BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -4 Mayıs 2026-


Ana akım sendikacılığın krizi!-Aziz Çelik- 

Madencilerin Nisan 2026 Ankara direnişi ve 1 Mayıs 2026’daki dağınık ve zayıf tablo bir kez daha Türkiye’de ana akım sendikacılığın krizini ortaya koydu. Emek hareketinin güçlü ve birleşik bir dayanışma ve mücadele odağına ihtiyacı var.  Böyle bir sendikal odak veya merkez olmak için amasız fakatsız davranmak ve bagajları bir yana bırakmak gerekiyor.

Nisan ayındaki maden işçilerinin Ankara direnişi ve ardından 1 Mayıs 2026 gösterilerindeki dağınıklık ve zayıflık Türkiye’de ana akım sendikacılığın uzun süredir yaşadığı derin sorunları hatta daha doğru ifadeyle krizi bir kez daha ortaya koydu. Ana akım sendikacılığın yapısal sorunlarının üzerine gitmeden ve başka türlü bir sendikacılık anlayışı güçlenmeden Türkiye’de emeğin sorunlarının çözümü çok çok zor. Bu yazıda Türkiye’de ana akım sendikacılığın krizine dair bazı değerlendirmelerimi paylaşmak istiyorum.

Bu değerlendirmeleri hem yaklaşık 40 yıllık sendikal deneyimime hem de akademik çalışma alanım olan sendikacılık ve emek tarihi birikimine dayanarak yapmaya çalışacağım. Madencilerin direnişi üstüne görüşlerimi 3 Mayıs 2026 tarihli BirGün Pazar’da tartışmaya çalıştım. Bu yazıda ana akım sendikacılığın krizi üzerinde duracağım.

ANA AKIM SENDİKACILIK

Ana akım sendikacılık derken neyi kastediyorum? Ana akım (mainstream) merkezdeki değerleri, gelenekleri ve ilkeleri temsil eden yaygın ve egemen olan eğilim veya akım için kullanılan bir sıfat. Ana akım medya, ana akım iktisat gibi. Kuşkusuz medyası, iktisadi, akademisi olan ana akımın sendikacılığı ve sendikal yapısı da var.  Ana akım yerleşik olanı, radikal olmayanı, uyumlu olanı, ılımlı (mutedil) olanı da ifade ediyor. Her ana akım yaklaşımın bir de müesses nizamı; yapıları, kurumları, işleyişleri, mekanizmaları vb. var.  Dolayısıyla ana akım sendikacılık bir zihniyet ise bunun bir de kurulu düzeni ve müesses nizamı söz konusudur.

Ana akım sendikacılık biraz şemsiye bir kavramdır.  Bir yandan geleneksel, eski, kurumsallaşmış sendikacılığı ifade eder. Bir yandan düzene entegre olmuş güdümlü sendikacılığı. Elbette her kurumsal sendika düzene entegre değildir ancak davranış kodları ve işleyiş itibarıyla ana akım özellikler taşır. Daha hantaldır, kurumsal işleyiş daha yavaştır. Atak değildir. Refleksleri yavaştır vb. Dahası ölçek büyüdükçe bu hantallık artabilir.

Kategorik olarak kurumsal ve geleneksel olan bütün yapıları negatif değerlendirmek hatalıdır. Ancak yapısal ve tarihsel nedenlerle geleneksel sendikaların büyük çoğunluğu ana akım sendikacılığa ve müesses sendikal nizama kayma riski taşımaktadır. Ana akım sendikacılık literatürde “makbul sendikacılık” olarak da tanımlanmaktadır. Burada büyük müesses nizam içinde uyumlu davranan, çizilen sınırların dışına çıkmayan işveren ve hükümetle uyumlu sendikacılık kastedilmektedir.

Neden “sarı sendikacılık” yerine “ana akım” ve “müesses sendikal nizam” kavramlarını tercih ediyorum. Çünkü her ana akım kurumsal sendikaya sarı sendika demek doğru değildir. Sarı sendikacılık işveren veya hükümetler tarafından yaratılan, beslenen ve onların güdümünde hareket eden yapılardır. Böyle yapılar emek hareketinde geçmişte de ve günümüzde de vardır. Ancak bunların yanında ve daha yaygın olan sendikal yaklaşım ve yapı ana akım veya müesses sendikal nizamdır. Bunların bir bölümü tarihsel ve kurumsal nedenlerle hantal, uyuşuk ve sessizdir. Daha kriminal yapılanmalar olan sarı sendikaları dönüştürmek neredeyse imkânsız iken ana akım yapıları dönüştürmek daha mümkündür.

KAMUDA ESİR ALINAN SENDİKALAR

Ana akım sendikacılık dendiğinde Türkiye’de büyük ölçüde kamu işyerlerinde örgütlü (merkezi hükümet ve yerel yönetimler), imalat sanayindeki büyük ölçekli şirketlere sıkışmış ve zaman zaman kolektif bir İnsan Kaynakları (İK) faaliyetine de dönüşebilen anlayış ve yapıları anlıyorum. Klasik işçi sınıfını; kısmen düzenli, kısmen güvenceli, istikrarlı işlerde çalışanları örgütleyen ve baraj-yetki-TİS-yasal grev döngüsüne sıkışan sendikaları tarif ediyorum. Bunlar büyük ölçüde 20. yüzyılın ikinci yarısına, sendikaların güçlü olduğu ve devlet ile çıkar gruplarının uzlaşmasına dayalı döneme (Fordizm ve korporatizm) özgü yapılardır.

Türkiye’de sendikal örgütlenmeye baktığımızda kamuya (işçi ve memur dahil) sıkışmış durumdadır. Kamu sektöründe çalışan işçilerin yüzde 76’sı sendika üyesidir. Özel sektörde çalışan işçilerin ise yüzde 6,7’si sendika üyesidir. Toplu iş sözleşmesi kapsamındaki özel sektör sendika üye sayısı ise daha da ilginçtir. Kamuda 1 milyon 31 bin Toplu iş sözleşmesi (TİS)  kapsamında sendika üyesi varken özel sektörde ise 607 bin TİS kapsamında üye vardır. Özel sektörde yasal olarak sendikalaşabilir işçi sayısı ise 15,1 milyondur. Dolayısıyla özel sektörde gerçek sendikal korumadan yararlanan ve aidat ödeyen sendika üyesi oranı yüzde 4’tür.

Özel sektördeki sendikalaşma büyük ölçüde geleneksel imalat sanayi sektörlerinde yoğunlaşmaktadır. Hizmet ve inşaat gibi sektörlerde ise sendikalaşma çok daha düşüktür. Antidemokratik baraj-üye-yetki-TİS cenderesine sıkıştırılan ana akım sendikalar burada debelenmektedir. Daha mücadeleci sendikaların önüne engeller çıkarılırken, uslu duranlar ise ödüllendirilmektedir.

Kamuda bu havuç-sopa mekanizması çok daha belirgin işlemektedir. Kamu idaresi (hükümet) kamuda ancak kendi cevaz verdiği sendikaların örgütlenmesine imkân tanımaktadır. Bazı sendikalar makbul veya “en çok müsaadeye mazhar” hale gelmektedir.  Bunu gören diğer sendikalar da bu sınırlarda kalmakta ve ana akımlaşarak sopadan veya cezadan kurtulmaya çalışmaktadır.  Üzüm üzüme baka baka kararmakta daha doğrusu çürümektedir.

Ana akım sendikaların çoğu kamuda esir alınmış durumdadır. Kamudaki örgütlülüklerini korumak için uyum ve uysallıkta yarışmaktadırlar. O kadar ki aralarında hükümetin ekonomi politikasına veya ekonomi yönetimine tek laf edemeyen koca koca örgütler vardır. Benzer bir durum özel sektördeki büyük ölçekli şirketler ve işyerlerinde de yaşanmaktadır.  Necip Türk işvereninin, mevzuatın da desteğiyle, işçilere özgü bir hak olan sendika seçme özgürlüğünü kendine özgü bir hakmış gibi (!) mülk edinmesi sonucunda sendikalar arasında hassas dengeler oluşmakta ve üye kaybetmek istemeyen sendikalar ana akıma katılmaktadır. Düşünsenize işverenin bir hareketiyle on binlerce üye ve yüz milyonlarca lira aidat gelirinden olmak mümkündür.

SENDİKAL OLİGARŞİLER

Ana akım sendikacılığın en önemli sonucu, sendikacılığı adeta bir meslek haline getirmesi ve sendikal oligarşiler yaratmasıdır. Müesses sendikal nizam sendikal oligarşiler üretmekte ve sendikal oligarşilerde de “oligarşinin tunç yasası”  (Roberto Michels’e ait bu kavram örgütlerin kaçınılmaz olarak küçük bir yönetici azınlığın kontrolüne geçmesi eğilimidir) işlemektedir. Oligarşiler yerlerini ve statükoyu korumak için daha fazla ana akımlaşmaktadır. Bunun sonucunda sendikal demokrasi, şeffaflık ve akçalı işler sorunları derinleşmektedir.

Özel sektörde örgütlenmenin, taşeron ve güvencesiz çalışan işçileri örgütlemenin zahmetine katlanmak istemeyen ana akım sendikacılık kamu veya özel sektör olsun örgütlü oldukları nispeten istikrarlı sınırlara çekilmeye çalışmakta ve işverenle iyi geçinme kaygısıyla uysal görünme çabasına bürünmektedir. İşveren tarafından otomatik kesilen aidat mekanizmasının ve antidemokratik sendika içi seçim hukukunun konforuna yaslanan ana akım sendikacılık “tehlikeli sulardan” uzak durmaktadır. Mevcudu ve statükoyu korumak ve güvenli limanlarda demirli durmayı tercih etmektedirler.

Sendika içi denetim, şeffaflık konusunda yaşanan sorunlar ciddi akçalı sorunlar yaratmaktadır. Mali şeffaflık ve denetim konusundaki yetersizlikler sendikal oligarşilerin gücünü pekiştirmektedir. Türkiye’de siyasal rejim yanında sendikal rejimde de bir “başkanlık sorunu” vardır.  Bu sorun siyasal olandan çok daha uzun bir geçmişe ve köklere dayalıdır.

DİNOZORLAŞMAYI AŞMAK

Bütün bu faktörler sendikal harekette bir ana akım sıkışması yaratıyor. Gerek madencilerin direnişi gerekse 1 Mayıs 2026 tartışmaları bu gerçeği bir kez daha ortaya çıkardı. İşçi sınıfı ve emek hareketi ana akım sendikaların üzerinde durdukları sütundan ibaret değildir. Dahası ana akım sendikalar sınıfın çok dar bir kesimini temsil ediyor. Güvencesiz, örgütsüz, düşük ücretler ve ağır çalışma koşulları altında çalışan işçiler ana akım sendikaların radarına girmemekte veya ana akım sendikalar bilinçli olarak bunlardan uzak durmaktadır. Klasik ve görece korunaklı işçi sınıfı dışında kalanlar, daha güvencesiz, taşeron, eğreti olarak çalışanlar ana akımın ilgi alanına girmemektedir.

Oysa emeğin yaşadığı büyük sorunlar alternatif, başka türlü bir sendikal odağı zorunlu kılıyor. Bütün zaaflarına karşın mevcut örgütlü emek hareketini de kapsayacak ve bir toplumsal vicdan olacak, ezilenler ve emekçiler tarafından güven duyulacak bir dayanışma gücüne ve odağına ihtiyaç var. Topluma güven verecek, her koşulda direnenlerin ve hak arayanların yanında duracak bir odağa ihtiyaç var. Sadece kendi üyelerinin çıkarlarını ve örgütsel tahkimatını düşünmeyecek bir dayanışma merkezi olacak, sosyal adaletsizlik konusunda insanların işaretine bakacağı bir odağa, bir çoban ateşine ihtiyaç var.

Madencilerin Nisan 2026 Ankara direnişi ve 1 Mayıs 2026’daki dağınık ve zayıf tablo bir kez daha ana akım sendikacılığın sınırlarını göstermiş oldu. Alternatif bir sendikal odak veya merkez olmak için amasız fakatsız davranmak ve bagajları bir yana bırakmak gerekiyor. Madencilerin direnişi karşısındaki sessizliği ve 1 Mayıs’ı geçiştirme eğilimleri ana akım sendikacılığın çıkmazının yeni bir örneği oldu. Beklenen DİSK’in gerek madenci direnişi ve gerekse 1 Mayıs’ın örgütlenmesi konusunda ana akımı aşan devrimci bir odak olarak davranmasıydı ama maalesef DİSK anlaşılmaz bir tutumla bundan uzak durdu.

Başka türlü bir sendikal mücadelenin simge isimlerinden Çetin Uygur 1990’larda ana akım sendikacılığın krizini “dinozorların krizi” olarak nitelemişti. Ancak aradan geçen yaklaşık 35 yılda ana akım sendikacılık gücünü korudu ve hatta dinozorlaşma eğilimi daha da yaygınlaştı.  Rejim ve emek rejimi daha da despotik hale gelirken ana akım ve kayıtsız bir sendikacılığa ihtiyaç duydu. Bu nedenle ana akım sendikacılığı güçlendirdi.

Gerek despotik emek rejimine ve gerekse ana akım sendikacılığa karşı giderek artan itirazlar gündeme geliyor. Ancak bu itirazlar kalıcı olamıyor ve büyüyemiyor. Madencilerin direnişi ve 1 Mayıs 2026 vesilesiyle sendikal dinozorlaşmaya karşı mücadele edenlerin ciddi bir varlık gösterememesi, alternatif mücadelelerin sönümlenen tekil eylemler olarak kalması, kitlesel ve yaygın hale gelememesi, kısaca başka türlü bir sendikacılığın sorunları üzerinde de düşünmekte yarar var.

