma, eğitim, sağlık dahil zorunlu ihtiyaçların karşılandığı bir ücret düzeyinde gerçekleşmelidir.

Nitekim Asgari Ücret Yönetmeliği’nde de buna benzer bir tanım söz konusudur. Yönetmelik şöyle diyor: “Asgari ücret, işçilere normal bir çalışma günü karşılığında ödenen ve işçinin; gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamaya yetecek miktarda belirlenen ücrettir”.

Tabii bu tanımda, günümüz koşulları dikkate alınarak konut kavramını ısınma, aydınlanma ihtiyaçlarını da içerecek şekilde düşünmek gerekir. Keza “zorunlu ihtiyaçlar” kavramından hareketle eğitim ihtiyacını da bunun içinde saymak uygundur.

Ayrıca asgari ücretin saptanmasında tek işçi değil, ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) standartlarına göre aile dikkate alınmalıdır.

AKP: Gündemimizde yok

AKP Grup Başkanı Abdullah Güler, asgari ücrete ara zam yapılıp yapılmayacağı konusundaki bir soruya “gündemimizde böyle bir çalışma yok” demişti.

Türk-İş, söylem düzeyinde asgari ücrete ara zam yapılması konusunda görüş açıklamasına rağmen fiili anlamda gerekli bir çaba içinde görülmüyor. DİSK de, gerek rapor, gerekse açıklamalarıyla ara zam konusunda ısrarlı olsa da her iki konfederasyon kitlesel anlamda bu taleplerini henüz yükseltmiş değiller.

Oysa asgari ücret meselesi, bir sınıf mücadelesi meselesidir. Güçlü bir biçimde taleplerinizi ortaya koyup mücadele etmezseniz siyasal iktidar sizi dikkate almaz.

Mevcut işçi konfederasyonları bu anlamda bir mücadele yükseltmezken çeşitli dernek, platform ve sol siyasi parti temsilcilerinden oluşan Asgari Ücret İnisiyatifi adı altındaki bir birliktelik, kendi olanakları çerçevesinde eylemliliklerde bulunuyor.

Asgari Ücret İnisiyatifi, her pazar günü İstanbul’un çeşitli mekanlarında kitlesel basın açıklamaları düzenliyor. İnisiyatif temsilcileri, geçen ay da TBMM’de siyasi parti temsilcileriyle görüşüp taleplerini iletmişti.

Üsküdar’daki eylem

Asgari Ücret İnisiyatifi temsilcileri, geçtiğimiz pazar günü (17 Mayıs 2026) Üsküdar'da kitlesel bir basın açıklaması yaparak asgari ücrete, tüm ücretlere ve emekli aylıklarına ara zam yapılması taleplerini dile getirdi.

İnisiyatif, ücretlerin gerçek enflasyon ve milli gelir baz alınarak yılda dört kez güncellenmesini istedi. İnisiyatif sözcüleri, asgari ücrete ara zam yapılana kadar her pazar bu eylemlerine devam edeceklerini belirttiler.

Bu etkinlik sırasında, “Emekçinin hakkı en az 70 bin”, “Tencere boşsa meydanlardayız”, “Asgari ücrete yeniden zam”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz”, “Birleşe birleşe kazanacağız” şeklinde sloganlar atıldı.

Bu eylemlerin daha güçlü olması ve sonuç alınması açısından örgütlü sendikaların, konfederasyonların kitlesel mücadelesi çok daha fazla önem kazanıyor…

/././

Bir umut, tüm umut…-Nevzat Evrim Önal- 

Geleceği, herkesten önce, kendi geleceği için kavga edenler kuracak.

Geçtiğimiz hafta sonu, Türkiye Komünist Gençliği’nin Taksim’deki binasında gençlerle Ekim Devrimi konusunda sohbet etmeye davetliydim. Biraz erken geldiğim için bir durak önce indim ve Taksim Meydanı’na anılar ve düşünceler eşliğinde Gezi Parkı’ndan geçerek çıktım.

Nostalji hemen her zaman avuntu arayışından doğar ve umudu da, mücadeleyi de ikame ederek baltalayan bir tarafı vardır; bu yüzden bizden uzak olsun. Öte yandan, hiçbir toplumsal olgu boşlukta peyda olmaz; tek tek insanlar gibi toplumlar da yaşanmışlıkların bakiyesidir, tarihseldir. Dolayısıyla, yarın için mücadele ederken, bunu olumlu ve olumsuz anlamda hangi birikimle yapıyor olduğumuzu kavramak zorundayız.

Bu yazıda bu konuda birkaç şey söylemeye çalışacağım.

***

Kemal Okuyan, bir kitabında “tarihsel anlam kazanan ‘kuşak’lar iki atılıma birden nadiren öncülük edebilir” diyor.1 Çok isabetli bir tespit olduğunu ve bu tespitin artık kendi kuşağım için söylenebileceğini düşünüyorum. “Kendi kuşağım” derken, Türkiye’yle sınırlı tutmadan 1970’lerin ikinci yarısı ile 1990’ların birinci yarısı arasında doğanları kast ediyorum: Sovyet sosyalizminin 1945’teki zaferi sonrasında kapitalist dünya çapında işçi sınıfına “refah devleti” ve “kalkınmacı devlet” kavramlarıyla tanımlanan ödünler vermek zorunda kalan sermaye düzeninin, bu kazanımları geri almaya yönelik “neoliberalizm” olarak isimlendirilen saldırısının içine doğan; bu kazanımların farkında olan, son kırıntılarından faydalanan ve bunları yaşarken kaybeden kuşaktan bahsediyorum.

Bu kuşağın Türkiye’de aşağı yukarı 12 Eylül dönemi çocukları olması tesadüf değil. Sermayenin saldırısı hemen her yerde benzer bir şiddetle başlatılmıştı.

Türkiye’de bu kuşak parasız ve kaliteli eğitim olanağıyla büyüdü ve bu olanağın yok olmasını gördü. Çalışkan ve “başarılı” (biraz da şanslı) olursa ebeveynlerinden daha yüksek bir refaha ulaşabileceği bir hayat yaşadı ve bu kapıların kendi çocukları için kapanmasını izledi. Ailesinden zenginliğin, bilhassa da aylak zenginliğin ve bencilliğin ayıp, çalışkanlığın ve özgeciliğin saygın olduğunu öğrendi ama bu saygın kavramlar gözü önünde enayilikle eşitlendi.

Dünya çapında Sovyet sosyalizmi ve Türkiye’de 1923 Cumhuriyeti, birbiri ardına ve birbirine sıkı sıkıya bağlı biçimde, bu kuşağın üzerine çöktü.

Bu kuşak bir yenilgi kuşağıdır.

Bu uzun yenilgi dönemi kendi ruh halini ve politizasyon biçimlerini yarattı. Benim kuşağım kazanmak değil kaybetmemek için mücadele etti ve tam da bu nedenle yenildi. Hayatımda ilk attığım slogan “Türkiye laiktir, laik kalacak”tı ve tarih 27 Şubat 1994’tü; lise 2. sınıftaydım ve Taksim’deki “Ata’ya saygı” mitingine okul müdürümüz tarafından götürülmüştük. Sonraki yıllarda içerik değişse de tema değişmedi. Harç eylemleri, özelleştirme karşıtı mücadele, Cumhuriyet Mitingleri… Bunların tümü “direniş”ti; elde kalan (ya da kaldığı düşünülen) bir şeylerin savunulmasına yönelikti.

Bugün Taksim Meydanı’na gidip Gezi Parkı’na doğru bakarsanız, giderek kitleselleşen bu mücadelenin parkın merdivenlerinde bıraktığı en yüksek dalga izini görebilirsiniz. Dalga orada kırıldı ve geri çekildi.2

Mücadelenin her türlüsü kıymetlidir, ama hayatı boyunca salt bir şeyleri savunmak için mücadele edenlerin politik ufkunda da cam tavanlar oluşur. Dahası, bu mücadeleler kaybedildikçe o cam tavanlar alçalır ve sonunda altında ayakta durulamaz hale gelinir. Bugün bu ülkede laiklikten yana pek çok insanın “tarikatlar dağıtılacak”, “imam hatipler kapatılacak ve eğitimle ibadet birbirinden ayrılacak” gibi laikliğin abecesi olan hedefleri, bağımsızlıktan yana pek çok insanın “Türkiye NATO’dan çıkacak” gibi en temel bağımsızlık hedefini, ya da emekten yana olan pek çok insanın “bütün madenler bedelsiz devletleştirilecek” hedefini “aşırı” bulur hale gelmiş olması bunun en açık göstergesidir.

Berabere kalmayı hedefleyen, kazanamaz. 

Kazanamayan, kaybeder.

Bu uzun yenilgiden üreyen çürüme biçimlerini tartışmayacağım. Mücadele edilen karşı taraf “saray” ve benzeri dar, düzen içi çerçevelerle tanımlandıkça, gözler sermaye düzeninin mülkiyet ilişkileri ve emperyalizm gibi nesnel olgularına kapatıldıkça, bu olgular mücadele edenleri de dejenere etti.

Bugün Türkiye’de insanlığın kurtuluşu için verilecek mücadele, bu birikmiş tortuyu reddetmek durumunda.

*** 

Kafamda bu meselelerle Sıraselviler Caddesi’ndeki binaya girip, çocuğum olacak yaşta ama yetişkinliğin eşiğinde insanlarla sohbet etmeye başladığımda ise, soyut düzeyde bildiğim bir şeyi bütün somutluğuyla fark ettim: Bugün “genç” olarak tanımlanacak insanlar için, 1917 Rusyası’nda 24 Ekim’i 25 Ekim’e bağlayan gece yaşananlar ile 2013 İstanbulu’nda 31 Mayıs-1 Haziran günlerinde yaşananlar arasında uzaklık farkı çok az.

Gözlerini siyasete AKP iktidarı altında açan kuşak insanlığın büyük yenilgisinin yıkıntılarına doğdu; ama benim kuşağım gibi o yenilgiyi bizzat yaşamadı ve ağırlığını, safrasını taşımıyor. Biz bir geleceğimiz var zannediyorduk ve şimdi de o geleceği kaybettiğimizi zannediyoruz; yeni kuşağın gençleri ise bir gelecekleri olduğu gibi bir illüzyona sahip değil. Bu bağlamda, Marx’la Engels’in “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok” soyutlamasına da, bunun haletiruhiyesine de bizden çok daha yakınlar.  

Benim kuşağım ve daha önceki kuşaklardan kimi insanlar bu yeni kuşağı, kendi kaybettikleri şeylere sahip çıkmıyor diye hor görüyor, nihilist buluyor. Kimse kusura bakmasın, ben de bu serzenişleri sefil buluyorum. İnsanlara hiç sahip olmadıkları şeylerin değerini bilmiyorlar diye kızmak bayağı kafasızlık göstergesi. Üstelik, daha kötüsü, bu ilişkilenme biçimi, başarılı olduğu her durumda, yenilginin duygusal ağırlığını yeni kuşağa da devrediyor.

Benim kuşağım için en umut kırıcı şeylerden biri, 12 Eylül yenilgisini yaşamış önceki kuşağın, bize mücadelenin sonuçsuz olacağını öğütleyen “biz denedik, olmadı” sızlanmalarıydı. Mücadelemi ve umudumu diri tutmak için hep bu insanlardan uzak durdum ve gerektiğinde kırıcı olmaktan çekinmedim. Aynısını bugün siyaset sahnesine adımını atmakta olan kuşağa da tavsiye etmek isterim. İnsanlığın uzun yolculuğunda bir sürü yenilgi varsa, bir sürü de görkemli zafer var. Yenilgilerden umutsuzluğa kapılmak yerine zaferlerden umut devşirip dersler çıkartmak gerek.

Kendi adıma ise şu kadarını söylemek isterim: Benim, şairin dediği gibi “bir umudum” değil, devrimcinin dediği gibi “tüm umudum gençliktedir.”

Geleceği, herkesten önce, kendi geleceği için kavga edenler kuracak. Benim kuşağımın artık öncelikli işi yapabildiğince ön açmak, yapamıyorsa da gölge etmemektir. 

Bu yazıyla birlikte müsaadenizi istiyor ve soL Haber Portalı’ndaki yazılarıma bir süreliğine ara veriyorum. Uzun yazmakla periyodik biçimde kısa yazmak arasında birbirini ketleyen bir çelişki var ve bir süre “uzun yazmayı” planlıyorum. Görüşmek üzere…

-----

1Kemal Okuyan, Türkiye’de Sosyalizmin İktidar Arayışı: Burjuva Restorasyonu ve Solun Yakaladığı Fırsat, 2. Baskı, İstanbul: NK Yayınları, 2003, s.15.

2Bu benzetme, bağlamı benzer bir alıntı: Hunter S. Thompson, Fear and Loathing in Las Vegas: A Savage Journey to the Heart of the American Dream, New York: Random House, 1998, s.31.

/././

Hegemonya çekişmesi ve Tukidides Tuzağı -Sinan Sönmez-

Sonuç olarak Çin ile ABD arasında küresel hegemonya mücadelesinde iki ülkedeki siyasi yönetimlerin kullandıkları diplomatik dil farklılaştığı gibi hedeflere ulaşmada izlenen yol ve yöntemler tamamen ayrışmaktadır. 

Satranç tahtasının başında iki oyuncu görüyoruz: Şi Jinping ve Donald Trump. Bir başka deyişle Çin Halk Cumhuriyeti ve ABD. Trump’ın tehditkâr ve aşağılayıcı tavrı malûm, tekrar dile getirmek anlamsız olacak. Başkan Şi ise soğukkanlı ve uzun erimli düşünen ve planlı olarak hareket eden bir lider olarak biliniyor. Oyuncuların nihai hedefler doğrultusundaki stratejileri, hamleleri ve bazı konulardaki uzlaşmalar oyunun seyrini belirliyor. İki büyük küresel gücün Pekin’de gerçekleştirdikleri görüşme süreci konusunda Batı basınında çok fazla habere yer verildi, siyasi analistler tarafından yorum yapıldı. Bu sütunlarda daha önce vurgulanmış olduğu üzere küresel düzende iki asli güç olan Çin ve ABD’nin hegemonya mücadelesinde aynı masaya oturması hiç kuşkusuz önemli bir gelişme olarak not edilmelidir. Trump yönetimi “Amerika’yı büyük ve güvenli yap” sloganıyla ifade edilebilen hedefe ulaşmaya soyunurken, Şi Jinping ve ÇKP (Çin Komünist Partisi) 2035 yılına kadar ülkeyi müreffeh, güçlü, demokratik, kültürel olarak ileri, uyumlu ve güzel bir ülkeye, kısaca “büyük, güçlü sosyalist ülkeye” dönüştürmeyi hedeflemektedir. 2050 yılına kadar ise ortaya çıkacak ekonomik-sosyal sorunların halkın “eşitlik ve adalet, güvenlik, daha iyi bir çevreye” olan ihtiyacının giderilmesiyle çözüme kavuşturulması nihai hedef olarak resmen belirlenmiştir.  Aynı zamanda silahlı kuvvetlerinin güçlendirmedi ve ileri teknolojiyle donatılması saptanan hedefler arasında yer almaktadır.

İki küresel güç arasındaki gelgitli ilişkilerin özellikle Trump döneminde ivme kazanması ve aralarındaki açık ve örtülü güç mücadelesi Tukidides (Thuclidides) Tuzağı kavramının anımsanmasına yol açmaktadır. Thucydides Antik Yunan’da Atina ve Sparta arasındaki Peloponez Savaşını (M.Ö.431-404) anlattığı eserinde Atina’nın yükselişi karşısında Sparta’nın içine sürüklendiği korku veya endişenin çatışmaya yol açtığını vurgulamıştır. Tukidides Tuzağı zamanla siyaset yazınında başvurulan bir kavrama dönüşmüştür. Güncel koşullarda yükselen gücün (Çin) mevcut hakim güç (ABD) için tehdit olmasıyla belirecek gerginliğin silahlı çatışmaya veya savaşa yol açma olasılığı potansiyel risk olarak algılanmaktadır. Nitekim Şi Jinping Tayvan’ın Çin-ABD ilişkilerinde en önemli sorun olduğunun belirterek tüm diğer sorunların çözümünde de anahtar olduğunu vurgulamıştır. Bu bağlamda iki ülke arasındaki ilişkilerin istikrarlı olarak süreceğini, kötü yönetildiğinde aralarında sürtüşmelerin belireceğini, hatta çatışma ortamının ortaya çıkacağını ve ilişkilerin çok tehlikeli bir aşamaya ulaşabileceğini açıkça vurgulamıştır.

Trump yönetimi geçtiğimiz Aralık ayında Tayvan’a 11,1 milyar dolar tutarında sayıda füze ve İHA/SİHA satacağını açıklamış, üstelik daha büyük bir paket silah ve askeri teçhizat satışı gündemdeyken Pekin doruğu öncesinde satış beklemeye alınmıştır. İki ülke yönetimi arasındaki bilek güreşi iniş çıkışlarla sürmektedir. Nitekim dış basından yansıyan haberlere göre Şi Jinping gündüz görüşmesinden sonra akşam yemeğinde daha esnek bir dille ABD’yi yeniden büyük yapma hedefi ile Çin’in yükselişinin birlikte yol alabileceğini vurgulamış ve uzlaşının dünya çapında refahı artıracağını belirtmiştir. Şi’nin aynı günde altını çizdiği hususlar çelişkili olmayıp Çin’in benimsediği politikayı yansıtmaktadır. Pekin bir yandan Trump’a karşı bir yönüyle uzlaşmacı bir tavır sergilerken diğer yandan olası riskleri ortaya koymakta ve ABD’yi küresel güç tahtından indirmeye soyunmaktadır. Çin ikili görüşmelerle zaman kazanarak teknolojik, diplomatik ve askeri alanlarda hızla yol almayı sürdürmektedir. Gelecekte olabilecek bir sürtüşme veya çatışma öncesinde kararlılıkla kendi yolunda ilerlemektedir. Kuşkusuz ABD’nin gücü küçümsenemez, Washington’un İran’da askeri açıdan yenilgiye uğradığı, Pekin doruğunda kaybeden taraf olduğu, küresel güç olmaktan çıktığına ilişkin haber ve yorumlar yanılgıya neden olabilmektedir. Kuşkusuz ABD dış ilişkiler yönünden ciddi güç kaybına uğramış ve liyakatsiz yönetici kadrolar diplomatik ilişkilerin ciddi sarsıntıya uğramasına yol açmıştır. Giderek artan ve çok yüksek tutara ulaşan borç stoku, dış ticaret açığı ve artan enflasyonunun baskısı altında bir ekonomi, azalan kamuoyu desteği, Kasım’daki seçimlerde Trump’ın olumsuz sonuçlar alacağına ilşkin öngörüler, stratejik cephane stoklarında erime, Hint-Pasifik’teki askeri gücün Ortadoğu’ya kaydırılması, İran’daki açmaz ilk akla gelen olumsuzluklar zincirinin halkalarını oluşturuyor. Bununla birlikte Trump ABD büyük sermayesine Çin pazarını açmak ve sermayedarların tam desteğini garantilemek için Çin’e 17 en önemli şirketin patronlarıyla birlikte gitmiştir. Bunlar arasında K. Ortberg (Boeing), E.Musk (Tesla, Space X) ve T. Cook (Apple) en bilinen isimler olarak yer almaktadır. Bir kez daha anımsatmak da yarar bulunan bir nokta da doların belirli ölçüde sarsılmış olmasına karşın halen kullanım alanının genişliği ve rezerv para olarak yaygın kullanımı ve ABD’nin kronik dış açığnı finanse etmesi, Fed’in (ABD Merkez Bankası) faiz ve para politikasının dünya piyasalarını etkilemesi ve ABD’nin tartışmasız finansal çekim merkezi olması dikkate alınmalıdır. Grönland’a göz diken Trump’ın askeri bir müdahaleye gerek kalmaksızın geçtiğimiz Nisan ayında Critical Metals U.S. şirketi birkaç finansal işlemle (200 milyon doların biraz üzerinde ödemeyle) nadir toprak elementlerinin bulunduğu Grönland’ın güneyinde Tanbreez’deki arazinin %90’ını satın almıştır. Grönland resmi yetkilileri satın alma işlemini 17 Nisan’da onaylamıştır. Çin’in ardından en fazla söz konusu elementlerin Grönland’da bulunduğu bilindiği için bu operasyon kayda değer bir gelişme olarak dikkate alınmalıdır. Ayrıca ABD hükümeti kritik mineralleri sahiplenmek için 12 milyar dolar tutarında kaynak ayırmış bulunmaktadır. Yabancılar tarafından kontrol edilmeyen özel şirketlere kamusal finansman sağlanması yönünde karar alındığını da belirtelim. İleri teknoloji ve yarı-iletken konusunda Çin-ABD kapışması ve ekonomideki boyutlarını şimdilik başka bir yazıya bırakalım.

Sonuç olarak Çin ile ABD arasında küresel hegemonya mücadelesinde iki ülkedeki siyasi yönetimlerin kullandıkları diplomatik dil farklılaştığı gibi hedeflere ulaşmada izlenen yol ve yöntemler tamamen ayrışmaktadır. İki hegemonik güç arasındaki satranç oyununda kazanan hangisi olabilir? Şimdiden öngörü riskli gibi gözükse de, Çin’in birkaç hamle sonunda şah mat yapması veya öncesinde Trump’ın oyunu uzatmak için yeni taktikler geliştirmesi hatta hileye başvurması beklenebilir. Göreceğiz…

/././

Pekin zirvesi ve 'sahnede iki şişman kadın'-Engin Solakoğlu-

Küresel hegemonya mücadelesinin iki “prima donna”sını da aynı sahnede gördük. Dünyanın bir finale gittiğinin iddia edebileceğimiz gibi yeni bir döneme girmekte olduğunu da ileri sürebiliriz bu sahneye bakarak.

Lütfen buradan kimse yeni nesil hakaret veya cinsiyetçilik çıkartmasın. Birçok dilde bulunan bir deyim bu. Tam olarak şöyle söyleniyor: “Şişman kadın sahneye çıkmadan opera bitmez”. Tahmin etmek güç değil. Kaynağı opera sanatı. Bir yoruma göre Wagner’in Nibelungen Yüzüğü adlı eserinde finale yakın sahneye çıkan ve dolgunca bir kadın olarak betimlenen Brünhild karakterinden esinlenilerek üretilmiş bir deyim.  

Pekin’de bu hafta gerçekleşen Çin Halk Cumhuriyeti – Amerika Birleşik Devletleri zirvesi bana bu sözü hatırlattı. Küresel hegemonya mücadelesinin iki “prima donna”sını da aynı sahnede gördük. Dünyanın bir finale gittiğinin iddia edebileceğimiz gibi yeni bir döneme girmekte olduğunu da ileri sürebiliriz bu sahneye bakarak.

Zirvede görüşülen konulara filan girmeyeceğim. Günlerdir çeşitli izliyor, dinliyoruz. Sadece SoLTV’nin haber bültenini dahi izleseniz yeterli olur fikir edinmek için.

İki ülkenin kapasiteleri, güçlü ve güçsüz yönleri sayısal olarak biliniyor. Bu standart verileri ölçebiliyor, karşılaştırabiliyorsunuz. Ekonomik büyüklük, üretim kapasitesi, doğal kaynaklar gibi. Ancak bir de aynı kolaylıkla ölçülemeyenler güç faktörleri. Örnek olsun, ülkedeki halkın duygu durumu, devlete inancı, bağlılığı böyle unsurlar. Tahmin yürütebilir, kamuoyu yoklamalarıyla bir miktar çözebilir ama tam olarak tespit edemezsiniz. 

Mesleğimden dolayı öznel olabilirim ama diplomatik kapasite de, net olarak ölçülemeyen bir değer. Bir kere diplomasi akıl gerektiriyor. Onu da ölçmek çok güç ama yokluğu miktarından daha kolay anlaşılabiliyor.

Diplomasinin ölçülebilir yönlerinden biri diplomatik temsilcilik sayısı. 2024 verilerine göre dünyada en çok ülkede Büyükelçiliğe sahip olan ülke Çin Halk Cumhuriyeti. ABD de onu çok yakından takip ediyor. Çin’in 173, ABD’nin 168 Büyükelçiliği var. Bu sayılara uluslararası kuruluşlar nezdindeki Daimî Temsilcilikleri, Başkonsoloslukları ve diğer temsilcilikleri de eklediğinizde sıralama değişmiyor.

Diplomasi çok uzun yıllardır salt temsilciliklerle ve diplomatlarla yürütülmüyor. İletişim devrimi o çağı kapattı. Şimdi temaslar da, bilgiler de parmak dokunuşları yakınlığında. Peki diplomasi sadece iletişim ve bilgi derlemekten mi ibaret? Elbette değil. Diplomasinin bugün de önemini koruyan işlevi fikrî hazırlık. Savaştaki lojistik gibi düşünün. Mazot yoksa tank, kerosen yoksa avcı uçağı çalışmıyor. Fikrî hazırlık olmayınca da diplomasi yolda kalıyor. 

Herhangi bir ikili toplantı ya da zirveye katılan devletin yöneticilerinin bilmeleri ve söylemeleri gerekenleri hazırlayanlar diplomatlardır. Üstelik bunu ham bir yığın halinde atıp kaçma lüksleri yoktur. Hangi bilginin nerede ve ne miktarda kullanılacağını da belirlemek durumundadırlar. Örneğin, “şu konu açılmaz ise hiç girilmeyecek, açılması halinde şunlar söylenecek ya da bu konuyu karşı taraf açmasa da bizim açmamız ve şu şekilde takdim etmemiz lazım”. 

Zirve veya toplantı iki dünya devi arasındaysa bu çok daha çetin bir iştir. Konuşulacak milyon tane konunun öncelik sıralamasını yapmak, bunların deyim yerindeyse gramajlarını ayarlamak, başka meslekten insanların ya da deneyimsiz kişilerin yapabileceği bir iş değildir. Bunu siyasi liderlere ve onlarla gelip giden geçici kadrolara bırakmak ise genellikle diplomatik anlamda felaketle sonuçlanır. 

Bu çetin hazırlığın en önemli aşaması ülkenizin dünyadaki çeşitli temsilciliklerinden katkı istemektir. Oralardaki Büyükelçileriniz kendilerince önemli gördükleri konuları mesleki deneyimleriyle süzer ve merkeze gönderirler. Elbette her gönderilen dosyaya girmez ama merkezdeki diplomatlar eski deyimle “ehem” ile “mühim”i ayıracak nitelikteyseler neyi seçip yerleştireceklerini bilirler. 

Dedik ya, devir değişti. Yapılan hazırlığa mutlaka dışarıdan da katkı gelir. Ziyareti yapacak ya da zirveye katılacak liderin siyasi kadroları da, hatta kimi zaman lider de bir şeyler ekler. Hazırlık böylece tamamlanır. 

Yukarıda anlattığımız ilk aşama eksik kalırsa, dosya da ortak akıl da eksik kalır. 

Diplomatların monşer diye aşağılanmaları, adam yerine koyulmamaları sandığımızın aksine endemik bir olgu değildir. ABD Başkanı Trump ve yönetimi bu konuda kimilerini kıskandıracak kadar becerikliler. Trump’ın ikinci görev döneminin ilk aylarında ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yüzlerce deneyimli çalışanın kapının öne konulduğu haberlerini okumuştuk. 

Trump yönetimi ayrıca ABD’de eski ve yaygın bir uygulama olan meslekten olmayan büyükelçi atamalarına hız vermiş, yine alışılagelmiş biçimde kampanyasına bağış yapan iş insanlarını, hatta akrabalarını, arkadaşlarını büyükelçi sıfatıyla önemli merkezlere atamıştı. 

Biz bunlardan Barack’ın herze tüketiminden haberdarız ama Paris, Brüksel, Varşova gibi merkezlerde Trump’ı temsil edenler de her ay yeni bir skandala imza atıyorlar. Merak eden internetten ayrıntılarını araştırabilir ama şu kadarını söyleyeyim: Brüksel’deki ABD Büyükelçisi Belçika’daki Yahudilerin sünnet ritüellerinde doktor bulundurulması zorunluluğunu protesto edeyim derken az daha kapı önüne konuluyordu. İsrail’in de elbette “Yahudi düşmanlığı yapılıyor” çığlıklarıyla balıklama atladığı kriz devam ediyor.

New Yorklu müteahhit/emlakçı Donald’ın diplomasiye ve meslekten diplomatlara duyduğu tepkinin bir yansıması da meslektaşı Witkoff’u dünyadaki her kritik konuya özel temsilci ataması, bir de yanına damadı Kushner’i eklemesi olsa gerek. Bunların siyasi düşünceleri, Siyonizme yakınlıkları, gittikleri ülkelerde aynı zamanda ticari girişimler yapmaları filan ayrı bir konu. En vahimi diplomasi konusunda zır cahil olmaları ve ellerine verilen her dosyayı kısa zamanda içinden çıkılamaz hale getirmeleri. Birinci örnek Rusya-Ukrayna dosyası. Sovyet mirası sayesinde gezegenin belki de en iyi diplomatik kadrolarından birine sahip olan Rusya, Witkoff’u birkaç ay içinde pilli oyuncağa çevirdi ve Trump’ın üç haftada çözerim dediği savaş tırmandıkça tırmanıyor. Bir başka örnek ise İran müzakereleri. Witkoff-Kushner ikilisinin savaş öncesinde Cenevre müzakerelerindeki sefaletini ve yanlarında getirdikleri sözde teknik uzmanların yetersizliğini aynı görüşmelere katılan bir Britanyalı diplomattan öğrenmiştik. 

Meğerse mesele bunlarla sınırlı değilmiş. ABD’nin dünyadaki 168 Büyükelçiliğinden en az 100 tanesinde Büyükelçi yokmuş. Meslekten filan değil, hiç yokmuş. Afrika kıtasındaki 51 Büyükelçiliğinden 37’sinde durum böyleymiş. Diyelim ki, Trump zaten Afrika’ya pek önem vermiyor. Geçen yılın sonunda yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nden de bu anlaşılıyordu. 

Dünyanın halihazırda en karışık bölgesi neresi diye sorsak herhalde çoğunluk Ortadoğu yanıtı verir. Nitekim Şi Cinping ile Trump arasında yapılan görüşmelere ilişkin açıklamalarda değinilen iki jeopolitik konu başlığından biri Tayvan, diğeri ise Ortadoğu’ydu. İşte o bölgede, şu an durmuş gözükse de, savaşın kollarının sıkça yokladığı Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Irak ve Kuveyt’te ABD’nin Büyükelçisi yokmuş!

ABD büyük ve güçlü bir ülke. Böyle bir hazırlık zaafı başka ülkelerle ilişkilerinde büyük sorunlar yaratmayabilir ama hegemonya mücadelesinde soluğunu ensende hissettiğin Çin’in karşısına dersini hiç çalışmadan çıkmanın telafisi olacağı çok şüpheli.

Çok erken konuşuyor olabilirim. Belki de iş hayatındaki en büyük başarısı Atlantic City kumarhanelerini kalkındırmak olan Trump’ın kolunda sakladığı kozlar var ve ABD’yi olduğundan da aptal ve zayıf göstererek Çin’i kandırmaya çalışıyor.

Yine de bu satırları yazarken gözüme ilişen Trump’ın Tayvan konusundaki sözleri, ABD’nin İran yenilgisine bir de Çin’e karşı diplomatik yenilgi eklediği izlenimini güçlendiriyor diye düşünüyorum.

ABD’nin Çin zirvesi sonrasında İran’a yeni bir saldırı başlatacağı ve bu kez İran halkına yönelik daha güçlü silahlar kullanacağı, daha ağır bir yıkım yaratacağı söyleniyor. Pentagon’un bölgeye yığdığı güç bunun için fazlasıyla yeterli. 

Trump buradan yine bir sonuç elde edemezse, bir tür teselli ikramiyesi için Küba’ya yönelebilir. Küba halkının ve dünya halklarının şiddetli direnişini bile göze alabilir.

Yalnız açık olan bir şey var. ABD geriliyor. Gerileme elbette dünya için daha ABD’yi daha tehlikeli hale getiriyor. ABD devrilirken gezegeni de devirmeye kalkışabilir ama bence artık devrileceği kesin. Bir noktada yanılmayalım. Trump’un “idiocratic” ve pervasız yönetimi bu gerilemenin sebebi değil sonucu. 

Ne demiştik en başta? Dünyanın bir finale gittiğini iddia edebileceğimiz gibi yeni bir döneme girmekte olduğunu da ileri sürebiliriz. Bir hegemonyanın yerini bir başkasının aldığı, iki şişman kadından birinin yere yığılıp sahnede kalanın tek başına şarkı söylediği bir dünya mı istiyoruz yoksa örgütlenip o sahnede hep birlikte şarkı söylemek mi?

Karar bize, dünya halklarına ait...

/././

İmefe’nin gizli tarihi II -Serdal Bahçe- 

İkizi Dünya Bankası ile birlikte İmefe’nin (IMF) emperyalist açlığı depreşen Amerikan sermayesinin küresel egemenliğini sağlamak gibi asli bir görevi vardır. Ama aynı zamanda Amerikan emperyalizminin ve genel olarak da kapitalizmin meşruiyetini görünüşte bile olsa sağlamak gibi hayati bir işleve de sahiptirler.

İkizi Dünya Bankası ile birlikte İmefe’nin (IMF) emperyalist açlığı depreşen Amerikan sermayesinin küresel egemenliğini sağlamak gibi asli bir görevi vardır. Ama aynı zamanda Amerikan emperyalizminin ve genel olarak da kapitalizmin meşruiyetini görünüşte bile olsa sağlamak gibi hayati bir işleve de sahiptirler.

Malum, II. Dünya Savaşı’nın sonundan Sovyetlerin çözülüşüne kadar geçen süreye özünde kapitalizm ile sosyalizm arasındaki bazen açık bazen de örtük mücadele damga vurmuştur. II. Savaş, muazzam insan kayıplarına rağmen sosyalizmin muzaffer ve ideolojik olarak avantajlı çıktığı bir süreçti. Daha savaş bitmeden bile hem Stalin hem de Churchill (özellikle de Churchill) ve Roosevelt gelmekte olanın iki sistem arasındaki savaş olduğunu biliyordu. 

1944 Haziranı’nda toplanan Bretton Woods konferansına Sovyetler de galip koalisyonun önemli bir parçası olması hasebiyle davet edildi. Sovyetlerin 3 kişilik delegasyonuna Mikhail Stepanov liderlik etti. Ancak Sovyet delegasyonu üç hafta süren ve aslında Keynes ile White arasındaki tartışmalar tarafından şekillenen konferansta hiç söz almadılar (en azından kayıtlar öyle diyor); ne itiraz ettiler ne de onayladılar. Ses çıkarmadılar. Dinlediler. Sonra ortaya çıkan metni koltuklarının altına alıp Moskova’ya yollandılar. SBKP Merkez Komitesi metni ve dolayısıyla anlaşmayı imzalamayı reddetti. Böylece özelde SSCB, genelde sosyalist blok Bretton Woods sisteminin dışında kalacaklarını açıkça ilan etmiş oldular. Aslında Soğuk Savaş 1940'ların sonunda değil, belki de Yalta-Tahran-Potsdam zirvelerinde veya daha çok da Bretton Woods’da patlamış gibi görünmektedir, tartışılmalıdır. 

Kısacası Bretton Woods sistemi ve İmefe aslında Soğuk Savaş’ın araçlarına dönüştüler Amerikan emperyalizminin elinde. Aslında emperyalizmin tarihi açısından yenilik olduklarına şüphe yoktu. Daha öncesinde emperyalizm baskı ve sömürü sürecinde çoğunlukla kuralsız ve kurumsuz ilerlemeyi tercih etmişti. İlk defa emperyalizm kapitalist dünya üzerindeki egemenliğini kurumlarla ve kurallarla yürütme iradesini göstermiş oldu. Neden? Gerçekten 19. yüzyıl İngiliz emperyalizminin, rakiplerinin ve hatta yeni doğmakta olan Amerikan emperyalizminin icraatlarına bakın, kurumu ya da kuralı yoktur hiçbirisinin. Onların tarihlerinin gözeneklerinden apaçık barbarlık, yağma ve askeri saldırganlık akar. Kural namına tek şey birbirlerine karşı verdikleri ancak genellikle tutmadıkları sözlerdir. Kurum yoktur, yerine gizli paylaşım anlaşmaları ve rakiplere karşı girişilen gizli ve kirli ittifaklar vardır. Bunu bir kurala bağlama isteği ve en azından oyunun kurallarını centilmenlik normları içinde belirleyecek kurumlar yoktur. Peki ama savaş sonrası kapitalist alemin düzenini kurarken Amerikan emperyalizmi neden kurumları ve kuralları tercih etti? 

Bazı yazarlar II. Savaş sonrasının emperyalizmini “enformel emperyalizm” olarak tanımlanmaktadır. Açık, kendini hemen siyasal kurgusu nedeniyle belli eden bir emperyalizmi değil, daha çok örtük ekonomik sömürü ilişkilerine ve asimetrilere dayanan ve tırnak içinde “ulus devletlerin otonomilerine ve bağımsızlıklarına saygı gösteren”, ancak pek tabi ki ekonomik/ siyasal eşitsizlikleri ve bağımlılık ilişkilerini yeniden ve yeniden üreten bir emperyalizmi kastediyordu bu tanımlama. Bir yere kadar katılmak gerekiyor, ancak “enformalite” ve örtüklük vurgusu çok fazla idi bu tanımlamada. Amerikan emperyalizminin savaş sonrası dönemdeki açık askeri ve siyasi müdahaleleri söz konusu emperyalizmin öyle çok da örtük ve gizli olmadığını ortaya koymaktaydı. 

Peki ama gerçekten Amerikan emperyalizmi neden İmefe, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler gibi küresel kurumları tercih etti? Emperyalizmin tarihi açısından önemli bir sorudur. Aslında Amerikan emperyalizmi daha ipleri ele almadan, çok önceleri, I. Dünya Savaşı biterken bile küresel düzenlemeler ve kurumlar konusunda istekli olduğunu göstermişti. 

Woodrow Wilson ABD başkanları listesi içindeki en entelektüel başkan olmalıdır herhalde, bir kere doktora derecesine sahip tek başkandır. Princeton’da hocaydı, ve hatta orada rektörlük yaptı. Daha başkan olmadan bile yılmaz bir liberal reformcuydu (gerçi ırk ayrımcılığını bir noktaya kadar destekliyordu ama o kadar da olsundu). Başkanlığı savaş dönemine denk geldi, Amerikan emperyalizmi savaşın yarattığı zorunluluklar karşısında inat ettiği izolasyonist çizgiden çıkarak Avrupa ve dünya işlerine karışmak zorunda kaldı. Savaş sonrası düzenin nasıl olacağına dair önemli kararların alınacağı Paris Barış Konferansı’na bizzat ABD Başkanı olarak katıldı. Katılmadan önceki çalışmalarını dar bir çevre içinde yürüttü. Avrupalıların kıskanç, haris emperyalist emellerinden azade, düzenin ve kuralların egemen olduğu bir dünya hayal ediyordu. Ünlü 14 noktası bu süreçte şekillendi. Bir Milletler Cemiyeti’nin kuruluşu fikri de bu dönemde iyice bir takıntı oldu. 

En gelişmiş kapitalist ülkenin kapitalizmi bilmeyen başkanı, en güçlü emperyalist ülkenin emperyalizmi anlamayan lideriydi. Saf ve kibirliydi; hakkında yazılanlar ve şahitlikler bunu gösteriyor. Bu saflığı onun Paris barış görüşmelerinde iki kurt politikacı Lloyd George ve Clemenceau tarafından sürekli olarak manipüle edilmesine ve aldatılmasına yol açtı. Görüşmelerin doğal lideri olduğunu zannetti ama görüşmelerde çıkan kararlar aslında İngiliz ve Fransız emperyalizmlerinin çıkarlarını ve kaygılarını yansıtıyordu. Çocuğu oyalamak için eline oyuncak verilmesi gibi Wilson oyalansın diye eline kimsenin ciddiye almayacağı bir Milletler Cemiyeti verildi. 

Savaş bittiğinde gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldı. Aldatılmış ve yalnız bırakılmıştı. Etnik ve dinsel çatışmalardan arınmış bir Doğu ve Orta Avrupa tahayyül etmişti ama barışın yarattığı Orta ve Doğu Avrupa II. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyecek etnik ve siyasal bölünmelerle sarıp sarmalanmıştı. Almanya çok da hırpalansın istememişti ama Almanya’ya dayatılan şartlar o kadar ağır ve onur kırıcıydı ki Nazizm yükselirken bunu bolca kullanacaktı. Sömürge imparatorluklarında özyönetime giden bir yol çizilsin istemişti ama kendi sömürge imparatorluklarını parçalamak bir yana, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Japon emperyalistler büyük bir telaşla Alman sömürgelerini aralarında paylaşma yarışına girişmişlerdi.  Uluslararası hukuk geçerli olsun, bağlayıcı ve yönlendirici olsun istedi ancak daha savaşın bitmesinden çok geçemeden emperyalist saldırılar nüksetmeye başladı. Hatta onu başkanlığı döneminde Amerikan emperyalizmi Meksika Devrimi’ne müdahale edecekti. Saftı, başkanlığını yaptığı ülkenin yayılmacı ve talancı dinamiklerini görememişti. 

Anlaşma metnini onaylatmak için Senato’ya getirdiğinde Senato onaylamamak için direndi. Kendi partisinin üyelerinin bazıları bile ret verdiler. Amerikan emperyalizmi henüz küresel bir rol üstlenmeye hazır değildi anlaşılan. Dahası Avrupa işlerine daha fazla bulaşmak da istemiyordu. Wilsoncu bir küresel emperyalist düzen fikri Capitol’ün1 merdivenlerinde can çekişmeye bırakıldı. 

Ama ölmedi, Wilsoncu bir emperyalizm 25 yıl sonra bir noktaya kadar kurumsallaştırıldı. İmefe ve Dünya Bankası aslında Amerikan emperyalizminin kapitalist dünya liderliğini biraz da Wilsoncu bir mantıkla yürüteceğinin göstergesiydiler. Küresel bir kurumlar silsilesi ve bunların gözeteceği kurallar serisi; Amerikan emperyalizminin “ben farklı olacağım” mesajıydı galiba. Olmadı ama. 

Wilsoncu ideanın ölmediğinin diğer bir göstergesi de galiba Wilson’un sömürge imparatorlukları ile ilgili hoşnutsuzluğunun savaş sonrasında Pentagon ve ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından canlandırılmasıydı. ABD gelişmiş kapitalist müttefiklerinden sömürge imparatorluklarını öyle ya da böyle dağıtmalarını istiyordu. İki nedeni vardı. Birincisi ekonomikti. Amerikan kapitalizmi savaş bittiğinde rakipsizdi ve sadece iç pazara veya Amerikan hegemonyası altındaki topraklara yetecek olandan daha büyük bir üretken kapasiteye sahipti artık. Savaş sırasında müttefiklerine, dünyanın dört bir tarafına emtia, silah ve mühimmat yetiştireyim derken aşırı büyümüştü. Dolayısıyla bazı sektörler için (özellikle yatırım ve ara malları üreten sektörler için) küresel bir pazara ihtiyaç vardı. Sömürge imparatorlukları savaş öncesinde rakip emperyalistleri pazara sokmamanın bir yolu olarak kullanılmıştı (vaka, artık bunu yapacak güçleri yoktu ama). İkincisi de yine sömürge imparatorlukları rakip emperyalistlerin doğal kaynaklara erişimini engellemişti, Amerikan emperyalizmi bunu istemiyordu. 

Sömürge imparatorluklarının siyasal ve ideolojik zararı ekonomik zararından büyüktü. Sovyet Sosyalizmi ve genel olarak komünistler, sosyalistler sömürge statüsünü aleyhte propagandanın aracı olarak kullanma konusunda maharetliydiler. Dahası Çin ve Kore devrimleri bağımlı ekonomilerin ve sömürgelerin dünyasının çok kırılgan ve devrimlere gebe olduğunu göstermişlerdi. Dolayısıyla Amerikan emperyalizmi en başta İngiliz ve Fransız müttefiklerine sömürge imparatorluklarını dağıtmaları ve tedrici olarak sömürge halklarına bağımsızlıklarını vermeleri konusunda baskı yapmaya başladı. Görüntü çok çirkindi ve temizlenmesi gerekiyordu. İngilizler bir noktaya kadar bu isteğe olumlu cevap verdiler (Hindistan’a, Pakistan’a, Malezya’ya, İngiliz Batı Afrikası’na bağımsızlıklar tedrici olarak çatışma olmadan verildi). Fransızlar ise bu konuda daha dirençli çıktılar. Vietnam ve Cezayir bağımsızlıklarını askeri ve siyasal birer devrimle kazanmak zorunda kaldılar. Ancak neticede sömürge imparatorlukları zaman içinde dağılmaya yüz tuttu. Wilsoncu bir emperyalizmin yolu açılıyordu.

Ancak bir sorun vardı, Wilson’un ilkelerine görece sadık bir emperyalist küresel mimari kurulmuştu ama bunun sonuçları Wilson’un hayal ettiği barışçıl sonuçlar değildi. Amerikan emperyalizmi Kore ile başlayarak devrim ve isyan gördüğü her yere askeri olarak müdahale etti, sosyalist ülkeleri, devrim sürecine girmiş ülkeleri askeri ve siyasi ambargolarla boğmak istedi. Dahası onun bekası için kurulan ama en azından görünüşte tüm üyelerini görece eşit kabul eden ve onlara eşit söz hakkı verir gibi görünen kurumlar savaş sonrasının ulusal kurtuluş ve devrim mücadeleleri sırasında aslında Amerikan emperyalizminin borazanları olduklarını defalarca kanıtladılar. Wilson bir kere daha aldatıldı. İmefe Wilsoncu ideadan doğan ama onu aldatan kurumlardan biriydi. 2

Devamı haftaya…

1 Amerikan Kongresi’nin toplandığı bina. 

2 Amerikan delegasyonu ve lideri Harry D. White’ın Bretton Woods’a hazırlık çalışmaları Başkan Roosevelt tarafından da destekleniyordu. F. D. Roosevelt Woodrow Wilson’un kabinesinde donanma bakan yardımcısı olarak çalışmıştı. Roosevelt ilhamını Wilson’da almıştı galiba.

Türkçüler, Kürtçüler ve biz -Berkay Kemal Önal- 

Onlara bakmayın. Asıl bizim barışmamız lazım. Türkçülükle, Kürtçülükle yolun sonu gelmez; birbirini yer, başkalarına hizmet edersin.Oysa, biz sadece birbirimize inandığımızda kurtulabiliriz sömürü düzeninden ve gerçekten barışabiliriz mücadele içinde.

Keşke on binlerce insan hiç ölmeseydi...

Eğer barış bunların ağzından çıkacak iki üç kelimeye, değişen bölgesel stratejilere veya konjonktürel önceliklere bu kadar kolay sığabiliyorduysa, bunca can neden gitti, düşündünüz mü?

İki yıla yaklaşan "süreç" denilen olgu; sokaktaki Türk’ün ve Kürt’ün hayatına tırnak ucu kadar dokunmuyor, kimseyi pek de alakadar ettiği söylenemez.

Bu kadar zaman mesele sadece pastanın boyutuysa; Kürt’ün, Türk’ün zenginleri, gözlerinde dolar sembolleri parlayarak genişleyen paylarına, aldıkları icazete, vaatlere göre on binleri ölüme gönderebiliyor ya da çatışmaları durdurabiliyorlarsa, bu kanın hesabını kim verecek?

Barışın halkla bir ilgisi yok muydu yani?

O halde keşke on binlerce yoksul emekçi evladı değil, bu zenginler ölseydi…

Milliyetçilik milliyetçilik doğuruyor. Yunan milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliği nasıl birbirini besliyorsa, Kürtçülük ve Türkçülük de birbirini kuvvetlendiriyor.

Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de ve nihayet İran’da; her kritik virajda hem Türkçülerin hem de Kürtçülerin sayısız defa maskeleri düştü. ABD’nin dümen suyundan çıkamadılar, İsrail’in vaatlerinden bir türlü kafalarını kaldıramadılar. Halkımızın onurunu ayaklar altına aldılar.

Büyüyeceğiz diye önceleri Orta Asya’ya göz dikmiş olduklarını biliyorsunuz. Baktılar ki Asya’dan ekmek çıkmıyor, bu kez Osmanlıcılar bastı gaza. Böylece Türkçülerin de büyük kısmı Amerikan hamiliğinde pastayı büyütebilmek için Osmanlıcılığa iltihak etmiş oldular. Cumhuriyet’le ve onun çizdiği sınırlarla hiç barışmadılar; Lozan’ı her daim hedef tahtasına koydular. Nereye el attılarsa öncelikle Amerikan muhiplikleri ve Kürt düşmanlıkları bakidir! Fakat gün geldi, ABD her iki düşmanla da oturuverdi ortaklık masasına…

Bir yanda Türkçü siyaset, diğer yanda Kürtçü siyaset; adeta bir yarış içinde müttefiklerine yaranmaya çalıştı. Gidiş yolu farklı da olsa sonuç hep aynı oldu. Siyonizmin bölgesel çıkarlarına uyuldu, İsrail asla yalnız bırakılmadı. Emperyalizm ise her iki tarafı yıllarca idare etti ve sonunda herkesin aynı ortaklık masasında buluşabileceği bir çılgın proje ile çıktı da geldi:

Cumhuriyet’i gömeceksiniz, huzuru "demokratik" İslam’da, Yeni Osmanlı’da bulacaksınız. Tam boy piyasalaşma, tarikat-holding egemenliği… Özellikle Karadeniz’de yapılacak işlerimiz var. Avrupa için de "23 sentlik" askerinize başvurabiliriz. Bunlar karşılığında da Büyük Ortadoğu’da Küçük Osmanlınız için ufak bir oyun alanı verebiliriz!

Şimdi bizim bazı Türkçülerle bazı Kürtçüleri işte böyle barıştırıyorlar.

Hatta bazıları "Bu pasta bize altın tepside sunulmaz" diye çekiniyor. "Cumhuriyet’le yine hesaplaşalım, gericilikte ve Osmanlıcılıkta yine buluşalım ama ABD’ye de suyu başından kestirmeyelim" telaşındalar belki. Her zamanki sıkı pazarlıkçı tüccar zihniyet.

Barışmaya yanaşmayan, içine sindiremeyen Türkçüler de oluyor. Ama adı üzerinde Türkçü’nün karşı çıkışı da Türkçü’ye ve büyük planda ABD ve İsrail’in sopa göstermesine yarıyor. Büyüsen de büyümesen de kaderin belli, kemiksiz Amerikancısın, diyorlar. Koy şu yumurtaların hepsini aynı sepete, diye basınç oluşturuyorlar anlayacağınız! Buna da Cumhuriyetçilik diyenler çıkıyor, o da ayrı bir trajedi...

Oysa sokakta durum başka. Fabrikadaki işçinin, emeklinin, çiftçinin gündelik yaşamında “barış süreci” bir şey ifade etmiyor. Bereket zihinlerde katıksız bir ABD-İsrail antipatisi büyüyor. Büyüdükçe de ABD işbirlikçilerinin canhıraş savunmaları daha fazla göze batıyor, mide bulandırıcı hale geliyor…

Filistin’de on binlerce çocuk canlı canlı toprağa gömülmüşken, komşularımızın boğazı sıkılırken bu pervasız NATO’culuk, bu "postal sevicilik" nereden geliyor? Yanı başındaki insan, senin gibi yaşayanlar emperyalizme kurşun sıkarken; eğilip bükülmek insanlığa sığar mı? Bu nasıl bir köle ruhluluktur?

Bıraksalar birbirlerini gırtlaklayacak pek çok “Türkçü” ve “Kürtçü” İran’a dönük saldırganlık karşısında nasıl hep birlikte alkış tuttular değil mi?

Bu işte bir yanlışlık yok mu?

Sınıf gerçeğini görmeyen ve kimlikler üzerinden siyaset üreten bütün aktörler; kimi Türkiye’de “barış” diyerek, kimi İran’da savaş naraları atarak ama her şekilde aynı kapıya hizmet etmiş olmuyor mu?

Her yolu ABD’ye çıkarttın diyeceksiniz şimdi belki. Ama Türkiye’de tertemiz, kendi toprağına ayağını basan, kendi kaynaklarıyla hareket eden, dünyaya ve hayata buradan, alın teri döküp namusuyla geçinen vatandaşın zaviyesinden bakan bir siyaset atmosferi bırakmadılar ki!

Biz bu ülkeyi şucular, bucular gibi parça parça değil, bütünüyle seviyoruz. Çünkü bu bütünün her zerresinde sınıfımızın kanı, emekçinin alın teri var. Onun için, memleketi leş kargalarıyla, asalaklarla, hırsızla, uğursuzla paylaşmayı reddediyoruz. Saflaşma sömürenlerle sömürülenler arasındadır!

Artık durduruldu mu, donduruldu mu, sürüyor mu, bitti mi bir süreçtir başımızda ama biliyoruz ki bunların barışı da yalan, savaşı da...

Onlara bakmayın. Asıl bizim barışmamız lazım. Türkçülükle, Kürtçülükle yolun sonu gelmez; birbirini yer, başkalarına hizmet edersin.

Eğitim, sağlık, enerji, konut sorunu ne olacak? Kaynaklar bazı ellerde mi toplanacak, halkın mı olacak? Devlet kimin için çalışacak? İnsanlar nasıl mutlu ve refah içinde olacaklar? Nasıl halkımızın ve ülkemizin güvenliğini sağlayacağız?..

Sistemi sorgulayın. Sistemi sorgulayanları "sınırlar içinde" tutmak için tasarlanmış emniyet supabı oluşumları görün. İnsanların birbirine olan inancı kırılmış; güzel günlere, bir araya gelince neleri değiştirebileceklerine olan inançları sönmüş. Geçmişin devrimlerini, zaferlerini birer masal gibi okuyor ama inanmıyorlar…

İnanın yahu!

Medyaya, iktidara, cici muhalefete bakarsanız; oralarda herkes ABD’ye inanıyor!

Oysa, biz sadece birbirimize inandığımızda kurtulabiliriz sömürü düzeninden ve gerçekten barışabiliriz mücadele içinde.

Yanındaki Kürt ve Türk kardeşinin gözünün içine bak. Orada parıldayan bir amerikan doları görüyor musun? Hiç sanmıyorum!

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "KÖŞEBAŞI" -21 Mayıs 2026-

Cumhuriyetin izinde bağımsızlık savaşımı -Ali Rıza Aydın- Komünistlerle cumhuriyet arasındaki ilişkinin temelinde eşitlik var, sömürüsüz top...