T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Ocak 2026-


Yağcılığın Erdoğan’a verdiği zarar -Mehmet Y.Yılmaz- 

Erdoğan’ın ihtiyacı olan şey birilerinin gerçekleri kendisine söylemeye cesaret etmesi. Belli ki etrafını saran yağcılar ordusu, gerçekleri saklıyor, Erdoğan’ı hayali bir dünyada yaşatıyor. Böyle bir ortamda liderlik yapmaya çalışan bir insanın hata yapmaması mümkün mü?

Dışişleri Bakanı Hakan FidanCumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin 100 yıldır beklediği lider olduğunu söylemiş.

Söyleyeli bir hafta kadar oluyor, benim dikkatimden kaçmış; Ertuğrul Özkök’ün yazısında fark ettim.

Fidan şöyle diyor: “Erdoğan diye bir lider çıkmış, bu topraklardan, 100 yıldır beklediğimiz ve masaya yumruğunu vurmuş ve demiş ki, ‘kardeşim, artık haddinizi bilin, yeter. Gerçekten adalete, hikmete, insan haklarına, insan onuruna dayalı bir sistem olacaksa olsun, onun dışında artık bu topraklarda, bu coğrafyalarda bu kadar eşkiyavari, insanların gözünü boyayarak politika ilerletme, gündem ilerletme dönemi bitmiştir kardeşim, benimle beraber bu dönem bitmiştir.”

Yağcılığın bu kadarı biraz fazla ama yine de insanın tebessüm etmesine katkıda bulunduğu için Hakan Fidan’ı kutluyorum.

Öbür yağcılardan daha başarılı bulduğumu da belirteyim ama bu gelecekte Erdoğan tarafından “halef” ilan edilmesine yeter mi, zannetmiyorum.

İşe yaraması zor çünkü maddi verilerle desteklenebilecek bir yağlama yıkama konuşması değil.

Erdoğan elini masaya niye vurmuş, karşısında kim varmış da onlara “haddinizi bilin yeter artık” demiş meçhul.

Ayrıca böyle konuştuğunu iddia ettiği insanın tek başına yönettiği bir ülkede insan hakları, adalet filan yerlerde sürünüyor.

Yani diyeceğim o ki biraz ham bir yağcılık olmuş. Beslenme bilimi jargonuyla söyleyecek olursam “doymamış yağ oranı çok yüksek!”

Ayrıca bu ülkenin tarihi liderlerine ayıp kaçmıyor mu?

Erdoğan “ülkenin tarihi liderlerini bir kalemde silen adam bana yarın neler yapmaz” diye aklından geçirmez mi sanıyor, anlamadım.

Erdoğan’ın temel sorunu bu aslında: Etrafının bir yağcılar ve evet efendimciler ordusuyla çevrilmiş olması.

Onun için ayakları bir türlü yere basmıyor, hata üzerine hata yapıyor ve hata yaptığının bile farkına varmıyor.

Ekrem İmamoğlu seçimde karşısına çıkmasın diye bütün hukuk düzenimizi altüst etti mesela.

Çevresinden birisi de çıkıp “efendim yanlış yapıyoruz, seçimi kazanmanın yolu bu değil” diyemedi.

Bu kadar savcı, şu kadar hâkim seferber olmuş, onu tutukla, bunu hapse tık, şunu itirafçı yap diye çabalıyor ama kimseyi ikna edemiyorlar.

Vatandaşın ezici çoğunluğu bu işin neden yapıldığını biliyor.

Bunun seçimde bir sonucu olmayacağını mı düşünüyorlar, çok merak ediyorum.

Erdoğan kendisini iktisatçı, damadını da maliyeci zannedip, ekonomik dengeleri altüst ederken hiçbiri çıkıp “aman efendim, böyle giderse batacağız” diyemedi.

Tam tersine yepyeni bir iktisat teorisi keşfedilmiş gibi yıkayıp, yağladılar ve sonuç ortada.

Bugün Ankara semalarında “titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime” şarkısı çalınıyorsa onların sorumluluğudur.

MetroPOLL’ün 2025 yılı verileriyle hazırladığı rapora göre bu ülkede yaşayan her iki kişiden biri psikolojik desteğe muhtaç hale gelmiş.

Toplumun yüzde 61’i “yüksek düzeyde tükenmişlik hissi” yaşıyor.

Nüfusun üçte biri “çekelim gidelim bu diyardan” havasında.

18 – 34 yaş arası eğitimli genç nüfusta “fırsat olsa başka ülkede yaşamak isterim” diyenlerin oranı, ülkede kalmak isteyenlerle neredeyse eşit.

Rapor, bu grupta gitme isteğinin artık marjinal bir düşünce değil, “ana akım bir seçenek” olduğunu vurguluyor.

“100 yıldır beklenen liderin” vatandaşlarının sadece yüzde 39’u devlet kurumlarına güveniyor.

Her iki kişiden biri (yüzde 55), ülke gündemini takip etmenin kendisini “fazla” ya da “çok fazla” bunalttığını söylüyor.

Demek ki yüz yıldır “haberleri izlerken şöyle doya doya bunalmak için” beklemişiz!

Türkiye, “yüksek tükenmişlik” duygusunun esiri olmuş, nüfusun yüzde 61’i, günlük yaşamını belirgin bir duygusal yorgunluk, gündem baskısı ve gelecek kaygısı ile sürdürdüğünü söylüyor.

Erdoğan’ın ihtiyacı olan şey birilerinin bu gerçekleri kendisine söylemeye cesaret etmesi.

Belli ki etrafını saran yağcılar ordusu, gerçekleri saklıyor, Erdoğan’ı hayali bir dünyada yaşatıyor.

Böyle bir ortamda liderlik yapmaya çalışan bir insanın hata yapmaması mümkün mü?

O da yapıyor zaten, hem de bol bol.

/././

2026’da Emniyet’i bekleyen tablo!-Tolga Şardan- 

Emniyet kulislerinde öncelik yine atamalar, terfiler, emekli edilmeler, özlük hakları, çalışma koşullarının ağırlığı, polis intiharları, teşkilat içindeki dini grup ve yapılanmalar, bu yapıların birbirleriyle makam ve mevki kavgası, kripto FETÖ’cü iddiaları gibi süreçler olacak mecburen.

Yeni yıla girmeden hemen önce ve yılın ilk günlerinde yaşanan birbirinden bağımsız iki gelişme, Emniyet teşkilatının 2026’da yaşayacaklarının sinyalini verdi kanımca.

Yalova’daki IŞİD’in hücre evine yönelik operasyona neden olan çatışma ile valiler kararnamesinin Emniyet’i ilgilendiren boyutundan söz ediyorum.

İki farklı sürecin yansımasından hareketle teşkilat kulisleri adam akıllı kaynayacak gibi duruyor yıl boyunca.

Kulislerin ağırlıklı noktasının, suçla mücadelede dünyadaki yeni gelişmeler, yakın geleceğin vizyonu, bölgesel gelişmeler ışığında teşkilatta oluşturulması beklenen yaklaşımlar, çağdaş eğitim teknikleri ve modellerinin hayata geçirilmesi ve modernizasyon gibi konular olması beklenecek.

Fakat şimdiden kayda geçireyim, maalesef öyle olmayacak!

Emniyet kulislerinde öncelik yine atamalar, terfiler, emekli edilmeler, özlük hakları, çalışma koşullarının ağırlığı, polis intiharları, teşkilat içindeki dini grup ve yapılanmalar, bu yapıların birbirleriyle makam ve mevki kavgası, kripto FETÖ’cü iddiaları gibi süreçler olacak mecburen.

Mecburen dedim, çünkü bu konu başlıklarındaki sorunlar, 2025’te mevcut Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı’nca çözüme kavuşturulamadığı için yeni yılda da epeyce gündem olacak.