/././

Problem Kocamustafapaşalı teyze değil -Osman Öztürk- 

“İstanbul’da 53 tane devlet, 130’dan fazla özel hastane var. 2025 yılında 207 milyon muayene yapmışız, kişi başı 12’ye denk geliyor. İnsanlar sağlık hizmetine erişmekte zorluk yaşamıyorlar ama bir problem de şu; acaba doğru sağlık hizmetine mi ulaşıyoruz?

Kocamustafapaşa’da bir teyzemiz vardı, bir yılda 300 kere doktora gitmişti. Ben de aradım, sordum, neden? O, ‘Alışkanlığım böyle’ dedi. Sosyalleşme aracı olarak da kullanıyorlar. Teyzemiz bir yıl içinde gitmiş, zaten 365 gün var, aynı gün içinde 3-4 yere gitmiş olması gerekiyor. Bu bir alışkanlık olmuş.

Yoldan geçerken ‘Bir acile uğrayayım’ diyenler oluyor veya ‘Pazara inmiştim, gelmişken bir de acile uğrayayım’, bunlarla karşılaşıyoruz.

MHRS’yi kontrol ettiğimizde üç tane branşımız dışında her branşa aynı güne randevu verebiliyoruz. Üç branş; göz, cildiye ve kardiyoloji.

Sorun şu; iki ihtimal var, vatandaşımız ya gereksiz yere doktora gidiyor, ya da sağlığını korumuyor.”

İstanbul İl Sağlık Müdürü Abdullah Emre Güner böyle konuşmuş.

∗∗∗

Öncelikle konuşmaya başlarken söylediği “İstanbul’da 53 tane devlet, 130’dan fazla özel hastane var” sözüne değinelim.

Müdür Bey bu sayıları sadece bilgi olarak verip geçmiş de, bu sayılarda bir gariplik yok mu? İstanbul’da neden 130’dan fazla özel hastane varken sadece 53 tane devlet hastanesi var? Ya da tersinden soralım; İstanbul’da neden sadece 53 tane devlet hastanesi varken 130’dan fazla özel hastane var?

Sadece bu sayılar bile İstanbul’un sağlığının özele teslim edildiğinin bir göstergesi değil mi?

Gelelim şu randevu meselesine.

Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da geçtiğimiz günlerde “2024’ün ikinci yarısında 4 milyon olan randevu bekleme sayısı, yapılan planlamaların ardından 400 bine düşmüş durumda” dememiş miydi?

Bu sözler üzerine yandaş medya da “Hastanelerde randevu sorunu tarihe karıştı!” diye başlık atmamış mıydı?

Madem ki vatandaşlar İstanbul gibi bir megakentte bile üç branş dışında aynı gün randevu alıp muayene olabiliyor, o zaman sağlıkta her şey güllük gülistanlık, demek değil midir?

Hem Sağlık Bakanlarımız sürekli olarak ne kadar çok hasta muayene ettikleriyle övünmüyorlar mı? Bu mantıkla o teyzeye “Yılın hastası” madalyası takmanız gerekmiyor mu?

Öyleyse bir yılda 300 defa doktora giden Kocamustafapaşalı teyzeden neden şikâyet ediyorsunuz?

Ya şu “İki ihtimal var; vatandaşımız ya gereksiz yere doktora gidiyor ya da sağlığını korumuyor” lafına ne demeli?

Belki de “Bir ihtimal daha var”dır; vatandaşın sağlığını korumak devletin görevidir de, devlet görevini yapmıyordur. O hiç aklınıza gelmiyor mu?

∗∗∗

Şimdi gelelim işin esasına.

AKP iktidara gelmeden önce Türkiye’de ciddi bir sağlık hizmetine erişim sorunu vardı. Sağlık hizmeti arzı sağlık hizmeti talebini karşılayamıyordu. Örneğin OECD ülkelerinde bir vatandaş ortalama olarak yılda altı defa doktora giderken Türkiye’de bu sayı üçü ancak geçiyordu.

AKP bu sorunu gördü ve kendince çözüm üretti. Hastanelerdeki muayene odalarının sayılarını hızla arttırdı ve doktorları daha fazla hasta bakmaya zorladı.

Başlarda işler yolunda gitti. Hastalar sağlık hizmetine daha kolay erişiyor, AKP de “Sağlıkta reform yaptık, kuyrukları kaldırdık.” diyerek oyları topluyordu.

Böylece sağlık hizmeti talebinde müthiş bir patlama yaşandı, ortalama her vatandaş yılda on iki defa doktora gitmeye başladı. Fakat bu sözde çözüm bir süre sonra bumerang gibi geri döndü, arz tekrar talebi karşılayamaz hale geldi.

∗∗∗

Yeni durumda AKP ne yaptı?

Doktorları daha da fazla hasta bakmaya zorladı. Öyle olunca da muayene süreleri beş dakikaya kadar indi.

Bu durumda da vatandaşlar “Hastaneye gittim ama doktor benim yüzüme bile bakmadı” diye şikâyet etmeye ve derdine çare aramak için hastane hastane dolaşmaya başladı.

Türkiye’de bugün bir milyarı aşan doktor muayenelerinin büyük bir bölümü ilk müracaatlardan değil, aynı şikayet için yapılan mükerrer başvurulardan kaynaklanıyor.

Problemin birçok nedeni var ama birincisi bu.

∗∗∗

İl Sağlık Müdürü konuşmasında “Aile hekimi sadece ilaç yazdırılan, çocuğunuzu aşıya götürdüğünüz, gebe olduğunuzda izlemleri yaptırdığınız yer değil” demiş. Böylece hem problemin ikinci kaynağına işaret etmiş, hem de hastaları aile hekimine müracaat etmeye çağırmış.

Aynı şeyi uzun süredir Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da yapıyor.

Peki vatandaşlar bir sağlık sorunları olduğunda neden daha kolay hizmet alabildikleri aile sağlığı merkezlerini, ASM’leri değil de kalabalık hastaneleri tercih ediyorlar?

Birincisi, çoğu merdiven altı tekstil atölyesi misali daracık mekanlarda hizmet veren ASM’ler vatandaşa güven vermiyor.

İkincisi, siz bir hastaya “Hastalandığında ister bir ASM’ye, istersen de bir hastaneye mi gidebilirsin.” derseniz dünyanın neresinde olursa olsun hastalar hastaneyi seçer.

Bunu önlemenin tek yolu sevk zinciridir. Daha 3 Kasım seçimlerinden iki hafta sonra, 17 Kasım 2002’de açıkladığınız AKP’nin Acil Eylem Planında “Aile hekimliği uygulamasına geçilecek ve sağlam bir sevk zinciri oluşturulacak” diye söz veren siz değil miydiniz?

Aradan neredeyse çeyrek asır geçti. Ne oldu? Niye kurmadınız? Kurmaya kalktınız da elinizi tutan mı oldu?

∗∗∗

Son olarak da gelelim şu “Sosyalleşme aracı olarak hastaneye gitmek” meselesine.

Hastane kullanımlarının ne kadarının gerekli, ne kadarının gereksiz olduğu bütün dünyada tartışma konusudur. Bu oran toplumun genel eğitim düzeyinden sağlık okuryazarlığına, sağlık sisteminden toplumsal alışkanlıklara kadar birçok faktöre göre değişir.

İl Sağlık Müdürü’nün verdiği örnek de sadece bizim ülkemize özgü değildir. Ama bu tür, devede kulak bile sayılmayacak uç bir örnekle sağlık sisteminin sağlıksızlığı izah edilemez.

Problem Kocamustafapaşalı teyze değil.

Problem AKP zihniyeti.

/././

Bu nasıl kamulaştırma?-Özgür Gürbüz- 

İkizköy’de zeytinlikleri, ormanları ve yaşadığı toprakları korumak için çabalarken tutuklanan Esra Işık’ın itiraz ettiği acele kamulaştırma kararı aslında bir talan kararı. Yeniköy, Kemerköy ve Yatağan termik santrallarına kömür sağlamak için yapılan kamulaştırmaya kamulaştırma demek bile zor. Çünkü zeytinlik ve orman alanlarını yerle bir edecek bu el koyma hareketi, Aydem Enerji’ye ait Yatağan ile IC İçtaş Enerji ve Limak Enerji’ye ait Yeniköy ve Kemerköy termik santrallarına kömür çıkarmak için yapılıyor. Ortada “kamu” yok ama “kamulaştırma” var.

Kamulaştırılmak istenen alan sadece Akbelen Ormanı’nı veya İkizköy’ü kapsamıyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin hesaplarına göre 37 bin 500 hektarlık bir alandan bahsediyoruz. 50 bin futbol sahasına eş. 25 köy maden sahası içinde kalacak. Toplamda 57 köy etkilenecek. 820 bin zeytin ağacı kömüre feda edilecek ama iş zeytinle sınırlı değil. 18 bin 762 hektar ormanlık alan, 10 bin 500 hektar tarım alanı da termik santrallar için yok edilecek.

TBMM Enerji Komisyonu raporlarında yok olacak zeytin ağacı sayısı 82 bin deniyordu. Bu hesaba göre Milas’ta dönüm başına iki ağaç düşüyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi ise TÜİK verilerini esas alarak yaptığı hesaplamada dönüm başına 19 zeytin ağacı olduğunu hesaplıyor. Söylendiği gibi 82 değil 820 bin zeytin ağacı yok edilecek.

Kamulaştırma kapsamında bin 300 hektarlık doğal sit alanı bile var. Bölgenin başına yıllardır kirlettikleri havayla, külüyle bela alan bu üç santral bu kamulaştırma hamlesiyle kirletmeye devam edecek, geriye kül, çorak topraklar ve değişmiş bir iklim bırakacak. Bizi yönetenlere sormazsak olmaz. Nerede burada kamu yararı?

İşin bir başka ilginç boyutu ise kamulaştırma bedeli. Belediye yetkilileri kamulaştırma alanı içerisinde kalan tarım alanları ve zeytinliklerin kamulaştırma bedelinin 1,5 milyar avroyu bulacağını hesaplıyor. Bu rakama ormanlık alanlar için ödenecek bedel de dahil değil. 1,5 milyar avroya istenirse o santralların kurulu gücüne eş güneş veya rüzgar santralı kurulabileceğini de belirtiyorlar. Mesele elektrik ihtiyacıysa çözüm var. Kömür çıkarma bedelleriyle şirketlerin harcayacağı para daha da artacak. Bu parayı çıkarabilecekler mi diye merak ediyorsanız, aşağıda hesaba göz atmanızı öneririm.

2014’te yapılan özelleştirmede Aydem Enerji Yatağan için 1 milyar 91 milyon dolar ödedi. Limak ve İçtaş ise Yeniköy ve Kemerköy santrallarını 2,6 milyar dolara aldı. Bu konuları yakından takip eden EMO Samsun Şubesi eski başkanı Mehmet Özdağ’a (şu anda CHP Samsun İl Başkanı) santralların gelirlerini sordum. Yatağan’ın tahmini yıllık geliri 345 milyon dolar. Diğer santralların ise 600 milyon dolar. Aydem Enerji özelleştirme için ödediği parayı üç yılda çıkarmış. Yeniköy-Kemerköy’de ise durum daha farklı. Bu santrallara devlet ayrıca santrallar elektrik üretmese bile hazırda tutulmaları için kapasite mekanizması kapsamında ödeme de yapmış. 2025 yılında ödenen bedel 1 milyar 151 milyon TL. Yani, yılda 25,5 milyon dolar. Bu da Limak ve IC İçtaş’ın özelleşitme için ödedikleri bedeli yaklaşık dört yıl içerisinde geri aldığını kalan sekiz yılda da kar ettiklerini gösteriyor. Kömür üretimine sağlanan destekler gibi daha birçok kalem hesaba bile katılmasa durum bu.

Market açsanız paranızı belki üç yılda çıkaramazsınız ama Türkiye’de milyar dolarlar verip termik santral alırsanız üç yıl sonra daha da zengin olabiliyorsunuz. Ormanı, doğayı tahrip etmenize, köylüleri yerinden etmenize, iklim krizine yol açmanıza kimse sesini çıkarmıyor. En yaşlısı 44, en genci 31 yaşında olan bu santrallar 2014 yılında özelleştirilerek şirketlere devredilmek yerine çoktan kapatılmalıydı. Şirketler para harcadıkça santralları çalıştırmak ve yatırdıkları parayı geri almak isteyecekler. Hükümetin kömürlü termik santralları kapatma kararı almamasının Türkiye’ye nelere mal olduğunu bu büyük fotoğraf gösteriyor. COP 31’e ev sahipliği yapacak Türkiye’nin en büyük utancı kömürlü termik santrallar ve hapiste tutulan Esra Işık olacak.

/././

Korku-yorum?-Selçuk Candansayar- 

Süleyman Demirel’e atfedilen meşhur bir söz vardır: "Halkta iktidarın değişeceği hissi baskınlaşırsa, trafik polisinin bile davranışı değişir." Bu anekdot, siyasal meşruiyetin sadece hukukla değil, toplumun ortak beklentisinden ve o görünmez psikolojik üstünlük algısından da beslendiğini anlatır. Ancak bugün, bu değişimi müjdelemesi beklenen muhalif “fikir önderi, yazar, yorumcu”, iktidarın "değişmeyeceğine" dair bir ikna yarışına girmiş durumda.

KORKUYU ANALİZ DİYE SATMAK

Köşe yazılarında, televizyon programlarında, YouTube kanallarında gördüğümüz "Bu iktidar gitmez", "Muhalefet asla kazanamaz" şeklindeki kesin yargılar nesnel, soğukkanlı birer analizden çok ruhsal savunma çabasına benziyor. Otoriter yapının yargıyı bir silah gibi kullanarak her muhalif sesi baskılaması, bu “karakterlerde” derin bir yok edilme korkusu yaratmış gibi. Özellikle, daha önce yargı silahından nasibini almış, gözaltı ya da tutukluluk tezgâhından geçmiş olanlarında bu değişim çok daha karakteristik bir hal alıyor. Bir zamanlar "en radikal" olanın, o soğuk duvarlarla tanıştıktan sonra bir tür "teslimiyetçi gerçekçiliğe" savrulması, sadece fiziksel bir geri çekilme değil, derin bir ruhsal kırılma.

Bu karakterler, yaşadığı ağır yok edilme korkusunu dindirmek için bilinçdışında celladıyla bir pazarlığa oturmuş durumda. Yazılarında, söylediklerinde, yorumlarında açıktan ya da örtük biçimde şu mesajı veriyorlar: "Ben artık tehlikeli değilim; çünkü iktidarın yenilmezliğine toplumu ikna eden bir analistim." Kendi içlerindeki "kahraman" imgesi o tezgâhta parçalandığı için, bu acıyı kitleye yansıtıyorlar. "Benim gibi bir dev bile nasibini aldıysa, sizin o 'kırkyama' muhalefetinizle hiçbir şey değişmez" demeye getiriyorlar. Bu hal, bu karakterlerin kendi özgüvenlerindeki yaralanmanın faturasını toplumsal umuda kesmek olarak anlaşılmalı.

Demirel’in bahsettiği o trafik polisinin tavrını değiştirecek olan "değişimin kokusunu" almayı en çok da bu isimler reddediyor. Çünkü o kokuyu almak, yeniden risk almak ve yeniden "nasibini almak" demek. Kendi güvenliklerini korumak uğruna toplumsal iradeyi "analiz maskesi" altında boğmaya çalışıyorlar. Hapis yatma ya da sistem dışına itilme riskini göze alamayan zihin, bu yakıcı korkuyu örtbas etmek için "mantığa büründürme" yolunu seçiyor. "Zaten kazanamayacaklar" diyerek risk almanın anlamsız olduğunu ilan etmek, kişiyi hem tehlikeden hem de eylemsizliğin yarattığı suçluluk duygusundan koruyan bir kalkan.

KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN MAĞLUBİYET

“Fikir önderlerinin” bu "yenilgi inancı", Demirel’in trafik polisinin tavrını sabitleştiren temel etken. Bu isimler, her hamleye “böyle olmaz”, “onunla olmaz”, "beceremezsiniz" söylemleri ile saldırarak aslında, kendi radikal çaresizliklerini muhalefete yansıtıyorlar. Oysa, toplumsal değişim hissi, kolektif bir iradeyle inşa edilir.

Muhalefetin, eksiğiyle-kusuruyla bir "kırkyama" gibi tüm parçaların birlikte ve bir arada durmasıyla oluşacak bütünden doğacak gücünü kabul etmek yerine, sürekli kusursuz bir lider arayışı propagandası yaparak toplumda filizlenen umudu eziyorlar. Kendi içlerindeki o "kusursuz kahraman" olma arzusunu tatmin etmek için, muhalefete dair “buldukları” en küçük “eksikliği” bile felaket senaryolarına dönüştürüyorlar. Bu tutumları onları, korkuları gayet anlaşılabilir edilgenler olmaktan çıkarıp, değişimi getirecek o toplumsal "kırkyama örtünün” hiç dokunamıyor olmasına neden olan birer sabotajcıya dönüştürüyor.

RÜYADAN UYANMAK

Demem o ki, iktidarın gitmeyeceğine inanma konforu, aslında sistemin içinde kendine güvenli bir alanda tutma çabası. Trafik polisinin tavrını değiştirecek olan şey ise, bu sahte “gerçekçilik” rüyasından uyanmak. Gerçek devrim, korkusunu "analiz" diye pazarlayanların çizdiği o karanlık sınırları reddedip; "ben" demekten vazgeçenlerin, o kusurlu ama dirençli kırk yamalı kolektif dokuya karıştığı zaman başlar ancak.

Kendi küçük krallıklarımızdaki "kurtarıcı kahraman" rüyalarımızdan uyanıp umutla yanımızdakinin elini tuttuğumuzda, o kırkyama örtü bizi sadece korumayacak, beklediğimiz o değişimin de ta kendisi olacak.

/././

AKP usulü ekonomi: Ya borç ya iflas -Mustafa Bildircin- 


Nisan 2025’te 220 milyar TL olan takibe düşen ticari kredilerin toplam tutarı, Nisan 2026’da 408 milyar TL’ye yükseldi. 2025’te 11,7 milyar TL olan ödenmediği için takibe düşen kurumsal kredi kartlarındaki borç tutarı ise 2026’da 26,2 milyar TL’ye fırladı.

Ticari kredilerdeki bozulma, reel sektörü finansman kriziyle karşı karşıya bıraktı.

CHP’nin çalışması, takibe düşen ticari kredilerdeki artışın endişe verici boyuta ulaştığını gözler önüne serdi.

Çalışmada, “Kötü günlerin geride kaldığını, çok kötü günlerin yakında olduğunu görüyoruz” denildi.

Reel sektörün karşı karşıya olduğu finansman krizini ortaya koyan çalışmaya, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Üyesi, CHP Milletvekili Ahmet Vehbi Bakırlıoğlu imza attı.

Bakırlıoğlu’nun çalışmasında, KOBİ’lerin içinde bulunduğu ağır tabloyu ortaya koyan veriler sıralandı.

AĞIR TABLO

Çalışmaya göre, Nisan 2025’te 220 milyar TL olan takipteki ticari kredilerin toplam tutarı, Nisan 2026’da 408 milyar TL’ye tırmandı.

2025 yılında ödenmediği için takibe düşen kredi kartı tutarının 11,7 milyar TL olduğunu kayda geçiren CHP'li Bakırlıoğlu, takipteki kurumsal kredi kartı borçlarının 2026’da 26,2 milyar TL’ye yükseldiğini kaydetti.

ŞAHLANAN BORÇLAR

Verilere yönelik, aralarında BirGün Gazetesi’nin de yer aldığı gazetelere değerlendirmelerde bulunan Bakırlıoğlu, özetle şunları söyledi:

“Veriler, şirketlerin bankalara karşı yükümlülüklerini yerine getirmekte zorlandığını gösteriyor. Benzer durum karşılıksız çek tutarlarında da karşımıza çıkıyor. Karşılıksız çek tutarı 2026 yılının ilk üç ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 73 artarak 76,7 milyar liraya ulaşmış.

Özetle KOBİ’ler, şirketler borçlarını ödemekte zorlanıyor. Bu dönemde toplam kullanılan ticari kredi tutarındaki artış yüzde 36 olmuş ancak takipteki borçlar yüzde 100'ün üzerinde artmış. Bu verilere

Geçmişte, ‘Zombi şirketler’ olarak nitelediğimiz yani düşük faizli kredilerle ve teşviklerle ayakta kalan şirketlerin bu ortamda devam etmeleri giderek zorlaşıyor. Her yıl rekor kıran konkordato başvuruları ve iflaslar bu tabloyu doğruluyor. İktidar her seferinde ekonomi şahlanıyor, büyüyor dedi ama maalesef görünen o ki büyüyen ve şahlanan tek şey borçlar olmuş… Bu yük ne şirketler ne de yurttaşlar tarafından taşınabilir. Türkiye'nin acilen üretim odaklı, planlı ve gerçekçi bir ekonomi politikasına dönmesi şarttır.”

***

Karşılıksız çekler patladı -Havva Gümüşkaya-

Finansmana erişemeyen işletmeler çeke yöneldi. Piyasada çek sayısı patladı, karşılıksız çek ve buna bağlı mağduriyetler arttı. Mart ayında karşılıksız çek sayısı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 100,2 oranında artarak 32 bine yükseldi.

Ekonomideki daralma ve finansmana erişimde yaşanan sıkıntılar, ticari hayatı zora sokmaya devam ediyor. Geçmişte ticari hayatın temel araçlarından biri olan ancak son yıllarda yerini büyük ölçüde ticari kredi kartlarına bırakan çekler, yeniden piyasaya çıktı. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler, nakit akışlarını sürdürebilmek ve vadeli ticareti devam ettirebilmek için yeniden çek kullanımına ağırlık veriyor. Ancak bu dönüş, beraberinde ciddi riskleri de getirdi.

Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi verileri, çek kullanımındaki bu hızlı artışı net biçimde ortaya koydu. Karşılıksız çekler ve buna bağlı mağduriyetler de hızla artmaya başladı. Sadece Mart ayında karşılıksız çek sayısı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 100,2 oranında artarak 32 bine yükselirken, bu çeklerin parasal tutarı da yüzde 176 oranında artarak 33,4 milyar liraya çıktı.

Mart itibarıyla bankalara sunulan 3 milyon 537 bin çekin yüzde yüzde 2,1’ine karşılıksız işlemi yapıldı. Bu oran, 2020 yılının aynı döneminden bu yana en yüksek seviyeyi işaret etti.

Ocak-Mart döneminde ise parasal tutarı 76,8 milyar lirayı bulan 75 bin çek bankalara ibrazında karşılıksız çıktı. Yılın ilk çeyreğinde karşılıksız çıkan çek sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 26, bu çeklerin parasal tutarı ise yüzde 74 oranında arttı. 2025 Mart ayında ilk kez karşılıksız işlemi yapılmış çeki bulunan kişi sayısı bin 243 iken, 2026’nın aynı ayında bu rakam 2 bin 728’e ulaştı.

***

Geçimden kopuş: Tarladan madene kırsalın emek rejimi -Özge Güneş- 

Bugün kırsalda "doğa savunusu" ile "emek mücadelesi" birbirinden ayrı, farklı toplumsal kesimlerin ilgilendiği bağımsız kulvarlar değildir. Bunlar, aynı sermaye birikimi sürecinin yarattığı yıkıma karşı verilen mücadelenin farklı cepheleridir.

Bugün Türkiye kırsalında farklı bölgelerde, farklı sektörlerde ve birbirinden bağımsızmış gibi görünen formlarda patlak veren emek-sermaye çatışmaları, aslında aynı sürecin farklı yüzlerini oluşturuyor: Kendi toprağında üretim yapan bağımsız üreticinin, üretim araçlarından koparılarak, aynı sermaye ağının içinde öğütülen ucuz, güvencesiz ve hakları gasp edilmiş bir işçiye dönüştürülmesi. Kırsal alan tarımsal üretimin gerçekleştiği bir yer olmaktan çıkarken, aynı zamanda hukuki ve idari kararlarla sömürünün yeniden üretildiği devasa bir saha olarak kurgulanıyor. Bu durum, farklı coğrafyalarda yaşanan bu çatışmaların tesadüfi olmadığını, mülksüzleştirilen köylü ile güvencesizleştirilen işçinin kaderinin aynı sömürü mekanizmasında birleştiğini açıkça gösteriyor.

Bu soyut görünen dönüşüm, son haftalarda yaşanan bir direnişle somutlaştı. Geçtiğimiz günlerde Doruk Madencilik işçilerinin haftalar süren direnişi, Türkiye kırsalına dayatılan sömürü çarkının nasıl ilmek ilmek örüldüğünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Direniş zaferle sonuçlanırken, Bağımsız Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır’ın kurduğu şu cümleler, meselenin topyekûn bir toplumsal yıkım olduğunu bütün açıklığıyla özetliyordu: “Bir yeri maden sahası ilan edip, orada tarımla geçinen çiftçiyi-köylüyü, maden işçisi olmaya mecbur bırakıyorlar. Köylerimizden okullarımızı aldılar, kahvemizi aldılar, sonra şehre getirdiler ve maden ruhsatları verdikleri şirketlerin kölesi yaptılar. Şimdi köye de gidemiyoruz, maaş da alamıyoruz.”

Bu sözler bir köyün maden sahası ilan edilmesiyle başlayan, toprağından koparılan üreticinin başka hiçbir yaşam alternatifi bırakılmaksızın yerin metrelerce altında çalışmaya mahkûm edildiği tam anlamıyla bir rehin alınma halini ifade ediyordu. Ancak sanılmasın ki bu kuşatma yalnızca maden sahalarıyla sınırlı. Bugün mera alanlarını korumaya çalışan köylülere kesilen yüksek cezalar, ortak kullanım alanlarının işgal gerekçesiyle yasaklanması ve köylünün kendi yaşam alanını savunduğu için tutuklanması bu sürecin en somut örnekleri arasında. Keza JES, HES vb projelerle suya ve toprağa erişimin kısıtlanması, köylüyü üretimden koparan başkaca zor mekanizmaları arasında sayılabilir.

KAMUSAL HAYATIN ÇÖZÜLÜŞÜ

Mülksüzleştirme ve proleterleşme, liberal aklın varsaydığı gibi sanayi devriminde kalmış arkaik kavramlar değil, tam aksine 21. yüzyıl Türkiye’sinde kırsal emek rejiminin en güncel yapı taşlarıdır. Bir zamanlar kendi tarlasından, zeytinliğinden yaşamını onuruyla idame ettiren küçük üreticinin bugün boğaz tokluğuna angarya çalıştırılmak istenmesi, bile isteye inşa edilen bu tahayyülün bir sonucudur. Bu nedenle mesele doğrudan doğruya politik olarak kurgulanmış bir tasfiye sürecidir. Yani bu dönüşüm elbette bir gecede olmadı. Kamunun kırsaldan bir çekilmesi, tarımsal desteklerin tırpanlanması, ithalata dayalı gıda politikalarıyla üreticinin bilerek rekabet edemez hale getirilmesi bu sürecin zeminini hazırladı.

MEKÂNSAL VE EKOLOJİK İLHAK

Bu tasfiye sürecinin en görünür ve en yıkıcı boyutu ise mekânsal ve ekolojik ilhak politikalarıdır. Son yıllarda adeta bir furyaya dönüşen maden ruhsatları, enerji projeleri ve orman tahsisleri, kırsal alanın maddi ve mekânsal temelini doğrudan yok etmektedir. Son 15 yılda 386 bin maden ruhsatının verilmiş olması, her yerin santim santim sermayeye satıldığının en net kanıtı. Bu koşullarda madende, santralde ya da taş ocağında çalışmak zorunda kalan köylü için durum, sıradan bir sektör değişikliği ile açıklanamayacağı gibi sömürü de işyeriyle sınırlı kalmaz. İşçinin yaşadığı köyü, soluduğu havayı ve içtiği suyu kapsayan bütün bir yaşam alanına yayılır. Maden sahası, JES’i, termik santrali toprağı zehirler, yeraltı sularını kurutur... İşçi, gündüz yerin altında sağlığını satarken, akşam evine döndüğünde aynı şirketin zehirlediği bir doğanın içinde yaşamak zorundadır.

AYNI MÜCADELENİN İKİ YÜZÜ

Tüm bu çok katmanlı kuşatma çerçevesinde, kırsalda patlak veren itirazları ve direnişleri birbirinden yalıtılmış vakalar olarak okumak, meselenin devasa bütünlüğünü gözden kaçırmak demektir. Bugün kırsalda "doğa savunusu" ile "emek mücadelesi" birbirinden ayrı, farklı toplumsal kesimlerin ilgilendiği bağımsız kulvarlar değildir. Bunlar, aynı sermaye birikimi sürecinin yarattığı yıkıma karşı verilen mücadelenin farklı cepheleridir. Bir yanda yüzyıllardır yaşadığı zeytinliğini, ormanını korumaya çalışan köylü, diğer yanda o alanlar gasp edildiği için yerin yedi kat altında güvencesiz çalışmak zorunda kalan işçi vardır. Ve işin en çarpıcı yanı, bu iki figür çoğu zaman aynı hanenin fertleridir. Bu nedenle bu iki mücadeleyi karşı karşıya koyan her yaklaşım, sermayenin kurduğu ayrımı yeniden üretmekten başka bir işe yaramaz. Bu nedenle bugün toplumsal muhalefetin, hangi formda olursa olsun, bu ortak direniş zeminini birleştirmesi zorunludur. Son olarak bu düzenin kırsalı nasıl şekillendireceği henüz tamamlanmış değil ama hangi yönde ilerlediği fazlasıyla açık. Soru artık buna nasıl bir karşılık üretileceğidir. Çünkü kırsalda kurulan bu düzen, yalnızca bugünü değil, emeğin ve üretimin geleceğini de belirleyecek.

/././

Yaşam mücadelesi > nüfus mühendisliği -Gözde Bedeloğlu-

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanan 2 Mayıs tarihli genelgeye göre 2026-2035 dönemi “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edildi. Doğurganlık hızının tarihin en düşük seviyesine gerilediği belirtilerek nüfus yapısındaki değişimlerin “varoluşsal bir boyuta” ulaştığı savunuluyor. Temel amaç, gerileyen doğurganlık hızını artırmak ve geleneksel aile yapısını korumak olarak belirlenmiş. Bu doğrultuda, önümüzdeki on yıl boyunca gençler evliliğe teşvik edilip, çok çocuklu aileler desteklenecekmiş. Ayrıca aileyi ve nüfusu olumsuz etkilediği söylenen “cinsiyetsizleştirme akımı, zararlı alışkanlık ve bağımlılıklar” ile de mücadele edilecekmiş. LGBTİ+ bireyler kriminalize edilip ayrımcılığa uğramaya devam edecek yani. Bunların hepsi kulağımıza tanıdık geldi diyecek olursanız haklısınız. İktidar, 2025 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesi sebebiyle benzer bir motivasyon ve hedefle çeşitli çalışmalar yürütmüştü. Ancak veriler başarı sağlanamadığını gösteriyor. TÜİK’e göre “2025 Aile Yılı”nda evlenme sayıları azalırken, boşanan çiftlerin sayısında ise artış olmuş. Ortalama evlenme yaşı da, 2024’e bakıldığında erkek ve kadınlarda yükselmiş. 2001 yılında 91 bin bandında olan boşanma sayısı, 2025 yılı itibarıyla 193 bini aşarak tarihi bir rekor kırmış. İletişimsizlik, ekonomik kriz ve ekonomik şiddet ilk sıralara yerleşen ayrılık nedenleri olmuş. İktidar, 2025 yılında başarı sağlayamadığı programı önümüzdeki on yıla yaymaya karar vermiş görünüyor.

Dün, Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenen Aile ve Nüfus 10 Yılı Vizyon Tanıtım Programı’na katılan Erdoğan, yıllar önce “en az üç çocuk” diyerek yaklaşan tehlikeye dikkat çektiğini ve gelinen noktada haklılığının ispat edilmiş olduğunu söyledi.

Yani insanlar, Erdoğan’ın uyarılarına kulak asmadı ve nüfusumuz yaşlandı. Durum bu kadar basit olsaydı, çözümü için on yıllık plan yapmaya gerek olmazdı değil mi? Zaten, “en az üç çocuk” hedefinin neden başarılı olamayacağını da yine yıllar önce kadın örgütleri, ekonomistler ve hukukçular tane tane anlatmıştı. Geçim sıkıntısı ve ekonomik istikrarsızlık üzerinde en çok durulan eleştiri konuları olmuştu. Her şeyden önce doğacak çocuklara bir gelecek vadedilmesi gerekiyor. İş, aş ve nitelikli eğitime ulaşabilecekler mi? Aileler çocuk bakım masraflarını karşılayabilecek ekonomik güce sahip mi?

Devlet, ücretsiz kreş, okulda bir öğün beslenme gibi çocukların temel ihtiyaçlarıyla ilgili anne babalara destek olacak altyapıyı hazırlamış mı? Kadının vücudunu bir nüfus politikasının aracı haline getirerek bedeni üzerinde tahakküm kurmak ve doğuracağı çocuk sayısına karar vermek hangi demokratik yönetim anlayışında var?

Bir ülkenin gücünün, sadece nüfusun "çokluğu" ile değil, o nüfusun ne kadar iyi eğitimli, sağlıklı ve üretken olduğu (nüfusun niteliği) ile ölçülmesi gerekir. Devlet bunca yıl, çocuk sayısına karışmak yerine mevcut çocukların güvenliğini, eğitim kalitesini ve ailelerin ekonomik refahını sağlamaya odaklanmış olsaydı, nüfusunun azalması ya da yaşlanması konusunda bu denli kaygılı olmazdı. Günün sonunda, sorunun sadece “çocuk doğurun” demekle çözülemeyeceğini söyleyenler haklı çıkmış oldu. Hükümet, 2026 yılında yuva kuracak gençlere desteği 150 bin liradan 200-250 bin liraya yükseltmenin yanında, talep ettikleri üç çocuk için nitelikli eğitim, sağlıklı ve güvenli bir çevre- nin inşasına da bir an önce başlasa çok iyi olur. Okullarda bir öğün ücretsiz yemek desteği vermekle ve eğitim kılıfı altında yürütülen çocuk işçiliğinin sonlandırılmasıyla işe başlanabilir. Bir milletin gücü en önce çocuklarını yaşatabilmesinde gizlidir.

İsmail Arı’ya not: 42 gün oldu... Dostların olarak aklımız gönlümüz hep seninle. Haberlerini, güler yüzünü çok özledik. Kavuşmayı dört gözle bekliyoruz. Sevgiler…  

/././

Güzel günlere ‘Ulaş’ılacak mutlaka -Semra Kardeşoğlu- 

Son 30 yılın en soğuk 1 Mayıs günü. Üstüne bir de geçen yıl olduğu gibi yağmur var. Ama soğuğa ve yağmura rağmen, 7’den 70’e yüzlerce kişi bir kez daha yollara düşmüş. Söğütlüçeşme’ye gelen otobüsler ve Marmaray’dan akın akın iniyorlar. Ellerinde bayraklar, pankartlar var.

İlk karşılaştığım grup Sol Partililer. Her yaş grubundan kadınlar erkekler ve gençler bir arada. Ama asıl önemlisi 68, 78 ve 88 kuşağı ile 2008 kuşağı yan yana. Çoğu üniversite öğrencisi ‘Sol Genç’liler heyecanlı. Sık sık ''Birleşe birleşe kazanacağız'' sloganı atılıyor. Yürüyüş başlamadan önce halay başlıyor. Taşıdıkları pankartlarda Mahir var, Deniz var ve Ernesto var. Kadıköy Meydanı’na doğru yürüyüşe geçiyorlar. Kortejde tutuklu BirGün Muhabiri arkadaşımız İsmail Arı'nın fotoğrafı da taşınıyor. "İsmail Arı'ya özgürlük" sloganı atılıyor.

Korteje bir kadın yaklaşıyor. 12 Eylül sonrası yani 46 yıl önce İsviçre'ye gitmiş. Bir daha dönememiş. "Tanıdığım arkadaşlarım var mı diye bakıyorum” diyor. Biri yanıt veriyor: "Hepimiz tanıdığız." 46 yılda tükenmeyen özlem var.

1 MAYIS GÜNÜ MEYDANDA ÇALIŞANLAR

Kadıköy’e gelenler arasında sadece bayramı kutlayanlar yok çalışanlar da var; Seyyar satıcılar. Bu yıl sanırım en çok rağbet gören haki renkli, kızıl yıldızlı Castro şapkaları. Fiyatı 200 lira. İsmail Pınar 30 yıllık satıcı. Bayramı kutlamıyorsunuz diyorum. “Ben yarın kutlarım artık” diyor. “1 Mayıs işçinin, garibanın bayramı” diye ekliyor.

Satışlardan memnun olmayan yağmurluk satan Nazım usta. Aslında tersane işçiymiş. Bir süre önce işten atılmış. O da ufak tefek şeyler satıp günü kurtarma derdinde.

MADENCİLERE BARETLİ SELAM

CHP Bakırköy’den gelen dört genç var. Ellerinde 1977 1 Mayısında katledilenlerin fotoğraflarının olduğu afiş taşıyorlar. Başlarında direnen madencilere selam çakmak için baret takmışlar.  “Bu katıldığınız kaçıncı bayram?” diye soruyorum. Yanıtlıyor; Kendimi bildim bileli gelirim. 28 yaşımdayım. Babam sendikalı bir işçi. İsminiz nedir diyorum; “Vedat Aydın” diyor. Duruyorum bir süre. “Tanıdık mı geldi” diyor. “Elbette” diyorum. “Babam onun ismi yaşasın diye bana vermiş…”  Kayıtlara “faili meçhul” diye geçen ama faili belli cinayette katledildi. HEP Diyarbakır İl Başkanı idi. Öldürüldüğünde 38 yaşındaydı.

Yanındaki genç kadına yöneliyorum. “Siz çalışıyor musunuz öğrenci misiniz?” diye soruyorum. “Ben ev genciyim” diyor ve devam ediyor: Zaten mezun olan gençlerin 1-1,5 yıl iş bulma şansı yok. Benim de 1 yıl geçti mezun olalı. Önce “Antropoloji” sonra “Gastronomi ve mutfak sanatları” bölümlerinden mezun oldum. Akademide yer almak istiyorum. Sınava hazırlanıyorum. Sınav ücretleri de çok yüksek. Zaten işsiz olan biri için yüksek” diyor.

Alper Kara-Dilara Kara çiftini dinliyorum. İkisi de Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü mezunu. 28 yaşındaki Alper Kara anlatıyor: “Siyaset Bilimi doktorasına hazırlanıyor.  İlk defa bir önceki jenerasyondan daha fazla eğitimli olan ama daha az kazanan bir kuşağız. Böyle sürerse önümüzdeki dönemde de farklı olmayacak. Sesimiz duyulsun istedik. Ama en çok madencilerin direnişini selamlamak için geldik. Bize umut verdiler. “

Başlarında ”Varto jeotermal istemiyor” yazılı şapkalar olan bir çift görüyorum. Memleketlerinde doğalarının tahrip edilmesine karşı seslerini duyurmak istemişler. Biz de duyuralım seslerini: Varto JES istemiyor” haberiniz olsun.

Alanın en minik 1 Mayısçısı annesinin kucağında. İsmi ne diye soruyorum. “Ulaş” diyor.  Ulaş vurulalı bu ülkede 54 yıl oldu. Ulaşları unutturmak için silindirlerle geçtiler sokaklardan, caddelerden. Unutturamadılar. Hâlâ çocuklara "Ulaş" ismi veriliyor. Öyleyse daha güzel 1 Mayıslara ulaşmak mümkün.

/././

BİRGÜN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -4 Mayıs 2026-

Ana akım sendikacılığın krizi!-Aziz Çelik-  Madencilerin Nisan 2026 Ankara direnişi ve 1 Mayıs 2026’daki dağınık ve zayıf tablo bir kez daha...