EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -22 Şubat 2026-

 


Safi sülük 

Özelleştirilen Derince Limanı kendisine 39 yıllığına altın tepside sunuldu; bolca yatırım teşviki aldı, 10 yılda sadece 3 kez vergi ödedi. Önümüzdeki 6 yıl için önüne yüzde 100 büyüme hedefi koydu. Bu hikayenin kahramanı Safi Holding, liman işçilerinin bir kısmının ücretlerine sadece yüzde 1 zam yaptı.

***

Özelleştirmeyle altın tepside, faturası ise işçiye: Safiport'ta yüzde 1'lik sefalet zammı!-Adem Korkmaz / Andaç Aydın Arıduru 

543 milyon dolara alınan Derince Limanı'nda Safi Holding hedeflerini ikiye katlarken, işçilere yüzde 1’e varan zamlar dayatılıyor. Yüzde 1 gibi düşük zamlar alan işçiler, limanın rekor büyümesine ucuz iş gücü olmayı reddediyor.

Safiport limanında 2026 yılı için yapılan ücret zamları işçilerden tepki gördü. Yüzde 27 zam alan da var, yüzde 10 zam alan da, yüzde 1 alan da. Düşük zamlar karşısında tepki gösteren işçiler arasında işten ayrılanlar da bulunurken limanın birçok bölümünde iş yavaşlatma eylemleri gerçekleştiriliyor. Safi Holdingin 2015 yılında 543 milyon dolara kamudan devraldığı şirket önümüzdeki 6 yıl içinde yüzde 100 büyümeyi hedeflerken işçilere sefalet koşulları dayatıyor. Yaklaşık 1200 işçinin çalıştığı limanda ücretlere verilmeyen her kuruş daha fazla büyümeye, itibar operasyonları için harcanan milyonlarca avroluk transfer ödemelerine gidiyor. 2014’te kamu eliyle hazırlanan “büyüme potansiyeli” raporlarının ardından Derince Limanı 2015’te Safi Holdinge devredildi. Liman, satış öncesinde piyasaca fahiş görülen fiyatı karşısında bugün patronuna “İyi ki aldık” dedirtiyor. Yeni büyümeler, tavanı yüzde 27’lik asgari ücret zammı olan, “performans” bahanesi ile yüzde 1’lere kadar düşürülen ücret artışlarıyla imkanlı hale getiriliyor.

Gazetemize konuşan işçiler yapılan zamma karşı bazı işçilerin tepki olarak işten ayrıldığını ifade etti. Rtg, mafi, sts, crs, folklif, Ro-Ro bölümünde çalışan işçiler olarak, iş yavaşlattıklarını dile getiren 3 yıllık bir işçi ise, “Zamdan önce böyle hareket etmedik, beklenti yüksekti. En az yüzde 40 zam yapar diye düşündük. Liman kazanıyorsa biz de kazanırız diye düşündük. Ama öyle olmadığı ortaya çıktı. Amirlere sorardık, zam ne olacak diye. İyi bir zam alacaksınız dediler. Bizi de beklentiye soktular. Amirin ağzına bakınca sonuç böyle oldu” ifadelerini kullandı.

‘Ek iş yapıyoruz, geçinemiyoruz’

Safi  Holding Fenerbahçeli Futbolcu Kerem Aktürkoğlu’nun transferinde 35 milyon avro maliyetin kendisi tarafından karşılandığını belirtmişti. 1 yıldır limanda çalışan başka bir işçi de “İşçiye sırtını döndüler. Tek maaşla geçiniyoruz. Yan hak yok, sosyal hak yok. Pazarda elmanın kilosu 140 lira. 100 liradan aşağı meyve yok. Bazı arkadaşlarımız tepki olarak işten çıktı. 34 bin TL alan arkadaşa zamlı maaş 35 bin TL yatmış. Vicdanınız kurusun. Liman kazanmasa diyeceğim ki durumlar kötü. Öyle de değil. Bu sene önceki yıllardan daha fazla kazandı. Beyaz yaka kesime dağıtıkları primlerden biliyoruz. Bir futbolcu alırken milyon avro harcayanlar, mesele işçi olunca sanki cebinde akrep var. Nereye kadar böyle inan bilmiyoruz. Boş kaldığımız zaman da ek işe gidiyoruz. Neden, çünkü geçinemiyoruz. Çocuğumuzun önünde boynumuz bükülmesin diye uğraşıyoruz” dedi. İşçiler artan iş yükü nedeniyle fazla mesailere çağırıldıklarını ancak ek mesai ödemelerinin yüzde 100 yerine yüzde 50 zamlı ödenmesi sebebiyle ek iş yapmaya yöneldiklerini kaydetti.

Safiport'un sahibi Hakan Safi

Safiport'un sahibi Hakan Safi

Katil mutlaka olay yerine gelir’

İki yıldır limanda çalışan başka bir işçi “Bu zam sefalet zammıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü: “Liman zam oranı A grubu, B grubu, C grubu olarak üçe ayrılıyor. A grubu performansı iyi olanlar, B grubu az rapor alanlar, işe geç gelenler gibi, C grubu ise rapor alanlar, limanda araçla hızlı hareket etti diye tutanak yiyenler, amirlere itiraz edenler gibi. Performanslar yapay zeka ile ölçülüyor. C grubu en düşük zammı alan, A grubu ise en yüksek zammı alan grup diyebiliriz. En yüksek alan da yüzde 27 zam aldı” diyen işçi, zam sonrasında istifaların ardından liman patronu Hakan Safi’nin limana geldiğini dile getirerek “Patron 3 saat limanda kalmış, işçiler neden işi bırakıyor diye yönetime sormaya gelmiş. Genelde limana gelip gider, ama lütfedip arabadan inmez, kısa bilgi alıp kaçar. Ama bu sefer 3 saat kalmış dediler. Sanki yapılan zamdan haberi yokmuş da, sanki onun talimatı değilmiş gibi bir başka bir durum varmışı dolaştırıyorlar. Patronun bizzat haberi vardır. Ve kuraldır biliyorsunuz, katil her zaman olay yerine mutlaka kontrole gelir” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü, “Doğruya doğru, biz bize düşmanlık ediyoruz. Valla işçi işçiye düşman. Amirlerin istediği de ortam bu. Alın size dikensiz gül bahçesi” diyerek sözlerini şöyle noktaladı: “Biz ne hükümetin ekonomi politikasından ne orta vadeli programdan (OVP) bir haberiz. Şimdi düşününce kamu işçileri, asgari ücretliler, metal toplu sözleşmeler hiçbiri yüzde 30’u geçmedi. Demek ki bir politika var. Ama biz kafamızı limana gömüyoruz. Başına gelince anlıyorsun. Size samimi bir şey söyleyeyim. Şimdiki aklım olsa çocuk yapmazdık. Yetmiyor maaş ek işe gidiyorum. Sadece çocuklarım mağdur olmasın diye uğraşıyorum. Geçen bir bisiklet istedi benden, baktım 5 bin lira. Alamadım. Halimizi düşünün böyle işte.”

Olay yeri: Özelleştirmenin hikayesi

Liman, 2007 yılında özelleştirme kapsamında ilk kez ihale edildi. Liman-İş Sendikasının itirazı ile ihale iptal oldu. 2013’te şirketlerin tekliflerinin düşük bulunması limanın özelleştirilmesi öncesinde 2014’te Kocaeli Sanayi Odası, Kalkınma Bakanlığı, ve Doğu Marmara Kalkınma Ajansı tarafından, “Kocaeli’den dünyaya: Derince Limanı ve Hinterlandı projesi” isimli bir rapor hazırlandı. Raporda yer alan İzmit Valiliği tarafından hazırlatılan 2011 tarihli verilere göre, limana gerekli yatırımların yapılması halinde 2020 yılı itibarıyla sıvı yük kapasitesinin 450 bin m³/yıla (yüzde 760 artış), kuru yük kapasitesinin ise 3 milyon ton/yıla (yüzde 120 artış) çıkabileceği öngörülmüştü. Şirketin paylaştığı güncel verilere göre, Derince Limanı 2026 yılı itibarıyla sıvı kimyasal kapasitesini 500 bin m³ seviyesine çıkararak eski projeksiyonları rahatlıkla aşarken, katı dökme yükte devletin öngördüğü hedefin tam iki katına çıkarak 6 milyon ton kapasiteye ulaştı. Özelleştirme öncesi raporda sadece 6 bin 254 adet olarak kaydedilen ve artırılması hedeflenen konteyner hacmi ise, şirketin yatırımlarıyla bugün 750 bin konteynerlik kapasiteye ulaştı. Limanın ayrıca 1 milyon araca müsait şekilde (Rapor yüzde 233 artış öngörmekteydi) öngörülen 2020 hedefine 700 bin araçlık Ro-Ro terminali hacmine ulaşarak yaklaştı.

'Olay yeri' raporunu kim yazdı?

Patron derneği Türk Deniz Eğitim Vakfına (TÜDEV) ait, Piri Reis Üniversitesi akademisyenleri tarafından hazırlanan “Kocaeli’den dünyaya: Derince Limanı ve Hinterlandı projesi” dönemin Rektörü Oral Erdoğan yönetiminde hazırlandı. Üniversitede dönemin mütevelli heyeti başkanı,  TÜDEV Yönetim Kurulu Başkanlığını sürdüren Metin Kalkavan’dı. Kalkavan denizcilik şirketi Turkon Holdingin İcra Kurulu başkanlığını yapmakta.

Prof. Dr. Oral Erdoğan, 2014-2022 yılları arasında rektörlük görevinin ardından 2023 yılında patron örgütü Türk Loydu Vakfı Yönetim Kurulu başkanı oldu. Vakıf denizcilik endüstrisinin standart geliştirme denetim ve klas kuruluşu olarak faaliyet yürütmekte.

Günümüzde üniversitenin Mütevelli Heyeti Başkanı TÜDEV ve İMEAK Deniz Ticaret Odası Başkanı Tamer Kıran. 2014’te Türk Armatörleri İşverenleri Sendikası Yönetim Kurulu üyeliği görevini devraldı. Kıran, 2018’e kadar bu pozisyonda kaldı. Kıran, denizcilik sektöründe faaliyet gösteren aile şirketi Kıran Holdingin Yönetim Kurulu başkan vekilliğine devam ediyor.

Proje Kapsamında hazırlanan rapor, “geniş bir kitlenin” Derince Limanının özelleştirilmesi kanaatinde olduğunu ifade ederken Limana 515-786 milyon dolar arasında değer biçti. 786 milyon dolarlık tavan fiyat, benzer büyüklükteki şirketlerin kârlılıkları üzerinden yapılan hesaplamalarla tahmin edildi. İşçilerin deyimiyle "olay yerindeki" kaynağın değeri patrona, patronla anlatıldı.

Safiport’un sahibi Hakan Safi, 28 Haziran 2025’te katıldığı küresel ulaştırma koridorları forumunda verdiği röportajda 2015’te 39 yıllığına kamudan devralınan limana yapılan 543 milyon dolarlık harcamaya dair, “O gün ‘Bu kadar büyük paralar niye verildi’ derken, bugün artık ‘İyi ki verilmiş’ deniyor. Bu da Sayın Cumhurbaşkanımızın bizlere çizmiş olduğu vizyonla alakalı olan bir durum. Biz Cumhurbaşkanımıza, ülkemizin geleceğine, gençlik fırsatımıza güvendik” ifadelerini kullandı. Safiport web sitesinde yayımlanan bilgilere göre 2026’da 750 bin konteynerlik terminalin 2032’de 1.5 milyon konteyner kapasitesine, Ro-Ro terminalindeki 700 bin araçlık kapasitenin 1 milyon araca, sıvı kimyasal terminali kapasitesinin 500 bin metreküpten 1 milyon metreküpe, Katı döküm terminali kapasitesinin ise 6 milyon tondan 10 milyon tona çıkarılması hedefleniyor. Liman büyütme projelerinden şirkete sağlanan teşvikler ise vergi levhasına “matrahsız” şeklinde yansıdı. Şirket 2024-2023 ve 2022’de hiç kurumlar vergisi ödemedi. Şirket kamunun mümkün gördüğü büyüme kapasitesini Safi’nin ifadeleriyle “İyi ki” aldı. Büyüme yatırımları ise son hız sürüyor. Yaklaşık yüzde 100 büyümenin işçilere bedeli ise dayatılan yüzde 1’lik zamlar.

***

Emperyalizm ve Türkiye'de özelleştirmelerin anatomisi: 73,5 milyar dolarlık satış -Kansu Yıldırım- 

Lenin’in “Notebooks on Imperialism (Emperyalizm Defterleri)” eserinde görüldüğü üzere emperyalizmin temel dinamikleri politik ekonomik ögelerdir: Tekelci kapitalist piyasa, finans-kapitalin hakimiyeti ve sermaye ihracı. Bunlar aynı zamanda emperyalizmi sömürgecilikten ayıran kıstaslar. Bu noktalardan hareketle bir ülkenin emperyalist sistemdeki konumuna dair görüş geliştirilebilir. Emperyalist metropoller net sermaye ihracatçısı olarak merkez ekonomi konumundayken, net sermaye ithalatçısı olan ülkeler “bağımlı” pozisyonda.

Bağımlılık kavramı konusunda şu notu düşmek gerekiyor: Bağımlılık, dünya ekonomisinin tüm ögeleri için geçerli olan çok yönlü etkileşim olgusundan farklı. Bağımlılık, emperyalist sistemin asimetrik özelliğinin sonucu; merkezden çevreye uzanan etkilerin çok daha başat ve belirleyici olmasını açıklıyor.

Büyük ölçekli özelleştirme programları bu bağlamda bir ülkenin küresel kapitalizme entegrasyonunu sağladığı kadar, o ülkenin uluslararası iş bölümü üzerinden nasıl konumlandırıldığını da belirliyor. Büyük ölçekli özelleştirme programlarının dünyada ve Türkiye’de başta doğal tekelleri hedef alarak stratejik değere sahip hizmetleri ve kurumları uluslararası sermayenin mülkiyetine geçirmesi, meta dışı alanları metalaştırarak mübadele ilişkilerine dahil etmesi, bunu mümkün kılacak bürokratik-teknokratik düzeneği devlet mimarisinin merkezine gömülü hale getirmesi, emperyalist iktisadın temel hareket prensibi.

Özelleştirmeleri tam da bu bağlamda sadece birer ekonomi politikası olarak değil, sermaye rejiminin bütünlüklü bir reaksiyonu, bir sınıf stratejisi (neoliberalizm) olarak düşünmek gerekir. Örneğin Alejandro Colas’a göre özelleştirmeler dünya kapitalist sisteminde 1973’ten sonra ortaya çıkan krize gösterilmiş tepki olarak düşünülmeli. 1980’lerden itibaren İngiltere’den Latin Amerika’ya, apartheid sonrası Güney Afrika’dan Türkiye’ye kadar birçok yerde yaşanan özelleştirme dalgalarında, üretken kamu varlıkları kamu mülkiyetinden özel mülkiyete devroldu.

Emperyalist kompozisyonda yer alan Türkiye, 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül darbesi aracılığıyla küresel kapitalist sistem içerisinde (yeniden) konumlandırdı. 1980-88 yıllarında sermaye hareketlerini denetleyen bir dışa açılma dönemi başladı, 1990’lı yıllarda sermaye hareketleri serbestleşti. Bu dönemde döviz fiyatları kısmen enflasyona endekslenerek hızlı sermaye kaçışları için güvence oldu. Kamunun yatırımlarını azaltarak üretimden çekmeyi amaçlayan bu politikalar, şirket egemenliğini güçlendirirken Türkiye’yi daha dışa bağımlı hale getirdi.

AKP iktidarında Türkiye’nin emperyalist kompozisyondaki “bağımlılık” konumu daha fazla pekişti. İktidar her ne kadar “emperyal hevesler”ini sık sık dile getirse de, Türkiye, net sermaye ithalatçısı olarak sıcak paraya ihtiyaç duyan, sürekli yatırım çekmek amacıyla kamu altyapısını parça parça satan bir yapıda. Dünya Bankası ve IMF ile niyet mektuplaşmalarıyla geçen dönemden (1998-2002) sonra AKP iktidarının üçüncü yılında büyük ölçekli özelleştirmeler başladı. 12 Eylül 2005 tarihinde TÜPRAŞ’ın satışıyla başlayan bu özelleştirme furyasını Türk Telekom, PETKİM, Eti Alüminyum, Eti Krom, Türkiye Gübre Sanayi AŞ, TEKEL, şeker fabrikaları, SEKA, enerji santralleri, otoyollar izledi; kamu mülkiyetindeki çok sayıda kurum, işletme ya da proje tesis işletme devri, varlık devri, kiralama, satış işlemleriyle özel mülkiyete geçti.

Uluslararası sermayenin Türkiye’deki varlıkları, Türk burjuvazisinin yurt dışında birikmiş varlıklarını aştı. Öte yandan Özgür Orhangazi’nin belirttiği üzere dış sermaye girişi de yerleşiklerin sermaye çıkışını aşmış durumda: 2020 yılında 9 milyar dolarlık sermaye girişi, 2025 yılında 64 milyar dolara yükselirken; yerleşiklerin sermaye çıkışı 2020 yılında 2 milyar dolarken 2025 yılında 44 milyar dolarda kaldı.

AKP iktidarı son 25 yılda kamu işletmeleri ve kaynaklarını, 1986-2003 yıllarını kapsayan 13 yıllık döneme göre daha hızlı ve yoğun şekilde yerli ve yabancı sermaye sınıflarına devretti. Neoliberal politikaların uygulanmaya başlandığı 1986-2003 yılları arasında 8.5 milyar dolarlık özelleştirme yapılırken, 2003-2025 yıllarında bu tutar 65.5 milyar dolara yükseldi. Türkiye’deki toplam 73.5 milyar dolarlık özelleştirmenin yüzde 89’u AKP iktidarında yapıldı.

Dönem

Özelleştirme Tutarı (Milyar $)

Toplam İçindeki Pay

1986–2003

8.5

%11

2003–2025

65.5

%89

Toplam (1986–2025)

73.5

%100

 Rekabet Kurumunun verilerine göre 2015-2025 yılları arasındaki 10 yıllık döneme baktığımızda:

2015 yılında toplam 1 milyar 966 milyon dolarlık özelleştirme yapıldı. Özelleştirmeler en çok elektrik enerjisinin üretimi, iletimi ve dağıtımı alanında gerçekleşti. Orhaneli ve Tunçbilek Termik Santralleri, Soma B Termik Santrali, Manavgat Hidroelektrik Santrali ve bu santral tarafından kullanılan taşınmazlar, Fethiye Hidroelektrik Santrali ve bu santrale ait taşınmazlar, Karacaören 1 ve Karacaören 2 Hidroelektrik Santralleri ile bu santraller tarafından kullanılan taşınmazlar, Kadıncık 1 ve Kadıncık 2 Hidroelektrik Santralleri ile bu santraller tarafından kullanılan taşınmazlar ile Fenerbahçe-Kalamış Yat Limanı özelleştirme işlemine konu oldu.

2016 yılında başta elektrik enerjisinin üretimi, iletimi ve dağıtımı faaliyetinde toplam 1 milyar 292 milyon dolarlık satış ve devir işlemi gerçekleşti. Bu yıl; TP Petrol Dağıtım AŞ, Ege Dünya Ticaret Merkezi Ticari ve İktisadi Bütünlüğü, Şanlıurfa Hidroelektrik Santrali, Adıgüzel ve Kemer Hidroelektrik Santralleri, Doğankent, Kürtün ve Torul Hidroelektrik Santralleri, Tortum Hidroelektrik Santrali, Almus ve Köklüce Hidroelektrik Santralleri özelleştirme kapsamına alındı.

2017 yılında yine elektrik enerjisinin üretimi, iletimi ve dağıtımı başta olmak üzere 750 milyon dolarlık özelleştirme yapıldı. Bu yıl içinde özelleştirme kapsamına Yenice Hidroelektrik Santrali, Anamur, Bozyazı, MUT-Derinçay, Silifke ve Zeyne Hidroelektrik Santralleri, Menzelet ve Kılavuzlu Hidroelektrik Santralleri, EXPO 2016 Antalya Uluslararası Sergi ve Fuar Alanı, Hidrojen Peroksit Sanayi ve Ticaret AŞ, Adıgüzel ve Kemer Hidroelektrik Santralleri özelleştirme kapsamına alındı.

2018 yılında başta gıda maddelerinin imalatı faaliyeti olmak üzere 1 milyar 358 milyon dolar; 2019 yılında parasal aracı kuruluşlar alanında 115 milyon dolar; 2020 yılında 22 milyon dolar; 2021 yılında elektrik enerjisinin üretimi, iletimi ve dağıtımı, havalimanı işletmeciliği, liman işletmeciliği ve kargo ve lojistik alanında 413 milyon dolar; 2022 yılında elektrik enerjisinin üretimi, iletimi ve dağıtımı, havalimanı işletmeciliği, doğal gaz ithalatı ve dağıtımı ile imalat alanları dahil olmak üzere 504 milyon dolar; 2023 yılında başta mobilya, tekstil ürünleri, giyim eşyaları ile imalat alanları olmak üzere 180 milyon dolar; 2024 yılında elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı, kültür, sanat, eğlence, dinlence ve spor alanları olmak üzere 121 milyon dolar; 2025 yılında “Elektrik enerjisinin üretimi, iletimi ve dağıtımı, ev eşyalarının toptan ticareti ile kablolamada kullanılan teller ve kablolar ile gereçlerin imalatı olmak üzere 1 milyar 918 milyon dolar tutarında özelleştirme işlemi gerçekleşti.

Uzun vadede kuralsızlaştırmayı ve tekelci birikimi hızlandıran özelleştirmeler, sermayenin kendi içindeki rekabet koşullarını bozması, temel kamu hizmetlerini fiyatlandırarak alt ve bağımlı sınıfların üzerindeki ekonomik baskıyı ve yoksullaşmayı artırması nedeniyle halk arasında arzu edilen politika olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle özelleştirme süreçlerinde popülerleşen bir eğilim olarak “kamu” ismi öne çıkarılmaktadır. Paydaşlık modelinde hem kamunun hem özel sektörün eşitlik ilişkisi kurduğu, kamunun da kazançlı çıktığı izlenimini kuvvetlendirecek “kamu-özel ortaklığı” gibi adlandırmalar revaçtadır. Ancak adı ne olursa olsun kamu paradigmasının lime lime edildiği özelleştirme programları ülkenin geleceğini ipotek etmenin yegane yöntemlerinden biridir.

2015 Sonrası Özelleştirme Tutarı ve Sektörel Dağılım

Yıl

Tutar (Milyon $)

Öne Çıkan Alanlar

2015

1.966

Elektrik üretim, iletim, dağıtım; termik ve HES; yat limanı

2016

1.292

Elektrik üretim/dağıtım; HES; petrol dağıtım

2017

750

Elektrik üretim/dağıtım; HES; fuar alanı; sanayi

2018

1.358

Gıda imalatı

2019

115

Parasal aracı kuruluşlar

2020

22

Çeşitli alanlar

2021

413

Elektrik; havalimanı; liman; lojistik

2022

504

Elektrik; doğal gaz; imalat; havalimanı

2023

180

Mobilya; tekstil; imalat

2024

121

Elektrik, gaz, buhar; kültür, sanat, spor

2025

1.918

Elektrik; toptan ticaret; kablo ve tel imalatı

 /././

Özelleştirme işçi sınıfı ve sosyalizmin dünyaya vurduğu damgayı silmenin koçbaşıdır!-İhsan Çaralan- 

Özelleştirme dendiğinde ilk olarak, devlet tarafından kurulmuş kimi kamu iktisadi kuruluşlarının (KİT) özelleştirilmesi akla gelmektedir. Ama aslında özelleştirme sadece KİT’lerin değil; eğitim, sağlık, yerel yönetim gibi pek çok kamusal hizmetin özelleştirilmesi olarak toplum yaşamının pek çok yönünü etkileyen bir uygulamadır.

Kapitalist devlet, vergi toplayan, savunma ve asayişi sağlamak için oluşturduğu silahlı örgütler olan asker ve polis gücünden ibarettir. Bunlar dışında her tür harcamayı da israf olarak gören bir anlayışa sahiptir. Belki özel sektörün kurmaya gücü yetmeyeceği bazı tesisler burjuva devletler tarafından kurulmuştur. Ama burjuva devletin KİT’ler denilen iktisadi kuruluşları; parasız eğitim, parasız sağlık kurumları, sosyal güvenlik sistemi, yerelle ilgili kamusal hizmet kuruluşları, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi sınıfların mücadelesi ve elbette Ekim Devrimi ve sosyalizmin tehdidi karşısında vermek zorunda kaldığı tavizlerin ürünü olarak oluşmuşlardır.

Nitekim;

- 1929 ekonomik krizi sonrasında Keynesçi uygulamaların krizden çıkış reçetesi olarak devreye sokulması, devletlerin ekonomiye müdahalesi ve KİT’lerin yaygınlaşması,

- Parasız eğitim ve sağlığın, sosyal güvenlik sisteminin tüm emekçileri kapsayacak biçimde genişletilmesi,

- İkinci Dünya Savaşı sonrası bir yandan sosyalizmin Avrupa’nın ortasına dayanması ve başlıca Avrupa ülkelerinde sosyalizmin faşizme karşı mücadelesinde işçi sınıfı partilerinin güçlenerek çıkması, halk yığınları içinde büyük bir prestij kazanması,

- Avrupa’nın başlıca ülkelerinde sosyal devletçilik olarak da ifade edilen sosyal reformcu uygulamaların yaygınlaşması, KİT’lerin büyüyüp genişlemesi,

- İşçilerin sendikalarının örgütlenmesinin kolaylaştırılması, işçilerin fabrika yönetimlerine ortak olmasına varan uygulamaların yaygınlaşması… burjuvazinin fıtratında olup da o ortamda tezahür eden gelişmeler değildir.

Tersine bu reformlar aslında işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalizmin hem işçiler hem de emekçi kitleler arasında kazandığı büyük prestij karşısında düzenini tehlikede gören egemen burjuvazinin, kendi düzenini ayakta tutmak için verdiği tavizlerdi. Bu nedenle burjuvazi, ilk fırsatta bu tavizleri geri almak istedi ve bunun için her fırsatı kullandı.

İş güvencesinin tasfiyesi, esnek çalışma, taşeronlaştırma

Nitekim Sovyetler Birliği Komünist Partisinin (SBKP) 1956’da yapılan 20. kongresinde “Kapitalizmle sosyalizmin barış içinde bir arada yaşayabileceğini” öne sürerek, kapitalist ülkelerdeki sınıf partilerine ve sendikalara, burjuvazileriyle birtakım reformlar üstünden uzlaşabilecekleri çağrısı yapması, bunun işçi sınıfı partilerinde ve sendikalarda büyük kafa karışıklığına ve bölünmelere yol açması, burjuvaziyi; işçi sınıfı tehdidinden kurtulmak için bir fırsat olarak kullanma konusunda cesaretlendirdi.

1970’li yılların ortalarından itibaren başlıca kapitalist ülkelerde burjuvazi, daha önce verdiği tavizleri geri almak için harekete geçti. Neoliberal politikalar çerçevesinde  ‘devletin küçültülmesi’ ve ‘kamusal harcamaların kısıtlanması’  yönünde adımlar atıldı. Bu süreçte özelleştirmeler, 1990’ların başında ilan edilen ‘yeni dünya düzeni’nin altyapısını oluşturacak dönüşümlerin temel aracı olarak kullanıldı.

Kurallı çalışmanın, sendikalaşmanın ve iş güvencesinin merkezi olan KİT’ler tasfiye edilirken; esnek çalışma, taşeronlaştırma, kalite çemberleri ve toplam kalite yönetimi gibi uygulamalar ve teknolojik adımlar atıldı. Bu sürece “kurallı çalışma”  ve iş güvencesine ilişkin kazanılmış hakların ortadan kaldırılması eşlik etti.

Toplam açısından bakıldığında yeni dünya düzeninin altyapısının yenilenmesindeki amacın; işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalizmin dünyaya vurduğu derin damgayı silmek, gelecek kuşaklara “Bu, işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalizmin eseridir” denecek bir iz bırakmamak olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz.

Yani özelleştirme; ilk akla gelen kamusal kaynaklarla oluşturulmuş olan kuruluşların kimi holdinglere, sermaye gruplarına peşkeş çekilmesinden fazlasıdır. Dahası özelleştirme, işçi sınıfının ve sosyalizmin insanlık tarihine vurduğu derin damganın ortadan kaldırılarak, “Bu işçi sınıfı mücadelesinin, sosyalizmin eseridir”  denecek her şeyi ortadan kaldırma girişimidir de.

Kısacası özelleştirme, yeni dünya düzeninin “tarihin sonu” ve “medeniyetler savaşı” tezleriyle sınıf mücadelesini ve işçi sınıfının tarihsel misyonunu reddeden ideolojik yaklaşımın altyapısını kurmanın koçbaşı olarak kullanılmıştır.

Sendikal kazanımlar ve tasfiye süreci

Bu yüzden de ülkemizde özelleştirmenin sonuçları ne olmuştur sorusuna özetle şu şekilde yanıt verilebilir:

- Elbette özelleştirme denince ilk akla gelen, işçi sınıfı ve Türkiye halklarının yüz yıllık birikiminin ürünü olan KİT’lerin, yerli ve yabancı sermaye odaklarına üç otuz para denecek fiyatlarla peşkeş çekilmesidir.

- KİT’lerin önemli bir bölümü, on binlerce işçinin kurallı ve sendikalı çalıştığı, bu nedenle sendikal hareketin istikrarında temel dayanak oluşturan işyerleriydi. Özelleştirmelerle birlikte bu dayanak büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.

- KİT işçileri, Bahar Eylemleriyle başlayan mücadele döneminin başlıca bileşenlerinden biriydi. Özelleştirmeye karşı sonraki on yıl boyunca on binlerce, hatta yüz binlerce işçinin katıldığı kitlesel eylemler gerçekleştirildi. Ancak özelleştirme sürecinde çok sayıda deneyimli işçinin işten çıkarılması, işçi sınıfının en kitlesel mücadele döneminde yetişmiş on binlerce işçinin mücadele dışına itilmesine yol açtı. Bu durum sendikal mücadele açısından ağır bir darbe oldu.

- Özelleştirme yalnızca sermayeye servet aktarımı ve on binlerce işçinin işten atılmasıyla sınırlı kalmadı. Aynı zamanda kapitalist sistemin altyapısının yeniden yapılandırılmasında bir araç olarak kullanıldı. Esnek çalışma, taşeronlaştırma, kalite çemberleri ve toplam kalite yönetimi gibi uygulamalar yaygınlaştırıldı. Bu uygulamalar, “yeni dünya düzeni”nin sınıfsız ve barış içinde bir dünya söylemine ideolojik bir zemin kazandırma işlevi gördü.

- Mücadele içinde yetişmiş öncü işçilerin ve genç sendikacıların özelleştirmeler sonucunda işten çıkarılması, sendikal harekette inisiyatif kaybına yol açtı. Mücadele dönemlerinde baskı altında kalan sendika bürokrasisi ise özelleştirmeler sonrasında yeniden inisiyatifi ele geçirdi.

- Bu süreçte Türk-İş’in AKP’nin arka bahçesi olması için de adımlar atıldı. İktidar partisine yakın bir sendikal yapı olan Hak-İş’in ise, Türk-İş’i hizaya getirmek için kullanılmasından imtina edilmedi.

Sendika bürokrasisinin tutumu üzerinden sendikalar itibarsızlaştırılmak isteniyor. Sendikal mücadelenin ve işçi sınıfının devrimci özelliğini yitirdiği, sendikaların artık eskisi gibi işçilerle sınırlı kalmaması gerektiği, kent yoksullarının da sendikalara üye yapılması gerektiği öne sürülüyor. Hatta “Üye olmak istiyorum” diyen herkesin sendikalara üye olmasını savunan; çağdaş sendikacılık, toplumsal hareket sendikacılığı gibi adlar altında sınıf dışı sendikacılık anlayışlarının nüvelerini yaygınlaştırmak için girişimler arttı. Latin Amerika ülkeleri ve Chavezcilik üzerinden bu durum teorize edilmeye çalışılıyor.

Tıpkı “kurallı çalışma” ve sendikaların, kapitalistlerin işçilere lütfu olmadığı; aksine işçilerin uzun ve çok ağır bedeller ödeyerek elde ettikleri kazanımlar olduğu gibi.

Chavezcilik, toplumsal hareket sendikacılığı gibi akımlar; yeni duruma uygunluk ya da işçi sınıfının artık devrimci özelliğini yitirmesine bağlanarak entelektüel kesimlerde ciddi olarak tartışılır hale geldi.

Deneyimli işçiler tasfiye edildi. Bir kısmı patronlar tarafından, bir kısmı devlet tarafından işten atıldı. Sendikalar tasfiye edildi. Sendika bürokrasisi sendikalardaki yerlerini sağlamlaştırdı. Bu yapı ve izlenen yöntemler içinde yönetime gelen mücadeleci sendikacıların tasfiye edildiği görüldü.

Beş yüz elli bin kadrolu kamu işçisi önemli ölçüde tasfiye edildi. Kamuda karayolları ve demiryolları gibi TİGEM ve KİT’lerde çalışanların çoğu taşerona bölünerek; işçilerin sadece ideolojik değil, aynı zamanda iş yerindeki çalışma süreçlerinde birbirinin rakibi haline gelmesi amaçlandı. Ve bu politika etkili oldu.

Özetle,

Birinci olarak, Bahar Eylemleri’nin ardından özelleştirme politikalarının fiilen hayata geçirilmeye başlanması. İkinci olarak ise özelleştirmenin; esnek çalışma, kalite çemberleri ve toplam kalite yönetimi gibi kavramlarla birlikte, “işçi sınıfının artık eskisi gibi olmadığı” söylemi eşliğinde sunulması.

Sendikasızlaştırma süreci, esnek çalışmanın farklı biçimlerinin mevcut sendikaların bürokratik yapılarıyla çelişen yeni durumlar yaratmasıyla hız kazanmıştır. Esnek çalışmaya ve özelleştirmeye karşı mücadele, zorunlu bir sınıf refleksi olmaktan çıkarılıp adeta bir tercihe indirgenmiştir. Bu süreçte sendikal bürokrasi yeniden inisiyatifi ele almış; bunun sonucunda da sendikasızlaştırma süreci güçlenmiştir.

Örneklerle özelleştirmeler furyası

Sümerbank

1987 yılında Sümerbank’ın özelleştirilmesi kararı alındı ve banka Kamu Ortaklığı İdaresine devredildi. 1988’de Sümerbank Şirketler Topluluğu kuruldu. Holdingin bankacılık birimi 23 Ekim 1995’te Yüksek Planlama Kurulu kararıyla Sümerbank adı altında yeniden yapılandırıldı. 24 Ekim 1995’te Garipoğlu Şirketler Topluluğuna 103.4 milyon dolara satılarak özelleştirildi. Hayyam Garipoğlu adının Malki cinayeti ve Türkbank skandalına karışması, Sümerbank’ın elinden alınmasına neden oldu. Sümerbank 21 Aralık 1999’da TMSF‘ye devredildi. Ardından 9 Ağustos 2001 tarihinde Oyak Grubuna satıldı. Oyakbank AŞ’ye 11 Ocak 2002 tarihinde tescil edilmiştir.

Türkiye Kömür İşletmeleri

2002 yılında TKİ’yi özelleştirmek için yapılan planların tamamlandığını ve iki ay içinde hükümetin onayına sunulacağını söyleyen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Zeki Çakan, TKİ’nin artık yatırım yapmayacağı, kömür ocaklarının rödavansa çıkarılacağı (kiralanacağı), henüz işletmeye açılmayan sahaların ruhsatlarının da özel sektöre devredileceği açıklamasında bulundu. Zeki Çakan, özelleştirme çalışmaları sonucunda, işçi çıkartmalarının yaşanmayacağını kaydetti.

Zonguldak Kömür İşletmeleri

2016 yılında Zonguldak’ta bulunan Karadon Taşkömürü İşletmesinin özelleştirme süreci başladı. Bölgede Karadon dahil 5 maden ocağının daha özelleştirileceği ve 10’a yakın termik santralin kurulacağı belirtildi.

Telekom

Şirket, 14 Kasım 2005 yılında özelleştirme çalışmaları kapsamında, yüzde 55 hissesi ile Oger Telekomünikasyon AŞ’ye devredildi. 6 milyar 550 milyon dolara gerçekleşen devir, cumhuriyet tarihinin en büyük ihalesi olmuştur. Ancak bu rekor 2013 yılında, İstanbul’a yapılacak olan üçüncü havalimanı ihalesi ile el değiştirmiştir. Devir sırasında kablo televizyon yayını ve kablo internet hizmetleri Türksat’a aktarılırken, deniz haberleşmesi ve seyir güvenliği hizmetleri de Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğüne devredilmiştir.

Temmuz 2018’de Oger’in Telekom’un bankalara olan kredi borcunu ödeyememesi nedeniyle, kredi veren bankalar, şirketin Türk Telekom’daki hisselerini devraldı.

17 Ağustos 2018’de BTK’nın devrine izin vermesinden sonra, 29 Ağustos 2018’de Hazine ve Maliye Bakanlığı alacaklı bankalar tarafından devralınmasına onay verdiğini açıkladı.

Etibank

Etibank 2 Mart 1998’de özelleştirme çerçevesinde Dinç Bilgin ve Cavit Çağlar tarafından satın alındı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun (BDDK) 27 Ekim 2000 tarihinde aldığı kararı ile Etibank’ın temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi TMSF’ye devredildi.

Şeker Fabrikaları

Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ’nin (TŞFAŞ) özelleştirilmesi, 22 Haziran 2000 tarihinde IMF’ye verilen niyet mektubu ile gündeme geldi ve birkaç ay sonra Özelleştirme Yüksek Kurulunun (ÖYK) 20.12.2000 tarih, 2000/92 sayılı kararı ile TŞFAŞ özelleştirme kapsamına alındı.

TÜPRAŞ

Türkiye Petrol Rafinerileri veya kısaca TÜPRAŞ, 1983’te Batman, İzmir, İzmit ve Kırıkkale’deki devlete ait 4 petrol rafinerisinin birleştirilmesiyle çatı şirket olarak kurulan ve 2006’da özelleştirilerek Koç Holdinge devredilen anonim şirket.

/././

Özelleştirme ve işçi sağlığı: Risk işçiye, bedel topluma -Deniz İpek- 

Özelleştirme yıllardır “verimlilik”, “rekabet” ve “Kamu zararının azaltılması” söylemleriyle savunuluyor. Ancak sahadaki tablo farklı bir gerçekliğe işaret ediyor. Özelleştirme uygulamaları, işçilerin yalnızca iş yerini değil; özlük haklarını, toplu sözleşme güvencesini ve işçi sağlığı ve güvenliği hakkını kaybettiği kapsamlı bir tasfiye sürecine dönüşüyor. 2007-2017 yılları arasında KİT’lerde çalışan personel sayısı yaklaşık 255 binden 97 bine geriliyor. KİT’lerin toplam istihdam içindeki payı yüzde 18’lerden yüzde 1’in altına düşüyor. Bu yalnızca nicel bir daralma değil; görece güvenceli, sendikalı ve sosyal haklara sahip istihdam biçiminin sistemli biçimde dağıtılması anlamına geliyor.

Özelleştirme sonrası tablo netleşiyor: Ücretler geriliyor, toplu iş sözleşmesi kapsamı daralıyor, ayni ve nakdi yardımlar ortadan kalkıyor; lojman, servis ve yemek gibi sosyal haklar tasfiye ediliyor. Esnek ve sözleşmeli statüler yaygınlaşıyor, sendikalaşma oranı düşüyor. 4/C’den 4/B’ye geçirilen kamu işçileri örneğinde olduğu gibi, işçiler üretim sürecindeki niteliklerine, tecrübelerine ve mesleklerine göre istihdam edilmiyor; aynı statüdeki çalışanlar arasında dahi ücret eşitsizlikleri yaratılıyor. Aynı kurumda yüzde 80 ek ödeme alan ile yüzde 20 alanın yan yana çalışması, özelleştirme sonrası kurumsallaşan ayrımcılığın göstergesine dönüşüyor.

Güvenceden güvencesizliğe: Yatağan deneyimi

Yatağan Termik Santrali özelleştirildiğinde işçiler yalnızca işveren değişikliği yaşamıyor; toplu sözleşmeli işçi statüsünden sözleşmeli kamu personeli statüsüne geçirilerek sınıfsal olarak geriye itiliyor. Ceren Gedik ve Çisel Ekiz Gökmen’in Yatağan üzerine yaptığı çalışma, özelleştirme sonrası nakledilen işçilerin büyük çoğunluğunun ücret, sosyal hak ve iş güvencesi bakımından kayıp yaşadığını ortaya koyuyor. İşçiler üretim alanındaki deneyimlerini kullanamıyor, masa başı işlere yönlendiriliyor; her yıl yenilenen sözleşmelerle güvencesizlik kalıcı hale geliyor. Toplu sözleşme hakkı zayıflıyor, sendikal örgütlülük geriliyor. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik değil, işçi sağlığı açısından da belirleyici. Güvencesizlik arttıkça riskli koşullara itiraz etme kapasitesi azalıyor. İşini kaybetme korkusu, iş güvenliği ihlallerine karşı sessizliği dayatıyor. Deneyimli işçilerin tasfiyesi, üretim sürecindeki kolektif bilgi birikimini zayıflatıyor; deneyimsiz istihdam ve görev tanımı belirsizlikleri kaza riskini artırıyor.

İşçi sağlığı piyasaya devredilirken

Özelleştirme süreciyle paralel olarak işçi sağlığı alanı da piyasalaştırılıyor. İş sağlığı ve güvenliği hizmetleri büyük ölçüde hizmet alımına bırakılıyor; iş güvenliği uzmanı ve iş yeri hekimi fiilen işverene bağımlı hale geliyor. Denetim parçalanıyor, sorumluluk alt işveren zincirleri içinde dağılıyor. Taşeronlaşma arttıkça sorumluluk bulanıklaşıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verileri, Türkiye’de her yıl yaklaşık iki bin işçinin iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiğini gösteriyor. Ölümler en çok madencilik, inşaat, enerji ve taşımacılık gibi özelleştirme ve taşeronlaşmanın yoğunlaştığı sektörlerde gerçekleşiyor. Üretim baskısı artıyor, iş güvenliği önlemleri maliyet hesabına tabi tutuluyor. Psikososyal riskler de bu sürecin görünmeyen boyutu. İşçi sağlığı yalnızca fiziksel risklerden ibaret değil; sınıfsal güvencesizliğin yarattığı yıpranma da sağlık sorunu haline geliyor.

Madencilikte özelleştirme, talan ve İliç

İliç’te yaşanan maden faciası, özelleştirme politikalarının halk sağlığı boyutunu çıplak biçimde ortaya koyuyor. Türkiye’de altın üretimi 2000’li yılların başından itibaren katlanarak artıyor; ruhsat sahaları genişliyor, kapasite artışları hızlanıyor. Madencilik sektörü, en yüksek iş cinayeti oranlarının görüldüğü alanlardan biri olmayı sürdürüyor. Göçükler, patlamalar, kimyasal maruziyetler olağanlaşıyor. Yığın liçi yöntemiyle işletilen altın madeninde yaşanan toprak kayması yalnızca işçilerin yaşamını yitirmesine yol açmıyor; siyanürlü atıkların Fırat Havzası’na karışma riskini de büyütüyor. ÇED süreçlerinin esnetilmesi, kapasite artışlarının onaylanması ve denetimin büyük ölçüde şirket beyanına dayanması, kâr önceliğinin kamusal sorumluluğun önüne geçtiğini gösteriyor. Bu tablo bir “kaza” değil; denetimsizliğin, kapasite zorlamasının ve kâr maksimizasyonunun sonucu olarak ortaya çıkıyor. Madencilikte özelleştirme, yalnızca üretim hakkının devri anlamına gelmiyor; doğanın ve halk sağlığının piyasa mantığına açılması anlamına geliyor. Risk iş yerinde başlamıyor, havzada yayılıyor. Toprak, su ve hava üzerindeki tehdit geniş bir coğrafyayı etkiliyor.

Risk devrediliyor, bedel toplumsallaşıyor

Özelleştirme, kamunun yükünü azaltma iddiasıyla savunuluyor; fakat gerçekte risk kamudan işçiye ve topluma devrediliyor. Güvenceli istihdam daralıyor, sendikal haklar zayıflıyor, iş güvenliği maliyet hesabına tabi tutuluyor, çevresel ve halk sağlığı riskleri artıyor. Kâr özelleşiyor; zarar toplumsallaşıyor. Yatağan’da hak kaybı, İliç’te can kaybı olarak karşımıza çıkan tablo, aynı üretim rejiminin farklı yüzleri. İşçi sağlığını ve halk sağlığını korumanın yolu piyasayı genişletmekten değil; kamusal denetimi güçlendirmekten, yerel yönetimlerden başlayarak toplumsal denetim mekanizmalarını kurmaktan ve örgütlü emeği büyütmekten geçiyor.

/././

Washington’da İran, Venezuela tartışmaları ve kanalizasyon sızıntısı -Aras Coşkuntuncel- 

Perşembe günü Wall Street Journal, Trump’ın İran’da askeri ve sivil hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı seçeneğini değerlendirdiğini yazdı. Aynı gün İran’ın Birleşmiş Milletler (BM) temsilcisi, BM genel sekreteri ve güvenlik konseyine yolladığı resmi mektupta, eğer İran bir saldırıya maruz kalırsa “bölgedeki düşman güçlerin tüm üsleri, tesisleri ve varlıkları” meşru hedeflerdir diye uyarıda bulundu. Bu arada Umman ara buluculuğunda ABD-İran görüşmeleri devam ediyor. Aynı anda ABD ve İsrail’in askeri hazırlıkları da artarak devam ediyor. ABD ve İsrail’in bu tip görüşmeler sırasında saldırması, hatta bu görüşmeleri yem olarak kullanması başvurdukları bir taktik. ABD’nin (ve İsrail’in) artık olup olmayacağı değil, ne zaman olacağı tartışılan İran saldırısının süregelen gelişmelerini, bölge ve dünya için ne anlama geldiğini Fehim Taştekin son yazılarında ve videolarında Evrensel’de detaylı işliyor.[1]  Ben olası İran saldırısının ABD iç siyasetinde nasıl tartışıldığına, özellikle de Kongrede kendilerine muhalif, bağımsız, ya da “demokratik sosyalist” diyenlerin neler dediklerine biraz değineceğim.

Haziran ayında İsrail ve ABD’nin İran’ı bombalaması sırasında yapılan anketlerde Amerikalıların yüzde 85’i İran’a saldırıya karşı çıkmıştı.[2]  Benzer şekilde Amerikalıların büyük çoğunluğu geçtiğimiz ay İran’da, bizzat Mike Pompeo[3]  [4] ve İsrail medyasının övünerek itiraf ettiği gibi, MOSSAD’ın karıştığı eylemler ve saldırılar ve Trump’ın tehditleri sonrasındaki anketlerde de benzer sonuçlar vardı. Kongrede Demokratların, Demokratlarla birlikte hareket eden ve kendine “demokratik sosyalist” diyenler dahil bağımsızların, ve bazı Cumhuriyetçilerin” itirazı ise meselenin şekline yönelik; “Trump tek başına karar alıp bombalamasın; Senatonun onayını alıp bombalasın” diyorlar.

13 Haziran’da İsrail’in İran’a saldırısından hemen sonra Demokrat Partinin Senatodaki Lideri Chuck Schumer “İran’ın vereceği cevaba hazırlanırken, ABD’nin İsrail’in güvenliğine ve savunmasına olan bağlılığı sarsılmaz olmalıdır” demişti. Ayni günlerde Demokratların Temsilciler Meclisindeki Lideri Hakeem Jeffreys ise diplomasiden ve ABD askerlerinin zarar görmemesi gerektiğinden bahsettikten sonra “İsrail’in güvenliğine sarsılmaz bir bağlılığımız var. İran rejiminin özgür dünya için ciddi bir tehdit oluşturduğu açık. İran’ın nükleer güç haline gelmesine hiçbir koşulda izin verilemez” demişti.

İsrail’in ilk saldırıları sonrası Trump da İran’ı tehdit edip teslim olmasını isteyince Temsilciler Meclisinde Cumhuriyetçi Thomas Massie ve Demokrat Ro Khanna, Senato’da ise kendisini “demokratik sosyalist” olarak tanımlayan Bağımsız Senatör Bernie Sanders Trump’ın Kongrenin onayını almadan İran’ı bombalamasını engelleyebilecek tasarılar sunmuştu. Massie ve Khanna’nın tasarısı Temsilciler Meclisinde oylanmaya geçemedi; Sanders’ın tasarısı ise bazı Demokratların da oylarıyla reddedilmişti. Gectigimiz gunlerde Massie ve Khanna tasarılarının oylanabilmesi için tekrar uğraşacaklarını açıkladılar. Schumer de son haftalarda yine “Bu mesele Kongrede görüşülmeyi gerektiriyor” nakaratını tekrarlıyor. Jeffreys daha da muğlak şekilde “Trump Kongreye yeterli bilgi sağlamıyor” diye yakınıyor. Kimsenin emperyalist müdahalelere karşı çıktığı yok, hatta yetersiz diye eleştiren çok. Demokrat Partinin liderlerinden laf kalabalığının ötesinde Trump’ın Kongrenin onayı olmadan İran’ı bombalamaması yönündeki girişimlere bile güçlü bir destek gelmedi şu ana kadar.

Benzer zayıf ve muğlak açıklamalar ABD’nin Venezuela Başkanı Maduro ve eşini kaçırmasından sonra da yapılmıştı, hatta o gün de bugün de Demokratların eleştirileri yapılan haydutluğun Venezuela’da komple bir rejim değişikliğine varmamasına oldu. Örneğin Demokratların Temsilciler Meclisi Lideri Jeffreys operasyondan sonra “Maduro hükümetin meşru başkanı değil. Şüphesiz, Venezuela’da hukukun üstünlüğü ve demokrasi yok, ve bu ülkenin halkı daha iyisini hak ediyor” diye başladığı açıklamasında ilk paragrafı Trump’ı değil Maduro’yu kınamaya ayırmış, sonunda da cılız şekilde Trump’ı yine sadece Kongrenin onayını almadığı için eleştirmişti. Schumer de aynı şekilde Maduro’yu “gayrimeşru” diye kınayarak başladığı açıklamasında Trump yönetiminin Kongreden yetki almamasına itiraz edip Trump’ın Venezuela’yı “İnandırıcı bir plan olmadan” yönetme niyetini “pervasızlık” olarak nitelendirmişti.[5] 

Bir sonraki başkanlık seçimlerinde adaylığını koyacağı konuşulan Demokrat Partinin “demokratik sosyalist” Senatörü Alexandria Ocasio-Cortez ise geçtiğimiz günlerde Münih’teki güvenlik konferansında Trump’ı önce Maduro’yu kaçırdığı için sonra da Venezuela’da rejimi komple değiştiremediği için eleştirdi: “Bu arada, Rubio ve Trump yönetimi Maduro rejimine dokunmadı/bir bütün halinde yerinde bıraktı.”

Geçtiğimiz günlerde ortaya çıktı ki ABD’nin başkenti Washington’da Potomac Nehri’ne haftalarca büyük bir kanalizasyon sızıntısı olmuş[6] ; bu sızıntı bölgedeki tüm şehirlerin zaten kısıtlı olan su kaynaklarını tehdit ederken kamu sağlığından ziyade bütçe kesintilerine ve şirket kârlarına öncelik veren bölgedeki federal, eyalet ve yerel yönetimler ise haftalarca her yere tonlarca yayılan bu lağım pisliğini bitirmek yerine suçu birbirlerine atmaktan başka bir şey yapmamış. ABD siyaseti de budur, böyledir.

Dipnotlar:

  1. [1] https://www.evrensel.net/haber/5971266/abd-iran-rusya-ukrayna-cenevre-den-baris-cikar-mi-bindik-bir-alamete

  2. ^ [1] https://today.yougov.com/topics/international/survey-results/daily/2025/06/23/530e0/3
  3. ^ [1] Pompeo, Trump’ın ilk donemi dışişleri bakanlığı ve CIA direktörlüğü, öncesinde ise dört dönem Kongre üyeliği yapmış biri.
  4. ^ [1] https://x.com/mikepompeo/status/2007180411638620659?lang=en
  5. ^ [1] Zaten sonra bu Demokrat Parti liderleri “ülkemi bombalayın” diye ABD ve İsrail’e yalvaran ve bu savaş yalvarışları sayesinde Nobel Barış Ödülü alan Maria Corina Machado’yu ağırlayıp destek için sıraya girdiler.
  6. ^ [1] https://www.usatoday.com/story/news/nation/2026/02/19/historic-sewer-spill-contaminated-the-potomac-river-where-is-it-now/88738489007/
/././

Bakan Gürlek’in ilk mesajlarının anlamı -Yücel Demirer- 

Adalet Bakanı Akın Gürlek, göreve geldikten sonra verdiği ilk özel röportajında; “Adalet, devletin namusudur. Zedelendiği yerde güven sarsılır, güven sarsılırsa da kamu düzeni bozulur. Ben bir siyasi kimliğin dışında adalet ihtiyacı olan 86 milyon vatandaşımızın yanındayım, onların bakanıyım. . . Biz cumhuriyet savcısı olarak şahıslara bakmayız, kişinin makamına, mevkisine, belediye başkanı olmasına, ünvanına bakmayız.” dedi. Kariyeri boyunca izlediği çizgi dikkate alındığında, yaptıkları ve yapmadıkları açıkça biliniyorken, Gürlek’in bu cümleleri Ziya Paşa’nın ünlü sözünü akla getiriyor: ‘Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.’

Yeni Adalet Bakanının aynı programda söylediği ama hakettiği ilgiyi görmeyen sözleri ve değinmemeyi tercih ettiği konular üzerinde durmakta fayda var. İlk röportajında ayrıntılı bir biçimde üzerinde durduğu konulardan biri yurttaşların dava süreçlerinin uzamasından şikayetçi olmasına ilişkindi:

“Bir boşanma davası, kira davası, kadastro davası çok uzun sürüyor. Kadastro davasını dede açıyor, torunu zamanında bitmiyor. Benim yeni Adalet Bakanlığı dönemimde şu şekilde bir sistem kurmayı düşünüyorum, ‘alo adalet’ hattı kuracağız. . . Mesela vatandaşın bir boşanma davası var. 17 celseden beri vatandaşın boşanma davası bitmemiş, yani burada vatandaş mağdur, bitmesini istiyor. Ya da bir kira davası var. 8 celseden beri kira davası devam ediyor. Burada vatandaş alo adalet hattına ulaşacak.”

Adalet Bakanı Gürlek’in bakan olarak çıktığı ilk televizyon programında ifade ettiği, teknik detaymış gibi görünen bir diğer vurgusu şu oldu:

“Ticaret mahkemeleri, çok önemli mahkemeler. Burada çok büyük davalarımız var. İstanbul’da pilot olarak kurmayı düşünüyoruz, bütün ticaret mahkemelerini tek bir yerde, tek bir binada toplamayı düşünüyorum. . . Bu da bize özellikle ticaret davalarındaki sürecin uzamasını engelleyecek ve yeknesaklığı sağlayacak.”

(Konuyla ilgili HSK Genel Kurulu kararı daha sonra, 20 Şubat 2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı.)

Gürlek ilerleyen günlerde, Adalet Bakanlığı makamından yargı teşkilatına seslendiği konuşmasında;

“İş yükünün farkındayım. Fedakarlığınızı görüyorum. Göreve başladığımız andan itibaren yapısal sorunların çözümü için çalışmalar başlattık. İş yükü analizleri yeniden yapılacak. Norm kadro sistemi güncellenecek. Performans ölçütleri daha adil ve objektif bir zemine oturtulacak. . . Adalet personelimizin özlük haklarını iyileştirmek için somut adımlar atacağız.” dedi.

Gürlek’in açıklamaları bir arada değerlendirildiğinde, her biri uzun çalışmalar/araştırmalar sonunda yasa konusu olabilecek hususların ‘Ben yaptım oldu!’ mantığıyla kolaylıkla hayata geçirilebileceğine ilişkin bir ‘muktedir’ tavrı görülüyor. “Madem böyle bir ihtiyaç vardı, niye şimdiye kadar beklenildi?​” sorusu ise boşlukta cevap bekliyor.
* * *
Yargı bağımsızlığı, hakim tarafsızlığı, doğal hakim güvencesi, hukuk önünde eşitlik, hak arama özgürlüğü, kazanılmış hak, ceza sorumluluğunun kişiselliği, masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkı gibi hukukun temel ilkelerinin ağır darbe aldığı bir dönemde Gürlek’in ‘alo adalet’ gibi kitlelerin kulağına hoş gelecek projelerden bahsetmesi, ticaret mahkemelerini birleştirmek ve personelin çalışma koşullarını iyileştirmek gibi yönetsel uygulamaları öne çıkarması bir tercihi yansıtıyor. Görevdeki ilk haftasında yaptığı bu gibi önerilerin bir ihtiyaca karşılık geldiği ve adalet sisteminin işleyişini rahatlatabileceğini düşünmek mümkün. Ancak hukukun temel ilkelerine uymayışın sistemli bir hal aldığı, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının anlamını yitirdiği bir ortamda Gürlek’in planları özden çok biçime yönelik ve popülist kaygılarla yapılmış bir görüntü sergiliyor.

Yukarda değinilen konularda uzun ve detaylı çözüm önerilerini sunan Gürlek, yargının en yakıcı sorunlarına ya hiç değinmiyor ya da savunma makamının güçlü olmasına değinirken yaptığı gibi konuyu genel cümlelerle geçiştiriyor:

“Avukatlarımızın mesleki güven içinde, saygınlıkla ve etkin biçimde sürdürebilmeleri için gerekli ortamı güçlendirmeye devam edeceğiz. Barolarımızla daha yakın ve düzenli istişare mekanizmaları kuracağız. Fiziki şartlardan, dijital erişime kadar her alanda iş birliğini artıracağız.”
* * *
İndirgemecilik kavramı, karmaşık bir olguya, onun basit yanlarına ya da en küçük ögelerine odaklanarak yaklaşma tercihini tanımlıyor. İlk anda anlamayı kolaylaştırıyor gibi görünse de, indirgemeyi yapana sunduğu gölgeleme ve manipülasyon imkanı nedeniyle ‘kolayca anlaşılan’ın, ‘hızlı çözüm’ün tuzağına düşmemek gerekiyor.

Siyasal iktidarlar, derinliği olan karmaşık sorunları diledikleri boyut ve içeriğe indirgeyip, kendi ihtiyaçları doğrultusunda basitleştirirken ve o konuya yönelik ‘görünür ve hızlı’ çözümler sunarken, süreçleri kendi çıkarı doğrultusunda yeniden tanımlıyor. Asıl gündemi yalın ve anlaşılması kolay hale getirdiği vitrinin arkasına gizleyebiliyor.
* * *
Adalet Bakanı Gürlek, adalet sisteminin dev sorunları içinden merceğini üzerine tutmayı tercih ettikleriyle, işini bilen, atak ve enerjik bir görüntü vermek istiyor. Bunu yaparken hukuk alanındaki sorunları kendi bakış açısına göre sıralayıp, gündemi bu önem sırasına göre tarif ediyor. Ancak bu tercih listesi yargı düzeninin en kritik ve yaşamsal sorunlarını teknik ve yönetsel meselelere indirgeyip, asıl ihtiyaç duyulan düzenlemeleri gölgede bırakma anlamı taşıyor.

Halka muktedir olduğunu düşündürtecek bir ‘alo adalet’ vitrini tasarısı anlatılırken, bu konuda hakim ve savcılara talimat verilmeyeceği, vatandaşın mağduriyetinin iletileceğinin altı çizilmiş olsa da, bir benzeri bilinmeyen bu uygulama ülkemizde yürütmenin yargı üzerindeki etkisinin artarak ve çeşitlendirilerek devam ettirileceğini düşünmemize neden oluyor.

/././

Çalışma Bakanı iftar sofrasına AKP afişiyle gitti 

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, Elazığ’da misafir olduğu bir aile evinde iftar sofrasına oturduğu fotoğrafı paylaştı. Fotoğrafta AKP afişinin olması dikkat çekti.

AKP, Ramazan ayı boyunca “Yeni Evim, İlk İftarım Programları” kapsamında, 6 şubat depremlerinden etkilenen yurttaşları teslim aldıkları evlerde ziyaret edeceğini, iftar sofralarına konuk olacağını duyurdu. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan bu kapsamda Elazığ’da Yıldırım ailesini ziyaret etti. Bu ziyareti sosyal medya hesabında paylaşan Bakan Işıkhan, “Ramazan’ın bereketini Elazığ’da Yıldırım ailesinin iftar sofrasında paylaştık. Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde, tüm gücümüz ve imkanlarımızla depremden etkilenmiş her bir kardeşimizin yanında olmayı sürdüreceğiz. Misafirperverlikleri için Yıldırım ailesine teşekkür ediyor, Rabb’imden bol ve bereketli rızıklar diliyorum” dedi.

Bakan Işıkhan’ın paylaştığı fotoğraflarda ise aile ziyaretlerine, Erdoğan’ın fotoğrafının ve imzasının bulunduğu “Niyetimiz bir, yolumuz bir, inancımız bir” yazılı afiş ile gidildiği ortaya çıktı.

***

EVRENSEL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -22 Şubat 2026-

Kutsal maskenin ardındaki ağ: Epstein, Vatikan ve MAGA -Tevfik Taş-  Milyonlarca sayfalık Epstein belgeleri yalnızca bir pedofili ağını deği...