Teşkilat mensupları, özellikle polis memurları, bizzat yöneticilerinin sorunları çözme becerisi gösteremedikleri konularda maalesef yine siyasetin eline düşecek!

Sosyal medyadan isyanlar ve eleştiriler yükselecek. Atışmalar yoğunlaşacak. Beraberinde idari soruşturmalar hız kesmeden sürecek. Seslerini sosyal medyadan duyurmak isteyen polisler, sosyal medya paylaşımlarının içerik ve niteliğine göre cezalandırılacaklar.

Mağdur emniyet mensupları sosyal medyadan yöneticileri eleştirecekler, ceza alacaklar. Ceza verilmesi tehdit ve riskine karşın sosyal medyadan sesler yükselecek. Kısır döngü böyle sürüp gidecek.

Bu tabloya rağmen teşkilatın tepe yönetimi de “ne şiş yansın ne kebap” misali mevcut konumlarını korumaya devam edecekler.

Emeklilikle boşalacak makamlar

Konum koruma demişken… Tepe yönetimi için 2026 ilginç bir yıl olacak.

Şöyle ki yıl içinde farklı zamanlarda üçü genel müdür yardımcısı, biri büyükşehir emniyet müdürü ve biri de merkeze özel başkan olmak üzere beş üst düzey emniyet yöneticisi yaş haddinden emekli oldu/olacak.

Sözünü ettiğim isimlerden son emniyet müdürleri kararnamesiyle Diyarbakır Emniyet Müdürü iken Emniyet Genel Müdür Yardımcısı yapılan Fatih Kaya, yılın ilk günü yaş sınırından emekli oldu bile.

Şubat başında mevcut Özel Güvenlik ve Denetleme Başkanı Suat Çelik emeklilik hayatına başlayacak.

Yine Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Caner Tayfur nisanda, diğer Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Öner Urhal -yanlış hatırlamıyorsam- temmuzda makamlarına veda edecek.

Unutulmazlar arasına giren isim: Engin Dinç

Asıl dikkat çekici gelişme, Ankara Emniyet Müdürü Engin Dinç’in haziranda emekli olması.

Bu noktada, Dinç’le ilgili paragraf açmak gerekecek. Dinç, 19 Ocak 2007’den bu yana hem emniyet teşkilatının hem de ülke siyasetinin içinde fazlasıyla yer almış bir isim oldu.

Bilindiği üzere, 19 Ocak 2007’de gazeteci Hrant Dink öldürüldü. İşte o günden itibaren neredeyse 20 yıldır Engin Dinç adı konuşuluyor. Gündemden hiç düşmedi, hep ön saflardaydı!

Görev yaptığı Emniyet İstihbarat Başkanlığı sürecinde 15 Temmuz 2016 gecesi ile öncesi ve sonrasındaki rolü, ülke tarihinin en büyük terör eylemi olarak kayıtlara giren 10 Ekim katliamında dönemin Ankara Valisi Mehmet Kılıçlar’la birlikte bulunduğu konum, Eskişehir Emniyet Müdürü iken 2018’de Osmangazi Üniversitesi’nde yaşanan ve dört akademisyeni katleden ve babası istihbaratçı emekli polis olan katil zanlısına silah ruhsatı verilmesi ile emniyet istihbaratının irtibatları, 2021’de Konya Emniyet Müdürlüğü döneminde Meram’da yaşanan ve aynı aileden yedi kişinin öldürüldüğü ırkçı saldırının gerçekleşmesi akıllarda kalacak hep.

Dinç’in 2023’te başladığı Ankara Emniyet Müdürlüğü sırasında yaşananlar ise henüz belleklerde tazeliğini koruyor. Ayhan Bora Kaplan’ın liderliğindeki suç örgütüyle mücadele sırasındaki gelişmeler MHP ile AKP arasında hükümet krizine neden oldu. Dinç ve ekibi, MHP tarafından hükümete darbe yapmakla suçlandı. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, MHP lideri Devlet Bahçeli ile görüşerek tansiyonu düşürmeye çalışsa da kriz, halen artan şiddetiyle devam ediyor.

Dolayısıyla Ankara Emniyet Müdürü Engin Dinç, arkasında epeyce olayı bırakıp emekli emniyet müdürleri kervanına katılacak büyük olasılıkla.

İki kararname tabloyu belirleyecek

Söz konusu emeklilik süreçlerini değiştirecek gelişmeler, teşkilat yasasından yapılması planlanan yaş sınırının 62’ye yükseltilmesi veya bu isimlerin devlette vali, genel müdür gibi görevlere atanmasıyla gerçekleşecek.

Koşulların mevcut halde kalması halinde emekli olacak beş ismin yanında mevcut Emniyet Genel Müdür Yardımcıları Ali Baştürk ile Mustafa Çalışkan’ın vali ya da farklı göreve atanmaları halinde mevcut kadro tamamen değişecek.

Mevcut altı genel müdür yardımcısı arasındaki son isim Mahmut Çorumlu’ya yönelik de farklı göreve atama gerçekleşeceği bilgisi son günlerde emniyet kulislerinde yoğunlaştı.

Ankara ve İstanbul için mücadele

Bu arada geçen hafta yayımlanan valiler kararnamesinin devamı gelecek. Emniyetten vali olacakların arasında İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız’ın adı yoğun biçimde geçiyor.

Ayrıca, yine valiler kararnamesi kapsamında görevdeki Emniyet Genel Müdürü Mahmut Demirtaş’ın da değişeceği bilgisi var. Küçük kararnamede yer almadı, ancak yakın zamandaki ilk kararnamede Demirtaş’ın yer alacağı ifade ediliyor.

Kaldı ki Ankara ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde yaşanacak olası değişiklik, kulis rüzgarlarını daha yukarıya taşıyacak.

Kulislere yansıdığı şekliyle gelişmeler yaşanması halinde 2026’da emniyet teşkilatı bambaşka bir yönetim kademesiyle karşılaşacak doğal olarak.

Ve ülkeyi önümüzdeki genel seçime bu kadrolar taşıyacak.

Tabii nihayetinde bu atamalar ve görevlendirmeler AKP – MHP iktidarının elinde.

Gruplar nasıl mücadele edecek?

Madalyonun diğer yönü ise, olası değişiklikler sırasında teşkilat içindeki özellikle farklı dini cemaat yapılanmaların “güçlü makam ve mevkileri” kapabilmek adına birbirleriyle yapacakları mücadele olacak!

Halihazırda, emniyet içinde Nurcu yapılanmalardan Okuyucular, Yazıcılar ile Nakşi gruplardan Menzilciler ve Erzincan grupları epeyce aktif. Bir de ara sıra İlim Yaymacılar’ın sesi yükseliyor. Yandan da “Ülkücüler ve MHP desteği alanlar” var.

Emeklilik tarihleri ve beklentilerin çeşitliliği nedeniyle önümüzdeki emniyet müdürleri kararnamesi epeyce heyecanlı gelişmelere ve takvime sahne olacak kuşkusuz.

Interpol’de yaşananlar

Türkiye’nin de üye olduğu Uluslararası Kriminal Polis Teşkilatı’nda (Interpol) önemli gelişmeler yaşanıyor son dönemde.

Öncelikle, teşkilatın başkanı değişti. Fas’ın Marakeş kentinde düzenlenen 93. Interpol Genel Kurulu’nda Fransa’dan 53 yaşındaki polis müdürü Lucas Philippe, dört yıllık başkanlık için seçildi.

Aynı seçim için Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesindeki Türkiye Interpolü’nü yöneten Mustafa Serkan Sabanca aday oldu. Ancak seçimi kaybetti. Sabanca, İcra Komitesi’nde bölgesel yönetici olarak göreve devam edecek.

Türkiye’nin seçimi kazanması, mevcut siyasi iktidar için prestij meselesiydi. Uluslararası kaynaklar, İngiltere Parlamentosu İnsan Hakları Komitesi’nin Türkiye’nin yurt dışına çıkmış siyasal muhalifleri ve rejimi eleştirenleri hedef haline getirmek üzere Interpol’ün kırmızı bülten sistemini için kötüye kullanma konusunda Rusya ve Çin’in ardından üçüncü sırada geldiği iddiasıyla hazırladığı raporun seçim sürecinde Türkiye karşıtlığında etkili olduğu görüşünde.

Yeri gelmişken Interpol’ün görev tanımında politik, askeri, dini ve ırki suçlarına karışanlara yönelik yakalama ve iade işlemlerinin yapılmadığını belirtmek gerek.

İlk ziyaret ABD’den!

Yeni Başkan Philippe, göreve başlamasından hemen sonra Fransa’nın Lyon kentindeki teşkilat merkezinde önemli konukları ağırladı.

Philippe’nin konuğu ABD Başsavcısı Pamela Bondi’ydi.

Bondi’nin beraberindeki heyette ABD Başsavcı Yardımcısı Todd Blanche, ABD’nin Fransa Büyükelçisi Charles Kushner ve ABD Başsavcı Vekili Matt Galeotti yer aldı. Konuk heyet, taze Başkan’ın yanı sıra teşkilatın genel sekreteri Valdecy Urquiza ile buluştu.

Kamuoyuna yansıyan bilgiye göre; ziyaretle Interpol ile ABD arasındaki polis iş birliğinin gücü sergilenirken aynı zamanda organize suç, sınır güvenliği ve çocuklara karşı işlenen suçlar konularında görüşmeler gerçekleşti.

Yine söz konusu ziyaret ABD’li Başsavcı’nın Interpol genel merkezine yaptığı ilk ziyaret olarak kayda geçti. ABD heyetinin Lyon ziyareti, ABD’nin son dönemdeki uluslararası yaklaşımları dikkate alındığında “üzerinde düşünülmesi gereken bir gelişme” şeklinde görmek mümkün.

Trump yönetimi, belli ki daha ilk dakikada Interpol’ü deyim yerindeyse “kafa kola alma” hamlesi gerçekleştirdi.

Türkiye, Interpol nezdinde bölgesinin en etkin ülkelerinden. Teşkilatla Türkiye arasındaki uyumlu çalışma, ülkeye iade edilen suçluların sayısından ve niteliğinden anlaşılıyor.

Ancak ABD’nin Fransız polis müdürü Philippe’nin koltuğuna henüz oturduğu dönemde yaptığı “çıkarma” tarzı ziyaretin etkisinin kısa zamanda sahaya yansıyacağını değerlendirmek yanlış olmaz.

Atı alan Üsküdar’ı geçmeden Türkiye’nin de kendisini göstermesi şart.

/././

İnsan hakları savunucusu Ali Aydın’ı öldüren zanlının bağlantıları var mı?-Candan Yıldız- 

Cinayetin zanlısı 30 yaşındaki Mahmut Delil Erik tutuklandı. Uyuşturucu ile ilgili adli sicil kaydı olan biri. ‘Müptela ve ne yaptığının farkında değil’ profili çizen bir kişinin polis ve savcılıkta ‘susma hakkını’ kullanması ise enterasan. Sorgu hakimliğinde ifade vermeyi tercih ediyor.

    Ali Aydın

Avukat güvende değilse yurttaş tehlikede” yazan pankartı dünün, bugünün bilgisiyle tutuyor olmalıydı.

Çünkü Maraş Katliamı davasının üç avukatının; Ahmet AlbayCeyhun Can  ve Halil Sıtkı Güllüoğlu’nun, Ali Günday’ın, Cengiz Göral’ın, Tahir Elçi’nin öldürüldüğü bir ülkeydi burası.

İnsan hakları savunucu, eski İzmir İnsan Hakları Derneği Eş Başkanı Ali Aydın da avukattı… Dün öldürüldü. Taşla…

Cinayetle ilgili paylaşılan bilgiler zanlının uyuşturucu bağımlısı olduğu yönündeydi. Ancak öldürenin ‘sıradan’ profilinin olayı ‘sıradan’ kılmayacağına ilişkin hafıza devreye girince haklı sorular sorulmaya başlandı.

- Katil zanlısı düzenli olarak her sabah yürüyüşüne çıkan bir avukatın rutinini biliyor muydu? - Uyuşturucu bağımlısı bir kişinin sabahın 5’inde, ormanlık bir alanda, kış ayazında işi neydi?

-Avukat Ali Aydın’ın cüzdanı, cep telefonu çalınmadığına göre zanlının öldürme nedeni neydi?

-Olay adli kılıflı siyasi bir cinayet olabilir miydi?

                                   Mahmut Delil Erik

Bütün bu sorular meşru… Çünkü öldürülen kişi insan hakları savunucu. Cinayetin zanlısı 30 yaşındaki Mahmut Delil Erik tutuklandı. Uyuşturucu ile ilgili adli sicil kaydı olan biri. ‘Müptela ve ne yaptığının farkında değil’ profili çizen bir kişinin polis ve savcılıkta ‘susma hakkını’ kullanması ise enterasan. Sorgu hakimliğinde ifade vermeyi tercih ediyor. Sorgu hakimliğindeki ifadesi de ‘acaba’ dedirtecek içerikte… “Maktulü ben öldürdüm, ben öldürmedim zaten vakti gelmişti, ben vesile oldum. Bu şahıs ölmeyi hak ediyordu. Önceden tanıyordum, daha önceden görmemiştim. Husumetim yoktu, beni takip ediyordu, pişman değilim, tutuksuz yargılanmayı talep ediyorum.” Tutarsız ve çelişkili gibi görünen ifadenin ‘profesyonel’ olup olmadığını sağlık raporları ortaya koyacaktır mutlaka. Ama zanlının “Ben müminlik görevimi yerine getirdim, kafiri öldürdüm” gibi bir cümle kurması soruşturmanın genişletilmesini zorunlu kılıyor. Zanlının olaydan bir kaç gün önce neden ortalıkla görünmemesi, bazı dini çevrelerle ilişkisi olduğu iddiası araştırılmalı.

Zaten Ali Aydın’ın avukat arkadaşları soruşturmanın genişletilmesi talepli dilekçeyi vermişler.

Cinayet zanlısının bağlantılarının olup olmadığını ortaya çıkarmak soruşturma makamının görevi. Ancak İzmir HDP İl Binası’nda Deniz Poyraz’ı öldüren Onur Gencer’in bağlantılarının ortaya çıkarılması yönündeki taleplerin karşılık bulmadığını da hatırlatalım. Diğer durumda da vahim bir tabloyla karşı karşıyayız. Sabah çıktığınız evinize bir uyuşturucu bağımlısının saldırısı nedeniyle dönemiyorsunuz. Çünkü bağımlı kişi, uyuşturucu trafiğinde ‘transit’ ülke konumunun yanı sıra ‘hedef’ ülke konumuna gelen Türkiye’nin bir vatandaşı.

Son bir hatırlatma… Cemaat ve tarikatları eleştiren YouTube yayınları yapan Diyarbakırlı Ramazan Hoca (Pişkin)’yı çay ocağında öldüren 24 yaşındaki Erkan Baykut da “Ramazan Hoca’yı yüz yüze hiç görmedim, olay günü uyuşturucunun etkisindeydim” savunmasını yapmıştı. Dosyanın genişletilmesi ile ilgili müşteki tarafın ısrarları talepleri yine reddedilmişti. Hatta Pişkin ailesinin avukatının sanık Erkan Baykut’la ilgili “Annesinin verdiği ifadeye göre sanık 4 yıldır dini videolar izliyormuş. Hangi cemaatin, hocaların ya da kişilerin videoları izliyordu?” soruna mahkeme başkanı “Olayı siyasileştirmeyelim, iddianame sınırları içerisinde kalalım” uyarısını yapmıştı.

