Tarihi Yarımada'daki meslek liseleri tasfiye ediliyor: 'Mesele mekanın değeri mi?’-Burcu Günüşen-
Sultanahmet, Suphi Paşa ve Cağaloğlu mesleki teknik Anadolu liselerinin tadilat adı altında boşaltılmasının ardından şimdi de bölümler kapatılıyor. Eğitim-İş yöneticisi Gül İnce “Mesele mekânın değeri midir?” diye sorarak MEB’in şeffaf bir açıklama yapmasını talep etti.
İstanbul’un tarihi yarımadasında yer alan meslek liselerinde tasfiye adımları atılıyor. Tarihi okul binaları önce tadilat gerekçesiyle boşaltıldı, şimdi de okullara geri dönülmeyeceği belirtiliyor.
Bu adımlardan etkilenen okulların başında Sultanahmet Mesleki Teknik Anadolu Lisesi, Suphi Paşa Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi ve Cağaloğlu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi geliyor.
Eğitim-İş İstanbul 1 Nolu Şube Başkanı Gül İnce bu okullarla ilgili kendilerine gelen bilgileri soL ile paylaştı.
Sultanahmet MTAL binası İslami Bilimler Fakültesi mi olacak?
Sultanahmet MTAL binasıBuna göre Sultanahmet MTAL, şu an Kadırga MTAL bünyesinde eğitim veriyor. Sultanahmet MTAL içindeki alanların, Kadırga MTAL’deki alanlarla birleştirilmesi ve iki okulun tek okul olarak devam etmesi yönünde girişimlerde bulunulduğu ifade ediliyor.
Sultanahmet MTAL binasının, Marmara Üniversitesi rektörlüğü ile neredeyse aynı yerde bulunması nedeniyle, binanın İslami Bilimler Fakültesi olarak kullanılmak istendiği yönünde iddialar var.
Suphi Paşa MTAL binası öğretmen akademisi mi olacak?
Tadilat gerekçesiyle boşaltılan okullardan biri de Suphi Paşa MTAL.Yine tadilat bahanesiyle boşaltılan Suphi Paşa MTAL, şu anda Alparslan MTAL içinde eğitim veriyor.
Gül İnce bu okulun da binasına geri dönemeyeceği, tarihi binanın öğretmen akademisi olarak kullanılacağı yönünde bilgilerin sendikaya iletildiğini belirtti.
Cağaloğlu MTAL’da tadilat bitti ama dönüşe izin yok
Cağaloğlu MTAL ise tadilatlar bitmiş olmasına rağmen eski binasına dönmesine izin verilmeyen bir diğer tarihi okul.
Cağaloğlu MTAL'in tarihi binası. Okulda Bilişim Teknolojileri alanına öğrenci kaydı yapılmadığı, bu nedenle öğrenci sayısının azaldığı, mevcut öğrenci ve velilerin ilçe milli eğitime çağrılarak ikna edilmeye çalışıldığı, başka okullara nakil için zorlandıkları, 12. sınıf ve üniversiteye hazırlanan öğrencilerin sınavlara sadece dört ay kala başka okullara gönderilmek zorunda bırakıldığı iddiaları da gündemde.
Gül İnce öğrenci velilerinin okuldan nakil istemediklerini belirtmelerine rağmen dilekçe imzalamaya zorlandıklarını ifade ettiklerini, CİMER başvuruları ve verilen cevaplar incelendiğinde, yazılı cevaplarla pratikte yapılan uygulamaların örtüşmediğinin görüldüğünü söyledi.
'Planlı bir tasfiye süreci'
Okulda toplam üç bölüm bulunduğu, Bilişim alanından sonra Büro Yönetimi alanının da kapatılacağı, bu alana öğrenci kaydı yapılmayacağının söylendiği, halihazırda Büro Yönetimi alanında 30 öğrenci bulunduğu Eğitim-İş İstanbul 1 Nolu Şube’ye iletilen bilgiler arasında. Okul öğretmenlerine de norm kadro fazlası olacakları ve kendilerine yer aramaları gerektiğinin söylendiği belirtiliyor.
“Bu tablo, planlı bir tasfiye süreci izlenimi vermektedir" diyen Gül İnce "Tarihi okullar boşaltılmakta, bölümler kapatılmakta, okullar birleştirilmekte, öğrenciler dağıtılmakta, öğretmenler güvencesizliğe itilmektedir” ifadesini kullandı.
'Bu okullar hafızadır, kimliktir, kamu eğitim mirasıdır'
Tarihi okulların sadece bina olmadığını vurgulayan İnce “Bu okullar hafızadır, kimliktir, kamusal eğitim mirasıdır” dedi ve taleplerini şöyle açıkladı:
"Eğitim-İş İstanbul 1 No’lu Şube olarak; okulların kendi binalarına geri dönmesini, öğrenci ve öğretmenlerin zorla başka okullara nakledilmesine son verilmesini, eğitim planlamasının şeffaf ve katılımcı biçimde yapılmasını talep ediyoruz.”
Başka amaçlar için mi kullanılmak isteniyor? MEB açıklama yapmalı
Okullar kapatılarak, bölümler boşaltılarak, öğrenciler sürgün edilerek “eğitim yönetimi” yapılamayacağını dar vurgulayan İnce “merkezi, tarihi ve değerli bölgelerdeki okul binaları” başka amaçlar için mi kullanılmak istendiğini sorarak şu ifadeleri kullandı:
“Bu sebeplerle mi öğrenci yüksek yararı hiçe sayılmaktadır? Anlaşılan o ki bu binalar yalnızca tadilat için boşaltılmamıştır. Mesele mekânın değeri midir?”
Bu süreci kabul etmediklerini belirten İnce “Kamusal eğitime, okul hakkına ve öğrencilerin geleceğine sahip çıkıyoruz. İl Millî Eğitim Müdürlüğü ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın bir an önce kamuoyunu bilgilendiren açık ve şeffaf bir açıklama yapmasını bekliyoruz” dedi.
/././
TSK, NATO tatbikatında ama hedef kim?-Ogün Eratalay-
NATO Steadfast 2026 Tatbikatı Almanya’da devam ediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, çok çeşitli senaryoları içeren tatbikatta muharip güçlerden birisi olarak yer alıyor. Tatbikata güzellemeler düzen boyalı basın ise birliklerimizin Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda kullanıldığını pek güzel unutmuşa benziyor.
NATO’nun 2026 yılındaki en büyük ve kapsamlı tatbikatı Almanya’da devam ediyor. 15 Ocak günü başlayan tatbikatı öncekilerden ayıran şey tatbikatı gerçekleştiren birim. 2022 Ukrayna-Rusya Savaşından sonra iç yapılanmasını değiştiren NATO, olası tehditlere hızlı cevap vermek üzere tümen gücünde Allied Reaction Force (ARF, Müttefik Hazır Kıta Gücü) adı verilen yeni bir birim oluşturdu. Tatbikat NATO Garnizonlarından Joint Force Command Brunssum’da gerçekleştiriliyor. Görev gücünün deklare edilen amacı NATO Kuruluş Anlaşmasının 5. maddesi gereğince Polonya, Litvanya, Letonya ve Estonya’nın ortak güvenliğini sağlamak.
Tatbikatın seyri
11 ülkeden yaklaşık 10 bin askerin katıldığı tatbikata Bulgaristan, Çekya, Almanya, Yunanistan, İtalya, Litvanya, İspanya ve Türkiye’den muharip personel katılıyor. Bunun yanında Belçika, Fransa ve İngiltere’den gözlemciler mevcut. Tatbikat iki aşamadan oluşuyor. Ocak ortasında başlayan kısımda hazır kıta birliklerinin çeşitli senaryolar gereği eşit güç ve kabiliyette düşman birliklerine karşı hızla göreve hazır hale gelerek cepheye intikalini kapsıyor. İkinci aşama ise çeşitli özel tatbikatları içeriyor.
TSK katılımı
Tatbikata Türkiye’den yaklaşık 1500 personel katılıyor. Görev gücünün bileşenleri TCG Anadolu, Derya, İstanbul ve Oruçreis fırkateynleri, zırhlı araçlar, amfibi zırhlılar, su altı taarruz birlikleri ve Bayraktar TB-3 silahlı insansız hava araçları şeklinde. Tatbikat kapsamında Türk Silahlı Kuvvetlerine ait unsurlar, su engeli aşmak üzere istihkam faaliyeti, ileri cephe hattında muharebe, amfibi harekat gibi görevleri yerine getiriyor. Bunun dışında özellikle TB-3 silahlı insansız hava aracı TCG Anadolu’dan iniş kalkış yapma kabiliyetini de tatbikat kapsamında göstermiş oldu.
TCG Anadolu, esasen ABD yapımı dikey iniş kalkış yapabilen F-35 savaş uçakları için inşa edilmişti. Ancak Türkiye, Rusya’dan S-400 savunma sistemleri almasıyla F-35 projesinin dışına çıkarılınca işler değişti. Özellikle Libya İç Savaşı, II. Karabağ Savaşı ve Ukrayna-Rusya Savaşı'nda başarılı olan Bayraktar TB-2, kanatları katlanabilir şekilde revize edildi ve TCG Anadolu’dan kalkabilecek/inebilecek şekilde güncellendi.
Tüm bu hazırlık kime karşı?
Özellikle Almanya’nın kuzeyindeki Holstein bölgesindeki Putos Üssünün açıklarında yapılan deniz ve amfibi tatbikatı dikkat çekiyor. Burada çıkartma gemilerinden sahile askeri birliklerin konuşlandırılmasına yönelik tatbikat öne çıktı. Bu operasyonda FNSS firmasının ürettiği ZAHA zırhlı amfibi araçlar sahne aldı.
Amfibi harekât tatbikatı sırasında ZAHA zırhlılarıNATO Görev kuvvetinin zaten deklare edilmiş faaliyet alanı tatbikatın asıl muhatabının Rusya olduğunu çok açık şekilde ifade ediyor. Özellikle silahlı insansız hava araçlarının amfibi harekâtlarla eşgüdüm halinde kullanılması Baltık bölgesindeki coğrafi koşullara uyum amacının güdüldüğünü de gösteriyor. Bu kapsamda NATO’nun en önemli askeri bileşenlerinden olan Türk Silahlı Kuvvetleri katıldığı tatbikat üzerinden bu plana dahil ediliyor.
Amerikan emperyalizmi ikinci Trump döneminde kanun tanımaz haydutluk siyasetini tırmandırma peşinde. Emperyalizm, egemen ülkelere savaş ilan etmeden saldırıyor, abluka uyguluyor, kafasına göre istediği hedefleri bombalıyor, devlet başkanlarını kaçırıyor, tankerlere el koyuyor. Böylesi bir uluslararası durumda kendi vatanını savunmak üzere eğitilmiş olan emekçi çocuklarının emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmesi övünülecek bir şey olmasa gerek. Emperyalizme karşı yurtta barış, dünyada barış sloganıyla kurulan Cumhuriyet'in emperyalizmin saldırganlıklarının peşinden nasıl sürüklendiğini bu tatbikatla birlikte bir kez daha görüyoruz.
/././
Öcalan ve Komisyon ortaklaşmıştı: Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı kimin çıkarını koruyor?-Ali Ufuk Arikan-
Çözüm süreci kapsamında Öcalan’ın “demokratik entegrasyon koşulu” haline getirdiği ve Komisyon’un da desteklediği Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ne anlama geliyor? Bu “şart” halkın mı, yoksa patronların ve emperyalistlerin mi işine geliyor? Gelin yakından bakalım.
Uzun süren toplantıların ardından Meclis’teki çözüm komisyonu, üç vekil dışında oy birliğiyle hazırladıkları taslak raporu onayladı.
Bu haberde raporun ayrıntılarını değil, Öcalan’ın “demokratik entegrasyon” koşulu olarak öne sürdüğü ve komisyon raporunun da işaret ettiği doğrultuyu, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı kısaca masaya yatıracağız.
Yeni bir tartışma değil: Aynı yemek bir kez daha ısıtılıyor
Avrupa Birliği, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü ve ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı... Hepsinin bu konuda aynı safta olduğunu söyleyerek söze başlayalım.
Emperyalist düzenin en sağlam dayanakları olarak görebileceğimiz bu kuruluşların tamamı “yerel yönetimlerde özerklik” denilen sürecin doğrudan destekçisi ve hatta fikir babası.
Büyük şevkle verilen bu desteğin dayandığı iki temel zemin var.
Bunlardan birincisi, emperyalist güçlerin tüm ülkelerin içine daha derinden nüfuz etmelerini de sağlayacak şekilde merkezi egemenliği zayıflatma istekleri.
İkinci dayanaksa ilkiyle doğrudan bağlantılı olacak şekilde kamusal hizmetlerin bir bütün olarak tasfiyesi, sermayenin “özgür” dolaşımının önündeki engellerin ortadan kaldırılması ve sınıfın birliğinin dağıtılması isteği.
Emperyalistler için bu adımların uygulanmaya konulduğu pilot bölge, sosyalizmin geçici olarak geriye çekildiği ülkeler olmuştu.
Bu ülkelerde “yerel yönetimleri” demokrasiyi güçledirme kılıfı adı altında sürekli parlak etiketlerle masaya süren emperyalistler, öncelikle halka devlet eliyle sunulan kamusal hizmetleri tasfiye etmiş, tam da bu noktada “yerellik” masalını öne çıkarmışlardı.
Yerel yönetimlerin merkezi destek olmayınca birçok hizmeti yerine getirememesi özelleştirmeleri otomatik olarak gündeme getirmiş, bu da “çağın gereği” ve “hizmetlerin daha kaliteli sunulması” kılıfına sarılmıştı.
Bölgesel denklemleri kullanarak işçi sınıfı içindeki eşitsizlikleri daha da derinleştiren bu hamle, düzen için çok boyutlu bir kazanç aracına dönüştü. Bu süreç bir yandan sınıf bütünlüğünü parçalarken, diğer yandan 'bütçe yetersizliği' içindeki yerel yönetimlerin fonlar aracılığıyla giderek emperyalistlerin nüfuz alanına girmesine yol açtı.
Bu hamle Türkiye'de ne işe yarar?
Komisyon raporu ve Öcalan’ın son mesajıyla bu tartışmalar belli ki yeniden alevlenecek.
Bu yüzden baştan not etmek gerekiyor…
Avrupa Birliği, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın istediği, AKP ve MHP’nin de altına imzasını attığı bir sürecin yoksulların yararına olduğunu söylemek, bu düzene ve aşağıda yer alan başlıklara en baştan teslim olmak anlamına geliyor.
- Bölgesel asgari ücret adı altında ülkede sınıfın birliği hedef alınacak, emekçiler arasındaki eşitsizlikler daha da derinleşecek.
- Emperyalistlerin fonlar aracılığıyla ülke içindeki nüfuzu çok daha üst düzeye çıkacak, egemenlik fikri tamamen askıya alınacak.
- Türkiye sermaye sınıfının önündeki son engeller de düzen eliyle ortadan kaldırılacak. Bu sayede geriye kalan son kamusal hizmetler de yerel yönetimler eliyle sermayeye açılacak.
- Merkezi bir planlamayla bölgesel eşitsizliklerin giderilmesine yönelik atılması gereken adımlar fikir düzeyinde dahi olsa masanın dışına itilecek.
- Yerelleşme, katılım, demokratikleşme masalı adı altında sermaye sınıfının ve emperyalist merkezlerin çıkarı her şeyin merkezine yerleşecek, halkın bir bütün olarak düzenin karşısına ortak sorunlarını başa yazarak dikilmesinin önüne geçilmek istenecek.
- Emekçilerin yıllar süren mücadeleler sonucu elde ettiği son kamusal haklar da “yerelleşelim” etiketi altında özel sektörün insafına terk edilecek.
- Ne Türk ne de Kürt yoksullar AKP iktidarı ve emperyalist merkezlerin bu adımlarıyla daha fazla demokratileşecek ve özgürleşecek.
Ve tüm bu maddelerin ardından “yerelleşiyoruz, demokratikleşiyoruz” masalı düzen eliyle üzerimize boca edilmeye devam edecek.
/././
'Aleviler dinsizdir' diyen 'öğretmen' şikayet üzerine görevden alınmıştı: Yerine imam getirildi!-Aslı İnanmışık-
İzmir'de ayrımcılık ve fişleme yaptığı için velilerin tepkisi üzerine okulla ilişiği kesilen kişi yerine bu kez de müftülükten görevlendirme yapıldı. "Aleviler dinsizdir, cinlerle birliktedir" diyen "öğretmen" gitti, yerine imam geldi. Okulla ilişiği kesilen kişinin de öğretmenlik yaptığı ve onun da görevden alındığı ortaya çıktı.
Her yaştan çocuk devlet eliyle gericiliğin kucağına itilirken, okullardan benzer adımlara ilişkin haberler gelmeye devam ediyor.
İzmir'de ilkokulda din dersinde öğrencilere yapılan ayrımcılığı ve sınıfta anlatılan safsataları Ekim ayında gündeme getirmiştik.
Çiğli ilçesine bağlı Yakakent Mahallesi'nde yer alan Kanuni İlkokulu'nda görev yapan bir "din öğretmeni" öğrencilere "mezhepler" üzerinden ayrımcılık yapmış ve 4. sınıf öğrencilerini fişlemişti. Ders sırasında, "Alevi olan var mı?" diye soran bu kişi, birkaç öğrencinin elini kaldırması üzerine öğretmen "Aleviler dinsizdir", "Onlar namaz kılmaz, cinlerle birliktedir, cehenneme giderler" gibi cümleler sarf etmişti.
Yaşananlar velilerin kulağına gidince, söz konusu kişinin ilişiği kesilmişti.
Veliler dilekçe verdi, yanıtı kuruma gidip öğrendi
Ancak veliler işin peşini bırakmadı ve Çiğli İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne dilekçe verildi. Öğretmenlik yaptırılan kişiyle ilgili bilgi istendi.
Çiğli İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne dilekçe teslim etmeye giden 12 veliye sözlü olarak "Size SMS ile dilekçenizin durumuna ilişkin bilgi verilecek" denildi. Ancak aradan 3 buçuk ay geçmesine rağmen dilekçeye yanıt gelmeyince bazı veliler geçtiğimiz günlerde Çiğli İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne giderek durumu sordu.
Veliler bu aşamada da ilginç yanıtlar aldı. İlçe Milli Eğitim'de görevli kişi 3 Kasım 2025 tarihli dilekçeyi göstererek "SMS'le yanıt uygulamalarının olmadığını" söyledi, "velilere postalanan dilekçelerin kuruma geri döndüğünü" öne sürdü.
Dilekçeye yanıt: 'Müftülükten görevlendirme yapıldı'
Öte yandan "din öğretmenliği" görevi verilen kişinin ayrımcılık yaptığı için ilişiğinin kesildiği okula müftülükten görevlendirme yapıldığı ortaya çıktı.
Dilekçede "Adı geçen okula Kaymakamlık Makamının 14 2025 tarihli ve 143765681 sayılı onayı ile Çiğli Müftülüğünden öğretmen görevlendirmesi yapılarak bahsi geçen öğretmenin görevine son verilmiştir" ifadelerine yer verildi.
Yani öğrencilerin dersine artık imam giriyor.
Tepkiler üzerine okulla ilişiği kesilen kişi öğretmen mi?
Ücretli öğretmenlik yapan söz konusu kişinin öğretmen mi, imam mı yoksa sertifikalı bir eğitmen mi olduğu bilinmiyordu.
Dilekçeye verilen yanıtta bu konuyla ilgili yine detaylı bilgi verilmezken, ayrımcılık yapan kişinin ek ders ücreti karşılığı görevlendirildiği ve "görev almak üzere sistem üzerinden kendisinin başvuruda bulunduğu" belirtildi.
Yalnızca "Gerekli şartları taşıdığı, Adli Sicil Kaydı'nın bulunmadığı tespit edilmiş ve Kaymakamlığın 09 Eylül 2025 tarihli onayı ile görevlendirilmesi uygun görülmüştür" denildi.
Dolayısıyla bu kişi de müftülükten mi görevlendirilmişti, imam mıydı bilemiyoruz.
'Kardeşi de görevden alındı' Okullarda derslere kimler giriyor?
İlçe Milli Eğitim'de görevli bir yetkilinin söyledikleri ise kaygı verici.
Dilekçeyle ilgili bilgi almaya giden velilerle şifahen açıklama yapan kişi, "söz konusu kişinin kardeşinin de görevine son verdiklerini" söyledi.
Kardeşinin görevden alınma sebebini ve hangi okulda görev yaptığını ise paylaşmadı.
İzmir'de geçtiğimiz günlerde Buca ilçesinde cübbeli bir kişinin öğrencileri tekbirler eşliğinde Yeşilbağlar Camii’ne götürdüğü anlara ait görüntüler gündem olmuştu. Eğitimde kent genelinde ortaya çıkan gericileşme örneklerine soL'da yer vermiştik.
***
Atatürk panosu kırıldı, öğrenciler dövüldü, hırsızlık zirve yaptı: Her taşın altından aynı isimler çıkıyor!-Özkan Öztaş-
Ağrı’nın Taşlıçay ilçesinde okullarda yaşandığı iddia edilen yolsuzluk, kayırmacılık ve mobbing zinciri yeni dilekçe ve belgelerle daha da ağırlaştı. Lojmanların usulsüz tahsisinden öğrenci gıdalarının eve taşınmasına, çifte maaş iddialarından fiziksel şiddet suçlamalarına kadar çok sayıda başlık soruşturma konusu.
Taşlıçay ilçesinde daha önce gündeme getirdiğimiz yolsuzluk haberlerinin ardından, haber merkezimize ve sendikalara yeni ihbarlar ve belgeler ulaşmaya devam ediyor.
Ortaya çıkan son dilekçeler ve mağdur anlatımları, okulların her türlü imkanından şahsi olarak faydalanıldığını ve yıllar içinde hesap sorulmayan bir dokunulmazlar grubunun oluştuğunu gösteriyor. Konuya dair açıklama yapan Eğitim-İş Ağrı Şube Başkanı Hüseyin Akboğa, adliyeye de yansıyan olaylar zincirinde okulların tamamen çiftlik haline getirildiğini belirtti.
İlçe Milli Eğitim'in duyarsızlığına ve Eğitim-Bir-Sen'in olayların üstünü örtme çabasına dikkat çeken Hüseyin Akboğa, bu durumun suistimallere giden yollardaki taşları döşediğini vurguladı. Yöneticilik sınavını kazanan başarılı idarecilerin yatılı bölge ortaokulunu tercih etmemeleri için tehdit ve baskıya maruz kaldığını belirten Akboğa, bazı öğretmenlerin can güvenliğinin tehlikeye atıldığını, savcılıktan uzaklaştırma kararı almak zorunda kaldıklarını söyledi. Okların sürekli aynı kişilere ve Eğitim-Bir-Sen'e yönelmesinin sistematik bir organizasyonu işaret ettiğini vurgulayan Hüseyin Akboğa, öğretmenlerin bu yapı karşısında başarılı olamadığını, tayin olup giden birçok öğretmenin inatla kamuoyuna ulaşıp yaşadıklarını anlattıklarını dile getirdi.
'Haksızlıklar, yolsuzluklar ve kural tanımamazlık olayı bu raddeye vardırıyor'
Eğitim-İş Sendikası Ağrı Şube Başkanı Hüseyin Akboğa, devam eden soruşturmaların nitecesiz kaldığına dikkat çekiyor.
Akboğa soL'a yaptığı değerlendirmeye şu sözlerle devam etti:
"Taşlıçay ilçemizde eğitim-öğretimin niteliğinden, öğrencilerin başarısından, öğretmenlerin mutluluğundan bahsedeceğimize böyle konulardan bahsetmek zorunda kalıyoruz. Yıllardır üstü örtülen haksızlıklar, yolsuzluklar ve kural tanımamazlık olayı bu raddeye vardırıyor. Her taşın altından malum sendika ve kolladığı idareciler çıkıyor. Tüm konular defaatle şikayet sebebi olmasına rağmen cezasız kalması kişilerin kamuya olan güvenini sarsmaktadır. Eğitim-İş olarak vicdan sahibi yöneticilerin ve soruşturmacıların gereğini yapacağına inanmak istiyoruz. Artık Ağrı ile ilgili güzel konulardan bahsetmek istiyoruz."
Lojmanlarda kayırmacılık ve insanlık dışı yaşam koşulları
İddiaların ve dilekçeye yansıyan şikayetlerin en önemli ayaklarından birini barınma hakkının gasp edilmesi oluşturuyor.
Öğretmenlere kırık camlı, sökülmüş petekli, çatısı akan ve ciddi hijyen sorunları barındıran yaşanamaz durumda lojmanlar gösterilirken, iyi durumdaki lojman dairelerinin okulda görevli olmayan kişilere ve yönetici yakınlarına tahsis edildiği belirtiliyor. Bekar öğretmenlerin ya birlikte yaşamaya ya da lojmandan çıkmaya zorlandığı ifade edilirken, yatılı bölge okulunda görevli olmayan şahısların yıllardır bu lojmanlarda kaldığı iddia ediliyor.
Lojman tahsislerinin ve kira ödemelerinin mevzuata tamamen aykırı yapılması, kamu malının idaresinde eşitsizlik ve kayırmacılığın ulaştığı noktayı ortaya koyuyor.
İdarecilerin çocuklarına özel sınıflar, belletmenlere çifte maaşlar
Öğrencilerin eğitim hakkı ve kamu kaynakları da yöneticilerin keyfi kararlarına kurban ediliyor.
İddialara göre, anasınıfı şubeleri yalnızca yöneticinin kendi çocuklarının yaşına uygun olduğu dönemlerde açılıp kapatılıyor ve sınıf materyalleri kayırmacı bir biçimde başka okullara aktarılıyor. Yöneticilerin, bazı öğretmenlerin görev yaptığı okullarda önyargı oluşturmak için karalama kampanyaları yürüttüğü ve öğretmenleri öğrenciler önünde aşağıladığı ifade ediliyor.
Yolsuzluk iddiaları bununla da sınırlı kalmıyor.
Belletmenlik görevi olan idarecilerin aynı zamanda halk eğitim kursu açarak iki yerden çifte ücret aldığı, ancak açılan bu kurslara fiilen girmediği öne sürülüyor. Yatılı bölge okuluna ait servis aracının idarecilerin özel işleri için kullanılması bir yana, öğrenciler için alınan ekmek ve kuruyemiş gibi temel gıda ürünlerinin yöneticiler tarafından kendi evlerine götürülerek zimmete geçirilmesi iddiaların en vahim boyutlarından birini oluşturuyor.
Atatürk panosuna tahammülsüzlük ve öğrencilere kemerli dayak
Okuldaki idari keyfilik ve zorbalık, çocuk hakları ihlallerinde bir başka hal alıyor.
Okulda hazırlanan bir panoda Atatürk'ün yüzünün kapatıldığı bahanesi öne sürülerek panonun parçalandığı ve panoyu hazırlayan öğretmenin öğrenciler önünde azarlandığı belirtiliyor.
Ancak bu iddianın gerçeği yansıtmadığı ve aynı yöneticilerin daha sonra parçaladıkları o panonun önünde fotoğraf çektirdiklerine dair belgelerin bulunduğu ifade ediliyor.
Dilekçelerdeki en kritik detaylar ise okuldaki fiziksel şiddet vakaları.
Öğrencilerin acımasızca dövüldüğü, kız öğrencilere ağır hakaretler edildiği ve bir yöneticinin adaylık seminerinde yeni öğretmenlere öğrencileri kemerle dövdüğünü övünerek anlattığı iddia ediliyor. Okul içinde yöneticiler arasında şiddetli kavgaların yaşandığı da belgelerde yer buluyor.
Tüm bu ağır suçlamalara ve yaşananlara rağmen, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'nün şikayetleri geçiştirdiği, yöneticiler hakkında sendikal ve akrabalık ilişkileri sayesinde koruma kalkanı oluşturularak hiçbir resmi işlem yapılmadığı vurgulanıyor.
***
Süreç analizi: AKP'nin 'Asya'ya hücumu' bize ne anlatıyor?-Emre Köse-
Varlığını Afrika ve Arap ülkelerinde genişlettiği bilinen Türkiye sermayesinin pek dikkate nail olmayan yoğun "yatırım faaliyetleri" Asya'da da mevcut. TİKA'nın "keşif" niteliğinde faaliyetleri ve "kapasite geliştirme projelerinin" beraberinde patronlar, son 10 yılda bir "Asya'ya hücum" dönemi başlattı.
Bir sonraki emperyalist paylaşım savaşının yaşanacağı yönünde kehanetlere konu olan Asya, yirmi birinci yüzyılın üçüncü on yılında, AKP'nin "Yeniden Asya" teşebbüsüyle sadece diplomatik bir söylem olmaktan çıkarak kurumsal bir yapıya kavuştu.
Söz konusu "Asya'ya hücum" açılımının somut yansımaları, Müslüman nüfusun yoğun olduğu ve yüksek kâr potansiyeli barındıran Güney ve Güneydoğu Asya coğrafyasında izleniyor. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) tarafından yürütülen "diplomasi" faaliyetleri ile silah, enerji ve hızlı tüketim sektörlerinde faaliyet gösteren sermaye gruplarının doğrudan yatırımları, bölge ülkeleriyle tesis edilen ilişkileri "stratejik ortaklık" seviyesine taşıyor. Endonezya, Malezya, Pakistan ve Bangladeş ekseninde gelişen çok katmanlı varlık, AKP'yi "bölgesel aktör" kimliğine büründürdü.
TİKA'nın 'kapasite geliştirme projelerine' dair bilinenler
Bilindiği ölçüde, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA), 1992 yılındaki kuruluşundan bu yana 170'ten fazla ülkede 32 bini aşkın proje ve faaliyet gerçekleştirirken, AKP iktidarının bir tür keşif aygıtı konumunda. Kurumun 2024 yılı itibarıyla dünya genelinde hayata geçirdiği 1600'den fazla proje, uzun vadeli nüfuz ilkeleri çerçevesinde şekillendiriliyor. Güney ve Güneydoğu Asya bölgeleri, TİKA'nın "Doğu ve Güney Asya ile Pasifik ve Latin Amerika" dairesi kapsamında değerlendirilirken, bu bölgedeki faaliyetler için 2024 yılında yaklaşık 268,8 milyon TL bütçe tahsis edildiği belirtiliyor.
TİKA'nın bölgedeki stratejisi, salt yardım temelli bir modelden ziyade, muhatap ülkelerin idari ve beşeri altyapısına müdahale etmeyi amaçlayan bir çerçeveye oturuyor. Bu bağlamda, 2024 yılında söz konusu geniş coğrafyada gerçekleştirilen proje sayısı, Kovid-19 salgını sonrası toparlanma süreçlerinin etkisiyle 176 seviyesine ulaştı. Kurumun bölgedeki fiziksel mevcudiyeti, stratejik olarak konumlandırılan Program Koordinasyon Ofisleri aracılığıyla tesis ediliyor.
TİKA'nın bölgedeki faaliyetlerini yerinden yönetmek ve yerel ihtiyaçlara hızlı cevap verebilmek amacıyla kurduğu ofis ağı, bölge ülkeleriyle kurumsal temasın sürekliliğini temin ediyor. Özellikle Pakistan ve Bangladeş'te faaliyet gösteren ofisler, "teknik işbirliği" süreçlerinde kritik görev üstleniyor. Kurumun Pakistan'da iki ayrı birimi bulunuyor; İslamabad'da Sector F-6/3 bölgesinde yer alan Program Koordinasyon Ofisi ile Karaçi'de DHA Phase 6 bölgesindeki İrtibat Ofisi üzerinden faaliyetler koordine ediliyor. Bangladeş'teki operasyonlar Dakka'nın Baridhara Diplomatik Bölgesi'nde yer alan Program Koordinasyon Ofisi vasıtasıyla yürütülürken, Filipinler'deki süreçler ise Metro Manila'da bulunan Program Koordinasyon Ofisi üzerinden yönetiliyor.
Mevcut ofislerin varlığı, AKP'nin bölgeye yönelik ilgisinin "konjonktürel" değil "yapısal" olduğunu gösteriyor. 2024 yılı faaliyet raporu verilerine göre, TİKA'nın bölgedeki öncelikleri arasında 150'nin üzerinde projeyle sağlık ve 160 projeyle tarım ve hayvancılık sektörleri bulunuyor.
TİKA'nın Malezya'daki ayak izleri
Malezya, TİKA'nın Güneydoğu Asya'daki faaliyetlerinde en kapsamlı projelerin yürütüldüğü ülkeler arasında yer alıyor. Ülkede yerleşik Program Koordinasyon Ofisi bulunmamasına rağmen projeler büyükelçilik eşgüdümü ve Ankara merkezli operasyonlarla icra ediliyor.
Kuala Lumpur'daki Taman Sinar Harapan Ziyad Zolkefli Cheras Bakımevi'nde yürütülen proje, bu adımların somut örnekleri arasında öne çıkıyor.
Sağlık alanında ise Malezya'nın en köklü sağlık kompleksi olan 155 yıllık Kuala Lumpur Hastanesi'ne hasta servis aracı temin edildi. Söz konusu araç, 12 binden fazla çalışanı ve 2 bin 300 yatak kapasitesi bulunan kurumun lojistik operasyonlarına katılıyor. Bilimsel sahada ise Malezya İslam Bilim Üniversitesi (USIM) bünyesindeki İslami Değerli Taşlar Araştırma Laboratuvarı'na sağlanan spektroskop, refraktometre ve polariskop gibi ileri teknoloji ekipmanlar sayesinde mineralojik testlerin dijital ortamda hassas şekilde yapılması sağlandı ve Malezya'nın araştırma kapasitesi artırıldı.
Bangladeş ve Pakistan'da 'insani diplomasi'
Güney Asya'nın iki kalabalık ülkesi olan Bangladeş ve Pakistan'da TİKA'nın faaliyetleri, kriz yönetimi ve eğitim altyapısı ekseninde yoğunlaşıyor. Bangladeş'te Dakka ofisi üzerinden yürütülen çalışmaların önemli bölümünü, Arakanlı sığınmacılara (Rohingya) sağlanan gıda ve temel ihtiyaç yardımları oluşturuyor. İnsani yardım bir tür paravan işlevi görüyor; "mesleki eğitim" merkezleri adı altında Türk şirketlerinin devasa ucuz işgücü havuzuna erişim elde ettiği görülüyor.
TİKA, Pakistan'da ise 2024 yılı itibarıyla eğitim ve sağlık sektörlerine yönelik projelerde yer aldı. TİKA, Pakistan'daki ofisleri aracılığıyla tarımsal projelere dahil oluyor ve genç işgücünün "istihdam edilebilirliğini" sağlayacak mesleki eğitim programlarını destekliyor.
Türk silah sanayisinin Asya'daki nüfuzunun ölçeği
Öte yandan Türkiye silah sanayisinin, son on yılda küresel pazardaki payını artırarak özellikle Malezya ve Endonezya gibi ülkeler için en temel tedarikçilerinden biri haline geldiği biliniyor. Türkiye'nin bu bölgedeki pazar payını genişletmesi, Batılı veya Rus tedarikçilerin aksine sunulan "teknoloji transferi" ve "ortak üretim" modellerine dayanıyor.
Endonezya, Türkiye'nin Güneydoğu Asya'daki en kapsamlı savunma ortağı konumunu koruyor. FNSS ve Endonezyalı PT Pindad şirketi tarafından ortaklaşa geliştirilen KAPLAN MT (Harimau) orta ağırlık sınıfı tank projesi, iki ülke arasındaki savunma sanayisi işbirliği anlaşmalarının ulaştığı seviyeyi gösteriyor. Toplam 18 adet tankın üretimini kapsayan proje çerçevesinde, ilk 10 tankın imalatı Türkiye'de tamamlandı; kalan 8 tankın üretimi ise teknoloji transferi modeliyle Endonezya'da gerçekleştirilerek 2024 yılında kullanıcı makamlara teslim edildi. Türkiye'nin ilk tank sınıfı ihracatı olan bu teslimat, Endonezya ordusunun paletli personel taşıyıcı ihtiyacı için de Türkiye ile ortaklığı tercih etmesinin yolunu açtı. Ekim 2024'te düzenlenen SAHA Expo fuarında KAPLAN Zırhlı Personel Taşıyıcı (ZPT) geliştirme ve üretim sözleşmesi imzalandı ve 30 ton sınıfı bu aracın imalat faaliyetlerinin 2025 yılı içerisinde başlaması kararlaştırıldı.
Silah sanayisindeki işbirliği kara platformlarıyla sınırlı kalmıyor. Endonezya, TUSAŞ tarafından geliştirme aşamasında olan beşinci nesil milli muharip uçak KAAN projesinin potansiyel ortakları ve ilk yurt dışı müşterileri arasında değerlendiriliyor. Ayrıca Türk tersanelerinden sipariş edilen İstif sınıfı fırkateynler ve 2022 yılında Roketsan ile imzalanan 528 milyon dolarlık KHAN kısa menzilli balistik füze sistemi anlaşması, ülkenin bölgesel deniz ve hava üstünlüğünü Türk teknolojisiyle tahkim ettiğini gösteriyor.
Malezya, Güney Çin Denizi'ndeki tartışmalı bölgelerde gözetleme kapasitesini artırmak amacıyla Türk şirketlerinden insansız hava araçları ve deniz platformları tedarik ediyor.
Bangladeş ise 2021 yılından bu yana Türk silah sanayisi ürünlerinin en büyük dördüncü ithalatçısı konumuna yükselerek bu alanda derinlik kazandı. Bangladeş ordusu, envanterine kattığı 15 farklı kategorideki Türk ekipmanıyla savunma mimarisini modernize ediyor. Roketsan tarafından üretilen TRG-300 Kaplan orta menzilli füze sistemleri, Otokar üretimi Cobra hafif zırhlı araçları ve Baykar üretimi Bayraktar insansız hava araçları bu modernizasyonun temel bileşenlerini oluşturuyor. Türk askeri personelinin Bangladeş'te yürüttüğü "eğitim faaliyetleri", bu sistemlerin sadece teknolojik tedarik değil, iki ülke arasında askeri doktrin paylaşımı süreci olduğunu gösteriyor.
Aksa Enerji'nin Asya'daki ayak izleri
Türkiye'nin Güney Asya'daki iktisadi varlığının önemli ayaklarından birini enerji projeleri oluşturuyor. Aksa Enerji, Türkiye'nin en büyük halka açık bağımsız elektrik üreticisi sıfatıyla Güney Asya pazarında aktif rol üstleniyor. Şirket, 2024 yılının mart ayında Bangladeş'in ilk özel sektör enerji şirketi olan Khulna Power ile 115 megavat (MW) kapasiteli Khulna KPC Ünite II elektrik santralinin satın alınması için varlık satın alma anlaşması imzaladı.
Aksa Enerji'nin küresel operasyonel gücü 2025 yılının ilk yarısında 3 bin MW kurulu kapasiteyi aşarken şirket, Özbekistan'da yürüttüğü projelerle bölgedeki en büyük Türk yatırımcısı konumuna geldi. Özbekistan'da rekor sayılacak 7 aylık sürede tamamlanan 430 MW kapasiteli Talimercan santrali tam kapasiteyle devreye alındı. Eşzamanlı olarak 492 MW kapasiteli Taşkent A ve B santralleri ile Warstila ortaklığında modernizasyonu tamamlanan 298 MW kapasiteli Buhara santrali aktif olarak enerji arzını sürdürüyor.
Şirketin iştiraki Aksa Power Generation, Endonezya'da kurduğu PT Aksa Power Indonesia aracılığıyla jeneratör pazarında dünyadaki ilk üç üreticiden biri olma hedefine doğru ilerliyor. Aksa Enerji'nin finansal performansındaki yüzde 39'luk FAVÖK (Faiz, Amortisman ve Vergi Öncesi Kâr) artışı ile Africa Finance Corporation (AFC) ve TSKB'den sağlanan toplam 230 milyon dolarlık finansman paketleri, şirketin Güney Asya ve Afrika yatırımlarını "sürdürülebilir" bir zemine oturtuyor.
İnşaat tekelleri Pakistan'da
Bunun yanı sıra Türk müteahhitlik sektörünün, Pakistan coğrafyasında yürüttüğü projeler de dikkate değer. Pakistan'da tamamlanan 72 projenin toplam değeri 3,5 milyar dolara ulaşırken bu projeler ulaşım, konut ve enerji gibi stratejik alanlarda yoğunlaşıyor.
Limak İnşaat, Pakistan'ın otoyol ağının modernizasyonunda ana yükleniciler arasında yer alıyor. Şirketin tamamladığı projeler arasında ülkenin iç ve dış ticaret koridorlarını birbirine bağlayan hatlar olan Hassanabdal-Havelian Karayolu (E-35) ve Zhob-Killi Khudae Nazar (N-50) otoyolu bulunuyor. Ayrıca Rawalpindi-İslamabad Metrobüs projesinin her iki etapta da Türk mühendisliği ile tamamlanması ulaşım altyapısına doğrudan teması temsil ediyor.
Beyaz eşya şirketleri de pastadan pay alıyor
Türk şirketlerinin Güney Asya ve Güneydoğu Asya pazarındaki mevcudiyeti, sadece ağır sanayi ile sınırlı kalmayıp halkın doğrudan tüketimine yönelik sektörlerde de mevcut. Arçelik ve Hayat Kimya, buradaki iki kritik aktör.
Arçelik, 2016 yılında Pakistan'ın pazar lideri beyaz eşya üreticisi Dawlance'ı 243-258 milyon dolar bedelle satın alarak Türkiye'nin bölgedeki en büyük sanayi yatırımlarından birine imza atmıştı. Bugün Dawlance markasıyla Arçelik, Pakistan'daki beyaz eşya pazarının yüzde 40'ından fazlasına hakim durumda. Karaçi ve Haydarabad'daki üç fabrikada 4 bin işçi çalıştıran Arçelik, Pakistan'ı "İpek Yolu" ülkelerine yönelik bir üretim ve lojistik üssü olarak kullanıyor. Bangladeş pazarında ise Arçelik buzdolabı kategorisinde 2. sıraya yerleşti.
Bunun yanı sıra Hayat Kimya, 2020 yılından bu yana yürüttüğü 1,1 milyar dolarlık devasa yatırım programının önemli bir ayağını Güneydoğu Asya coğrafyasına ayırıyor. Şirket, Malezya'nın Selangor eyaletinde kurduğu fabrika ile Molfix bebek bezi ve diğer hijyen ürünlerinin yerel üretimini yapıyor. Hayat Kimya'nın Malezya yatırımı, salt üretim tesisi olmanın ötesinde ASEAN pazarındaki 600 milyonu aşkın bir tüketici havuzuna erişmesini sağladı.
2024 yılında Ar-Ge'ye ayrılan 1 milyar TL'lik bütçe, şirketin Malezya ve Vietnam gibi pazarlardaki nüfuzunu artırıyor. 2021 yılını 3,1 milyar dolar ciro ile kapatan grup, bu başarısının yüzde 55'inden fazlasını tüketici ürünleri grubundan elde etti.
Kambersiz düğün olmaz: Serbest ticaret anlaşmalarına dair detaylar
AKP ve patronlar, bölgedeki nüfuzlarını Serbest Ticaret Anlaşmaları (STA) ve Karma Ekonomik Komisyon (KEK) mekanizmalarıyla güçlendiriyor. 2024 yılında Türkiye ile Malezya arasındaki dış ticaret hacmi yüzde 10,6 artarak 5,1 milyar dolara ulaştı. Türkiye'nin Malezya'ya ihracatı 449 milyon dolar seviyesinde kalırken, ithalatı 4,6 milyar doları aştı ve söz konusu durum 4,2 milyar dolar dış ticaret açığına yol açtı.
İhracat kalemleri incelendiğinde kıymetli taşlar (yüzde 25,3), inorganik kimyasallar (yüzde 9,0) ile makine ve mekanik cihazlar (yüzde 8,1) ilk sıraları alıyor. İthalat kalemlerinde ise demir ve çelik (yüzde 26,4), hayvansal ve bitkisel yağlar olan palm yağı (yüzde 17,2) ve elektrikli makineler (yüzde 14,8) başı çekiyor. Malezya, ASEAN ülkeleri arasında Türkiye'nin en büyük "dış ticaret ortağı" olma özelliğini sürdürürken, dengesizliğin giderilmesi için silah sanayisi ve yüksek teknoloji ihracatının artırılması temel hedef olarak belirleniyor.
Diğer taraftan Türkiye ile Pakistan arasındaki ticaret hacmi 2024 yılında bir önceki yıla göre yüzde 35 artış göstererek 1,4 milyar dolar sınırını aştı. İki ülke tarafından belirlenen 5 milyar dolarlık ticaret hedefi doğrultusunda, 2025 yılı eylül ayında İslamabad'da gerçekleştirilen 16. Dönem KEK toplantısı kritik bir dönemeç oldu. Söz konusu KEK protokolü; KOBİ'ler, eğitim, sağlık ve e-ticaret gibi alanlarda "somut işbirliği" adımlarını içeren bir yol haritası sunuyor.
Endonezya ile yürütülen Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (IT-CEPA) müzakerelerinde 2024 yılı haziran ayında üçüncü tura gelinmişti. Avrupa Birliği'nin Endonezya ile imzaladığı CEPA anlaşması da, Türkiye'nin pazardaki gümrük vergilerinin kaldırılması hedefinde kıyaslama zemini oluşturuyor.
Sadece açık kaynak verilerin sunduğu tablo net; AKP'nin "büyüme" ve "genişleme" serüveninde Asya, epey bir dikkati hak edecek konumda. Bunun jeopolitik sonuçları da orta vadede netleşeceğe benziyor.
Afrika Boynuzu'nda gerilim yükseliyor, Türkiye hamle yapıyor: Erdoğan neden Etiyopya'ya gitti?
AKP'nin yurtdışındaki eli TİKA: SSCB'nin dağılmasıyla kuruldu, 15 Temmuz'la önem kazandı
/././
Laiklik, laisizm…-Aydemir Güler-
Laikliği burjuva devrimleri bir toplum ve devlet sistemi mertebesine taşıdı. Ama kapitalizmin savunucuları bir azgın güruha dönüşeli beri, laisizm emekçi sınıfların pankartlarına yazılmak durumundadır.
Tayyip Erdoğan bize bir kez daha, AKP iktidarının birilerinin “hayat tarzlarına” hiçbir zaman müdahale etmediğini (!) anlattı. Yalnız kurduğu cümle ilginçti... “Hayat tarzlarına müdahale edilmeyen” o birileri kimdir, diye dikkatle okursanız “azgın güruh” ifadesine ulaşıyorsunuz! İsteyen o cümleye göz atabilir…
Laikliğin bu kadar özgürlükçü olamayacağını itiraf etmek durumundayım. “Azgın güruh” diye tanımlanabilecek unsurların laik bir devlet tarafından hoş görülmesi ve bunların yaşam tarzlarına müdahale edilmemesi mümkün değildir. Tabii kimin nasıl azdığına göre değişir…
Erdoğan’ın kullandığı tabir, açıkça toplumsal normların ötesine taşmayı kast ediyor. Üstüne, bu eylemin saldırganlık barındırdığını ve kolektif karakter taşıdığını anlıyoruz. Kolektif bir eylem, çoğunlukla ideolojik temele yaslanır.
Örneğin cinsel zorbalık bu özellikleri kapsar. Kız çocuklarıyla evlenebilmek için medeni kanunun etrafından dini nikâhla dolanmayı, fuhuşa zorlamayı, bu amaçlarla insan ticareti yapmayı meşru görenler var. Bunlar görüşlerini alenen savunabiliyor, aralarında ağlar kuruyor, yönettikleri kurumlarda zorbalığı geleneksel hale getirip kuşaktan kuşağa aktarıyorlar.
Bu suç türü, biz sapkınız diye işlenmiyor. Bir ideolojiyle, sık sık din kullanılarak aklanıyor. Başka yerler ve kültürler bir yana, Müslümanlıkta Peygamberin özel yaşamına gönderme yapıldığına çok tanık oluyoruz…
Konunun laiklikle ilgisi de burada başlıyor. Kamusal herhangi bir işlevin dinle gerekçelendirilmesi yasaklanmalıdır. Çocukları korumak istiyorsak… Laiklik bu konuda “özgürlükçü” olmamak demektir.
Laiklik bir yönetsel durumu, tanımı anlatır. Bir de laisizm veya laikçilik var. Arada büyük bir mesafe yoktur. Laisistler mücadele etmezse laiklik kurulamaz. Laisizm dinin siyasetten, kamusal işlevlerden, hukuktan çıkartılmasını savunur. Bu savunu kazandığında, devlet ve toplum laik olur.
Vatandaşlar ne düşünür, ne hisseder, neye nasıl inanç besler, konumuz bunlar değil. Ama laikliğin bireye müdahalede bulunması için, ilgili kişilerin şeriat hükümlerine özlem duymaları yetmez, dini kamusal alana sokma fiilini işlemeleri gerekir. Ne laik devlet, ne laisist hareket akıl okumakla uğraşmaz.
Bu noktada da yaygın bir tahrifat söz konusudur. Laisizm nedir google’a sorarsanız karşınıza bunun bir örneği çıkar. Ben sordum ve yanıtımı aldım:
“Laisizm, özellikle Türkiye gibi modernleşme toplumlarında aslında devletin bir sıfatı olması gereken bir özelliğin, bütün topluma giydirilmeye çalışılması, yani toplumsal öznelerden, yurttaşlardan da ayrıca ‘laik’ olmalarının istenmesidir.”
“Modernleşme toplumunun” ne olduğunu bilmiyorum, ama cümlenin tamamen uydurma olduğuna eminim. Toplumsal özneler ve yurttaşlar laik olmayarak, laik devlet ve toplum düzeninin normlarını ihlal ediyorlarsa bu durum suçtur.
Evet, evet; laikliği ihlal etmek bir özgürlük değil, suçtur. Laik bir düzen kendini elbette koruyacaktır. Yurttaşların laikliği bir erdem olarak benimsemelerine yönelik eğitsel, ideolojik, kültürel önlemler almak bu kapsama girer. Bu mücadele, laiklik düşmanları tarafından “giydirmek” türünden art niyetli terimlerle anlatıldığında ise tartışırız, eleştiririz, teşhir ederiz.
Bugün laiklik ihlallerinin en fazla eğitim öğretimde göze çarpması da, bunun çok kritik bir mücadele ve müdahale alanı olmasından kaynaklanıyor. Eğitim sistemi laiklik düşmanlarının eline geçmiştir ve bunlar, sadece yürürlükteki hukuk açısından değil, yerleşmesinde Cumhuriyetçiliğin, aydınlanmanın ve –buna geleceğiz- sosyalizmin belirleyici emeğiyle evrensel hukuk değerleri açısından da sabah akşam suç işlemektedirler. Çocuklara dinsel pratiklerin eğitim kurumları tarafından dayatılması suçtur. Çocuklara evrim kuramının öğretilmemesi ise bir azgın güruh eylemi sayılabilir.
Erdoğan’la başlamıştık. “Yaşam tarzına asla müdahale etmeyen” AKP iktidarı diyorduk…
Peki, kadınla erkeğin eşit olamayacağı fikri biyolojiyle mi açıklanmaktadır? Zannetmiyorum. Zaten toplumsal cinsiyet eşitliği, adı üstünde biyolojinin dışında alanlara ilişkindir. Kaldı ki, Erdoğan da zamanında “kadın ve erkek eşit olamaz” dedikten sonra çıkan tartışmalara yanıt olarak, sözlerinin çarpıtıldığını iddia edecekti. Kendisi kadının erkekle “eşdeğer” olmasını savunuyordu…
Eşitliğin içi mücadelelerle doldurulmuştur. Kadınlar seçme ve seçilme hakkıyla ilgili olarak, karşılarındaki hukuksal ayrımcılığı aştıklarında, bu, eşitlik kategorisine girer. Fiziksel kapasitelerine uygun işlerde çalışma talebi de öyledir. Kadın emeğinin erkek emeğinden daha az değerli sayılmaması anlamında eşit ücret mücadelesi de. Kadına yüklenen ev hizmetleri, çocuk, yaşlı ve hasta bakımının toplumsal olarak üstlenilmesi de eşitlik başlığı altına girer… Eşdeğerlik lafı ise, içeriği dişe diş mücadelelerle doldurulmuş eşitlik kavramından kaçma yoluna benzemektedir.
Nedir laiklik, başkaca? Dinciler yurttaşlığa nasıl saldırmaktadırlar?
Örneği bize yine Cumhurbaşkanı versin. Mayıs 2014’te Soma’da yaşanan ve 301 işçinin ölümüyle sonuçlanan faciadan bir gün sonra “Bunlar olağan şeyler, diyecekti, bunun fıtratında bu var, hiç kaza olmayacak diye bir şey yok.”
Fıtrat sözcüğünün anlamı için bu kez google’e güvenebiliriz:
“Fıtrat kelimesi ‘yarmak, ikiye ayırmak; yaratmak, icat etmek’ mânalarına gelen fatr kökünden isim olup ‘yaratılış, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş’ anlamında kullanılır.”
Burada bir dinsel göndermenin ima edildiğine sanırım itiraz eden çıkmayacaktır. Yüzlerce insanın güvenlik koşullarından yoksun olarak çalıştırılması ve bilimsel olarak öngörülebilir ve önlem alınabilir bir olayda ölmelerine katliam diyoruz. Cinayet yaşam hakkına karşı işlenen bir suçtur. Cinayetin din göndermesiyle üstünün örtülmesi laikliğe karşı suçtur.
Bu suçlara karşı kendini savunacak kurumlar olsaydı da, bu savunu ve mücadele devlet resmiyetine teslim edilmemelidir. Laisizm bir halk aydınlanması hareketidir, yaşam tarzı tercihi değil.
Yoksa örneğin Özgür Özel’in Cuma namazından sonra cami önünde gazetecilere demeç vermesini de sıradan bir kişisel tercih sayabilirdik. Oysa bu eylem de laikliğin tasfiyesi için yürütülen gerici kampanyanın bir parçasıdır.
Ama o ne yapsın? Özel kendisinden önceki liderlerin izinden gitmekten başka bir şey yapmıyor ki! Kılıçdaroğlu laikliğin yaşam tarzı tercihi olduğunu kabul etmişti. Yani yukarıdaki Google zırvalığına imza atardı. Daha fazlasını, Cumhuriyet’in laiklik uygulamaları için özür dileyerek, özeleştiri vererek sergiledi. Erdoğan, Kemal Beyi, laikliğin kalesine bir Alevi olarak attığı goller için de takdir ediyor olmalıdır.
Deniz Baykal onun düzeyine çıkamamıştı gerçi; ama kara çarşafa, altı ok rozeti takarak yolu genişletmişti. Bülent Ecevit’in CHP’nin laiklik karşıtı siciline yaptığı katkıların tanıkları arasında Şükrü Sina Gürel vardı. Eski liderinin “tarikat okullarını takdir ettiğine” tanıklık etmiştir Gürel. Mesut Yılmaz’ın ise eski ortağı hakkında “Gülen cemaatine meftundur” dediği aktarılır…
Düzen muhalefeti laikliğin cami avlusunda boğulmasını benimsediği için de Türkiye’de laikliğin bir halk aydınlanması olarak ve laisist bir hareket tarafından örgütlenmesi biricik çıkıştır.
Bu çıkış, geçmişte olduğu gibi bugün de emekçilerin işi olmak durumundadır.
Çünkü 21.yüzyılda laikliğin muazzam bir saldırı altında olmasının kaynağı, bir meczuplar tarikatının etkili mevkileri ele geçirmesi değildir. Meczup çoktur, ama bunlar Ortaçağ denen karanlık ülkeden bu güne ışınlanmış yaratıklar değildir.
Dinci gericilik bugün sermaye sınıfının organik ideolojisidir.
Dünyaya egemen olan bu sınıf, insanlığı burjuva devrimlerinin, aydınlanmanın, modernitenin ideolojik olarak öncesine döndürmeye ahdetmiştir. Çünkü büyük çoğunluğun sefalete, minicik bir azınlığın görülmemiş servete denk gelmesinin, bu korkunç eşitsizliğin dünyevi herhangi bir mekanizmayla aklanması, meşrulaştırılması artık olanaksızdır. Bu nedenle ve sermaye eşitsizlikleri daha da derinleştirmeyi arzuladığı için, yaratılışa, fıtrata başvurulmaktadır: “İnsanlar eşit ve özgür değil, eşitsiz doğarlar.” Yurttaş haklarının yerine tebaanın biat etmesi geçer. Eşitsizliğin nedenlerini açığa çıkartmakla da uğraşılmasın istemektedirler. Bilimi reddetmelerinin kaynağı budur…
Aslında en başta değinilen zorbalıklar da burada anlamını bulur. Yurttaş yani eşit sayılmayanlara akla gelebilecek her tür işkence uygulanabilir! Uygulayıcılar kuşkusuz sapıktır, ama insanlık tarihinden süzülen her tür sapıklığı icra etmek üzere Ortaçağ karanlıklarından çıka gelmiş değillerdir. Basbayağı çağdaş kapitalist sömürünün yaratılarıdır.
Diyebiliriz ki, laiklik bu tablonun bütünüyle ilgilidir. Laikliği burjuva devrimleri bir toplum ve devlet sistemi mertebesine taşıdı. Ama kapitalizmin savunucuları bir azgın güruha dönüşeli beri, laisizm emekçi sınıfların pankartlarına yazılmak durumundadır.
/././
Bir emekçi cumhuriyetinde Köy Enstitülerinin yeri olacak mı?-Erhan Nalçacı-
Bir emekçi cumhuriyetinde de çocuklar Cumhuriyetlerini geliştirme ve koruma sorumluluğunu severek üstlenecekler. Bu sorumluluk aynı zamanda tüm dünya halklarına karşı dayanışma ve sempati ile harmanlanacak.
Köy Enstitüleri Cumhuriyet tarihinin en cesur, en renkli ve en ilerici deneyimlerinden biriydi. Geride çok güzel hatıralar, güzel insanlar ve onların yetiştirdiği evlatlar bıraktı. Cumhuriyet’in kazanımları denen olgunun en somut başlıklarından biriydi.
Köy Enstitüleri ile ilgili yapılan tartışmalar önünde sonunda yeniden Köy Enstitüleri kurulacak mı sorusuna geliyor takılıyor. Türkiye’nin öyle bir tarihsel momenti olmalı ki yeniden canlanmalı bu unutulmaz deneyim.
Bu yıl önemli, daha doğrusu ona önem kazandıracağız. Cumhuriyetçiler Kurultayı sürecinde bu yıl Bir Emekçi Cumhuriyet’inde yaşamın nasıl olacağını bütün boyutları ile tartışmaya açacağız. Bu süreç emekçi halkımız için kapsamlı, derin ve yaygın bir zihin egzersizi anlamına gelecek. Bir yanıyla karşılıklı çoğaltılan bir aydınlanma hamlesine dönüşecek.
Bu süreçte doğal olarak Köy Enstitülerine bir emekçi cumhuriyetinde yer olacak mı sorusu da tartışılacak. Bu konuda bir deneme yapalım.
Kurulacak mı sorusu tıpkı Cumhuriyet tekrar ayağa kaldırılacak mı sorusu gibi, neden kapandığı ve yıkıldığı ile ilgili.
Ne yazık ki Cumhuriyet yarattığı aydınlanmaya toplumun sınıfsal analizini ekleyemedi, bu olmadan Cumhuriyetçi kitleler başlarına gelen şeyi, neden bir yenilgi yaşandığını bile tam olarak anlayamadılar.
Neden yıkıldığını anlarsak nasıl yeniden kuracağımızı da kavrayabiliriz.
1923 Devrimi’nin burjuva devrimi niteliği gösterdiğini, feodal, köhnemiş ve emperyalizmin işbirlikçisi bir iktidara karşı yapıldığını çok konuştuk. Genç Cumhuriyet sadece sanayileşmemiş ve iktisadi olarak bağımlı bir ülke devralmadı, halkının %80’inin kırsal kesimde çağ dışı bir yaşam sürdüğü bir karanlığı da kucağında buldu.
Modern bir emek gücü yaratmadan ve bir aydınlanma hamlesi yapmadan Türkiye ne iktisadi ve siyasi bağımsızlığını elde edip koruyamazdı, ne de tarihsel olarak üstlendiği ilericiliğini. Bu nedenle köye yönelmek, özgün bir eğitim deneyimi kurmak, kadrolarını ve kapitalizmin gereksindiği insan gücünü köylüden devşirmek zorundaydılar.
Ancak bu çapta bir eğitim deneyimini hangi kadrolar yaratacaktı?
Burada zor ve etraflıca incelenmesi gereken başka bir meseleyle karşılaşıyoruz. Türkiye’ye özgü yanları olmakla birlikte bütün burjuva devrimi niteliğindeki olgularda benzerleri yaşanmıştır. Devrimci kadrolar, Türkiye için Kemalistler, sınıfsal bir homojenlik göstermiyorlardı.
İçlerinde emekçi sınıflardan, küçük burjuvaziden, büyük toprak sahibi ailelerden, ticaret, mali ve zamanla sanayi burjuvazisinden gelenler bulunuyordu. Daha radikal olan emekçi ve küçük burjuva ailelerden gelen kadrolar devrimci niteliklerini korurken, giderek burjuvalaşan toprak sahibi aileler kuruluş dönemi boyunca gericileşecekti. Kurucu parti olan CHP başından itibaren homojen değil kanatlı bir yapı gösterecek, sınıf mücadeleleri partinin içinde de yaşanacaktı.
Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç, Nafi Atuf Kansu gibi kadrolar devrimci kanadı temsil ediyorlar ve Köy Enstitüleri deneyimini kendilerini ortaya koyarak gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. 1940-1946 yılları arasında bu müthiş eğitim deneyimine Türkiye ev sahipliği yaptı.
Ancak Cumhuriyet’in önünde, aslında bütün burjuva devrimlerinde olduğu gibi, aşması gereken çok önemli bir sorun vardı. Kapitalist kuruluş köydeki toprak ağalarının bir toprak reformuyla tasfiyesini gerektiriyordu. Köyün gericiliği esas olarak bu sömürücü sınıfa dayanıyordu ve ilerici bir toplumsal hamle için büyük toprak sahiplerinin ellerindeki toprakların topraksız köylüye dağıtılması gerekiyordu.
Cumhuriyet’in en büyük şanssızlığı bu devrimci atılımı içinde bulunduğu ortamda gerçekleştirememesi oldu. Ve kuraldır, devrimci sıçramayı yapamazsanız karşı devrim galebe çalar.
Sonunda toprak ağaları, ticaret ve mali açıdan palazlanmış burjuvazi İkinci Dünya Savaşı sonrası uygun ortamı yakalayarak karşı devrimci hamlesini gerçekleştirdi. Yüzeysel olarak bakınca Köy Enstitülerini kuran da yıkan da CHP’ydi.
Sadece Köy Enstitüleri kapatılıp ana felsefesinden uzaklaştırılmadı, halkın dini duygularının suistimali bir siyasi araç olarak kullanılmaya, ABD emperyalizmine bağlanılmasıyla iktisadi ve siyasi bağımsızlık büyük ölçüde ortadan kaldırılmaya başlandı.
Burjuvazi bu noktadan sonra hiç hız kesmeden gericileşti. Bu da kuraldır, tekrar o ülkede bir devrim olmazsa gericiliğin freni tutmaz. Sömürü ve yağma büyüdükçe sonu gelmeyecek ve bir emekçi halk düşmanlığına dönüşecek bir gericileşme yaşanır. Sonunda Köy Enstitüleri gitmedi sadece, Cumhuriyet’in kendisi de elden gitti.
Geldiğimiz yere bakın, artık nüfusun ezici çoğunluğu kentlerde yaşıyor, köy nüfusu adeta eridi, kentlerde geniş nüfuslu emekçi sınıfların tüm katmanlarıyla sömürü cenderesi altında sabırları test ediliyor.
Vehbi Koç Vakfı ve MEB 2006 yılında çıraklık eğitimi adı altında çocuk işçi sömürüsünü başlattı. Cumhuriyetçilerin yenilgisinin önemli bir nedeni de sermayenin bir kısmına ilericilik yakıştırması olmuştur. Buyurun işte, “ilerici burjuvazinizin” projesi, 2021’de MESEM adı altında yaygın olarak uygulanmaya başlandı. Bugün 400 bin civarında liseli haftada bir gün okula dört gün fabrikaya gidiyor, asgari ücretin üçte birine ağır koşullar altında çalıştırılıyor.
Köy Enstitüleri’nin iş ve eğitimi bütünleştirilen ilerici yaklaşımı bir cehenneme dönmüş durumda, iş kazalarının sayıları hesaplanamıyor, sadece ölen çocuklarımızı henüz saklayamıyorlar. Türkiye’de üç milyon kadar çocuk işçi kurtarılmayı bekliyor.
Okullardaki eğitimin dogmalaştırılması, doğa ve toplum tarihinin çarpıtılması, dini eğitimin okul öncesi yaşlardan başlatılması bir kural haline geldi. Başka türlü yönetemeyeceklerini biliyorlar ama yine de yönetemiyorlar.
Şimdi daha açık olmalı, tekrar bir emekçi cumhuriyetini kuran bir devrime kadar Köy Enstitüsü gibi bir deneyim yaşanmayacak Türkiye’de.
Bir emekçi cumhuriyetinde ise, bu deneyimin adı köy enstitüsü olmayacak, çünkü Türkiye’nin her noktasında, kentlerde, kasabalarda, köylerde uygulanacak.
Nasıl yaşayacak Köy Enstitüleri deneyimi?
Bir kere kuramsal eğitim ve pratik eğitimi çocuk sömürüsünden uzak yeniden ve bütünleştirerek inşa edeceğiz. Çocuklar doğa ve toplum bilimlerini genellemiş olarak mezun olacaklar ama tarımı da sanayiyi de tanıyacaklar.
Çocuklar Köy Enstitülerinin denediği gibi çok yönlü yetişecekler. Devlet olanakları sanatta, bilimde, edebiyatta, sporda çok yönlü gelişime izin verecek. Çeteymiş, uyuşturucuymuş, bağımlılıkmış, hatırlanmayacak bile.
Ve Köy Enstitüleri devrime inanmış, topluma karşı sorumluluk almış kolektif bireyler yetiştirmeyi hedeflemişti. Bir emekçi cumhuriyetinde de çocuklar Cumhuriyetlerini geliştirme ve koruma sorumluluğunu severek üstlenecekler. Bu sorumluluk aynı zamanda tüm dünya halklarına karşı dayanışma ve sempati ile harmanlanacak.
Herkesi nasıl bir emekçi cumhuriyeti tartışmasına davet ediyoruz.
/././
Sağlık Bakanı sezaryeni hedef aldı, HÜDA PAR’lı vekil el yükseltti: Hastanelere ‘harem selamlık’ istedi
HÜDA PAR'ın Mersin Milletvekili Faruk Dinç, hastanelerde kadın hastalıkları bölümlerinde erkek personelin olmasının "ciddi bir sorun" olduğunu savundu. Sezaryeni bahane ederek harem selamlık uygulama isteyen Dinç, "yalnızca kadın personelin çalıştırılmasını" istedi.
HÜDA PAR'ın Mersin Milletvekili Faruk Dinç
2023 Genel Seçimleri'nde ittifak ortağı AKP'nin listelerinden Meclis'e giren HÜDA PAR'ın Mersin Milletvekili Faruk Dinç hastaneler için harem selamlık uygulama istedi.
TBMM'de düzenlediği basın toplantısında konuşan Dinç, "kadın doğum servislerinde mahremiyetin korunmasına yönelik kadın personelin teşvik edilmesi gerektiğini" öne sürerek şunları söyledi: Kadın hastalıkları ve kadın doğum gibi bölümlerde mahremiyetin gözetilmemesi mağduriyetlere sebebiyet vermektedir. Kadın hastalıkları ve kadın doğum hastanelerinde doğal olarak bu toplumun dini, kültürü ve sosyal hassasiyetleri göz önünde bulundurulmalıdır. Bugün bir kadın doğum yapmak için hastaneye gittiği zaman, o hastanede en çok sıkıntı yaşadığı konu özellikle mahremiyet kaygısıdır. İşte orada, o hastanede, o doğumhanede bir karşı cinsin olması, bir erkeğin o doğumhaneye girmesi ciddi manada doğum yapan kadını bir stres altına sokuyor ve doğum yapmasını bir yönüyle engelliyor.
'Kadınlar mahremiyet kaygısını yaşamama adına sezaryeni tercih ediyor'
Kadınların "erkek personel nedeniyle sezaryen doğumu tercih ettiğini" iddia eden Dinç, "Yapılan araştırmalara göre yüzde 19 oranında, bu hastanelerde kadınların yaşadığı sıkıntılar arasında mahremiyet kaygısı var" iddiasında bulundu. ANKA'nın haberine göre, HÜDA PAR Milletvekili, sözlerini şöyle sürdürdü: Hatta yapılan araştırmalarda ve sahada yaptığımız görüşmelerde, özellikle kadın doğuma giden, yani doğum yapan kadınlar, sırf o mahremiyet kaygısını yaşamama adına sezaryeni tercih ediyor. Ve şu an neredeyse çevremizde çoğu kadınlara bakıyoruz; özellikle genç kadınlarımız sezaryenle çocuklarını doğurmak zorunda kalıyor.
Dinç bu cesareti nereden buluyor? 'Doğal olan normal doğum' safsatası
Gerici vekiller ve siyasetçiler bu sözleri sarf etme cesaretini AKP'li isimlerden alıyor.
Geçtiğimiz günlerde TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu'nda sunum yapan Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu yine sezaryenle doğumu hedef almıştı.
Memişoğlu, "Sezaryen bir doğum şekli değildir, bir ameliyat şeklidir. Bunun sanki doğumun bir şekliymiş gibi algılanması ve algılatılması yanlıştır. Çünkü doğal olan normal doğumdur, fizyolojiktir. Doğum müdahale olmadan da yapılabilecek doğal bir süreçtir. Ben sezaryene karşı bir adam değilim yeter ki tıbbi endikasyon olsun. Ben de 1966'da sezaryen ile doğdum" ifadelerini kullandı.
Faruk Dinç'in sezaryeni bahane ettiği harem selamlık uygulaması da bu sözlerin ardından geldi.
***
Laiklik nedir, ne değildir?-Cangül Örnek-
Laiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrılması demek değildir. Laiklik, kamusal hayata dair tüm düzenlemelerin dinsel kaidelerden arındırılmasıdır. Bunun da ötesinde laiklik, bizim deneyimimizde halk ve yurttaş olmanın kurucu ögesidir.
Bir yanlışa işaret ederek başlayalım: Laiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrılması demek değildir. Laiklik, kamusal hayata dair tüm düzenlemelerin dinsel kaidelerden arındırılmasıdır.
Bunun da ötesinde laiklik, bizim deneyimimizde halk ve yurttaş olmanın kurucu ögesidir.
Bir süre önce Cumhuriyet gazetesinden sevgili Çağdaş Bayraktar, laiklik ilkesiyle ilgili benden görüş almak istediğinde ona “Cumhuriyet’in en devrimci ilkesi laikliktir” demiştim. Neden böyle olduğunu, laikliği savunanların “azgın güruh” olarak hakarete uğradığı bugünlerde bir kez daha ve daha etraflıca açıklamak istiyorum.
Osmanlı sultanları, halife unvanını aldığı söylenen Yavuz Sultan Selim de dahil olmak üzere, bu unvanı hemen kullanmamışlardı. Sultanlar bu unvanı 18. yüzyıldan itibaren kullanmaya başladılar. Unvanın siyasi-ideolojik bir araç olarak belirleyici hale gelmesi ise pan-İslamizmin resmi devlet politikası olarak benimsendiği II. Abdülhamit döneminde başladı. Dini unvanlar, semboller, törenler, söylemler iktidar ilişkileri içinde anlam taşır. Osmanlı iktidarı için de bu böyleydi. Buradan bu ilişkinin tek yönlü bir ilişki olduğu sonucu çıkarılmasın; sonuç olarak siyaset dini, din siyaseti dönüştürüyordu. Üstelik II. Abdülhamit’in kullandığı şekliyle “Halife-i müslimin, zıllullah-ı fi'l-arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) unvanı, mutlak monarşinin de bir alametiydi. Padişah bu unvanı kullanarak hem siyasi hem de ruhani olarak iktidar tekeli ilan etmekteydi. Bu iktidar tekeli nedeniyle kendisini zayıf da olsa bağlayan bir anayasa, tartışan bir meclis istememiş; her ikisini de ortadan kaldırarak uzun yıllar hüküm sürebilmişti.
Bu tarih notuna neden ihtiyaç duyduğumu açıklayayım: Kamu işlerinde dinsel söylemler, semboller, din kaynaklı politikalar siyasetin bir uzantısıdır ve siyasal işlevler üstlenir. Yönetirken kullanılan bu araçlar iktidar mekanizmasını da onun toplumla ilişkilerini de dönüştürürler.
Burada ne tür bir siyasetten bahsediyoruz?
Bu siyasetin bugün için en temel niteliği “yurttaşlık” kategorisini imkansızlaştırmasıdır. Kamu işlerinin dinsel ve mezhepsel bir yaklaşımla düzenlenmesinin yurttaşlığı anlamsızlaştıran iki etkisi olacaktır:
Birincisi; insanların belli bir dinin ya da mezhebin çizdiği çerçevede kamusal bir hayat yaşayabilmeleri, siyasal ve toplumsal düzlemde önce dinsel ve mezhepsel kimlikleriyle var olabilmeleri, toplumun sıradan üyelerinin dinsel ve mezhepsel hiyerarşilere tabi olmaları anlamına gelir. Çünkü dinsel düzen, hem dinin kendi içinde hem de dinler arasında hiyerarşi kuran bir düzendir. Öte yandan bu tür bir düzen, toplumun farklı üyelerinin kendilerini dinsel ve mezhepsel kategorilerle tanımlamayı reddetme hakkını tanımaz.
Bir zamanlar İslamcı ve liberal kalemlerin bir tür “çoğulcu fantezi” olarak dile getirip tartıştıkları “çoklu hukuk”, din belirlenimli kamu düzeninin doğal çıktısıdır. Çünkü bu kamusal düzende herkes öncelikle dini ve mezhebi kimliğine göre bir yer edinir. Çapraz ilişkiler dinsel ve mezhepsel olarak düzenlenmiş, kişilerin iradelerinin dışına çıkarılmıştır. Özellikle farklı inançların ve inançsızlığın, farklı mezheplerin bulunduğu bir toplumda, her grubun farklı hukuk kaidelerine tabi olması toplumsal bir bütünlük, ortak bir kamusal varlık oluşturmanın önünde engeldir.
Dolayısıyla bugün anladığımız anlamda halk olmak imkansızlaşır.
Halk ve yurttaş olmak yoksa halk egemenliği de yoktur. AKP iktidarı hem siyasal İslamcı olduğu için hem de bugün artık “halk egemenliği” fikrini yok etmeye çalıştığı için topluma dinsel uygulamaları daha sert bir biçimde dayatıyor.
Laikliğin halk egemenliği ve yurttaşlık için neden önemli olduğu üzerinde biraz daha duralım.
Uzun ve meşakkatli modernleşme tarihimizde halk egemenliği fikrinin ete kemiğe bürünmesini sağlayan üç dönüm noktasından bahsedebiliriz: 1876, 1908, 1923.
II. Abdülhamit’in kendisini iktidara getiren bir sürecin ürünü olan 1876 Meşrutiyeti'ne duyduğu düşmanlığın arkasında, geleneksel tebaa ve had anlayışını sürdürmek arzusu da vardı. Her ne kadar dönemin siyaset dilinde “halk egemenliği” kavramı henüz yer etmemiş olsa da bu kavramın işaret ettiği şey, yani iktidarın halkın söz sahibi olduğu organlarla sınırlandırılması fikri, onun yönetim anlayışının kabul edemeyeceği bir şeydi. Meclis, tüm yetkisizliğine rağmen o günkü koşullarda kamusal tartışmanın zemini olarak işlev görüyordu. II. Abdülhamit’in zorba düzenine karşı çıkan, çoğunluğu alt-orta sınıftan gelen imtiyazsız Osmanlı aydınlarının “Anayasa, Meclis ve hürriyet” için zindanı ve sürgünü göze alması bunu kavramış olmalarından kaynaklanıyordu.
1923 bize bu başlıklarda büyük bir tarihsel sıçrama yaşattı. Hakimiyetin hiçbir uhrevi güce, bu güçle donatıldığını ileri sürerek kendisine kutsallık ve üstünlük devşiren hiçbir monarka ya da zümreye değil, halka ait olduğu fikri ancak laiklikle maddi güç kazanabilirdi.
Halkın, dinsel ve mezhepsel bölünmelerin üstüne çıkarak iktidar isteyebilmesinin koşulu laiklikti.
Laiklik; toplumun fertlerinin kendilerine atfedilen tüm dinsel ve mezhepsel kimlik ve rollerden bağımsız bir şekilde var olabilmelerini, özgürlük ve eşitlik talep edebilmelerini sağladığı için “ilkelerin ilkesi”ydi.
Hoşgörü ve laiklik
Bir kez daha Osmanlı deneyimi ile karşılaştıralım.
Türkiye’nin tarihsel gerçekleri ışığında baktığımızda şurası açıktır ki bu ülkede her tür dinsel ve mezhepsel kompartmanlaşma Sünni İslamın tahakkümü anlamına gelir. Osmanlı düzeni de “adaleti tesis eden millet sistemi” hurafesine kapılmadan baktığınızda, bu tahakkümü sürekli olarak yeniden üretmiştir. Vergi ve askerlik gibi devlet ile toplum arasındaki ilişkilerin gruplara göre farklı kurulmasını gerektiren başlıklarda, dinsel kimliği olan devlet sert yüzünü göstermiş ve ayrımcılık sistemin temel ilkesi olmuştu. Gayrimüslimler var oldukları için kafa vergisi ödemiş, Müslüman çocukları ise cephelerde asker olarak ölüme gönderilmişti.
Bugün, bir Orta Doğu ülkesinde, dinsel ve mezhepsel düşmanlıkların çatışmaya dönüşme riskini azaltan unsur; yönetim saf baskıya dayanmayacaksa devletin her inanç grubuna karşı tarafsız olması, halk egemenliğinin kimlikler fark etmeksizin tanınmasıdır. Liberallerin anlattığının aksine farklılıklara karşı “hoşgörü” ortamının oluşabilmesi için devletin bu ortamın asgari koşullarını her kesimi dikkate alarak sağlaması büyük önem taşır. Bu nedenle de laiklik bir arada yaşayabilmemizin koşuludur.
Laiklik sınıfsal eşitsizlikleri yok etmez, sınıf çatışmasını engellemez. Ancak işçi sınıfının halk egemenliği ve yurttaşlık gibi kazanımlar sayesinde üzerinde mücadele verebileceği bir zemin yaratır.
Dikkat edilecek olursa bu yazıda; kadın hakları gibi laiklikle doğrudan ilişkili bir konuya, siyasi ve ekonomik gücü ellerinde bulunduran tarikatların sağlık ve eğitim gibi temel politikalar üzerindeki yıkıcı etkisine, yoksulların ve emekçilerin neden laikliğe ihtiyaç duyduğu gibi bugüne kadar göz ardı edilen hayati bir tartışmaya girmeden laiklik anlatmaya çalıştım.
Vurgulamak istediğim nokta; Türkiye’de halk olmak, yurttaş olmak ve halk egemenliğini inşa etmek için laikliğin olmazsa olmaz olduğuydu. Bu nedenle laiklik, Cumhuriyet’in kuruluş momentinin en devrimci ilkesiydi.
Uygulama?
Uygulamada laikliğe sürekli darbe vurulmasaydı bugün bu yazıyı yazmak gerekmeyecekti. Ancak bugün içinde bulunduğumuz koşullar düşünüldüğünde; tarihteki yanlışların ve sapmaların ilkenin devrimciliğini perdelemek ve hatta laikliğin önemini küçümsemek için kullanılmasına müsamaha gösterecek durumda olmadığımızı da vurgulamak lazım.
/././
Bu işte bir tuhaflık yok mu?-Rıfat Okçabol-
Küçük bir öğrenci grubu, tören sırasında Cumhurbaşkanına karanfil vermiş. Haberlere göre bu grubun içinde paraşütle atanan akademisyenlerin derslerinde asistanlık yapanlar ile AKP Gençlik Kolları üyeleri de varmış! Bu işte bir tuhaflık yok mu?
Günümüzde, özellikle yaşadığı yöre dışında bir yükseköğretim kurumunu kazanmış öğrenciler için, en önemli sorunlardan biri yurt sorunudur. Bir üniversitede yurt yapılmasından en çok sevinecek kişilerin başında, o üniversitenin öğrencileri gelmektedir. Öğrencilerin bu sevincini aileler ve akademisyenler ile üniversiteyi ayakta tutan idari personel de paylaşmaktadır.
Gazetelerden öğrendiğimize göre, Boğaziçi Üniversitesi’nde (BÜ) yurt açılışı törenine öğrenciler, akademisyenler ve idari personel çağrılmamış! Bırakın çağrılmamayı, törenin yapılacağı yerleşkeye öğrencilerin, akademisyenlerin ve personelin bile girişleri yasaklanmış! Bırakın girişleri yasaklamayı yerleşkedeki banka gibi iş yerleri de kapatılmış! Hatta var olan yurtlardaki öğrenciler bile tahliye edilmiş! Bu işte bir tuhaflık yok mu?
BÜ’de açılışı yapılan yurt, Kuzey Yerleşkede yıkılan iki yurdun yerine yapılan yurtmuş. Yani açılışı yapılan yurt Kuzey Yerleşkedeyken, açılış töreni Güney Yerleşkede yapılmış! Bu işte bir tuhaflık yok mu?
Bu arada törenden bir akşam öncesinden BÜ’nün internet ağı kesilmiş! Kesintiler nedeniyle öğrenciler çevrimiçi derslerde de zorlanmışlar! Bu işte bir tuhaflık yok mu?
Tören öncesinde, BÜ girişi ve çevresi polis ablukasına alınmış! Yerleşkeye tek bir araç girişine izin verilmeyeceği belirtilmiş! O çevrede otobüsten inenlerle metrodan çıkanların (yerleşkeye girmeleri yasak olsa da) üst araması yapılmış! Bu işte bir tuhaflık yok mu?
Küçük bir öğrenci grubu, tören sırasında Cumhurbaşkanına karanfil vermiş. Haberlere göre bu grubun içinde paraşütle atanan akademisyenlerin derslerinde asistanlık yapanlar ile AKP Gençlik Kolları üyeleri de varmış! Bu işte bir tuhaflık yok mu?
6 Kasım 1981 tarih ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 3. d maddesine göre üniversite, "Bilimsel özerkliğe ve kamu tüzelkişiliğine sahip … bir yükseköğretim kurumudur". Yukarıda özetlenen olayların, bir üniversitede gerçekleşmesinde bir tuhaflık yok mu?
Yerleşkeye BÜ öğrencilerinin, akademisyenlerinin ve personelinin girişi yasaklanmışken, nasıl oluyorsa bir avuç yandaş öğrenci yerleşkeye girebilmiş! Üstelik öğrencilerin yüzde 99’u yerleşke dışında kalmışken, yandaş bir TV kanalı, “Cumhurbaşkanı Erdoğan yurt açılışı için Boğaziçi Üniversitesi’ndeydi. Öğrenciler tarafından karanfillerle karşılandı” diyebiliyor! Bu işte bir tuhaflık yok mu?
Bu arada Cumhurbaşkanı tören sırasında,
- Yandaş öğrencilerle sohbet edip diğerlerini yok saymış!
- Üniversitelerin iş dünyası ile kucaklaşmasını istemiş!
- Türkiye’ye piyasacı ve gerici ideoloji dayatılıp uygulanırken ve yaklaşık on yıldır üniversite rektörlüklerine bu ideolojiyi benimsemiş kişiler atanırken, BÜ’de kayyım yönetim istemeyenleri, “okulları ideolojilerinin arka bahçesi olarak görmekle” suçlamış!
- Boğaziçi Üniversitesi Geliştirme Vakfı’na1 övgüler düzmüş!
- “Üniversite ve hocalarımızın bir yandan evrensel nitelikte işler yaparken diğer yandan yerleşme hamlelerini2 devam ettirmelerini önemsiyoruz. Boğaziçi Üniversitemizin son dönemde bu yönde önemli adımlar atmasını3 büyük bir memnuniyetle karşılıyorum. Üniversite yönetimimize Boğaziçi mezunu arkadaşlarımıza ve sivil toplum kuruluşlarımıza4 bir vesile teşekkür ediyorum. Boğaziçi Üniversitemizin dünyanın önde gelen eğitim kurumlarında öğrenim görmüş genç akademisyenleri kadrosuna katarak5 tersine beyin göçüne liderlik etmesi ayrıca kayda değerdir” demiş!
Bu işte bir tuhaflık yok mu?
Tören yapılan yerleşkede bir öğrenci Cumhurbaşkanına, “Belki linç kampanyasına maruz kalacağız bazı arkadaşlarımız tarafından ama burada güçlü olan biziz, burada bizim sesimiz çıkıyor” diyerek bir gerçeği dile getirip BÜ’deki durumu özetlemiş. Cumhurbaşkanı ise bu öğrenciye, AKP İstanbul İl Başkanı’nı kastederek, “Hiç onlara kafayı takma, bak arkanda kim var?” demiş! Bu işte bir tuhaflık yok mu?
Bu olaylardan önce Türkiye Komünist Gençliği, tören yapılan yerleşkedeki bir binaya, “Boğaziçi saltanat sevdalılarına boyun eğmez” pankartını asmış!
Ne dersiniz, Boğaziçi saltanat sevdalılarına boyun eğer mi?
-----
1Melih Bulu BÜ’ye kayyım rektör olarak atandığında, üniversiteden kendisine, biri şimdiki kayyım rektör Naci İnci olmak üzere üç işbirlikçi bulmuştu. Bu işbirlikçilerin öncülüğünde kurulan ve N. İnci’nin başkan olduğu vakıf!
2BÜ’deki kadrolaşma.
3Kayyım yönetimi istemeyen BÜ çoğunluğunun karşı çıktığı uygulamalar.
4Yandaş kuruluşlar.
5Yerleşik düzene kaşın paraşütle atananlar.
/././
Tarihten bir yaprak -Mesut Odman-
Bu dernek, 12 Mart döneminde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Türkiye İşçi Partisi’nin 1 Mayıs 1975’teki yeniden yasallık kazanışını izleyen yılda, partinin merkezi bir kararıyla ve bir grup parti üyesi ile parti dostunun önayak oluşuyla kurulmuştu.
Elli yıl önce yazılmışsa o yaprağa, “tarihten” demektir. Bu anlamda bir abartma yok. Somutlaştırırsak, 23 Mart 1976 tarihli haftalık Yürüyüş dergisinin 14. ve 15. sayfalarında yer almış bir haber ile söyleşiden söz etmek niyetindeyim. Söz etme nedenim, geçen pazar günü Özkan Öztaş’ın burada canlı tanıklarıyla, fotoğraflarıyla yapıp ettiklerinin bazılarıyla gündeme getirdiği İşçi Kültür Derneği. Aradan sadece beş gün geçmişken yeniden konu edinmekteki amacım ise ne kadar uğraşılsa tümünü ortadan kaldırmak mümkün olmasa bile, birkaç eksiği gidermek.
Kurucuları arasında bulunduğum, bir süre görev aldığım bu dernek, 12 Mart döneminde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Türkiye İşçi Partisi’nin 1 Mayıs 1975’teki yeniden yasallık kazanışını izleyen yılda, partinin merkezi bir kararıyla ve bir grup parti üyesi ile parti dostunun önayak oluşuyla kurulmuştu.
Yürüyüş dergisinin yukarıda belirttiğim sayısında çerçeve içinde verilen haberde kurucular arasında Ömer Polat (başkan), Mahmut Tali Öngören (II. Başkan), Sevgi Soysal, Nezih Danyal, Vecdi Sayar, Nevzat Şenol, Çetin Öner, Yalçın Küçük, Uğur Mumcu, Alpaslan Işıklı, Özcan Kesgeç, Zeki Kılıç, Erhan Tezgör, İlhan Akalın, Yener Aydın, Varlık Özmenek, Miraç Çolak, Maksut Göksu, Arif Şentek, Nurhan Karadağ, Uğur Okman, Hasan Özgen, Mesut Odabaşı, Ahmet Çakaloz, Erşen Sansal, Haslet Soyöz, Ünal Büyükokutan, Celal Metin, Mükremin Barut, Gökhan Akçura, Neşe Çulhaoğlu adlarına rastlanıyordu.
Aynı sayfalarda dernek başkanı, yazar Ömer Polat’la yapılmış bir söyleşi de vardı. Ömer Polat o söyleşide egemen sınıfların işçi sınıfı ile öteki emekçiler üzerindeki çok yönlü sömürü ve baskı biçimlerinin kültür alanında da hüküm sürdüğünü belirterek bu alandaki direnişin ve kendi kültürünü yaratma mücadelesinin çok önemli olduğunu vurguluyordu. Kurdukları derneğin amacının, sözü edilen sömürü ve baskı biçimlerini açığa çıkarmak, bunlara nasıl karşı durulabileceği üzerinde çalışmalar yapmak olduğunu açıklıyor, bu amaçla yürütülecek çalışmaların geliştirilip işçilere ulaştırılmasında sendikalar ve demokratik kitle örgütleriyle iş birliği içinde davranacaklarını anlatıyordu.
Başkan Polat’ın açıklamalarına göre, derneğin, ülkemizde namuslu ve onurlu mücadeleleriyle çeşitli dallarda ürünler veren sanatçıların bir araya getirilerek onların bireysel çalışmaları yanında ortaklaşa ürünler vermeye yönlendirilmesini de önemseyen bir yaklaşım içinde olmasına özen gösterilecekti.
Derneğin tiyatro, sinema, edebiyat, müzik, halk bilimi, fotoğraf, grafik-plastik sanatlar ve eğitim dallarında çalışmalar yapması öngörülmüştü. Polat’ın açıkladığına göre, bu alanlarda “üniteler” oluşturulacak, her birinin bir başkanın sorumluluğunda gönüllü katılımlarla ürünler vermesi sağlanacaktı. Üyeliğin ilk koşulu bu alanların en az birinde çalışma zorunluluğu idi.
Ürünlerin emekçi kitlelerine ulaştırılması, başta sendikalar olmak üzere çeşitli kesimlerdeki demokratik kitle örgütleri ile iş birliği içinde sağlanacaktı. Öte yandan, derneğin mali açıdan yaşayabilmesinin üye ödentilerine değil, iş birliği yapılan kitle örgütlerinden alınacak küçük bağışlara dayandırılması öngörülüyordu.
Derneğin çalışmalarının örgütlenmesi ile ilgili olarak Polat şu bilgileri vermişti: “Her ünitenin başkanı çalışacağı arkadaşları seçme özgürlüğüne sahiptir. Bu aynı zamanda o ünitenin ve giderek derneğin sağlıklı çalışması açısından gereklidir. Yalnız ünite başkanı bu seçmeden önce bir ön çalışma yapmak zorunda. Bu ön çalışmayı da sendikalarla, demokratik kitle örgütleriyle yapması gerekli. İşte bunu yaparken kendi dalında çalışabilecek, o dalda kabiliyeti olan işçileri de arayıp bulacak ve çalışmalarına o işçiler de katılacak. Derneğin üyesi olacak. Örneğin saz çalan işçi, şiir yazan işçi, tiyatroya ilgisi olan işçi kendi kültürünün oluşmasında kendi kültürünün emekçisi olarak çalışacak.”
Ömer Polat son sözleri olarak şunları da eklemişti: “Yanlışlarımız olacaktır. Hem de çok olacaktır. Ama bir hatayı iki kere yapmamaya çalışacağız. Üye arkadaşlarımızın başka sorumlulukları ve çalışmaları dışında böyle bir uğraşa girmeyi de kabullenmeleri gerçekten saygıya değer. Eğer ileride İşçi Kültür Derneği, işçi ve tüm emekçilerin kültürlerinin oluşumunda, gelişmesinde başka bir kültüre karşı soylu direnmesinde kendisinin ufak bir katkısının olduğunu görürse bu bizi mutlu etmeye yetecektir.”
Olmuş mudur öyle bir katkı? Şimdi, kendi başıma, yol arkadaşlarımın çoğu aramızdan göçüp gitmişken değerlendirebilecek durumda değilim; doğru da bulmam ayrıca. Çok kısa bir zamanı olabildi o deneyin ve tarihimizin bugünlere kadar uzanan en yabanıl saldırısının başlangıcı ile sona erdirildi. Bu kısa ömrünü dikkate almayan bir değerlendirme nesnelliğin çok uzağında kalır. Ama gidenlerin yardımından yoksun kaldığı için büsbütün güçsüzleşmiş belleğimde neler var diye düşünmeye uğraştığımda, bir kez, yönetim kurulu toplantılarında ve başka çalışmalardaki disiplini ve heyecanı ile hepimizi şaşırtan Sevgi Soysal’ı sayabilirim; ikincisi, gitgide pek çok insanın gözlerinin ve kulaklarının aradığı bir gelişkinliğe ulaşmış “İşçi Kültür Korosu”nu sayabilirim; herkese obuayı sevdiren ustalığının yanı sıra parti seçiminde uyguladığı kendine özgü yaklaşımını çok yerde anlattığım Can’ı sayabilirim; Ömer’den sonra başkan olduğunda orada ve birçok yerde benden başka herkesle kavga ettiğini sandığım İlhan abiyi sayabilirim…
Bu kadar yeter. Bana sorulursa, demek istiyorum.
Küba için çağrı
“meğerse ne kadar çok ne kadar güzel ve de hemencecik söylenecek
sözleri varmış sosyalist devrim mimarlarının Küba’da işçilere köylülere aydınlara
işçilere rastlıyorum
hiç kimse onlar gibi böylesine geçmedi sokaklarından Havana Havana olalı beri
ve ben her gün biraz daha gencim Havana’da
her gün biraz daha yitiriyor ağzım dünyanın acılığını”
Böyle bitirmiş “Havana Röportajı” şiirini Nâzım 1961’de. Şimdiyse on yıllardır süren dünyanın en gözü dönmüş haydutluğunun yeni bir aşamasıyla karşı karşıya Kübalılar. Yenilmeyecekler; çünkü emekçi insanlık yanlarındadır.
/././
soL








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder