DÜNYA -9 Şubat 2026-


Irak yeniden ısınırken -Akdoğan Özkan / T24-

Suriye savaşının sonuçlarının şekillendirdiği yeni ittifaklarca tetiklenen fay hatları, ABD işgalinin etnik ve mezhepsel çatışmalarla kırılganlaştırdığı Irak’ta suların ısınmasına yol açıyor.

Nuri el-Maliki donald trumpDonald Trump ve Nuri el-Maliki

Irak’ta, 2022 Ekim'inden bu yana başbakanlık görevini yürüten Muhammed Şiya es-Sudani’nin bu görevinden çekilmesi akabinde Şii partilerin oluşturduğu Koordinasyon Çerçevesi isimli ittifakın desteğini alan eski Başbakan Nuri el-Maliki’nin yeniden bu göreve gelme ihtimaline karşı Amerikalıların yaptıkları uyarılar, Basra Körfezi sularının yeniden ısınmasına yol açıyor.

1991’de ABD ve İngiltere öncülüğündeki Koalisyon güçlerince “Elinde kitle imha silahı var” yalanıyla çok ağır biçimde bombalanıp altyapısı yerle bir edilen, 2003’te bu kez “Bağdat’a demokrasi getiriyoruz” yalanıyla işgal edilen, sonrasında kukla yönetimlerle “rejim değişikliğine” zorlanan Irak’ta özellikle son bir-iki ay, birazdan sebeplerini açıklayacağım üzere, Şiilerin kendilerini giderek daha güvensiz hissetmeye başladıkları gelişmelerin yaşandığı bir dönem oldu.

Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra İran’daki 25 yıllık sürgününden Irak’a dönen kadrolar tarafından yönetilen Necef ve Kerbela çıkışlı Dava Partisi’nin başkanı olan Maliki, 2003’teki ABD işgalinin ardından çeşitli Şii grupların oluşturduğu “Kanun Devleti Koalisyonu” liderliğini üslenerek bu ülkede iki dönem başbakanlık yapmıştı. Kürtlerin bağımsız petrol ihracatına karşı çıkan Maliki, 2014’te üçüncü dönem için başbakanlık hazırlığı yaptığı bir sırada, İran’la yakın ilişkileri olduğu öne sürülerek ABD Başkanı Barack Obama ve Kürt lider Barzani’nin baskıları sonucu çekilmek zorunda kalmıştı.

Bu kez, şu ana kadar geri adım yok gibi. Şii partilerden oluşan “Koordinasyon Çerçevesi,” Sudani’nin başbakanlıktan çekilmesinin ardından, 24 Ocak’ta yaptığı açıklamada, ABD yönetiminin alerjisi olan eski Başbakan Maliki de onun “siyasi ve idari tecrübesi” ile “devlet yönetimindeki rolü” nedeniyle uzlaştığını duyurdu.

Ülkede şiddet olayları ve istikrarsızlıkla geçen 20 yıldan sonra gelinen noktada, Washington’un “İran ve İran destekli milislerle yakın bağları olduğunu” ileri sürdüğü Maliki’nin, ABD Başbakanı Donald Trump ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun tehditlerine rağmen yeniden seçilme ihtimali epeyce yüksek.

Ancak, bakalım ülkedeki Şiilerin giderek daha fazla çevrelendiklerini hissettikleri bugünkü koşullar altında gelişmeler ne yönde bir seyir izleyecek!

Amerikalıların uyarıları

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, başbakanlıktan çekilen Sudani ile ocak ayı içinde yaptığı telefon görüşmesinde, “İran kontrolündeki bir hükümetin Irak’ın kendi çıkarlarını önceleyemeyeceğini, Irak’ı bölgesel çatışmalardan uzak tutamayacağını ve ABD-Irak ortaklığını ilerletemeyeceğini” vurgulaması, Basra Körfezi’nin yeniden ısınabileceğinin sinyali gibiydi.

Son siyasi gelişmeleri görüşmek üzere 30 Ocak günü eski Başbakan Nuri el-Maliki'nin ofisinde toplanan Irak Koordinasyon Çerçevesi, toplantının ardından yaptığı açıklamada, Başbakanlık seçiminin tamamen anayasal bir Irak meselesi olduğunu, ulusal çıkarları koruyan ve yabancı müdahaleden uzak siyasi mekanizmalar aracılığıyla yürütüldüğünü yineleyerek Amerikalıların tehditlerine meydan okudu ve Nuri el-Maliki'yi başbakan adayı olarak desteklediklerini yineledi.

Şiilerin “Irak egemen bir devlettir” vurgusuyla yaptığı bu çıkış, suların Amerikalılar tarafından biraz daha ısıtılacağının işareti olarak da yorumlanabilir.

Amerikan askeri varlığı

Ülkede dinmeyen tansiyonun temel sebeplerinin başında elbette ki ABD askerlerinin bir türlü sonlanmayan varlığı geliyor. Irak yönetimi, ABD askerlerinin ülkeden tamamen çekilmesi için yıllardır Washington yönetiminden bir mekanizma ve takvim oluşturulmasını isteyip duruyor. Aslında Barack Obama 15 Haziran 2014’te askerlerine çekilme emri vermişti. Ama işte tesadüfe bakın ki, aynı yılın ağustos ayında ülkede IŞİD isimli bir örgüt ortaya çıkınca, ABD önce Kuzey Irak’taki peşmerge güçlerini silahlandırdı, ardından yine tesadüfe bakın ki örgüt operasyonlarını Suriye sahasına taşıdı. ABD bu kez de Suriye’de YPG’yi ve ardından YPG’nin asli unsuru olduğu SDG’yi silahlandırdı ve belirli coğrafyalara vekil güçleri aracılığıyla el koydu.

2020 yılının hemen başında İranlı General Kasım Süleymani, Bağdat’ta Amerikalılar tarafından gerçekleştirilen bir suikast ile öldürüldü. Bunun akabinde, Irak İslami ulusal hareketi diyebileceğimiz, Irak toplumunun dört bir köşesinden destek gören Sadr Hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Irak meclisine hitaben 5 Ocak 2020 tarihinde yaptığı açıklamada, ABD ve Irak arasındaki güvenlik anlaşmasının lağvedilmesi ve ABD Büyükelçiliği'nin acilen kapatılmasını talep etti. Iraklı Şii siyasi lider, ülkedeki ABD askerlerinin yer aldığı üslerin de kapatılmasını istedi. Aynı gün Irak Meclisi, ülkedeki tüm yabancı güçlerin çıkarılmasını içeren karar aldı.

Aradan yıllar geçti, Irak hükümetleri Washington’dan hep bir çekilme takvimi bekledi.  Pentagon yılların seyri içinde Irak’tan epeyce birliklerini çekmiş olsa da, Irak'taki muharebe misyonlarını 9 Aralık 2021'de sona erdirmiş olsa da, “Irak güvenlik güçlerine eğitmen ve danışman olarak görev yapması için” 2 bin 500 Amerikan askeri halen bu ülkede.

Ara ara hükümetler bu askerlerin de çekilmesi yönündeki taleplerini Amerikan yöneticilerine yenileyip duruyorlar. Ancak Amerikalılar pek oralı olmuyor, zaman zaman düzenledikleri suikastlarla da bölgedeki tansiyon ve öfkenin kabarmasına sebep oluyorlar. Son olarak, 5 Ocak 2024’te Irak'ın başkenti Bağdat'ta, Haşdi Şabi adıyla bilinen ve çatısı altında 67 silahlı grubu barındıran Halk Seferberlik Güçleri içindeki Şii milis gücü el Nüceba Hareketi yöneticilerinden Ebu Takva es-SaîdîABD güçleri tarafından bir hava saldırısı sonucu öldürülmüş, olaydan sonra Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçlerinin Irak'tan hızlı ve düzenli bir şekilde çıkmasını istediklerini açıklamıştı. Sudani, ABD askerlerinin Irak'taki varlığının “istikrarı bozabileceği” konusunda da kaygılı idi.

Şii aksa karşı yeni hilal

Şu son 1-2 ay içindeki son gelişmelerde tanık olduğumuz üzere, ABD nihayet vekaletini SDG’den çekip Suriye sahasını Washington ve Tel Aviv’in şartları ve Ankara’nın pozitif katılımıyla eski el Kaideci Sünni lider Ahmed el Şara’nın Suriye hükümetine bırakınca ve bizim ABD “bölge valisi” Thomas Barrack, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi lideri Mesud Barzani, Kürdistan Bölgesi Başbakanı Masrur Barzani, Kürt Ulusal Konseyi (KNC/ENKS) lideri Muhammed İsmail ve SDG komutanı Mazlum Abdi’yi 17 Ocak’ta Erbil’de çeşitli ABD yetkilileriyle önemli bir toplantıda saatlerce bir araya getirince, meselenin ABD’nin Güney Kafkaslardan Nil Deltasına kadar Irak ve İran Şiistan’ını kuzeyden çevreleyecek ve mümkünse İran-Rusya koridorunu ortadan kaldıracak bir yeni hilal kurmak olduğu biraz daha netleşti.

İran’ın Şii Hilal’ini bölgeden def etme gayesiyle yola koyulan ve nihayet Hamas ve Hizbullah’ın zayıflatılması, Esad’ın da iktidardan düşürülmesi akabinde Ankara ile Şam’ı bu ortak jeopolitik blokta buluşturan Washington, Bağdat’ın vanasını elinde tutan Kürt siyasi lideri ile Suriye Kürtlerine bu bloğun nimetlerinden faydalanma imkân ve formülleri sunuyordu.

Iraklı Şiilerin bu gelişmelere kayıtsız kalması düşünülemezdi.

Kırılgan ekonomi

Irak’ı asıl kırılgan yapan, savaşla birlikte yerle bir olan altyapısını doğru dürüst ayağa kaldıramaması ve ekonomik atılımlar gerçekleştirememesi. Yılların seyri içinde görev yapan hükümetler petrole bağımlı ekonomik yapıyı çeşitlendirmede başarılı olamadı. Bugün federal hükümetin gelirlerinin yüzde 90’ını -vanası ABD yönetimince Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin eline verilen- ham petrolden elde edilen gelirler oluşturuyor Bu da ülkenin petrol fiyatlarındaki dalgalanmalardan şiddetli bir biçimde etkilenmesine yol açıyor. Petrol fiyatlarının düştüğü dönemlerde hükümetler temel kamu hizmetlerini bile finanse edemez hale gelebiliyor.

Kamu sektörünün patronajla karakterize edilen şişkin ve “arpalık” haline gelmesi de bu gerçeğe eklenince işler daha da sarpa sarabiliyor. Kamu borcunun gayri safi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 84'üne ulaşmış olması, GSYİH’nin de yüzde 16 oranında azalması, ülkede hoşnutsuzluğun ve istikrarsızlığın artmasını, sıradan insanların bezginliğini beraberinde getiriyor. 

Mefluç bir devlet, bezmiş bir halk

Ülkede işgal sonrası vakum ortamında tetiklenen etnik ve mezhepsel politik rekabet ile güç mücadelesi, resmi yönetim organları ile kolluk kuvvelerini milis güçlerinin gölgesinde iyice etkisizleşmiş bir konuma itti. Devlet yapısı giderek daha kırılgan hale geldi. Hükümet olanın pek de öyle iktidar olamadığı ülkede devlet, deyim yerindeyse giderek mefluç bir yapıya bürünüverdi.