/././

Meriç Kahraman: 'Tutun koluma Tayfun' deyip eve götüremiyorum, bu çaresizliği tarif edemiyorum 

Meriç Demir Kahraman, MS atağını nedeniyle hastaneye kaldırılan Gezi hükümlüsü eşi Tayfun Kahraman'ı ziyaretine ilişkin olarak, "22 senedir MS hastası olan Tayfun’un sağlığına kavuşması için titizlikle çaba sarf eden tüm doktorlara, sağlık personellerine ve Cerrahpaşa Prof. Dr. Murat Dilmener Acil Durum Hastanesi yönetimine tekrar minnetlerimizi iletmek isterim. Tayfun’un bugün bir kandil gününde Nöroloji bölümündeki hasta yatağında bir parça kandil simiti yerkenki şaşkınlığını ömrüm boyunca unutmayacağım; meğer 4 senedir hiç yememiş. Tayfun’un bugün götürüldüğü yere giremiyorum, tutun koluma Tayfun deyip eve de getiremiyorum. Bu çaresizliği tarif edemiyorum" dedi.

Cumhuriyet’ten Batuhan Serim’in haberine göre; Gezi hükümlüsü Kahraman bugün cezaevine gönderiliyor. Kahraman’ın, tedavi sürecinde mahkemenin tahliye kararı vermemesi üzerine ilk aşamada daha fazla kortizon verilemeyeceği ve yatak bekleyen hastalar olduğu için yeniden cezaevine sevk edildiği öğrenildi.

MS atağı nedeniyle hastaneye yatırılan Tayfun Kahraman’ın cezaevine geri gönderilmesine karar verildi!

Meriç Demir Kahraman sosyal medya hesabından eşini ziyaretine dair paylaşım yaptı.

Meriç Demir Kahraman'ın sosyal medya paylaşımı şu şekilde:

"Tayfun’u bugün yine 1 saat hastanede Adalet Bakanlığı’nın izniyle ziyaret ettim.

Tayfun’a uygulanan yüksek doz kortizon yüklemesinin geçirdiği akut MS atağına olacak etkileri 3 ay süre ile yakından takip edilecek. Bu süre zarfında mevcut ilaç tedavisine ek ilaç ve fizik tedavileri söz konusu. Ancak gün içerisinde Marmara Kapalı Cezaevi’ne geri sevki sağlanacak ve Şubat ayının ilk haftasında da yine tetkikler için hastaneye sevk edilecek.

22 senedir MS hastası olan Tayfun’un sağlığına kavuşması için titizlikle çaba sarf eden tüm doktorlara, sağlık personellerine ve Cerrahpaşa Prof. Dr. Murat Dilmener Acil Durum Hastanesi yönetimine tekrar minnetlerimizi iletmek isterim.

Tayfun’un bugün bir kandil gününde Nöroloji bölümündeki hasta yatağında bir parça kandil simiti yerkenki şaşkınlığını ömrüm boyunca unutmayacağım; meğer 4 senedir hiç yememiş.

Tayfun’un bugün götürüldüğü yere giremiyorum, tutun koluma Tayfun deyip eve de getiremiyorum.

Bu çaresizliği tarif edemiyorum.

Eşim Tayfun Kahraman masumdur. Anayasa Mahkemesi kararı ortadadır.

Uğradığımız haksızlığın, cezaevi koşullarında Tayfun’un hastalığının daha da ilerlemesinin vicdani ve hukuki sorumluluğunu daha fazla üzerinizde taşımayın.

Tayfun’u bırakın, evimizde iyileşsin."

Tayfun Kahraman hakkında AYM’nin “yeniden yargılama ve tahliye“ kararına uymayan mahkeme, başka bir AYM kararına uyup beraat ve tahliye vermiş!

***

CHP'li Yavuzyılmaz’dan "Akkuyu" iddiası: Rusya’ya 180 milyar dolarlık net kar 

DENİZ YAVUZYILMAZ

CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, Akkuyu Nükleer Güç Santrali’ne ilişkin paylaştığı belgelerde, Rusya’nın işletme süresi boyunca toplam net karının 180 milyar 70 milyon dolar olduğunu belirterek, söz konusu tutarın güncel kurla 7 trilyon 777 milyar liraya ulaştığını duyurdu.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, "AKP’nin Cumhuriyet tarihindeki en büyük peşkeşini tespit ettik" başlığında, Akkuyu Nükleer Güç Santrali yapımı ve işletmesine ilişkin sosyal medya hesabından açıklama yaptı. Yavuzyılmaz, paylaştığı belgelere dayanarak, Rusya’nın santralin işletme süresi boyunca elde edeceği karını sosyal medya hesabından duyurdu.

Yavuzyılmaz’ın paylaşımında yer alan bilgilere göre, Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nde Rusya’nın 69 yıllık işletme süresi boyunca planlanan toplam işletme net karı 207 milyar 399 milyon dolar olarak hesaplandı. Aynı belgelerde, kullanılan kredilerin (anapara ve faiz toplamı) 24 milyar 229 milyon dolar, hissedar katkısı (özsermaye) tutarının ise 3 milyar 100 milyon dolar olduğu belirtildi. Bu kalemler düşüldüğünde, Rusya’nın toplam net karının 180 milyar 70 milyon dolar olduğu ifade edildi. Yavuzyılmaz, söz konusu tutarın güncel kurla 7 trilyon 777 milyar liraya karşılık geldiğini kaydetti.

"Bunun adı, Türkiye’nin geleceğini satmaktır"

Yavuzyılmaz, paylaşımında, “Bunun adı, Türkiye’nin geleceğini satmaktır. Kendi vatandaşlarına değil, yabancı bir ülkenin çıkarına hizmet etmektir” ifadelerini kullandı.

Yavuzyılmaz ayrıca, kredi geri ödemelerinin 2044 yılına kadar tamamlanmasının öngörüldüğünü ifade ederek, “işin gecikmesi gerekçe gösterilerek Akkuyu sözleşmesinin derhal iptal edilmesi gerektiğini” savundu. 

***

Resul Emrah Şahan’ın tutukluluk incelemesi, avukatları olmadan yapıldı; tutanağa farklı avukatların isimleri yazıldı! 

Resul Emrah şahan

Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın tutukluluk incelemesinin, kendi avukatları olmaksızın yapıldığı, buna karşın tutanağa dosyada bulunmayan farklı avukatların isimlerinin yazıldığı ortaya çıktı. Avukat Hüseyin Ersöz, durumu “savunma hakkını ve hukuk güvenliğini zedeleyen ağır bir usul ihlali” olarak değerlendirdi.

“Kent Uzlaşısı“ ve “İBB yolsuzluk davası“ soruşturması kapsamında da tutuklu bulunan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın tutukluluk incelemesi, İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği’nce yapıldı.

İnceleme sonucunda, Şahan’ın tutukluluğunun devamına karar verildi.

“Toplanamayan deliller suç olmadığının ispatı“

Resul Emrah Şahan, kararın ardından sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, tutukluluğunun 300’üncü gününü geride bıraktığını belirterek, dosyada delil, suçlama ve iddianame bulunmadığını ifade etti. Şahan, “Tutuksuz yargılama esastır. Toplanamayan deliller, ittifak siyasetimizin suç olmadığının ispatıdır” dedi.

Şahan, tutukluluğun yalnızca kendisini değil, Şişli’yi de etkilediğini belirterek, ilçenin kayyum yönetimiyle cezalandırıldığını savundu ve bir an önce iddianamenin hazırlanmasını talep etti.

Avukatı Hüseyin Ersöz’ün aktardığına göre, 14 Ocak’ta yapılan tutukluluk incelemesi, Şahan’ın kendi avukatları duruşmada bulunmadan gerçekleştirildi. Şahan, cezaevi idaresine sunduğu dilekçeyle incelemeye katılmak istemediğini, yerine müdafilerinin duruşmada hazır bulunacağını bildirdi. Ancak bu kez önceki incelemelerden farklı olarak, Şahan’ın avukatları adliyeye çağrılmadı; İstanbul Barosu’ndan CMK kapsamında avukat görevlendirilmesi yoluna gidildi.

Dosyada olmayan avukatlar tutanağa girdi

Ersöz, daha çarpıcı bir duruma ise tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda dikkat çekti. Buna göre, Resul Emrah Şahan’ın “Utku” isimli bir avukatı bulunmamasına rağmen, kararlarda bu isimle bir müdafiin beyanına yer verildi. Benzer şekilde, Şişli Belediye Başkan Yardımcısı Ebru Özdemir’in de “Tansu” isimli bir müdafii olmadığı, ancak tutanaklarda bu ismin yer aldığı belirtildi.

Ersöz, dosyada fiilen bulunmayan avukatların beyanlarının karara yazılmasını, “hukuki açıklaması olmayan bir durum” olarak değerlendirdi.

***

2026 hiç iyi başlamadı -Hakan Okçal- 

Uluslararası sistem esasen hiçbir zaman dikensiz gül bahçesi olmadı. Ama yakın zamana kadar devletlerarası ilişkilerde hukuktan, kural ve kurumlardan bahsedilebiliyordu. Bu anlayış şimdilerde iyice dağıldı. Uluslararası sistem adeta yüz seneden fazla geriye gitti.

Ukrayna ve Gazze krizleri uluslararası sistemde derin yaralar açtı

Yeni yıla girerken tüm olumsuzluklara rağmen umudu elden bırakmamak gerektiğini belirtmiştim. Yılbaşından bu yana uluslararası alanda vuku bulan tüm olumsuz gelişmelere rağmen hala aynı şekilde düşünüyorum.

Uluslararası sistem esasen hiçbir zaman dikensiz gül bahçesi olmadı. Ama yakın zamana kadar devletlerarası ilişkilerde hukuktan, kural ve kurumlardan bahsedilebiliyordu. Bu anlayış şimdilerde iyice dağıldı. Uluslararası sistem adeta yüz seneden fazla geriye gitti.

Uluslararası sisteme son yıllardaki en ağır darbe 2022 Şubat ayında Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısıyla geldi. Avrupa’nın ortasında egemen bir devlet, güçlü komşusunun, ancak fanatik Batı düşmanlarının inanabileceği kurgu gerekçeleriyle, topyekûn askeri saldırısına uğradı. Rusya daha önceki Donbas ve Kırım işgallerini kılıfına uydurmaya çalışmış, yerel isyancı gruplar veya ulusal kimlikleri kamufle edilen askeri personel yoluyla eylemlerini gerçekleştirmişti. Sonra da sahte referandumlar düzenleyerek buraları topraklarına kattığını iddia etmişti. Oysa Şubat 2022 saldırısını kamufle etmeye gerek duymadı, Nazilerin Polonya’ya 1939’daki saldırısından farksız şekilde sınırı aştı.

Sonra Gazze krizi geldi. Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrailli sivillere yönelik terör saldırısı ve ardından gelen soykırım boyutundaki İsrail misillemesi vicdanlarda derin yaralar açtı. Uluslarası sistemdeki yara ise Batı’nın uyguladığı farklı standartlardan dolayı açıldı. Batı Ukrayna’da Rusya’yı saldırgan olarak yaftalar ve Ukraynalıların yardımına koşarken, Gazzelileri sırtlarından bıçaklayarak İsrail’in katliamını destekledi. O andan itibaren kurallara dayalı uluslararası sistemin çöktüğü iyice gün yüzüne çıktı. Batının gözünde bazı toplumların diğerlerinden “daha eşit” sayıldığı anlaşıldı. Naziler Yahidileri “untermensch” saymışlardı. Bu kez Yahudi devletinin öldürdüğü Gazzeliler Batılıların gözünde aynı muameleyi gördü.

Hem Ukrayna’da hem Gazze’de ağır insanlık suçları işlendi. Halen de işlenmeye devam ediyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) hem Putin hem Netanyahu hem de Hamas yöneticileri için soruşturmalar açtı, yakalama kararları çıkardı. Mükemmel bir dünyada bunların hepsinin bir bir mahkeme önüne çıkarılıp hak ettikleri cezalara çarptırılmaları gerekir. Ama bunun şimdiki uluslararası konjonktürde olamayacağı çok açık. Yine de hiç olmayacak sanılmasın. Bosna’da Mladiç, Karaciç gibi Sırp liderlerin işledikleri soykırım suçlarından dolayı mahkûm edildiklerini unutmamak lazım. Eski Yugoslav Başbakanı Miloseviç de yargılandı ama ceza almaya ömrü yetmedi. Gün ola devran döne. Şu anda boş bir hayal gibi gözükse de adalet için umudu hiçbir zaman elden bırakmak gerekiyor.

Trump faktörü: Ukrayna

Donald Trump’ın ikinci dönemiyle beraber zaten çökmüş olan uluslararası sistem iyice dibe battı. Trump daha gelir gelmez Kanada, Grönland ve Panama üzerinde yayılmacı iddialar ortaya atarak emperyalist niyetlerini açık etti.

Ukrayna’da Rusya’nın saldırgan olduğu söylemini terk eden Trump, inişli çıkışlı bir hat izlese de  Putin’den yana saf tuttu. Şu an damadı Kushner ve danışmanı Witkoff tarafından Ukrayna için sözde bir barış planı oluşturuluyor. Buna rağmen Rusya hız kesmeden Ukrayna’da sivil hedefleri vurmaya devam ediyor. Kolu bükülen Zelensky’nin ne olduğu meçhul güvenlik garantileri karşılığında toprak tavizi vermeye zorlandığını bilmek için kahin olmaya gerek yok. Ukrayna’nın yer altı zenginliklerinin üzerine aylar önce baskı yoluyla konan Trump, Ukrayna’da güvenlik garantilerini Avrupalılara bıraktı. Türkiye’nin payına Karadeniz’de güvenlik sorumluluğu düşeceği söyleniyor.

Barış planı tutar mı, bilinmez ama, Ukraynalı siviller bu kışı da perişan geçirecekler. Savaşın dördüncü yılı dolarken füze saldırılarının altında aşırı soğuklarda evsiz, elektriksiz, susuz yaşam mücadelesi veren Ukraynalılar buna rağmen direniyorlar. 

Gazze’de ikinci aşama

Gazze’de Trump planının ikinci aşamasına geçildiği dün Witkoff tarafından açıklandı. Washington Post’ta yer alan bilgilere göre Gazze’de Türkiye, Mısır ve Katar’ın işbirliği ile Filistinli teknokratlardan müteşekkil 15 kişilik bir icra komitesi oluşturulmuş. Bunların bir kısmı Gazzeli, bir kısmı Batı Yakası’ndan. Şu anda sadece başkanının adı (Ali Abdel Hamid Shaath) açıklandı.  İcra komitesi Gazze’de günlük yönetim yetkilerini üstlenecek. Bu heyetin oluşumuna hem İsrail’in hem Hamas’ın onayının alındığı anlaşılıyor. Hamas’ın ikna edilmesinde muhtemelen Türkiye etkili oldu.

Trump’ın planına göre icra komitesinin üzerinde Ortadoğu ve Avrupa devlet başkanlarının yer alacağı  bir “Barış Kurulu”nun (Peace Board) oluşturulması gerekiyor. İki hafta içinde açıklanacağı belirtilen bu kurulda Türkiye’nin yer alıp almayacağı İsrail’in itirazı nedeniyle henüz bilinmiyor.

Planın ikinci aşamasında Hamas’ın silahsızlandırılması ve İsrail kuvvetlerinin Gazze’den çekilmesi gerekiyor. Bunun nasıl gerçekleşeceği ise meçhul. Hamas silahsızladırılmayı kabul etmezken, İsrail’in Hamas’ın işi bitmeden (hatta bitse dahi), Gazze’den çıkması beklenmemeli. Gazze’de bölgenin güvenliği için bir de İstikrar Gücü oluşturulması gerekiyor. Ama Witkoff’un açıklamasında İstikrar Gücü’nden hiç bahsedilmedi. Muhtemelen böyle bir gücün oluşum tarzına hem İsrail, hem Hamas tarafında kuvvetli itirazlar var. Bu güce katılmaya en çok Türkiye hevesli.  Ancak İsrail Türkiye’nin Gazze’ye asker göndermesine şiddetle itiraz ettiği için bunun gerçekleşme ihtimali yok.

Bu arada olan yine Gazzeli sivillere oluyor. Kış şartlarında çok az yardımla derme çatma çadırlarda yaşamaya mecbur bırakılan iki milyon Gazzelinin hali içler acısı.

Grönland üzerinde Trump tehdidi

Trump yılbaşında Maduro’yu ve eşini  yataklarından alıp New York’ta hakim karşısına çıkardıktan sonra gözlerini yeniden Grönland’a dikti. Amerika’nın ve Kuzey Atlantik’in güvenliğinden bahsediyor ama geçen haftaki yazımda da belirtmeye çalıştığım gibi, asıl neden daha derinlerde. Buzulları eriyen Grönland toprağının derinliklerindeki nadir elementler ve enerji kaynaklarının Trump’ın iştahını kabarttığından kuşku yok.

Danimarka Grönland için takviye savunma tedbirleri alacağını açıkladı. On Avrupa ülkesi de Danimarka’ya destek olmak için Grönland’da apar topar gerçekleştirilecek bir askeri tatbikata sembolik birlik gönderemeye karar verdi. Ama bunların ABD’yi etkilemesi olanaksız. Ok yaydan çıktı bir kez. Danimarka ve yerli halk ne kadar tepki gösterirse göstersin, Trump Grönland’ı bir şekilde ABD’ye  katmak istiyor.

JD Vance ve Marco Rubio, Danimarka ve Grönland Dışişleri Bakanları ile Washington’da görüştüler ama sonuç alamadılar. Taraflar, Danimarka Dışişleri Bakanının ifadesiyle “anlaşamamakta anlaştı”! Bundan sonrası artık tamamen Trump’a bağlı.

Takvimler 21’nci yüzyılı gösterirken Grönland’da ABD’nin tavrı bir zamanlar İngiltere ve Fransa’nın kendilerinden önce gelip Afrika topraklarına çöken Portekiz ve İspanya’nın elinden sömürgelerini almalarına benziyor.

İran’da kitlesel katliam ve savaş tamtamları

Daha ocak ayının ortasını bulmadan 2026’ın en acı haberleri komşumuz İran’dan geldi. Paranın ani değer kaybetmesini ve yaşanan ekonomik sıkıntıları protesto etmek için sokağa çıkan çarşı esnafının (bazari) gösterileri hızla kitlesel bir nitelik kazanarak molla rejiminin temellerini sarsılmaya başladı.

İran halkı dönem dönem sokağı çıkıyor. 2009’daki yeşil devrim hareketi ve 2022’de Mahsa Amini’nin öldürülmesinden sonra başlayan kadın özgürlüğü (Jin, Jiyan, Azadi) protestoları bu protestoların en ses getirenleriydi. Rejim bu hareketleri de kan dökerek bastırmıştı. Ancak uzmanlar bu seferki protestoların eskilerin hayli ötesine geçtiğini ve mollaları endişelendirdiğini ifade ediyorlar.

Mollaların tepkisi o ölçüde sert oldu. Binlerce kişi  devrim muhafızları, güvenlik birimleri ve İran istihbarat elemanları tarafından acımasızca kuşunlandı. En mütevazi rakamlarla ölü sayısının 2 bin 500 civarında olduğu tahmin ediliyor. Gösteriler şu an için bastırılmış görünse de rejimin bu şekilde varlığını sürdürmesi artık çok zor.

ABD Trump’ın tehditleri doğrultusunda İran’ı bombalarsa Ortadoğu daha da karışacaktır. Trump, bir takım yetkili kişilere dayanarak İran’daki cinayetlerin durduğunu, idamların infaz edilmeyeceğini belirterek karışık bir mesaj verdi ama, niyeti İran’ı vurarak rejimi iyice zayıflatmaksa, bundan geri durmayacaktır. Trump’la iyi geçinmeye çalışan Ankara’nın sınırı güçlendirmek ve gelişmeleri takip etmekten başka bir seçeneği bulunmuyor. İran’da ne olacaksa buna kendi halkı karar vermelidir.

Yeni bir İran doğacaksa buna herkes, ama özellikle Türkiye katkı sunmalıdır.

Suriye’deki çatışmalar Halep’ten Fırat’ın batı kıyısına sıçradı

Şam’daki HTŞ yönetiminin Halep’teki operasyona Paris’te İsrail’le anlaştıktan hemen sonra ve Türk yetkililerin Şam’ı ziyaretinin akabinde başlaması tesadüf olarak görülemez. Hele Dışişleri Bakanı Şeybani’nin Mazlum Abdi ile HTŞ yetilileri arasında olumlu seyreden görüşmeyi ABD’li komutanı odadan çıkartarak sonlandırması çok ilginç bir gelişme.

SDG’nin Halep’ten çıkarılması Türkiye’yi memnun ederken, ne ABD ne İsrail itiraz etti. HTŞ güçlerinin Halep’ten sonra bu kez SDG’nin Fırat’ın batısındaki son mevzilerini de söküp atması söz konusu. ABD’nin HTŞ’nin Fırat’ın batısını SDG’den arındırmasının önünde engel olacağı sanılmamalı. Ancak iş Fırat’ın doğusuna geldiğinde burada farklı bir gerçeklik var. Her şeyden önce SDG’nin çok daha dirençli bir savunma yapması bekleniyor. Ayrıca, ABD’nin HTŞ’nin Fırat’ın doğusuna geçmesine cevaz vermesi zayıf bir ihtimal. Irak Kürt yönetiminin de Rojava ile  aradaki siyasi farkları bir yana bırakarak Suriyeli Kürtlerin yardımına gelmesi söz konusu olabilir.

Meselenin bir başka veçhesi de Halep’teki gelişmelerden sonra Ankara ile bir kez daha duygusal bir kırılma yaşayan Türkiyeli Kürtlerin daha büyük bir kopuş içine girmemesi için Fırat’ın doğusu ile ilgili gelişmelerin dikkatle yönetilmesinde yarar var.

Bu yüzden hep yaptığım gibi, Ankara ile SDG arasında bir diyalog kanalı açılmasını öneriyorum.

Etyopya’da öldürülen vatandaşlarımız hakkında

Afrika’da görev yapmış, bu kıtayı hasbelkader tanıdığını düşünen emekli bir diplomat olarak, Etyopya’da soyguncular tarafından öldürülen iki vatandaşımızın acısı yüreğimi dağladı. Yazıya “2026 hiç iyi başlamadı” diye başlık atmama bu olay da etkili oldu.

Etyopya Afrika’nın en istikrarsız ülkelerinden biridir. Ülkede savaşların biri biter biri başlarken, silahlı çeteler kırsal bölgelerde cirit atarken, bu ülkeye safari turizmi için gidilmesini doğrusu anlayamadım. Bildiğim kadarıyla bu ülke Botswana, Namibia, Zambia gibi bir turizm ülkesi değil.  Bu tür tehlikeli yerlere seyahat organizasyonları yapan şirketler, kişiler varsa sorumsuzca davranıyorlar.

İnternette İngilizce “Etyopya güvenli bir ülke mi” diye sorulsa, ilk karşınıza çıkan Kanada, İngiltere, ABD, Almanya gibi ülkelerin seyahat uyarıları oluyor. Bunlar vatandaşlarına zorunlu olmadıkça Etyopya’ya gidilmemesini tavsiye ediyorlar. Özellikle ülke içinde kara yolundan seyahat edilmesinin tehlikelerine karşı uyarıyorlar. Ama bu tür bilgiler ne bizim Büyükelçiliğin sayfasında ne de Bakanlığın sayfasında yer alıyor. Web sayfalarında Bakanının konuşmaları, idari duyurular vs. yerine bu tür yaşamsal uyarılar yer alsa belki de bu vatandaşlarımız hayatlarını tehlikeye atmayacaklardı.

/././

Ertuğrul Özkök'e cevap: Spotify listeleri yeterli bir “kültürel gösterge” mi?-Füsun Sarp Nebil- 

Spotify ya da diğer herhangi bir platformun yaptığı listelemeler, o platformu kullananların tercihlerini gösterir. Üstelik bu tercihlerin, amaçlı olarak ya da algoritmanın kendi işleyişi uzantısında şekillendirilmesi mümkündür. Dolayısıyla platformlar üzerinden yorum yaparken, temkinli yaklaşılmalıdır.

spotify

Ertuğrul Özkök, bazılarını merakla okuduğum geniş bir yelpazede yazılar yazıyor. Ancak son yazısında hata var.  Spotify listelerinden hareketle Türkiye’nin müzik sosyolojisi değişti, müzikte iktidarı, sokaklar ele geçirdi, yabancı müzik, Türk pop, klasik müzik out” benzeri bir sonucuna varmak, veri setinin kapsamını aşan bir yorumdur. Sağlıklı bir analiz için müzik tüketiminin tek bir platformdan değil, farklı kanallardan birlikte okunması gerekir.

Özkök’e göre Spotify’ın Türkiye listesine bakılarak yerli müzik egemenliği” gibi bir sonuca varılmış. Ancak bu tür çıkarsamalar, mevcut veri ve platform dinamikleri bağlamında değerlendirilmelidir. Platformların teknik işleyişinin detaylarını bilmediğiniz zaman, yazdığınız yazı yanlış yönlendirir.  Biz bu yanlışlıklara yakından bakalım. Konumuz şu; dijital platformlar, müzik tüketimi ve gerçek dinleme alışkanlıklarını ne kadar gösteriyor? Spotify listeleri yeterli bir kültürel gösterge” mi?

Algoritma etkisi: “Dinleniyor mu, öne mi çıkarılıyor?”

Spotify gibi platformlardaki "Türkiye Top 50" ya da "Viral 50" gibi listeler, dinleyici davranışını yansıtır mı? Yoksa şekillendirir mi? Listelerde görünen popülerlik, her zaman organik talep değildir. Başka deyişle, "Spotify’ın algoritmaları dinleme çeşitliliğini daraltabilir".

Çünkü Spotify ve benzeri platformlarında algoritmaların popülerlik önyargısı vardır. O nedenle, Youtube videolarının başında sunucu size “lütfen beğeni atın, abone olmayı unutmayın” türü cümleler kullanır. Yani bu tür platformlarda, en çok dinlenen ya da beğenilen parçalar daha çok önerilir, bu da döngüsel bir popülerlik yaratır. Çoktandır farkında olduğumuz bu olguya, sosyal medya mesajlaşmalarında "yankı odasıda diyoruz.

Bu döngüsel popülerlik (feedback loop) konusunu şöyle özetleyebiliriz; bir şarkı organik ya da organik olmayan şekilde biraz dinlenir. Algoritma bunu trend” olarak algılar ve daha çok kişiye önerir. Daha çok dinlenir ve listeye girer ve daha da çok dinlenir. Bu mekanizma, çeşitliliği daraltır, tek tip akımları büyütür.

Algoritmalar fenomen veya trend içeriklere ağırlık verir; bu bazen gerçek kültürel çeşitliliği baskılayabilir. Çeşitlilik eleştirileri, algoritmik tavsiyenin kullanıcıları daha çok benzer müziklere hapseden filtre balonları” yaratabileceğini gösteriyor.

Bu, bir listede Türkçe müziğin ağırlık kazanmasının tamamen kullanıcı tercihlerinden kaynaklanmadığı, platformun algoritmik öneri sistemlerinin de bunda rol oynadığı anlamına gelir.

Manipülasyon ve bot tartışması (iddia, gerçeklik, sınırlar)

Tabii ki yanı sıra, bu dinlemelerin organik olmayan şekilde desteklenmesi de söz konusudur. Büyük ölçekli bot kullanımı resmen yasak. Ancak, playlist satın alma, dinlenme itme” servisleri, sosyal medya destekli yapay viralite gibi gri alanlar vardır.

Bunlar, kültürel eğilimi göstermez ama algoritmik görünürlüğü artırır. Dolayısıyla listeler, her zaman en çok sevilen”i değil, çoğu zaman en çok dolaşıma sokulan”ı gösterir.

Yani Spotify listeleri, botlar veya yapay dinlenmeler ile manipüle edilebilir. Bazı şarkılar sahte streams ile yükseltilebilir.

Müzik endüstrisi profesyonelleri ve gözlemciler, Spotify'da algoritmik öneri sistemlerinin yanı sıra Discovery Mode, playlist gibi öne çıkarma araçlarının ve hatta algoritma içi promosyon” modelleri gibi mekanizmaların, bazen popülerliği etkilediğine de dikkat çekiyorlar — bu durum, bazı parçaların görünenden daha fazla algoritmik avantaj elde etmesine yol açabilir.

Bununla birlikte, bu tür iddiaların doğru olup olmadığı çoğu zaman şeffaf veri açıklamalarıyla doğrulanamaz, çünkü ticari platformlar kullanıcı verilerini ve algoritmik detayları şeffaf bir şekilde açıklamıyorlar.

Spotify dinleme listeleri Türkiye’deki müzik zevkini tam anlatır mı?

En büyük müzik platformlarından birisi olsa da, dünyada ya da Türkiye'de tüm müzik dinleyicilerinin tüketimi Spotify’a bağlı değil.  Spotify’ı hiç kullanmayanlar var (özellikle 50+ yaş grubu, internete erişimin sınırlandığı kesimler ve fiziksel medya tercih edenler).

Spotify’ın kullanıcı tabanını rakam olarak verirsek, dünya genelindeki aylık kullanıcı sayısını, 2025 üçüncü çeyrek itibarıyla 281 milyonu premium (ücretli) olmak üzere yaklaşık 713 milyon olarak veriyor. Spotify, küresel toplam kullanıcı sayısını düzenli olarak açıklıyor ama ülke bazında aktif kullanıcı sayılarını resmi olarak raporlamıyor. Dolayısıyla Türkiye kullanıcı sayısını da resmi olarak bilmiyoruz. Ancak üçüncü taraf veri kaynaklarında geçen yaklaşık ölçüm, Start.io verilerine göre, Türkiye’de tahmini 2,6 milyon Spotify kullanıcısı olduğu belirtiliyor. Yani Türkiye nüfusunun % 3-4’ü gibi bir rakam.

Zaten, yaşlı nüfus için radyo, CD, plak, YouTube veya canlı müzikle ilişkili dinleme hâlâ baskın. Mesela yabancı pop, türkü, Türk sanat müziği gibi geniş bir yelpaze Spotify dışında dinleniyor olabilir. Bu durum, Spotify listelerinin sadece bir dijital platformun kullanıcı tablosunu yansıttığını, toplumun tüm müzik zevklerini temsil etmediğini gösterir.

Aşağıdaki tablo platform bazında tercihleri gösteriyor;

Araştırmalara bakarsak, algoritma tabanlı öneri sistemleri çeşitli dezavantajlar yaratır.  Örneğin 25 yaşın altı dinleyiciler ile 50 yaş üstü dinleyiciler Spotify algoritmalarından farklı şekilde faydalanıyor. Müzikal tercih psikolojisi, demografik kimlik ve kültürel geçmiş gibi etmenler algoritmalarla tam uyumlu olmayabilir. Sonuç olarak, Spotify listelerindeki başarı veya trend değişimi, genel toplumun müzik tercihlerini doğrudan göstermeyebilir.

Özetle, Spotify listelerinden Türkiye yabancı müzikten kopuyor, kültürel bir kapanma yaşanıyor ya da herkes aynı müziği dinliyor gibi bir sonuç çıkarılamaz. Çünkü yabancı müzik dinleyen ciddi bir kitle Spotify dışında kalıyor, Apple Music, YouTube ve radyo verileri farklı tablo çiziyor ve albüm dinleyicisi ile playlist dinleyicisi aynı değil.

Kültürel tartışmalar ve genelleştirmeler: Sınırlı kanıta dayanma eleştirisi

Bir yabancı şarkının listede yer alması da genellikle o parçanın viral fenomen etkisinden veya popüler medya bağlamından kaynaklanabilir (örneğin Stranger Things soundtracki gibi ya da bir zamanlar "Issız Adam" filmi ile 50 yıl öncenin müziğinin yeniden popüler olması gibi). Yani Spotify listeleri, tek başına milli kültür” ya da dinleyici kimliği” üzerine büyük sosyal teoriler geliştirmek için yeterli değil.

Sonuç olarak Spotify listesi bir kültürel fotoğraf”tır, ama tam bir toplumsal panorama” değildir. Spotifydaki listelerde Türkçe müziğin ağırlıkta olması, platform içi trend kullanıcı kitlesinin tercihlerinin kısa bir yansımasıdır.

Bu trendden yola çıkarak:

* Türkiye’nin tüm müzik zevklerinin değiştiğini,

* Diğer müzik türlerinin yok olduğunu,

* Ya da dijital platformun toplumsal eğilimleri bire bir gösterdiğini söylemek genelleştirmeye kaçan yorumlar olur.

Spotify ya da diğer herhangi bir platformun yaptığı listelemeler, o platformu kullananların tercihlerini gösterir. Üstelik bu tercihlerin, amaçlı olarak ya da algoritmanın kendi işleyişi uzantısında şekillendirilmesi mümkündür. Dolayısıyla platformlar üzerinden yorum yaparken, temkinli yaklaşılmalıdır.

/././

2025 yılı vergi karnesi -Murat Batı- 

2025 yılı Ocak-Aralık döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 14 trilyon 634,6 milyar TL, bütçe gelirleri 12 trilyon 835,5 milyar TL ve bütçe açığı 1 trilyon 799,1 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 12 trilyon 580,2 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 255,3 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Hazine ve Maliye Bakanlığı kendi internet sitesinde 2025 yılı Ocak-Aralık ayı yani 2025 yılının bütçe gerçekleşmelerini 15 Ocak günü yayımladı.

Merkezi yönetim bütçesi 2025 yılında 1 trilyon 799,13 milyar TL açık verdi.

Aşağıda detaylı şekilde göreceğiniz üzere vergi gelirlerinin yüzde 48’i KDV ve ÖTV’nin toplam tahsilatından oluşmaktadır.

Dolaylı vergilerin payı Ocak-Aralık döneminde yani 2025 yılında yüzde 62,41; dolaysız vergilerin payı ise yüzde 37,59 gerçekleşti. Ayrıca KDV’den elde edilen 3 trilyon 280 milyar 129 milyon lira, toplam vergi gelirlerinin yüzde 29,68’ini oluşturmaktadır.

İlaveten gelir vergisi tahsilat tutarının yüzde 93,49’u stopaj yoluyla alınmış ki bunun büyük bir kısmı ücretlilerinden alınmaktadır.

Diğer kalemlerin akıbetini ise aşağıda izah etmeye çalışayım.

2025 yılı merkezi yönetim bütçe gerçekleşmeleri

2025 yılı Ocak-Aralık döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 14 trilyon 634,6 milyar TL, bütçe gelirleri 12 trilyon 835,5 milyar TL ve bütçe açığı 1 trilyon 799,1 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 12 trilyon 580,2 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 255,3 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Aşağıdaki tabloda 2025 yılı merkezi yönetim bütçe kalemleri bulunmaktadır.

2025 yılı bütçe GELİR gerçekleşmeleri

Merkezi yönetim bütçe gelirleri Ocak-Aralık dönemi itibarıyla 12 trilyon 835 milyar 477 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Vergi gelirleri 11 trilyon 49 milyar 467 milyon TL, genel bütçe vergi dışı gelirleri ise 1 trilyon 446 milyar 607 milyon TL olmuştur.

2025 yılı bütçe GİDER gerçekleşmeleri

Merkezi yönetim bütçe giderleri Ocak-Aralık dönemi itibarıyla 14 trilyon 634 milyar 607 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Faiz harcamaları 2 trilyon 54 milyar 382 milyon TL, faiz hariç harcamalar ise 12 trilyon 580 milyar 225 milyon TL olarak gerçekleşmiştir.

2025 yılı vergi tahsilat tutarları

Aşağıdaki tabloda 2025 yılı (Ocak-Aralık) vergi gelirleri ve bu vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payları gösterilmiştir.

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü üzere 2025 yılında KDV ve ÖTV’nin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 48; dolaylı vergilerin payı yüzde 62,41 ve dolaysız vergilerin payı ise yüzde 37,59 olarak gerçekleşti.

2025 ile 2024 yılı vergi tahsilat tutarlarının karşılaştırılması

2024 yılı Ocak-Aralık döneminde bütçe gelirleri 7 trilyon 305 milyar 279 milyon TL iken 2025 yılının aynı döneminde yüzde 51,3 oranında artarak 11 trilyon 49 milyar 467 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. 2025 yılı Ocak-Aralık dönemi vergi gelirleri tahsilatı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 51,3 oranında artarak 11 trilyon 49 milyar 467 milyon TL olmuştur.

Aşağıdaki tabloda vergi kalemleri bazında 2025 yılı tahsilat tutarları ile 2024 yılı tahsilat tutarları ve değişim oranları bulunmaktadır.

Yukarıdaki tabloya göre 2024 yılına nazaran tahsilat oranı en fazla olan gelir kalemi beyana dayanan gelir vergisidir. Yüzde 84,2 oranında artmış. Stopaj yoluyla alınan gelir vergisi mevduat faizlerinden vergi alınması gibi nedenlerle 2024’e nazaran yüzde 84,4 oranında artmış.

ÖTV ise geçen yıla göre yüzde 39,5 oranında artmış. 2024 yılında 1 trilyon 451 milyar 260 milyon TL tahsilatı olan özel tüketim vergisi, 2025 yılında geçen yıla nazaran yüzde 39,5 oranında artarak 2 trilyon 24 milyar 315 milyon TL’ye yükselmiştir.

Petrolden yani benzin, motorinden alınan ÖTV yüzde 31,2, motorlu araçlardan alınan ÖTV yüzde 46,6 ve alkolden alınan ÖTV ise geçen yıla nazaran yüzde 38,4 oranında artmış.  

Diğer taraftan gümrük vergisi tahsilatı da geçen yıla göre yüzde 39,9; dâhilde alınan KDV yüzde 56,7; damga vergisi ise yüzde 52,8 oranında artış göstermiş.

/././

T-24


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Şeytan tezgâhı -Timur Soykan/BİRGÜN-

Dolandırıcılar ‘Soyunuzdan gelen günahlar ve gerçekleştirilmemiş adaklar nedeniyle içinizde şeytan var’ diyerek insanları ağlarına düşürüyor...