LAİKLİĞİN GEREKÇESİ '1924 Anayasası'nı Laikleştiren Kanunun Gerekçesi' + Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet + Laikliğin anayasaya girişi -Sinan Meydan/Cumhuriyet -


LAİKLİĞİN GEREKÇESİ '1924 Anayasası'nı Laikleştiren Kanunun Gerekçesi' 

“Çağdaş uygarlık kamu hukukunda, ulusal egemenliğin meydana çıkmasına dayanan en gelişmiş devlet şeklinin ‘Laik ve Demokratik Cumhuriyet’ olduğu kabul edilmiştir…”

(Anayasayı Laikleştiren Kanun Teklifinin Gerekçesinden, 1928)

Laiklik tartışması devam ediyor. Laiklik karşıtı uygulamalarıyla tanınan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, “Laiklik Bildirisi”ni yargıya taşıyacağını açıkladı. Soru şudur? “Türkiye Cumhuriyeti’nde laikliği savunmak ne zaman suç oldu?”

Anayasaya göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti laiktir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın –değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen- 2. maddesinde, Türkiye’nin  “Laik bir devlet” olduğu belirtilmiştir. Anayasanın 14.maddesinde de “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri (…) demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz” denmiştir. Anayasanın 24. maddesinde ise “Din ve Vicdan Hürriyeti” başlığı altında aynı zamanda “devletin laik niteliği” de vurgulanmıştır:

“…Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. (…)”

“Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma, siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz…”

Görüldüğü gibi bugün anayasamızda “laik devletin nitelikleri” herkesin anlayacağı biçimde açıklanmıştır. Buna göre herkes dini inançları ve düşünceleri konusunda özgürdür; hiç kimse inanç ve düşüncelerinden dolayı kınanamaz, suçlanamaz. Devlet düzeninin, kısmen de olsa din kurallarına dayandırılması ve dinin istismar edilmesi, kötüye kullanılması yasaktır. Anayasal hürriyetler, “…demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmak” amacıyla kullanılamaz. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nde laikliği savunmak “suç” değildir, tam tersine devletin laik yapısını değiştirmeye çalışmak suçtur.

ANAYASANIN LAİKLEŞTİRİLMESİ

1924 Anayasası’nın “Devletin resmi dini İslam’dır” diyen 2. maddesi; “Dine ilişkin hükümlerin yerine getirilmesi… Büyük Millet Meclisine aittir,” diyen 26. maddesi; “Vallahi” diye biten milletvekilliği yemininin yer aldığı 16. maddesi ve cumhurbaşkanlığı yemininin yer aldığı 38. maddesi laikliğe aykırıydı.

Atatürk Nutuk’ta, “Cumhuriyetin ilanından sonra da yeni Anayasa (1924 Anayasası) yapılırken ‘laik hükümet’ deyiminden ‘dinsizlik’ anlamı çıkarmak eğiliminde olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek için yasanın ikinci maddesini anlamsız kılan bir terimin (Yani “Türkiye Devletinin dini, İslam dinidir” ifadesinin) konulmasına göz yumulmuştur” diyerek 1924 Anayasası’nın 2. ve 26. maddelerinde “gereksiz görünen” ve “Yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet rejimimizin çağdaş karakteriyle bağdaşmayan bu terimlerin, devrim ve Cumhuriyet’in o zaman için sakınca görmediği tavizler” olduğunu belirtmiş ve “Millet, anayasamızdan bu fazlalıkları ilk uygun zamanda kaldırmalıdır” demiştir. (1)

1924 Anayasası’ndaki “bu fazlalıkların” anayasadan çıkarılma zamanı, yaklaşık dört yıl sonra, 1928 yılının baharında geldi. Bu dört yıl içinde devleti laikleştirecek çok önemli devrimler yapıldı. 1924’te halifelik kaldırıldı. Din ve Vakıflar Bakanlığı kapatıldı. Eğitim öğretim birleştirildi. Medreseler kapatıldı. 1925’de dini mahkemeler kapatıldı. Çağdaş hukuku uygulayacak hukukçular yetiştirmek için Ankara Hukuk Mektebi açıldı. Şapka kanunu kabul edildi. Tekke, zaviye, türbeler ve tarikatlar kapatıldı. 1926’da Medeni Kanun başta olmak üzere çağdaş kanunlar alındı. 1928’de Arap harfleri yerine yeni Türk harfleri kabul edildi. Bu devrimlerden sonra sıra anayasayı laikleştirmeye geldi.

ANAYASAYI LAİKLEŞTİREN KANUNUN GEREKÇESİ 

1928 yılında Başbakan İsmet (İnönü) ve 120 arkadaşının hazırladığı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı “laikleştiren” kanun teklifi, 5 Nisan 1928’de meclis başkanlığı tarafından Anayasa Komisyonu’na gönderildi. Kanun teklifi 1924 Anayasası’nın 2, 16, 26 ve 38. maddelerinin değiştirilmesini öneriyordu.

1924 Anayasası’nı laikleştirmeyi amaçlayan kanun teklifinin gerekçesi şöyleydi:

“Çağdaş uygarlık kamu hukukunda, ulusal egemenliğin meydana çıkmasına dayanan en gelişmiş devlet şeklinin ‘Laik ve Demokratik Cumhuriyet’ olduğu kabul edilmiştir. Millet Meclisi tarafından oy birliğiyle onaylanmış olan medeni kanun, ceza kanunu gibi kanunlar da uygulama ve eylem alanına bu esası getirmektedirler. Aslında devlet, bir tüzel kişilik bir manevi varlık olduğuna göre kendisi soyut bir kavramdır. Dinin maddi kişilere yüklediği mükellefiyetleri, farzları bilfiil yapmasına imkân olduğu düşünülemez. Böyle mümkün olmayanı elde etmek için direnmenin bir zayıflık –bütün zayıflıklar gibi zararlı bir zayıflık- yaratacağına şüphe yoktur. Ortaya konan bu nedenlerden ötürü ‘Laik Devlet’in temel anlayışına aykırı fıkraların anayasadan çıkarılması istenmiştir.

Din ile devletin ayrılma prensibi devlet ve hükümet tarafından dinsizliğin desteklendiği anlamına gelmemektedir. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, dinlerin, devleti idare edenlerle edeceklerin elinde araç olmaktan kurtuluşunun teminatıdır. Çağdaş hukuk ilminden ve geçmişten aldığı tecrübe ve bilgileri göz önünde tutan Türk Devrimi, din ile dünya işlerini karıştıran ve türlü zorluklara sebep olmaya elverişli bulunan maddeleri kaldırarak anayasayı açık ve samimi bir metin haline getirmekle Türkiye Cumhuriyeti’ne, pürüzsüz bir surette gerçek durumunu kazandırmış olacaktır. Bu suretledir ki, insanları manevi mutluluğa kavuşturmak işini üzerine almış olan din, yabancı eli değmeyen vicdanlarda yüce yerini alacak ve Allah ile kul arasında bir kutsal ilişki aracı durumuna girmiş bulunacaktır. Bu kutsal ilişkiyi camilerde, kiliselerde, havralarda ya da sadece vicdanlarda arayıp bulanlar vardır. Devletler ve kanunları hepsinin koruyucusudur.”(2)

Buna göre anayasayı laikleştirirken ileri sürülen belli başlı gerekçeler şunlardır:

- Ulusal egemenliğe dayanan en gelişmiş devlet şekli “Laik ve Demokratik Cumhuriyet”tir.

- Millet meclisinin kabul ettiği medeni kanun ve ceza kanunu gibi laik kanunlar, laik devleti zorunlu kılmıştır.

- Bir tüzel kişilik ve soyut bir kavram olan devletin, dinin insanlara yüklediği mükellefiyetleri ve farzları yerine getirmesi olanaksız olduğundan; böyle bir istek devlette zayıflık yaratacaktır.

- Din ve devlet işlerinin ayrılması, devletin ve hükümetin “dinsizliği desteklediği” anlamına gelmemektedir.

- Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması “dinlerin, devleti idare edenlerin elinde araç olmaktan” kurtuluşunun güvencesidir.

- Türk Devrimi, din ile devlet işlerini karıştıran ve çeşitli zorluklara yol açabilecek maddeleri kaldırarak anayasayı açık ve samimi bir metin haline getirmektedir.

- Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ile din, yabancı eli değmeyen vicdanlarda yüce yerini alarak “Allah ile kul arasındaki bir kutsal ilişki aracı durumuna” gelecektir. Devletler ve kanunları, bu kutsal ilişkiyi arayıp bulanların (yani çeşitli dinlere inananların) “hepsinin koruyucusudur.”

Kanun teklifinin gerekçesine göre ulusal egemenliğe dayanan en gelişmiş devlet şeklinin “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı”, çağdaş kanunların benimsendiği, “Laik ve Demokratik Cumhuriyeti” zorunlu kılması; “dinlerin, devleti idare edenlerle edeceklerin elinde araç olmaktan kurtarılması” ve bunun için de “dinin, Allah ile kul arasında bir ilişki durumuna getirilmesi” gibi temel gerekçelerle anayasanın laikleştirildiği anlaşılmaktadır.

Anayasa Komisyonu konuyu görüşüp öneriyi kabul etti. Komisyon; “Türkiye Devleti için tespit edilmiş ve belirtilmiş olan ‘Demokratik Cumhuriyet’ şeklinin, tabii ve çağdaş uygarlığın kamu hukuku ile ahenkli olarak ‘laik’ olması ve ulusal egemenliğin tam olarak tesisine yardım eden bu esaslar karşısında, dini devlet işlerine katmanın –kaynağı din sayılan söylentilerce bile- gereksiz bir katkı olarak görülmesinin gerekliliği konusunda komisyonumuz oy birliği ile karara varmış bulunuyor” diyen, 6 Nisan 1928 tarihli raporunu verdi.(3)

Kanun teklifinde geçen, ulusal egemenliğin en gelişmiş şeklinin “Laik ve Demokratik Cumhuriyet” olduğunun ve komisyon raporunda geçen Türkiye Devleti için belirlenen “Demokratik Cumhuriyet” şeklinin “çağdaş uygarlığın kamu hukukuna” ve “ulusal egemenliğe” uygun olarak “laik olması” gerektiğinin vurgulanması çok dikkat çekicidir. Bu ifadeler, Cumhuriyeti kuranların  “laiklik”  ve “demokrasi” arasında doğrudan doğruya bir bağ kurduklarını; “Demokratik Cumhuriyet” için her şeyden önce devleti laikleştirmek gerektiğini düşündüklerini ve “Laik ve Demokratik Cumhuriyet” idealine sahip olduklarını göstermektedir. 1930’ların faşizm çağı öncesinde Türkiye’de “Laik ve Demokratik Cumhuriyet”  vurgusu çok anlamlıdır.

9 Nisan 1928’de Meclis Genel Kurulu’nda görüşmeler başladı. 1222 sayılı kanunla 1924 Anayasası’nın 2.16. 26. ve 38. maddeleri değiştirildi. Anayasanın 2. maddesindeki “Türkiye Devletinin dini, İslam dinidir,” ifadesi ve 26. maddesindeki “Meclis dini hükümleri uygular” ifadesi anayasadan çıkarıldı. Ayrıca 16. ve 38. maddelerdeki milletvekili ve cumhurbaşkanlığı yeminindeki  “Vallahi” sözcüğü de “Namusum üzerine söz veriyorum,” şeklinde değiştirildi.[1]  Böylece anayasa laikleştirildi.

Laiklik daha sonra CHP’nin 1931 ve 1935 programlarına girdi. CHP’nin 1931 ve 1935 programlarında çok güzel bir laiklik tanımı yapıldı.

Atatürk ilkelerinin Anayasaya girmesi için verilen kanun teklifi, 5 Şubat 1937’de  TBMM de tartışılarak 3115 sayılı kanun olarak kabul edildi.[2] Anayasanın 2. maddesine “Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçıdır” cümlesi eklendi. Böylece laiklik anayasaya girdi.

***

1928’de anayasayı laikleştiren 1222 sayılı kanunun gerekçesinde açıkça ifade edildiği gibi “Laiklik dinsizliğin desteklenmesi anlamına gelmemektedir.” Ulusal egemenliğin, çağdaş hukukun ve demokrasinin gereği olarak din ve devlet işlerini birbirinden ayırılarak devlet laikleştirilmiştir. Yine aynı gerekçede belirtildiği gibi “Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, dinlerin, devleti idare edenlerle edeceklerin elinde araç olmaktan kurtuluşunun teminatıdır.”

Laikliğe sahip çıkmak ulusal egemenliğe, demokrasiye, çağdaş hukuka, düşünce ve vicdan özgürlüğüne, yurttaşların eşitliğine, kadın haklarına, bilime, sanata, uygar yaşama, toplumsal bütünlüğe ve barışa sahip çıkmaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laik niteliğini değiştirmeye kalmak SUÇTUR.

DİPNOTLAR

1. Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), Nutuk/Söylev, C. II,  Ankara 1989, s. 951-957.

2. TBMM Zabıt Ceridesi, C.III, 9 Nisan 1928, s. 1-2; Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-1 (1924-1930), İstanbul, 2007, s. 257-258.

3. TBMM Zabıt Ceridesi, C.III, 9 Nisan 1928, s.2-3.

4. TBMM Zabıt Ceridesi, C.III, 9 Nisan 1928, s.3-4.

5. TBMM Zabıt Ceridesi, 5 Şubat 1937.

---

[1] TBMM Zabıt Ceridesi, C.III, 9 Nisan 1928, s.3-4.

[2] TBMM Zabıt Ceridesi, 5 Şubat 1937

/././

Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet 

“Memnuniyetle tekrar görüyorum ki laik Cumhuriyet esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur. Laik Cumhuriyet esası dâhilinde partinizin her türlü siyaset faaliyetlerinin bir engele uğramayacağına güvenebilirsiniz.” 

(M. Kemal Atatürk, Hâkimiyeti Milliye, 12 Ağustos 1930)

Atatürk’ün en büyük eseri ve mirası -hiç tartışmasız- “Laik Cumhuriyet”tir. Atatürk’ün en büyük eseri ve mirası laik Cumhuriyet’in hiç olmadığı kadar büyük bir saldırı altında olduğu bu günlerde, laik Cumhuriyet’in anlam ve önemini ortaya koymak; laik Cumhuriyet birikimini yeniden anımsatmak amacıyla son üç yılda yazdığım laik Cumhuriyet konulu yazılarımı, daha önce okurlarımla paylaşmadığım belge ve bilgilerle zenginleştirerek, “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet” adlı yeni kitabımda bir araya getirdim.

İşte bugün, yakında çıkması planlanan, “Atatürk’ün Mirası LAİK CUMHURİYET”  adlı kitabımın “Önsöz”ünün bir bölümünü siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum.

GERÇEKLEŞEN BİR ÜTOPYA

1920’lerin başında Türkiye’de laik, demokratik bir cumhuriyet hayal etmek kolay değildi. Her ne kadar 1908 Meşrutiyet Devrimi’nden sonra Mebusan Meclisi’nin yeniden açılması, çeşitli siyasi partilerin kurulması ve özellikle 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan TBMM’nin, 1921’de, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir,” diyen Teşkilatı Esasiye Kanunu’nu (1921 Anayasası’nı) kabul etmesinden sonra, Türkiye’de “ulusal egemenlik” düşüncesi güçlenmeye başlamışsa da “kayıtsız şartsız ulusal egemenliğin” gerektirdiği devrimleri yapmak; saltanatı ve halifeliği kaldırmak, yeni rejimin adını koyarak meşrutiyetten cumhuriyete geçmek konusunda Mustafa Kemal Atatürk’ün silah arkadaşları bile büyük tereddütler içindeydi. Ayrıca -Osmanlı kadın hareketine rağmen- 1920’lerin başında Türkiye’de toplumun yarıdan fazlasını oluşturan kadınların medeni ve siyasi hakları yoktu. Anayasaya göre “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindi,” ancak toplumun yarıdan fazlasını oluşturan kadınlar henüz seçme ve seçilme hakkına, dolayısıyla egemenliklerine sahip değildi.

Türkiye’de, 20. yüzyılın başında meşrutiyeti aşarak, yani sarayı (sultanı ve halifeyi) tamamen denklemden çıkararak, sadece meclisin ülkeyi yönettiği, devlet yönetiminde sadece çağdaş hukukun esas alındığı, kadınların medeni ve siyasi haklara sahip olduğu bir cumhuriyet kurmak, dönemin aydınlarına bile bir ütopya olarak görünüyordu. İşte Atatürk, önce 1920- 1923 yılları arasında Türkiye’yi adım adım cumhuriyete taşıyarak,(1) sonra da 1923- 1938 yılları arasında gerçekleştirdiği devrimlerle Cumhuriyeti aşama aşama laikleştirerek o ütopyayı gerçekleştirdi, hatta o ütopyanın da ötesine geçti. Üstelik bunu, kendi ifadesiyle, “kavrama sınırları biten” arkadaşlarının muhalefetine rağmen, savaş yorgunu bir din-tarım toplumunda, çok zor koşullarda başardı. Bu nedenle Türkiye’de Cumhuriyetin, “Atatürk’ün mucizesi” olduğunu söyleyenler vardır. Ancak bence Türkiye’de Cumhuriyet, Atatürk’ün planlı, programlı, sabırlı ve kararlı çabasının, akıllı cesaretinin ve hiç bitmeyen umudunun eseridir.

Türkiye’de cumhuriyetin temelinde Türk Kurtuluş Savaşı vardır. Atatürk de cumhuriyetin temelinde “Türk kahramanlığının” olduğunu belirtirken bu gerçeğe vurgu yapmıştır. Eğer –bir halk hareketi durumundaki- Türk Kurtuluş Savaşı kaybedilseydi, İngiliz emperyalizminin kuklası durumundaki işbirlikçi saray (sultan-halife) varlığını koruyacak, cumhuriyet ilan edilmeyecek; belki ileride emperyalizmin kontrolünde göstermelik bir cumhuriyet ilan edilse bile egemenlik kayıtsız şartsız milletin olmayacak, olamayacaktı. Emperyalizmin, “Türkiye’nin laikleşmesi ve çağdaşlaşması” diye bir derdi de yoktu. Çünkü emperyalistler, laik bir ulus devleti ve aydınlanmış çağdaş bir toplumu kolay kolay kontrol edip sömüremeyeceklerini çok iyi biliyorlardı.

SON CÜRET 

15 Mayıs 1919’da İzmir Yunanlarca işgal edilmişti. Osmanlı Saray Hükümeti işgale boyun eğmişti. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, 25 Mayıs 1919 Pazar günü öğleden sonra Samsun’dan Havza’ya geçiyordu. Havza yolunda bozulan otomobilinden inip, “Dağ Başını Duman Almış” marşını söyleyerek yürümeye başlamış, arkadaşları da onu takip etmişti.(2) Çünkü Mustafa Kemal Paşa, İzmir’in işgaline rağmen umudunu hiç kaybetmemişti. İşgal karanlığına rağmen, beklenen güneşin ufuktan doğacağına inancı tamdı.(3)

Mustafa Kemal Paşa, 26 Mayıs 1919’da, Havza’da kendisini ziyaret eden bir heyete şunları söylemişti: “Hiçbir zaman ümitsiz olmayacağız, çalışacağız, memleketi kurtaracağız… Bizi öldürmek değil canlı mezara koymak istiyorlar. Şimdi çukurun kenarındayız. Son bir cüret belki bizi kurtarabilir.”(4)

Atatürk’ün önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı ile vatan işgalden kurtarıldı. Ancak gerçek kurtuluş için sadece emperyalist işgalden kurtulmak yeterli değildi. Gerçek kurtuluş için her şeyden önce aklı özgür kılmak, bilime dayanmak, çağdaş hukuku benimsemek, bunun için de laik bir devlet kurmak ve her yönüyle gelişmiş, çağdaş bir toplum inşa etmek gerekiyordu. Bu nedenle “Atatürk’ün son cüreti” Kurtuluş Savaşı değildi; “Atatürk’ün son cüreti” laik Cumhuriyet’ti. Atatürk’ün son cüreti, yüzlerce yıllık saray saltanatının egemen olduğu, büyük bir çoğunluğu okur-yazar olmayan, sanayileşmemiş, aydınlanmamış, yurttaşlık bilincinin gelişmediği, aşiret, tarikat bağının çok güçlü olduğu, kadının adının olmadığı bir din-tarım toplumunda, üstelik çok yıpratıcı bir bağımsızlık savaşının ardından önce cumhuriyeti ilan edip sonra o cumhuriyeti devrimlerle laikleştirmek ve çağdaşlaştırmaktı.

BÜYÜK ZAFER’İN SONUCU 

Atatürk’e göre 30 Ağustos 1922’de kazanılan Büyük Zafer, Türk ulusuna, daha büyük zaferlere giden yolu açmıştı. Atatürk’ün Türk ulusu için düşündüğü daha büyük zafer, tam bağımsız, laik, çağdaş bir cumhuriyetin kurulmasıydı.

Atatürk, 30 Ağustos 1924’te Dumlupınar’da, Meçhul Asker Anıtı’nın temel atma töreninde yaptığı konuşmada “Efendiler, milletimiz burada kutladığımız Büyük Zafer’den daha mühim bir zafer peşindedir,” diyerek, Büyük Zafer’i, (dolayısıyla Türk Kurtuluş Savaşı’nı), kazanılması gereken son bir zafer olarak değil, daha büyük zaferlere ulaşmak için gereken büyük bir aşama olarak gördüğünü açıklamıştı. Aynı konuşmasında Büyük Zafer’in en önemli sonucunun, ulusal egemenliğin gerçekleşmesi olduğunu söyleyen Atatürk, Büyük Zafer ile elde edilen tam bağımsızlığın sürdürülebilmesinin, ulusal egemenliğin korunmasına, tam anlamıyla medeni (uygar) bir toplum inşa edilerek medeni (uygar) eserler yaratılmasına ve ekonomide elde edilecek başarılara bağlı olduğunu ileri sürmüştü. İşte laik Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün bu düşüncelerinin eseridir.

ATATÜRK’ÜN ESERİ VE MİRASI 

Kendi ifadesiyle Atatürk’ün “en büyük eseri” cumhuriyettir. Atatürk’ün en büyük eseri cumhuriyet, aynı zamanda onun Türk ulusuna bıraktığı en büyük mirastır. Atatürk’ün –yine kendi ifadesiyle- manevi mirası ise akıl ve bilimdir.(5) Atatürk, en büyük eseri ve mirası cumhuriyeti, manevi mirası akıl ve bilimle şekillendirmiştir. Laik Cumhuriyet böyle doğmuştur. Atatürk’ün en büyük eserini korumak, ancak Atatürk’ün en büyük mirasına sahip çıkmakla mümkündü. Fakat Atatürk’ün en büyük mirasına (Laik Cumhuriyet’e) yeterince sahip çıkamadık. Onu pamuklara sarıp sarmalayarak değil, Atatürk’ün devrimcilik ilkesi çerçevesinde sürekli geliştirip güçlendirerek koruyacağımızı bir türlü anlayamadık.

Oysa Atatürk, en büyük eseri laik Cumhuriyet’i gençlere emanet etmişti. Atatürk’ün laik Cumhuriyet’i gençlere emanet etmesinin temel nedeni, laik Cumhuriyet’in her nesilde yenilenerek değişen ve gelişen çağa yenik düşmeden “ilelebet payidar” kalmasını sağlamaktı.

Peki, ama “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet” nedir? Bu kitapta ayrıntılı biçimde inceleneceği gibi “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet” her şeyden önce egemenliğin saraya (sultana, halifeye veya başka bir otoriteye) değil, kayıtsız şartsız millete ait olduğu bir siyasal rejimdir. Onun ötesinde, çağdaş hukuk kurallarıyla yönetilen, yurttaşların eşit olduğu tam bağımsız ulus devlettir. Kendi kaderini kendi eline almış, düşünce ve vicdan özgürlüğüne sahip, aklını kullanan bireylerin (kadın-erkek) uluslaşmasıyla oluşan her yönüyle çağdaş toplumdur. Dolayısıyla tam bağımsızlık, ulusal egemenlik (ve demokrasi), çağdaş hukuk, eşit haklara sahip yurttaş, ulus devlet ve her yönüyle çağdaş toplum “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet”in temel değerleridir.

Bu özellikleriyle “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet” emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerini hep rahatsız etmiştir ve bundan sonra da rahatsız edecektir. Gerçek şu ki, emperyalizm ve yerli işbirlikçileri hep birlikte “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet”i hedef aldılar, alıyorlar. Türkiye’de dünden bugüne Atatürk’e yönelik iç ve dış saldırıların temel nedeni de “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet”tir.

ATATÜRK’ÜN MİRASININ ÖNEMİ

Peki, ama “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet” Türkiye için neden hâlâ çok önemlidir? Çünkü Türkiye’de tam bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve demokrasinin, ulus bilincinin, ulusal birlik bütünlüğün, çağdaş hukukun, düşünce ve vicdan özgürlüğünün, yurttaşların eşitliğinin, kadın haklarının, barışın, insanca ve uygarca yaşamın en büyük güvencesi hâlâ laik Cumhuriyet’tir de ondan.

“Laik Cumhuriyet mi kaldı?” dediğinizi duyar gibiyim! Haksız sayılmazsınız! “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet,” özellikle son 25 yılda artan biçimde gerici, bölücü saldırılara uğradı, yara bere içinde kaldı; kurumları yıkıldı, kazanımları yok edildi, değerleri aşındırıldı. Ancak laik Cumhuriyet’in temelleri çok sağlamdır. Laik Cumhuriyet binasını, Atatürk’ün attığı o sağlam temeller üstünde çağın gerçeklerine ve gereklerine göre yeniden yükseltmek Türk ulusunun elindedir. Bunun için her şeyden önce Atatürk’ün en büyük eseri ve mirası laik Cumhuriyet’i iyi tanımak gerekir.

Şimdiden iyi okumalar…

Not: Sinan Meydan’ın, İnkılap Kitabevi’nden çıkardığı Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet kitabı bu cuma günü raflardaki yerini alacak.

Dipnotlar

1. Bu süreçte 1920’de TBMM açıldı. 1921’de “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen Teşkilatı Esasiye Kanunu kabul edildi. 1922’de Saltanat kaldırıldı. 1923’te cumhuriyet ilan edildi.  

2. Ahmet Semerci, “Mustafa Kemal Paşa’nın Havza’daki Çalışmaları”, Türk Dünyası Araştırmaları, Ocak-Şubat 2019, C. 121, S. 238, s. 85- 86. 

3. Atatürk’ün Bütün Eserleri, (ATABE), C. 29, s. 175-176.

4. Semerci, s. 86.

5. Atatürk şöyle diyor: “Ben manevi miras olarak hiçbir nass-ı kati, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasın bilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü güçlükler önünde, belki amaçlara tamamen eremediğimizi, fakat asla ödün vermediğimizi, akıl ve bilimi rehber edindiğimizi onaylayacaklardır. Zaman hızla dönüyor, milletlerin, toplumların, bireylerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur. Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.” “Atatürk’e Göre Atatürk”,  https://atam.gov.tr/ataturke-gore-ataturk/  (Son Erişim: 11 Kasım 2025); Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1999, s. 400-401. 

/././

Laikliğin anayasaya girişi 

“Din düşüncesi vicdani olduğundan, parti, din fikirlerini, devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş gelişiminde başlıca başarı etkeni görür.” 

(1931 CHP Programı)

Tam 89 yıl önce, 5 Şubat 1937 tarihinde aralarında laikliğin de olduğu Atatürk ilkeleri anayasaya girdi. Atatürk, 29 Ekim 1923’te ilan edilen cumhuriyeti, bir taraftan yaptığı sıralı devrimlerle diğer taraftan anayasa değişiklikleriyle aşama aşama laikleştirdi. Dolayısıyla Türkiye’de cumhuriyet, genelde sanıldığı gibi, bir günde kurulup tamamlanmış değildir; Türkiye’de cumhuriyet, yaklaşık 15 yılda (1923- 1937 yılları arasında) Atatürk tarafından, akılla, sabırla, cesaretle adım adım inşa edilmiştir. Böylece Atatürk’ün en büyük eseri ve mirası “Laik Cumhuriyet” ortaya çıkmıştır.

ANAYASA’NIN “LAİK OLMADIĞI” ZAMANLAR 

Osmanlı Anayasası Kanuni Esasi laik değildi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde, Kurtuluş Savaşı devam ederken hazırlanan ve birçok maddesi geçici 1921 Anayasası (Teşkilatı Esasiye Kanunu) da laik değildi.

1921 Anayasası’nın 7. maddesinde, “Dine ilişkin hükümlerin (ahkâm-ı şeriyenin) yerine getirilmesi… Büyük Millet Meclisine aittir,” denilmiştir. Buna ek olarak 1921 Anayasası’nda 29 Ekim 1923’te yapılan değişiklikle 2. maddeye “Devletin resmi dini, dini İslam’dır,” ifadesi eklenmiştir. Böylece 1921 Anayasası’nın 2. ve 7. maddeleri laikliğe aykırı hükümler içermiştir. Ancak aynı 1921 Anayasası’nın, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir; idare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır,” diyen birinci maddesi –dinsel dokunulmazlık kazandırılmış halife dâhil- her türlü kayıt ve şarttan bağımsız, “kayıtsız şartsız millet iradesinden” söz ederek aslında “laik bir öz” taşıyordu. Teşkilatı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası), Osmanlı Kanuni Esasisi’nden farklı olarak halifeye, mecliste ve devlet yönetiminde hiçbir söz hakkı tanımıyordu. 1921 Anayasası’nın “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen birinci maddesi, Tanrı’ya dayandırılan “dinsel egemenlik” yerine, millet iradesine dayandırılan “dünyevi egemenlik” anlayışını siyasal sistemin temeline yerleştirmiştir. Bu nedenledir ki, 1921 Anayasası her ne kadar laik değilse de “kayıtsız şartsız millet egemenliği” vurgusuyla Türkiye’de laik Cumhuriyet’e giden yolu açmıştır.

1924 Anayasası da 1928 yılına kadar laik değildi. Çünkü 1924 Anayasası’nın 2. maddesinde devletin dininin İslam olduğu; 16. ve 38. maddelerinde  milletvekillerinin ve cumhurbaşkanının ‘vallahi’ diye” yemin edecekleri ve 26.maddesinde ise meclisin görevlerinden birinin de “dinsel hükümleri yerine getirmek” olduğu belirtilmiştir.

ATATÜRK: “BU FAZLALIKLAR ANAYASADAN ÇIKARILACAKTIR”

1921 Anayasası ve 1928 yılına kadar da 1924 Anayasası laik değildir. Ancak bu anayasaların laik olmaması, istenen bir durum değil, tamamen dönemin koşullarıyla ilgili geçici bir durumdu.

Şöyle ki: Atatürk Nutuk’ta, 1921 Anayasası’na ve 1924 Anayasası’na “Meclisin şeri hükümleri (dini kuralları) yürütmesi” ve “Devletin dini İslam’dır,”  maddelerinin konulmasını istemediğini, ancak “Laik hükümet deyiminden ‘dinsizlik’ anlamı çıkarmak eğiliminde olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek için” bu maddelerin anayasaya konulmasına göz yumulduğunu; 1924 Anayasası’nın 2. ve 26. maddelerinde “gereksiz görünen”  ve “Yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet rejimimizin çağdaş karakteriyle bağdaşmayan bu terimlerin, devrim ve Cumhuriyet’in o zaman için sakınca görmediği tavizler” olduğunu belirterek, “Millet, anayasamızdan bu fazlalıkları ilk uygun zamanda kaldırmalıdır,” diyor.(1) Nitekim 1924 Anayasası’nda da yer alan  “bu fazlalıklar” ilk fırsatta anayasadan çıkarılacaktı.

10 Nisan 1928’de yapılan anayasa değişikliği ile “Meclis dini hükümleri uygular” ve “Türkiye Devletinin dini, İslam dinidir,” maddeleri anayasadan çıkarılmıştır. Ayrıca milletvekili ve cumhurbaşkanlığı yeminindeki “Vallahi” sözcüğü de “Namusum üzerine söz veriyorum,” şeklinde değiştirilmiştir. (1924 Anayasası 16 ve 38. maddeler) Böylece 1924 Anayasası laikleştirilmiştir.

ANAYASA’NIN LAİKLEŞTİRİLMESİ 


1928 yılında Başbakan İsmet (İnönü) ve 20 arkadaşının hazırladığı anayasayı “laikleştiren” kanun teklifi, 5 Nisan 1928’de Meclis Başkanlığı tarafından Anayasa Komisyonu’na gönderildi. Teklif, 1924 Anayasası’nın 2, 16, 26 ve 38. maddelerinin değiştirilmesini öneriyordu.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı laikleştirmeyi amaçlayan kanun teklifinin gerekçesinde ulusal egemenliğe dayanan en gelişmiş devlet şeklinin “Laik ve Demokratik Cumhuriyet” olduğu; Medeni Kanun ve Ceza Kanunu gibi çağdaş kanunların laik devleti zorunlu kıldığı; bir tüzel kişilik ve soyut bir kavram olan devletin, dinin insanlara yüklediği mükellefiyetleri ve farzları yerine getirmesinin olanaksız olduğu ve böyle bir isteğin devlette zayıflık yaratacağı; din ve devlet işlerinin ayrılmasının, “devletin ve hükümetin dinsizliği desteklediği anlamına gelmediği”; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasının “dinlerin, devleti idare edenlerin elinde araç olmaktan kurtuluşunun” güvencesi olduğu; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ile “dinin, yabancı eli değmeyen vicdanlarda yüce yerini alarak Tanrı ile kul arasındaki bir kutsal ilişki durumuna geleceği” ve devletlerin ve kanunlarının, dinlerin de güvencesi olduğu belirtilmiştir.(2)

Anayasa Komisyonu konuyu görüşüp öneriyi kabul etmiştir. Komisyon; “Türkiye Devleti için tespit edilmiş ve belirtilmiş olan ‘Demokratik Cumhuriyet’ şeklinin, tabii ve çağdaş uygarlığın kamu hukuku ile ahenkli olarak ‘Laik’ de olması ve ulusal egemenliğin tam olarak tesisine yardım eden bu esaslar karşısında, dini devlet işlerine katmanın –kaynağı din sayılan söylentilerce bile- gereksiz bir katkı olarak görülmesinin gerekliliği konusunda komisyonumuz oy birliği ile karara varmış bulunuyor” diyen 6 Nisan 1928 tarihli raporunu vermiştir. 9 Nisan 1928’de Meclis Genel Kurulu’nda görüşmeler başlamıştır. 10 Nisan 1928’de, 1924 Anayasası’nın 2. 16. 26. ve 38. maddeleri değiştirilerek anayasa laikleştirilmiştir.

Öneride geçen “Laik ve Demokratik Cumhuriyet” ifadesi ile komisyon raporunda geçen “Demokratik Cumhuriyet” ifadelerinin üzerinde durup düşünmek gerekir. Bu ifadeler, Cumhuriyeti kuranların “Laiklik” ve “Demokrasi” arasında doğrudan doğruya bir bağ kurduklarını; “Demokratik Cumhuriyet” için her şeyden önce devleti laikleştirmeyi düşündüklerini ve “Laik ve Demokratik Cumhuriyet” idealine sahip olduklarını göstermektedir. 1930’ların faşizm çağı öncesinde Türkiye’deki bu “Laik ve Demokratik Cumhuriyet” vurgusu çok anlamlıdır.

1928 yılında anayasa durup dururken laikleştirilmedi. 1924 yılından beri yapılan devrimlerle Türkiye Cumhuriyeti laikleştirilmeye başlanmıştı. 3 Mart 1924’te eğitim öğretimin birleştirilmesi, halifeliğin kaldırılması, medreselerin kapatılması, Şeriat (Din) ve Vakıflar Bakanlıklarının kaldırılması, Şeriye Mahkemelerinin kapatılması, 1925’te -çağdaş hukuku uygulamak için- Ankara Hukuk Mektebi’nin kurulması; 1925’de tekke, zaviye, türbe ve tarikatların kapatılması, şapka kanununun kabul edilmesi,(böylece fese kutsallık yükleyen boş inancın yıkılması), 1926’da Medeni Kanun gibi çağdaş kanunların kabul edilmesi ve 1928’de harf devriminin yapılması (böylece harflere kutsallık yükleyen boş inanışın etkisizleştirilmesi) gibi devrimlerle devletin laikleşme süreci belli bir aşamaya gelmişti.

CHP’NİN TÜZÜĞÜNDE ALTI İLKE VE LAİKLİK

CHP’nin Üçüncü Kongresi’nde 13-14 Mayıs 1931 tarihinde kabul edilen CHP Programı’nda CHP’nin “Ana Vasıfları” cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılâpçılık olarak sıralanmıştı. (3) CHP’nin 1931 Programı’ndaki “inkılapçılık” ilkesi CHP’nin 1935 Programı’nda  “devrimcilik”  olarak adlandırılmıştı. (4)

CHP’nin 1931 Programı’nda CHP’nin laiklik anlayışı da şöyle açıklanmıştı: “Fırka (Parti), devlet idaresinde bütün kanunların, nizamların ve usullerin, ilim ve fenlerin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere ve dünya ihtiyaçlarına göre yapılmasını ve tatbik edilmesini prensip kabul etmiştir. Din telâkkisi vicdanî olduğundan, Fırka, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin muasır terakkide başlıca muvaffakiyet amili görür.”(5) Atatürk bu laiklik tanımının özünü, 1931 yılında okullarda okutmaya başladığı “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabına da koymuştu.

CHP’nin 1931 programındaki bu laiklik tanımı biraz daha Türkçeleştirilerek CHP’nin 1935 Programı’nda da aynen yer alacaktı. Bu tanımı bizzat Atatürk yapmıştı. (6) Atatürk, CHP’nin 6 ilkesini sıralarken “Laikliği” “Dışdinseltçi” olarak adlandırmıştı.(7) Bu ifade parti programlarına, -Atatürk’ün de onayıyla- “laiklik” olarak konulmuştur.

Çok açıkça görüldüğü gibi CHP’nin 1931 ve 1935 Programlarında laiklik, herkesin anlayacağı biçimde çok açık biçimde tanımlanmıştı. Cumhuriyeti kuranlar, Atatürk ve dava arkadaşları, laikliği her şeyden önce devlet yönetimindeki kanunların bilim ve fennin çağdaş uygarlığa sağladığı ilkelere ve dünya ihtiyaçlarına göre yapılması ve uygulanması olarak tanımlarken, din kavramının “vicdani” olduğunu vurgulayarak, ulusun çağdaş ilerlemesinde başarıya ulaşmasının başlıca şartının “din ile dünya işlerinin ve devlet siyasetinin birbirinden ayrı tutulmasına bağlı olduğunu” belirtmişlerdi.

CHP’nin 1931 programının “Milli Talim ve Terbiye” başlıklı beşinci kısmında eğitimin temel amacının “cehaleti yenmek” ve “kuvvetli cumhuriyetçi, milliyetçi ve laik vatandaş yetiştirmek…” olduğu belirtilmişti.(8) CHP’nin 1935 Parti Programı’nda   “Ulusal Eğitim” başlıklı bölümde de eğitimin temel amacı “bilimsizliği gidermek”  ve “kuvvetli cumhuriyetçi, ulusçu, halkçı, devletçi, laik ve devrimci yurttaş yetiştirmek…” olarak yer alacaktı.(9)

LAİKLİĞİN ANAYASAYA GİRİŞİ

1937 yılında Malatya Milletvekili İsmet İnönü ve 153 arkadaşının, anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesine ilişkin kanun teklifinin gerekçesinde şöyle deniliyordu:

“Devletin şekliyle (cumhuriyetle) beraber siyasette ve idarede izleyeceği yolların temel niteliklerinin de esas hükümler olarak belirtilmeleri gerekir. Bu düşünce ile ikinci maddeye milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, inkılapçılık vasıfları da eklenmiştir.”

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, bu konuda yaptığı uzun konuşmada, “Atatürk’ün koyduğu prensipler Türk’tür. Yani, temeli ve kaynağı bakımından milletin karakterinden alınmış ve onun ihtiyaç ve zorunluluklarına uygun olarak seçilmiştir…” demiş ve daha sonra tek tek Atatürk ilkelerini açıklamıştır. Söz konusu konuşmada Şükrü Kaya’nın yaptığı laiklik açıklaması çok dikkat çekicidir:

“Toplumumuzu, dünyanın ötesi ile ilgili her türlü kuşkulardan ve korkulu hayallerden kurtararak, kanunlarımızı günün gereklerine, maddi zorunluluklarına göre yapmalıyız. Maddi hayat ancak bu suretle kurulur. Maneviyat için de Türk’ün temiz ahlakını geliştirmek yeter. İşte bu nedenle laikliğimizi ilan ettik. Kanunlarımızı ona göre yaptık. Şimdi de anayasamıza koymak istiyoruz. Vicdan özgürlüğüne ve din serbestliğine hiç karışmıyoruz. Laiklikteki amacımız, dinin memleket işlerinde etkili olmamasını sağlamaktır. Laikliğimizin çerçevesi ve sınırı budur. Biz diyoruz ki, dinler vicdanlarda ve tapınaklarda kalsın, maddi hayata ve dünya işlerine karıştırılmasın. Dinde doğru yolu bulmak için tarikatların da gereği yoktur. Türkler için doğru yolu gösteren tek tarikat müspet ilme dayanan milliyetçiliktir.” Anlam ve önemini bugün de koruyan gerçek bir laiklik manifestosu…

Atatürk ilkelerinin anayasaya girmesi için verilen öneri, 5 Şubat 1937’de TBMM de tartışılarak kabul edilmiştir (Kanun no: 3115).(10) Böylece anayasanın 2. maddesine “Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçıdır” ifadeleri konulmuştur.

Laiklik ilkesi, 1937’den günümüze 1961 ve 1982 Anayasalarında da yerini korumuştur. Laiklik ilkesi, bugün anayasamızın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez temel nitelikleri arasında yer almaktadır. (Md.2).

***

Görüldüğü gibi Atatürk başından beri laik bir Cumhuriyet kurmak istemiş ancak toplumsal koşullar gereği bunu birden bire değil, aşamalı bir devrim stratejisiyle adım adım (devrimlerle ve anayasa değişiklikleriyle) gerçekleştirmiştir. Türkiye’de devletin laikleşme süreci aslında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen 1921 Anayasası ile başlamış, 1924 Devrim Kanunları ile devam etmiştir. Anayasa ise 1928 yılında laikleştirilmiş; laiklik 1931 yılında CHP Programı’na, 1937 yılında da anayasaya konulmuştur. Böylece nüfusunun büyük bir bölümü Müslüman olan bir ülke (Türkiye Cumhuriyeti) ilk kez laikliği kabul etmiştir.

Türkiye’de aklın, düşüncenin ve vicdanın özgürlüğünün, bilimin ve sanatın, kadın haklarının, yurttaşların eşitliğinin, ulusal egemenliğin, demokrasinin, uygar yaşamın, toplumsal birlik ve bütünlüğün güvencesi Atatürk’ün kurduğu laik Cumhuriyet’tir.

Türkiye’de laikliğin neden “yaşamsal önemde” olduğunu anlamak için Orta Doğu’ya ve Afganistan’a bakmak yeter de artar bile...

---

Dipnotlar

1. Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), Nutuk/Söylev, C. II, TTK Yayınları, Ankara 1989, s. 951- 957.

2. Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-1 (1924-1930), İstanbul, 2007, s. 257-258; Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, Yeni Türkiye’nin Oluşumu (1923-1938), 3. Kitap (İkinci Bölüm), 2. Bas. Ankara, 2010, s. 47.

3. CHP Nizamnamesi ve Programı 1931, Ankara, 1931, s.30-31.

4. CHP Programı 1935, Ankara, 1935, s. 3-4, 6.

5. CHP Nizamnamesi ve Programı 1931, s.31.

6. Atatürk, CHP Kongresi için hazırladığı program taslağında CHP’nin ve genç Cumhuriyet’in laiklik anlayışını bizzat kaleme almıştır. Belge için bkz. TTK Arşiv ve Dokümantasyon Müdürlüğü, Dosya Sayı: 1091, 1937. Aktaran Atatürk Din ve Laiklik Üzerine, Der. Doğu Perinçek, İstanbul, 1997, s. 244-249.

7. Atatürk, Din ve Laiklik Üzerine, s. 245.

8. CHP Nizamnamesi ve Programı 1931, s.35.

9. CHP Programı 1935, s. 32-33.

10. Zabıt Ceridesi, 5 Şubat 1937.

/././

Sinan Meydan/Cumhuriyet

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

"GÜNDEM Başlıklar" -25 Şubat 2026-

AKP yok saydı, doğa uyardı: 11,7 milyar TL’lik hastane kayıyor -Mustafa Bildircin/Birgün-  YDA’ya inşa ettirilen Trabzon Şehir Hastanesi’nin...