Bir anketin düşündürdüğü -Aydemir Güler-
Özetle “güç kimde” sorusunun yanıtı üzerinden düzene ikna olma hali, hayli titrek. Bu titreklikten örgütlü mücadeleye geçişin kolay olduğunu kimse söyleyemez. Ama düzen içi yolların kapalı olduğu kesindir…
Geçenlerde denk geldim; birden fazla “muhalefet kanalında” bir anket tartışılıyordu. Türkiye’nin içinden geçtiğimiz yoksullaştırılma operasyonuna en fazla maruz kalan kesimlerine yönelik “bugün seçim olsa” araştırmasında, aşağı yukarı hep aynı şeyi sonuca varılmıştı. Emekliye, asgari ücretliye bakıldığında CHP birinci parti konumunu koruyordu; ama zulmün mucidi ve infazcısı olan AKP, hiç de bu gerçekliğe uygun bir düşüş içinde görünmüyordu. Hele AKP’ye MHP eklendiğinde iktidar bloku yine üste çıkmaktaydı!
Yorumcuların klasik “cahil emekçiler kendi çıkarlarının farkına varmıyor, kandırılmaya devam ediyorlar” ezberinin ne kadar dışına çıktıklarını izlemedim. Bana sorarsanız, sorunun yanıtı uzun zamandır belliydi çünkü…
Hatırlattığım ezber onlarca yıllık bir tuzaktır. Gerçek olduğu gibi algılanıp gereği yapılan bir şey olsaydı, ne bilime ne siyasete gerek kalırdı… Yoksulluğun kandırılmaya açık bir ortam oluşturduğu düşüncesi ise dayanaksız değildir. Ancak bu durum bir suçlama gerekçesi oluşturmaz. Olumsuz koşullar mağdurları belirli koşullar altında isyana, alternatif aramaya yönlendirir; ama başka koşullarda aynı insanlar boyun eğmeye eğilim gösterir.
Ankete yansıyan sorun, Türkiye’de düzen muhalefetinin bir alternatif olarak ortaya çıkıp çıkmadığındadır. Alternatifin kitlelere güven vermesi gerekir. Örgütlülük düzeyi de, örgütlenme dinamiği de çok geriletilmiş bir toplumda, örgütsüz ve mücadelesiz kitleler siyasete not verircesine bakarlar. Bu “hakem heyeti” konumlanışı, notu sıkı hocaları çağrıştırır.
Oysa böyle bir dünya yok… CHP veya başka bir düzen partisinin, doğru dürüst bir ideolojik, ahlaki ve siyasi kavga yaşanmaksızın cebinden tavşan çıkarması imkânsızdır. Yoksulluk mu dediniz? O başlıkta iktidar “kötüdür”; ama muhalefet radikal bir şey vaat etmediği gibi, durumu düzeltecek bir enerji de sergilememektedir. Düzen muhalefeti felaketi betimlemekten pek az öteye geçmektedir, ama halk o kadarını zaten kendi deneyimiyle bilmektedir. Acısının başkası tarafından da dile getirilmesi, pek az işe yarar. Merak edilen, ne yapılacağı, nasıl yapılacağıdır…
Sonra; biraz daha yakından bakanların mekanizmasını çözdüğü, ama bütün toplumun da çıplak gözle görebildiği diğer gerçek, düzen muhalefetinin kendi iktidar alanını kurmasıdır. Aslında iktidar ve muhalefet birlikte “düzeni” oluştururlar. Paylaştıkları sadece Meclis yemekhanesi değildir. Örneğin saldırı altındaki belediyeler, büyük bir ekonomi döngüsü oluşturmakta, bal tutanın parmağını yaladığı bir odak olarak varlığını sürdürmektedir.
Muhalefet sorunların çözümü için, zamanlamasına besbelli iktidarın karar vereceği seçimden başka bir yol göstermez. Oysa yoksulluğun ağırlığı günlük olarak ezmektedir insanları. Umut belirsiz bir geleceğe havale edilecekse, ezilenlerin önemli bir kesimi de “boyun eğme seçeneğini” bir kez daha dener. Kötülüğün her türlüsünü yapabilecek kadar güçlü olan iktidar, kendisine biat edenleri, en azından bunların bir bölümünü ihya da edemez mi? Düzen muhalefetinin mücadeleye değil seçimi beklemeye çağırdığı kitlelerin iktidara oy vermesinde çok da şaşacak bir şey yoktur!
Halkın biricik gündemi yaşamını idame ettirmek değil; çünkü Türkiye dünya ortalamasının hayli üstünde politik bir topluma sahip. Uluslararası alanda memleketin başının belası Batı emperyalizmi olarak bellenmiştir ve bu doğrudur. Ama düzen muhalefeti sükûnet ve uzlaşma tavsiye etmektedir. Emperyalizmle ilişkileri onlar normalleştirecektir... İktidar ise hiç olmazsa ara ara efelenmekte, zafer öyküleri uydurabilmektedir. Birilerinin gündeminde antiemperyalizm yoktur, öbürlerinin hiç olmazsa dilinde vardır!
Gericilikten iktidarın tabanı bile bunalmıştır, ama muhalefet kendini bir “takvim cumhuriyetçiliğine” kilitlemiştir. Bu “hiç yoktan iyi” değil, çünkü buradan bir mücadele dinamiği yeşermemekte, laik kitlelerin sıkışan gazının barışçıl biçimde tahliyesi sağlanmaktadır.
Anketlerden başlamıştık… Aslında anketler çoğunlukla ve son tahlilde yalan söylerler!
Bir kere, yukarıda değinildiği gibi, halk kitlelerine atfedilen not verme yetkisinin toplumsal bir karşılığı yok… Daha önemlisi, Türkiye’nin sorunu zaten “yaygın ve yoğun politizasyon” ile “son derece düşük örgütlülük” arasındaki bağdaşmazlıktır. “İşin aslını” bilmek değil, var olanı değiştirmek için özneye dönüşmektir, yapılması gereken. Çoktandır anket veya sandık özneye dönüşmenin önünde engel haline gelmiş bulunuyor…
Meselenin iki püf noktası ise, mağdur ve memnuniyetsiz halkımızın, iktidar kanadının iktidarsızlığını algılamaya ve kendisini toplumsal mücadelenin gerçek bir tarafı olarak kurmaya başlamasıdır. Bu olmadığında muktedirden lütuf beklemek sürer.
İktidarın güç sahibi olarak algılanması aslında göreli. İktidar düzen muhalefetine göre güç sahibi görünüyor. Oysa bir yandan da iktidar blokunun yönetme krizinin her sabah yeni göstergeleriyle karşılaşılıyor. Özetle “güç kimde” sorusunun yanıtı üzerinden düzene ikna olma hali, hayli titrek. Bu titreklikten örgütlü mücadeleye geçişin kolay olduğunu kimse söyleyemez. Ama düzen içi yolların kapalı olduğu kesindir…
/././
ABD’de meşruiyet krizi neye denk geliyor?-Erhan Nalçacı-
Bu kriz boyunca eyalet ve federal güçleri, iş yerlerinde patronlar ve emekçiler, sarı sendika yöneticileri ve işçiler, en nihayet bütün ülkede tekelci sermaye ve işçi sınıfı karşı karşıya geliyorlar.
Bu köşede son 12 yıl içinde birçok konuya değindik ancak genellersek iki temel tezi işledik:
Bunların ilki, son 20 yıl içinde baş gösteren emperyalist düzendeki hegemonya krizinin bir paylaşım savaşına yol açabileceği ve günümüzün 1. Dünya Savaşı öncesine benzediğiydi.
Ayrıntısına girmeyeceğiz, ama neden 2. Dünya Savaşı öncesi değil diyebilecek okurlar için, günümüzde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği gibi güçlü bir sosyalist devletin bulunmaması ve rekabetin salt olarak dünya pazarlarının, ham madde kaynaklarının, mali ve siyasi hegemonya alanlarının paylaşılmasına dayanması diyebiliriz.
İkincisi, bu dönemin aynı zamanda yaratacağı meşruiyet ve eskisi gibi yönetememe krizleri nedeniyle bir sosyalist devrimler dalgasına yol açacağıydı. Bu tezin bir alt tezi ise sosyalist devrim dalgasının ABD hegemonyasındaki siyasi coğrafyadan başlama olasılığının daha güçlü olduğuydu. Diğer kısımlar muaf olduğundan değil, bir faz farkı tanımlanıyordu. Bu bizi de yakından ilgilendiriyor, çünkü Türkiye de ABD hegemonya alanında kalıyor.
Şimdi 10 sene sonra bu tezleri destekleyen çok daha fazla kanıt birikti. Bu kanıtlardan birkaçına bakmaya çalışalım.
Aşağıda derlediğimiz Tablo 1 ABD hegemonya alanına ilişkin önemli veriler sunuyor. 2024’te yetişkinlere sorulduğunda %70 civarındaki insan kendi çocuklarının hayata atıldıklarında kendilerinden daha düşük bir gelire sahip olacağını tahmin ettiklerini söylemiş.
Tablo 1: ABD ve hegemonya alanındaki kimi ülkelerde 2024 yılında yetişkinlerin büyüdükleri zaman çocuklarının kendilerinden fazla veya az gelir elde edeceğine ilişkin tahminlerin yüzdeleri *
Bir emperyalist devlet olarak pozisyonunu korumanın bir şartı da emekçi sınıfların genişçe bir bölmesinin kendisini mülkiyet ilişkilerinin üzerinde bir “orta sınıf” olarak tanımlayabilmesidir. Şimdi bu hızla çözülüyor. 1950 ve 60’larda emekçi çocukları anne babalarından daha iyi çalışma ve yaşam koşullarını umabiliyorlardı. Bu anket sonucunun sadece gelirle ilgili olduğunu düşünmeyelim, çalışmanın niteliğinde (aynı işte uzun süreli istihdam, 8 saatlik mesai, sosyal güvence, insanca bir emekli maaşını hak etme vb.) çok büyük bir kayıp var.
Tablo 2 ise, yine çok önemli veriler sunuyor. ABD ve hegemonya alanındaki ülkelerdeki insanlara sorulduğunda ankete katılanların üçte biri kadarı ekonomik sistemde küçük reformlar gerektiğini düşünürken üçte ikisi büyük ve radikal değişikliklerin gerekli olduğunu belirtiyor.
Tablo 2: ABD ve hegemonya alanındaki kimi ülkelerde 2024’te ekonomide küçük düzeltmeler isteyenlerin ve tümden değişmesini veya büyük değişiklikler yapılmasını isteyenlerin toplam oranı*
Bu veri bir eskisi gibi yönetememe krizinin zeminini oluşturması açısından önemli. Öte yandan insanların ekonomik olarak köklü değişiklik derken ne kast ettikleri muhakkak aynı değildir. Vergi adaleti gibi mülkiyet ilişkilerini ıskalayan sosyal demokrat önerilerden naif bir sosyalizm hayaline kadar her çeşit görüşü içerebilir. Önemli olan değişim isteğinin ve düzenden memnuniyetsizliğin yükselmesi. Krizin bu yansıması emekçi sınıfların siyasi öncüsünün buraya netliği sağlamak üzere müdahalesini bekliyor.
Ancak kitlelerin yoksullaşmasının devrim anlamına gelmediğini herkes bilir. Bu zeminde kaçınılmaz olarak yaşanan meşruiyet krizlerine öncü siyasi özne müdahale ettiği sürece emekçilerin bir devrime omuz vermeleri mümkün olacaktır.
Bu nedenle arkası arkasına ortaya çıkan meşruiyet krizlerine gözümüzü çevirmek zorundayız. Gazze’de katliam yapan ve katlettiklerinin üzerine emlak projesi gerçekleştirenlerin kendi ülkesinde de ırkçı ve ABD’li “beyazların” üstünlüğüne ve her hakka sahip olduklarına inanan bir sapkınlık geliştirmeleri doğaldır.
Birçok ABD kentinde ama son haftalarda özellikle Minneapolis’teki ayaklanmaya iyi bakmak gerekiyor. Göçmen ve Gümrük Muhafaza (ICE) birliklerinin kentte insan avına çıkması ve acımasızca iki kişiyi öldürmesi büyük bir isyan dalgasına yol açtı. 23 Ocak’ta -25 derecede yüz bin civarında emekçi protesto gösterisine katıldı.
Ve çok önemli bir nokta eylemciler genel grev çağrısı yaptılar. Çok sayıda insan işine gitmeyip eyleme katıldı.
Genel grev gerçekleşti mi? Hayır, çünkü büyük sendikaların yöneticileri hala düzen yanındalar. Ancak bir genel grev fikri ortaya çıktı ve yöneticilerin meşruiyeti için bir kriter halini almaya başladı.
Bir hemşire ve ABD vatandaşı olan, kolluk güçlerinin göçmenler üzerindeki baskısını telefon kamerasıyla belgelemeye çalışılan Alex Pretti’nin defalarca ateş edilerek öldürülmesi büyük bir öfke yarattı.
Bu olay derin bir ideolojik yarılmaya da işaret etti. Belli ki ICE kuvvetleri göçmeler ve onları koruyanlara karşı ırkçı bir nefretle dolmuşlar ve bunun ötesinde şeflerinden Trump’a kadar benzer düşüncede olan bir yönetimin desteğini arkalarında hissediyorlar.
Aşağıdaki fotoğrafta Minneapolis’te ICE’nin şefi Nazi subaylarını andıran kıyafetiyle ICE polisinin arasında gözüküyor.
Minneapolis’te iki kişiyi acımasızca öldüren Göçmen ve Gümrük Muhafaza (ICE) birliklerinin komutanı olan Greg Bovino görülüyor. Nazi subaylarının giydiklerine benzer bir askeri palto giyen Bovino emekçi halka karşı suç işlemek üzere eğitilmiş ve ideolojik olarak donatılmış ICE polislerinin arasında duruyor.Bu olay bize ABD’de etrafında bütün toplumun taraflaştığı bir meşruiyet krizini gösteriyor. Bu kriz boyunca eyalet ve federal güçleri, iş yerlerinde patronlar ve emekçiler, sarı sendika yöneticileri ve işçiler, en nihayet bütün ülkede tekelci sermaye ve işçi sınıfı karşı karşıya geliyorlar.
Bununla devrim olacak diye anlaşılmasın sakın. Söylemek istediğimiz emperyalizmin her halkasının sistemin arka arkaya patlayacak meşruiyet krizleri doğuracak bir döneme girdiğidir. Krizler her seferinde daha derin ve keskin bir hesaplaşmayı beraberinde getirecek.
Uzamış gericilik dönemi arkada kalıyor, devrimci bir çağ bizi çağırıyor.
/././
15’lerin huzuruna çıkarken…-Asaf Güven Aksel-
Katledilen öncü yoldaşlarını unutmayan, ideallerini paylaşan insanlar olarak değil sadece, o insanlardan oluşan bir örgütlü güçle, sosyalizm mücadelesini, hiç sislendirmeyen, yalpasız bir parti olarak gelmiştik yıllar önce Ankara’ya, yine öyle geliyoruz bugün. İşte bu yüzden umut var, hey! Bizden ırak olası metafizikle değil, sınıflı toplumlar tarihinin bilinciyle var!
Epey yıllar önce, Ankara’da bir TKP toplantısına giderken, bir gün, şöyle bir ayağımı da altıma alarak oturacağımı ve eğilip kulağına, usulca soracağımı söylemiştim: Suphi yoldaş, nasılsın?
Kızıl değildi henüz başkent, “saray mahlesinde” yoktu işçinin diktiği heykel hâlâ, ama ak alnımız, eğilmemiş boynumuzla çıkıyorduk o gün 15’lerin huzuruna! Kırıla kırıla geçmiştik de merhalelerden, evveli âhir yapmıştık da gelmiştik Ankara’ya. Gözlerine bakıp, “amelelerin, rençberlerin kızıl İstanbul’u” sözünü vermeye...
Hâlâ kızıla çalmaktan uzak bir ülkedeyiz, 1 Şubat 2026 itibariyle. Ama ben, o muhayyilemdeki sahnede, artık ayağımı altıma alamasam da, gönlümdeki soruyu, fısıldamak istedim bugün bir kez daha. Suphi yoldaş, nasılsın?
Ne bizden ırak bir metafizikle, ne elden gelene rızayla. “Yağlı karanlık suların koynu”ndan dipdiri çıkıp güneşe yürümeyi sürdürmenin 105’inci yılında, tazelenmiş umutların yaseminsi ferahlığıyla, belki de artık kendimize sormak zamanındayız diye işledi muhayyilem. Yoldaşlar, nasılız?
O zaman da dediğimiz gibiyiz, bu, yalnızca bu bile, öyle anlamlı ki! Geçen epey yılda, Türkiye ve dünya, eşi görülmedik yıkımlar yaşadı. Sermayesi gericiliği, emekçi halkı soymayı keyfî bir diktatörlükle katmerledi, baskı, sindirme kol gezdi, geziyor. Dünya, ABD ve İsrail başta, emperyalist haydutlar eliyle yakılıp yıkıldı, yıkılıyor.
Ama bir şey var, tabloyu tamamlayan, 15’lere “biz iyiyiz, rahat uyuyun” dedirten bu şartlarda. Bir kez daha alıntılarla örülmüş bu yazıyı yadırgatmayacak kadar sağlam bir şey.
O şey, yok edilemeyendir. Düzenin dümen suyunda eritilemeyendir.
Demiştik ki o gün yoldaşlarımıza, isimlerinizi bilmezden gelebilecek vakarı sizden öğrendik. Sizi öldürenlerin, eserlerinizi, yadigârlarınızı da yok etmelerine acıklanmamayı. 15 isimsiz komünistin, yaşayan bir işçiden farkı olmadığını, isminin, cisminin hiçliğini siz öğrettiniz. “Eh!” demeyi devraldık kurduğunuz partiden, “eh, bu sınıf mücadelesidir” demeyi. Acıları içimize gömüp, arkaya bakmadan yola devam etmeyi miras bıraktınız.
Çoğunuzun cismini bile bilmiyoruz, affedin demiştik. Sesleri yoktu kulağımızda, nasıl gülerlerdi, bilmiyorduk. Kime âşıktılar, neydi gözlerinin rengi, uzun muydu boyları, üşüyorlar mıydı o gece, layığınca bilmiyoruz.
Size “15’ler” diyorsak, demiştik, 105 yıldır size layık birer isimsiz olarak yanınızda yer almakla övündüğümüzdendir.
İsimlerini cisimlerini değilse de, hazinelerini, sırlarını, hançer işlemez zırhlarını mıh gibi tutuyorduk aklımızda: Parti fikriyatını. Örgütü. Bunun Türkiye topraklarındaki cisimleşmiş hali için uğraşlarını, yaşamlarını bu uğurda feda edişlerini unutmayacaktık. Söz. Bir an bile unutmadık. Bugün bunları tekrarlarken, vazgeçmediğimizi göstermenin huzuru var içimizde. Emeğin zaferiyle taçlanarak yayılmayı bekleyen, çelik bir ayna gibi gözlerde ışıyan huzur.
Teşkilat! demiştik, teşkilat! Sınıf meselesinin ruhu! Bunu devralmıştık da, geliyorduk. Daha doğrusu, bunu devraldığımız için gelebiliyorduk. Açıksa alnımız, eğmemişsek hiçbir güce boynumuzu, duraksamamışsak, sınıf meselesinin ruhunu, teşkilatı öğrettiklerindendi.
Evet, bugün yine yoldaşlara, alnımız açık, başımız dik geliyoruz size diyebiliyoruz. En önemli mirasınızı üstlenmiş olarak, partiyle, isimsiz parti neferliğiyle. İşte, ismimizi cismimizi sildik de, benleri biz kıldık da geliyoruz bir daha, diyebiliyoruz.
Biz öğrenmiştik ki, diğerlerinden kendimizi komünist olarak tanımlamakla ayırmamız bile yetmezdi. Kaale almazdı bir düzen, birey kalanları. Öğrenmiştik ki, iktidar, örgütlü güçtü. Sınıf mücadelesi dediğin, iktidar mücadelesiydi, hâkimiyet kavgasıydı. O zaman, güce karşı güçtüyse bu, anlamıştık, neden teşkilattır meselenin ruhu, anlamıştık nedir parti de, öyle geliyorduk...
Katledilen öncü yoldaşlarını unutmayan, ideallerini paylaşan insanlar olarak çıkmamıştık karşılarına sadece, hayır! O insanlardan oluşan bir örgütlü güçle, sosyalizm mücadelesini, sınıf savaşını hiç sislendirmeyen, yalpasız bir parti olarak gelmiştik Ankara’ya, o zaman, işte yine öyle geliyoruz. Aklımızı, bilgimizi, duygumuzu, nefretimizi, aşkımızı, kara gözümüzü, sarı saçımızı dökmüş bir potaya, erimiş aynı harda, hemhal olmuş bir harmanda geliyoruz demiştik övünerek... Yine buradayız.
Bugün dillendireceğimiz çağrı 105 yıldır yankılanır yedi ikliminde bu toprakların. Yarının güzelim dünyasını kurabilecek biricik güce, işçiye, köylüye, aydına, gence, katmerli ezilen kadınlara, o koca gözlerini açıp hayata ürkek bakınan çocuklara, analarına, babalarına duyuracağız çağrıyı. Bu yıkılası düzenden, karartılmış, budanmış hayatlarının, çalınmış emeklerinin hesabını soracaklara sesleneceğiz. Yetmeyecek. İsmini, birikimini, biricikliğini, hırsını, benini, kendi önüne tümsek yapanlara da sesleneceğiz. Kuytudakilere, sinmişlere, güçsüzlere, yılmışlara, kendi derdine düşmüşlere, korkmuşlara, umutsuzlara da sesleneceğiz. Tek bir çürümüş, kangren hücre bırakmamak için el vereceğiz insana, iyiliğe.
Örgütlenin! Umuda, aydınlığa, geleceğe, eşitliğe, kardeşliğe el verin! diyeceğiz. Pazara çıkarılamayan değerler dünyasına, insana, sosyalizme omuz verin! İmzanızı “omuzdaş” diye atabilmeye gelin, iyi, haklı, güzelle yoldaşlığa erin! “Ameleler, rençberler, münevverler, gençler! Örgütlenin!”
Evet, yoldaşlarımızın katline sebep olan kelimeyi yüksek sesle bir daha tekrarlamaya geliyoruz 105 yıl sonra da. 15 kişi değildi burjuvaziyi kapkara bir telaşa iten, biliyoruz.
Kişiler değildi meselenin ruhu, örgüttü, biliyorlardı bunu, biliyoruz bunu.
15 kişiyi öldürdüler Karadeniz’de. Eğer isimsiz cisimsiz olmasalardı, ne kolay bir başarıydı onlar için! Ama karşılarında 15 partili vardı. Parti! Onu yok edemediler...
105 yıl sonra, o yok edilemeyenle, örgütle, partiyle geliyoruz yine...
Tarih, Ayşe değil, Ahmet değil, rakam değil, orada parti vardı yazacak, yeni sayfasına. 10 Eylül 1920’de kuruldu diyecek, dört ay sonra önderliği yok edildi diyecek, 1 Şubat 2026’da Ankara’daydılar diyecek... Adımız, Türkiye Komünist Partisi olarak geçecek. Adları gibi, adınız gibi...
Ne yazık, ismini cismini paylaşamayanlara!
Ve bir gün, sorulacak: Suphi! Ethem! İsmail! Kâzım! Şefik! Hakkı! Maria! … Bir parti, bir ülke yanıtlayacak: Burada!
Diyecekler ki, o zavallı filistenler her zamanki kakavanlıklarıyla, kızıldan ne kadar uzaksınız hâlâ, ne demeye bu gurur! Doğrudur. Türkiye haramilerin elinde, dünya yağmacıların. Bütün güçleriyle yükleniyorlar, doğrudur. Düzenin beslediği liberal akıl çeliciler, etnik milliyetçi hedef saptırıcılar da bütün hünerleriyle, sorunu ve çözümü karartıyorlar, haksızlığa, sömürüye, güçlüye diz çökmeyi öğütlüyorlar her araçla. Bu da doğrudur.
Boyun eğdiremedikleri, 105 yıldır karşısında çaresiz kaldıkları bir parti var ama terazinin öbür kefesinde. Bu daha doğrudur. İnsanlığın, insanlarımızın üzerine boca edilen kötülükleri göğüsleyen, bir dalgakıran var. Çöken zifiri karanlıkta rota aydınlatan bir derya feneri. Deyim yerindeyse, alayına meydan okuyan bir parti toplanıyor bugün başkentte. Korkmayan, kendine ve emekçi sınıfa güvenen. Bir yol açıcı var, yıkmanın ve kurmanın “öncü müfreze”si. Yeni değil, bir damarın 105 yıldır akıp geleni, koyakların akarsuyu, bugün Ankara’da konakladı.
İşte bu yüzden umut var, hey! Bizden ırak olası metafizikle değil, sınıflı toplumlar tarihinin nesnel yasalılık bilinciyle var! Partiniz sizi çağırıyor, “adı insanların kütüğüne işlenmiş”ler, hey! Siz kendinizi çağırıyorsunuz demektir bu. Nefesinize kulak verin, karanlıkları yara yara çıkalım güneşin seyrine! Bu bir örgütlülüğe övgü yazısıdır, yürekten, masmavi çelikten geldiği gibidir.
Biz yekten, bu köhne âleme meydan okuyoruz yoldaşlar, siz nasılsınız?
/././
