BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -13 Ocak 2026-

 


Emekli aylıklarında sefalet: Asıl sorumluyu unutma!-Aziz Çelik- 

Emekli aylıklarındaki sefaletin asıl sebebi sosyal güvenlik karşı devrimleridir. Sebep kaynak yokluğu, enflasyon veya deprem gibi güncel sorunlar değil. 1999 ve 2008 yıllarındaki iki karşı devrimin sonucu buralara geldik. AKP’nin 2008’de yaptığı karşı devrim emekli aylıklarında dibe doğru yarışı hızlandırdı.

En düşük emekli aylığı tamı tamına 1062 liralık “dokunuş” ile 20 bin TL oldu. Yasa henüz çıkmadı ancak zaten iktidar TBMM’ye hangi teklif sunulursa o yasalaşır. İktidar vekillerinin kendilerine tevdi edilen miktarın dışına çıkmaları mümkün değil. Eller kalkacak, inecek ve 20 bin TL yasalaşacak. Başkanlık rejimi böyle!

Emekli aylıkları üstünde neredeyse her şey yazıldı-çizildi. Aylıkların asgari ücretle, milli gelirle, açlık sınır ile kıyası yapıldı. Bu aylıkların sefalet aylığı olduğu gerçeğini herkes biliyor. Bugün en düşük emekli aylığının nasıl sefalet düzeyine gerilediğini tekrar anlatmayacağım. Emekli gerçeği her türlü veri ile ortaya kondu.

Hükümet de emekli aylıklarındaki sefaletin farkında. “Durumun farkındayız ama sabır”, “Ekonomik dengeler elvermiyor, kaynak yok”, “kaynakları deprem bölgesine harcıyoruz” veya “emekli aylıkları az ama en azından düzenli ödeniyor, geçmişte aylarca ödenmiyordu” gibi gerekçelere sarılmalarından anlaşılıyor ki durumun vahametinin farkındalar.

Dahası en düşük emekli aylığını resmi enflasyon kadar artırıp (%12,19) 18 bin 938 TL yapmaya cesaret edemediler. Kendilerince psikolojik eşik olan 20 bin TL’ye yükselttiler.  Ocak 2025’te tamı tamına resmi enflasyon kadar artırıp 14 bin 469 TL, Temmuz 2025’te de yine kuruşu kuruşuna kadar artırıp 16 bin 881 TL yapmışlardı. Bu kez aynı şeye cesaret edemediler. Bin liralık sözde iyileştirme ile 20 bin lira yaparak emekliler arasındaki büyük öfkeyi biraz azaltmayı denediler. Ancak mızrak çuvala sığmaz durumda.

BUGÜNLERE NASIL GELDİK?

Emekli aylıklarındaki sefalet sadece bugünün konusu değil. Emeklilerin sefalete mahkum edilmesinin sebebi ne son yıllardaki enflasyon ve ekonomik zorluklar ne de deprem harcamaları. Bugün yaşadığımız felaketin kökleri sosyal güvenliğe musallat olan neoliberal virüste ve AKP döneminin neoliberal-muhafazakar zehirli sarmaşığında saklı. Son çeyrek yüzyılda yapılan iki büyük sosyal güvenlik karşı devrimi ile bugünlere geldik!

Bu karşı devrimlerin ilki 1999’da yapıldı. İktidarda işçilerin deyişiyle “kurt-kuş-arı” koalisyonu vardı: MHP-DSP-ANAP Koalisyon hükümeti.  1999’da 4447 sayılı kanun ile sosyal güvenlikte karşı devrimini başlattılar. Emeklilik yaşını sert biçimde yükselttiler, aylık bağlama oranlarını ve aylıkların alt sınırını düşürdüler. Daha sonra EYT olarak bilinen büyük haksızlık bu dönemin ürünüdür.

Bu karşı devrim yeterli olmadı. AKP bu ilk karşı devrimi 2008’de derinleştirdi ve kökleştirdi. 5510 sayılı Yasa ile emekliler için kara günler başladı. AKP hükümeti aylık bağlama oranlarını daha da düşürdü.  Büyümeden emeklinin alması gereken payın yüzde 70’ini ortadan kaldırdı. Aylıkların alt sınırını yüzde 35’te tuttu.

Bugün emekli aylıklarının sefalet düzeyine düşmesinin sebebi güncel sorunların sonucu değil, sistemiktir. Emekli aylıkları düşüyor, çünkü bunu planladılar. Yasaları buna göre değiştirdiler. Aylık hesaplama yöntemini emekli aylıkları düşecek şekilde değiştirdiler. Hiçbir şey tesadüf değil. Bilerek, isteyerek bugünlere gelindi.

2000’li yılların başında sosyal güvenlik “en büyük kara delik, bütçeye yük” diyerek IMF tandanslı sözde sosyal güvenlik reformlarını harfiyen uyguladılar. Sosyal güvenlik sisteminde büyük karşı devrimlere imza attılar. Şimdi bunların sonucunu yaşıyoruz. Enflasyon düşük de olsaydı, deprem de olmasaydı emekliler yine sefalet aylığı alacaktı. Çünkü sistemin amacı daha düşük emekli aylığıydı.

SORUMLULARI UNUTMA!

AKP 2002 Kasım ayından bu yana iktidarda, 23 yılı bitti. Bugün sosyal güvenlikte ve emeklilikte yaşanan sefaletin baş sorumlusu AKP hükümetleridir. Sosyal güvenlikte karşı devrim hazırlıkları sırasında bunları BirGün’de günü gününe yazdım. Yazılarım arşivde. Bu karşı devrimin sonucunda emekli aylıklarının dibe vuracağını defalarca yazdım. Başka araştırmacılar da yazdı. Maalesef dediklerimiz oldu.

O günlerde ekonominin başında kimler vardı? Hatırlayalım. Kemal Unakıtan, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek. Üçü de neoliberal politikaların yılmaz savunucularıydı.

Sosyal güvenlik karşı devrim hazırlıklarının yapıldığı 2005-2008 döneminde, hükümetin ekonomi yönetiminde bulunan Kemal Unakıtan, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek, sosyal güvenlik sistemini ve emekli haklarını "mali yük" ve “bütçe disiplinini bozan unsurlar” olarak görüyordu.  Bu neoliberal ezber bugün de AKP kadrolarınca savunuluyor.

Dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, 2005’te sosyal güvenliğe bütçeden ayrılan payı "karadelik" olarak ilan etmişti. Bakan, sosyal güvenlik harcamalarının bütçe üzerinde bir "kâbus" ve "dipsiz kuyu" olduğunu savunarak, bu alandaki kamu harcamalarının ekonominin geneli için bir tehdit oluşturduğunu iddia ediyordu. Bugünkü felaketin kökleri o günlere dayanıyor.

Hükümetin ekonomi politikalarından sorumlu Ali Babacan, 2004 ve 2005 yıllarında IMF'ye sunulan niyet mektupları ve yaptığı çeşitli açıklamalarla, sosyal güvenlik sistemine verilen bütçe desteğinin yüzde 1 seviyesine düşürülmesini temel hedef olarak vadediyordu. Babacan, “sosyal güvenlik reformunun” temel amacının bu "açıkları" kapatmak ve devletin sosyal güvenliğe ayırdığı kaynakları minimize etmek olduğunu açıkça söylemişti. Babacan şimdi muhalefette ve emekli aylıklarının düşmesini eleştiriyor. Aslında bugünkü tablonun siyasi sorumluları arasında yer alıyor.

Mehmet Şimşek, 2007'de kabineye girmesinin ardından Türkiye'deki emekli aylıklarını yüksek bulduğunu söyleyerek, bazı emeklilerin çalışırken aldıkları ücretin %106'sını emekli aylığı olarak aldığından şikayet bile etmişti.  Türkiye’de sosyal güvenlik sistemi bu neoliberal zihniyet sonucu tahrip edildi ve bugünlere gelindi.

NEREDEN ÇIKTI BU EN DÜŞÜK EMEKLİ AYLIĞI?

Mehmet Şimşek’in “emekliler çalışırken aldıkları ücretin yüzde 106’sını emekli aylığı alıyor“ yakınması her şeyi anlatıyor.

Geçmişte emekliler çalışırken aldıkları ücret ve maaşının yaklaşık yüzde 70-75’ini emekli aylığı olarak alırdı. Çalıştıkları her fazla yıl için bu oran 3 puan artardı. Dolayısıyla 35-40 yıl çalışan bir işçinin emekli aylığı Şimşek’in şikayet ettiği düzeye çıkabilirdi. Üstelik emekli aylıkları bir alt sınırla korunurdu. Bir başka ifadeyle emekliler için de asgari ücret vardı. Şimdi en düşük emekli aylığı olarak bilinen uygulama geçmişte emekli aylıklarının alt sınırıydı.

Teknik ve karmaşık ifadelerden kaçınarak anlatmaya çalışayım. 1999 öncesinde emekli aylıklarının alt sınırı (asgari emekli aylığı) yüzde 70 idi. Emekli aylıklarının alt sınırı 1999'da 4447 sayılı yasayla yüzde 35'e indirildi. Bunu şöyle ifade edebilirim. Prime esas kazancın alt sınırın asgari ücret olduğunu düşünün. 1999 öncesinde emekli aylığı brüt asgari ücretin yüzde 70’inden az olamazdı. Şimdiki asgari ücret üzerinden konuşacak olursak bu alt sınır 23 bin 100 lira demek.

2008'de (5510 sayılı Yasayla) yüzde 35'lik alt sınır korundu ve ayrıca aylık bağlama oranları (ABO) ve güncelleme katsayısı düşürüldü! Böylece emekli aylıklarının asgari ücretin yüzde 35’ine kadar düşmesinin yolu açıldı. Böylece günümüzde kök aylıklarının 11 bin 550 TL’ye kadar düşmesinin yolu açılmış oldu.

Emeklilerin kök aylıkları günümüzde 11 bin 500 liraya kadar düşebiliyor. Dul ve yetimler için bunun da altına düşüyor. Bu kök aylık felaketinin sebebi 1999 ve 2008’deki sosyal güvenlik karşı devrimleridir.

Alt sınırın (en düşük aylığın) yüzde 35’e düşürülmesinin ardından emeklilerin kök aylıkları dibe vurdu. 2019’a gelindiğinde bu durum dayanılmaz bir hal aldı ve AKP bir “yama” işlemine başladı. 1999’da getirilen ve 2008’de AKP’nin koruduğu yüzde 35 alt sınır uygulaması felaketle sonuçlandı ve AKP 2019’da tornistan ederek Hazine katkısıyla tamamlama uygulamasını başlattı.

Ancak sistemin temel özelliklerini değiştirmek yerine adeta bir “sadaka” gibi emekli aylıklarının her dönem yasayla özel olarak düzenlemesini tercih ettiler. Oysa yasal bir düzenlemeyle alt sınırın tekrar yüzde 70’e çıkarılması ve aylık bağlama ile güncelleme oranlarının yükseltilmesi mümkündü. Bunu yapmadılar.  Bunun yerine neoliberal-muhafazakar kırması zehirli bir sarmaşık sosyal güvenlik sistemini sardı. Emekliler her 6 ayda bir ulufe bekler hale geldi. İşte en düşük emekli aylığının arka planı budur.

SEFALETE DOĞRU YARIŞ!

2019’da yeniden başlayan en düşük emekli aylığı uygulaması ile bir başka tehlike ortaya çıktı. Emekli aylıkları en düşük aylığa doğru baskılanmaya başlandı. Dibe doğru yarış, sefalet aylığında eşitlenme eğilimi ortaya çıktı. Tıpkı asgari ücrette olduğu gibi emekli aylıklarında da en düşük düzeye doğru yakınsama başladı.

2019’da en düşük emekli aylığı 1000 TL iken ortalama emekli aylığı 2090 TL idi. Ortalama emekli aylığı en düşük aylığın yüzde 109 fazlasıydı. 20 bin TL’ye çıkarılan en düşük aylık sonucu durum ne oldu? Tahminin 2026’nın ilk 6 ayında ortalama emekli aylığının 23.500 TL civarında olması. Böylece ortalama aylık ile en düşük aylık farkı yüzde 20’nin altına düşmüş oldu.

AKP asgari ücrette uyguladığı mengeneyi burada da uyguluyor. Ortalama aylıklar en düşük aylıktan daha az artıyor. Böylece herkes dipte eşitleniyor.

Oysa ortalama aylık-en düşük aylık makası 2019’daki gibi olsaydı ortalama aylıklarının (yüzde 109 fazlasıyla) 42 bin lira civarında olması gerekirdi?

AKP emeklilere daha fazla kaynak ayırmak ve tüm emeklilerin refahını artırmak yerine en alttakilere bir parmak bal çalarak herkesi dipte eşitliyor.

Bunun en açık kanıtı en düşük aylık kapsamındaki emekli sayısının 4,9 milyona yükselmesidir.  4,9 milyon en düşük emekli aylığı olan 20 bin liraya mahkum edilirken 16,5 milyonun ortalama aylığı ise 23 bin 500 TL civarındadır. Öte yandan bu 4,9 milyonluk emeklinin önemli bir bölümü (dul ve yetimler) 15 bin ve 5 bin lira gibi aylıklara mahkumdur.

“AZ AMA DÜZENLİ ÖDENİYOR” YALANI!

AKP’li bir yerel siyasetçi, eskiden emekli aylıkları aylarca ödenmiyordu, CHP’nin yönettiği dönemde emekliler aylarca aylık alamıyordu, şimdi emekli aylığı az ama düzenli ödeniyor deyivermiş. Adı ve unvanı önemli değil. Yerel AKP’li siyasetçi olmasının da önemi yok. Çünkü aşağıdan yukarıya hepsi böyle düşünüyor.

Bu yalanı bilmeden söylüyorlarsa vahim bilerek çarpıtıyorlarsa çok daha vahim!  Türkiye’de emekli aylıklarının ve memur maaşlarının ödenmemesi ve aylarca gecikmesi asla söz konusu olmadı. 2001 gibi büyük ekonomik kriz dönemlerinde bile memur maaşlarının veya emekli aylıklarının ödenmemesi gibi bir durum yaşanmadı. Bu iddia koskoca bir safsatadır, çarpıtmadır ve dahası pür cehalet ürünüdür.

Emekli aylıklarındaki sefaletin yarattığı tepkiden o kadar çekiniyorlar ki işi açık çarpıtmalara vardırdılar. Ama mızrak çuvala sığmaz. Bu yalanları deşifre etmeye ve emekli gerçeğini anlatmaya devam edeceğiz.

Emekli aylığı sefaletinin sorumlusu AKP hükümetleridir. Sebep AKP’nin neoliberal-muhafazakar zehirli sarmaşığının sosyal güvenliği sarmasıdır.  Unutma!

/././

İş cinayetleri hız kesmiyor -Osman Öztürk- 

“Pandemi döneminden sonra en çok işçi ölümü 2025 yılında gerçekleşti. Bu duruma yıllardır ifade ettiğimiz Türkiye’deki ‘olağanlaştırılmış bir iş cinayetleri rejimi’nin sonucu olarak bakmak lazım. Zira çalışma koşulları ağırlaşıyor, işçiler daha fazla sömürülüyor ve bu durum iş cinayetlerine yol açıyor. Tek bir failden, tek bir cinayet mahallinden, tek bir nedenden söz edemeyeceğimiz için; arka planında devlet aygıtının, idari ve yargısal mekanizmaların, üretim ilişkilerinin ve sermaye birikim modelinin bulunduğu bir durum bu.

İş cinayetleri an itibarıyla sadece işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği (İSİG) önlemleriyle durdurulabilecek aşamayı geride bıraktı. İş cinayetleri çok katmanlı ve çok boyutlu bir olgu olup, temelde bir sonuçtur.

Ana hatlarıyla iş cinayeti rejiminin kolonları; neoliberal politikalar, uluslararası iş bölümünde Türkiye’nin ucuz emek rezervi rolü, organize sanayi bölgeleri (OSB) ve özel endüstri bölgeleri ile Anadolu’nun ‘küresel fabrikaya’ dönüşmesi, kamunun varlıklarına el koyarak devam eden ilkel birikim, grevlerin ve işçi direnişlerinin engellenmesidir.”

***

Geçtiğimiz hafta yayınlanan İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi 2025 Yılı İş Cinayetleri Raporu bu tespitlerle başlıyor.

İSİG Meclisi 2025 yılında Bayburt ve Tunceli hariç Türkiye’nin yetmiş dokuz şehrinde ve kısa vadeli çalışmak için gidilen veya Türkiye menşeili şirketlerde çalışılan yirmi altı dış ülkede iş cinayeti tespit etmiş. Saptanabildiği kadarıyla yıl boyunca en az 2 bin 105 işçi bu cinayetlerde hayatını kaybetmiş.

Yıl içinde en çok iş cinayeti Kasım ayında gerçekleşmiş, en az 219 işçi o ay içinde hayatını yitirmiş. Kasım ayını en az 212 iş cinayetiyle Temmuz, 208 ölümle Eylül ayları takip etmiş.

Geride bıraktığımız 2025 yılında en az beş ölümün gerçekleştiği dört toplu iş cinayeti yaşanmış. Geçtiğimiz 1 Mart’ta Antakya’da servis aracının bir TIR’la çarpışması sonucu üçü çocuk toplam yedi; 23 Haziran’da Batman Sason’da adli keşfe giden bilirkişi heyetini taşıyan aracın öndeki araca çarpması sonucu beş; 23 Temmuz’da Eskişehir Seyitgazi’deki yangını söndürme çalışmasında beşi Orman Genel Müdürlüğü işçisi, beşi AKUT gönüllüsü toplam on; 8 Kasım’da Kocaeli Dilovası’nda fabrika  yangını sonucu üçü çocuk, altısı kadın olmak üzere toplam yedi can kaybı yaşanmış.

***

İş cinayetlerinde ilk sırada 493 işçi ölümüyle inşaat iş kolu geliyor. İnşaatlarda dış cephe iskele, çatı, asansör boşluğu gibi yüksekten düşmeler ölümlerin yarıdan fazlasını oluştururken diğer iki temel neden ise ezilme/göçük ile elektrik çarpması. Bu arada son üç yılda en az 289 inşaat işçisi deprem bölgesindeki inşaatlarda hayatını kaybetmiş. İkinci sırada 414 iş cinayetiyle tarım, orman; üçüncü sırada da 272 iş cinayetiyle taşımacılık yer alıyor.

Toplam iş cinayetlerinin yarısından fazlası bu üç iş kolunda yaşanıyor.

İSİG Meclisi metal iş kolunda en az 108 işçi ölümünü kayda geçirmiş ama rapora “en fazla öğrenemediğimiz ölümün yaşandığı iş kolu” diye de not düşmüş. Bu alandaki ölümlerin tespit edebildiklerinin en az iki katı olduğu tahmininde bulunmuş.

Raporda işçi ölümlerinin sektörel dağılımı da yer alıyor. Geçtiğimiz yıl sanayi sektöründe 691, inşaat sektöründe 521, hizmet sektöründe 478, tarım sektöründe 415 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiş.

***

İş cinayetlerinin illere göre dağılımında ilk beş sırayı İstanbul, İzmir, Antalya, Ankara ve Hatay paylaşıyor. İstanbul gene açık farkla birinci. Normalde ilk on beşte yer almayan Hatay’ın 6 Şubat depremlerinden sonra ikinci kez ilk beşe girmesi dikkat çekiyor.

İş cinayetlerinin nedenlerine bakıldığında ise ilk beş sırada en az 466 ölümle trafik ve servis kazaları, 374 ölümle ezilme ve göçük, 354 ölümle yüksekten düşme, 299 ölümle kalp krizi ve beyin kanaması, 95 ölümle elektrik çarpması yer alıyor. Toplam ölümlerin dörtte üçü bu beş nedenle yaşanıyor.

İSİG Meclisi raporuna göre geçtiğimiz yıl 18 yaşın altında en az 94 çocuk/genç işçiyi iş cinayetlerinde kaybetmişiz. Bu sayı şimdiye kadar kaydedilen en yüksek sayı. Raporda çocuk işçi ölümlerinin kırlardan kentlere kaydığına dikkat çekiliyor.

Son yıllara kadar bu ölümlerin yarıdan fazlası, üçte ikisi tarımda gerçekleşirken geçtiğimiz yıl üçte ikisi şehirlerde yaşanmış. Bu durum tabii ki kırsal yoksulluğun azaldığını göstermiyor. Özellikle pandemi süreci ve 2021’in sonbaharında belirginleşen ekonomik krizin kentsel yoksulluğu yaygınlaştırıp derinleştirmesi ve MESEM’de görüldüğü üzere bizzat devlet politikalarıyla kitleselleştirilen çocuk işçilik ve tüm Anadolu kentlerinde yoğunlaşan OSB gerçekliği çocuk işçi ölümlerini kent merkezlerine ve çeperlerine taşıyor.

***

Türkiye’nin geçtiğimiz yılki tablosu ne yazık ki böyle. İş cinayetleri hız kesmiyor, emekçiler fabrikalarda, tarlalarda, yollarda; inşaattan enerjiye, tekstilden iletişime bilumum iş kollarında can vermeye devam ediyor.

/././

İstanbul’da ‘haraç ağı’-Ayça Söylemez- 

Kentin çeperlerindeki yoksul mahallelerinden ibaret sanılan ve belki de bu yüzden çok önemsenmeyen, dışarıdan bakılan çete şiddeti, kiraların astronomik olduğu, adına “nezih” denilen semtlere de uğruyor.

Bu semtlerdeki işyerlerinden de “sokağın hakkı” diye haraç kesilmek isteniyor, tehditlere maruz kalıyorlar. Yani çeteler, arada sırada bazı kurşunlama olaylarıyla gündeme gelse de çoğunlukla güvenli olarak bilinen ilçelerde de hüküm sürmeye çalışıyor. Çeteler mahalleden çıktı, hedeflerinde bütün İstanbul var.

ŞİRİNEVLER

Casperler iddianamesine göre, liderliğini Hamuş kod adlı İsmail Atız’ın yaptığı çete, İstanbul, Bahçelievler başta olmak üzere Küçükçekmece ve Bağcılar ilçelerinde faaliyet gösteriyor. Zanlıların, “Bahçelievler’in Şirinevler bölgesinde uyuşturucu madde ticareti, yağma, tetikçilik gibi suçlarla maddi kazanç elde edebilecekleri her türlü gayri meşru faaliyet alanlarında yer aldıklarının tespit edildiği” ifade ediliyor.

Ancak tek “faaliyet” alanları bu bölge değil.

Beşiktaş, Şişli, Kadıköy, Beykoz, Fatih, Bakırköy, Sarıyer, Çekmeköy, Pendik, Avcılar, Başakşehir, Tuzla, Sultanbeyli, Esenyurt, Esenler, Güngören, Bayrampaşa, Gaziosmanpaşa, Arnavutköy, Zeytinburnu, Büyükçekmece, Sultangazi de iddianamede suç yeri olarak belirtilen ilçelerden. Ayrıca İzmir, Kocaeli, Sakarya ve Adana’daki bazı gasp, yağma ve silahlı saldırılardan da Casperler sorumlu tutuluyor.

Kimilerinden 3, kimilerinden 5, 8 hatta 15 milyon lira istenen işletmelerin kurşunlanmasıyla ilgili sayfalarca müşteki beyanı var.

İddianamedeki 116 suçlamadan bazıları şöyle:

KADIKÖY

14 Kasım 2024’te saat 05:30 sıralarında Feneryolu Mahallesindeki Kale Taksi isimli iş yerine yönelik yakarak mala zarar verme eylemi…

BEŞİKTAŞ

5 Mayıs 2025’te Etiler Mahallesi’nde bulunan Nolimit SC Oto Galeri’ye silahlı saldırı…

14 Nisan 2025’te Sinanpaşa Mahallesi’ndeki Fennos Cafe’de Cengiz Şire’nin ateşli silahla öldürülmesi…

BAKIRKÖY

29 Temmuz 2024’te Sakızağacı Mahallesi’ndeki Oh Olsun isimli işyeri önünde işyeri yetkilisi B.K.’nın ve bir müşterinin silahla kasten yaralanması…

3 Ağustos 2024’te yine Sakızağacı Mahallesi’ndeki XS Club’a silahlı saldırı…

BEYKOZ

29 Haziran 2025’te Çubuklu Mahallesi’ndeki Hisar Motors’un kurşunlanması…

ŞİŞLİ

24 Mart 2025’te Grand Aras Otel içindeki Han Aras Restoran’ında üç kişinin yaralandığı silahlı saldırı…

Haritaya baktığımızda, sorunun giderek büyüdüğünü, tek bir çetenin dahi tüm İstanbul’da “haraç ağı” kurmaya çalıştığını görüyoruz.

/././

AB Mercosur’da son viraj -Özge Güneş- 

Geçtiğimiz günlerde AB üye devletleri, tartışmalı AB-Mercosur (Arjantin, Brezilya, Paraguay, Uruguay) anlaşmasının imzaya açılmasını nitelikli çoğunlukla kabul etti. 21 ülke “evet” dedi; Fransa, Polonya, Avusturya, Macaristan ve İrlanda karşı oy kullandı; Belçika çekimser kaldı. Çoğunluğun “evet”i daha önceden de tahmin ettiğimiz gibi AB’nin anlaşmayı yürürlüğe koymadaki ısrarını kanıtladı. “Hayır” oyları da son iki yılda dalga dalga yükselen çiftçi protestolarının kazanımı olarak görmek gerekir. Ama aynı bu sınırlı bir kazanımın sokakları yeniden hareketlendirdi…

ÇİFTÇİLER NE DEDİ ÜLKELER NE DEDİ, NE ALDI?

ECVC’nin (Avrupa Çiftçi Koordinasyonu / European Coordination Via Campesina) 9 Ocak tarihli açıklaması, bu kararı basit bir ticaret adımı değil, bir yönetme biçimi olarak tarif ediyor: Kapalı kapılar ardında, eski varsayımlarla yürütülen bir müzakere; tarım tekellerinin çıkarını öne alırken üreticiyi ve tarım işçisini geriye iten bir kurgu. ECVC’ye göre ürünlerin yüzde 90’ından fazlasında gümrüklerin kaldırılması, “eşdeğer olmayan” sosyal/çevresel/sağlık standartlarıyla üretilen ithalat karşısında haksız rekabeti derinleştirecek.

Açıklamanın bir başka kritik yanı, kurumsal düzeneğe dair okuması. Buna göre üye devletler, Avrupa Parlamentosu’nun yeşil ışığını beklemeden Komisyon’a uygulama yetkisi verme eğiliminde. ECVC bu nedenle Konsey’in gerçek bir uzlaşı üretmeden imzaya koşmasının AB’yi zayıflattığını söylüyor. Buradaki mesele, yalnızca parlamento ile ilgili de değil. Toplumsal itirazın duyulmaması esas mesele. Yani üye devletler tartışmanın özüne, fiyat baskısı, maliyet, standart eşitsizliği, kırsal geçim gibi sorunlara yönelik anlamlı bir yanıt üretmeksizin “tamponlar” ve “güvenceler” üzerinden krizi yönetiyor.

Örneğin Meloni’nin bazı güvenceleri aldıktan sonra destekleme eğilimine girmesi, itiraz cephesini dağıtan bir manivela işlevi görmekle eleştiriliyor. Yunanistan’da ise benzer bir meşrulaştırma dili, coğrafi işaret koruması ve ihracat fırsatı vaadi üzerinden kuruluyor. Bu tür güvenceler anlaşmanın tarımda yaratacağı rekabet basıncı ve standart eşitsizliği tartışmasını çözmekten çok rıza üretmeye yarıyor.

Konsey de benzer şekilde, ithalatın piyasayı bozması halinde izleme ve tedbir mekanizmalarıyla krizi yönetebileceğini söylüyor. Fakat çiftçiler buna ikna değil. Rekabeti üreten yapısal çerçeve duruyor ve bu yüzden ECVC bu tür vaatleri tehlikeli bir yanılsama olarak görüyor.

HAYIR DİYENLER SOKAKTA

Fransa’da Macron’un “hayır” demesi çiftçilerin öfkesini soğutmaya yetmedi. Confédération Paysanne’in sözcülerinin gözaltına alınması da bu tabloda bir eşik olarak adil fiyat ve gıda egemenliği diyenlerin bu süreçte kriminalize edilebileceği sinyalini verdi. Polonya’da da benzer bir gerilim var. Oylamada “hayır” diyen hükümet çizgisine rağmen çiftçiler sokağa çıktı. Anlaşmanın Polonya tarımını zayıflatıp ülkeyi dış tedarik zincirlerine daha bağımlı hale getireceği, hatta savaş tehdidi gibi koşullarda gıda güvenliği riskini büyüteceği endişesi öne çıkıyor. İrlanda’da hükümet “hayır” demiş olsa da Athlone’da binlerce çiftçinin sokağa çıkması, karşı oyların çiftçide güven üretmediğini gösteriyor.

İspanya’da ise hükümet anlaşmanın itici güçlerinden biri olmasına rağmen sokakta açık bir itiraz var. Katalonya’da Tarragona Limanı girişlerinin traktörlerle kapatılması ve sınır geçişlerinin bloke edilmesi, tepkinin burada da doğrudan lojistik düğümlere yönelen, akışı keserek siyasal sonuç üretmeye çalışan bir hatta ilerlediğini gösteriyor.

PAZARLIK BELİRLEYİCİ DEMOKRASİ KILIF

Konsey-Komisyon hattı, itiraza kulak vermek yerine koruma, güvence gibi tamponlarla ilerliyor. Parlamento ise bir yandan meşruiyet vitrini, bir yandan da aşılması gereken bir eşik gibi ele alınıyor. ECVC’nin demokrasi kenara itildi tespiti burada anlam kazanıyor: üreticinin itirazı siyasetin merkezine alınmıyor, kurumsal prosedürlerin arasında eritilerek etkisizleştiriliyor.

Soru, anlaşmanın geçip geçmeyeceği olmaktan çıktı. Artık soru nasıl geçeceği; çiftçi öfkesinin hangi sınıfsal programa bağlanacağı. Fransa’daki çatallanma (FNSEA tarzı pazarlıkçı-rekabetçi çizgi ile Confédération Paysanne’in gıda egemenliği/yerelleştirme hattı) bunu çıplaklaştırıyor. Dahası Avrupa Parlamentosu oylaması yaklaşırken, ücretlerin eridiği ve kamunun budandığı Avrupa’da bu soruya verilecek yanıtın şekillenmesinde, emek hareketinin kırsal itirazla nasıl bir toplumsal ittifak kuracağı da belirleyici olacaktır.

/././

Toprağı kaybediyoruz -Özgür Gürbüz- 

Türkiye’de her yıl 642 milyon ton verimli üst toprak kayboluyor. Toprağın bozulmasının en yaygın iki nedeni su ve rüzgar erozyonu. Ülke topraklarının yüzde 59’u erozyon riski altında. Bir diğer sorun da tuzluluk. Türkiye’de sulanan alanların yüzde 32,5’i tuzluluktan etkileniyor. İklim krizi, aşırı gübre kullanımı gibi nedenlerle toprakta asitleşme de artıyor. Büyük bölümü Karadeniz’de olmak üzere asidik toprakların yaklaşık 900 bin hektarı bulduğu tahmin ediliyor.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi Türkiye inşaat nedeniyle kaybedilen arazi sıralamasında Avrupa’da ilk sırada yer alıyor. Son altı yılda inşaata verilen alanın büyüklüğü 1860 kilometrekare. İstanbul’un Anadolu Yakası’ndan daha büyük bir alandan bahsediyoruz. Devasa bir alana beton dökmüşüz. Erozyonun götürmediği, asitleşme ve tuzlanma nedeniyle kaybetmediğimiz toprağı müteahhitlere veriyoruz.

Veriler Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin hazırladığı Toprak Atlası’ndan. Hem Türkiye’nin hem de dünyanın hayatını borçlu olduğu toprakla verdiği sınav, yukarıda sıraladığım rakamlarla ortaya konuyor. Dünya çapında toprakların üçte biri bozulmuş durumda. Gıdaların yüzde 95’inin toprakta yetiştirildiğini unutmuş gibi davranıyoruz. Devasa toprak katmanının yüzeye yakın çok küçük bir kısmında tarım yaptığımızı düşünürsek, topraktaki değerli mineral ve organik maddeleri korumanın önemi daha da iyi anlaşılıyor.

Toprak Atlası’nın Murat Güvenç ve Funda Ferhanoğlu tarafından kaleme alınan İstanbul’la ilgili bölümü de ranta teslimiyetin matematiksel ifadesi gibi. İstanbul’da 2006-2021 yılları arasında 178 kilometrekarelik yeni geçirimsiz alan oluşmuş. Ülke çapında kaybedilen alanın onda biri İstanbul’da. 2006 yılında büyükşehrin yüzde 9,12’sini kaplayan geçirimsiz alan oranı 15 yılda yüzde 12,2’ye çıkmış. Betonlaşmadaki artış eski İstanbul’da nispeten zayıf ancak İstanbul Havalimanı ve üçüncü köprü yüzünden kentin Kuzey Ormanları’nın olduğu kuzeyinde ve Kanal İstanbul hattında yüksek. İstanbul’un su havzalarının yapılaşmaya açılmasını önlemek isteyenlerin, Boğaz’daki kaçak yapılaşmayı yıkanların, Gezi Parkı’nı savunanların ve Kanal İstanbul’a karşı çıkanların neden hapiste olduğunu da bu rakamlar açıklıyor.

Bir kenti betona boğmak, iklim kriziyle artan aşırı hava olaylarının felakete dönüşmesini kolaylaştırıyor. Betonlaşma yüzünden aşırı yağışlar su baskınlarına, sıcak hava dalgaları saunalara dönüşüyor.

Toprağın başı sadece betonla belada değil. Yanlış tarımsal uygulamalar da hem toprağı hem de bizi zehirliyor. Bunların başında kimyasal gübre ve pestisit kullanımı geliyor. Ayrıca bir tekelleşmeye de yol açıyorlar. Dört dev şirket (Syngenta, Bayer, Corteva ve BASF) pestisit pazarının yüzde 62’sini, tohum pazarının yüzde 51’ini, gübre pazarının yüzde 24’ünü ve tarım makinaları pazarının yüzde 44’ünü kontrol ediyor. 2023 yılında dünyada yaklaşık 73 milyar dolar değerinde pestisit ve 200 milyar doları aşan suni gübre satıldı. Türkiye’de yılda 2,3 milyon ton kimyasal gübre ve 55 bin ton pestisit kullanılıyor. Son 20 yılda dönüm başına gübre kullanımı yaklaşık 3 kilogram arttı.

Tüm bu sorunlara yaşlanan ve sayıları azalan tarım emekçilerini, mevsimlik işçileri, kadın istihdamındaki ve arazi sahipliliğinde düşen paylarını de eklersek yaşadığımız gıda krizinden çıkmak için ciddi kamusal politikalara ihtiyaç duyduğumuzu söyleyebiliriz. Koskoca Türkiye tarım alanlarının sadece yüzde 0,9’unu organik tarıma ayırmış. Bu oran Polonya’da yüzde 4,4, Yunanistan’da yüzde 17,6. Avusturya’da ise yüzde 26,4.

Gıda ithalatına değil toprağı onarmaya, organik tarıma, biyoçeşitliliği korumaya, tek tip ürüne odaklı monokültürden kaçmaya, pestisit, hibrit tohum ve kimyasal gübre kullanımını azaltan agroekolojiyi ön plana çıkarmaya ihtiyacımız var. Her şeyden önce de tekellere hizmet etmeyecek, tarım ve toprak kullanımıyla ilgili kamusal politikaları hayata geçirecek bir hükümete.

/././

İmamoğlu: Sana ve ailene bu adaletsizliği yapanların, ne vicdanı ne ahlakı kalmıştır 

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, sağlık sorunları nedeniyle yarın ameliyat olacak tutuklu Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık'a ilişkin olarak, "Sevgili kardeşim Mehmet Murat Çalık, Şifa dileklerimi iletiyorum. Her an gönlümde ve dualarımdasın. Sana ve ailene bu adaletsizliği yapanların, ne vicdanı ne ahlakı ne de adalet için söyleyecek sözü kalmıştır” dedi.

İstanbul Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye(İBB) Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu, sağlık sorunları nedeniyle yarın ameliyat olacak olan tutuklu Beylükdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık’a şifa dileklerini iletti. İmamoğlu, "Sevgili kardeşim Mehmet Murat Çalık, Şifa dileklerimi iletiyorum. Her an gönlümde ve dualarımdasın. Sana ve ailene bu adaletsizliği yapanların, ne vicdanı ne ahlakı ne de adalet için söyleyecek sözü kalmıştır” dedi.

İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı çalışmaları için açılan Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nin sosyal medya hesabından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi: 

"Sevgili kardeşim Mehmet Murat Çalık, Şifa dileklerimi iletiyorum. Her an gönlümde ve dualarımdasın. Sana ve ailene bu adaletsizliği yapanların, ne vicdanı ne ahlakı ne de adalet için söyleyecek sözü kalmıştır. Bütün iyi duyguları, devletin merhamet ve şefkatini, sevgisini yok ettiler. Allah onları ıslah etsin. Milletimizi, çocuklarımızı, gençlerimizi, emeklilerimizi bunların zulmünden muhafaza eylesin. Milletin iktidarı tahmin ettiğinizden daha yakın. Az kaldı. Gideceksiniz!"

***

Diyanet'ten TÜGVA’ya jest: 40 milyon TL’lik umre -Mustafa Bildircin- 

TÜGVA il ve ilçe temsilcilerinin bin 400 kişilik umre ziyaretinin Mekke ve Medine’deki ulaşım giderleri ile otel ücretlerinin Diyanet tarafından karşılandığı belirtildi. Diyanet’in, Mekke’de beş yıldızlı otelde konaklayan heyet için 40 milyon TL’ye yakın harcama yaptığı savunuldu.

TÜGVA heyeti, Kasım 2025’te umre ziyareti gerçekleştirdi. Heyette bin bin 400 kişinin bulunduğu belirtildi. TÜGVA il ve ilçe temsilcilerinin yanı sıra heyette Diyanet İşleri Başkanlığı görevlileri, STK temsilcileri ve bazı gazeteciler de yer aldı.

İktidara yakınlığıyla bilinen vakfın umre turunda, Mekke ve Medine’deki otellerde kalındı. Mekke’de Anjum isimli beş yıldızlı otelde konaklandığı bildirildi.

OTEL DİYANET'TEN

İddiaya göre, TÜGVA heyetinin umre turunun otel, ulaşım ve diğer tüm masrafları Diyanet İşleri Başkanlığı’nca karşılandı. Bu kapsamda Mekke ve Medine’deki beş yıldızlı otellerin ödemelerinin başkanlık bütçesinden yapıldığı öne sürüldü. Yurttaşlardan bin 500 dolar olarak alınan umre ücretinin, TÜGVA ile ve ilçe temsilcilerinden, “Sembolik olarak” 500 dolar olarak alındığı da iddialara eklendi.

Başkanlık kaynakları, organizasyona tepki göstererek şunları söyledi:

"Çiftçilerin alın terinden, emeklilerin ikramiyelerinden, yaşlı insanların pazar paralarından biriktirerek gittikleri hac ve umreden alınan ücretlerle elde edilen kardan ödendi. Büyük bir kul hakkına girildi. Bu organizasyona onay verenler ve göz yumanlar ahirete öyle bir kul hakkıyla gidecekler ki yüz binlerce vatandaşın hakkını aldılar. Bu işe ona verip göz yumanlar ahiretlerini perişan ettiler. Yazıklar olsun."

***

FON ZENGİNİ

İktidara yakınlıkları ile bilinen ve AKP İBB’yi kaybettikten sonra, “Yüzünü batıya dönen” vakıfların 2025 yılı AB fonu karnesi çıkarıldı. 2025’te TÜRGEV’e 251 bin avro, TÜGVA’ya ise 194 bin 454 avroluk AB fonu verildi.

***

2025’te Türkiye’de insan hakları: Derinleşen ihlaller, süren mücadele ve dayanışma -Ece Milli / Uluslararası Af Örgütü Kampanyalar Yöneticisi- 

Türkiye’de geçtiğimiz yıl barışçıl protestolardan ifade özgürlüğüne, toplumsal cinsiyet eşitliğinden sivil topluma kadar pek çok alanda insan hakları ihlalleri derinleşirken, baskılara rağmen direniş ve dayanışmanın bazı geri adımlar attırdığı bir yıl oldu.

2025Türkiye’de insan hakları ihlallerinin daha da derinleştiği bir yıl oldu. Hak ihlalleri, sistematik ve kimi zaman açıkça savunulan uygulamalar olmayı sürdürdü. Barışçıl protestolardan ifade ve basın özgürlüğüne, toplumsal cinsiyet eşitliğinden sivil toplumun varlık alanına kadar uzanan geniş bir yelpazede, devletin ulusal ve uluslararası hukuk kaynaklı yükümlülükleri ile fiili uygulamaları arasındaki uçurum daha da büyüdü. Yargı bağımsızlığıyla ilgi sorunlar devam etti. 2025’te Türkiye’de insan hakları ihlallerini anlamak, “tehdit” ve “kriminalizasyon” etrafında şekillenen bir tabloya bakmayı gerektiriyor. Yıl boyunca insan hakları talepleri, kamu düzeni ve güvenlik söylemleriyle ilişkilendirildi; hak talep edenlerin barışçıl ve meşru faaliyetleri soruşturma ve kovuşturmalara konu edildiBuna rağmen 2025, hak mücadelesinin ve örgütlü dayanışmanın, yetkililere geri adım attırabildiğini de gösterdi.

Ece Milli / Uluslararası Af Örgütü Kampanyalar Yöneticisi

SOKAKTA HAK ARAMAK: BARIŞÇIL PROTESTOLAR

2025’te de protestoların yetkililer tarafından sistematik biçimde sınırlandırılması sürdü. 'Yasaklı alan'ların başında bu yıl da diğer senelerde olduğu gibi Taksim Meydanı ve İstiklal Caddesi geldi. LGBTİ+’lar, kadınlar, işçiler, öğrenciler ve daha nicesi tüm baskı ve engellemelere rağmen sokaklarda olmaya devam ederken, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’te gözaltına alınmasının ardından ülke geneline yayılan protestolar 2025’e damgasını vurdu. Biz de “Nefes Alamıyorum” başlıklı araştırmamızla, büyük ölçüde barışçıl olan protestolara yönelik polis şiddetini, yaygın gözaltıları ve kötü muamele iddialarını araştırdık. Protestolar sırasında zalimane, insanlık dışı, alçaltıcı hatta bazı durumlarda işkence kapsamına girebilen muameleler olduğunu belgeleriyle tespit ederken, yetkililere bu hukuksuz şiddet eylemlerinin soruşturulması ve faillerin adalet önüne çıkarılması çağrısında bulunduk.

Barışçıl protestolar yıl boyunca çoğunlukla “kamu düzenine tehdit” söylemiyle hedef alındı; barışçıl toplanma ve ifade özgürlüğü ise gözaltılar ve yargılamalar yoluyla kriminalize edildi. Bu süreçten hukuki destek sunan avukatlar ve protestoları izleyen gazeteciler de muaf tutulmadı.

EŞİTLİK HEDEFTE: TOPLUMSAL CİNSİYET VE LGBTİ+ HAKLARI

2025’te Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliği ve LGBTİ+ haklarına yönelik saldırılar, ABD Başkanı Trump’ın başını çektiği küresel bir karşıtlık dalgasının etkisiyle derinleşti. “Toplumsal cinsiyet ideolojisi” gibi bilimsel temeli olmayan kavramlar üzerinden, kadınların ve LGBTİ+’ların kazanılmış hakları hedef alındı; eşitlik talepleri sistematik biçimde “aileye”, “geleneğe” ve “kamu düzenine” yönelik bir tehdit olarak çerçevelendi. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin üzerinden dört yıl geçti. Bu karar, devletin kadınları ve LGBTİ+’ları toplumsal cinsiyet temelli şiddete karşı koruma yükümlülüğünden açıkça vazgeçtiği bir dönüm noktasıydı. Ancak biz hak savunucuları için, bu adım bir son değil, sözleşmeyi kararlılıkla sahiplenme iradesinin başlangıcı oldu. İstanbul Sözleşmesi, şiddetin münferit değil yapısal bir sorun olduğunu kabul eden ve bu kabul etrafında şekillenen bir mücadele hattını temsil ediyor. Bu yönüyle sözleşme, tüm sivil toplum örgütleri, hepimiz için vazgeçilmez bir kabul, talep ve ısrar alanı olmaya devam ediyor. Öte yandan, yıl boyunca LGBTİ+’ların hakları, yasa teklifi taslakları aracılığıyla defalarca hedef alındı. Ekimde basına sızan ve “11. Yargı Paketi” olarak anılan kanun teklifi taslağı, LGBTİ+’lara yönelik düzenlemeleri yeniden gündeme getirdi. Kasımda TBMM’ye sunulan metinden bu maddeler çıkarılsa da yıl içinde hakların üçüncü kez yasa taslaklarıyla hedef alınması, kriminalizasyon eğiliminin sürekliliğini ortaya koydu. Bu baskı ortamında özellikle transların hakları daha görünür biçimde hedef alındı. Haziran 2025’te Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun talimatıyla, 21 yaşın altındaki kişilerin cinsiyet uyum sürecinde kullanılan bazı hormonlara erişimi kısıtlandı. “Suistimali önleme” gerekçesiyle alınan bu karar, transların sağlık hakkına doğrudan bir müdahale niteliği taşıdı.

HAK SAVUNUCULARI, YARGI BAĞIMSIZLIĞI, GAZETECİLER VE ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ

Hak savunucusu Osman Kavala, 1 Kasım itibarıyla cezaevinde sekizinci yılını geride bırakırken, Gezi Davası kapsamında mahkûm edilen Çiğdem Mater Utku, Mine Özerden, Can Atalay ve Tayfun Kahraman da cezaevinde tutulmaya devam edildi. Kavala’nın tutukluluğu, AİHM tarafından en az iki kez hukuka aykırı bulunmasına rağmen sona erdirilmedi. AİHM, Osman Kavala'nın yeni başvurusuyla ilgili duruşmanın 25 Mart 2026'da görüleceğini açıkladı. Can Atalay hakkında da Anayasa Mahkemesi’nin, tutukluluğun kişi özgürlüğü ve güvenliği ile seçilme hakkını ihlal ettiğine hükmeden kararları da uygulanmadı. Bu adaletsizlikler, Türkiye’nin bağlayıcı uluslararası ve yüksek yargı kararlarını uygulamama pratiğinin en çarpıcı ve dönemin en utanç verici örneklerinden biri olarak öne çıktı.

2025’te hukuk mesleğinin bağımsızlığına yönelik doğrudan saldırı örneğini, iki Kürt gazeteci Nazım Daştan ve Cihan Bilgin'in Suriye'nin kuzeyinde insansız hava aracı saldırısında öldürülmesi iddiasının ardından yaptığı basın açıklaması nedeniyle İstanbul Barosu’na yönelik açılan davayla gördük. Görevlerini yerine getiren avukatları, meslek örgütlerini ve insan hakları savunucularını hedef alan bu dava son derece tehlikeli bir emsal teşkil ediyor. Bu tür kovuşturmalar, yetkililerin insan hakları yükümlülüklerine uymalarını talep etmenin ağır bir bedeli olduğunu ve avukatların, temsilcilerinin ve hepimizin ifade özgürlüğü hakkının keyfi olarak sınırlandırılabileceğini gösteren gözdağı niteliğinde bir mesaj veriyor.

Gazetecilere yönelik, bağımsız haberciliği susturmak için tasarlanmış fiziksel, yargısal ve mevzuata dayalı tehditler de artarak sürdü. Medya düzenleyicileri eleştirel programlar nedeniyle yayıncılara ceza üzerine ceza keserken, gazeteciler yıl boyunca gözdağı, tehdit ve fiziksel saldırılara maruz kaldı. Gazetecilere yönelik uzun süren tutuklu yargılamalar ve siyasi saikle ilerleyen cezai süreçler, kamuoyunu bilgilendirme faaliyetlerini baskı altına alarak korku ve otosansür ortamını pekiştirdi.

Örgütlenme özgürlüğü de bu baskı ikliminden payını aldı. 11 Aralık’ta karar duruşmasının yapıldığı gün olağandışı bir hızla gerekçeli kararı yazılarak Genç LGBTİ+ Derneği’nin kapatılması, daha önce Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ve Göç İzleme Derneği hakkında açılan kapatma davalarının ardından, sivil topluma ve insan hakları savunucularına yönelik baskıların süreklilik kazandığını gösterdi.

2025 AYNI ZAMANDA DİRENİŞ VE DAYANIŞMA YILIYDI

2025, yaygın hak ihlallerine sahne olmasının yanı sıra örgütlü direnişin ve dayanışmanın somut sonuçlar üretebildiği bir yıl olarak da kayda geçti. Hak ihlallerinin derinleştiği bu dönemde, sivil toplumun, hak savunucularının ve toplumsal muhalefetin kurduğu dayanışma hatları, bazı politikalarda geri adım attırılmasında belirleyici rol oynadı.

Bu örneklerin başında, LGBTİ+’ları ve LGBTİ+ haklarını hedef alan yasa teklifi taslaklarının geri çekilmesi geliyor. Taslakların gündeme gelmesinin ardından, sivil toplum örgütleri hızlı ve etkili bir ortaklaşma süreci yürüttü. 189 örgütün imzasıyla yayımlanan ve “LGBTİ+’ları ve LGBTİ+ haklarını savunanları kriminalize eden herhangi bir yasa teklifi sunulmamalı veya kabul edilmemelidir” başlığını taşıyan ortak açıklama, bu dayanışmanın en görünür örneklerindendi. Bu ortak tutum, yalnızca yasa taslaklarının geri çekilmesinde rol oynamadı; hak savunuculuğunun meşruiyetini ve toplumsal karşılığını da yeniden görünür kıldı.

Barışçıl adalet mücadelesini başlatan ilk annelerden ve Cumartesi Anneleri hareketinin önde gelen isimlerinden Emine Ocak’ın 23 Temmuz’daki vefatı derin bir üzüntü yaratırken, hareket 30. yılına girdi. Cumartesi Anneleri/İnsanları, 1995’te Galatasaray Meydanı’nda, 1980 askeri darbesi ve 1990’lardaki olağanüstü hâl döneminde gözaltında zorla kaybedilen yakınlarının akıbetinin açıklanması talebiyle her hafta gerçekleştirdikleri barışçıl oturma eylemleriyle, kayıplar için adalet talebinin toplumsal hafızada silinmesine izin vermeyen güçlü ve onurlu bir ısrarın ifadesi oldu. Buna karşın yetkililer, polis şiddetine, yasaklara ve yargılamalara rağmen kesintiye uğramayan haftalık buluşmaların metal bariyerler önünde ve yalnızca sınırlı sayıda kişinin katılımıyla yapılmasına izin veriyor. Dünya tarihinde küresel bir sembol olarak yerini alan Cumartesi Anneleri’nin protestosuna yönelik hukuksuz kısıtlamaların derhal kaldırılması için yetkililere, dünyanın dört bir yanından çağrı yapmayı sürdüreceğiz.

Dayanışmanın kazanımlarından biri de, mülteci hakları avukatı ve Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Onursal Başkanı Taner Kılıç’ın, yaklaşık sekiz yıl süren bir yargılama sürecinin ardından nihayet beraat etmesiydi. Kılıç, 2017’de gözaltına alınıp 14 aydan uzun süre cezaevinde tutulmuş; aleyhine hiçbir delil olmadığı halde Temmuz 2020’de “terör örgütü üyeliği”nden suçlu bulunarak altı yıl üç ay hapis cezasına mahkûm edilmişti. Taner Kılıç’ın yaklaşık sekiz yıldır yaşadığı eziyet, hak savunucularının, gazetecilerin, siyasi aktivistlerin ve diğerlerinin yeni bir gözaltı dalgasıyla hedef alındığı bir dönemde sona erdi.

2025 boyunca yaşananlar, hakların kendiliğinden korunmadığını; ancak ısrarlı, örgütlü ve kolektif bir savunuculukla ve dayanışmayla ayakta kalabildiğini bir kez daha gösterdi. Barışçıl protestolardan eşitlik taleplerine, ifade ve basın özgürlüğünden sivil toplumun varlık alanına kadar uzanan bu mücadele hattı, baskı koşullarına rağmen geri çekilmedi. Aksine, insan haklarına sahip çıkmanın bugün Türkiye’de yalnızca bir talep değil, ertelenemez bir sorumluluk olduğunu açıkça ortaya koydu.

/././

BİRGÜN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -13 Ocak 2026-

  Emekli aylıklarında sefalet: Asıl sorumluyu unutma!-Aziz Çelik-  Emekli aylıklarındaki sefaletin asıl sebebi sosyal güvenlik karşı devriml...