Müze bilimci Yeşim Kartaler: Tarihi hanları sadece binaları onararak koruyabilir miyiz?(VII)
İstanbul’un Tarihi Yarımada’sında hanları ve usta hikâyelerini bir kent arşivi ile korumak mümkün. Yeşim Kartaler ile hanların duygusal karmaşasını bozmadan, sakinlerini tahliye etmeden nasıl "müzeleşebileceğini" konuştuk.
Eminönü, dünyanın en görkemli müzeleri kadar etkileyici bir ruha sahip, üstelik buraya girmek için bilete de ihtiyacınız yok. Günün herhangi bir saatinde dolaşmak, alışveriş yapmak ya da kaybolmak için ideal en ideal yer. Daha da güzeli aradığınız en absürt nesneyi orada bulabilirsiniz.
Ancak gezmek için zaman ayırmanız yetmez. Kalabalıktan ve mütevazi akıştan da hoşlanmanız gerekir. Küçük bir taburede közde kahve içip, acıktığınızda kokoreç yiyip sonra da bitmek bilmeyen insan kalabalığında izinizi kaybettirebilirsiniz.
Denizden yukarı, Kapalıçarşı’ya doğru tırmandıkça beliren hanlar, bugün zamanın etkilerine direnmeye çalışıyor. Kimisi kamunun, kimisi yüzlerce mirasçının paylaştığı birer hafıza mekânı olan bu yapılar, gün batımıyla kapılarını kapattığında aslında koca bir devri de içine hapsediyor. Ta ki ertesi sabah kapıları açılana dek.
Peki, bu yaşayan mirası sadece binaları restore ederek koruyabilir miyiz? Yoksa hanların asıl mucizesi içindeki zanaatın ve gündelik hayatın devamlılığında mı saklı? Kurum ve kişi tarihi üzerine çalışmalarıyla tanıdığımız Müze Bilimci Yeşim Kartaler ile hanları birer “müze nesnesi” olarak okumaya çalıştık.
- İstanbul’da Eminönü’ne yakın bir mesafede yaşıyorsunuz. Eminönü ve oradaki tarihi yapılar ve hanlar ile ilgili düşüncelerinizi, ilişkinizi merak ediyorum.
Eminönü ve Hanlar Bölgesi’yle kurduğum ilişki, bir araştırmacı ilgisinin ötesine geçiyor; İstanbul’un üst üste yerleşmiş bütün kültürlerden iz bulabileceğiniz bir yer Eminönü, özellikle hanlar bölgesi, tek tek yapılardan çok daha fazlası yaşamın odağında bir yer olmuş her zaman. Yüzyıllardır ticaretin, farklı kültürlerin birbirleriyle temasının, ticari mal dolaşımın, üretimin ve gündelik hayatın üst üste biriktiği yaşayan bir kentsel arşiv gibi.
Hanlar bölgesine her gidişimde en çok dikkatimi çeken şey, buranın hâlâ çalışıyor olması. Sadece geçmişin izleriyle karşılaşmıyoruz; geçmişin bugüne sızan devamlılığıyla temas kuruyoruz. Bu yüzden Eminönü’nü donmuş bir tarih alanı gibi görmek yerine, ritmi değişmiş ama hafızası canlı bir şehir organizması gibi geliyor bana
- Bir müze bilimci olarak size sormak istiyorum. Mekanın kendisini bir müze nesnesi olarak ele alabilir miyiz?
Evet, kesinlikle mümkün. Hatta bugün çağdaş müzeciliğin en önemli açılımlarından biri tam da bu: nesneyi vitrinden çıkarıp bağlamı görünür kılmak. Bu açıdan bakınca han dediğimiz şey yalnızca taş, tuğla, revak, tonoz ya da cephe değil. Hanın kendisi; avluya giriş biçimi, katlar arası geçişi, dükkânların zaman içinde nasıl bölündüğü, hangi iş kolunun nereye yerleştiği, hangi mekânın depo, hangisinin büro, hangisinin zanaat alanı olduğu gibi katmanlarla birlikte okunmalı. Yani mekânın kendisi sergilenen şey haline gelebilir.
- Mesela hangi han bir müzeye dönüşebilir ve bunu nasıl kurgularsınız? Ve çıktıları ne olur?
Burada seçim kriteri çok önemli olur. Yapının mimari özgünlüğü kadar, bugünkü kullanım durumu, erişilebilirliği, avlu düzeni, katmanlarının okunabilirliği ve yaşayan ticaretle kurduğu ilişki de belirleyici olmalı. Bu anlamda Âşir Efendi Hanı gibi hem tarihsel katmanları güçlü hem de ticari hayatın bütünüyle sönmediği yapılar ilginç örnekler sunuyor. Ben böyle bir kurguda üç katman önerirdim. Birincisi, koruma katmanı: yapının özgün mimari öğeleri, cepheleri, revakları, dolaşım sistemi, malzeme karakteri dikkatle ortaya çıkarılır ve görünür kılınır. İkincisi, hafıza katmanı: hanın iş kolları, ustaları, ticaret biçimleri, arşiv belgeleri, sözlü tarih kayıtları ve gündelik yaşam izleri sergilenir. Üçüncüsü ise kamusal deneyim katmanı: ziyaretçi, mekânı yalnızca gezmez; işleyişini anlar, hikâyelerini duyar, üretim süreçlerine tanıklık eder ve bölgenin bugünle kurduğu ilişkiyi deneyimler.
- Sizce Eminönü Hanlar Bölgesi için doğru model tek bir hanı müzeye dönüştürmek mi, yoksa bölgeyi “yaşayan miras ağı” olarak ele almak mı?
Ben ikinci yaklaşımın daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu bölgeyi değerli kılan şey tekil bir anıt olmasından çok, yapıların birbirleriyle ve çevredeki ticaret dokusuyla kurduğu ilişkiler. Sokaklar, avlular, kot farkları, yaya akışları, sesler, taşıma biçimleri, çarşı aksları. Bunların hepsi birlikte bir kültürel peyzaj oluşturuyor. Dolayısıyla doğru koruma modeli, yalnızca bir hanı parlatıp geri kalan dokuyu ihmal eden bir yaklaşım olmamalı. Bunun yerine bir pilot yapı seçilebilir, ama o yapı da bölgedeki daha geniş miras ağının bir düğüm noktası olarak kurgulanmalı.
- Eminönü Hanları, yüzyıllardır süregelen ticaretin canlı birer arşivi. Şimdi ise hanlar, turistlerin ve işi düşenlerin gezdiği bir açık hava müzesi. Binaların içindeki ticaret hayatını bir “sergileme unsuru” olarak korumak teknik olarak nasıl mümkün olabilir?
Burada en kritik nokta, yaşayan ticaret hayatını bir sergileme unsuru olarak korurken onu seyirlik bir dekor haline getirmemek. Çünkü hanların asıl değeri, onların hâlâ gündelik hayatın parçası olması. Eğer koruma modeli buradaki esnafı dışarı iter, üretimi sona erdirir ve yerine yalnızca turistik tüketim bırakırsa, biz binayı korurken ruhunu kaybetmiş oluruz. Bu nedenle yaşayan ticaretin korunması için teknik olduğu kadar etik bir çerçeve de gerekiyor. Teknik olarak bakarsak; tabela, klima, tesisat, ara kat, sundurma gibi yapının algısını bozan müdahalelerin denetlenmesi; ortak cephe düzeni, ortak altyapı çözümleri, görünür ama baskın olmayan bilgilendirme sistemleri, avlu kullanım rehberleri gibi araçlar geliştirilebilir. Etik olarak bakarsak da çalışan esnafı sergilenen insan konumuna düşürmeden, onların bilgisini ve emeğini görünür kılacak yöntemler kurulmalı. Yani insanlar izlenen bir dekor değil, anlatının öznesi olmalı.
- Projelerinizde kurumların tarihsel hafızasını gün yüzüne çıkarıyorsunuz. Eminönü Hanları da aslında binlerce küçük işletmenin ortak hafızasıyla örülü ve ortaya çıkan şey önemli bir kültür hazinesi. Hanın fiziksel restorasyonunun yanı sıra oradaki zanaat kollarının, usta hikâyelerinin ve ticaret geleneğinin belgelenmesi kent hafızası için ne anlam ifade eder?
Bir hanı yalnızca fiziksel olarak restore etmek yetmez; çünkü hanın asıl belleği çoğu zaman duvarların içinde değil, orada süren ilişkilerde saklıdır. Usta hikâyeleri, malın geliş-gidiş ritmi, pazarlık dili, dükkân düzeni, taşıma biçimleri, çay molaları, sesler, kokular, hitap biçimleri. Bunlar kayda alınmadığında aslında en kıymetli miras sessizce yok oluyor. Kent hafızası açısından bu belgeleme çok önemli. Çünkü hanlar, tek bir büyük kurumun arşivinden değil, binlerce küçük işletmenin, ustanın ve gündelik pratiğin ortak hafızasından oluşuyor. Bu hafızayı belgelemek, bir anlamda İstanbul’un ekonomik ve toplumsal tarihini aşağıdan yukarıya okumak demek. Bu da yalnız koruma için değil, gelecekteki araştırmalar, sergiler ve eğitim programları için de çok güçlü bir zemin oluşturur.
- Geleneksel müzecilikten “deneyimsel müzeciliğe” geçişin savunucularındansınız. Hanlar, doğası gereği kaotik ve yaşayan yerler. Modern bir koruma projesinde, hanın duygusal karmaşasını koruyup aynı zamanda nitelikli bir ziyaretçi rotası kurgulanabilir mi?
Deneyimsel müzecilik açısından bakıldığında Eminönü Hanları çok özel bir potansiyel taşıyor. Çünkü burası zaten doğası gereği steril değil; yoğun, çok katmanlı, zaman zaman düzensiz ve duygusal olarak da çok yüklü bir yer. Bana göre iyi bir koruma projesi bu karmaşayı tamamen ortadan kaldırmamalı. Tersine, onu anlaşılır ve güvenli hale getirirken temel ruhunu korumalı. Nitelikli bir ziyaretçi rotası bu yüzden aşırı tasarlanmış, her şeyi açıklayan, mekânı bir tema parkına çeviren bir düzende olmamalı. Bazı şeyler görünür anlatılmalı, bazıları ise ziyaretçi tarafından keşfedilmeli. Yani rota biraz öğretici, biraz sezgisel, biraz da merak uyandırıcı olmalı. Hanın duygusal karmaşası tamamen törpülenirse, orası Eminönü olmaktan çıkar.
- İstiklal Yolu Müzesi gibi projelerinizde dijital uygulamaları başarıyla kullandınız. Eminönü’nün analog dünyasına dijital katmanlar eklemek nasıl etki eder?
Dijital katmanlar burada çok dikkatli kullanılmalı. Eminönü’nün güçlü yanı zaten analog yoğunluğu. Dolayısıyla dijital araçlar, mekânın önüne geçmemeli; onu daha okunur kılmalı. Örneğin artırılmış gerçeklik, konum bazlı sesli rehber, eski harita katmanları, sözlü tarih durakları, dükkân hikâyeleri, iş kolu haritaları gibi uygulamalar çok işlevsel olabilir. Ama bunların hepsi yalnızca ekran deneyimi olarak kalmamalı, ziyaretçinin mekânı daha derin algılaması için tasarlanmalı. Ben dijitali burada özellikle üç amaç için anlamlı buluyorum: birincisi görünmeyeni görünür kılmak; yani artık var olmayan katmanları, dönüşmüş mekânları, eski işlevleri göstermek. İkincisi çok sesliliği taşımak; yani esnafın, ustanın, araştırmacının, arşivin sesini aynı anda duyurmak. Üçüncüsü de yükü azaltmak; yani fiziksel mekâna fazla tabela, pano, vitrin yüklemeden bilgiyi erişilebilir kılmak.
- Bir sergiyi veya müzeyi kurarken sakinlerinin katılımını önemsiyorsunuz. Eminönü’nde olası bir müzede bu nasıl mümkün olur?
Böylesi bir proje topluluk katılımı olmadan zaten sağlıklı kurulamaz. Üstelik burada topluluk katılımı, son aşamada fikri alınan sembolik bir süreç olmamalı. Esnafın, mülk sahiplerinin, zanaatkârların, mahallelinin, araştırmacıların ve yerel yönetimin daha baştan birlikte düşünmesi gerekir. Çünkü hanlar bölgesinde koruma kararı yalnız mimari bir karar değildir; aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir karardır. Katılımın gerçek olması için de birkaç araç önemli: sözlü tarih atölyeleri, esnaf meclisleri, ortak kullanım rehberleri, pilot dükkân uygulamaları, genç zanaatkâr programları, mahalleliyle birlikte geliştirilen sergi içerikleri ve sürekli geri bildirim mekanizmaları. İnsanlara yalnızca “görüş” sormak değil, kararın bir kısmını gerçekten onlarla kurmak gerekir.
/././
Kervan seslerinden depoların sessizliğine… Rehber Hüseyin Avni: Hanlar İstanbul’un terk edilmiş yapıları, çünkü işlevlerini yerine getirmiyorlar (VIII)
Kapalıçarşı ve hanlar rotasını gezdiren deneyimli rehber Hüseyin Avni ile Eminönü’nün dönüşümünü konuştuk. Avni, bir zamanlar değerli eşya yüklü kervanların konakladığı hanların bugün, ticari depolar ve turistik dükkânlara dönüşen hüzünlü hikâyeleri ile daha pek çok şeyi anlattı.
Eminönü hanlar dosyası için günlerdir semtin altını üstüne getiriyorum. Adımlarım bu kez beni İstanbul’un hafızasını en iyi bilen isimlerden biriyle, yılların rehberi Hüseyin Avni ile buluşturuyor. “Kapalıçarşı ve Hanlar Bölgesi” turunun ilk kısmı tamamlanmış ve öğle yemeği için Çemberlitaş’taki Şeymuz Kebap’ta ara verilmiş. Hüseyin Avni hesabını ödeyip grubu tatlıcıya yolluyor ben de sorularımı yanıtlamak üzere kayıt cihazımı çıkarıyorum. Dünyanın en güzel camilerinden Nuruosmaniye Camii’nin yakınında yavaştan konuşmaya başlıyoruz. Sonrasında rotamız belli. Cami gezilip, Kapalıçarşı’nın Sandal Bedesteni kısmına yapılacak kısa ziyaret sonrası hanlar ziyaret edilecek.
Katılımcılar tarihe olduğu kadar dostluğa da meraklı. Çoğu yıllardır Hüseyin Avni ile başta İstanbul olmak üzere dünyanın farklı yerlerini gezmiş isimler. Aralarındaki yakınlık hemen seziliyor. Grupta iki tane de tur rehberi var. Bölgeyi çok bildikleri halde sırf bu dostluk sebebiyle buradalar. Hüseyin Avni anlatıyor biz de dinliyoruz:
Hüseyin Avni
- Dünyanın herhangi yerinde yaşayan biri İstanbul’a geldi ve sizi buldu. Tura katılacak ama "Ben buraları hiç bilmiyorum, bana buranın ruhunu nasıl özetlersiniz?" dediğinde o yabancıya ne anlatırsınız?
Buranın dünyanın en eski AVM’lerinden biri olan Kapalıçarşı’yı barındıran bir yer olduğunu söylerim. Kapalıçarşı’ya iliştirilmiş hanları anlatırım. Sonra da Kapalıçarşı ile hanları geziyoruz diye eklerim. Vezir Han, Büyük Yeni Han, Büyük Valide Han oralarda tarihi anlatıyoruz. Hem hanların tarihi, ilk inşaları, şehir, pazar ve kervansaray da denen menzil hanlarının yaşadıkları dönüşümleri anlatıyoruz. Mesela bir sürü han, en sağlam alt yapılar olan Bizans sarnıçlarının üzerine yapılmış. O sarnıçların depo ya da bizzat sarnıç olarak kullanıldığını anlatıyoruz. Kısacası tarih ve mekân ilişkisini.
- Rota çok zengin görünüyor, tüm hanları gezdiriyor musunuz?
Zaman yetmediği için bu mümkün olmuyor. İç avlulu hanları gezerken modern hanlara uğramıyoruz.
- “Kapalıçarşı ve Hanlar Bölgesi” turunda bir günde kaç adım atıyorsunuz?
Toplam 12-13 bin adım atıyoruz.
- Yıllardır bu sokakları adımlayan biri olarak, hanlara dair kişisel duygularınızı öğrenebilir miyim?
Hanlar bugün itibariyle İstanbul’un terk edilmiş yapıları çünkü artık eski işlevlerini yerine getirmiyorlar. Özellikle Büyük Valide Han, Vezir Han gibi büyük avluları olan hanlara zamanında kervanlar geliyordu. Sürekli canlı bir ortam vardı. Hanların alt katları üretim, üst katları konaklama için kullanılıyordu. Şehrin ekonomisinin çok güçlü damarları. Fakat zamanla el üretimi bitti. Sanayi devriminin bize yansımasıyla üretim büyük ölçekli mekanlara, fabrikalara kaydı. Haliç'in iki yakasında fabrikalar açıldı. Süleymaniye'de Fatih Cami çıkışında eski tekstil fabrikaları binaları duruyordu. Haliyle buradaki hanlar da modern hanlara dönüştü. 19. yüzyılda avlusuz ve büro hanları diye tabir edilen bir katında banka gibi yerlerin, bir katında büroların olduğu hanlara dönüştü.
Nuruosmaniye Camii
- Genel dönüşümden bahsettiniz ama odağı biraz daraltırsak, Kapalıçarşı’yı çevreleyen 16 handan söz edersek neler söylersiniz?
Onlar Kapalıçarşı’ya iliştirilmiş hanlar diyebiliriz. Her biri farklı dönemlerde genelde paşalar tarafından yaptırılıyor. Handa üretim yapılıyor ve sokağında o üretimler satılıyor. Bugün itibariyle o hanlarda artık üretim yok.
- Yani işlev tamamen değişti; şu anda dükkân ve depo olarak kullanılmaya başladılar diyebilir miyiz?
Evet.
- Peki tarihi hanları gezerken duygusal olarak neler hissediyorsunuz?
Öncelikle geçmiş kaybolmuş durumda. Bir iki han haricinde Kapalıçarşı hanları tarihi özelliklerini kaybetmişler. Kapalıçarşı'da bir esnaf buradaki dükkanların %80'inin artık özel mülk olduğunu söylemişti. Şahsın kendi dükkânı, istediğini yapıyor, değiştiriyor. O hanlara girince tarihi çok fazla hissedemiyorsunuz.
“Zincirli Han yapısını korumuş”
- Kaybolan bu atmosfere tanıklık ederken tam olarak hissettiğiniz duygu ne?
Bir tarihin gidip yerine başka bir tarihin gelme duygusu. O hanın ruhu artık gerilerde, geçmişte kalmış. Zincirli Han hariç, çünkü o yapısını korumuş. Bu özelliği nedeniyle en çok sevilen ve fotoğraf çekilen yapı. Zincirli Han’da tarihi hissedebiliyorsunuz. Ben tarihlerini geçmişlerini, yaşadıkları süreçte de dönüşümleri bildiğim için kafamda bir sürü şey canlanıyor.
Zincirli Han
- Üst katlarında konaklama imkânı da vardı değil mi?
Evet. Hanlar bir ara Anadolu’dan göçle gelenlerin bekar odalarında kaldıkları yerlerdi. Bir odada 4-5 kişi kalıyorlardı. Hatta filmlere konu oldu. Bir ara bugün esnafın arabalarını park ettiği yerlerde el arabaları vardı. Mesela o üç tekerli arabaya çantaları yükleyip Zeytinburnu’nda satışa götürenler varmış. Onların dönüşümü beni üzüyor.
Zincirli Han'ın merdivenleri
- En çok hangisinin dönüşümü sizi üzüyor?
Beni en çok üzen Beyoğlu’ndaki Narmanlı Han. O hanın ruhu tamamıyla yok edildi. Bambaşka bir şeye dönüştürüldü. Orası sessiz sakin bir köşeydi. Bir sürü ünlü edebiyatçı, sanatçının atölye ya da ev olarak kullandığı yerdi.
- Hazır rota üzerindeki büyük hanlardan bahsetmişken, şimdi ziyaret edeceğimiz Vezir Han hakkında neler söylersiniz?
Köprülü Ahmet Paşa'nın 1660 yılında inşa ettiği Vezir Han’ı anlatacağız. İki katlı ortada büyük bir avlu. Deve, at gibi hayvanların ulaşım ve taşıma işlerinde kullanılması nedeniyle büyük avlular yapılıyor. Kervanın yürüme hızı devenin yürüme hızıdır. İpek Yolu’yla ilgili bir dizi çekilmişti. Orta Asya’dan Anadolu’ya uğrayarak Avrupa’ya gittiler. O belgeselin müziğini yapan Kitaro, müziğin ritmini devenin yürüyüş hızına göre yapmıştı.
- Büyük ölçekli sanayiye yenildiklerini söylediniz ama hala geleneksel anlamda üretimin az da olsa devam ettiği yerler var değil mi?
Az da olsa üretim devam ediyor. Büyük Yeni Han’da el emeğiyle çalışan bakır ve gümüş eşyası üreten ustalar var. Orayı anlatırken konu olmuş filmlerden söz ediyorum. Ali Özgentürk’ün “At” filminden, yine Hülya Koçyiğit, Tarık Akan, Yaman Okay’ın oynadığı “Herhangi Bir Kadın” filminden söz ediyorum. Tarık Akan orda Büyük Yeni Han’da çalışan bir hamalı canlandırır.
- Kapalıçarşı’nın bilinen yüzünün ötesinde, saklı kalmış hangi tarihsel gerçekleri açıyorsunuz?
İnsanların bilmediği şeyleri anlatıyorum. Başlangıçta Kapalıçarşı kapalı değildi. İsmi de Çarşı-yı Kebir (Büyük Çarşı) idi. Bedesten çarşının merkezi oluyor. Bedestenli çarşı büyük vilayetlerde olur çünkü bedesten en değerli malların satıldığı yerdir. İpek, kuyum ne geliyorsa aklınıza. Kapalıçarşı’nın şu kapalı hale gelmesi 1700’lerde başlıyor. Burası aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun borsası. Burada kumaş üreticileri kumaş borsasını belirliyor, kuyumcular aynı şekilde altın fiyatlarını. Buranın bedesteni merkez bankası. İmparatorluğun en zenginleri, yükte hafif pahada ağır neyi varsa o bedestenin altında demir dolaplarda tutuyorlar. Hele savaşa giden paşa konutunda bırakmıyor o kasalarda saklıyor. Gördüğümüz 1330 m² Cevahir Bedesteni dünyadaki en büyük servetin korunduğu yer. Deprem ve yangın sonrası yağmalar dışında soygun olmuyor. Çünkü soyguna cesaret edilecek bir yer değil. Sonraları Cevahir Bedesteni yetmemiş ipekli pamuklu karışımı kumaşların satıldığı yer olan Sandal Bedesteni yapmışlar. Şu anda geleneksel anlamda üretilen değerli kumaşları satan sadece 4 dükkân kaldı. Bu kumaşlar paha biçilmez.
“Çakma çanta satışı olmasa Kapalıçarşı krize girer”
- Kapalıçarşı dünyanın ilk AVM’lerinden…
Evet ama şu an itibariyle o özelliğini kaybetmiş durumda çünkü bu çarşıda şu an en çok satılan emtia sahte mallar. Başta çakma çanta satılıyor. Yabancı turist burada çakma çanta alışverişini bıraksa Kapalıçarşı büyük bir krize girer.
- Son dönemde bölgede çok ciddi bir otelleşme furyası var. Siz bir koruma ve kültür penceresinden bakınca ne düşünüyorsunuz?
Dönüşsün çünkü yoksa bu yapılar çürüyüp gidecek. Hatta keşke Büyük Valide Han daha önceden bir şekilde kullanılabilseydi. Oranın sakinlerine tamamıyla gidin denmesi gerekmiyor belki ama çok güzel bir örneği var. Perşembe Pazarı’ndaki Kurşunlu Han yani Rüstem Paşa Han buna güzel bir örnek. O handa sağlı sollu hırdavatçılar var. Üst kata çıkıyorsunuz sanatçılar var. Orada hırdavatçı ile sanatçı komşu oluyor. Zaten bir sürü boş dükkân var bu şekilde değerlendirilebilir.
- İstanbul’da en çok hangi yerler ilgi görüyor?
Yürüyüş turlarında “Kapalıçarşı ve Hanlar” ile “Kınalı ve Burgaz Ada” çok ilgi görüyor.
- Sizin turlarınıza kimler katılıyor, nasıl bir profil geliyor?
Sadık ve tarihe meraklı bir kitlemiz var. Genelde tanıyoruz birbirimizi. Mesela 12 yıldır bizimle gezen dostlarımız var. Birkaç bin kişiden oluşan müdavimlerimiz var. Çok reklam yapmıyoruz çünkü o zaman ilgi düzeyleri farklı oluyor. Bilgiden ziyade daha çok alışveriş yapmak isteyen kitleye dönüşebiliyor. Bunu istemiyoruz.
Aslı Atasoy / T24



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder