Merkez Bankası ‘tahminleriyle’ halkı nasıl yanıltıyor? + Çocuk nedir? Eğitimden amaç, iş gücünü mü çocuğun ve toplumun gücünü mü geliştirmek? + Trump’ın Çin ziyareti ve Tukidides tuzağı -EVRENSEL-

Merkez Bankası ‘tahminleriyle’ halkı nasıl yanıltıyor?-Uğur Zengin-

Başta Merkez Bankası ve siyasal iktidar olmak üzere ekonomi şefleri Türkiye’de halkı uzun süredir yanıltıyor. Kavram kargaşasıyla su bulanıyor ve gerçek perdelenmek isteniyor.

Neoliberal dünyanın kalanı gibi Türkiye’de de enflasyona karşı tipik bir ‘enflasyon hedeflemesi rejimi’ uygulanıyor. Esasen iki fikre dayanıyor. Birincisi, hedefin üzerindeki enflasyonun sorumlusu işçilerdir; ikincisi işsizlik artışı enflasyonu kontrol etmek için ödemeye değer bir bedeldir.

Rejim, kâr peşinde koşanı değil, ücretiyle geçineni hedef alıyor. Bu modelde sendikalar piyasayı bozan bir ‘alerjen’ olarak görülüyor. Rejimin sınıfsal karakterini yalnızca bu bile faş etmeye yeter.

Tahmin değil, hedef
İsminden de anlaşılacağı üzere bu model, bir enflasyon hedeflemesi rejimi, bir tahmin rejimi değil. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası yayınlarında yer alan ifade ile bu rejim; sayısal bir enflasyon hedefi belirlenmesini ve Merkez Bankasının öngörülen süre zarfında bu hedefe ulaşmayı taahhüt etmesini esas alıyor.

Ancak Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan -daha önceki toplantılarda olduğu gibi- dünkü enflasyon toplantısında da, “Enflasyonun 2026 yıl sonunda yüzde 26; 2027 yıl sonunda ise yüzde 15 olarak gerçekleşeceğini tahmin ediyoruz” diyordu.

Merkez Bankası esasen bir enflasyon tahmini yapmıyor, enflasyon hedefi belirliyor ve bu hedefe ulaşacağını taahhüt ediyor. Yani yetkisine dayanarak garanti veriyor. Tahmini ise herhangi biri yapabilir, tahmin yapan garanti vermez.

İşin Türkçesiyle bu model ile Merkez Bankası mealen, “İşçiler, ispatlayamam ama enflasyonun sorumlusu sizsiniz. Elimdeki araçları kullanarak, size dokunarak, ücretlerinizi düşürerek ya da bir kısmınızı işsiz bırakıp gelirinizi sıfırlayarak enflasyonu şu kadar zaman içinde şu seviyeye çekmeyi taahhüt ediyorum” diyor.

Hedeften kat kat sapıldı

Ancak ne oldu? Ocak 2023’te Merkez Bankası 2025 yılı enflasyonunun yüzde 5 olacağını hedeflemişti. Diyelim ki, Şimşek geldi ve politikalar rasyonelleşti. Temmuz 2023’te 2025 yılı için enflasyon hedefi yüzde 15’ti. Ocak raporuna göre sapma; ilk baştaki yüzde 5’lik hedefe kıyasla 25.89 puan (oransal olarak yüzde 517), ‘rasyonelleşme’ sonrası revize edilen yüzde 15’lik hedefe kıyasla bile 15.89 puan (oransal olarak yüzde 106) oldu.

Daha kötüsü 2024’te halka 2026 sonunda enflasyon oranının yüzde 9 olacağı taahhüt edildi. Dün yayımlanan raporda Merkez Bankası 2026 yılı sonu için hedef enflasyonunu yüzde 26’ya çıkardı. Merkez Bankası sadece 2 yıl 3 ay sonra verdiği garantiden yüzde 189 saptı. Yani yaklaşık üç katına çıktı.

Ya da bu yılın başında Merkez Bankası ne vadediyordu? Yıl sonu için yüzde 18 enflasyon. Sadece üç ay sonra ne oldu? Yüzde 26. En iyimser tahminle bile Merkez Bankası üç ayda hedefinden yüzde 44.4 saptı.

En alttakilerin suçu
Milyonlarca insan kavram kargaşası ve ayak oyunuyla yanıltıldı. Ancak hâlâ sürecin bedelini zaten reel ücret ve maaşı madara edilenler ödüyor. Ücretler tırpanlanmaya devam ediliyor, hayat pahalılığı krizi derinleşiyor. Haneler geçim sıkıntısı nedeniyle birleşiyor. Bunun da siyasal bir temeli var. Gazetemize yazan bir çocuk işçi, “Kime sinirliyim diye soracak olursanız, bu ülkeyi yönetenlere sinirliyim. Çünkü, kendi suçlarını örtbas etmek için başka suçlu arıyorlar” diyordu. En başa dönelim, enflasyon yüksekse bu toplumsal hiyerarşide en alttakilerin suçu olmalıdır. Metal işçilerinin, çocuk işçilerin, işsiz kalmış tekstil işçisinin, ücreti baskılanan öğretmenin, bir fabrikadaki CNC operatörünün, bir kuryenin ya da bir liman işçisinin… Daha çok gelire sahip olanın, bir şirket CEO’sunun, Merkez Bankası başkanının, bakanın ya da bir holdingin genel müdürünün değil…

Bu çarpık siyasal mimari, TCK 217/A’yı (Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu) asıl sorumlulara, yani Merkez Bankasına ya da manipülatif piyasaya karşı işletmiyor. Yasanın ucu; bu düzeni eleştiren yazarlara, iktidarın alerjen kabul ettiği sendikacılara ve emeğinin peşindeki işçiye dokunuyor.
/././

Çocuk nedir? Eğitimden amaç, iş gücünü mü çocuğun ve toplumun gücünü mü geliştirmek?-Adnan Gümüş-

Eğitimden amaç iş gücü için mi çocuğun ve toplumun gelişimi, doğayla da uyumlu yaşamak için mi? Eğitimin sağlaması gerekenler neler?

Türkiye’de iktidar ve iş çevreleri hemen her defasında “iş gücü”, “istihdam edilebilirlik” vurgusu yapıyor, bu da mesleki eğitimle ilişkilendiriliyor.

Dahası kendi verileri/istatistiklerinin aksine, yükseköğretimin iş gücüne katılım sağlamadığını iddia ediyorlar, oysa bu yalan, en yüksek iş gücüne katılım yükseköğretim mezunları arasında bulunuyor.

Sadece Türkiye değil esnafın burjuvazinin iktidarların bu söylemi tüm dünyada benzer. Bologna süreci (tüm yükseköğretim de ekonomiye göre) düzenlenmeye çalışılıyor.

Bu hafta Rusya üzerinden bir değiniye değineceğim.

Eğitimin amacı para kazandırıcı iş/kariyer mi olmalı?

Uluslararası tartışmalardan, Rusya’dan aktarılan bir yazıya binaen, gençliğin eğitimden iş ve kariyer yüzünden koptuğuna dair bir aktarım bu hafta t24’te yer aldı: “Diplomanın büyüsü bozuldu: Gençler neden üniversiteden vazgeçiyor?” ana başlığı “Üniversite eğitimi sosyal asansör olma işlevini yitirdi” alt bağlığı ile aktarılan değerlendirmede ana sav ve temellendirme şu şekilde:

“Son yarım yüzyıldır küresel çapta bir patlama yaşayan yükseköğretime olan ilgi hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde hızla ivme kaybediyor. Eğitim maliyetlerinin her geçen gün artmasına rağmen, üniversite diplomasının kariyer basamaklarını hızla tırmanma garantisi vermemesi gençleri farklı arayışlara itiyor. Günümüzde bir mühendislik ya da işletme mezununun kurye, barista veya satış danışmanı olarak çalışmak zorunda kalması, artık istisnai bir durum olmaktan çıkıp küresel bir norm haline gelmiş durumda.

Rusya’da İzvestiya gazetesinin derlemesine göre, üniversite eğitiminin “sosyal asansör” olma işlevi birçok ülkede durma noktasına geldi.

ABD’de New York Federal Rezerv Bankası verilerine göre, 2025 sonu itibarıyla 22-27 yaş arası mezunların yüzde 43’ü, diploma gerektirmeyen işlerde “yetersiz istihdam (underemployment)” sorunuyla karşı karşıya.

İngiltere’de ise üniversite mezunlarının asgari ücretli çalışanlara göre kazandığı maaş farkı 2007’den bu yana yarı yarıya azaldı. Öğrenci kredileri ve yüksek yaşam maliyetleri eklendiğinde, diplomalı bir gencin harcanabilir geliri 15 yıl öncesine göre yüzde 30 daha düşük seyrediyor.

Eğitimdeki bu krizin temelinde arz-talep dengesizliği ve akademik programların piyasa gerçeklerinden kopuk olması yatıyor. Örneğin ABD’de 2014-2024 yılları arasında bilişim sektöründeki giriş seviyesi pozisyonlar yüzde 6 artarken, mezun sayısı yüzde 110 oranında patladı. Öte yandan sağlık gibi ciddi personel açığı olan alanlarda mezun sayısı sadece yüzde 5 arttı. (…)

Türkiye dahil birçok ülkede gözlemlenen bu “diploma enflasyonu”, eğitim sistemini evrilmeye zorluyor. Üniversiteler finansal bir çöküş yaşamasa da artık piyasa talebine göre kontenjan sınırlamaları ve müfredat güncellemeleri kaçınılmaz birer zorunluluk haline geliyor.”

Burada maalesef varsayılan temel ölçüt; iş gücü piyasası ve emek piyasasında daha yüksek maaş getirisi olan iş/kariyer.

İş gücü mü çocuğun toplumun gücü, doğanın döngüsü mü? Ana ölçütler neler olmalı?

Eğitim gerektirmeyen yüksek ücret kazanılan işleri saysak acaba hangileri?
İş para kazanmak ise bunda eğitimin belli bir payı var elbette, ama bu genel eğilimle ilgili. Tek tek bir kişinin aynı 8 saatte para kazanacağı eğitim gerektirmeyen işler de çok sayıda sayılabilir.

Bu durum değerlendirmenin özünden değildir, ilinektir, talidir. Onun için bu konuya girmiyorum.

Eğitim paraya piyasaya endeksli bir şey değildir.

Ana soru, çocuğun ve eğitimin ne olduğudur.

Çocuk nedir? Eğitimden amaç nedir?
Temel eğitimden amaç da başarı ölçütü de iş gücüne katılım, iş verimliliği ve iş performansı olamaz, bunlar nitelikli bir eğitimde bazı alt boyutlar olarak içerilir ama içerilmese de eğitim için temel kriterler değildir.

Çocuk bir kişidir, kişi olmak kendi eylemine kendi iradesiyle kendi aklıyla karar verebilmektir, eğitim de çocuğun yetiştirilmesi, eyleminin öznesi olmasına yöneliktir.

İş gücü piyasasında çocuk eyleminin öznesi değildir, bu piyasa ana öznedir, piyasayı kontrol edenler ana aktörlerdir, ama çocuklar veya insanlar değil. İş piyasasına uyumu ana amaç haline getirmek çocuğu özne olmaktan çıkarmakta, bir araç bir alet konumunda, makinenin bir dişlisi konumuna düşürmek anlamına gelmektedir.

Üç temel töz/varlık/özne sayarsak bunlar kişi, toplum ve doğadır. Eğitimden amaç, çocuğun kişi olmaya, toplumun toplum olmaya, doğa ile birlikte yaşamaya hazırlanmasıdır, çocuğun ve toplumun kendi yaşamının öznesi olmasının sağlanmasıdır. Bu amaçlara yönelik eğitim de özgürleştirici dönüştürücü etkinliklerdir. Özgürleştirici dönüştürücü yol yordamların başında da bilgi beceri duyarlılık potansiyellerinin geliştirilmesine, gerçekleştirilmesine ortam sağlamak gelmektedir.

Diplomayı işe mesleğe odaklama sağlıklı bir yaklaşım değil. İkisi arasında bağ olsa da farklı şeyler. Ekonomi başka, eğitim sağlık başka. Sağlık örneği verirsek; örneğin iş için mi sağlık olacak yoksa çok daha fazlası insan olmak için mi? Her sağlıklı kişi, örneğin çocuklar da iş mi yapacak, sağlıklı insanın ana ölçütü salt iş mi olacak?

İş ve tüketim malı üretimi zaten böyle olmamalı, insanın yılda 2-3 ayını geçmese daha iyi. Onu da makineler robotla yapay zekalar yapsa daha da iyi.

Bununla beraber ısrarla ileri sürülen bir gerekçe doğru değil, bir kez daha altını çizelim. Tüm dünyada en yüksek iş gücüne katılım üniversite düzeyinde.

Ana Sorun: Mülkiyet ve mübadele biçimleri
Dünyadaki ana sorun iş gücüne katılım değil dünya kaynaklarının mülkiyeti ve paylaşım sorunu. Aile mülkleri üyeleri arasında nasıl paylaşılacak? Ya dünya kaynakları? Benim görüşüm, özel mülke kişinin kendi emeği ile ürettikleri dışındakiler girmemeli. Hiç kimse üretmediğini almamalı. Her çalışan en nitelikli yüksek öğretimden geçmeli ve aynı ücreti/payı almalı.

Sözün özü

Marcuse’un toparlamasıyla; şimdilerde insan olmaktan çıktık, artık biriktirenlerin veya artık birikiminin, tüketimi de buna endeksleyerek kapitalizmin/artık üretim ve tüketim piyasalarının mekanik dişlisi haline geldik.

Eğitimden amaç iş gücü yetiştirmek değil insan ve toplum yetiştirmektir, eğitim bizzat özgürleştirici dönüştürücü etkinlikler örüntüsüdür. Bilim, felsefe, sanat siyasetin kişi ve toplum olmanın ayrılmaz parçasıdır. İş için olanı devede kulak kalır. Artık birikimi tüketim etnosantrizm insanın başlıca müptelalıkları afyonları kimyasal uyuşturucuları haline gelmiş bulunuyor.

Doğa kişi ve toplum olma amaçları, ilkeleri ve yaşam biçimleri neler acaba? 1-İş için, işte, iş/meslek eğitimi ile 2-doğa için, kişi için, toplum için doğa içinde, kişi içinde, toplum içinde eğitim felsefesi, amaçları ve ilkeleri aynı şeyler mi?

Çocuk nedir? Kişi olmak toplum olmak nedir?

/././

Trump’ın Çin ziyareti ve Tukidides tuzağı -Yücel Özdemir-

ABD Başkanı Donald Trump’ın bugün sona erecek Çin ziyareti dünya kamuoyunda yakından takip ediliyor. İki büyük emperyalist ülkenin liderinin bir araya geldiği görüşmede alacakları kararlar, yapacakları açıklamalar, verecekleri mesajlar elbette dünyanın gidişatı, paylaşım hesapları açısından büyük bir önem taşıyor. 2017’den bu yana ilk kez bir devlet başkanı Çin’i ziyaret ediyor. Son ziyaretçi de Trump olmuştu.

Dün sabah başlayan görüşmelerde, Trump birçok lider için sarf ettiği ikiyüzlü övgü sözlerini Çin Devlet Başkanı Şi Jinping için de tekrarladı. Şi’nin “Olağanüstü bir lider” olduğunu ifade ettikten sonra, “Bazen insanlar bunu söylediğimde hoşlanmayabilir, ama bu gerçek olduğu için yine de söylüyorum” dedi.

Dünyanın bir yol ayrımında olduğunu, her iki ülkenin iyi ilişkiler sürdürmesi gerektiğini ifade eden Şi ise, iki büyük güç olan Çin ve ABD’nin “yeni bir ilişkiler modelini” bulması gerektiğini ifade ederken, Antik Yunan tarihindeki “Tukidides Tuzağı”na dikkat çekti.

5. yüzyıldaki Peloponez Savaşı’nı inceleyen Tarihçi Tukidides, savaşın asıl nedeninin yükseliş içinde olan Atina’nın Sparta’yı korkutması olduğu, bu nedenle savaşın kaçınılmaz hale geldiğini tespit ediyor. Tukidides’in tespitleri siyasal bilgilerde ve uluslararası ilişkilerde “Tukidides Tuzağı” olarak tanımlanıyor. Günümüzde ise ABD’li Siyaset Bilimci Graham Allison de bu kavramı ABD-Çin ilişkileri için kullanıyor.

Yükselen güç Çin ile gücünü korumaya çalışan ABD arasındaki rekabetin nereye varacağı günümüzde en çok merak edilenler arasında. Son 500 yılda benzer 16 durumu inceleyen Allison, bunların 12’sinin savaşla sonuçlandığını, dördünün savaşa dönüşmediğini aktarıyor. Dönüşmeyenlere örnek ABD’nin İngiltere’ye, SSCB’nin ABD’ye karşı yükselişi gösteriliyor.

Şi’nin bu önemli ziyarette Trump’a “Tukidides Tuzağı”nı hatırlatması ve “İlişkilerde yeni bir model önermesi” emperyalist devletlerin barış içerisinde bir arada yaşayabileceği tezinin tekrarından ibaret görünüyor. Ancak, her iki ülke arasındaki ilişkiler ve maddi koşullar, barış içinde bir arada yaşamanın imkansız olduğunu gösteriyor.

Ziyaret öncesinde bir değerlendirme yazısı yayımlayan Alman Handelsblatt gazetesi, son ziyaretten bu yana Trump’ın kendisine daha fazla güvenen Şi ile karşılaşacağını yazıyor. Zira aradan geçen dokuz yıllık sürede Çin’in ekonomik ve askeri gücü büyüyerek, ABD’ye birkaç adım daha yaklaştı. Gazetenin yazdığına göre “ABD hükümetindeki Çin uzmanları aylardır bu görüşmeden endişeli. Trump’ın bir avuç soya fasulyesi karşılığında Amerikan çıkarlarını Şi’ye satması ve basit manşetler uğruna kötü bir anlaşmaya razı olduğunu söylüyor.” (Handelsblatt, 13.05.2026)

Trump’ın “manşetlik açıklamalar” yapmayı sevdiği doğru. Ancak bu uğurda ABD’nin çıkarlarını bir yana bırakarak, hem de bir tüccar olarak, “kötü anlaşmaya” imza atma olasılığı zayıf. Trump, ticaretin ABD lehine dönmesi durumunda ilişkilerin sürmesinden yana. Heyette aralarında çok sayıda tekel yöneticisinin olması, küresel rekabete rağmen ABD’nin gözünün devasa Çin pazarında, ucuz emeğinde ve nadir elementlerinde olduğunu gösteriyor. Şi’nin, Trump’ın iştahını kabartan bir anlaşmayla 500 Boeing uçağı almak istediği, muhtemelen bu ziyaret sırasında imzaların atılabileceği de ileri sürülüyor.

Denilebilir ki, Trump’ın ikinci başkanlık dönemi adeta yükseliş içinde olan Çin’i geriletme stratejisi üzerinden yürüyor. Bunların başında gümrük vergileri geliyor. Trump-Şi görüşmesinin arka fonunda asıl olarak emperyalist paylaşımdaki rekabet bulunuyor.

Bu yılın başında önce Venezuela, sonra İran’a yapılan müdahalelerin aslında Çin’in petrol vanalarını kapatmaya yönelik hamleler olarak okunması gerekiyor. Her ne kadar Çin son yıllarda güneş ve rüzgar enerjisi üretimine hız verse de fosil enerjiye bağımlılığı güçlü bir şekilde devam ediyor. Dahası, Trump’ın hamleleri sadece Pekin’in ihtiyaç duyduğu fosil enerji kaynaklarına çökme değil, daha önemlisi pazar alanlarını daraltmak.

ABD’nin Çin’in yükselişini durdurmak için attığı ya da atmayı planladığı adımlar az çok biliniyor. Peki Çin bunlara karşı sessiz kalıp, kabul ediyor mu? Enerjide dışa bağımlılığı azaltmak için devlet eliyle sürekli güneş, rüzgar ve nükleer enerji alanlarına yatırımlar yapılırken, sahip olduğu nadir elementler avantajıyla elektrikli araç pazarında Çin’in payı sürekli büyüyor.

Çin, yeni pazarlara sahip olmak için gümrük vergilerini ise düşürüyor. Trump’ın Pekin ziyareti öncesinde Afrika kıtasındaki 54 ülkeden 53’üne sıfır gümrük vergisi dönemi başlattı. Afrika’nın en büyük 20 ülkesine iki yıl boyunca Çin pazarına gümrüksüz erişim yolu açıldı.

Tayvan ve Güney Çin Denizi başta olmak üzere, değişik alanlar üzerinde ABD ile Çin arasındaki rekabet ise bu ziyarette hangi mesajların verileceğinden bağımsız olarak sertleşecek. ABD’nin Asya’daki müttefikleriyle birlikte Çin’in mevcut egemenlik alanlarını daraltma tuzakları hiç eksik olmadı, bundan sonra da olmayacak.

Ekonomik gücünü artıran, pazar alanlarını genişleten Çin’in ABD’ye karşı günümüzde en zayıf yanı askeri güç ve silah üretimi. Öncesine kıyasla önemli hamleler yapılsa da, henüz ABD ile karşı karşıya gelebilecek güçte ve düzeyde değil. Bu nedenle, askeri olarak karşı karşıya gelmeyi, olanaklar el verdikçe erteleyerek zaman kazanmaya devam edecek. Bu nedenle Trump’ın sert çıkışlarına karşı yumuşak mesajlar vermeye devam edecek.

Genel çerçevede bakıldığında ABD’nin emperyalist paylaşımda, tıpkı Sparta gibi lider kalmak için yoğun bir çaba gösterdiğini, Çin’in de Atina gibi yükseldiği görülebiliyor. Dokuz yıl öncesiyle kıyaslandığında, Çin’in güç topladığı, ABD’nin ise müttefikleriyle ilişkilerinin sarsılmasıyla güç kaybettiği söylenebilir.

Her iki ülke arasında küresel düzeyde süren rekabetin kilit noktasının Tayvan olacağı söylenebilir. Çin’i, Tayvan üzerinden bölge ülkelerinin de dahil olduğu bölgesel bir savaşa çekerek güçten düşürme Washington’un planları arasında. Ancak, masa başındaki hesabın sahada tutmama olasılığı yüksek. Çin’in kazanacağı bir savaş, ABD’nin “dünya liderliği”nin sonu anlamına gelecektir.

/././
EVRENSEL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

GÜNDEM -15 Mayıs 2026-

Diyanet de aile tartışmasına girdi: Hutbede dikkat çeken ayrıntılar-Birgün-  Bosch'un hayvan sevgisi temalı Anneler Günü reklamının kald...