Neoliberalizmden sonra: ‘Maddenin’ geri dönüşü -Ergin Yıldızoğlu-
Financial Times’ta Gilian Tett, “Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında Avusturalyalı yatırımcı Craig Tindale’in, “Otuz yıldır Batı ekonomileri, entelektüel mülkiyet, finansal araçlar ve yazılım kodu üzerindeki denetimin değer yaratmanın zirvesini oluşturduğu yönündeki örtük neoklasik varsayım altında işliyor” eleştirisi “Bazı finans çevrelerinde ve Beyaz Saray’da belirgin bir tedirginlik yarattı” diyordu.
Craig Tindale’ın “The Return of Matter” başlıklı denemesi (özetleyerek aktarıyorum), o yanlış varsayımın tükendiğini anlatıyor: Bugün artık sınırı faiz oranları değil, rafine bakır tonajı, nadir toprak oksitleri ve antimon stokları çiziyor. Ukrayna savaşı, Batı’nın savunma sanayisinin, 20. yüzyılın büyük savaşlarına benzer yoğunlukta bir çatışmayı sürdürecek mühimmat, patlayıcı, metal kapasitesine sahip olmadığını açıkça gösterdi. Bu sırada, yapay zekâ veri merkezleri, yeşil enerji altyapısı, bakır, gümüş ve nadir metallere ulaşmak için yarışıyor: İklim politikası, teknoloji yarışı ve güvenlik, tek bir kaynak havuzunda birbiriyle rekabet ediyor.
Neoliberal dönem, bize mülkiyeti soyut rakamlar üzerinden düşündürdü: Hissen varsa sahipsin, mevzuata uygunsan güvendesin, fiyat doğruysa kaynak verimli dağılır. Oysa Tindale’ın altını çizdiği “Feedstock Paradox” (hammadde paradoksu) şunu söylüyor: Bir ülkede dev bir bakır madeni olması, o ülkenin bakıra sahip olduğu anlamına gelmiyor; eğer cevher Çin’deki bir “izabe tesisine” gidiyorsa, gümüşü, tellürü, bakırı gerçekten kim “kullanma hakkına” sahip? Batı, madenlerin bir kısmına sahip olabilir; ama cevheri metale çeviren, nadir mineralleri arıtan, lityumu pil kimyasına dönüştüren ara aşama kapasite büyük ölçüde Çin’deyse, jeopolitik egemenlik de oradadır.
Bu tablo, neoliberalizmin iki temel iddiasını sessizce gömüyor. Birincisi, serbest ticaret karşılıklı bağımlılık “barış getirir” tezi: Tindale’ın tarif ettiği dünya, bağımlılığın açıkça silaha dönüştürüldüğü bir jeoekonomik savaş alanı. Antimon, tungsten, nadir toprak mineralleri, mıknatıslar üzerindeki ihracat kontrolleri, Batı’nın hem mühimmatını hem beşinci nesil savaş uçaklarını hedef alan bir malzeme ablukasına dönüşüyor. İkincisi, fiyat sinyalinin nihai hakem olduğu inancı: Çoğu kritik metal, başka madenlerin yan ürünü; fiyat artsa da bakır ya da çinko yatırımı yoksa arz artmıyor, piyasaya güvenerek “nasıl olsa bulunur” diyemiyorsunuz.
Bir çağın kapanışı, altyapı yetersizlikleriyle de hissedilir. Bugün Batı, “kirli” diyerek kapattığı izabe tesislerini, nadir toprak ayrıştırma ünitelerini yeniden kurmak zorunda; ama bu kez yerel çevre koruma önlemleri, bürokratik süreçler ve hukuki itirazlarla karşı karşıya. Neoliberal dönemin çevre mevzuatı, Tindale’ın ifadesiyle fiilen Çin’e verilmiş bir “gizli sübvansiyon” işlevi gördü: Kirliliği ihraç ederken güvenlik kapasitesini de ihraç etti. Şimdi aynı hukuk, yeniden sanayileşmenin önünde “iç veto”ya dönüşmüş durumda.
Bu yüzden “neoliberalizm bitti” cümlesi salt teorik bir gözlem değil. Artık mesele, büyümenin finansmanı değil, kıt metallerin tedarik ve dağılımı: Gümüş Tomahawk’a mı gidecek, güneş paneline mi; bakır yeni bir veri merkezine mi, yoksa telekomünikasyon şebekesi yenilemesine mi? Bu sorular devletleri yeniden planlama yapmaya zorluyor. Ama Tindale’a göre bu planlama, 20. yüzyılın kalkınmacı iyimserliğinden çok, 21. yüzyılın sert öncelik listelerine tabi oluyor.
Tindale’ın raporu, neoliberalizmin sonrasını, otoriter devlet kapitalizmi ile liberal demokrasiler arasındaki ideolojik düello olarak değil, “periyodik tablo” üzerindeki çıplak bir kapışma olarak resmediyor. Bu hem solda hem sağda pek alışık olunmayan bir yön değişimi. Çünkü bu yeni maddi rejim, ne “piyasa her şeye kadirdir” rahatlığına ne de “devlet isterse yapar” romantizmine izin veriyor. Tindale’a göre, bakırın, nadir toprağın, antimonun, yani maddenin koyduğu sınırlar, bütün ideolojilerin üzerinden konuşmaya başlıyor.
Ben, yeni bir model aranıyor diyordum. Tindale’ın çalışmasının sonucu da bu yönde: Neoliberal çağ, tam da bu “sesi” duymadığı için bitti; şimdi, kapitalizm bu sesi duyacak ve ona göre siyaset kuracak bir model arıyor.
/././
İran’daki ölümlerin asıl faili Trump’tır -Mehmet Ali Güller
İran’da paranın değerinin düşmesine tepki gösteren Tahran çarşı esnafının haklı protestosuyla başlayan demokratik eylemler, ABD Başkanı Trump’ın kışkırtmasıyla kanlandı.
Yalın gerçek budur. Trump sözleriyle kışkırtana ve CIA-Pentagon-MOSSAD eylemleriyle müdahil olana kadar halkın protestosu haklıydı ve demokratikti. Öyle olduğu için de İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, halkın protesto hakkını tanıdıklarını, protestocuların taleplerini dinleyeceklerini belirtmişti.
TRUMP’IN PSİKOLOJİK SAVAŞI
Ancak daha altı ay önce İran’a 12 Gün Savaşı açan ABD-İsrail ikilisi, bu haklı eylemleri İran rejimini zayıflatacak bir zemin olarak gördü ve müdahil oldu. Bu müdahillik elbette sadece söz ile değildi, eylemliydi. ABD’nin kullanışlı örgütleri dahil devreye sokuldu.
Trump hem İran’a “psikolojik savaş” açtıklarını ama hem de ölümlerin artması halinde İran’ı vuracaklarını söylüyor. Hatta uluslararası hukuka aykırı olarak açık açık eylemcilerden “kurumları ele geçirmesini” istiyor. Daha çok İranlı ölsün diye kışkırtıyor, “Geri çekilmeyin” diyor, “Dayanın, yardım yolda” diyor.
Amerikalı siyasetçiler ve medya ölümler nedeniyle İran rejimini suçluyor ama ölümlerin asıl faili Trump’tır. Bu sadece yukarıda özetlediğim kışkırtmalar nedeniyle değil elbette, doğrudan emperyalist-Siyonist ikilinin eylemleri nedeniyle...
İranlı yetkililer, ABD’nin “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i bile devreye soktuğunu belirtiyor. O kadar fütursuzlar ki eski CIA Başkanı Mike Pompeo, eylemcilerin aralarındaki MOSSAD ajanlarına selam bile gönderdi sosyal medyadan.
MONARŞİ ALTERNATİF OLAMAZ
Özetle halkın haklı ve demokratik eylemini, daha altı ay önce bombaladıkları İran’ı zayıflatmanın zemini yapmaya çalışıyorlar. Böylece halkın haklı eylemini kirletiyorlar, demokratik hakkını sabote ediyorlar.
Öyle ki mesele ekonomi olmaktan çıkarılıyor, monarşiye dönüş talep ediliyor. 47 yıl önce devrilen şahın oğlunun fotoğrafları taşınıyor, oğul Pehlevi de sürgünden seslenerek “Rejim zayıfladı, sokakları terk etmeyin” diyor. Ülkeyi şah rejimine döndürerek Pehlevi hanedanına teslim etmek, herhalde molla rejiminin alternatifi olmasa gerek!
AMERİKAN SİLAHI: AMBARGO
Gelişmeleri sorduğum bir İranlı özetle şöyle dedi: “Biz de ABD’ye karşıyız ama ABD sırf eyleme destek veriyor diye ve eylemden kendi çıkarına sonuçlar umuyor diye, eylemden vaz mı geçelim?”
Soru önemli ve yanıtım şu: İranlılar tepki oklarını emperyalist ABD’ye yöneltmeliler.
Doğru, eylemler ekonomik duruma tepkiyle başladı. Doğru, paranın değeri sert düştü ve bu da alım gücünü olumsuz etkiledi. Fakat ekonomideki sorunların esas nedeni Tahran yönetimi mi yoksa ABD’nin İran’a uyguladığı sert abluka mı?
Birçok kez işledim bu konuyu: ABD ambargoyu silah gibi kullanıyor. Hedef ülkeleri ablukaya alarak, bu ülkelerin üretmesini engelleyerek, ürettiğini satabilmesini önleyerek, ürettiklerini taşıyan gemilere el koyarak, bu ülkelerin başka ülkelerdeki varlıklarına çökerek, ağır ambargo uyguluyor.
Washington yönetimi, hedef aldığı ülkelerin ekonomilerini bu türden ambargolarla çökerterek, kötü ekonomiden etkilenen halkın yönetime karşı ayaklanmasını kışkırtmaya çalışıyor.
Dolayısıyla ekonomik sıkıntıdaki İranlılar asıl ambargocuyu protesto etmelidir.
EMPERYALİZME KARŞI KONUMLANMAK
Rejim meselesine gelince...
Her halk elbette ayaklanarak rejimini “ileriye” doğru değiştirmek isteyebilir. Ama emperyalizmle işbirliği yapmak ve dahası molla rejiminin yerine monarşiyi koymak, elbette demokratik bir hak değildir. Çünkü monarşiye dönüş gerilemedir.
Kaldı ki emperyalizmin demokrasi diye bir meselesi zaten yoktur, çıkarları vardır. Washington çıkarlarına uygunsa kralları demokrat ilan eder ama çıkarlarına uygun değilse demokratik seçimlerle seçilmiş cumhurbaşkanlarını bile diktatör ilan eder.
Ve asıl önemlisi, çağımızda toplumların ilerlemesi öncelikle emperyalizme karşı konumlanmasıyla mümkündür.
/././
Cumhuriyet

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder