soL "Köşebaşı + Gündem" -19 Mart 2026 -

Bu bildiriyi Netanyahu ve Trump mı hazırladı? Hakan Fidan'dan utanç verici bildiriye imza 

Riyad'da Hakan Fidan'ın da katıldığı "islam ülkeleri" toplantısından utanç verici bir bildiri çıktı. ABD ve İsrail'in adının dahi anılmadığı, İran'ın kendi kendisiyle savaşıyor gibi yansıtıldığı bildiride İran kınandı, "saldırıları derhal durdurması" istendi. Soru ortada, kimin için? 

İran’ın, komşu ülkelerin topraklarındaki Amerikan hedefleri olduğunu iddia ettiği yerlere yönelik misillemesi kaçınılmazdı; her ne kadar derinden üzücü ve tamamen kabul edilemez olsa da. Hem İsrail hem de Amerika tarafından İslam Cumhuriyeti’ni sona erdirmeyi amaçlayan bir savaşla karşı karşıya kalan İran liderliği için bu muhtemelen eldeki tek rasyonel seçenekti. ...Amerika’nın dostları için soru basittir: Bu süper gücü bu istenmeyen bataklıktan çıkarmak için ne yapabiliriz?”

Bu çarpıcı sözler, İran ile ABD arasındaki müzakerelerin merkezinde yer alan Umman’ın Dışişleri Bakanı Badr Albusaidi’ye ait. 

Albusaidi, diplomatik bir çözüm mümkünken ABD’nin İsrail’in baskısıyla bu savaşa sürüklendiğini söylüyor.

Albusaidi’nin bu çıkışı iki açıdan "tarihi" nitelik taşıyor:

Sürecin İfşası: Müzakereleri bizzat yürüten bir ülkenin, sürecin İsrail tarafından baltalandığını açıkça ilan etmesi.

Diplomatik Cesaret: Kendi ülkesindeki bazı noktalar da hedef alınmasına rağmen, İran’ın yanıtlarını "meşru" görecek kadar net bir duruş sergilemesi.

Bu hatırlatmanın temel sebebi; aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 12 ülkenin dün Suudi Arabistan’da düzenlediği bir toplantıydı.

Umman’ın yer almadığı bu zirve, kamuoyuna "Arap ve İslam Ülkeleri Dışişleri Bakanları Toplantısı" olarak duyuruldu. 

TürkiyeAzerbaycanBahreynMısırÜrdünKuveytLübnanPakistanKatarSuudi ArabistanSuriye ve Birleşik Arap Emirlikleri dışişleri bakanlarını bir araya getiren bu görüşmeye Riyad ev sahipliği yaptı.

Yukarıda Umman örneğinde gördüğümüz birinci elden tanıklık bir yanda dururken; bu 11 ülke ve AKP iktidarının temsilcisi Hakan Fidan, tüm açık gerçeklere gözlerini kapatarak imza attıkları bildiriyle bir kez daha ABD çıkarlarıyla uyumlu bir çizgide hizalandı.

Hakan Fidan Riyad'daki toplantıda

Hafızayı tazelemek: Savaş nasıl başladı?

Yayımlanan bildirinin içeriğine geçmeden önce, mevcut saldırı ortamının fitilini ateşleyen gelişmeleri kaba hatlarıyla anımsayalım:

* İran ve ABD müzakerelerinde somut sonuçlara yaklaşıldığı söylenen bir evrede, İsrail ve ABD beklenmedik şekilde hukuksuz bir saldırıya imza attı.

* Söz konusu saldırıda İran’ın dini lideri Hamaney ve çok sayıda üst düzey komutan öldürüldü.

* Minab’da 160 çocuk, haydutça saldırıların kurbanı oldu.

* İran’daki yerleşim alanları, hastaneler ve devlet binaları ayrım gözetmeksizin hedef alındı.

Utanç verici bildirinin satır araları

Bu tabloya rağmen Riyad’dan, 12 ülkenin dışişleri bakanları eliyle yükselen ortak ses ise aksi yönde oldu.

Özetle aktaralım:

* İran’ın bölgedeki ABD üslerini ve stratejik noktaları vurması kınandı.

* Bölgesel istikrarın tesisi için İran’a saldırıları durdurma ve "iyi komşuluk" ilkelerine uyma çağrısı yapıldı.

* İran ile ilişkilerin geleceğinin; egemenliğe saygı ve iç işlerine müdahale etmeme prensibine bağlı olduğu belirtildi.

* İran’dan BM Güvenlik Konseyi kararlarına uyması ve Hürmüz Boğazı’ndaki güvenliği tehdit etmemesi istendi.

Peki, bu metinde bir eksiklik yok mu? 

İran, kendi kendine mi savaşıyor? 

Hedef alınan üsler, doğrudan ABD ve İsrail’in saldırılarına destek sağlamıyor mu? 

Bir gün içinde 160 ilkokul çocuğunun katledilmesinden, hastanelerin vurulmasından sorumlu olanlar bu bildiride neden bir kez dahi olsun zikredilmiyor?

İsrail ve ABD'nin adını anmak bu 12 ülkenin bakanına yasaklandı mı?

Hakan Fidan ve diğer 11 bakana göre bu soruların bir karşılığı yok. 

Bu yüzden de imza atılan metinde, İsrail’in ve ABD'nin saldırganlığına dair tek bir kınama cümlesi yer almıyor. 

Görünen o ki bakanların beklediği şey; İran’ın bu kuşatmaya boyun eğmesi, İsrail’in ve ABD'nin bölgedeki hakimiyetinin pekişmesi ve herkesin bu sürece teslim olması.

AKP’nin çıkışsızlığı: 'Fırsat penceresi' mi, aşağılanma mı?

Son dönemde AKP kanadından İran savaşına dair gelen 'itidal' mesajlarına karşın, Hakan Fidan’ın Riyad’daki bu tavrı bir kafa karışıklığından ziyade; Amerikancı siyasetin içine düştüğü derin çıkışsızlığın bir yansıması.

Hatırlanacağı üzere Hakan Fidan, kısa süre önce yaptığı bir açıklamada İran’a "ev ödevi" hatırlatması yapmış ve bir ülkenin liderinin öldürülmesini "fırsat penceresi" olarak nitelemişti: "İranlılar, Başkan Trump'ın üzerindeki karar baskısını iyi okuyup eline önceden bir şey verselerdi, İsrail'in baskısı bu kadar işe yaramayabilirdi. (Liderlerin öldürülmesi) Burada bir fırsat penceresi olabilir... İranlıların çok aşağılanmayacağı ama başkalarının endişelerinin karşılanacağı bir denkleme gidilmesi lazım."

Diplomatik olarak son derece “aşağılayıcı” görünen bu öneri devlet televizyonu TRT ekranlarında dile getirilmişti.

Şimdi aradan geçen 15 günün ardından yukarıdaki bildirinin haberi de devletin Anadolu Ajansı’nda yayımlandı, ancak nedendir bilinmez, sadece İngilizce sitesinden…

Belki gerçekten "utanç verici" bulunduğu içindir...

***

Washington'da İran çatlağı: İstifa eden 'terörle mücadele' direktörü hakkında FBI soruşturması iddiası 

İran’a yönelik saldırıları “vicdanen desteklemediğini” belirterek istifa eden ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent savaş öncesinde istihbarat camiasındaki kilit karar vericilerin Trump’a görüşlerini aktarmasına izin verilmediğini, Hamaney suikastının İran rejimine yaradığını, İsrail lobisinin baskısının savaşın çıkmasında etkili olduğunu söyledi. Kent ayrıca Charlie Kirk suikastına dair de iddialarda bulundu. Kent’in bir süredir “gizli bilgileri sızdırdığı” iddiasıyla FBI tarafından soruşturma altında olduğu ileri sürüldü.

ABD’de ülkesinin İran'a saldırılarını "vicdanen destekleyemeyeceğini" belirterek istifa eden Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent'in gizli bilgileri sızdırdığı şüphesiyle aylardır Federal Soruşturma Bürosu'nun (FBI) soruşturması altında olduğu iddia edildi.

Axios'un konu hakkında bilgi sahibi üç kaynağa dayandırdığı haberinde, yetkililerin Kent'i "bilinen bir sızıntı kaynağı" olarak nitelendirdiği ve Kent'in başkanla yapılan brifinglerden çıkarıldığı ileri sürüldü.

Kent'in istifasından önce FBI tarafından soruşturma altına alındığı belirtilen haberde, bilgileri ABD'li gazeteci Tucker Carlson ile muhafazakar bir podcast yayıncısına sızdırmasından şüphelenildiği öne sürüldü. Haberde, FBI'ın İsrail ile İran'a ilişkin istihbaratla ilgili de Kent'i soruşturduğu savunuldu.

Haberde, Kent'in söz konusu iddialarla ilgili yorum taleplerine yanıt vermediği kaydedildi.

Kent, salı günü sosyal medya hesabından istifa mektubu paylaşmış, mektubunda, "İran'daki devam eden savaşı vicdanen destekleyemem" ifadelerini kullanarak, İran'ın ABD ulusu için yakın bir tehdit oluşturmadığı halde ülkesinin, "İsrail'in ve güçlü Amerikan lobisinin baskısı nedeniyle" bu saldırıları başlattığını belirtmişti.

Görevi süresinde 11 kez çatışmaya katıldığını aktaran Kent, "Amerikan halkına hiçbir fayda sağlamayan bir savaş için" ülkesinin gelecek neslini "savaşmaya ve ölmeye göndermeyi destekleyemeyeceğini” belirtmişti.

Kent’in istifası İran savaşıyla Trump’ın MAGA hareketi içindeki çatlağı bir kez daha gün yüzüne çıkarmıştı.

İstifa gerekçelerini anlattı: 'İran'ın saldıracağına dair bir istihbarat yoktu'

İstifasının ardından Kent, Çarşamba günü eski Fox News sunucusu Tucker Carlson’ın podcast yayınına katıldı ve istifa gerekçelerini daha ayrıntılı olarak açıkladı.

Kent, Carlson'a İran'ın ABD'ye önleyici bir saldırı düzenleyeceği veya nükleer silah üretmenin eşiğinde olduğuna dair hiçbir istihbarat olmadığını ve savaştan önce Beyaz Saray’da "sağlam bir tartışma" olmadığını, bunun yerine "kararı İsraillilerin yönlendirdiğini" iddia etti.

ABD’nin İran’a başlattığı saldırılara giden süreçte "kilit karar vericilerin önemli bir kısmının” Trump’a görüşlerini ifade etmelerine izin verilmediğini söyleyen Kent bunun aksine geçen yıl ABD'nin İran nükleer tesislerine yönelik saldırılarından önce "güçlü bir tartışma" yaşandığını anlattı.

28 Şubat’ta başlatılan saldırılar öncesindeyse Kent’e göre bu tartışmalar engellendi.

Kent ayrıca ABD’nin saldırılarına gerekçe olarak öne sürdüğü “İran’ın bir saldırı başlatacağına yönelik istihbarat” iddiasının da gerçeği yansıtmadığını, ortada böyle bir istihbarat olmadığını dile getirdi:

"İranlıların 1 Mart'ta büyük bir sinsi saldırı başlatacaklarına, 11 Eylül, Pearl Harbor vb. gibi bir şey yapacaklarına, üslerimizden birine saldıracaklarına dair hiçbir istihbarat yoktu. Böyle bir istihbarat yoktu.”

'Hamaney İran'ın nükleer programını kontrol altında tutuyordu'

ABD ve İsrail saldırılarının ilk günü öldürülen Ali Hamaney için Kent’in yaptığı açıklama da dikkat çekti. Hamaney’in İran’ın nükleer programını kontrol altında tutan isim olduğunu belirten Kent "Eski dini lider Ali Hamaney'in hayranı değilim, ancak nükleer programlarını kontrol altında tutuyordu. Nükleer silah edinmelerini engelliyordu. Eğer onu ortadan kaldırırsanız, onu agresif bir şekilde öldürürseniz, insanlar o rejimin etrafında toplanacaktır” dedi.

'İran nükleer silah edinmenin eşiğinde değildi'

Carlson'ın İran'ın nükleer silah edinmenin eşiğinde olup olmadığı sorusuna "Hayır, değillerdi" diye yanıt veren Kent İran'ın stratejisinin "nükleer programı tamamen terk etmemek" olduğunu dile getirdi.

Kent ayrıca, İsrail'in ABD'yi çatışmaya çektiğini ve Ortadoğu'daki Amerikan politikasını geniş ölçüde etkilediğini düşündüğüne ilişkin savını Carlson’a verdiği söyleşide de yineledi.

‘Yakın tehdit İran değil İsrail’

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun İran’ın yakın bir tehdit olduğuna dair yorumlarının hatalı olduğunu, çünkü İran'ın kışkırtılmadan saldıracağına inanmak için hiçbir neden olmadığını belirten Kent’e Carlson, "Yani, Dışişleri Bakanı'nın bahsettiği yakın tehdit İran'dan değil, İsrail'den mi geliyor?" diye sordu.

Kent, "Kesinlikle" diye yanıtladı. "Ve bence bu, daha geniş bir meseleye işaret ediyor: Ortadoğu'daki politikamızın sorumlusu kim?”

Sesinin ve yorumlarının Beyaz Saray’a ulaşmadan kısıldığını savunan Kent bu nedenle konuşma kararı aldığını anlattı.

İstifa öncesi Trump'la görüşme: 'Harika geçti'

İstifası öncesinde Trump ile görüştüğünü de söyleyen Kent bu görüşmeyi “Harika geçti” diye anlattı, Trump’ın görüşmede “çok saygılı ve nazik” olduğunu savunarak “kişisel olarak iyi koşullarda” ayrıldıklarını kaydetti.

Charlie Kirk suikastı: 'Yabancı bağlantıları soruşturmaya izin verilmedi'

Kent ayrıca, MAGA hareketi içinde kritik önemi olan Charlie Kirk suikastıyla ilgili de konuştu.

Adalet Bakanlığı ve FBI’ın Kirk suikastında olası yabancı bağlantıları soruşturmasına izin vermediğini öne sürdü. Öte yandan CNN Kent’in geçen yıl FBI Direktörü Kash Patel ve diğer Adalet Bakanlığı yetkililerinden, Kirk'ün ölümünü soruşturmak için FBI sistemlerine erişmeye çalışmasının ardından bir kınama aldığı haberini yayımlanmıştı.

Carlson’ın 1963'teki Kennedy suikastıyla ilgili dosyaların kamuoyundan gizlenip gizlenmediği sorusuna da yanıt veren Kent, kayıtlarda "dünyayı sarsacak" bir şey olduğunu düşünmediğini söylerken şu ifadeyi de kullandı: ”Sistem, bilgilerin hızla gizliliğinin kaldırılmasına alışmamızı istemiyor.”

Beyaz Saray'a yanıt: 'Bu toplantıların nasıl geçtiğine dair fikrim var'

Öte yandan Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt Salı günü yaptığı açıklamada, Kent'in istifa mektubunun "yanlış iddialarla" dolu olduğunu öne sürmüş, Trump'ın başka bir ülke tarafından savaşa sürüklendiği yönündeki iddiaları "hakaret edici ve gülünç" olarak nitelendirdi.

Leavitt ayrıca Çarşamba günü Fox News'e verdiği bir röportajda Kent'in önemli bir figür olmadığını savunmuş ve İran savaşı öncesinde veya sırasında "hiçbir tartışmaya dahil olmadığını" ve başkanın istihbarat brifinginin hazırlanmasında "bir süredir" rol oynamadığını söylemişti.

Kent, Carlson’a verdiği mülakatta bu açıklamaya yanıt niteliğinde şu sözleri kaydetti: ”Eminim yönetim çıkıp 'Hayır, davet edilmediniz' diyecektir, ama bu toplantıların nasıl geçtiğine dair oldukça iyi bir fikrim var ve davet edilmemiş olsam bile, en azından bunların gerçekleştiğini bilirdim.”

Joe Kent kimdir?

Joe Kent Trump tarafından aday gösterilmiş ve yakın müttefiki Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard'ın özel kalem müdürü olarak görev yaptıktan sonra, geçen yaz Senato tarafından Ulusal Terörle Mücadele Merkezi'nin başına getirilmişti.

Kent, Temsilciler Meclisi üyeliğine adaylık kampanyalarından birinde aşırı sağcı Proud Boys üyesine danışmanlık hizmeti için ödeme yapmasıyla da gündeme gelen bir isim.

2020 seçimlerinin “çalındığını” söyleyen Kent o dönemde ABD Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü'nün eski direktörü Dr. Anthony Fauci'nin "Covid dolandırıcılığı" nedeniyle cinayetle suçlanması gerektiğini öne sürmüştü.

Trump: Görevden alınmasının iyi bir şey olduğunu anladım

Salı günü Kent hakkında sorulan bir soruya yanıt veren Trump "Onun güvenlik konusunda her zaman zayıf olduğunu düşünmüştüm. Onu yakından tanımıyordum, ama oldukça iyi bir adam gibi görünüyordu. Ancak açıklamasını okuyunca, görevden alınmasının iyi bir şey olduğunu anladım, çünkü İran'ın bir tehdit olmadığını söylemişti. İran bir tehditti. Her ülke İran'ın ne kadar büyük bir tehdit olduğunun farkındaydı” ifadelerini kullanmıştı.

***

Kontrolsüzlük sürüyor: Trump, Güney Pars saldırısının ardından paniğe kapıldı 

İran'a hedef gözetmeksizin saldıran Trump, bu defa savaşa yeni bir sınır çizdi, enerji altyapısının karşılıklı olarak hedef alınmamasını önerdi. Tahran'la ateşkes iddialarının gündemde olduğu bir dönemde gelen bu teklif, İsrail'e de mesaj niteliğinde.

ABD Başkanı Donald Trump savaşın ilk gününden bu yana kendine özgü ciddiyetsiz üslubuyla birçok muğlak ve tutarsız açıklamada bulundu. Bu nedenle İran'a yönelik saldırıların spesifik hedeflerini ve savaşın akıbetini öngörmek mümkün değildi.

Ancak Trump bu defa somut ve net bir mesaj paylaştı. Konu dünyanın en büyük doğal gaz sahası olan Güney Pars sahasıydı.

Basra Körfezi'nde yer alan bu saha İran ile Katar arasında paylaşılıyor. Dün İsrail sahadaki İran tesislerini bombalamış, İran da misilleme olarak Katar’ın en önemli sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tesislerini barındıran Ras Laffan’ı vurmuştu.

Saldırılardan saatler sonra Trump, İran Katar'a saldırmadığı sürece İsrail'in Güney Pars gaz sahasına başka saldırı düzenlenmeyeceğini ancak Katar'ın LNG altyapısı yeniden hedef alınırsa ABD'nin Güney Pars gaz sahasının tamamını yok edeceğini söyledi.

Bu defa savunmaya geçti

Her gün dünyanın dört bir yanına saldırı tehditleri savuran Trump’ın mesajındaki savunmacı üslup dikkat çekti. İsrail'in "Ortadoğu'da yaşananlara duyduğu öfkeyle" İran'daki Güney Pars doğalgaz sahasına saldırı düzenlediğini savunan Trump, tesisin "nispeten küçük bir bölümü"nün vurulduğunu öne sürdü.

Trump, ABD'nin saldırı hakkında hiçbir şey bilmediğini, Katar'ın ise hiçbir şekilde bununla ilgisi olmadığını ve saldırının gerçekleşeceğinden haberi olmadığını savunarak İran'ın bunu ve saldırıyla ilgili diğer gerçekleri bilmediğini ve Katar'ın LNG gaz tesisinin bir kısmına "haksız" ve "adaletsiz" şekilde saldırdığını iddia etti.

Oysa Associated Press'in dünkü haberine göre ABD yönetimi, İsrail'in Güney Pars sahasını hedef alma planından haberdardı. Yalnızca saldırıda yer almamıştı.

ABD uzun vadeli bir hesabın peşinde

Trump yönetimi benzer bir mesajı dolaylı olarak savaşın ilk günlerinde de vermişti. İsrail’in İran’daki yakıt depolarını vurması üzerine Beyaz Saray’a yakın Axios peş peşe yayımladığı haberlerle Trump yönetiminin saldırının boyutundan haberdar olmadığını aktarmış ve İsrail’in “petrol depolama alanlarını tekrar hedef almaması" konusunda uyarıldığını kaydetmişti.

Haberlere göre ABD’nin burada iki kaygısı vardı. İlk olarak saldırıların petrol fiyatlarını daha da artırmasından endişe ediliyor, bir vadede çökülmek istenen İran’ın enerji altyapısının sağlam kalması isteniyordu. İkinci olarak sivil altyapıya yönelik bu hamlelerin halk nezdinde tepki çekmesinden endişe ediliyordu.

Bu kaygıların Güney Pars sahası özelinde de hissedildiğini anlamak mümkün.

Sahadan sadece Katar’ın ihraç ettiği LNG miktarı, başta Avrupa ülkeleri ve Hindistan olmak üzere dünyadaki talebin yüzde 20’sini oluşturuyor. İran içinde tüketilen doğalgazın yüzde 70’inden fazlası da buradan sağlanıyor. Yani sahadaki tesislerin vurulması İran’da hayatı sekteye uğratabilir, Avrupa’da gaz faturalarını daha da artırabilir, Hindistan’daki işgücünü “ucuz” olmaktan bir nebze çıkarabilir.

Nitekim sermaye ilk tepkisini verdi. Brent petrol fiyatı Türkiye saatiyle 09.00 itibarıyla yüzde 4,72 artışla 112,7 dolara yükseldi. ABD tipi ham petrolse yüzde 1 artışla 96,44 dolara çıktı. Hürmüz cephesinde yeni bir gelişmenin olmaması da fiyatların yukarı çekilmesinde etkili oldu.

1

İran, Katar'a saldırmaya karar vermedikçe, İsrail tarafından Güney Pars gaz sahasına yönelik başka hiçbir saldırı gerçekleştirilmeyeceğini belirten Trump, "Böyle bir durumun olması halinde ise ABD, İsrail'in yardımı veya onayı olsun ya da olmasın İran'ın daha önce hiç görmediği veya tanık olmadığı güç ve şiddetle Güney Pars gaz sahasının tamamını havaya uçuracaktır" ifadesini kullandı.

Trump, İran'ın geleceği üzerinde yaratacağı uzun vadeli etkiler nedeniyle bu düzeyde bir şiddet ve yıkıma izin vermek istemediğini ancak Katar'ın LNG'si tekrar saldırıya uğrarsa, bunu yapmaktan çekinmeyeceğini ifade etti.

İsrail pencerenin kapanacağından mı çekiniyor?

Trump yönetiminin, savaşın gidişatına dair eğilimi halen netleşmiş değil. ABD yetkililerinden takvime dair gelen mesajlar savaşın "aylarca sürebileceği"nden "günler içinde bitebileceği"ne salınmayı sürdürüyor.

ABD ve İsrail'in hava bombardımanı, İran'a ciddi hasar vermiş durumda. Buna rağmen İran, savaşın uzamasına tamamen hazır olduğu mesajını ısrarla vermeyi sürdürüyor. Bu mesajlar başta ABD ve İsrail'e olmak üzere dışarıya yönelik olduğu kadar, bir psikolojik hazırlık olarak İran'ın içine dönük bir yön de taşıyor.

İsrail basınında Trump'ın aniden savaşı bitirme olasılığı sık sık dile getiriliyor. Kimi yorumcular, son günlerde İsrail'in, İran'ın enerji altyapısına dönük saldırıları, savaşın bitme ihtimaline karşı olabildiğince hasar verme arayışı olarak değerlendiriyor. İranlı üst düzey yetkililerin, özellikle de Ali Laricani'nin öldürülmesi de hem benzer bir hasar verme arayışı olarak hem de Trump yönetiminin arka kapıdan bir ateşkes müzakeresi yapabileceği isimleri ortadan kaldırmak suretiyle savaşın bitişinin önüne geçme çabası olarak yorumlanıyor.

İddia: ABD üçüncü kez İran'a ateşkes mesajı gönderdi

Iran Now, İranlı diplomatik kaynaklardan edindiği bilgiye göre, ABD yönetiminin üçüncü kez bölge ülkelerinden biri aracılığıyla savaşın durdurulmasını talep eden bir mesaj gönderdiğini yazdı.

İddiaya göre ABD'nin talebine bu kez, Tahran'ın karşılık vermemesi halinde İran içindeki suikastların dozunun sıklığının artırılacağı tehdidi de eşlik etti.

İranlı diplomatik kaynak, "tutumlarının değişmediği ve yetkilileri tarafından duyurulan hedeflere ulaşılmadan savaşın durdurulmayacağı" şeklindeki, İran'ın ısrarla tekrar ettiği pozisyonun bir kez daha dile getirildiğini öne sürdü.

Öte yandan, savaşı kısa zamanda bitirme seçeneğinin güçlü ihtimal olduğunu söylemek de zor.

Reuters'ın sabah saatlerinde geçtiği habere göre Trump yönetimi, savaşın sonraki safhasına hazırlık için binlerce ABD askerini daha bölgeye sevk etmeyi de değerlendiriyor. Bu seçenek, Hürmüz Boğazı'nı açmak üzere ABD'nin Körfez'in İran kıyılarına karadan çıkarma yapmasını kapsıyor. Böyle bir adım, savaşın mutlak olarak uzaması ve tarafların kayıplarının dramatik şekilde artmasını beraberinde getirir.

***

Savaşın faturası işçi sınıfına kesildi -Alpaslan Savaş- 

Bu çöküşün tersine çevrilebilmesi ülkede varlığını hissettirecek bir işçi sınıfına bağlı. Türkiye’nin siyasi talepler etrafında toparlanan bir işçi sınıfına ihtiyacı var. Bunun için zamanın ne kadar daraldığının farkında mıyız? Bu yönde atılan adımların ne kadar hayati olduğunun da…

İran’da zaferin kısa sürede elde edileceğini düşünen ABD-İsrail ikilisi fena halde yanıldı. Trump’ın 'savaş bitmek üzere' açıklamasının üzerinden neredeyse on gün geçti. İran’ın siyasi liderleri ve komuta kademesi öldürülmüş, ülkenin altyapı ve askeri hedefleri ciddi ölçüde zarar görmüş olsa da İran’ın direnişi devam ediyor. Ülkeye yönelik ekonomik kıskaç planı da tersine dönmüş görünüyor. Dünya petrol sevkiyatının önemli bölümünün yapıldığı Hürmüz Boğazı savaşın yirminci gününde hâlâ İran’ın denetiminde ve uluslararası ticareti vuran bir küresel silaha dönüşmüş durumda. Petrol krizi, artan fiyatlar ve güvenlik riskleri Ortadoğu’dan dünyanın pek çok bölgesine yayılıyor.

AKP iktidarı savaşın, ABD ile ilişkilerini kuvvetlendirdiğini, bunun da krizi fırsata çevirmek anlamına geldiğini düşünüyor. Oysa son süreçte Türkiye’deki üslere konuşlanacak Patriotlar NATO’nun Türkiye’ye yönelik manipülasyon yeteneğini güçlendirdi. Geçen hafta Türkiye’yi neredeyse savaşın eşiğine getiren gelişmeler, NATO’yla artan angajmanın halkımız için ne tür bir tehlike yarattığını anlamak için yeterli olsa gerek.

Türkiye artık, ABD ve İsrail’in İran’a saldırıdan öncesine göre emperyalizme daha bağımlı bir ülkedir. Durumumuz tam olarak ateşin ortasında durup ateşi körükleyecek tuşların başkasının masasında olmasıdır.

Türkiye sermaye sınıfı da savaşta fırsat görüyor. “Karmaşık küresel ortam, doğru politikalarla bir fırsata dönüştürülebilir” sözleri TÜSİAD’ın yeni başkanı Ozan Diren’e ait.

Patronlar pandemide de böyle düşündüler. Kırılan uluslararası tedarik zincirine yerleşip, şirketlerinin kasalarını doldurmayı hedeflediler. Türkiye’de pandemi bütün şiddetiyle can alırken işçileri kuralsız, korumasız, virüs riski altında çalıştırdıkları bir çalışma rejimi uygulayarak amaçlarına önemli ölçüde ulaştılar. TÜSİAD başkanı bir kez daha bu fırsatı görmüş olmalı ki, uluslararası ilişkilerde güçlü diplomasi, yapısal dönüşüm ve rekabet edebilirlik üçlüsünün bir arada kurgulandığı güçlü bir ‘kamu rehberliği’ öneriyor.

Bu süslü anlatımın basit bir izahı var. Bir kez daha devlet patronlar için tüm kaynakları seferber edecek, her türlü riski üstlenerek krizden yeni fırsatlarla çıkmalarını sağlayacak. Pandemide nasıl bütün riskleri kamu kaynaklarıyla devlet üstlendi, işçiler her açıdan kelle koltukta çalışmak zorunda kaldıysa patronlar şimdi de benzer bir öncülük istiyorlar. Teşvikler açılacak, imtiyazlar artacak, istihdam ve ücret politikaları gevşetilecek, örgütlenmeye ve grevlere izin verilmeyecek. Tüm bunlar, işten çıkarmaların arttığı, ücret artışlarının sınırlandırıldığı bir süreçte gündemde.

Sermaye sınıfı adına kamunun yönlendiriciliği, ekonomide kemer sıkma programına devam demek. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in bu konuda kararlı olduğu anlaşılıyor. Savaş nedeniyle fırlayan petrol fiyatlarının içeride enerji maliyetlerine yansımaması için uygulanan eşel mobil sistemi, her ne kadar benzin fiyatlarındaki artışı vatandaşa yansıtmamak olarak sunulsa da esas olarak maliyet artışını frenlemek için sanayicinin talebiydi. Buna karşın artan mal fiyatları benzin artışını aratmayacak ölçüde halkın canını yaktı zaten. Bakan şimdi bu konuda zorlandıklarını ifade ediyor ve eşel mobille vazgeçtikleri ÖTV’nin cari açığı arttırdığından şikayet ediyor. Demek ki önümüzdeki günler A’dan Z’ye yeni zamlar kapıda.

Savaşın faturası işçi sınıfına kesildi. Patronlar ise savaşı fırsata çevirmekle meşgul. Bunu başarabilmelerinin nedeni işçi sınıfının geriye çekilmiş olması. Konfederasyonlar ortalıkta yok, sendikaların derdi başka, kimisi havlu atmış kimisi sermaye sınıfının safına geçmiş. Bundan cesaret alıyorlar. Köpeksiz köyde değneksiz dolaşma halidir.

Bu çöküşün tersine çevrilebilmesi ülkede varlığını hissettirecek bir işçi sınıfına bağlı. Türkiye’nin siyasi talepler etrafında toparlanan bir işçi sınıfına ihtiyacı var. Bunun için zamanın ne kadar daraldığının farkında mıyız? Bu yönde atılan adımların ne kadar hayati olduğunun da…

Bitirirken değinmeliyiz, geçen hafta TKP öncülüğünde kurulan İşçi Temsilcileri Meclisi daralan zamana bir hamle olarak görülmeli. Başka yazılarda ayrıntılarıyla ele alacağız bu girişimi, ama şimdilik şu kadarıyla yetinelim. İşçi sınıfının düzen değişikliği talebi etrafında toparlanacağı bir merkez oluşuyor. Kırıntıları değil ülkeyi isteyen bir işçi sınıfına ihtiyacımız var.

/././

Topların yankısı dindiğinde…-Nevzat Evrim Önal- 

Emperyalizmle mücadele, başarıya ulaşmadığı ama emperyalizme hatırı sayılır bir zarar verdiğinde dahi, mücadele edenin ideolojisinden bağımsız biçimde tarihi ileri çeker ve beklenmedik etkiler yaratır. Osmanlı asalaktı, geriydi ve köhnemişti; ama Çanakkale sularına gömülen çelik yığınları büyük bir özgürleşmenin işaret fişeği oldu.

Yüz on bir yıl önce bugün şafak sökerken topların yankısı artık dinmiş, Çanakkale kıyılarına sessizlik çökmüştü. İki İngiliz, bir Fransız zırhlısı, namluları sonsuza dek susmuş, içlerinde yedi yüzden fazla denizcinin ölüsüyle birlikte boğazın dibinde yatıyordu.

Sonrasında zafer günü olarak 18 Mart kutlanacaktı ama savaş daha yeni başlıyordu. Boğazı geçip İstanbul’a çökmeyi, Osmanlı’nın kafasını kopartıp bir düşmanı eksiltmeyi planlayan emperyalist saldırganlar, bu plan işe yaramadığında Avustralya ve Yeni Zelanda sömürgelerinden silah altına aldıkları insanlarla Gelibolu’ya çıkartma yapacak; ertesi yılın Ocak ayına kadar sürecek siper savaşı iki yüz bine yakın gencin canına mal olacaktı.

Dokuz aylık bir cehennemdi Gelibolu. Siperler yer yer birbirine o kadar yakındı ki, gecenin sessizliğinde her iki taraf da karşıdaki fısıldaşmaları duyuyor, aradaki sahipsiz toprağa düşen ölüler toplanamıyordu. Aynı nedenle kıyıya yakın demirlemiş zırhlılar toplarıyla siperleri dövdüğünde, sıklıkla kendi askerlerini de vuruyordu. İlk birkaç haftanın ardından savaş alanında çürüyen cesetlerin kokusu yüzünden nefes alınamaz hale gelmiş, komutanlar ölülerin gömülebilmesi için geçici ateşkes ilan etmek zorunda kalmıştı. Yaz sıcakları bastırdığında dizanteri kurşundan daha yaygın bir ölüm sebebine dönüştü; sonbaharda ise sağanak yağışlarda sel bastı ve askerler siperlerde boğularak can verdi. Tüm bu tabloya Verdun ya da Somme’da olduğu gibi zehirli gazların eklenememesinin tek sebebi ise siperlerin yakınlığı ve bugün aynı tepelerdeki rüzgâr güllerini döndüren kesintisiz esintiydi.

Saygın ve nezih Avrupalı emperyalist beyefendilerin, kadeh tıngırtıları ve puro dumanı eşliğinde yaptıkları toplantılarında aldıkları kararlarla gencecik insanlara reva gördüğü yaşam ve ölüm buydu.

Kuşkusuz Osmanlı köhnemişti ve artık yıkılması gerekiyordu. Ayrıca savaşa hiç de “temiz” emellerle katılmamış, emperyalist Almanya’nın peşinden kendi emperyal hevesleriyle girmişti. Ama yağmuru sel, toprağı çamur olup insancıkları boğarken dost düşman ayırt etmeyen Çanakkale, yurttu. Her iki tarafta da siperlerde yoksul emekçi insanlar vardı; ama eline Alman Mavzer tüfeği tutuşturulmuş olanlar, eline İngiliz Lee-Enfield tüfeği tutuşturulmuş olanlara karşı yurtlarını savunuyor ve bunun ötesinde, büyük resimde hiç tartışmasız kudretli olan zayıf olanı ezmeye çalışıyordu. Öyle ki, Nusret’in Erenköy Koyu’na döşediği ve 18 Mart’ta üç zırhlıyı sulara gömen mayınların çoğu düşman yapımıydı; Karadeniz’den ve İzmir açıklarından toplanmış ve getirilip boğaza yerleştirilmişti.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracak antiemperyalist bilinç ve irade bu cehennem ateşinde şekillendi. “Ömrü tamam olmuş” imparatorluğu savunmanın bir anlamı kalmamıştı ama siperden gerisi yurttu ve o yurdu kıyılarına dayanan düşmandan korumakla “zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuş” asalak Osmanoğulları’ndan kurtarmak bir ve aynı şeydi.

Mustafa Kemal yıllar sonra, emperyalistlerin Çanakkale’ye getirip ölüme sürdüğü gencecik insanların ailelerine “Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır” diye hitap ederken bu tarihsel bilinçle konuşuyordu.

Ve karşı tarafın da kendine has bir tarih bilinci vardı: Mustafa Kemal’in, kimi şövenist tarihçilerin iddia ettiği gibi “Truva’nın öcünü aldık” diye bir söz söylediğine dair bir kayıt bulunmuyor; ama Çanakkale’ye dayanan zırhlılardan biri Truva’yı yakan Atina Kralı Agamemnon’un adını taşıyordu. Bu bir ölçüde tesadüftü tabii, zira gemi bu isimle denize indirildiğinde sene 1906’ydı; ama Osmanlı’ya Mondros ateşkesinin imzalatılması için özellikle bu zırhlının kaptan kamarasının seçilmesi bir tesadüf değil, onur kırmak için yapılmış bir tercihti.

Dolayısıyla, bugün ABD emperyalizmine başkanlık yapan alçak adama baktığınızda bir istisna görmüyorsunuz. Emperyalizm sadece saldırgan, yağmacı ve ilhakçı değildir. Aynı zamanda bu kanlı eylemleri, Batılı olmayan herkesi aşağılayan ve kendisini sonsuz biçimde haklı gören, ancak silah zoruyla defedildiğinde ayağını denk alan bir kibirle gerçekleştirir.

Öte yandan emperyalizmle mücadele, başarıya ulaşmadığı ama emperyalizme hatırı sayılır bir zarar verdiğinde dahi, mücadele edenin ideolojisinden bağımsız biçimde tarihi ileri çeker ve beklenmedik etkiler yaratır. Osmanlı asalaktı, geriydi ve köhnemişti; ama Çanakkale sularına gömülen çelik yığınları büyük bir özgürleşmenin işaret fişeği oldu. Çanakkale düşmeyince Çarlık Rusyası nefessiz kaldı. Boğulan Rus işçi ve köylüsü Kızıl Ekim’le nefes aldı. Kızıl Ekim’in kurduğu Sovyet sosyalizmi Anadolu’daki milli mücadeleye yoldaş oldu. Domino taşları böyle böyle birbirini devirdi, sonunda koca sömürge imparatorlukları dağıldı. Tüm bunlar olurken kuşkusuz Mustafa Kemal’in ve Lenin’in, Kemalistlerin ve Bolşeviklerin bilinci büyük ve vazgeçilmez bir rol oynadı; ama emperyalizmin saldırganlığı ve ona karşı yurdunu savunma ihtiyacı bu bilinci de şekillendiren çok büyük bir faktördü. Marx ile Engels’in Komünist Manifesto’da tespitini sunduğu diyalektik işliyor, emperyalizm, saldırganlığı ve yağmacılığıyla kendi mezar kazıcılarını yaratıyordu.

Tarihte tekerrür yok, bütünlük var. Bugün de yenilmez zannedilen emperyalizm, batırılamaz zannedilen uçak gemileriyle bir başka boğaza dayandı, orayı açmaya çalışıyor. Çünkü Hürmüz Boğazı açılmadıkça bütün emperyalist dünya ekonomisi nefessiz kalıyor.

İran’daki molla iktidarı gerici mi? Kuşkusuz. Köhne bir ideolojiye mi sahip? Şüphesiz. Onun da emperyal hevesleri var mı? Tabii ki var. Ama bu iktidarın kendisini korumak için dünyanın egemen emperyalist ülkesine karşı verdiği mücadele başarıya ulaşırsa, ya da başarıya ulaşamasa ama hasmına ciddi bir zarar verse dahi, bunun hiç beklenmedik zincirleme sonuçları olabilir. Dahası, bu mücadeleyi verenlerden bazıları kendi geri ideolojilerini de sorgulamak zorunda kalacak ve eğer İran halkı mollalardan kurtulacaksa, bu kurtuluşa öncülük edecek devrimciler mutlaka emperyalistlere karşı verilen mücadelenin içinden yükselecek.

Kaldı ki, emperyalistlerin ideolojisi daha mı ileri ya da insancıl? İki saldırgan güçten Siyonist olanı savaşa Yahudi cihadı naralarıyla, Eski Ahid’de anlatılan öyküde İsrailoğulları Amaleklileri nasıl yok edip anısını bile yeryüzünden sildiyse İran’ı öyle yok etme çağrısıyla kalkıyor. Diğerinde ise Oval Ofis’te İran seferinin zaferle sonuçlanması için Evanjelist rahipler Başkanlarıyla beraber toplu dua seansları düzenliyor.1

Öte yandan, bu iki gericilik arasında çok somut bir fark var: Halihazırda dünyanın emperyalist egemeni olan taraf kazanırsa egemenliğini pekiştirecek, emperyalist dünya düzeni sorgulanmayacak ve sıra bir sonraki hedefe gelecek. Yediği her darbede ise tersi olacak.

Bu yüzden ABD kazanmamalı. Bu yüzden Hürmüz geçilmemeli. Bu yüzden o boğaza dayanan gemilerin başına Çanakkale Boğazı’na dayananların başına ne geldiyse o gelmeli.

Tek bir ABD gemisinin batmasının bile emperyalizmin karizmasını nasıl çizeceğini, dünya çapında yoksul, mazlum insanlara nasıl umut vereceğini düşünün.

Topların yankısı dindiğinde geriye ağıtlar kalacak, ama bu acıların sayısız benzerinden farklı bir tarihsel anlam kazanması için emperyalizmin de canı yanmalı, yaralanabildiği görülmeli. Bu yüzden bugün “ama mollalar” falan demeden emperyalist ABD’nin karşısında, mücadele eden İran halkının yanında durmalıyız.

1Oval Ofis’teki bu ayin, beraberinde yapılan açıklamalarla birlikte apaçık bir dinci gerici gövde gösterisiydi ve meseleye pür “laiklik” ekseninden yaklaşıp molla iktidarının devrilmesi gerektiğini savunanların seçici algısı utanç verici biçimde bu rezilliği görmemeyi tercih etti: https://baptistnews.com/article/evangelical-leaders-return-to-oval-office-to-pray-over-trump/

/././

‘Laiklik insanlaşmaktır’-Ali Rıza Aydın- 

İnsanlaşma ve yurttaş olma sınıfsız ve sömürüsüz düzen için toplumsallaşma yolculuğudur, laiklikle ve örgütlü savaşımla gerçekleşecektir. Bu toplumsal gerçekliğin adı sınıfsız ve sömürüsüz halkın egemenliği ve iktidarı olan cumhuriyettir.

Yeni yayımlanan bir kitap “Laiklik insanlaşmaktır”. Yazarı sol okurlarının yabancısı olmayan bir avukat, Sevgili Sedat Vural. Yayınevi Ankara Barosu. Hem hukukun kökeninde hem de kimi düzen içi laiklik çalışmalarına meydan okurcasına analizci, gerçekçi, insan içerikli.

Arka kapak yazısında şöyle anlatılıyor kitabın özü: “Laiklik tüm evrensel değerler gibi insanlığın temel niteliklerini yaşatarak, üreterek ve savaşarak kotaran, düşünen ve çalışan halk kesimlerinin bizlere mirasıdır.” “Laikliği gerek düşünsel gerekse yönetim biçimi olarak yaratan da bu akıl ve emek temsilcisi gerçek insanların toplumsal özlerine ve insani birlikteliğe yeniden ulaşmak için asırlardır sürdürdükleri sömürüsüz, eşit ve özgür bir yaşam kurmak mücadelesi ve bu mücadelede oluşan daha da insanlaşmak ve dünyayı insanlaştırmak inancıdır.”

1960’ların son çeyreğinde bir Doğu Karadeniz kentinde lise öğrencisiyken TÖS’lü öğretmenlerimizden duymuştuk “eşitlik-özgürlük diyalektiği”ni. Epey kafa yormuştuk kimi meraklı arkadaşlarla. Öğretmenlerimizden de açıklamalar istediğimizi anımsıyorum. “İnsan” demişlerdi, “insan insanı sömürmeye başladığında ne eşitlik kalır ne de özgürlük” … Ve Bertolt Brecht’in “Tahterevalli” şiirini okutmuşlardı.

“Laiklik” de tam buraya oturuyor, daha yerinde deyişle tıpkı “sömürüsüzlük” gibi “laiklik” de eşitlik-özgürlük diyalektiğinin özü.

Laikliği anlayıp anlatabilmenin ve doğal olarak yaşama geçirebilmenin en gerçekçi ve etkin yolunun din üzerine antropolojik incelemeler olduğu da aynı öze dayanıyor. Buradan sınıfsallığa ulaşıyoruz.

Gerçekten, burjuva düzeninin esnek laiklik anlayışında din özgürlüğüne (ki bu tanımlama altında çoğunlukla egemen olan dinin -hatta mezhebinin- özgürlüğü öne çıkıyor; Türkiye bu konuda başat örnekler arasında) üstünlük tanıyan bir sapma var. Bu üstünlük laikliği delik deşik ediyor. Sonuçta eşitsizliğin, sömürünün meşrulaştırıcısı olarak aynı yerde buluşuyor laiklik ve dinsellik. “Ruhsal zenginlik vaadi” hem sömürenleri ve sömürüyü meşrulaştırıyor hem de sömürülenleri denetim altında tutup, aynı düzenle uyumlaştırıp uzlaştırıyor. Bunun anlamı kapitalist düzenin piyasa ve gericilik buluşmasında laikliğin yerini dinsele bırakması, laikliğe karşın dinselin egemen olması…

Kapitalizmin dinsele duyduğu gereksinim ekonomi politiğine, sınıfsal egemenliğinin sürdürülmesine ve de çaresizliğine dayanıyor. Laikliğin varmış gibi gösterilip ikiyüzlü davranılması, bir yandan laik yaşam tarzına göz yumup diğer yandan olanca çeşitliliğiyle ve hukuksal ya da hukuk dışı örgütlenme biçimleriyle dinselliği devletin, hukukun, siyasetin, kültürün, sanatın, bilimin, ekonominin, eğitimin, sağlığın içine yerleştirilmesi aynı amaca dayanıyor.

Egemen sınıf iki yolu birlikte kullanıyor: bir yanda hukuk kılıflı sömürü, diğer yanda hukuktan uzaklaşarak (yasak olduğu halde yaygınlaşan tarikat ve cemaatlerce çeşitlendirilmiş) dinsel davranış kılıflı, kuralsızlaştırılmış sömürü.  Bu ikilinin buluşmasıyla egemenlik halktan alınıyor, aydınlanma ve hukuk yanılsamaya dönüşüyor, cumhuriyet ilkelerinden koparılıp özünden uzaklaştırılıyor.

Emekçilerin hak ve özgürlüklerinin yanına “kul hakkı”nı yerleştirmek, dinselliğin özelliği gereği, diğer tüm hak ve özgürlükleri kullanılamaz duruma getirir. Anayasal anlatımla, din özgürlüğünün bütün hak ve özgürlüklerin üstüne yerleştirilmesi anayasal bütünlüğün yok edilmesi sonucunu doğurur. Kapitalizmde laikliğin sınırı sömürünün çıkar, istek ve gereksinimidir.

İnsanlaşma ve yurttaş olma sınıfsız ve sömürüsüz düzen için toplumsallaşma yolculuğudur, laiklikle ve örgütlü savaşımla gerçekleşecektir. Bu toplumsal gerçekliğin adı sınıfsız ve sömürüsüz halkın egemenliği ve iktidarı olan cumhuriyettir.

/././

Sendikal ve siyasal mücadelenin birlikteliği -Atilla Özsever- 

15 Mart’ta kuruluşunu gerçekleştiren İşçi Temsilcileri Meclisi’nde, sendikal ve siyasal mücadelenin birlikteliği vurgulandı. TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, “İşçi sınıfının sendikal ve siyasal bilinç mücadelesi birlikte yürütülmelidir” dedi. Toplantıda farklı illerden gelen ve farklı işkollarına bağlı işçi temsilcileri de, sınıfın sorunlarıyla ilgili çözüm önerilerini aktardılar.

Geçen hafta sonu (15 Mart 2026) İstanbul’daki DİSK Birleşik Metal-İş Genel Merkezi binasında TKP’nin (Türkiye Komünist Partisi) çağrısı üzerine bir araya gelen İşçi Temsilcileri Meclisi, ilk kuruluş toplantısını gerçekleştirdi.

Toplantıya 29 ilden 18 farklı sektörde çalışan işçi temsilcileri katıldı. İşçi Temsilcileri Meclisi,  metal, petro-kimya, tekstil, gıda, tersane, inşaat, sağlık, eğitim, büro gibi farklı işkollarındaki özel şirketlerde ve kamuda çalışan 322 işçi ile emekli temsilcilerinden oluşuyor.

Gün boyunca yedi saate yakın süren toplantı son derece verimli geçti. TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’la birlikte 25 dolayında temsilci söz aldı. Toplantıda özellikle sendikal ve siyasal mücadelenin birlikteliğinin önemi üzerinde duruldu, işçi temsilcileri de çalıştıkları sektörlerdeki sorunları dile getirip çözüm önerilerinde bulundular.

Toplantıya katılan Yunanistan Tüm İşçilerin Militan Cephesi (PAME) Uluslararası İlişkiler Sorumlusu Nikos Tzortzis de İşçi Temsilcileri Meclisi’nin kuruluşunu selamladı, başarı ve dayanışma dileklerini iletti.

Sendika ve siyaset iç içe

Toplantının açış konuşmasını TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan yaptı. Kemal Okuyan, gerek dünyada, gerekse Türkiye’deki işçi hareketinin bir geri çekiliş dönemini yaşadığını söyledi.

TKP Genel Sekreteri Okuyan, özellikle ülkemizde 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında sermaye sınıfının işçi sınıfına yönelik bir saldırısının gerçekleştiğini, sınıfın 1960-1980 dönemindeki gücünün ve siyasal ağırlığının kırılmak istendiğini belirtti. Okuyan, günümüzdeki sürece ilişkin de şunları söyledi: “İşçi sınıfı, parçalı düzeyde de olsa bir mücadele yürütüyor. Burada ‘önce sendikal bilinç, sonra siyasal bilinç’ anlayışıyla değil, ikisinin iç içe geçtiği bir mücadele anlayışıyla harekete geçmeliyiz. İşçi sınıfının siyasal bilinci ve sendikal bilinci birlikte yürütülmelidir”.

Kemal Okuyan, sosyalizm ideali olmaksızın işçi sınıfının mücadelesinin yeterli olamayacağını ve bugünün en önemli konusunun da örgütlenme olduğunu ifade etti. Okuyan, İşçi Temsilcileri Meclisi’nin de sınıfla doğrudan temas eden bir toplumsal örgütlenme platformu olduğunu belirtti.

Sınıfın birliği sağlanmalı

Daha sonra bu meclisin oluşumunda görev alan TKP Merkez Komite Üyesi ve sendika uzmanı Alpaslan Savaş söz aldı. Alpaslan Savaş da, işçi sınıfının parçalanmış durumuna dikkat çekerek sınıfın birliğinin sağlanmasının önemi üzerinde durdu. Savaş şöyle konuştu: “Şu anda birleşik bir işçi hareketi yok. Bu anlamda bir merkeze ihtiyaç var. İşçi Temsilcileri Meclisi’nin amacı da, sınıfın birliğinin toparlanmasına dönük olacaktır. İşçi sınıfındaki siyasal bilinç eksikliği, hak mücadelesini de zayıflatıyor. Ekonomik ve siyasal mücadele birlikte yürütülmelidir”.

Alpaslan Savaş, sendikal örgütlülüğün de son derece zayıf olduğunu, toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı oranının yüzde 7’lerde bulunduğunu söyledi. Emeklilerin de çok ciddi sorunlar yaşadığını belirten Savaş, aslında emekli kesimin de işçi sınıfının bir parçası olduğunu vurguladı.

Temsilci görüşleri

Açılış konuşmalarından sonra meclisteki işçi temsilcileri de görüşlerini açıkladılar. Temsilcilerin görüşleri özetle şöyleydi:

  • İşçilerin yoğun bulunduğu sanayi havzalarında da örgütlenme çalışmaları genişletilmeli,
  • Konut sorunu önemli, barınmanın bir sosyal hak olduğu üzerinde durmalı,
  • Elektrik faturalarının yüksekliği karşısında bu sektörün devletleştirilmesi konusuna sağ eğilimli işçiler de yatkın gözüküyor, onlar da devletleştirme konusunda bilinçlendirilebilir,
  • Siyasal örgütlenme anlamında yüzde 10 seçim barajının kaldırılması gerekir,
  • Sendikal örgütlenme nedeniyle işten çıkarılan işçiler için sadece o işyerinde değil bölgedeki diğer işyerlerinde de işçilerin dayanışmasının ve desteğinin sağlanması önem kazanıyor,
  • Taşeron sistemi, sendikal örgütlenmede önemli bir sorun, bu konu da mücadele başlığına alınmalı,
  • Hastane çalışanları açısından da işçi meclisleri örgütlenmeli,
  • Kamu kesimindeki öğretmenler, genelde bireysel kurtuluşları için çaba harcıyorlar, bu öğretmenlerin de sınıfsal kimliklerine sahip çıkmasına çaba harcanmalı,
  • Özel okul öğretmenlerinin durumu ise çok daha kötü, asgari ücretin altında aylık alıyorlar, mutlaka onların sorunlarına eğilip örgütlenmesine gayret gösterilmeli,
  • Keza velilerle de bağlantı kurup onların da öğretmenlerin mücadelesine katılımı sağlanmalı,
  • Toplu sözleşmelerle ücret yönünden bazı haklar elde edilse de bir süre sonra enflasyon bu ücretleri de eritiyor. O nedenle ekonomik mücadelenin yanı sıra siyasal mücadele konusunda da çalışanların bilinçlendirilmesi gerekiyor.

Talepler

Toplantının ikinci bölümünde, “Türkiye İşçi Sınıfının Talepleri” ve “İşçi Temsilcileri Meclisi Mücadele ve Örgütlenme Kararları” önergeleri tartışılıp karara bağlandı. 

Bu talepler, işçi sınıfı için eşitlik, devletleştirme, özgürlük,  siyaset hakkı, insanca çalışma hakkı, emeklilik ve emekliler için yaşam hakkı ile patronlar ve sermaye düzeniyle yolları ayırma başlıkları altında ortaya kondu.

Sonuç bildirgesinde de, İşçi Temsilcileri Meclisi’nin işçi sınıfının örgütlülüğünü büyütmeyi hedeflediği, devam eden işçi direniş ve eylemlerinin içinde yer almayı asli görevlerinden biri saydığı belirtildi.

Bildirgede, Patronların Ensesindeyiz (PE) Dayanışma ağları ile işyeri komitelerinin güçlenmesine çalışılacağı bir kez daha vurgulandı. Ayrıca ülke çapında Emekli Dayanışma Ağları’nın kurulacağı bildirildi.

İşçi Temsilcileri Meclisi toplantısının ana şiarı ise, “Kırıntıları değil, ülkeyi istiyoruz” şeklinde ifade edildi.

Son derece önemli bir konu olan “Sendikal ve siyasi mücadelenin birlikteliği” konusuna, Marx, Engels ve Lenin’in görüşleri çerçevesinde önümüzdeki yazılarda da devam etmeyi amaçlıyoruz…

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -19 Mart 2026 -

Bu bildiriyi Netanyahu ve Trump mı hazırladı? Hakan Fidan'dan utanç verici bildiriye imza  Riyad'da Hakan Fidan'ın da katıldığı ...