Velhasıl birileri fitneyi öyle bir sokmuştu ki Bağdat’ın tekerine, ülke 20 küsur yıldır bir türlü gün yüzü göremiyor. Önceleri Şiiler ile Sünniler çatışıyordu. derken siyaset sahnesinde iyice fragmante halen gelen gerek Şiiler gerekse de Sünniler kendi aralarında bile çatışır hale geldi.

2005’te referanduma sunulan Anayasa değişikliği ile ülkede federal yönetim yapısına geçildiğinden yerel seçimler bir tür genel seçim atmosferinde yaşanıyor. O da tabii şiddet ortamı sandığa engel olup seçimleri erteletmez ise... Zira uzun yıllar seçim yapılamayabiliyor. Tek sorun seçimlerin yapılamaması da değil. Bazen yapılması bir iktidarın ortaya çıkmasıyla da sonuçlanmayabiliyor. Mesela, 10 yıllık bir aradan sonra ancak 18 Aralık 2023’te yapılabilen yerel seçimler, Irak'ta en büyük Şii tabana sahip dini ve siyasi lider Mukteda es-Sadr’ın sandığı boykot kararı alması akabinde yüzde 41 gibi düşük bir katılım ile gerçekleşebildi. Oy kullanma hakkına sahip 26 milyon ve kayıtlı 16 milyon seçmenden sadece 6 milyon 600 bini sandığa gitmişti. Özellikle güneydeki Şii bölgelerinde oy kullanma oranı daha da düşük kaldı.

Sadr Hareketi’nin İran’a mesafeli tavrıyla bilinen bu Şii lideri, aslında 29 Ağustos 2022’de siyasetten çekilme kararı almıştı. Gerçi bu, Sadr’ın 9 yıl içinde açıkladığı 9. kez siyasetten çekilme kararıydı. Ancak ülke öyle bir hale gelmişti ki, Sadr’ın siyasetten çekilme kararının açıklanmasının ardından çıkan olaylarda 23 kişi hayatını kaybediyor, 380 kişi yaralanıyordu.

Sadr’ın seçimlere katılmayışından ötürü oy oranlarını artıran Bedir Tugayı lideri Hadi el Amiri’nin başkanlığındaki Fetih İttifakı (ülke genelinde aldığı 681 bin 413 oy ve) 43 sandalye ile birinci, eski Başbakan Şii Nuri el Maliki liderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu (576 bin 776 oy ve) 35 sandalye ile ikinci gelmişti. Seçimlerde üçüncü en yüksek oyu eski Meclis Başkanı Sünni Arap lider Muhammed el Halbusi'nin (509 bin 172 oy ve) 21 sandalye ile Tekaddüm Partisi, dördüncülüğü ise bir diğer Sünni Arap lider Hamis Hançer’in (384 bin 719 oy ve) 23 sandalye ile el Siyade İttifakı elde etmişti.

Maliki’nin “Kanun Devleti Koalisyonu” içinde, Irak’taki “direniş” gruplarını temsil eden partilerin yanı sıra Şii lider Ayetullah Ali Hüseyni Sistani'nin IŞİD’e karşı ulusal seferberlik çağrısı sonrası 15 Haziran 2014’te kurulan Haşdi Şabi ile bağlantılı oluşumlar da bulunuyor.

Bugün Maliki’nin yeniden Şii Partilerin Başbakan adayı olarak belirlenmesinin ardında, 11 Kasım 2025 tarihli Parlamento sonuçlarına göre, Sudani’den sonra Meclis’e en çok vekil sokan Şii lider olması yatıyor. Oy kullanma oranının yüzde 56’da kaldığı Irak Meclisi seçimlerinde Sudani’nin liderliğini yaptığı İmar ve Kalkınma Koalisyonu, 329 üyeli parlamentoya 46 temsilci gönderirken, Maliki’nin Kanun Devleti İttifakı (ikinci en yüksek rakam ile) 29 temsilci göndermişti. Bu arada, Musul ve Erbil’de en yüksek oyu alan Mesud Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) de 27 temsilci gönderdiğini hatırlatalım.

/././

Kuşatma altında Küba -Ertan Erol / Evrensel- 

ABD’nin ekonomik olarak boğma stratejisi izlediği Küba, belki de devrimden bu yana karşı karşıya kaldığı en büyük ekonomik krizin içerisinde bulunuyor. Kasım ayında gerçekleşecek olan ara seçimleri, başkanlığının geri kalan kısmı için hayati bir önemde Trump yönetimi, özellikle Kübalı göçmenlerin oyunu da garantileyebilmek için, Venezuela sonrasında Küba’da da bir değişim sağlayacağını umduğu ekonomik blokajı arttırmış durumda. Trump’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamaya göre Küba’da rejim bu seneyi çıkartamayacak. Bunun başlıca sebebi ise Küba’nın günlük petrol ihtiyacının üçte birini sağlayan Venezuela’dan artık bu petrol akışının kesilmiş olması.

Maduro’nun askeri bir operasyonla ABD’ye kaçırılmasından ve ABD’nin Venezuela’da bulunan rejim ile bir yarı sömürge biçiminde ilişkilenir hale gelmesinden sonra, Venezuela’dan Küba’ya günlük 35 bin varili bulan petrol akışı kesildi. Bir süredir Küba’ya petrol desteği Meksika tarafından sağlansa da ABD yönetiminin bu konuda Meksika’ya olan baskısı da sonuç vermiş görünüyor. Meksika, adaya artık sadece insani yardım niteliğinde gıda maddesi ve tıbbi yardım yolluyor. Bu durumda da elektrik enerjisinin büyük kısmını petrolden üreten Küba’da 20 saate yaklaşan elektrik kesintileri günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş durumda. Benzin istasyonları birer birer faaliyetlerine son verirken, fiyatı bir ay içinde yüzde yüz artmış olan az miktardaki benzini alabilmek için istasyonların önünde uzun araç kuyrukları oluşuyor. Yakıt yokluğu ve elektrik kesintileri diğer ekonomik faaliyetler üzerinde kaçınılmaz olarak yıkıcı bir etki yaratıyor. Tarımsal üretimde son beş senedir önemli bir düşüş gözlemleniyor, ki bu durum ithal gıda ürünlerine olan talebin artmasına sebep oluyor.

Ada ekonomisinin önemli döviz üretme yollarından biri olan ve pandemiden bu yana eski seviyelerine ulaşamayan turizm sektörü de bu elektrik kesintilerinden büyük oranda nasibini almış durumda. Pandemide yaşadığı düşüşten sonra yaralarını sarmaya çalışan bu sektör, yabancı turistlerin tam da bu kesintiler sebebiyle ardı ardına rezervasyon iptalleri ile karşı karşıya kalıyor. Son beş senedir ekonominin içerisinde bulunduğu ve her gün daha da derinleşen krizden, ABD’nin yoğunlaşan blokajı devam ederken çıkılması ise pek mümkün değil. Trump yönetiminin, adaya olan yolculukları ve Kübalıların adadaki ailelerine döviz göndermelerini büyük oranda kısıtlamış olması, ülke nüfusunun aslında tam anlamıyla açlık ve yokluğa maruz bırakıldığı ve uluslararası toplumun sessizce izlediği bir ekonomik savaş içerisinde olduğu anlamına geliyor.

5 Şubat’ta Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, kameraların karşısına geçerek ABD ile her konuyu ele alabilecekleri bir diyaloğa hazır olduklarını ilan etti. Ancak bu diyalog ön şartsız, eşitler arasında ve karşılıklı saygı çerçevesinde gerçekleştirilmeliydi. Hiç şüphesiz Küba yönetimi, özellikle ABD’nin Venezuela’ya olan müdahalesinden sonra teyakkuz haline geçmiş durumda. Ancak iddialara göre ABD ile Küba arasında Meksika’da bir müzakere masası kurulmuş bulunuyor. Bununla birlikte Trump yönetiminin Küba’dan tam olarak ne talep ettiği sorusu ortaya çıkıyor. Çünkü Küba, Venezuela örneğinden çok büyük farklılıklara sahip ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da parçası olduğu ABD vatandaşı Kübalı muhaliflerin talebi olan rejim değişikliğinin müzakere konusu olması zaten düşünülemez.

Bu bağlamda akıllara, muhtemel bir müzakerenin Trump’a kasım ayındaki ara seçimlerde ne fayda sağlayacağı sorusu akıllara gelmeli. Küba geçtiğimiz sene Vatikan aracılığıyla önemli sayıda muhalifi hapisten çıkarmıştı. Benzer bir adımın Trump açısından büyük bir katkısı olmayabilir. Bununla birlikte bazı sembolik adımlarla sağlanabilecek sınırlı bir yumuşama, adadaki Kübalıların hayatlarını bir nebze kolaylaştırırsa Trump bunu kendi hanesine büyük bir başarı olarak yazma fırsatı bulabilir. Her halükarda, tüm uluslararası kamuoyunun gözleri önünde bir ülke açlık ve yokluk ile disipline edilmeye çalışılıyor.

/././

Epstein’in Orta Doğu ağı -Hediye Levent / Evrensel- 

Dünya Jeffrey Epstein’in e posta yazışmaları ile birlikte patlayan lağımı konuşuyor. Şimdiye kadar 3 milyon kadar yazışma, fotoğraf, video yayımlandı. Gazeteciler Epstein ile az çok temas etmiş olan siyasetçilerin, liderlerin, iş insanlarının, Chomsky gibi filozofların, sanatçıların ne kadarının çocuk istismarına dahil olduğunu anlamaya çalışıyor. Elbette yazışmalarda adı geçen herkesin çocuk istismarına dahil olduğu, Epstein’in adasının daimi ziyaretçisi olduğu söylenemez ancak bir Epstein’in ‘arkadaş’ çevresine bir de yazışmaların ve görsellerin tarihlerine bakınca çok net bir şey ortaya çıkıyor; Epstein’in çocuk istismarının siciline işlendiğinden hepsinin haberi varmış. 

Epstein’in Orta Doğu’daki ilişkiler ağını anlayabilmek için, yayımlanan belgeler yığını içinde günlerdir dolaşıyorum. İşine geldiğinde herhangi bir konuyu kılcal damarlarına kadar didiklemeye meraklı Arap medyası, bu konuda neredeyse sadece zorunlu olduğu için haber yayımlıyor. O haberlerde de Epstein-İsrail bağlantısını öne çıkarıyor. Halbuki sadece son belgelerde değil, Epstein’in eski çalışanlarından birinin daha 2015 yılında yayınladığı Kara Kitap adlı kitapta bile adı geçmeyen bölge lideri yok gibi. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Salman, Birleşik Arap Emirlikleri Lideri Muhammed Bin Zayed, Katar emirleri, bütçesi orta halli bir ülkenin toplamı kadar olan şirketlerin CEO’ları… Kimi ararsanız var Epstein’in ilişkiler ağının içinde. Ama bölgede bağımsız basın olmayınca, mevcut El Cezire, El Arabiye gibi güçlü basın kuruluşlarının her biri bir ülkeye bağlı olunca, elbette basın kuruluşları da üç maymunu oynuyor.

Epstein’in 2015 yılından beri yayımlanan not defterlerinden itiraflarına ve son olarak e postalarına kadar elimizdekilere bakacak olursak, mesela Suudi Arabistan Veliaht Prensi Bin Salman’ın Epstein ile oldukça sıkı fıkı olduğunu görüyoruz. Epstein, Prens ile samimi ve keyifli olduklarını gösteren bir fotoğrafı duvarına bile asmış. Ancak Suudi Arabistan’daki tanıdıklarına bakılırsa Epstein-Prens ilişkisi hiç de şaşırtıcı değil, çünkü Epstein’in Prens’in babası olan Kral Bin Salman ile de münasebeti varmış, Suudi Arabistan’ın Amerika Büyükelçiliği yapan Prens Bender Bin Sultan ile de…

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir diğer isim Tom Barrack. Aslında bir emlak milyarderi olan, Trump ile yakın ilişkileri uzun süredir devam eden Barrack, Amerika’nın Ankara Büyükelçisi, Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi; sık sık İsrail’e giden, Lübnan krizinde de sürekli boy gösteren ve son açıklamalara bakılırsa Irak dosyasının da yeni sorumlusu!

Trump, Epstein ile ilişkisini 2004-2005 yıllarında kestiğini söylese de Barrack dahil yakın çevresi ve bizzat damadı Jared Kushner ile Epstein arasımdaki ilişki yıllarca devam etmiş. Barrack’ın adı e-postalarda yüzlerce kez geçiyor. Epstein’e “Senin ve çocuğun fotoğrafını bana gönder, beni gülümset” yazan Barrack’ın, neyi kast ettiğine dair kesin yorum yapmak zor ancak on yıllardır Barrack-Trump ikilisinin Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere zengin körfez ülkelerinde milyar dolarlık işler yaptıkları açık. Hatta Barrack’ın bölge ile ilk tanışması 1970’lere kadar uzanıyor, ancak ilişkileri Araplarla sınırlı değil elbette.

Yazışmalar arasında en çok midemi bulandıranlardan biri de BAE’nin uluslararası lojistik şirketi olan DP World’ün CEO’su Ahmed Bin Sulayem oldu. En son Suriye’nin Tartus limanını alan ve 800 milyon dolar yatırım yapacaklarını duyuran şirketin CEO’su olan Bin Sulayem’in, Epstein’e yaptığı espriler mide bulantısından fazlası. Ancak bunu bile gölgede bırakan “Çocuklara GPS takılmış ayakkabı” önerisi de Sulayem’den gelmiş. Epstein’in bile Sulayem’in yanında seviyeli kaldığı yazışmalar, en hafif ifadeyle insanı dehşete düşürüyor.

Bu arada Epstein’in bölgede epeyce hayranı da var görülüyor. Epstein bazılarına pek yüz vermemiş, çok nadir doğrudan temas kurmuş, işlerini asistanları üzerinden yürütmüş. Mesela BAE’den olduğu düşünülen Azize El Ahmedi adlı bir kadının adı sıkça geçiyor yazışmalarda. Kadın, Epstein’e Kabe’nin Müslümanlarca kutsal sayılan örtüsünden üç parça göndermekle kalmıyor, İrma Kasırgası sırasında Epstein’in ünlü adasının zarar gördüğünü öğrenince bir çadır gönderme sözü de veriyor. El Ahmedi’nin Epstein’in adasında neler olduğunu bilip bilmediğini yazışmalardan anlamak mümkün değil, ancak sadece 15 dakika Epstein’i görebilmek için epeyce ısrar edecek kadar yakından izliyor! Kabe’nin örtüsüne ulaşabilecek kadar etkili ve geniş bir ağı olan bu kadının Epstein’in çocuk istismarlarını hiç duymadığına inanmak mümkün mü? Bence değil!

Sadece kamuoyu ile paylaşılan bilgilere göre bile Epstein, bir pedofilden kesinlikle çok çok daha fazlası! İsrail’in eski başbakanları Ehud Barak ve Ehud Olmert gibi isimlerle ilişkileri nedeniyle MOSSAD ajanı olabileceğine dair yorumlar ağırlıklı, ancak sadece küçük bir kısmını görebildiğimiz ilişkiler ağına bakarak bile Epstein’in bir MOSSAD ajanından da çok daha fazlası olduğunu söylemek mümkün. 

Daha İran-Irak savaşının devam ettiği 1980’li yıllara bakıyoruz; Epstein dünyaca ünlü silah tüccarları Douglas Leese, Adnan Kaşıkçı ve Cyrus Haşimi ile bir arada. Dönüp Avrupa’ya bakıyoruz, yükselen aşırı sağın önde gelen isimleri Epstein’e neredeyse düzenli rapor vermiş. Mesela Steve Bannon; İngiltere aşırı sağının önde gelen ismi Nigel Farage, Almanya’da AfD ve hatta Macaristan Başbakanı Viktor Orban gibi isimlerle AB’de rüzgarı arkalarına aldıklarını anlatıp sonraki yıllarda gerçekleştiğini gördüğümüz öngörülerini de yazmış Epstein’e.

Elbette İsrail ile bağları da oldukça çarpıcı. Sadece önde gelen devlet adamları ve siyasetçileri ile dostluk yapmamış, yapay zeka destekli savunma sanayi çalışmaları yapan şirketleri yatırımlar yapmaları için de yönlendirmiş. Yazışmalarda adı geçen şirketlerden biri de Palantir! Palantir’i nereden biliyoruz? Lübnan’da Hizbullah’a yönelik binlerce çağrı cihazlarının eş zamanlı patlatıldığı saldırıdan ve daha sonra da Gazze’den! İsrail’in sahada denediği silahların bir kısmı bu şirketin ürünü!

Epstein Orta Doğu’daki her ülkeyi yakından izlemiş desek abartmış olmayız. “Dostları” ile birlikte Lübnan’daki ekonomik krizden, Suriye’deki savaştan nasıl kâr sağlayabileceklerini konuşmuş mesela. Sahada kan gövdeyi götürürken Libya’nın yaptırımlar nedeniyle çeşitli ülkelerde dondurulmuş olan mal varlıklarını nasıl alabileceklerini de araştırmış; “Hepsini almasak da olur. Yüzde 20’si hatta 10’u bile büyük para” mealinde hesaplar da yapmışlar. Bahsedilen miktar 80 milyar doların üstünde. Epstein, Libya halkının parasını alabilmek için Arap dünyasından nüfuzlu isimleri ve MOSSAD’dan dostlarını devreye sokmaya çalışmış. Bu parayı alabilmiş mi, bilmiyoruz!

Epstein davasından yayılan lağımdan daha korkunç olan bir şey var aslında; çocuk istismarından kamu yararını kimsenin gözetmediği milyar dolarlık ilişkiler ağına kadar her şey bu coğrafyada zaten normal! Böylesi korkunç, insanlıkla hiçbir şekilde örtüşmeyen ilişkiler ağı içindeki insanların bu coğrafyalarda yüz milyonlarca insanın kaderini şekillendirdiğini bilmek daha da korkunç.

Epstein davasını araştırırken savaş coğrafyaları hiç aklımdan çıkmadı. Kimsesiz çocuklar, kamplarda başı boş kalanlar, kaydı bile olmayanlar, tecavüz sonucu doğup sokağa atılanlar! Kimsenin peşlerine düşmediği, ‘Başlarına bir şey mi geldi?​’ diye sormadığı kız-erkek çocuklar!

Epstein’in adasına kaçı gitti kim bilir, ama Epstein olmasa bile bu kimsesiz çocukların yok olup gittiği ne kadar çok karanlık ağ var bu coğrafyada! Çıldırmamak elde değil gerçekten!

/././

Kamplar var ama direniş de...-Ergin Yıldızoğlu / Cumhuriyet- 

Geçen ayın son yazısında, “Faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de ‘sürecin’ kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor”  diyordum. ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı) gestaposunun vahşeti karşısında kitlesel direnişin sonuç verdiği kesin. Ancak geçen hafta yaşanan kimi gelişmeler Trump yönetiminin “süreci” kasım ara seçimlerinde bir üst düzeye taşımaya hazırlandığını düşündürüyor.

SÖYLENEBİLİR OLANIN SINIRI AŞILDI

Geçen hafta ABD devlet başkanı, Obama çiftini maymun olarak sunan bir görseli “Truth social”da paylaştı. Böylece, iyice aşınmış olsa da hâlâ geçerli olan liberal demokratik “siyaset rejiminin” (Neyin siyaset kategorisi içinde konuşulabilir olduğuna ilişkin...) sınırı aşıldı, faşist dünya görüşünün (Weltanschauung), normalleşmesinin önü tamamen açıldı.

‘TOPLAMA KAMPLARI’ YAYGINLAŞIYOR

ABD’de düzensiz göçmenlerin sınır dışı edilene kadar bekletildiği toplama kamplarının sayısı, ICE verilerine göre, Trump’ın II. döneminde iki kat artarak 212’ye ulaşmış. Bu kamplarda halen günlük ortalama toplam tutuklu sayısı 65 bin. Rejim tutuklu kapasitesini 2026 sonuna kadar 100 bin+’ya çıkarmayı hedefliyor. Bu amaçla rejim bu mali yıl içinde, her biri 500-9 bin 500 yataklık 125 kamp daha açmayı planlıyor.

Ancak Amerikan halkı bu kampların açılmasına karşı. Kamp olmak üzere seçilen depoların, hangarların, arazilerin Ulusal Güvenlik Örgütü’ne satılmasını engellemek için yerel yönetimlere baskı yapıyorlar, projelerle ilgilenen işadamlarını boykot etmekle tehdit ediyorlar.

ABD’de süreç olarak faşizmin gelişmesini yakından izleyen Rachel Maddow (MSNBC), 2 Şubat tarihli programında, tarihte bu tür kampların açıldıktan sonra hemen her zaman, hızla başka amaçlar için de kullanılmaya başlandığını anımsatıyordu. Nazi Almanya’sı bu kamplara komünistleri, sosyalistleri, rejim karşıtlarını, engellileri doldurarak başladı. Sonrası malum... Maddow, umut veren bir eklemeyle halkın bu gelişmelere sessiz kalmadığını vurguluyor, bu tepkileri ifade eden protesto gösterilerini, özellikle, Missouri, Georgia, Virginia, Maryland gibi 11 Cumhuriyetçi eyaletteki direnişleri, her direnişin her seferinde başarılı olduğunu aktarıyordu.

KASIM SEÇİMLERİ TEHLİKEDE

Bu rejim altında her gün biraz daha belirginleşen bir gerçek de şu: 2026 ara seçimleri ABD’de liberal demokrasiden tamamen ayrılmadan önceki son durak. Geçtiğimiz aylarda MAGA ideolojisinin mimarlarından Steve Bannon bir salon konuşmasında, “Bu seçimleri kaybedersek bu salondakilerin çoğu, ben dahil hapse düşecektir” diyordu. Gerçekten de rejimin önderleri çok korkuyorlar. Tüm kamuoyu yoklamalarında, Trump’ın onaylanma oranı yerlerde sürünüyor. Eğer hile hurda karışmazsa kasım seçimlerinde, çok büyük bir olasılıkla Cumhuriyetçi Parti senato ve meclis çoğunluğunu Demokratlara kaptıracak. Ondan sonra hem Trump hem de etrafındakiler için azil ve yargı süreçlerinin başlaması kaçınılmaz. Öyleyse bu rejimin bu seçimleri, süreci geri döndürülemez biçimde konsolide etmek, rejimin meşruiyetini yeniden kurmak için bir plebisite çevirerek mutlaka kazanması gerekiyor. Trump’ın sık sık hile karıştığını vurgulayarak seçim pratiğini değersizleştirme çabaları, “Böyle gergin bir ortamda aslında seçimleri iptal etmek gerekir” yönünde açıklamaları (pardon şakaları!) sandıkları ICE gestaposuyla koruma önerisi ve 15 eyalette oy süreçlerini “Cumhuriyetçilerin ele geçirmesi gerekir” çağrısı süreç olarak faşizmin hızlandığını gösteriyor.

Georgia eyaletinde, Fulton kenti baskını bu hızlanmanın laboratuvarı: FBI’ın 700+ kutu 2020 oy pusulalarını, tabulator bantları ve seçmen kütüklerini gasp etmesi, düpedüz bir “hile kanıtı” üretme provası. 20+ eyalette ulusal veri tabanına ulaşmak için açılan davalar, Demokratların güçlü olduğu eyaletlerde yerel kurulları devralma çabaları ve Trump’ın “seçimleri federalleştirme” (anayasaya aykırı biçimde, merkezi devletin denetimine alma) niyeti hileyi sandık seviyesinden sistemik manipülasyona taşıma hesaplarını yansıtıyor. Rejim düpedüz seçimleri çalmaya hazırlanıyor.

Rejim, ırkçılığı, kampları olağanlaştırmaya, seçim çalmaya çalışırken ICE gestaposuna ve kamplara karşı büyüyen direniş, Amerika’nın henüz tamamen kaybedilmediğini gösteriyor.

/././

Trump’ın vakti -Mehmet Ali Güller / Cumhuriyet- 

ABD Başkanı Donald Trump’ın Umman’daki ABD-İran müzakeresi sonrası söylediği “Bolca vaktimiz var, acelemiz yok” sözleri önemli.

Bu sözler öncelikle “ABD füzelerinin İran’ı bir an önce vurmasını bekleyenleri” rahatsız etti. İsrail yönetiminin Washington’ı “Tahran’la kötü anlaşma yapmaması konusunda uyardığı” basına yansıdı.

Peki ne oldu da “Hafta sonu vuracak” yakınlığında beklenen ABD saldırısının yerini İsrail’i kaygılandıracak bir “anlaşma olasılığı” aldı?

EPSTEIN DOSYASI TRUMP’I BASKILIYOR

Önceki yazımda çözümlemeye çalıştım: Epstein dosyası Trump’ı sıkıştıran bir yön kazanmış durumda. Trump her ne kadar dosyada Demokratların bulunmasını öne çıkarmaya çalışsa da açılan belgeler onu ve ekibini zora sokmuş durumda.

Üstelik meselenin iç güç mücadelesi bağlamında, ABD’nin üstündeki İsrail yükünden hafifleme yönü de var.

Böylesi bir iç basınç, ABD başkanının dış müdahale hamlesini büyük oranda zayıflatır haliyle. Ancak bu daha çok “normal başkanlar” için geçerli bir durum. Trump gibi biri, düşük bir olasılık da olsa, tersinden iç basıncı savuşturabilmek için dışarıda yangın çıkarmak isteyebilir. Tabii Trump’ın elini kolunu bağlayan başka etkenler yoksa!

TRUMP İRAN İÇİN MÜTTEFİK BULAMADI

Trump’ı “vurmak üzere” olmaktan “Acelem yok, bol vaktim var” noktasına gerileten asıl faktör iç basınç değil, dış faktörler.

Öncelikle Trump, İran’a saldırı için Ortadoğu’da İsrail dışında müttefik bulamadı. Türkiye’den Suudi Arabistan’a, Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) Azerbaycan’a bölge ülkeleri saldırıya karşı çıktılar. Hatta birçok ülke olası saldırıda topraklarını ya da hava sahasını kullandırmayacağını açıkladı.

Elbette bölge ülkelerinin bazıları bu saldırıya ilkesel olarak karşı çıkıyorlar. Ama bazı ülkeler de İran’ın ABD saldırısına yanıt olarak kendi ülkelerindeki ABD üslerini vurabileceği endişesi nedeniyle Washington’a destek vermiyorlar.

Gerekçeleri ne olursa olsun, bölge ülkeleri şu ana kadar “kısmi bir caydırıcılık” sergileyebildi. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Mısır’la yürüttüğü diplomasinin etkili olduğu görülüyor. Ama bunun “kısmi”den daha ileri bir caydırıcılık kazanabilmesi için bir süredir konuşulmakta olan “güvenlik mekanizmaları” arayışının ete kemiğe büründürülmesi gerekiyor.

Diğer yandan ABD içinde İran’a saldırıya karşı olan ciddi bir kesimin bulunması da Trump yönetiminin saldırganlığını bir ölçüde dizginliyor. Hatta İsrail muhalefetinin “İran karşı füzelerinin yaratacağı sonuçlardan” endişe etmesini de buna eklemek gerekiyor.

ABD-İSRAİL HİLESİ ENDİŞESİ

Füze demişken...

Washington’ın Tahran’la anlaşmasını istemeyen İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, “İran’ın nükleer ve balistik füze programının kendilerine tehdit oluşturduğunu” ileri sürdü.

Ortadoğu’da İran’ı çevreleyen ABD bayraklı üs haritası üzerinden yapılan “İran ABD’yi tehdit ediyor!” ironisi gibi... İsrail İran topraklarına füze fırlatmadan önce acaba hangi İran füzesi İsrail’e düştü!

Emperyalist-Siyonist ittifakı, kendi saldırganlıklarına gerekçe üretebilmek için açık yalan söylemekten bugüne kadar hiç geri durmadı. Barış arayan, diplomasi isteyen, müzakere amaçlayan Tahran’ın en büyük endişesi de bu: hile.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi bunu açık açık söylüyor: “Her şeyi denediler başarılı olamadılar. Şimdi tekrar müzakere masasına döndüler. Bu da (müzakerelerin nereye varacağı) belli değil zaten. Onlara (ABD’ye) güvenmiyoruz. Hile yapma ihtimalleri var.”

NETANYAHU’NUN ÇABALARI

ABD ile İran arasında bu hafta ikinci tur bir müzakere yapılıp yapılmayacağı, yapılırsa bunun nasıl bir yönde ilerleyeceği, bölgemiz açısından kritik önemde.

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Trump’ı İran’a saldırıya zorlayabilmek için yoğun çaba içinde olduğu görülüyor. Zira bunu aynı zamanda siyasi ve daha önemlisi hukuki geleceğinin garantisi görüyor.

Dolayısıyla hilesi bol birçok yönlü diplomasi sürecine girmiş durumdayız.

/././

Ryan Grim Epstein dosyalarını anlatıyor -Serra Karaçam /halkTV- 

Bu hafta ABD’de Drop Site News’te muhabir olan ve “Bizim insanımız var: Jesse Jackson’dan Alexandria Ocasio-Cortez’e, Büyük Paranın Sonu ve Bir Hareketin Yükselişi” kitabının yazarı Ryan Grim ile röportaj yaptık.

Epstein dosyaları, yabancı ülke bağlantıları ve bundan sonra neler beklenmesi gerektiğini konuştuk.

Grim, diğer failler için daha fazla hesap verilebilirlik konusunda umut olmadığını, ortada bir “müşteri listesi” bulunmadığını söylüyor.

Röportaj yaptığımız sırada Jeffrey Epstein'in ölüm duyurusu belgesinin, öldüğü söylenen günden bir gün öncesinin tarihini taşığı ortaya çıktı. Grim bunun da daha fazla araştırılacağına inanmıyor.

Ryan'a Biden yönetiminin neden belgeleri açıklamadığını, süreci nasıl yönettiklerini de sordum.

Ona göre Epstein'in şüpheli ölümü Trump dönemi gerçekleşmiş olması önemli.

  • Epstein, suçlarının çoğunu Clinton ve Obama yönetimleri sırasında işledi.

  • 15 yaşındaki kızlara yönelik fuhuş suçlamasıyla ilk tutuklama ve kamuoyuna yansıması, Bush dönemi lokal soruşturma ile başladı. Ancak 13 ay cezayla kurtulduğu federal orjinli savcılık anlaşması da bu dönem gerçekleşti.

  • Federal yetkililer tarafından yalnızca ilk Trump yönetimi sırasında tutuklandı. Floridadaki ilk tutuklanma lokaldi.

  • ABD şimdi kim bu korkunç suçları daha çok ortaya çıkardı yarışında ama Trump "artık kendi gündemimize dönelim" dedi bile.

  • Ay sonun da ise Clintonlar Kongre'de, gizli oturumda bir Meclis komitesine ifade verecek.

İşte Halk TV'de ve Halk TV youtube kanalında yayınlanan röportajın tamamı.

Evet, bugün ilerici araştırmacı haber platformu Drop Site News’in kurucularından biri olan Ryan Grim’i ağırlıyoruz. Epstein dosyaları, kamuoyunun beklentileri, yabancı bağlantılar, Epstein ve genel olarak onun suç ağıyla ilgili tartışmaları konuşacağız. Ryan, bugün Halk TV’ye katıldığınız için teşekkür ederiz.

Ryan Grim
Evet, elbette. Davet ettiğiniz için teşekkür ederim.

Serra Karaçam
İnsanlar şunu merak ediyor: Bu adam kimdi? Bu parayı nasıl yaptı ve dünyanın en güçlü ve en güçlü ve zengin insanları arasında nasıl dolaştı?

Ryan Grim
O… Onun hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, olağanüstü derecede güçlü insanlardan oluşan bu grubun ne kadar derinlerine gömülü olduğunu görmek o kadar daha sarsıcı hale geliyor. Bu insanlar, ister Dışişleri Bakanı, ister başkan ya da başbakan olsunlar, siyasi güç pozisyonları sayesinde; ister kurumsal Amerika’daki konumları sayesinde; ister vakıfların tepesinde yer almalarıyla ya da doğrudan milyarder olmalarıyla dünyayı fiilen yöneten insanlar.

Jeffrey Epstein da bu çevrede hareket eden ya da bu çevrenin içinde bulunan biriydi. Manhattan’ın Upper East Side’ında yoğunlaşmış bu çevrede olağanüstü bir akışkanlık ve rahatlıkla hareket ediyordu. Ve bu, 2000’li yıllarda reşit olmayanlarla fuhuş suçundan mahkûm edilmiş olmasına rağmen geçerliydi ki bunun aslında başlı başına çelişkili bir terim olduğunu konuşabiliriz. Ve biliyorsunuz, belli bir noktaya kadar ölene kadar bu güç yapısı çevresinin içinde kalmayı sürdürdü.

GRIM: ONLARI SUÇLARI BİR ARAYA GETİRDİ

S.K

Onlar nasıl bu istismar ağını fark edememiş olabilirler? Yoksa fark ettiler mi? Ve onun mahkûm edilmiş bir suçlu olduğunu bilmelerine rağmen hâlâ onun etrafında duruyor, tavsiye mi istiyorlar? Neden?

GRIM: DÜNYADAKİ ACI VE ŞİDDETTEN SORUMLULAR

RG
Bence, eğer onun aynı sosyal çevredeki tüm arkadaşlarının ve meslektaşlarının nasıl bu noktaya geldiğini düşünürsek, bilirsiniz, “her büyük servetin arkasında büyük bir suç vardır” diye bir söz vardır. Yani Epstein seviyesinde insanları harekete geçirmeye olanak sağlayan bazı servetler, geçmişte işlenmiş bazı suçlarla yaratılmıştı. Birçoğu ise o anda devam eden suçlarla oluşturuluyordu. Bu insanlar, aldıkları kararlar yoluyla dünyada olağanüstü miktarda acı ve şiddetten sorumludur. Başka bir deyişle, eğer bir odada örneğin Henry Kissinger ile oturuyorsanız, odadaki diğer insanların ahlakını yargılamak için siz de kim oluyorsunuz?

Henry Kissinger’ı ve odadaki diğer insanların ahlakını düşünün.

S.K
Peki ya Chomsky?

GRIM: CHOMSKY HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRATTI

RG
Chomsky, bu belgelerde ortaya çıkan en çarpıcı ve en şaşırtıcı figürlerden biri. Şu ana kadar Chomsky’nin destekçileri, hayranları ya da dostları gündeme gelmişti. Ben hayatım boyunca ona hayranlık duymuş biriyim. Onunla zaman geçirebilmek ve tanışabilmek, benim için ve bizim gibiler için en ödüllendirici anlardan bazıları oldu. İnsanlar şunu diyebiliyordu: “MIT için bağış topluyor. Jeffrey Epstein MIT’nin büyük bağışçılarından biri.” Yani sanki çok yakın arkadaşlarmış gibi konuştular… Ama şimdi, Chomsky’nin, Epstein’in cinsel istismar iddiaları nedeniyle aldığı kötü basınla nasıl başa çıkabileceğini düşünmesine yardım ettiği e-postalar ortaya çıktı. Bu e-postaları gönderdiği zaman 2019’du. Bu, savunulamaz bir durum. Miami Herald o zamana kadar istismarın boyutlarını — belki tamamını değil ama yeterince büyük bir kısmını — ortaya çıkarmıştı. Bu, artık sıradan insanlar tarafından da biliniyordu; yalnızca haberleri çok yakından takip edenler tarafından değil. Noam Chomsky gibi biri için bu daha da geçerliydi. Onun ne yaptığını açıklayabilecek hiçbir kapasitem yok. Bu, onun bu sapkınlığa katıldığı anlamına gelmiyor.

S.K
Araştırmacı gazetecilik geçmişinden geliyorsunuz. Son yayımlanan son partiyle birlikte üç milyondan fazla belge kamuoyuna açıldı. Suç ağı ve etik felaketler ortaya saçıldı. Bugün sizce araştırılması en önemli konu nedir?

EPSTEIN AĞI NASIL YILLARCA KORUNDU?

RG
Kimin için çalışıyordu? Bu soru hâlâ ortada duruyor. Ve kimlerle çalışıyordu? Bunlar hâlâ temel sorular. Bu ilişkiler, onun bu kadar uzun süre boyunca bu kadar çok şeyden kurtulabilmesinin nedeni miydi? Drop Site News’te yaptığımız haberler, onu İsrail devletiyle çeşitli şekillerde ilişkilendiriyordu.

S.K
Daha derine inelim. İsrail ya da CIA için çalıştığını gösteren herhangi bir kanıt var mı? Ve eski İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın New York’taki dairesinde kalması bu bağlamda ne anlama geliyor?

'EPSTEIN “VARLIK” KATEGORİSİNDEYDİ'

RG
Bence insanların kafasında artık eskimiş bir fikir var. Evet, resmî İsrail casusları ve ajanları var. İnsanlar Epstein’i böyle bir figür olarak arıyor. Ama Epstein, daha çok “varlık” dediğimiz kategoriye uyuyor; yani İsrail devleti tarafından kullanılan, işe yarayan biri. Aynı zamanda Amerikan istihbarat altyapısının bazı unsurları için de görünüyor. Ama aynı zamanda İsrail istihbarat topluluğunun unsurlarını kendi amaçları için kullanabiliyor. Örneğin İsrail istihbaratından çıkan siber silah projelerini ilerletmek gibi. Yani mesai kartı basan bir İsrail ajanı değildi. Ama küresel İsrail casus ağının parçası olan çok güçlü insanlarla çok yakındı. Bu da bazı kapıları açıyordu. Ve bu, onun servetinin ve gücünün önemli bir kaynağıydı; bundan eminiz.

S.K

Bugün Washington Post, Epstein’in Ruslarla da bağları olduğunu ve Putin’le görüşmek istediğini yazıyor. Adalet Bakanlığı dosyaları, Moskova’dan bir kadının New York’taki güçlü bir iş insanını şantajla tehdit ettiğini iddia ettikten sonra bir Rus yetkiliden yardım aradığını gösteriyor. Bu ne anlama geliyor?

İNGİLİZ MEDYASI RUSYA’YA YIKIYOR

RG
Güçlü Rus figürlerle ilişkileri vardı ve Putin’le görüştü. Bu bir gerçek. Batı medyası şunu yapmaya çalışıyor gibi görünüyor: “Evet, bu adamın bir casus olduğu ya da çok güçlü çevrelerle bağlantılı olduğu yönündeki sezginiz doğruydu, bunu komplo teorisi diye küçümsediğimiz için özür dileriz, ama bakın, mesele Rusya.” İngiltere basını bu anlatıyı sonuna kadar zorluyor. Washington Post’ta da artık bazı İngiliz editörler var. Şimdi Washington Post da bu sulara girmeye başladı: “Belki bu bir Rus meselesi.” Ama bu, onun İsrail ve ABD istihbaratıyla çok daha önemli ilişkileri olduğu gerçeğini gizliyor. Drop Site’ta yayımladığımız bir haber, Epstein’in Suriye iç savaşı sırasında İsrail ile Rusya arasında bir arka kanal kurulmasında rol oynadığını ortaya koydu. Yani Rus bağlantılarını kullandı ama bunu İsrail adına yaptı. ABD medyası filin sadece bir kısmını anlatıp diğer kısmını gizleyerek meseleyi daha da karıştırıyor.

GRIM: SURİYE SAVAŞINDA İSRAİL VE RUSYA KANALINI KURDU

S.K
Başbakan Netanyahu’nun açıklamalarına bakalım. Barak ile olan olağanüstü yakınlığın Epstein’in İsrail için çalıştığını göstermediğini, aksine bunun tersini kanıtladığını söylüyor. Buna katılıyor musunuz? Ayrıca Netanyahu, Barak’ın anti-Siyonist sol ile çalıştığını iddia etti. Sizce Barak anti-Siyonist miydi?

EPSTEİN, BARAK VE NETANYAHU

RG
Drop Site’ta, Epstein’in JP Morgan bankacılarını Netanyahu ile Leviathan gaz anlaşmasını finanse etmek için bir araya getirdiğini gösteren bir haber de yaptık. Epstein sadece Barak ile çalışmadı. Onlar onlarca yıl çok yakındı, bu doğru. Ama Barak’ın anti-Siyonist olduğu fikri komik. O bir Siyonisttir. İşçi Partisi kanadındandır ve Likud ile çatışmaları vardır. Bu doğru.

S.K
Ama isminin sızdırılması bir şey ifade etmiyor mu?

Belgelerde adı geçen tek İsrailli olması Barak’a zarar veriyor mu?

GRIM: RAKİPLERİ EN BÜYÜK DARBEYİ ALIYOR

RG
Netanyahu’nun rakipleri genellikle en büyük darbeyi alıyor. Ama Barak, Epstein’in o dünyadaki en yakın müttefiklerinden biriydi. Barak eçimleri kaybetmesine rağmen istihbarat yetkilileriyle çok yakındı ve hâlâ da öyle.

“BARAK İLE SİBER SİLAH ENDÜSTRİSİ İNŞAOLDU”

S.K
Epstein’in Barak’a Palantir ile çalışmasını tavsiye ettiği de söyleniyor.

RG

Evet, bu doğru. Barak’ın miraslarından biri, İsrail’in siber silah endüstrisini küresel ölçekte büyütmesine yardım etmek olacak. Bunu Epstein ile birlikte yaptılar. Epstein anahatrdı

S.K
Diğer bir bağışçı, Les Wexner, 18 Şubat’ta House Oversight ifadesi verecek ve Clinton’ların başka bir duruşmada katılmayı kabul ettiğini biliyoruz. Amerikalılar Kongredeki bu ifadelerden ne beklemeli?

RG
Belki Kongre ilginç bilgileri saklıyordur ve o zaman açıklanacaktır. Genellikle bu duruşmalardan fazla bir şey öğrenemeyiz tiyatrodan fazlası; fazla bir aydınlanma beklemem.

S.K
Başkan Trump hakkında soracağım zaman geri döneceğim, ama Clinton’larla devam edelim. Hillary Clinton, James Comer’ı (House Oversight Komitesi Başkanı, Cumhuriyetçi) kamuya açık olarak kameralar açık tartışmaya çağırdı. Trump, Clinton'a empati gösterdi. “Üzücü, Bill’i her zaman sevdim, Hillary çok yetenekli” dedi. Bunu nasıl görüyorsunuz?

CLINTONLAR MECLİSTE İFADE VERECEK

RG
Bunu kamuya açık yapmalılar. Halk görmeli. Clinton’un davaya karşı direnmemesi iyi. Kongreden gelen hukuki bir talebi takip etmeli

S.K
Trump burada empati gösteriyor. Buna ne dersiniz?

RG
Trump hakkında ne düşüneceğimizi anlamak zor. Aklının ne kadarı başında… Clintonlara sempati duyduğu doğru muydu? Evet, sanırım öyle. Aynı sosyal çevredeydiler ve Trump onları kendine benzer görüyor. Ve bu durumu düşünmeliler. Trump size bakıp benzer ortak bir ruh görürse, bu bi an düşünmeniz gereken bir şey…

S.K

Adayı ziyaret etmek herhangi bir yanlışlık gösterir mi? Trump her zaman bunun kendisi için hiçbir yanlış bir şey olmadığını sadece Clinton’lar için olduğunu hatırlatıyor?

RG
Bence gösterir; insanlar orada neler olduğunu biliyordu ve Epstein’in itibarını biliyordu. Clinton’ın adayı ziyaret ettiğine dair kanıt yok; bazı iddialar var ama uçuş kayıtları veya başka kanıt yok ve kendisi reddediyor.

S.K
Bunun özel olarak soruşturdun mu? soruşturdular mı?

RG
Evet, hiç kimse onu oraya koyacak herhangi bir seyahat kaydı bulamadı. Başkanlık sonrası konumu genel olarak biliniyor; gün gün nerede olduğunu belirleyebilirsiniz.

S.K
Bu dosyalar Trump’ın seçmen tabanını ara seçimler açısından nasıl etkiledi?

CUMHURİYETÇİLER TRUMP’A ÖFKELİ

RG
Cumhuriyetçiler, Trump’ın Epstein dosyalarının yayınlanmasını yönetme şekline öfkeliler ve Trump en kötüsünü yaşıyor çünkü sanki onları yayınlamaya sürükleniyormuş gibi görünüyor, dosyalar hâlâ gelmeye devam ediyor. Yani tüm siyasi acıyı çekiyor ama hiçbir kazancı yok.

S.K
Seçim sonrası Kongre’de değişiklik bekliyor musunuz?

RG
Demokratların Temsilciler Meclisi’ni kazanacağını düşünüyorum; seçim adil olursa. Makine hileleri olmasa. Seçim düzensizliklerle ciddi şekilde zarar görecek.

S.K
Bu olursa- Kongre dengesi değişirse, Trump tekrar yargılanıp azledilir mi?

RG

Hayır, Azil burada dikkat dağıtıcı; Senato’da mahkumiyet için 67 oy gerekir; 60 Cumhuriyetçi almak zor.

SK

Ara seçimler fazla değişiklik yapmaz mı?

RG
Hayır.

SK
Anladım, ve Elon Musk da dahil olmak üzere birçok insan, Epstein ile bir ilişkileri olmadığını söylüyor, ama bu yanlış çıktı. Bu hafta ABD medyasının, özellikle basılı gazetelerin, sürekli odaklandığı konuydu. Birçok kişi, ilk mahkumiyetten hemen sonra başından itibaren onunla e-postalar üzerinden görüşmeye veya konuşmaya devam etti. Bununla ilgili sizin tepkiniz nedir?

RG

Bu, Epstein ile ilişkisi olmadığını söyleyen birçok erkeğin yalancı ve sapkın olduğunu ortaya koyuyor.

SK
ABD’de Maxwell dışında kim istismar ve insan ticaretiyle suçlandı mı? Ve müşteriler nerede? Mağdurlar için adalet ve pişmanlık bir şey ifade eder mi?

RG
Biliyorsunuz, Maxwell hesap verebilirlik ile karşı karşıya kalan tek kişi. Ve kurbanlar arasında, kimin gerçek kurban olduğu ve kimin aslında sömürüye katıldığı konusunda çok fazla iç çatışma var, çünkü Maxwell sömürüye katılıyordu. Tartışma şu, bu diğer bazı kurbanlar da kadınları işe almak ve sömürüye katılmakla suçlanıyor, kendi başlarına sömürülenler olmaktan ziyade. Yani, bu iç çatışma devam ediyor, biliyorsunuz, bazı insanlara karşı biraz utanç ve başka sorumluluk da getirilmiş durumda.

EPSTEIN KURBANLARINA ADALET UMUDU

S.K
Ama hangi tür hesap verebilirlik? Prince Andrew gibi mi?

RG
Peter Attia organizasyonundan atılıyor, insanlar işlerini kaybediyor…

S.K
Bu adaleti mi? Cezai açıdan?

R.G
Mendelson hapse gidebilir, ama şu ana kadar müşteri listesi yok.

S.K
Sadece pişmanlık mesajları mı var?

RG
Evet, bazıları inkâr mesajları da var.

S.K
Kaç kişi, genç erkek veya kız, bu kişiler tarafından insan ticaretine maruz kaldı?

R.G
Bilmiyorum, ama çok, çok, çok.

S.K
Çoğu Amerikalı mıydı yoksa Balkanlar veya Doğu Avrupa’dan mıydı?

RG
Çok Amerikalı vardı, ama dünyanın dört bir yanından da birçok kişi.

S.K

4CHAN’da bir hapishane çalışanı Epstein’in ölümünden önce İran’da alındığını iddia etti; bu konuda ölümünü nasıl görüyorsunuz?

RG
O var….

EPSTEIN ÕLDÜRÜLDÜ MÜ?

S.K
Federal büyük jüri, teknoloji şirketinin o posteri tanımlama çabasını destekledi, değil mi?

R.G

Evet, şimdi bu gerçek bir gardiyan olarak doğrulandı. Video, saat 10:30 civarında birinin hücreye girdiğini gösteriyor.

S.K
“Turuncu şekilli nesne” hareket ediyor...

BOĞULDUĞU SÖYLENEN İP KULLANILMAMIŞ

R.G
Turuncu şekilli nesne hareket ediyor. Bulunan ip, boğmak için kullanıldığı söylenen, aslında kullanılmamış…

S.K
Bu bize ne söylüyor?

R.G
Bu, öldürüldüğü şüphesinin giderek daha fazla güvenilirlik kazandığını gösteriyor.

S.K
Daha derin bir soruşturma bekliyor musunuz?

R.G
Hayır, çünkü…

S.K
Neden? Nasıl? Ve Bu dünyaya ne söyler?

"TRUMP YÖNETİMİ KENDİ CİNAYETİNE NEDEN BAKSIN?"

R.G
Trump yönetiminde oldu, kendi öldürmesini soruşturmazdı, eğer Epstein olayı gerçekten bir cinayetse.

S.K
Peki Biden yönetimi neden bakmadı?

R.G
Birçok şeyi neden yanlış yaptıklarıyla ilgili sorular var; bazı cevaplar aynı: Saf beceriksizlik. Ayrıca Maxwell davası Biden yönetimi boyunca devam etti; bu belgeleri daha fazla açıklamamaları için mazeretti. Yoksa dava düşebilirdi usulden…

S.K
Bu yönetimde sessiz kalması için serbest bırakılmasını bekliyor musunuz?

R.G
Şu anda her şey mümkün.

S.K
Eğer serbest bırakmazlarsa sessiz kalacağını düşünüyor musunuz?

R.G

Bilmiyorum; yerinde olsam ne yapardım bilmiyorum. Eminim oldukça korkmuş.

S.K

Yani hayatta kalmak için?

R.G
Evet.

TRUMP DÖNEMİ MEDYA: BEYAZ SARAY HAVUZUNDA KİMLER VAR?

S.K
Anladım. Son soru Epstein ile ilgili değil; sol veya ilerici bir yayın olarak, siz ve yayınınız son zamanlarda Beyaz Saray basın havuzuna erişim kazandınız. Bu nasıl oldu ve tepkiler, özellikle İsrail-Filistin çatışması kapsamındaki haberler ve Hamas liderleriyle yaptığınız röportajlar?

R.G
İlginç. İçeride, meslektaşlarımıza, aslında solcu veya ilerici bir haber kuruluşu olmadığımızı söylüyoruz. Biz bir haber kuruluşuyuz. Kurucular ve bazı üyelerin bireysel politikaları var, ama önce haber kuruluşuyuz. Havuz kabulü, okur seviyemizin bir göstergesi. Sadece solcular değil; bağımsızlar ve muhafazakarlar da okuyor. Beyaz Saray bunu fark etti.

S.K

Beyaz Saray muhabiriniz kim olacak?

R.G

Bu durumda, bu ben olacağım.
Evet. Laura Loomer çıldırdı. Aktivist ve gazeteci; bizi eleştiriyordu geçmişte. Sanırım havuza davet edilmedi; bu benim suçum değil. Bunu Beyaz Saray’a sormalıydı.

DROP SITE NASIL HAVUZA ALINDI?

S.K
Evet. Bir kez Pentagon’daydı, ilk basın toplantısında…

R.G
Doğru, evet, doğru. Yani, davet edildiğimiz havuz… Ben Obama döneminde Beyaz Saray havuzundaydım.

S.K
Drop Site olarak mı?

R.G
Huffington Post aracılığıyla,
ve sonra katılmadık. Intercept’taydım. Intercept’de katılmadık. Ama bildiğiniz gibi, bu havuz Beyaz Saray Basın Derneği, Muhabirler Derneği tarafından yürütülüyor; oysa yeni medya havuzu temelde Beyaz Saray tarafından yönetiliyor. Beyaz Saray kimin girip çıkacağını belirliyor…

S.K
Peki şunu söyleyebilir misiniz, bu dönem bir şekilde kapsama alanı daha fazla kuruluşu kapsar hale geldi mi?

R.G
Kesinlikle daha fazla kuruluşa genişlettiler. Birçok bağımsız ve eksantrik, birçok eksantrik kuruluşu kabul ettiler.

Serra Karaçam

Ve yabancı kuruluşlar için de aynı. Çok teşekkürler Ryan, Beyaz Saray’da görüşmek üzere.

Ryan Grim
Görüşürüz.

/././

Bayatlamış AB ihtirası güldürüyor ve düşündürüyor!-Engin Solakoğlu / soL-

Şimdi siz de bu AB’den Türkiye’de yitirilmiş olan demokrasi, insan hakları ve özgürlük için hayır bekliyorsunuz. Atanamamış Nazi generali Von der Leyen sizi Erdoğan’dan kurtaracak öyle mi?

Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu komiseri Martha Kos’un 6 Şubat’ta Türkiye’ye yaptığı ziyaret genel olarak Türkiye-AB ilişkilerini özelde de Gümrük Birliği’ni uzun bir aradan sonra yeniden ulusal gündeme taşıdı.

Ziyaret sonrasında bir de ortak bildiri yayınlandı ki, bu da bir süredir AB-Türkiye temaslarında rastlamadığımız bir şeydi.

Ortak bildiride Türkiye’nin aday ülke olduğu hatırlatıldı. Açıkçası uzun zamandır Türkiye’nin 2005’ten beri resmi olarak aday ülke olduğunu her iki taraf da unutmayı tercih ediyordu. Konu zaman zaman Akepe yetkilileri tarafından İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyeliği gibi tümüyle ilgisiz bağlamlarda dile getiriliyordu. 

Neredeyse 15 yıldır aralıklarla telaffuz edilen 1996 tarihli Gümrük Birliği’nin modernizasyonu meselesi ise AB’nin Güney Amerika ülkeleri ve Hindistan’la imzaladığı kapsamlı ticaret anlaşmalarının ardından belirli bir panik havası içerisinde tekrar konuşulmaya başlandı. Ne de olsa Türkiye’nin ihracatının yüzde 42’si AB’ye yapılıyor ve Türkiye AB’nin beşinci büyük ticaret ortağı.

Gümrük Birliği’nin modernizasyonunun ne menem bir şey olacağını pek de bilen yok. Örneğin AB’nin imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarına Türkiye’nin otomatik katılımını sağlayacak bir düzenleme beklentisi var. Mevcut durumda onlar ortak biz pazar mantığı mükemmelen işliyor. Anlaşma akdedilen ülkelere AB malları gümrüksüz girebiliyor ama Türkiye’nin bu ülkelerle mutlaka ayrı bir Serbest Ticaret Anlaşması yapması gerekiyor. Bunun yokluğunda aynı anlaşmalar kapsamında AB’ye gümrüksüz gelen üçüncü ülke malları, Türkiye’ye de gümrüksüz girebiliyor.

Türkiye sermayesi 1996’da Gümrük Birliği yürürlüğe girerken “hem ağlarım hem giderim” modundaydı. Sonradan bir hayli memnun kaldılar. Gümrük Birliği, malları üretenlere, emekçilere zırnık fayda sağlamadı ama onları üç otuz paraya çalıştıran patronları abat etti. Şimdi de bu yüzden Gümrük Birliği’nde “modernizasyon” ve/veya “genişleme” istiyorlar. Mali Yıkım Bakanı Şimşek’in Marta Kos’la yaptığı görüşme sonrasında Gümrük Birliği’nin “hizmet ticareti, kamu alımları ve tarım ürünlerini kapsayacak şekilde genişletilmesi ihtiyacından” söz etmesi dikkat çekici.

Eğer yanlış bilmiyorsam kamu alımları ile ihale mevzuatı arasında doğrudan bir ilişki var. 20 yılda yüz bilmem kaç kez değişen ihale mevzuatı ise Akepe düzeninin temel direklerinden biri. Esasen AB’nin müzakerelere hazırlık ve müzakere sürecinde en çok şikâyet ettiği konulardan biri de Akepe’nin habire nalıncı keseri gibi kendine yontarak düzenlediği ihale mevzuatıydı. Britanyalı bakanın bunu bilmiyor olması düşük olasılık. 

Hizmetler konusu anladığım bir şey değil ama tarımsal ürünlerin Gümrük Birliği’ne dahil edilmesinin iki sonucu olur. Birincisi Akepe’nin komaya soktuğu tarımın helvasını yeriz. İkincisi ise çok kısıtlı türler salt ihracat maksadıyla çiftçiler tarafından değil şirketler tarafından üretilir ve emeklisi, emekçisi bunları iyice tüketemez hale gelirler.

Bir de AB’de geçerli tarımsal üretim ölçütlerini tutturma meselesi var ki, Türkiye’deki üretim yapısı, zirai ilaçlar vs bağlamında Jüpiter’e insanlı uzay aracı gönderme fikri kadar ütopik.

Özetle, Gümrük Birliği modernizasyonu daha çok konuşulur ama somut adım atılabilmesi güç. Kaldı ki, bu işlerin bir de teknik güçlüklerden bağımsız politik boyutu var. AB’de bu konuda karar alınabilmesi için üye ülkelerin ilgili ilgisiz kaprislerinin tatmin edilmesi bir zorunluluk. Sen diyeceksin Gümrük Birliği, Yunanistan diyecek 12 mil! Kıbrıs’a filan değinmiyorum bile.

Bu bahsi kapatıp Marta Kos’un ziyaretiyle ilgili diğer konulardan devam edelim.

Avrupa çoktandır Türkiye ile ilişkilerini “ortaklık”, “yakınlaşma”, “işbirliği’ gibi esasen üçüncü ülkeler için kullanılan terimlerle ifade ediyordu. Son dönemde Avrupa’da geliştirilmeye çalışılan savunma sanayiine Türkiye’nin katkısı, Avrupa Ordusu’nun kurulması, Ukrayna’ya gönderilecek bir tür “görev gücü”ne Türkiye’nin de katılması gibi başlıklar Brüksel’in ilişkileri yeniden tanımlama niyetinin ipuçlarını barındırıyordu.
Bildiri, ortak çıkar ve ortak hareket sahalarından söz ediyor. Aslında AB’yle teorik olarak müzakere eden aday statüsündeki bir ülke için bu da sulandırılmış bir ifade biçimi ama neyse.

Bildiride, AB’nin sığınmacılara ev sahipliği yapması için Türkiye’ye sağladığı destekten ve T.C. yurttaşlarının vize almalarının AB Komisyonu’nun kararı doğrultusunda kolaylaştırıldığından da söz ediliyor. Cümlenin ikinci kısmını acaba yanlış bir tercüme ediyorum diye birkaç kez okudum. Yok. Ciddi ciddi çok girişli vize verilmesinin kolaylaştırıldığı söyleniyor. Hatta her iki tarafın da bundan memnuniyet duyduğu kayda geçiriliyor.

Kimi arkadaşlara ucuz linç fırsatı vermek bakımından baştan söyleyeyim. Her ne kadar beş yıldan fazla bir süredir Türkiye sınırlarının dışına çıkmadıysam da, 30 yıla yakın devlet memurluğu yaptığım için yeşil pasaportum var. Ancak çok yakınlarımdan bildiğim kadarıyla bırakın çok girişli vize itasının kolaylaştırılmasını, insanlar değil vize, vize randevusu alabilmek için bile deveye hendek atlatıyorlar. Vize alabilenlerin büyük bölümüne ise 8 gün, 11, 13 gün gibi garip sürelerle, adeta damlalıkla vize ihsan ediliyor.

Türkiye tarafı bu durumda, neden memnuniyet duymuş oluyor çözemedim. 

Bu arada “Beynelmilel Münesabat” uzmanı Davutoğlu’nun AB ile imzaladığı ve 8-10 milyon zorunlu misafiri kucağımıza bırakan Geri Kabul Anlaşması’nın Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına vize muafiyeti vaadiyle kakalandığını da hatırlatmış olalım. 
Salt bu konudan dahi ortak bildiride yer alan diğer hususların samimiyet ve gerçeklik seviyesine de ihtiyatlı yaklaşmak gerektiğini anlamak güç değil. Ortak bildirinin tamamını merak edenler şuradan okuyabilirler.

Ziyaretin kendisi kadar dikkate değer olan bir husus da Türkiye’deki ihtiraslı AB lobisinin kriyojenik tabutlarından -buzdolabı yetmezdi- çıkmalarına olanak sağlamasıydı bence. 2005’te ağızlarına acı bir tatla dolaba girenler, 20 yıl sonra kaldıkları yerden fikir beyan etmeye ve AB’ne üyeliğin anlam ve öneminden, Türkiye’nin ve AB’nin yapması gerekenlerden söz etmeye başladılar.

Yazıyı yazarken kafamda şu şarkı çalmaya başladı. Bence okumaya biraz ara verip bir iki dakika dinleyin. Yalnız dikkat derin nostalji ve düş kırıklığı içerir.

Konuya geri dönüyorum. Türkiye’nin o günden bugüne getirildiği durumu, bunda AB’nin oynadığı rolü, Türkiye’nin bir emek cehennemi haline getirilmesinin Gümrük Birliği bağlamında AB sermayesine sağladığı ilave kârları filan görmezden gelelim. 
Bu AB ihtirasının somut ne gibi bir gerekçesi olabilir? Akepe iktidarından çok bunaldınız tamam. Tarkan eskisi kadar sık konser vermiyor, Bebek Otel’e gitmek bile mesele oldu filan. Eyvallah! Cebinizdeki paranın da bayağı eksildiği, bir uyduruk şişe biraya 150-200 lira vermenin insanın canını acıttığı doğru.

Yalnız, bundan 20 yıl önce AB’nin demokrasiyi, özgürlükleri, insan haklarını savunduğu, üyeliğin refahla eşanlamlı olduğu palavrasının yutturabilmek mümkündü belki. Ya şimdi?

AB’nin bir sömürgeciliği meşrulaştırma kurumu olduğunu, insanları ve haklarını etnik kriterlere göre sınıflandırdığını, kendi halklarını savaşa hazırlamak bahanesiyle giderek yoksullaştırdığını görmemek için ne tür gözlüklerden kullandınız?

AB’nin kurumsal anlamda Filistin soykırımı konusunda sergilediği tutumu nasıl unutturacaksınız? Hayalinizdeki  “ilkeler ve kurallar Avrupası” yıllardır İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarıyla yapılan ticareti dahi yasaklamış değil. Soykırımcı İsrail’e karşı anlamlı bir yaptırım uygulamadığı gibi, her yeni katliam ve barbarlığa yeni mazeret üretiyor. Berlin sokaklarında Filistin halkıyla dayanışanlara polis vahşice saldırıyor. AB’nin Dışişleri sorumlusu yapılan yarım akıllı Kaja Kallas İsrail’i değerli ortak olarak selamlamaya devam ediyor.

Şimdi siz de bu AB’den Türkiye’de yitirilmiş olan demokrasi, insan hakları ve  özgürlük için hayır bekliyorsunuz. Atanamamış Nazi generali Von der Leyen sizi Erdoğan’dan kurtaracak öyle mi?

Bence yeniden kriyojenik dolaplarınıza geri dönün. Dışarıda kaldıkça çürüme daha da hissedilir hale geliyor.

İnsanın insan gibi yaşayabildiği Türkiye ABD’yi ve üsleri ile AB’nin Gümrük Birliği’ni de kapı dışarı etmeden mümkün olmayacak.

/././

Ada ve İran -Serdal Bahçe / soL- 

Üç milyon belgenin açıklanması ve bir bu kadar daha belgenin gelecek olması, üst düzey siyaset ve ekonomi cephelerinde ciddi bir sarsıntı yarattı. Sahi bu operasyon neden şimdi ve bu şekilde başlatıldı? Casus romanlarını andırır bir arka plan ortaya çıkıyor. Siyonizmin ve emperyalizmin her yanından pedofil Epstein fışkırıyor. 

ABD Adalet Bakanlığı üç milyona yakın belgeyi daha önce ilan ettiği tarihten biraz daha geç olsa da yayınladı. Epstein ve adasıyla ilgili kocaman bir buzdağı, gerçekle söylencenin birbirine karıştığı korkutucu bir hikaye, ve “senin de adın geçiyor”larla süslenmiş kocaman bir tehdit ve parmak sallama ortaya çıktı. Bazen insanların bu çağda, bu sistemde bazı şeylere neden şaşırdıklarına çok şaşırıyorum. Eğer söylencenin binde biri bile doğru ise ortada duran pislik yığınının kokusu giderek tüm dünyayı saracak gibi. Ama bu ölçüde büyük pislik ve gaita yığınına gerçekten neden şaşırıyorlar ben de ona şaşırıyorum. Zenginler giderek yüzsüzleşiyorlar ve dahası yedikçe acıkıyorlar, acıktıkça yiyorlar.

Bir zamanlar, yurt dışından ilk kaçak glikoz şurupları getirildiğinde, bunlar maliyet avantajından yararlanmak isteyen gıda imalathanelerinde ayan beyan kullanılmaya başlandığında sorumlu gıda mühendisleri ve ziraatçılar açıklama yapmışlardı. Açıklamaya göre glikoz şurubu, kanserojen olması bir yana, doyma hissini öteleyip daha da çok tükettiriyordu. Kısacası yedikçe acıkıyordunuz, acıktıkça yiyordunuz. Bugün zenginlerin durumu budur. Yedikçe acıkıyorlar. Karşı konulmaz bir yeme, ele geçirme, el koyma duygusunu gemleyemiyorlar, ancak yedikçe, el koydukça, ele geçirdikçe daha fazlasını istiyorlar. Tıpkı glikoz şurubunun yaptığı gibi. Sınırları kalmadı, sınırlayacak bir şey de kalmadı. Çocuk bedeni, insan organı, kadın bedeni, her türden zevk unsuru, adalar, ovalar, uzay, kozmos; her şeyi tüketiyorlar, tükettikçe daha fazlasını istiyorlar. Doymuyorlar.

Epstein adası, açık adıyla ABD’ye ait Virgin Adaları’nda Saint Little James adası, tüm hikayenin döndüğü adaymış. Öncelikle dediğimiz gibi artık zenginlerin sınırı yoktur. Olayla biraz daha yakından ilgilenince fark ettim ki Pasifik’te, Karayipler’de, Antiller’de, ve hatta Akdeniz’de pek çok küçük ada özel mülke dönüşmüş durumdadır. Parası bol olanlar bir adayı alarak onu dışarıdan erişime kapatmaktadırlar. Üstelik bu adaların pek çoğu açık olarak herhangi bir devletin meşru hukuk alanına bile girmemektedirler. Böylece zenginler her türden yasal ve siyasal düzenlemeden muaf, sadece kedilerine ait bir özgürlük alanı yaratmış olmaktadırlar. Bu onların ebedi hayaliydi sanırım.

Bu hayal peşinde oldukça yol aldılar. Önce yaşam alanlarını ayırdılar. Gözde yeni lüks semtler, güvenlikli siteler, akıllı rezidanslar, spalı, spor merkezli yaşam alanları derken kendi kentlerini yarattılar, ya da yaşam alanlarını dönüştürerek yoksul ve sefillerin girmesini engellediler (inanmayan Bodrum’a baksın). Kendi ilkokulları, liseleri ve hatta üniversiteleri oldu (Türkiye’de büyük sermaye gruplarına ait ve onların adlarını taşıyan üniversitelerin harçları ne kadar?). Kendi hastaneleri ve sağlık merkezleri oldu. Tatil alanlarını ayırdılar, ayırdılar derken sadece konaklama düzeyinden bahsetmiyorum, sahil şeridini veya adaları parsellemekten bahsediyorum.

Şimdi dünyanın zenginleri kendi sağlık sistemlerini yarattılar, kendilerini sıradan insanlardan ayırdılar. Sadece tedavi mekanları değişmedi, aynı zamanda zenginler için yepyeni, onların herkesinkinden daha kutsal bedenlerini koruyacak, başka ilkeler üzerinden işleyen bir yeni sağlık sistemi yaratıldı. İşin ironik bir tarafı da var. Malum sermayenin karşı saldırıyla birlikte sağlık sistemi hem metalaştırıldı hem de içeriği değiştirildi. Örneğin kamunun sağlık harcamaları kısılırken ilk kurban koruyucu hekimlik oldu, sağlık ocakları ya da benzerleri sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada kapatıldılar. Şimdi ensesi kalınların, zenginlerin yeni sağlık sistemi koruyucu hekimliğe dayanıyor (sürekli taramalar, testler, evde hizmet, yolculuklar sırasında eşlik eden özel doktorlar falan). Kısacası zenginler uzun yaşasın gerisi mısır sapı yesin politikası halk sınıflarına çok görülen koruyucu hekimliği zenginler için hayata geçirmektedir. 

Konuya geri dönelim. Jeffrey Epstein’ın yaşamıyla ilgili detaylar sökün ediyorlar; detay derken yarım kalmış fragmanlar gibi çoğu. Arada boşluklar var ve dönemin ürünü, yürüyen bir erdemsizlik ve ahlaksızlık abidesi bu adamın hayatını bu boşluklar daha da gizemli hale getiriyorlar. Basit bir öğretmenlikten ultra zenginliğe giden yolu doğru insanlar, doğru zamanlar, doğru siyasi ve ekonomik bağlantılar yarattı. Buradaki “doğru”luk yasallık anlamına gelmiyor tabii ki. Ancak zenginleşme şekli Amerika’yı bir fırsatlar ülkesi gibi görenleri kıskandıracak kadar çarpıcı.

Ama bu kadar sınırsız bir hırsla, ve bu kadar çabuk zenginleşen anti-kahraman pek tabii ki arzularını, şehvetini ve dinmeyecek açlığını bir nebze giderecek yeni şeyler denemeye karar vermiş gibi görünüyor. Küçük yaştaki çocuklara olan ilgisi sadece bireysel bir ilgi değil anlaşılan. Zenginleşme hikayesinin kötü adamı daha erken dönemlerde kendisini büyütecek, ve kendisiyle birlikte sıra dışı arzularını ve açlığını deneyimleyecek bir geniş ağ kurmuş gibi görünüyor. Bu ağ o kadar geniş ki; Wall Street finansörlerinden, Hollywood yıldızlarına, üst düzey siyasetçilerden bilişim dünyasının yeni starlarına, gözde ve güzide entelektüellerden medya dünyasının gediklilerine kadar herkes var. Hatta Noam Chomsky bile var (Bu arada Chomsky ile ilgili Nevzat Evrim Önal’ın yazısını tavsiye ederim). Ve hatta Avrupa’nın köhne monarşilerinin saygın gibi görünen sapkın üyeleri bile var. Bu geniş ağ içinde kimlerin pedofili fırtınasına yakalandığını bilmiyoruz. Ancak iddialar ciddi.

Pedofili, pornografi, çocuk, kadın ve erkek bedeninin metalaşması bir tür kasırga gibi. Zenginleşme, ekonomik ve siyasal güç biriktirme kadim olgular; yeni olan artık bunlardan kaynaklanan pervasızlığı, utanmazlığı, doymazlığı kontrol altında tutacak ahlaki, kurumsal ve yasal hiçbir engelin kalamamış olması. Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi Vatikan’a ve Katolik Kilisesi’ne sinmiş pedofili bilinen bir vaka. Dedikodu mahiyetinde, ancak doğru olduğu biliniyor; çok uzunca bir süredir gelişmiş batının zenginleri ve hali vakti yerinde olanları Güney Doğu Asya’ya sadece bu amaçla geziler düzenlemekteler. 

Pornografi tarihin kendisi kadar eski ancak artık tüm yasal önlemlere rağmen resmiyet ve yasallık kazanmış gibi. Kadın bedeni tarihin hiçbir döneminde bu ölçüde metalaşmamıştı. Üstelik şimdi daha da ilginci erkek bedeninin de hızla metalaşması. Görselliğin ve gösteri toplumunun gündelik yaşamı istila etmelerinin pek tabii ki büyük bir katkısı var. Görsellik içi boş arzuları ve şehveti tetikliyor; görselliğin kendisinin ahlaki sınırı, dur noktası olmuyor. Görsellik insan zihnindeki son kontrol noktalarını da havaya uçuruyor ve her şeyin bir tatmin ve arzu nesnesine dönüştüğü bilinmeyen ve fakat erdemsiz topraklara geçit veriyor. Çocukların bedenlerini ve kendilerini basit ve masumane reklam unsurları haline getiren, masum bir başlangıca sahip hikayenin sonu da işte böyle bitiyor. Zenginlik, ekonomik ve siyasi güç; bunlar ahlaki, yasal ve toplumsal olarak en dokunulmaz olana ulaşıyor, ele geçiriyor, ve kirletiyor. 
Epstein’ın belgeleri bize başta bunları hatırlatıyor, çünkü Epstein’ın küresel ahlaksızlar çetesi bunlardan -zenginlik, ekonomik ve siyasi güç- en az birine sahip olanlardan oluşuyor. Bill Clinton, ve Trump; bu ağ en azından iki ABD başkanını içeriyor. Tony Blair de varmış listede; öyleyse ağda bir de eski bir Whitehall sakini İngiliz Başbakanı var. Hayırsever Bill Gates’in hastalığı Epstein’ın adasında “değişik” şeyler denerken kaptığı vurgulanıyor. İngiliz Kraliyet Ailesi’nin fertlerinin de adanın müdavimi olduğu anlaşılıyor. Epstein’ın adası anlaşılan monarşiyi, burjuvaziyi, kleptokrasiyi, bürokrasiyi, oligarşiyi, plütokrasiyi birleştirmiş. Biz tüm dünyanın işçileri birleşsin şiarıyla yola çıkmıştık, tüm dünyanın işçileri birleşemedikçe dünyanın tüm rezilleri birleşiyor.

Ada belki de bir metafor; tüm hukuksal, yasal ve siyasi kontrolden uzaklık, izolasyon anlamına geliyor. Vergi cennetleri diyorlar, zenginlerin ekmeğini yedikleri, sömürdükleri topluma en küçük bir katkıdan bile kaçınmak için servetlerini aktardıkları adaları anlatıyor. Epstein’ın adası başka bir kötücüllüğün simgesi haline geldi. Ada tarih boyunca da hayırlı bir rol oynamamıştı zaten. Örneğin eninde sonunda Filistin’den, Lübnan’dan ve Suriye’den kovulan katliamcı ve yağmacı Haçlılar Kıbrıs’ı ele geçirip çok uzunca bir süre Akdeniz’i talan ettiler. Keza kendisi bir fesat yuvası haline gelen Rodos adasını elinde tutan haydut ve korsan şövalyelerden kurtulmak için Osmanlı çok uzun süre uğraşmıştı. 1949 Çin Devrimi’nde karşı-devrimci Çankayşek ve Kuomintang birlikleri Tayvan’a sığındılar ve burayı emperyalizmin açık üssüne dönüştürdüler. Kısacası ada pek hayırlı bir şey değil. Bu nedenle artık devrimcilerimize Adalılar demeyi bırakalım.

Epstein’ın adası ile ilgili pislikler açıklanmaya devam ediyor. Epstein’ın ahlaksız ağının çok büyük olduğu anlaşılıyor. Bu arada Epstein’ın yaşamı ile ilgili sisler perdesi altında kalan hikaye de ortaya çıkıyor yavaş yavaş. İlginç bir şekilde ortalara dökülen her yeni fragman bir lanetli kurumu işaret ediyor galiba: MOSSAD.

Epstein’ın, gücünün zirvesindeyken, Ehud Barak’ın başkanlığını yaptığı özel güvenlik şirketine ciddi bir yatırım yaptığı biliniyor. Dahası İsrailli politikacılar ile ilişkisi de biliniyor. Gerçi daha iki gün önce Netanyahu Epstein’ın İsrail için çalışmadığını açıkladı ve Barak’ı suçladı. Ama Epstein’ın yediği diğer herzeler -şantaj, yasadışı ses kayıtları, rüşvet- neredeyse bütünüyle ABD’deki pro-İsrail mevziinin işine yaramış gibi görünüyor. Örneğin 2017’de Hindistan’ın aşırı sağcı Başbakanı Modi, Hindistan’ın Kongre Partisi iktidarlarından kalma geleneksel Arap-Filistin yanlısı tutumunu delerek, İsrail’e resmi ziyarette bulundu. ABD-İsrail-Hindistan üçgeni de bu görüşmede önemli ölçüde kuruldu. Şimdi belgeler Epstein’ın bu konudaki rolünün önemli olduğunu gösteriyor. Ancak bir yerde Epstein’dan kurtulmuş olmalılar. Neden, artık işlerine yaramıyor muydu?1

Üç milyon belgenin açıklanması ve bir bu kadar daha belgenin gelecek olması, üst düzey siyaset ve ekonomi cephelerinde ciddi bir sarsıntı yarattı. Sahi bu operasyon neden şimdi ve bu şekilde başlatıldı? Casus romanlarını andırır bir arka plan ortaya çıkıyor. Siyonizmin ve emperyalizmin her yanından pedofil Epstein fışkırıyor. 

Peki gerçekten zamanlama neden önemli? Normalde devletleri bir tür kıskanç bireylere dönüştüren ve içlerinde hiçbir yapısal analizi barındırmayan komplo teorilerini sevmem, ama Epstein ifşasının zamanı ilginç çünkü İran’a saldırı kuvvetle muhtemel.

İran’a saldırı olasılığı yükselince hem ülkemizde hem de Batıda bir solcu-liberal ittifakı doğdu. Bu ittifak açıkça Amerikan emperyalizminin ve İsrail faşizminin yanında olamıyor ama İran’da rejimi yıkacak bir dış müdahaleden de mutlu olacak gibi görünüyor. Aslında bu türden bir tavrı biz 2003 Irak işgali sırasında da görmüştük. O vakitler de liberallerin tamamı, solcuların da önemli bir bölümü “despotik” ve “eli kanlı” Baas/Saddam rejiminin yıkılmasına, nasıl yıkılacağından bağımsız olarak, seviniyordu. Sorduğunuzda baskıcılığı, Halepçe ve diğer pek çok şey arka arkaya sıralanıyordu. Şimdi de aynı kesim İran’daki kadınların durumunu ve İran’ı yöneten Mollarşiyi mazeret olarak gösteriyorlar.

Öncelikle insanlığın esenliği için Amerikan emperyalizminin ve agresif İsrail faşizminin yenilmesi iyidir. Dolayısıyla İran’a askeri bir emperyalist müdahalenin karşısında durulmalıdır. İkincisi, İran kendi ilerici yolunu kendisi bulabilecek kadar derin bir tarihe sahiptir, dışarıdan müdahale yardakçılığı İran halkının aleyhinedir. Üçüncüsü solun kitle kuyrukçusu saflığından arınması gerekmektedir. Üç kişi eylem yapsa, sokaklara çıksa “devrim” zanneden bir sol ile karşı karşıyayız. Tahrir eylemleri zamanında “Arap Baharı” diye veryansın etti bu sol, şimdi Arap Kışı olduğu ortaya çıktı. Bütünüyle bölgedeki radikal seküler rejimleri temizleme operasyonuydu, yerlerini gerici, İslamcı ve emperyalizmin güdümünde, İsrail’e direnemeyecek yönetimler aldı, ülkeler haritadan silindi. İran’ı demokrasiye gelsin diye dövmeyecekler, İran’ı diz çöktürmek için dövecekler.

İran rejimi gerici bir rejimdir. En büyük ceremesini İranlı Komünistler (TUDEH) çekmiştir, bunu biliyoruz tabii ki. Ama İran rejiminin alternatifi Amerikan-İsrail saldırganlığının tasarladığı başka bir kukla rejim olamaz. Bu nedenle İran’a emperyalist müdahaleye karşı çıkılmalıdır. 

1Drop Site diye bağımsız bir haber kanalı siteyi salık veririm, Epstein-İsrail bağlantısıyla ilgili bir dizi yazı var. İlginç.

/././ 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

DÜNYA -9 Şubat 2026-

Irak yeniden ısınırken -Akdoğan Özkan / T24- Suriye savaşının sonuçlarının şekillendirdiği yeni ittifaklarca tetiklenen fay hatları, ABD işg...