VIP sanık
‘Etkin pişmanlık’ kapsamında verdiği ifadelerle birçok belediye başkanının tutuklanmasına neden olan ve haziranda tahliye edilip ağustosta ‘ev hapsi’ kaldırılan Aziz İhsan Aktaş, ‘suç örgütü lideri’ olarak yargılandığı davanın ilk duruşmasında adeta ağırlandı. Aktaş çok sayıda korumayla gelip mahkeme binasına hakim ve savcıların kullandığı kapıdan girdi. Aylardır hapiste olan seçilmişler ise kelepçeliydi. Dün yaşananlar, belediye operasyonlarına ilişkin ‘düzeneğin’ çarpıcı bir resmi gibiydi.
"Aziz İhsan Aktaş" davasında seçilmişlere kelepçe, 'örgüt liderine' devlet koruması: Duruşma yarın devam edecek
Aziz İhsan Aktaş davasında "örgüt lideri" olmakla suçlanan Aktaş, tutuksuz yargılanırken mahkeme heyeti, belediye başkanlarının avukatlarının tüm taleplerini reddetti. Duruşma yarın 10.00'da devam edecek.
CHP'li belediyelere yönelik "Aziz İhsan Aktaş suç örgütü" soruşturması kapsamında, 6’sı görevinden uzaklaştırılan yedi belediye başkanının da arasında bulunduğu, 40’ı tutuklu 200 kişinin yargılanmasına bugün Silivri Cezaevinin karşısındaki duruşma salonlarında başlandı. İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek duruşma için azami 2 bin 520 gün, yani yedi yıllık hedef süre belirlendi. İlk duruşmanın 20 Şubat’a kadar, yaklaşık 1 ay sürmesi bekleniyor.
Mahkemenin yaptığı planlamaya göre; dava 10 ana başlık altında görülecek ve tutuklu sanıkların savunmaları öncelikli olarak alınacak. İl dışında bulunan başta Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere olmak üzere 22 kişinin savunmaları bulundukları ilde alınacak. Mahkemenin Silivri Cezaevine yazdığı yazıya göre, duruşmayı 25 basın mensubu izleyebilecek. Mahkeme heyetinin düzenlediği tensip zaptına göre; davanın ilk duruşması 27 Ocak ile 20 Şubat tarihleri arasında görülecek.
Avukatların tüm talepleri reddedildi
İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nce görülen duruşmada, ilk olarak bazı sanık avukatlarının usule ilişkin talepleri alındı. Mahkeme, avukatların tefrik ve davanın reddi taleplerini oybirliğiyle reddetti. Kimlik tespitine başlandı, ardından duruşma yarın sabah 10.00’da sanık savunmalarıyla devam edecek. https://twitter.com/i/status/2016155876977959382
Aziz İhsan Aktaş: Aylık gelirim 250 bin TL
Kimlik tespitinde sıra kendisine gelen Aziz İhsan Aktaş, mesleğini “iş insanı”, aylık gelirini ise 250 bin TL olarak beyan etti.
Rıza Akpolat: Tüm mal varlığıma el konulduğu için gelirim yok
Adana Büyükşehir Belediyesi Başkanı Zeydan Karalar yapılan kimlik tespitinde aylık gelirinin 360 bin lira olduğunu söyledi. Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar ise aylık gelirinin 100 bin TL olduğunu söyledi. Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara, aylık gelirinin 130 bin TL olduğunu, Seyhan Belediye Başkanı Oya Tekin aylık gelirinin 150 bin TL olduğunu, eşi Celal Tekin ise aylık gelirinin 500 bin TL olduğunu söyledi. Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat da yapılan kimlik tespitinde tüm mal varlığına el konulduğu için şu an bir gelirinin olmadığını söyledi.
Ahmet Özer: Mesleğim belediye başkanlığı, hukuk katliamı ile hakkımda mahkumiyet verildi
Yerine kayyım atanan ve geçtiğimiz günlerde 'kent uzlaşısı' dosyasında hakkında 6 yıl 3 ay hapis cezası verilen Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, mesleğini "belediye başkanı" olarak beyan etti. Özer, "Sabıkamı sormadınız ama geçen hafta tüm Türkiye’nin, kamuoyunun vicdanlarını yaralayan bir hukuk katliamı ile hakkımda mahkumiyet kararı verildi. Üst mahkemede kararın bozulacağına inanmakla beraber karar kesinleşmediği için adli sicil kaydım yoktur" dedi.
"Aktaş'ın ayrıcalığı nedir?"
İddianamede "örgüt lideri" olmakla suçlanan tutuksuz sanık Aziz İhsan Aktaş'ın, duruşmaya korumalarıyla gelmesi diğer sanık avukatlarının tepkisine neden oldu.
Tutuklu Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat'ın müdafisi Avukat Hüseyin Ersöz, tutuklu sanıkların bir aile üyesinin içeriye girebileceğine ilişkin kural getirildiğini hatırlatarak, "İddianamede örgüt lideri olarak yer alan Aziz İhsan Aktaş’ın koruma ordusuyla nasıl içeriye girebildiğini" sordu. Ersöz, “Aziz İhsan Aktaş’ın nasıl bir ayrıcalığı var?" dedi.
Mahkeme Başkanı, kendilerinin mahkeme salonu dışından sorumlu olmadığını belirtti.
"Devletin verdiği korumalar"
Ersöz'ün sorusuna yanıt veren Aziz İhsan Aktaş’ın avukatı ise "Biz koruma ordusuyla içeri girmedik. Suikast tehditlerine karşı devletin verdiği resmi korumalar onlar" yanıtını verdi. Ayrıca, görüntülere yansıyan kalabalığın, Aktaş’ın görüntüsünü almaya çalışan basın mensupları ve Jandarma ekiplerinin oluşturduğunu söyledi.
Yetkisizlik kararı verilmesi talebi
Duruşmada daha sonra Zeydan Karalar ve Abdurrahman Tutdere'nin avukatları, "yetkisizlik kararı verilmesi" talebinde bulundu ve dosyanın tefrik edilmesini istedi. Ayrıca Zeydan Karalar’ın avukatı, dosyanın tefrik edilmesiyle Karalar’ın tutukluluk halinin de değerlendirilmesi talebinde bulundu.
Ahmet Özer’in avukatı da dosyada "örgüt üyeliği" suçlamasının yer almaması nedeniyle Özer yönünden dosyanın tefrik edilmesini istedi.
"Birçok müteahhit mağdur olur"
Aziz İhsan Aktaş'ın avukatı ise tefrik ve yetkisizlik taleplerinin reddine karar verilmesini talep ederek, "Dosyayı başka başka yerlere gönderirseniz birçok müteahhidi mağdur etmiş olursunuz" dedi.
Avukatların taleplerinin ardından duruşma savcısına söz verildi. Savcı, "yetkisizlik ve tefrik taleplerinin reddine" karar verilmesini istedi.
Duruşmaya bir saat ara verildi. Öğle arasının ardından devam edilen duruşmada İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, sanık avukatlarının, "duruşma kayıtlarının basınla paylaşılması, yetkisizlik, görevsizlik ve tefrik" taleplerini oybirliğiyle reddetti.
Duruşmada, sanıkların kimlik tespitlerine başlandı.
Belediye başkanları alkışlarla girdi
Tutuklu belediye başkanları, alkışlar eşliğinde salona getirildi, izleyiciler "Rıza Başkan", "Utku Başkan", "Zeydan, Adana gibi Başkan" sloganları atıldı. Jandarma tarafından izleyiciler uyarıldı.
Duruşmayı, CHP Genel Başkan Yardımcıları Gül Çiftci, Gökan Zeybek, Burhanettin Bulut, CHP Gençlik ve Spor Politika Kurulu Başkanı Sevgi Kılıç, CHP milletvekilleri Umut Akdoğan, Mustafa Sarıgül, Mahmut Tanal, Fethi Açıkel, CHP PM üyesi Tolga Sağ, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanvekili Vahap Seçer, CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik ile ile bazı sanık yakınları da izliyor.
"Çağlayan'da ne uygulanıyorsa o uygulanacak"
Sanıkların salonda hazır edilmesinin ardından İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti salondaki yerine aldı. Mahkeme Başkanı, duruşmanın işleyişi hakkında bilgi verdi. Başkan, "Çağlayan’da ne kural uygulanıyorsa burada da öyle olacak. Bizim uydurduğumuz kurallar değil. CMK uyarında yapıldı bunlar. Herkes üzerine düşen kurallara uygun davranmalı. Olabildiğince bu yargılamayı sağlıklı şekilde bitirmek bizim öncelikli amacımız. Aksi davranışları kesinlikle men edeceğiz. İzleyiciler tarafından az önceki gibi duruşma disiplini bozulacak olursa izleyiciler olmadan devam ederiz. Emin olun. Basın mensubu arkadaşlar için cep telefonunun ses ve görüntü almak üzere kullanılması yasak. Meslek yaşantımda hiç uygulamadım ama izleyicilerin duruşma disiplinini bozması halinde salondan zorla çıkarma ve disiplin cezası olacak" dedi.
10 başlık altında savunma yapacaklar
Duruşmanın ilk gününün kimlik tespiti işlemleriyle geçmesi bekleniyor. Mahkeme heyetinin düzenlediği tensip zaptına göre, kimlik tespitinin ardından ilk olarak tutuklu sanıkların savunmaları alınacak. Sanıkların savunmalarını 10 başlık altında yapacağı öğrenildi.
Mahkeme heyetinin belirlediği ifade alma sırasına göre, ilk sırada Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere yer alıyor. İfade alma işlemi Beşiktaş Belediyesi ile sona erecek.
Aynı tensip zaptında, gizli tanıklar “Yaprak” ve “XYZ49QP”nin ses ve görüntülerinin değiştirilerek duruşmada hazır edilmesine yönelik işlemlerin yapılmasına karar verildiği bilgisi de yer aldı.
Aziz İhsan Aktaş: Adalet mülkün temelidir
Aziz İhsan Aktaş duruşma salonuna geldi. Duruşma öncesi gazetecilere konuşan Aktaş, “Adalet mülkün temelidir. Bugün adalet için söyleyeceklerimi yine söyleyeceğim. Kaçmadım, buradayım” dedi.
"Yargının itibarıyla oynayan bir ayrıcalık"
***
Venezuela: Ulusal burjuvazinin tarihsel yeteneksizliği…-Mustafa Yalçıner-
“Ulusal burjuvazi” kavramı sürekli tartışılagelmiş, tartışma “var mıdır-yok mudur?” noktasına kadar vardırılmıştır.
Bilinen, ulusun ve ulusal hareketlerin kapitalizme özgü olduğu ve kapitalizmin şafağıyla birlikte tarih sahnesine çıkmaya başladığıdır. Bir diğer bilinense, ulusal hareketlerin burjuva demokratik nitelikte oluşudur. Kapitalizmin üretici güçlerin de gelişmesine elverişli temeli sağladığı gelişme ve yükseliş döneminde, burjuvazi ulusal olmakla kalmayıp ulusun geri kalanını ulusal taleplerle peşinden sürükleyebilmişti.
Ancak işçi hareketinden duyduğu korkuyla gericileşmeye başlayan burjuvazi, 20. yüzyıla gelinirken emperyalizme dönüşen kapitalizmin tekelci burjuvazisi halini aldı.
Emperyalizme dönüşüm sermayenin yoğunlaşıp merkezileşmesine dayandı ve kapitalizmin geliştiği ülkelerde gerçekleşti. Emperyalist burjuvazi yükselttiği gümrük tarifeleri örneğinde gördüğümüz gibi korumacılığıyla hâlâ ulusal bir yana sahip olmayı sürdürdü. Ancak sermaye ihracı, üretimini birçok ülkede yapar oluşu ve buna uygun kurumlaşmalarıyla çoktan uluslararasılaşmıştı.
Ulusallığının yanında baskın hale gelen uluslararasılaşmasıyla emperyalist burjuvazi artık ulusal çıkarları temsil eder olmaktan çıkmış ya da ulusal çıkarı, başlıca, karakteristiği başka ulusları tahakküm altına almak olan emperyalist çıkara eşitlenmişti.
Örneğin Trump’ın ICE’lerinin durmadan sıradan insanları öldürmesi göstermektedir ki, emperyalist burjuvazi ulusu temsil edip yönetmekte yeteneksizdir. Tekelleşmeye ve dolayısıyla planlama ve ardından devletleştirmelere başlamasıyla birlikte üretici güçleri yönetmedeki yeteneksizliğini ortaya koymuştur.
Ve emperyalist burjuvazi, ülkelerin çoğunu kendisine bağımlı kılmıştır. Bağımlılığın başlıca yolu, bu ülkeler burjuvazisinin bir bölümünün emperyalizmle birleşip işbirlikçileşmesi olmuş, “yerlilik-millilik” iddialarıyla ulusallığını genellikle dolarla takas etmiştir. Ancak burjuvazinin tümü bu şansa sahip olamamış; yerli ve yabancı tekellerin baskısı altında tümü tekelleşemeyen, küçük üretimin durmaksızın yeniden ürettiği burjuvazinin önemli bir bölümü kredi, pazar vb. açılardan tekellere bağımlılıktan kurtulamazken, zarar gördüğü emperyalizme karşı tutumlar da geliştirebilmiştir. Bağımlı ülkelerin orta ve küçük burjuvazisi, kendilerini antiemperyalizme ve aşırı milliyetçiliğe yönelten ulusal niteliklidir.
Başarısız bir darbe girişiminin ardından 1998 seçimlerini kazanarak Venezuela başkanı olan Chavez ve ardılı Maduro, ulusal burjuvazinin antiemperyalist temsilcileriydi. Chavez petrol başta olmak üzere ekonominin yüzde 20’sini ulusallaştırarak gıda maddelerini sübvanse etti. Maduro belirli karşı-reformlarına karşın Chavez’in izinden yürüdü. İkisinin de dayanaklarından olan ve Chavist devlet bürokrasisi ile el ele özel işletmelerin kontrolünde tuttuğu önemli bir bölümüne, özellikle eğitim ve sağlık hizmetleriyle gıda dağıtıcılığına yaslanarak palazlanan “Boli-burjuvazi”yi Chavez komün ve halk komiteleri kurarak dengelemeye çalıştı, ama başaramadı. Chavista komün ve komitelerde örgütlediği halka dayanma çabasındaydı, ama yön verici asıl sosyal dayanağı Boli-burjuvaziydi. Bu burjuvazi ulusaldı, ama Bolivarcı antiemperyalizm ortamında gerçekleştirmeye çalıştığı sömürücü çıkarları peşindeydi; sıkıştıkça petrolünü sattığı ve borçlandığı ticaret “ortağı” Çin’e ve silah alımında Rusya’ya yaslanarak sorunlarını çözmeye yöneldi. Antiemperyalizmi Antiamerikancılıkla sınırlandı. Boli-burjuvaziyle Chavist bürokrasi ulusal hareketi hep geriye çekti, Chavez’in komünler ve inisiyatiflerinin önünü açma girişimlerinin sürekli önünü kesti, komün vurgusuyla “21. yüzyıl sosyalizmi”ne onay istediği 2007 referandum çalışmalarını baltaladı ve kaybedilmesini sağladı. Maduro dönemindeyse iyice palazlanmış ve azmıştı!
Venezuela örneğinde ulusal burjuvazi, temsilcilerinden bazılarının işbirliği yaptığı söylentisi de yaygın olan Maduro ve eşinin kaçırılması sonrasında antiemperyalizminin tutarsızlığıyla tarihin tekerleğini ileriye doğru döndürme yeteneksizliğini kanıtlayarak, hızlı bir manevrayla Amerikan emperyalizmiyle uzlaşmasını onunla birleşme yönünde ilerletme politikası izliyor.
/././
“Trumpizm”, oligarşi ve batı demokrasisinin yanılsaması -Koray Y.Yılmaz-
Trump’ın siyasal yükselişi ve ikinci başkanlık döneminde belirginleşen otoriter eğilimleri, son yıllarda liberal-demokrat düşünürler tarafından Batı’nın demokrasi, hukuk devleti ve değerler sistemine yönelik bir “sapma” ya da “istikrarsızlaştırıcı istisna” olarak okunuyor. Daron Acemoğlu’nun bu konudaki son yazıları ve batı medyasındaki başka birçok örnekte “Trumpizm” büyük ölçüde Amerikan demokrasisinin yerleşik normlarına aykırı, geçici ve düzeltilebilir bir anomali olarak değerlendiriliyor. Bu okuma, Trump öncesi dönemi –tüm kusurlarına rağmen– işleyen bir liberal-demokratik düzen olarak varsayar. Ancak bu varsayım, daha derin bir yapısal gerçeğin üzerini örtüyor.
Eleştirilecek birçok yönü olmasına rağmen Jeffrey A. Winters’ın Oligarchy çalışmasından hareketle bakıldığında, Trump öncesi ABD düzeni “demokratik istisnacılık”tan ziyade, son derece istikrarlı bir sivil oligarşi örneği olarak belirir. Winters’ın temel katkısı, oligarşiyi bir rejim tipi değil, aşırı servet yoğunlaşmasının siyasal olarak savunulma biçimi olarak kavramsallaştırmasıdır. Bu çerçevede demokrasi, hukuk devleti ve kurumsal denge-denetleme mekanizmaları, zorunlu olarak halk egemenliğinin araçları değil; büyük ölçüde servet savunmasını risksiz, öngörülebilir ve düşük maliyetli kılan siyasal teknolojiler olarak işlev görür.
Trump öncesi dönemde ABD’de işleyen liberal-demokratik düzen, oy hakkı ve özgürlüklerle birlikte, servet eşitsizliğinin tarihsel olarak en yüksek düzeylere ulaştığı bir yapı üretmiştir. Vergi rejimleri, kampanya finansmanı, düzenleyici kurumlar ve yargı pratikleri, bu eşitsizliğin yeniden üretimini güvence altına alan başlıca araçlar olmuştur. Dolayısıyla Acemoğlu’nun “kapsayıcı kurumlar” olarak tanımladığı yapıların, fiiliyatta oligarşik servet savunmasını son derece başarılı biçimde kurumsallaştırdığı görülmektedir.
Bu noktada “Trumpizm”’i liberal demokrasiye yönelik dışsal bir tehdit olarak değil, hegemonik sivil oligarşinin kriz koşullarında geçirdiği biçimsel dönüşüm olarak okumak daha analitik bir çerçeve sunar. Küresel kapitalizmin iktisadi durgunluklar, finansal kırılganlıklar, çevresel yıkım ve jeopolitik rekabetle derinleşen krizleri, ABD merkezli sivil oligarşinin geleneksel araçlarının etkinliğini zayıflatmıştır. Yumuşak güç erozyona uğramış, kurumsal meşruiyet aşınmış ve küresel hegemonya maliyetli hale gelmiştir.
“Trumpizm”, bu bağlamda, yeni bir oligarşik fraksiyonun –daha kaba, daha doğrudan ve daha az normatif bağlarla sınırlı– sahneye çıkışını temsil etmektedir. Bu dönüşüm, demokrasiden sapma değil; oligarşik yönetimin daha az “medeni”, daha az liberal ve daha çıplak bir biçime evrilmesidir. Winters’ın ifadesiyle, oligarşiler ideolojiye değil, riske tepki verir. Liberal hukuk düzeni artık serveti yeterince güvence altına alamadığında ya da yeni bir tür oligarşinin yükselişi söz konusu olduğunda otoriter araçlara yönelmek rasyonel bir tercihe dönüşür.
Bu nedenle Trump döneminde ABD’yi anlamak için sorulması gereken soru “Batı neden değerlerinden uzaklaşıyor?” değil, “Batı’nın değerleri hangi tarihsel koşullarda, kimin çıkarlarını güvence altına almak için işlev görüyordu?” sorusudur. Bugün yaşanan çözülme, bu değerlerin terk edilmesinden ziyade, kapitalist hegemonya krizinde işlevlerini yitirmelerinin bir sonucudur.
Sonuç olarak “Trumpizm”, ne bir tarih kazası ne de basit bir popülist sapmadır. O, küresel kapitalizmin iktisadi, politik ve çevresel krizleriyle şekillenen yeni bir oligarşik yönetim biçiminin erken ifadesidir. Liberal demokrasinin normatif savunusu, bu yapısal gerçeği perdelediği sürece, yaşanan dönüşümü açıklamakta yetersiz kalacaktır.
/././
Emek düşmanı BlackRock Türkiye borsasına yöneldi
Dünyanın en büyük sermaye gruplarından BlackRock Inc, Türkiye borsasına yönelik pozisyonunu büyüteceğini açıkladı. Bu gelişme, emekçiler açısından yeni bir sömürü dalgasının habercisi olabilir.
***
Saldırı gerçekleştirmeye hazırlanıyordu: Irak'ta IŞİD'li bir canlı bomba yakalandı
Irak'ın Enbar vilayetinde, intihar saldırısı hazırlığındaki bir IŞİD üyesi yakalandı.
Irak'ta güvenlik güçleri, dün gece Enbar vilayetinin merkezi Ramadi’de intihar saldırısı hazırlığındaki bir IŞİD üyesini yakaladı. Irak Ulusal Güvenlik Teşkilatı’ndan yapılan açıklamada, Enbar'da düzenlenen operasyonla üzerinde bombalı kemer bulunan bir IŞİD mensubunun gözaltına alındığı duyuruldu. Açıklamaya göre saldırgan, 'saldırıyı gerçekleştirmeden hemen önce' yakalandı.
"Daha önce böyle bir şeye şahit olmadım"
Rûdaw'da yer alan habere göre olay, Kürt işletmeci Hiwa Adil’e ait "Hiwa Kurdi" isimli lokantanın yakınında gerçekleşti. Adil, "Saldırgan kendisini patlatmayı hedefliyordu ve lokantama yaklaşık 50 metre mesafedeydi. Güvenlik güçleri gelip müdahale edene kadar onun böyle bir niyeti olduğundan haberimiz yoktu. 1980'lerden beri Enbar'da yaşıyorum, daha önce hiç böyle bir şeye tanık olmadım” dedi.
Irak, Rojava’da Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından tutulan IŞİD mahkumlarını teslim almaya hazırlanıyor. IŞİD'li mahkumların Irak'ta tutulması hem AB hem de ABD için Irak'la görüşme konusu.
***
EVRENSEL





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder