Fatih Altaylı'dan Erdoğan göndermesi: Tasarruf başlamış diyeyim de gülün!
Gazeteci Fatih Altaylı, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Malezya, Pakistan ve Endonezya gezisine üç uçakla gitmesini kinayeli bir dille ele aldığı yazısında, “Daha önce yurt dışı gezilere 5 tayyare ile giden Cumhurbaşkanlığı kafilesi, Uzakdoğu gezisinde ciddi bir tasarrufa giderek topu topu 3 uçakla seyahat etti. Kötü niyetli olanlarınız diyecektir ki, ‘Böyle tasarruf mu olur. Üç uçak az mı? Koca Boeing 747’ye sığamadılar mı?’ Aceleniz ne, yavaş yavaş” ifadelerini kullandı.
Erdoğan geçen Temmuz’da ABD’deki NATO zirvesine 1’i kargo olmak üzere 5 uçakla giderek eleştiri oklarını üzerine çekmişti. Erdoğan, hafta başında başladığı Asya gezisine 3 uçakla gitti. Gazeteci Fatih Altaylı, konuya ilişkin olarak kaleme aldığı yazısında şunları kaydetti:
“Daha önce yurt dışı gezilere bir Boeing 747, bir Airbus A340, bir Airbus A330, bir Airbus A319, bir M 400 askerî nakliye uçağı olmak üzere 3’ü geniş gövdeli 5 tayyare ile giden Cumhurbaşkanlığı kafilesi, Uzakdoğu gezisinde ciddi bir tasarrufa giderek topu topu 3 uçakla seyahat etti. Boeing 747’de Cumhurbaşkanı, ailesi ve yakınları, Airbus A300’de heyet ve gazeteciler, askerî nakliye uçağında ise makam araçları ve hediye TOGG’lar götürüldü. Zannederim bu fakir görüntü ülkemizin Malezya ve Endonezya nezdindeki itibarını yerle bir etmiş ve bize acımalarına neden olmuş olabilir ama olsun. Önemli olan tasarruf. Kötü niyetli olanlarınız diyecektir ki, 'Böyle tasarruf mu olur. Üç uçak az mı? Koca Boeing 747’ye sığamadılar mı?' Aceleniz ne, yavaş yavaş. Sigarayı bile yavaş yavaş bırakıyor insanlar, hele uzun süren alışkanlık döneminden sonra bünye şaşırmasın diye. Bu da o hesap. Ani bir şok olmasın diye.
Tabii benim asıl merak ettiğim şu. Yarın öbür gün Cumhurbaşkanlığı görevi sona erdiğinde ne olacak! Bünye tarifeli sefere nasıl alışacak! Muhtemelen siyasetçilerin kendilerini vazgeçilmez zannetmelerinin ve oturdukları koltuklardan kolay kolay kalkamıyor olmalarının nedeni alıştıkları bu aşırı debdebe.
CHP’nin cumhurbaşkanı adayı kim olacak bilmiyoruz. Makam koltuğundan kalkmak belki çok zor değil ama o koltuğun mütemmim cüzü haline getirdikleri Boeing 747’deki odadaki yataktan da kalkmak zorunda olmak çok kolay değil. Ama her iki aday adayından da cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdukları zaman bağımlılık yaratan bu aşırı gösterişten kaçınacaklarına dair söz vermelerini bekliyoruz.”
***
Büyükada'da tarihi dönüşüm: Kıyı şeridi boşaltılıyor, sahildeki tüm restoran eklentileri yıkılıyor.
Büyükada’da sahil düzenlemesi kapsamında Gülistan Caddesi üzerindeki restoran eklentilerinin kaldırılmasına yönelik yıkım süreci başlatıldı. Karar, restoran işletmecilerine tebliğ edildi. Kıyı şeridinin, geçmişte olduğu gibi tamamen boşaltılması hedefleniyor.
Büyükada’da sahil düzenlemesi kapsamında Gülistan Caddesi üzerinde yer alan ve kıyı şeridinde bulunan restoran eklentilerinin kaldırılmasına yönelik çalışmalar sürüyor. Alınan karar doğrultusunda sahil bandındaki yapıların tahliyesi ve söküm işlemleri başlatılırken, çalışmalara belediye ekiplerinin de katılmasıyla sürecin hızlanması bekleniyor. Düzenleme tamamlandıktan sonra sahil şeridinde yeni yapılaşmaya izin verilmeyeceği ve alanın boş bırakılacağı bildirildi.

Yıkım kararı işletmelere tebliğ edildi. Adalar Belediyesi İmar ve Şehircilik Müdürlüğü’nün yazısına atıfla hazırlanan tebligatta, İstanbul Valiliği Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü ile İstanbul 1 Numaralı Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu kararları doğrultusunda işlem yapılacağı belirtildi. Büyükada Fayton Meydanı ve yakın çevresini kapsayan kentsel tasarım projeleri çerçevesinde daha önce ertelenen yıkım işlemlerinin, bakanlık onaylarının tamamlanmasının ardından uygulanmasına karar verildiği aktarıldı.
Tebligata göre, 13 Ocak tarihinde (bugün) Gülistan Caddesi üzerindeki sahil kısmında kapalı alan olarak kullanılan restoran eklentilerinin, idare ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin müşterek çalışmasıyla kaldırılacağı, alanlardaki tüm eşyaların tahliye edileceği ve altyapı hizmetlerinin kesileceği bildirildi. Bugün itibarıyla yıkım çalışmaları başladı. 
***
21 ay geciken “acele” iş!-Mehmet Y.Yılmaz-
İki müteahhidin işlettiği bir termik santralde yakmak için son derece verimsiz bir kömürü çıkarmak üzere bölgedeki bütün tarımın, hayvancılığın, zeytinciliğin bitirilmesi ve binlerce köylünün evinden, tarlasından kovulmasında nasıl bir kamu yararı olabilir?

Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan, Muğla Milas’ta yer alan 679 parselin “acele kamulaştırılmasına” karar verdi.
Acele kamulaştırma işlemi bazı olağanüstü şartların varlığı halinde yapılabilen bir kamulaştırma işlemi.
Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesine göre yurt savunmasının gerektirmesi, Cumhurbaşkanı’nın acele olduğuna karar vermesi ya da özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda başvurulabiliyor.
Milas’taki kamulaştırmanın yurt savunmasıyla bir ilgisi yok.
Hangi amaçla yapıldığını da biliyoruz: Cumhurbaşkanı’nın gözde müteahhitlerinin işlettiği termik santralin kömür ihtiyacının karşılanması.
Cumhurbaşkanı’nın bu yetkisi aslına bakarsanız sınırsız bir yetki değil.
Acele kamulaştırma kararına karşı idari yargıya gitmek mümkün.
Bu durumda Danıştay, acele kamulaştırmayı gerektirecek olağanüstü bir durumun olup olmadığına ve kamulaştırmanın bu yöntemle yapılmaması halinde kamu zararının oluşup oluşmayacağına bakacak.
Böyle bir başvuru olur mu, Danıştay bu durumda gerçekten “bağımsız olarak” bir karar verebilir mi sorularının yanıtlarını şu anda bilemiyoruz.
Ancak bildiğimiz bir şey var ki Cumhurbaşkanı, aynı bölgedeki 190 parsel için böyle bir kararı daha önce de almıştı.
Karar yayınlanmış ancak üzerinden 48 saat bile geçmeden yine Cumhurbaşkanı tarafından geri alınmıştı.
Çünkü o tarihte Muğla Büyükşehir Belediye seçimini kazanma kaygısı, daha iki gün önceki acele kamulaştırma kararından beklenen kamu yararının önüne geçmişti.
O zaman da anlamıştık ki bu kamulaştırmanın aslında “acele” olarak yapılmasını gerektiren bir durum yok.
Bu kararın iptal edilmesinden bugüne aradan yaklaşık olarak 21 ay kadar bir zaman geçti.
Ve Cumhurbaşkanı 21 aylık gecikmeyle bir kez daha “acele kamulaştırma kararı” aldı, bu kez daha geniş bir alanı kapsıyor.
Kamulaştırma kararları, mülkiyet hakkına yönelik kararlar olduğu için “kamu yararı” olmaz ise olmaz bir şart.
İki müteahhidin işlettiği bir termik santralde yakmak için son derece verimsiz bir kömürü çıkarmak üzere bölgedeki bütün tarımın, hayvancılığın, zeytinciliğin bitirilmesi ve binlerce köylünün evinden, tarlasından kovulmasında nasıl bir kamu yararı olabilir?
Bölgede çıkarılan “şey” aslında linyit kömürü bile değil, “turba” olarak sınıflandırılan bir şey.
1800 kcal enerji değerine sahip.
Bu özelliği nedeniyle yakılması halinde atmosfere kaliteli kömüre göre çok daha fazla zehirli madde bırakıyor.
Sadece bu durum bile söz konusu bölgenin kömür çıkarmak için kamulaştırılmasının “kamu yararına olmayacağını” göstermeye yeterli.
Bilmiyorum kendisi hatırlar mı ama Cumhurbaşkanı’nın eşi Emine Hanım, New York’ta “Küresel Sıfır Atık Hareketine Doğru” isimli bir etkinlikte bir konuşma yapmıştı.
O konuşmada şunu söylediğini not etmiştim:
“İklim krizi için kritik eşik kapımıza dayandı ve bugün, konuşma, değerlendirme faslını geride bırakıp acil eylem planlarını uygulamak mecburiyetindeyiz.”
Emine Hanım bundan önce de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Sıfır Atık – Sıfır İsraf” projesinin tanıtım toplantısında konuşmuştu:
“Çevreyle olan ilişkimiz, her şeyden önce bir ahlak meselesidir. İslam’da çevreyi korumak, hayvanların hakkını gözetmek, israf etmeden tevazu ile yaşamak bir seçenek değil, Müslüman olmanın gereğidir.”
Bunu Cumhurbaşkanı’na da hatırlatsa ne kadar iyi olurdu.
Seçim kazanmak için acele kamulaştırma kararını geri alan Cumhurbaşkanı bakarsınız bu sefer dünyayı ve bu arada memleketi kurtarmak için kararını geri çeker.
/././
Halep’in doğusunda çatışmalar şiddetlendi, siviller bölgeyi terk ediyor -Namık Durukan-
Merkezi Şam yönetimine bağlı ordu güçleri ile Demokratik Suriye Güçleri (DSG) arasındaki çatışmalar Halep'in doğusundaki Deyr Hafer ve Maskanah’ta yoğunlaştı. SDG’nin denetimindeki Tişrin barajının çevresindeki köyler vurulurken işyerleri kapatıldı, korku ve panik yaşayan halk Rakka ve Tabka bölgesine göç etmeye başladı.
Halep'in doğu kırsalında Suriye hükümetine bağlı güçler ile Sdg güçleri arasında çatışmalar giderek şiddetlenirken çatışmalar karşılıklı bombardımanlarla sürüyor. Çatışma bölgesine ağır silah ve binlerce asker sevk eden Şam yönetimi, Deyr Hafir ilçe merkezi ve çevresini topçu ateşiyle hedef alıyor.
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), bombardımanlar nedeniyle bölge esnafının dükkanlarını kapattığını ve halk arasında büyük korku ve panik yaşandığını bildirdi. DSG, Şam hükümet güçlerinin Tişrin Barajı civarına iki kez insansız hava araçları (İHA) ve topçu ateşiyle saldırdığını açıkladı. Açıklamaya göre, bu saldırılar, Deyr Hafer’in güneyindeki Umm al-Marra köyüne yapılan füze saldırısıyla eş zamanlı gerçekleşti.
Rakka ve Tabka’ya göçüyorlar
Bombardıman sırasında Deyr Hafer’deki stratejik Üm el-Tina Köprüsü de vurularak hasar gördü. SOHR’a göre, askeri bölge ilanının ardından Deyr Hafer ve Maskanah sakinleri evlerini terk ederek Rakka ve Tabka’ya göç etmeye başladı.
Bölgeden şiddetli patlama sesleri gelirken, havalimanında yüksek alarm durumuna geçildi ve bölgeye yeni askeri takviyeler yapıldı.
SMO destek veriyor
Bölgede şiddetini artıran çatışmalarda sivil kayıpların artmasından endişe duyulurken Suriye ordu güçlerinin harekatına Suriye Milli Ordusu’na (SMO) bağlı silahlı gruplar da aktif destek veriyor. DSG açıklamasına göre, Şam hükümetine bağlı silahlı gruplar Tişrin Barajı çevresine iki kez saldırı düzenledi. Saldırılarda kamikaze dronlar ve ağır toplar kullanıldı. Bu saldırılarla eş zamanlı olarak, Deyr Hafir'in güneyindeki Um el-Mera köyü de füzelerle bombalandı.
CENTCOM Komutanından taraflara: Müzakere masasına dönün
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Halep'teki çatışmalara ilişkin bir açıklama yayımlayarak taraflara “müzakere masasına dönme ve itidal” çağrısı yaptı.
CENTCOM, Halep ve çevresindeki gelişmeleri yakından takip ettiğini belirterek, Şam ve Kuzeydoğu Suriye Yönetimi'nden "gerginliği artıracak eylemlerden kaçınmalarını, sivillerin ve hassas altyapının korunmasını öncelik haline getirmelerini" istedi.
Suriye hükümetine ve Demokratik Suriye Güçleri'ne (DSG) çağrı yapılan açıklamada, "İlgili tüm taraflara iyi niyetle müzakere masasına dönmeleri ve diyalog yoluyla sürdürülebilir bir diplomatik çözüm aramaları yönündeki çağrımızı sürdürüyoruz" denildi.
“Müzakere masasına dönmeleri çağrımızı sürdürüyoruz”
Açıklama CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper’ın imzasıyla paylaşıldı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
"Halep ve çevresindeki gelişmeleri yakından izliyoruz. Tüm taraflara azami itidal göstermeleri, gerilimi daha da tırmandırabilecek eylemlerden kaçınmaları ve siviller ile kritik altyapının korunmasını önceliklendirmeleri çağrısında bulunuyoruz.
Ayrıca, ilgili tüm aktörlere iyi niyetle müzakere masasına dönmeleri ve diyalog yoluyla kalıcı bir diplomatik çözüm aramaları yönündeki çağrımızı sürdürüyoruz. Daha önce de belirttiğim gibi, kendisiyle ve komşularıyla barış içinde bir Suriye, daha barışçıl ve müreffeh bir Ortadoğu'yu sağlayabilir. Amerika Birleşik Devletleri ve Suriye'nin bölge genelinde barış ve istikrarı koruma konusunda ortak bir çıkarı bulunmaktadır."
/././
CHP'li Bakan'dan Yerlikaya'ya İspanya'daki uluslararası uyuşturucu operasyonuna ilişkin soru: Şirket, Türk şirketi görünüyor, siz bu dosyada ne yaptınız?
"İktidarın uyuşturucuyla mücadelesi çoğu zaman mücadele değil, şov"
İspanyol polisi, Atlantik Okyanusu'ndaki ticari gemide yaklaşık 10 ton kokain ele geçirdiCHP İzmir Milletvekili Murat Bakan, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya'ya, DEA, Brezilya Federal Polisi, İngiltere NCA, Fransa ve Portekiz'in yer aldığı İspanya'da yapılan uyuşturucu operasyonun uluslararası ayağında neden Türkiye'nin yer almadığını sordu. Bakan, "Açık kaynak gemi kayıtlarında yakalamaya konu olduğu belirtilen 'United S' isimli gemi için IMO 7359149 görünüyor; Registered Owner / Commercial Manager: KAMER SHIPPING & TRADING CO. Bu şirket İstanbul, Türkiye merkezli Türk şirketi olarak görünüyor. Bu suç isnadı değildir; ancak şüphe varsa devletin görevi bakmak, soruşturmaktır. Ali Yerlikaya, sana soruyorum siz bu dosyada ne yaptınız? Bebek Otel'de ünlü avlamak kolay. Kamera önünde operasyon videosu paylaşmak kolay. Ama 10 ton kokain yakalanmışsa, asıl iş orada başlar: Bu mal nasıl yola çıktı? Kim finanse etti? Hangi şirket ağıyla taşındı? Para nereye aktı? Ortada bir gerçek var: İktidarın uyuşturucuyla mücadelesi çoğu zaman mücadele değil, şov" dedi.
İspanyol polisi, Atlantik Okyanusu'ndaki ticari gemide yaklaşık 10 ton kokain ele geçirdi
İspanya polisi, Brezilya’dan gelen bir gemide yaklaşık 10 ton (9.994 kilo) kokain ele geçirildiğini ve 13 kişinin gözaltına alındığını duyurmuştu. Operasyonun uluslararası ayağında DEA, Brezilya Federal Polisi, İngiltere NCA, Fransa ve Portekiz makamları yer aldı.
Yakalamanın sokak satıcılarına yönelik sıradan bir operasyon olmadığını vurgulayan Bakan, sevkiyatın finansman, organizasyon, rota ve liman bağlantıları olan büyük bir ağın parçası olduğunu ifade etti.
Bakan, bunun bir suç isnadı olmadığını ancak şüphe varsa devletin soruşturma yükümlülüğü bulunduğunu ifade ederek, “10 ton kokain yakalanmışsa asıl soru şudur: Bu sevkiyat nasıl organize edildi, kim finanse etti, para nereye aktı?” diye sordu.
Bakan sosyal medya hesabından Ali Yerlikaya'ya şu soruları yöneltti:
"Ali Yerlikaya'ya Soruyoruz: 10 Ton Kokain’in soruşturma dosyası Nerede?
İspanya polisi, Brezilya'dan gelen bir gemide yaklaşık 10 ton (9.994 kg) kokain yakaladı ve 13 kişiyi gözaltına aldı.
Operasyonun uluslararası ayağında DEA (ABD), Brezilya Federal Polisi, İngiltere NCA ile Fransa ve Portekiz makamlarının yer alıyor kim yok bizim polisimiz yok. Neden yok ? Bizimkiler torbacı peşinde…
Bu bir torbacı haberi değil. Bu, uluslararası bir sevkiyat. Para var, organizasyon var, rota var, liman var.
Mesele sokaktaki küçük satıcı değil; asıl mesele bu işi kuranlar ve parayı yönetenler.
Açık kaynak gemi kayıtlarında yakalamaya konu olduğu belirtilen 'United S' isimli gemi için IMO 7359149 görünüyor; Registered Owner / Commercial Manager: KAMER SHIPPING & TRADING CO
Bu şirket İstanbul, Türkiye merkezli Türk şirketi olarak görünüyor.
Bu suç isnadı değildir; ancak şüphe varsa devletin görevi bakmak, soruşturmaktır.
Ali Yerlikaya, sana soruyorum siz bu dosyada ne yaptınız?
Bebek Otel'de ünlü avlamak kolay. Kamera önünde operasyon videosu paylaşmak kolay. Ama 10 ton kokain yakalanmışsa, asıl iş orada başlar: Bu mal nasıl yola çıktı? Kim finanse etti? Hangi şirket ağıyla taşındı? Para nereye aktı?
Ortada bir gerçek var: İktidarın uyuşturucuyla mücadelesi çoğu zaman mücadele değil, şov.
Kamera kuruluyor; oyuncu, fotomodel, iş insanı gibi popüler isimler üzerinden "bakın yakaladık" deniyor. Sosyal medyada birkaç video, birkaç fotoğraf... Bu kadar.
Uyuşturucuyla mücadele, magazin figürlerini servis etmek değildir. Uyuşturucuyla mücadele parayı, rotayı, organizatörü, lojistiği yakalamaktır.
Kamuoyunun Bilmeye Hakkı Var:
• Türkiye bu dosyada resen soruşturma başlattı mı?
• MASAK para trafiğine baktı mı?
• Liman çıkışları, yük evrakı, acente, broker bağlantıları incelendi mi?
• İspanya ile doğrudan bilgi paylaşımı yapıldı mı?
Bu ülke, uyuşturucuyla mücadeleyi küçük hedefler üzerinden gösteriye çevirerek yönetemez. 10 tonluk sevkiyat varsa, orada devletin sınavı vardır."
***
Bankalarca verilen promosyonlarda vergi var mı?-Murat Batı-
Birçok çalışan için -hele ki ekonomik koşulların çok zor olduğu şu günlerde- promosyon ödemeleri çok önem arz etmektedir. Özel sektör çalışanlarının alamaması da ayrı bir sorun. Peki promosyon ödemelerinden vergi alınacak mı ya da promosyonu alanlar beyanda bulunacak mı? Gelin, bu soruların cevabına birlikte bakalım…
Bu aralar “şu kamu kurumu çalışanları maaşlarını şu bankadan almalarına karşılık şu kadar TL promosyon adı altında ödeme alacak” gibi çeşitli haberlere rastlıyoruz. Hatta bu tutarlar birkaç maaşa da denk geliyor neredeyse. Gerek basında gerekse de sosyal medyada şu üniversite, bu kamu kurumu x bankasıyla şu kadar liralık promosyon anlaşması yaptı gibi haberler dolaşmakta.
Bu promosyonlar genel olarak kurumla banka arasında üç yıllık yapılmakta ve maaş alanlara bankanın kredi kartları da verilerek parasal işlemlerin kendi bankalarınca yerine getirilmesi istenilmekte ve bu yolla da karşılıklı maddi menfaat sağlanmakta.
Örneğin bizim üniversite bir bankayla yaptığı promosyon anlaşması neticesinde 15 Ocak 2026 Perşembe günü her personele 100 bin lira promosyon ödemesi yapacak.
Yapılacak bu 100 bin liralık promosyon ödemelerinden vergi alınacak mı ya da promosyonu alan biz beyanda bulunacak mıyız?
Gelin bu soruların cevabına birlikte bakalım…
Gelir vergisi açısından
Gelir vergisinin 61’nci maddesi uyarınca bir ödemenin ücret olarak değerlendirilebilmesi için her şeyden önce işçi-işveren ilişkisi bulunması gerekmektedir. Bankalar ile kamu kurumu çalışanları arasında herhangi bir işçi-işveren ilişkisi olmaması münasebetiyle promosyon ödemeleri de banka tarafından doğrudan çalışanların hesabına yatırılması durumunda ücret sayılmayacağından ücrete ilişkin gelir vergisi alınmayacaktır.
Ayrıca bankalar tarafından, promosyon anlaşması yapılan kuruma ödeme yapılması ve bu ödemelerin gelir olarak kaydedilmeden çalışanlara aynen aktarılması halinde, ödeme yapan kurum aracı durumunda olacağından ücret sayılmayacak ve dolayısıyla da gelir vergisi hesaplanmayacaktır.
Ancak Promosyon ödemelerinin banka tarafından doğrudan kurumlara yapılması ve yapılan ödemelerin kazanca dâhil edilmesi durumunda, ilgili kurum tarafından çalışanlara yapılan ödeme banka promosyonu olma niteliğini kaybetmiş olacağından ücret olarak vergilendirilmesi gerekmektedir.
Veraset ve intikal vergisi açısından
7338 sayılı Veraset ve İntikal Vergisi Kanunu’nun 1’inci maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti tabiiyetinde bulunan şahıslara ait mallar ile Türkiye’de bulunan malların ivazsız yani karşılıksız olarak başka birine devri sonucunda veraset ve intikal vergisi hesaplanacaktır.
Ancak yapılan promosyon ödemeleri, bankalardan maaş alan çalışanlara bankalar tarafından sağlanan kredi kartı, ücretsiz EFT hakkı, ücretsiz havale yapma hakkı gibi bir şeydir.
Bu nedenle maaşların bankadan ödenmesi karşılığında verilen promosyon adı altındaki bu ödeme ivazlı yanı bir şey karşılığında bir ödeme olması nedeniyle veraset ve intikal vergisi ödenmeyecektir.
Damga vergisi açısından
488 sayılı Damga Vergisi Kanunu’nun 1’inci maddesinde sayılan kâğıtlar damga vergisine tabidir. Yani ödenen ücretler, hizmet karşılığı alınan bir ödeme olması nedeniyle ücretlerden damga vergisi de alınmaktadır. Ancak promosyon şeklinde yapılan ödemeler banka tarafından doğrudan çalışanın hesabına yatırılması nedeniyle yani promosyon ödemeleri hizmet karşılığı yapılacak bir ödeme olmadığından ve dolayısıyla da ücret sayılmayacağından damga vergisi de alınmayacaktır.
KDV açısından
KDV Kanunu’nun 1, 4 ve 20’nci maddeleri uyarınca promosyon ödemelerinin banka tarafından çalışanlara ödenmesi durumunda KDV’ye tabi bir işlem olmayacaktır. Samsun Vergi Dairesi Başkanlığı’nın 07.04.2014 tarih ve 13649056-120[61-2013/ÖZE-01]-35 sayılı özelgesinde “Promosyon ödemeleri üzerinden şirketiniz tarafından komisyon alınması veya promosyon ödemesinin bir kısmının şirketinize yapılması (şirketiniz hesaplarının söz konusu bankada bulunması sebebiyle) halinde şirketinize yapılacak promosyon ödemesi veya söz konusu komisyon tutarı üzerinden şirketinizce düzenlenecek faturada yüzde 18 oranında KDV hesaplanması gerekmektedir.” denilmektedir.
Ezcümle
Birçok çalışan için -hele ki ekonomik koşulların çok zor olduğu şu günlerde- promosyon ödemeleri çok önem arz etmektedir. Özel sektör çalışanlarının alamaması da ayrı bir sorun elbette.
Ancak özellikle kamu personeline verilen promosyonlar -yukarıda da belirttiğim üzere- ne gelir vergisine ne veraset ve intikal vergisine ne de başka bir vergiye tabidir.
/././
Sisli Vadi dosyasında 5 İl Özel İdare personeli hakkında iddianame: ''Olası kast ile öldürme'' suçundan 150 yıla kadar hapis istendi -Cengiz Anıl Bölükbaş-
Kırklareli İğneada'daki sel felaketinde ''Foggy Valley” (Sisli Vadi) adlı tesiste tatil yapan 6 kişinin ölümüne ilişkin olarak, İl Özel İdaresi'nde görevli 5 kamu personeli hakkında iddianame hazırlandı. İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Bilal Kuşoğlu'nun da aralarında olduğu sanıklar hakkında ''olası kast ile öldürme'' suçundan 150 yıla, ''kasten yaralama'' suçundan 8 yıl 6 aya kadar ceza istendi. İddianamede, sanıkların yüksek riski bilmelerine rağmen 'olursa olsun' düşüncesi ile hareket ettikleri belirtildi. Sanıkların risklerin önüne geçmek için herhangi bir girişimde bulunmayarak ''neticeyi kabul ettikleri'' kaydedilen iddianamede, sel felaketinden olası kast ile sorumlu oldukları değerlendirildi.
Kırklareli İğneada'daki longoz ormanlarında Eylül 2023’te yaşanan sel felaketinde, “Foggy Valley” (Sisli Vadi) adlı tesisin sular altında kalması sırasında 6 kişinin boğularak yaşamını yitirmesiyle ilgili olarak, Kırklareli İl Özel İdaresi'nde görevli kamu personeli hakkındaki soruşturma tamamlandı.
5 kamu personeli sanık olarak yer aldı
Kırklareli Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Bürosu tarafından 30 Aralık 2025'te tamamlanan 11 sayfalık iddianamede; İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Bilal Kuşoğlu, İl Özel İdaresi Çevre Koruma ve Kontrol Müdürü Hüseyin Ören, İl Özel İdaresi İmar ve Kentsel İyileştirme Müdür Vekilleri Rahim Zobu ve Yüksel Akış ile İl Özel İdaresi Yol ve Ulaşım Hizmetleri Müdürü Ufuk Gürsel sanık olarak yer aldı.
Yaşanan felaketin ve dosya sürecinin aktarıldığı iddianamede, Kırklareli 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen dosyada bulunan bilirkişi raporunda; Kırklareli İl Özel İdaresi'nin kaçak yapılar tespit edilip mühürlenmesine rağmen yıkım kararını tebliğ etmediği, kaçak yapıları yıktırmaktan sorumlu olduğu halde yıkım işlemini gerçekleştirmediği, bu sebeplerden dolayı yaşanan felakette asli kusurlu olduğunun belirtildiği aktarıldı.
''Kaçak yapılaşmaya ve faaliyete göz yumdular''
Sanıkların İçişleri Bakanlığı'nın haklarında soruşturma izni vermesine yönelik bulundukları itirazların Danıştay 1. Dairesi tarafından reddedildiği aktarılan raporda, Daire'nin kararında; sanıkların tesisteki usulsüz yapılaşmaya ve kaçak faaliyete göz yumduklarını, ruhsatsız tesisin yıkımını gerçekleştirmediklerini belirttiği hatırlatıldı.
''Yıkım kararı uygulanmadı''
İddianamede; sanık kamu personelinin, 2020 yılından itibaren tesisin ruhsatsız yapılaşmasına ve faaliyet göstermesine göz yumdukları, tesisin mührün kırılarak yeniden faaliyete geçmesine yönelik suç duyurusunda bulunmadıkları ve İl Encümeni'nin 23 Mayıs 2022 tarihli yıkım kararını uygulamadıkları kaydedildi.
''Riske rağmen 'olursa olsun' düşüncesiyle hareket ettiler''
İddianamede, yaşanan felakette bilinçli taksir unsurlarının aşıldığı belirtilerek, sanıkların tespit edilen eksiklerin giderilmemesinin yüksek risk oluşturduğu bilmelerine rağmen 'olursa olsun' düşüncesi ile hareket ettikleri değerlendirildi. Sanıkların ''risklerin önüne geçmek için herhangi bir girişimde bulunmayarak neticeyi kabul ettikleri'' ifade edilen iddianamede, sel felaketinden olası kast ile sorumlu oldukları değerlendirildi.
Ayrı ayrı 168 yıl 6 aya kadar hapis istemi
Savcılık, sanık kamu personelinin her biri hakkında 6 kişinin ölümüne yönelik ''olası kast ile öldürme'' suçundan 150 yıla, ''kasten yaralama'' suçundan 8 yıl 6 aya kadar ceza verilmesini talep etti.
Ne olmuştu?
İğneada’daki longoz ormanlarında “Foggy Valley” (Sisli Vadi) adıyla faaliyette bulunan tesiste, 5 Eylül 2009 günü yaşanan sel felaketinde 6 kişi sel sularında boğularak yaşamını yitirdi. Tesiste konaklayan üç kişi ise, yaralı olarak ekiplerce kurtarıldı.
Olayın ardından Kırklareli Cumhuriyet Başsavcılığı adli soruşturma başlatırken, İçişleri Bakanlığı da Mülkiye Teftiş Kurulu üzerinden inceleme başlattı. Bakanlık incelemesinde, müfettişler, sel faciasının merkezindeki Sisli Vadi adlı tesiste yaşananlarda kamu görevlilerinin ihmalinin bulunup bulunmadığı soruşturdu.
Müfettiş soruşturması sonucunda, 5 Ekim 2020’de “kaçak” olarak faaliyete başlayan tesisle ilgili görevlerini ihmal ettikleri belirlenen Eski Kırklareli Valileri Osman Bilgin ve Birol Ekici başta olmak üzere İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Bilal Kuşoğlu, İl Özel İdaresi İmar ve Kentsel İyileştirme Müdür Vekilleri Rahim Zobu ve Yüksel Akış, İl Özel İdaresi Yol ve Ulaşım Hizmetleri Müdürleri Mahmut Uslu ve Ufuk Gürsel, İl Özel İdaresi Çevre Koruma ve Kontrol Müdürü Hüseyin Ören’le birlikte Eski Demirköy İlçe Jandarma Komutanları Süleyman Erdi Koçak ve Ahmet Kartal ile tesisin sorumluluk bölgesindeki Jandarma Merkez Karakol Komutanları Mehmet Horoz ve Halil Göğebakan hakkında adli soruşturma başlatılması için İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın imzasıyla soruşturma izni verildi.
Soruşturma izni, olayın geçtiği bölge olması nedeniyle Kırklareli Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi. Ancak, kararda adı geçen 12 kamu görevlisi, bakanlık kararına itiraz etmek amacıyla Danıştay’a başvurdu.
Başvuruyu değerlendiren Danıştay Birinci Dairesi, adı geçen tüm kamu görevlilerinin itirazlarını reddetti. Geçen martta kararını veren Danıştay Birinci Dairesi, aralarında halen Şırnak Valisi olan Birol Ekici, Merkez Valisi Osman Bilgin’in yer aldığı sivil ve askeri personelin adli yargıda kovuşturulmasına hükmetti.
TOLGA ŞARDAN YAZDI- İçişleri Bakanlığı: Vali Osman Bilgin, Sisli Vadi’nin sahiplerinden rüşvet aldı!
TOLGA ŞARDAN YAZDI- İki dosya, iki karar: Kartalkaya ve Sisli Vadi dosyalarından çıkan farklı kararlar!
TOLGA ŞARDAN YAZDI- Gözü yaşlı annenin HSK’ya şikâyeti: "Organize şekilde çalışarak adalete engel oldular"
***
Instagram, 17,5 milyon kullanıcının hacklendiğini yalanladı -Füsun Sarp Nebil-
Otomatik saldırılar ve kitlesel sosyal mühendislik çağında, bir ihlalin olmaması otomatik olarak riskin olmadığı anlamına gelmez. Ve kullanıcı tabanları büyüdükçe, "sınırlı" güvenlik açıkları bile milyonları etkileyebilir. Platformlar için gelecekteki zorluk, bu sorunları hızlı bir şekilde çözmenin yanı sıra, etkilerini küçümsemeden güveni koruyacak şekilde şeffaf bir biçimde iletmek olacaktır

Geçen hafta basında, Instagram’ın 17,5 Milyon kullanıcının verilerinin açığa çıktığı iddiaları yer alıyordu. Verilerin yeraltı forumlarında sunulduğu veya tartışıldığı iddia edildi.
Çok kullanıcılı büyük platformlardan veri sızıntıları, son zamanlarda çokca rastladığımız bir iddia haline geldi. Örneğin geçen haziranda, Google ve Apple gibi platformlardan sızan 16 milyar şifre konuşuldu. Yine aynı ay içinde Getir ve Bitaksi'den veri sızıntısı haberleri çıktı. Aralık ayında Güney Kore e-Ticaret devinden 34 milyon müşteri verisi sızdı haberi duyuldu. Ekim ayında Discord'un kullanıcı verilerinin hacklendiği duyuldu.
Ancak bu platformların hemen hepsinden, olaylar duyulduktan az sonra ilginç bir şekilde, yalanlama geliyor. Aslında veri sızıntısı olmadığı ama bilmemne fonksiyonunda ufak bir açık olduğu, onun da hemen düzeltildiği türünden bir açıklama.
Instagram’da da durum farklı değildi. Yalanlama ve küçük sorunun giderildiğine dair açıklama duyduk. Şirket, "harici bir tarafın" şifre sıfırlama e-postaları göndermesine olanak tanıyan teknik bir sorunu tespit edip düzelttiğini, ancak hiçbir iç sistemin hacklenmediğini ve hiçbir kullanıcı şifresine erişilmediğini söyledi.
Instagram, olayı “veri ihlali değil, işlevselliğin kötüye kullanımı” olarak nitelendirdi. Harici bir aktörün şifre sıfırlama e-postalarını tetiklemesine olanak tanıyan, ama kullanıcı şifrelerine erişim ve Instagram'ın temel sistemlerine yetkisiz giriş sağlamayan bir güvenlik açığı olduğunu açıkladı. Arkasından da, sorunun tamamen çözüldüğünü ve kusurdan kaynaklanan yaygın hesap ele geçirilmesine dair hiçbir kanıt bulunmadığını söyledi.
Veri kazıma mı, ihlal mi?
Instagram’ın haklı olduğu bir nokta olabilir. Bu tür haberler bilerek ya da bilmeyerek, veri kazıma ve istismara dayalı veri toplama işlemleri sonrasında elde edilen kişisel verilerin, “veri sızması” diye sunulması şeklinde olabiliyor. Kamuoyu algısı açısından, "ihlal" ve "kötüye kullanım" arasındaki fark genellikle kayboluyor. Ama bu, siber güvenlik açısından önemli bir ayrım.
"Veri kazıma" dediğimiz olay, web üzerindeki verilerin otomatik yazılımlarla toplanmasıdır. Örneğin yazarların olduğu bir web sitesindeki mail adreslerinin taranması gibi. İstismara dayalı veri toplama ise, örneğin mail ile gönderilen link tıklandığında ya da linkteki formun doldurulması istendiği çalınan bilgilerdir. Bunlar veri sızıntısı anlamına gelmez ama hedeflenen kişilerin verilerinin toplanması anlamına gelir.
Ama hiçbir parola sızdırılmamış olsa bile, platformların büyük ölçekte parola sıfırlama e-postaları için ortam sağlama özelliği önemsiz değildir. Gerçek sıfırlama e-postalarını takip eden sahte sıfırlama e-postalarıyla gerçekleştirilen kimlik avı kampanyalarına ya da aktif kullanıcıları haritalayarak kimlik bilgilerini ele geçirme hazırlığına yol açabilir. Kısacası, klasik anlamda bir ihlal olmasa da, bu tür güvenlik açıkları operasyonel olarak tehlikeli olabilir.
Meta'nın daha geniş güvenlik bağlamı
Instagram'ın ana şirketi Meta, otomatik kötüye kullanım tespiti, hesap bütünlüğü ve yapay zeka destekli tehdit izlemeye büyük yatırımlar yaptı. Ancak platformlarının ölçeği -milyarlarca kullanıcı ve dış sistemlerle sürekli etkileşim- küçük kusurların büyük sonuçlar doğurabileceği bir ortam yaratıyor. Platformlar temel veritabanlarını güçlendirdikçe, saldırganlar API'leri, e-Postaları, kurtarma mekanizmalarını ve üçüncü taraf entegrasyonlarını giderek daha fazla hedef alıyor.
Şifre sıfırlama sistemleri, kimlik, güven ve kullanıcı davranışının kesiştiği noktada yer aldıkları için özellikle cazip bir hedef halinde.
Kullanıcıların, iki faktörlü kimlik doğrulamayı etkinleştirmesi (2FA), beklenmedik şifre sıfırlama e-postalarına dikkatli yaklaşması, bilinmeyen adreslerden gelene-postalardaki bağlantılara tıklamaktan kaçınması ve hesap güvenlik ayarlarını düzenli olarak gözden geçirmesi gerekli.
Platformlar için de ders aynı derecede açık, hesap kurtarma mekanizmaları artık ikincil özellikler değil, kritik saldırı yüzeyleridir. Bu konuda daha güvenli mekanizmalara ihtiyaç var.
Platformların yalanlaması ne kadar doğru?
Başta da belirttik; platform güvenliğinde son zamanlarda, bu süreçler tekrarlıyor. Yani; büyük ölçekli ihlal duyuluyor. Platformlar, sistemin tehlikeye atıldığını yalanlıyor. Temel nedeni, meşru bir özelliğin kötüye kullanımı olarak tanımlıyor ve arkasından sorun çözüldü açıklaması yapılıyor.
Instagram'ın inkârı teknik anlamda doğru olabilir, ancak bu olay, güvenlik risklerinin ihlaller, hatalar ve kötüye kullanım arasında giderek daha fazla gri alanda yer aldığını gösteriyor.
Otomatik saldırılar ve kitlesel sosyal mühendislik çağında, bir ihlalin olmaması otomatik olarak riskin olmadığı anlamına gelmez. Ve kullanıcı tabanları büyüdükçe, "sınırlı" güvenlik açıkları bile milyonları etkileyebilir.
Platformlar için gelecekteki zorluk, bu sorunları hızlı bir şekilde çözmenin yanı sıra, etkilerini küçümsemeden güveni koruyacak şekilde şeffaf bir biçimde iletmek olacaktır.
/././
Büyük pazarlık -Ahmet Çelik Kurtoğlu-
Bugün NATO’nun, “Batı” dünyasının karşısında komünist değerleri hayli aşınmış Çin, Rusya ve Kuzey Kore vardır. Amerika’nın sözde muhafazakârları için iklim demek “wokizm” demektir; sosyal demokrasi demek artık sadece tarih kitaplarında kalan komünizm demektir. Bu mu tehlikeli, yoksa insanlık değerlerinin yıpratılması mı?

Donald Trump’ın Venezuela Cumhurbaşkanı’nı kaçırıp New York’a getirmesinin şaşkınlığını atamadan, ABD’nin Grönland talepleri zihinleri karıştırdı. Güçlü istihbarat sahibi olan Charlie Rose ve Washington Post yazarı D. Ignatius’un ifadelerine göre D. Trump, 23 Aralık günü Maduro’ya Türkiye’ye iltica etme teklifini yapmıştı.
Grönland bir NATO ülkesi ve ABD de Danimarka’da NATO’nun kurucu üyesi.
NATO, 1949’da başta ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer “Batı” ülkeleri tarafından kuruldu. II. Dünya Savaşı’nı başlatan Nazi Almanyası’ydı. Savaş 1945’te bitti.
4-11 Şubat 1945 tarihleri arasında Kırım Yarımadası’nın Yalta şehrinde, İngiltere Başbakanı W. Churchill, SSCB Başkanı J. Stalin ve ABD Başkanı F. D. Roosevelt, milyonlarca insanın hayatını yitirmesiyle sona eren dünya savaşının tekrarlanmaması için F. D. Roosevelt’in önerisi, J. Stalin’in davetiyle bir araya geldiler ve kısaca söylemek gerekirse dünyayı paylaştılar.
Batı ülkeleri grubu, 1944’te uluslararası ticarette doların hükümranlığını tescil etmek için Dünya Bankası-IMF sisteminin omurgası olan Bretton Woods Sözleşmesi’ni, 1961 yılında “batılı hükümetler arası iş birliği”ni sağlamak üzere OECD teşkilatını kurdular. Tahterevallinin öteki yanında ise SSCB’nin önderliğinde ve sosyalist-komünist ülkeler arasında iş birliği mekanizması olan COMECON örgütü vardı.
Böylece iki karşıt ekonomik sistem doğdu. Nitekim 1950’den beri başta ABD olmak üzere tüm dünyanın temel sorunu, kapitalist ülkelerle komünist ülkelerin çatışması olmuştur. Nereye bakarsak bakalım, Kore’de, Vietnam’da, ülkelerin iç iktidar mücadelesinde bunu görürüz.
Kendi ülkemizde 1923’te Cumhuriyet’i ilan ettikten sonra Atatürk, emsalsiz öngörüsüyle ve dirayetiyle diktatör J. Stalin’i dahi yola getirmiştir. Atatürk’ün ölümünden sonra gelen hükümetler, komünizm korkusuyla Batı’nın etkisinden kurtulamamıştır. Ülke, bağımsız bir iktisat politikası izlemek yerine komünizm endişesiyle Marshall yardımıyla başlayıp ABD’de üretilen politikaların türevlerine alet olmuştur.
Bugün yaşadığımız olaylar, önce AB’nin Orta ve Doğu Avrupa’yı, ardından Baltık ülkelerini içine almasıyla başlayıp bugün Trump’ın, AB’nin Avrupa’nın savunmasının külfetini üstlenmekten kaçındığı gerekçesiyle ve Çin-Rusya tehdidini ileri sürüp Grönland’ı ele geçirme kararıyla, yıllar önce başlatılan kapitalizm ve artık kalmamış olan komünizm kavgasının devamından başka bir şey değildir. Yine Ignatius ve Rose’un ifadeleriyle Trump, mülk sahibi olmak tutkusundan vazgeçemiyor.
Dünyanın liderlikten yoksun kalmış olması yanlış veya eksik bir teşhis değildir. AB coğrafyasında “sağın” liderliği ele geçirmesi, demokrasi ve insan hakları bakımından kaygılanılmayacak bir olay değildir. Ama bu temel sorunların tahlil edilmesi ve yeni politikalar üretilmesi, hedefler tanımlanması için nedenlerinin Trump’ın yarattığı, J. D. Evans gibi oyuncuların sahneye çıktığı ve küresel diplomatik ilişkilerin “mahalle çocuklarının kavgasına” dönüştüğü bir analize dönüşmüştür. Artık hemen hiçbir ülkede eski “rekolte siyaset-hukuk-bilim adamı” yetişmemektedir.
Bunun için Başkan Yardımcısı J. D. Evans’ın Oval Ofis’te Ukrayna’nın, yani egemen bir ülkenin başkanı olan Zelenski’yi nasıl aşağıladığını hatırlamamız yeterlidir. Bugün dünya siyasetinde hepimizi endişeye sevk eden III. Dünya Savaşı ihtimalini artan ciddiyetle gündeme getirenler, başta Trump olmak üzere bu mahalle çocuklarının ilkel tahlilleridir.
Tüm dünya çok bulutlu bir durumdadır. Geçen yüzyılın ortalarında sol-sağ çekişmesiyle yoğunlaşan kavgalar, bugün ABD’de “wokizm”-liberalizm çatışmasına dönüşmüştür. ABD’nin gözünde wokizm, Avrupa’yı istila etmektedir. Dünkü solun yerini wokizm, oradan da Avrupa’nın radikal sağı almıştır. Bugün NATO’nun, “Batı” dünyasının karşısında komünist değerleri hayli aşınmış Çin, Rusya ve Kuzey Kore vardır. Amerika’nın sözde muhafazakârları için iklim demek “wokizm” demektir; sosyal demokrasi demek artık sadece tarih kitaplarında kalan komünizm demektir. Bu mu tehlikeli, yoksa insanlık değerlerinin yıpratılması mı? ki ABD’de MAGA kültürü bunu yapıyor.
Oysa dünyada çok ciddi sorunlar var ve bu lider kadroları, başta Trump ve diğer “muhafazakârlar”, bunları tanımayı reddediyor. Nedir bu sorunlar? Afrika’da siyasal kavgalar; Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da önceki yıllarda İngiltere’nin, Almanya ve Fransa’nın, bir ölçüde İtalya’nın kışkırttığı kavgalar; susuzluk, açlık. Başta Avrupa’nın tümüyle Afrika’nın karşı karşıya olduğu kuraklık. Yıllardır iklim sorunu olarak gündeme getirilen bu konu, başta petrol şirketleri ve kömür madeni sahipleri olan seçmenlerinin baskısıyla Trump tarafından ısrarla reddediliyor.
Aynı Trump, Gazze’yi yeni Doğu Akdeniz Rivierası’na döndürmek fantezisiyle kendi has seçmenlerine önemli bir havuç uzattı. Bunu yaparken ve Grönland’a el uzatırken, teknolojiyi dünyanın kalan tek ve en büyük buz alanı olan bu ülkeyi de kuraklık sürecinin içine atacak. Ama böyle kaygılar bu kitlelerin umurunda değil.
Böyle bir geleceği, felaket senaryosunu önlemenin yolu tanıyı doğru koymaktır. Bu yazıyla yapmak istediğim, artık önümüzdekinin yıllardır süregelen ve hepimizi tutsak alan “Batı-Doğu” çekişmesi değil; artık olmayan komünizm korkutmasıyla, kolay kandırılan sağ unsurları göç tehdidiyle bir araya toplayan kolaycı akımlara doğruları anlatmaktır. Göçleri önlemenin yolu tecrit kampları düzenlemek değil, evini, yurdunu terk etmek zorunda bırakılanlara kendi yaşamlarını sürdürebilmeleri için fırsat vermektir.
Bu noktada Çin siyasetinin hep hatırlattığım bir sözünü hatırlatmam yerinde olacaktır: “Gücünü sakla, zamanını iyi kullan.”
/././
T-24




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder