T-24 "Köşebaşı + Gündem" -6 Şubat 2026-


Belediye Başkanı Böcek, Emniyet Müdürü Arslan ve iş takipçisi Ateş, okey masasında!-Tolga Şardan- 

Sanık Fazlı Ateş’in ifadesiyle, Böcek ve Arslan’la beraber zaman zaman aynı masada okey oynadıkları ortaya çıktı. Ateş’in anlatımlarına göre, Arslan’ın resmi lojmanındaki kamelyada bir araya gelen Böcek, Arslan, Ateş ve Böcek’in özel kalem müdürü Yasin Yellice okey oynadı. Dörtlünün bir araya geliş amacını Ateş, “belediye lojmanın peyzaj işlerini yapmıştı. Bizde teşekkür amaçlı orda ağırlamıştık” diye açıkladı.

antalya belediye emniyet

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in gözaltına alındığı günlerde Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı, dikkat çeken bir gözaltı daha gerçekleştirdi.

Başsavcılık talimatıyla, görevdeki Antalya Emniyet Müdürü İlker Arslan, 7 Eylül günü gözaltına alındı. Kendi emrindeki meslektaşlarınca adliyeye götürülen Arslan, aynı gün tutuklanarak cezaevine konuldu. Arslan, o günden beri tutuklu.

Arslan’ın “ani” gözaltısı ve tutuklanması emniyette şok etkisi yarattı adeta. Zira Arslan’ın teşkilatta mevcut, üstelik güçlü olduğu ifade edilen bir dini yapının içinde yer aldığı emniyetin bilinen gerçeklerinden.

Arslan’ın da aralarında bulunduğu bir grup var, kendileri Reyhani / Erzincan Grubu olarak tanımlanıyor teşkilatta.

Daha doğrusu Refahyol hükümeti döneminde başbakanlık yapan merhum  Necmettin Erbakan’ın korumasında görev yapan polislerin de yer aldığı ve Millî Görüş adı verilen siyasi hareketin günümüz bürokrasisindeki uzantısı bu grup.

Çok kalabalık olmamakla birlikte yüksek rütbede ve üst düzey yönetici konumundalar. Bir de vakıf çatısı altında faaliyetleri var. Başkanları ise bir merkez valisi.

Bu sebepten dolayı, Arslan’ın hakkında adli soruşturma başlatılması grubun tepkisini çekti.

Arslan’ın da içinde bulunduğu grup, aslına bakarsanız Cumhurbaşkanı Erdoğan’a geçmişten “emanet”. Grubun üst düzey yönetici konumunda olanları dönem dönem yurt içi ve dışında “iyi” yerlerde görev yaptılar.

Bu gruptan olan Arslan da en üst rütbeye terfi ettikten hemen sonra Emniyet Genel Müdürlüğü Tanık Koruma Dairesi’ne başkan atandı. Ülkede yürütülen adli soruşturmalar çerçevesinde “gizli tanık” olanların işlemlerini takip eden, son derece kritik bir birimdeki görevin ardından Üsküp’te “müşavir” kadrosunda diplomatik görev yaptı. Üsküp’teki görev biter bitmez “kendisinden daha kıdemli emniyet müdürleri olmasına rağmen” Antalya’ya il emniyet müdürü olarak atandı.

Antalya Emniyet Müdürü İlker Arslan

Yıllar sonra yeşeren dostluk

Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 702 sayfalık iddianamesinde gündem Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’le birlikte ailesi ve ekibi olması nedeniyle Arslan’ın durumu kısmen geri planda kaldı.

İddianamenin detaylarına bakıldığında tutuklu Emniyet Müdürü İlker Arslan’ı görmek mümkün.

Arslan, iddianamede anlatılan 23 eylemden sadece birisinde yer alırken, iki ayrı suçlamanın hedefi oldu.

Savcılıkça yönetilen suçlama, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama ve 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu.

Arslan’ın suçları işlediği iddia edilen takvim ise, 7 Şubat 2025 ile 11 Haziran 2025 günleri arası olarak görünüyor iddianamede.

Savcılık, Eski Antalya Emniyet Müdürü İlker Arslan’ın adının yer aldığı 16 numaralı eylemi, “Antalya İl Emniyet Müdürü İlker Arslan ve Fazlı Ateş isimli şahıs arasındaki finansal hareketler ile Fazlı Ateş’in iş çözme vaadiyle iş adamlarından para alması” başlığıyla tanımladı.

Bu arada Arslan ile Ateş’in tanışıklığı Refahyol hükümetine kadar gidiyor. Arslan, dönemin Başkanı merhum Necmettin Erbakan’ın koruma ekibinde. Ateş ise Refah Partisi’nin gençlik kollarındaydı.

İkilinin yolları zaman içinde ayrıldı ancak Arslan’ın Antalya Emniyet Müdürü olmasıyla yeniden yolları buluştu.

Arslan’dan önce Ateş’in ticari durumunun çok itibarlı olmadığı tanık ifadelerinden anlaşılıyor. Zaten Ateş’le ilgili dolandırıcılık iddiasıyla iki aylık telefon dinleme yapılması için mahkemeden karar alındığı da iddianamede yer buldu.

İkilinin yanındaki üçüncü kişi

Aslına bakarsanız söz konusu iddiaya esas olan eylemi, farklı bir iddianame ile değerlendirmek mümkün. Ancak savcılığın, suç tanımlaması yapılan eylemi bu iddianameye alma gerekçesi, Arslan ile Ateş’in süreçteki bağlantıları.

Bu bağlantılar arasındaki en önemli isim, elbette tutuklu durumdaki eski Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek.

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek

İddianamede hem suç iddiasını ortaya koyan hem de Böcek özelinde ilginç siyasi bilgiler yer alıyor.

Önce Arslan ile Ateş’in finansal ilişkilerini ortaya koyan bilgileri paylaşmak gerekecek sanırım.

Aslında “ikili” hakkında doğrudan yürütülen bir soruşturma olmamakla birlikte Böcek’e yönelik operasyonda gözaltına alınan, aynı zamanda Antalya Büyükşehir Belediyesi’nden ihale alan iş insanı Bülent Çeken ile yaşananların mağduru olduğunu öne süren iş insanı Evren Topal’ın anlatımları tabloyu ortaya çıkardı.

Savcılığın ağır iddiası

Çeken ve Topal’ın anlatımlarındaki iddialardan yola çıkan savcılık, teknik çalışmalarla delillendirdiği süreci savcılık iddianamede şöyle anlattı:

“(…) Antalya İl Emniyet Müdürü İlker Arslan hakkında “sosyal tanışıklığı bulunan Fazlı Ateş isimli şahıs aracılığıyla rüşvet alma/görevi kötüye kullanma suçları kapsamında kalabilecek maddi menfaat temin ettiğine yönelik” anlatımlarda bulundukları, taraf beyanlarına yönelik KOM Şube Müdürlüğü’nce yapılan araştırmalar neticesinde Fazlı Ateş isimli şahsın beyanlarla uyumlu olacak şekilde İlker Arslan’a yönelik veya ilişkili para transferleri yaptığının tespit edildiği, ayrıca İlker Arslan’ın eşinin geçmiş tarihlerde Fazlı Ateş’e ait şirkette SGK kaydı bulunduğu ve eşine maaş ödemesi adı altında para transferleri yapıldığının anlaşıldığı (…)”

Bu iddiaya karşı taraflar detaylı bilgileri savcılığa aktardı.

Çeken ve Topal iddialarında ısrarcı yaklaşım sergilerken, haklarında adli soruşturma yürütülen Arslan ve Ateş, iddiaları kabul etmedi.

135 milyon lira para transferi iddiası

Savcılık iddianamede sanıklardan Fazlı Ateş hakkında şu değerlendirmeyi yaptı:

“(…) Şüpheli Fazlı Ateş’in dosya kapsamına yansıyan tüm taraf beyanlarından anlaşılacağı üzere iş takipçiliğiyle geçimini sağlayan bir şahıs olduğu, İl Emniyet Müdürü İlker Arslan ve Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek arasındaki yakınlığı insanlara anlatarak Büyükşehir Belediyesi’nde iş çözme vaadiyle maddi menfaatler elde ettiği, bu sayede Bülent Çeken’den İl Emniyet Müdürü İlker Arslan adını kullanarak 6 milyonu aşkın para aldığı, söz konusu menfaatin nüfuz ticareti suçuna vücut verdiği, sonraki süreçte Bülent Çeken ve ortağı Mete Yapal tarafından Mustafa Gökhan Böcek’e 2 ayrı işte 135 milyonu aşkın para transferi yapıldığı,

Bu haliyle Fazlı Ateş’in İlker Arslan’la arasının iyi olduğu bahisle Muhittin Böcek’in ismini zikrederek Bülent Çeken’den sürekli bir şekilde maddi menfaat elde ettiği, Bülent Çeken ve Fazlı Ateş arasında geçmişten gelen diyalog sebebiyle söz konusu maddi  menfaatlerin ve Fazlı Ateş’in Bülent Çeken’in beyanlarının nüfuz ticareti suçuna vücut verdiği hukuken değerlendirildiği, ancak Fazlı Ateş’in geçmiş tanışıklığı olmayan ve çevreden yapılan araştırma neticesinde kendisine ulaştığını belirten Enver Topal isimli şahıstan ise, il emniyet müdürünün lojmanında görüşüp güven telkin ederek 2 milyon TL para almasının ise nitelikli dolandırıcılık suçuna vücut verdiği,

Evren Topal’ın dosya kapsamına sunmuş oluğu WhatsApp yazışmalarından anlaşılacağı üzere şikayet konusu ve Fazlı Ateş’i sıkıştırması üzerine para iadesinin sağlanmak zorunda kaldığı, insanlardan bu şekilde elde ettiği maddi menfaatin bir kısmını İlker Arslan’ın kızı için ev teminat bedeli ve araç gümrükleme bedeli olarak başkaca şahıslara havale ettiği, yine doğrudan İlker Arslan’a para transferleri yaptığı, gerçeğe aykırı olarak ‘çalışıyor’ gibi gösterilerek, eşini kendi şirketinde maaşlı ve sigortalı olarak gösterip Melek Arslan’a  para transferleri yaptığı, ayrıca şüphelinin Bülent Çeken ve Evren Topal’dan almış olduğu paraların elden ya da 3. şahıslara transfer ettirerek şahısların bankadan temini sonrası elden almasıyla TCK 282/1 maddesinde tanımlı ‘suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerinin aklanması suçuna vücut verecek’ eylemler içerisinde bulunduğu,

Bu haliyle şüpheli Fazlı Ateş’in nitelikli dolandırıcılık, nüfuz ticareti ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerinin aklanması suçlarını işlediği hususunda hakkında kamu davası açmaya yetecek yeterli şüphenin oluştuğu, (…)”

“Hayatın olağan akışında değil”

Tutuklu Eski Antalya Emniyet Müdürü İlker Arslan’a yönelik ise, savcılığın değerlendirmesi şöyle:

“(…) Şüpheli İlker Arslan’ın Antalya İl Emniyet Müdürü olarak görev yaptığı, taraf anlatımlarından anlaşılacağı üzere geçmişe dayalı tanışıklıkları olduğu ifade edilse de uzun süredir irtibatı olmayan Fazlı Ateş ile görev tanımına aykırı olarak şekilde sosyal ve finansal ilişki içerisine girdiği,

Şahıs üzerinden kızı ve şahsına yönelik maddi menfaat geçişlerinin MASAK verilerinin incelemesi neticesinde tespit edildiği, haricen yine eşi Melek Arslan’ın, Fazlı Ateş’in herhangi bir mekan ya da envanteri bulunmayan şirkette ‘çalışıyor’ gibi gösterilerek maddi menfaat elde ettiği,

Eşinin çalışma şekli ve süresiyle ilgili olarak tarafların çelişkili beyanlarda bulunduğu, şüpheli İlker Arslan’ın Fazlı Ateş ile olan finansal irtibatına ilişkin dosya kapsamına sunmuş olduğu adi sözleşmenin itibar edilebilecek bir niteliği bulunmadığı, sözleşme içeriğiyle ilgili olarak Fazlı Ateş’in kolluk ve savcılıkta fiyat ve arsa payıyla ilgili çelişkili beyanlarda bulunduğu,

Ayrıca İlker Arslan’ın alınan savcılık ifadesinde, kredi kartı borcu olduğundan bahsetmesine rağmen yurt dışından getirmiş olduğu aracın gümrük bedelinin ödenmesi ve kız çocuğuna daire almasının hayatın olağan akışı içerisinde itibar edilebilecek niteliğe haiz olmadığının değerlendirildiği,

Fazlı Ateş’in insanları dolandırması veya nüfuz ticareti suçunu işlediğine yönelik eylemlerinden haberdar olduğuna yönelik bu aşamada delil elde edilemeyen İlker Arslan’ın bu haliyle 3628 Sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 4. Maddesinde tanımlanan ve 13. Maddesinde yaptırıma bağlanan haksız mal edinme suçu ile Fazlı Ateş’in gerçekleştirmiş olduğu eylemler sebebiyle elde ettiği maddi menfaatin aklanması sürecinde kişisel menfaat elde ederek suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin aklanması suçuna iştirak ettiği hususunda hakkında kamu davası açmaya yetecek yeterli şüphenin oluştuğu (…)”

Okey masasındaki dörtlü

Bu arada sanık Fazlı Ateş’in ifadesiyle, Böcek ve Arslan’la beraber zaman zaman aynı masada okey oynadıkları ortaya çıktı.

Ateş’in anlatımlarına göre, Arslan’ın resmi lojmanındaki kamelyada bir araya gelen Böcek, Arslan, Ateş ve Böcek’in özel kalem müdürü Yasin Yellice okey oynadı. Dörtlünün bir araya geliş amacını Ateş, “belediye lojmanın peyzaj işlerini yapmıştı. Bizde teşekkür amaçlı orda ağırlamıştık” diye açıkladı.

Bir belediye başkanı ile bir il emniyet müdürünün aynı masada “masumane” gerekçeyle okey oynamasının elbette bir sakıncası olmaz. Ancak burada, “seçilmiş” ile “atanmış” arasındaki dostluk farklı bir amaçla pekişmiş iddiası söz konusu.

Böcek, operasyon olmasa parti mi değiştirecekti?

İddianamede yer alan bir ifadede geçen cümleler, tutuklu Böcek’in, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde “seçildiği partiden başka partiye geçmeyi düşündüğü” iddiasını ortaya çıkardı.

Soruşturma sırasında ifadesine başvurulan Alkan Evren, Böcek’in parti değiştirmeyi düşündüğünü öne sürdü.

Böcek’in “düşündüğü” parti değişikliği Evren’in ifadesine şöyle yansıdı:

“(…) Benim bildiğim kadarı ile Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik operasyonlar başlamadan 2 ya da 3 hafta kadar önce Fazlı Ateş, bu süreçte Muhittin Böcek’in parti değiştirmesi gerektiğini ve bunun için aracı olabileceğinden bahsederdi.

Bir görüşmemizde Serkan Temuçin Fazlı Ateş ile Muhittin Böcek’e telkinde bulunarak mevcut partisinin kendisine yakışmadığını, kendi çıkarları için kullandığını ve ‘sizin de bunca yıllık siyasetçi olarak bunları görmesi gerektiğini’ söyledik ve parti değiştirmesi konusunda telkinde bulunduk.

Bunun üzerine Muhittin Böcek de ‘söylediğiniz şey doğru. Ben bunun farkındayım. Bunlarla da hiçbir yolda yürünmez’ dedi ve görüşmeler yapacağını söyledi. Fazlı Ateş de, Muhittin Böcek’in bu söylemi üzerine gerekli görüşmeleri yapacağını söyledi.

Aradan bir hafta kadar sonra ben, Serkan Temuçin ile birlikte, Fazlı Ateş ve Muhittin Böcek ayrı olmak üzere Ankara iline gittik ve dördümüz orada buluştuk. Buluştuğumuz noktaya Bülent Çeken de gelmişti. Yanlış hatırlamamakla birlikte bu şahsı Fazlı Ateş veya Muhittin Böcek çağırmış olabilir.

Ankara ilinde iki gün kadar kaldık. Bu süre içinde Muhittin Böcek, Fazlı Ateş, Serkan Temuçin ve Bülent Çeken, Ankara ilinde çeşitli kurumlarla belediye işleri ve parti değişikliği konusunda görüşmeler yaptılar. (…)”

Sonuçta anlatım iddiaya dayanıyor. Ama yine de “Böcek gözaltına alınmasaydı gerçekten böylesi bir siyasi manevra yapabilecek miydi acaba?” sorusu akıllara düşüyor.

/././

“Aferin” diyebileceğimiz bir tablo değil -Mehmet Y.Yılmaz- 

Bilal Erdoğan’ın “Gerçekten şu son 23 yıldaki büyüme Cumhuriyet tarihinde bırakın Osmanlı tarihinde de yok, 8 kat büyüdü” sözleri kulağa hoş geliyor ama bu büyüme biraz sarı ineğin büyümesi gibi… 25 yıllık AKP iktidarında varabildiğimiz yere bakalım: Dünyada gıda enflasyonunda dördüncü sıradayız. 38 üyeli OECD ülkeleri arasında asgari ücretimiz 17 – 20. sıralarda, ortalama emekli maaşlarımız ise sondan yedinci sırada.

Bilal Erdoğan, Gençlik Liderliği Eğitim Programı’nın açılış konuşmasını yaptı.

Sevindim tabii. Ne de olsa Harward’larda okumuş, gençlere bir iki kelime bir şeyler öğretmiştir diye aklımdan geçirdim.

Konuşmasının tümünü okuyunca da biraz huylanmadım değil.

Acaba o da bazı şeyleri babası gibi yanlış mı öğrenmiş diye düşündüm.

Biliyorsunuz babası iktisatçı olduğunu söylüyor, gerçi diplomasının orijinalini gören yok ama en azından kendi beyanı böyle.

İktisatçı olarak enflasyonu indireceğim derken nasıl azdırdığını biliyoruz, hâlâ bunun sonuçları ile mücadele ediyoruz.

Bilal Bey, eğitimde kent yoksulluğundan da söz etmiş ama bunu tam olarak anlatabildiğini söyleyemeyeceğim.

Bunun için kendisini eleştirmiyorum tabii, çünkü bu konuda başı sonu belli bir şey söyleyecek olsa zülfüyâra dokunur, babasını kızdırırdı.

O da doğal olarak “başarıya odaklanmış”, şöyle diyor:

“Türkiye'nin şöyle son 100 yılını alın ekonomik durumu itibariyle, yani bütün dünya ekonomisine nazaran bir inceleyin göreceksiniz, gerçekten şu son 23 yıldaki büyüme Cumhuriyet tarihinde bırakın Osmanlı tarihinde de yok yani. Osmanlı ekonomisi de çok stabil yani, biz endüstri devrimi olduktan sonra yakalanan ekonomik büyümeleri Osmanlı devriminde yakalayamadık maalesef onları kaçırdık. Bütün o birikmiş kaçırdığımız adeta trenleri şu 23 yılda yakaladık. Öyle bir yakaladık ki bu 23 yıldaki ekonomik büyüklüğü ülkenin 8 kat büyüdü. Kişi başına milli gelir 6 kat büyüdü.”

Bilal Bey’in “8 kat büyüdü, 6 kat büyüdü” sözleri kulağa hoş geliyor tabii.

Ama unuttuğu bir şey var ki bu büyüme biraz sarı ineğin büyümesi gibi.

Bir buzağı bağlı olduğu samanlıkta nasıl kendi kendine büyüyorsa bu büyüme de biraz öyle.

Nasıl ki “aferin bak buzağıydın, şimdi inek oldun” diye kendisini kutlamıyorsak bu büyüme için son 23 yılın yöneticilerini de kutlamamız gerekmez.

Çünkü mesela Vietnam bu son 25 yılda 13 kat büyüdü.

Son 25 yılda (IMF ve Dünya Bankası verilerine göre) en çok büyüyen ilk beş ülke şöyle:

1 – Çin (Yüzde 1400), 2 – Vietnam (Yüzde 1290), 3 – Bangladeş (Yüzde 770), 4 – Hindistan (Yüzde 750), 5 – Endonezya (Yüzde 745).

Aynı sürede Türkiye’nin büyümesi yüzde 307.

Türkiye, Cumhuriyet’in ilk 25 yılında yılda ortalama yüzde 3,8’lik bir büyüme yakaladı.

O günden beri de her yıl yüzde 3 ile yüzde 5 aralığında büyüyor.

Unutmayalım ki o dönemde 1929 ekonomik buhranı ve İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileri, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyümeyi yavaşlattı, bazı yıllarda küçülmeye de neden oldu.

İlk 25 yıldaki büyüme ile bu yıllardaki büyüme rakamsal olarak birbirine benziyor olsa da aynı şey değil.

Devlet öncülüğünde sanayileşme hamlesi, tarımsal üretimdeki artış ve yapısal dönüşümden kaynaklanan, iç tasarrufa önem veren büyüme ile dış kredi ile tüketime gaz vermekten kaynaklanan büyüme aynı şey değil.

Türkiye’nin son 25 yıldaki büyümesini küçümsüyor değilim elbette.

Bu büyüme ile övünmek, son 25 yılın 23’ünde tek başına iktidar olan bir parti ve yandaşları için normal, ayıplanacak bir şey değil.

Ancak kendilerini sürekli Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla kıyaslamak gibi bir hata içindeler.

O günlerdeki ekonomik kalkınma çabasını, büyümeyi küçümser bir halleri var.

Çok saçma bir kıyaslama çabası bu.

Savaştan her şeyini tüketerek çıkmış bir ülkenin, 1929 ekonomik buhranına ve 2. Dünya Savaşı’na rağmen başarabildiğini küçümseyerek, kendi boylarının büyüdüğünü mü düşünüyorlar diye merak ediyorum.

Büyük ihtimalle önümüzdeki 25 yıldaki büyüme de geçtiğimiz 25 yıldaki büyümeden fazla olacak.

Ekonominin temel kurumlarının bağımsızlığına ve uzmanlığına saygı duyan, birikimleri ya da dış kredileri taşa toprağa gömeceğine ileri teknoloji transferine ve üretimine yoğunlaşan, öngörülebilir bir hukuk düzenini yürütebilen, eğitimi ideolojik hedeflerine göre değil de çağın gereklerini yakalamaya göre yapılandırabilen bir ülkede ekonomik büyümenin geçtiğimiz 25 yılı üçe beşe katlaması çok mümkün.

25 yıllık AKP iktidarında şuradan geçtik, buradan geldik derken varabildiğimiz yere bakalım:

Dünyada gıda enflasyonunda dördüncü sıradayız.

Üç üstümüzde ve altı altımızdaki ülkelere bakın: Venezuela, Zimbabwe, Arjantin ilk üçte. Bizi Nijerya, Etiyopya, Pakistan, Mısır, Gana, Lübnan takip ediyor.

Övünülecek bir tablo mu?

38 üyeli OECD ülkeleri arasında satın alma gücü paritesine göre asgari ücretimiz 17 – 20. sıralarda.

Gurur duyulacak bir tablo mu?

Ortalama emekli maaşlarımız, satın alma gücü paritesine göre OECD ülkeleri arasında sondan yedinci sırada.

Bunlara bakıp “aferin Erdoğan yönetimine” diyebilir miyiz?

* * *

Şüyuu vukuundan beter mi?

Öcalan, TBMM heyetiyle bir hatıra fotoğrafı çekilmesini istemiş ama MHP Genel Başkan Yardımcısı bu talebi reddederek masadan kalkmış. Demek ki Öcalan’ı ziyaret etmekten daha kötüsü, bunun duyulmasıymış.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız

Başlıktaki bu söz “duyulması, gerçekleşmesinden daha kötü” durumları, olayları tarif etmek için kullandığımız bir deyim.

AKP, MHP ve DEMP milletvekillerinden oluşan bir TBMM heyetinin, Abdullah Öcalan’a yaptıkları cezaevi ziyareti sırasında toplu bir fotoğraf çektirilmediğini daha önce öğrenmiştik.

Dün de öğrendik ki Öcalan böyle bir hatıra fotoğrafı çekilmesini istemiş  ama  MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız bu talebi reddederek “görüşme bitmiştir” deyip, masadan kalkmış.

Bu haberi okuyunca başlıktaki söz aklıma geldi.

Demek ki Abdullah Öcalan’ı cezaevinde ziyaret etmekten daha kötüsü, bunun duyulmasıymış diye aklımdan geçirdim.

Herkes ziyareti kimlerin yaptığını biliyor, gününe, saatine, görüşmenin kaç dakika sürdüğüne ve nelerin konuşulduğuna kadar duruma hâkimiz.

Bir tek eksik hatıra fotoğrafı kalmış onu da MHP’li yetkili istememiş.

Niye acaba?

Gerçek hayatta yan yana gelmekte mahzur görmediğiniz bir insanla fotoğrafta yan yana görünmenin ne sakıncası olabilir ki?

/././

Gözler Umman'da; ABD'den vatandaşlarına "İran'ı hemen terk edin" uyarısı 

iran

Gözler Washington ve Tahran'ın bugün Umman'ın başkenti Maskat'ta yapılacak görüşmesindeyken ABD, Amerikan vatandaşlarına İran'ı derhal terk etmeleri uyarısında bulundu. 

ABD, İran'daki vatandaşlarına "ABD vatandaşları, internet kesintilerinin süreceğini öngörmeli, alternatif iletişim yöntemleri planlamalı ve güvenliyse İran’dan kara yoluyla Ermenistan’a veya Türkiye’ye çıkışı değerlendirmelidir," denilen bir açıklamayla ülkeyi terk etme çağrısında bulundu. 

"İran’dan hemen ayrılın," denilen açıklamada "ABD hükümeti yardımına bağlı olmayan bir çıkış planınız olsun. Uçuş iptalleri ve aksamalar kısa uyarıyla yaşanabilir. Güncellemeler için doğrudan havayollarıyla iletişime geçin." ifadeleri kullanıldı. 

Gözler Maskat'ta

ABD ve İran, bugün Maskat'ta bir görüşme yapacak. 

ABD-İran geriliminde önce görüşmenin yeri ardından kapsamı iki taraf arasında tartışmaya neden olurken, müzakerelerin iptal olduğu iddia edilmişti. Sonrasında görüşmenin Umman'da yapılacağı konusunda anlaşıldığı duyuruldu.

İran Dışişleri Bakanlığı'ndan son yapılan açıklamaya göre, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi nükleer müzakereler için Umman'a hareket etti.

Bakanlık tarafından yapılan açıklamada, “ABD'nin ciddi, sorumlu ve gerçekçi şekilde görüşmelere katılımını umuyoruz” denildi.

Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, düzenlediği basın brifinginde İran gündemine ilişkin değerlendirme yaptı.

ABD'li sözcü, İran'la müzakerelerin önce Türkiye'de yapılacağının açıklandığının hatırlatılıp sonra Umman'a alınması sürecine ilişkin soruya cevap verirken ABD'nin pozisyonunu yeniden dile getirmekle yetindi. 

ABD tarafını Trump'ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff temsil edecek.

***

MİT'ten İstanbul'da MOSSAD operasyonu: 2 gözaltı 

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), 'MONİTUM' operasyonu sonucu İsrail istihbarat servisi MOSSAD'a çalıştığını tespit ettiği Mehmet Budak Derya ve Veysel Kerimoğlu’nu yakaladı.

MİT, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi tarafından yürütülen çalışmalar sonucu Mehmet Budak Derya ve Veysel Kerimoğlu gözaltına alındı. Maden mühendisi olan Mehmet Budak Derya, 2005 yılında Mersin'in Silifke ilçesinde mermer ocağı açtı. Dünyanın birçok ülkesine ticaret yapmaya başlayan Derya, İsrail istihbarat servisinin dikkatini çekti. İsrail'in kurduğu paravan şirketin yetkilisi 'Ali Ahmed Yassın' kod adlı kişi, Eylül 2012'de Mehmet Budak Derya'yı ofisinde ziyaret ederek şirketinin onunla iş yapmak istediğini söyledi. Patronları ile tanışması için Avrupa’da bir ülkeye davet etti. Bunu bir iş fırsatı olarak gören Mehmet Budak Derya, Ocak 2013’te Avrupa’da şirketi sahibi kimliği altında İsrail istihbarat servisi mensupları ile bir araya geldi.

Mehmet Budak Derya ile bir araya geldiği kişiler yapacakları mermer ticaretine ilişkin hususları görüştü. Kod adı 'Luis' olan İsrail istihbaratçısı Derya’ya, Filistin asıllı Türk vatandaşı Veysel Kerimoğlu’nu işe almasını söyledi. Mehmet Budak Derya, Kerimoğlu ile birlikte yürüttükleri faaliyetler hakkında kendilerine bilgi vermeleri yönünde talimat aldı. Eş zamanlı olarak Mehmet Budak Derya ile ilk irtibatı kuran 'Ali Ahmed Yassın' da Veysel Kerimoğlu'nu Derya ile çalışması hususunda yönlendirdi.

Filistinli muhalifleri takip ettiler

MOSSAD mensuplarından aldığı talimat doğrultusunda Veysel Kerimoğlu’nu işe alan ve maaşını bile istihbaratçılardan temin eden Mehmet Budak Derya, arkadaşlık ilişkisi de geliştirdi. Derya ve Kerimoğlu, attıkları her adımı İsrail servisi ile paylaştı. Mehmet Budak Derya, Veysel Kerimoğlu vesilesiyle Orta Doğu ülkelerine yönelik ticari faaliyetlerini arttırdı. Yine Kerimoğlu sayesinde tanıştığı, İsrail’in Orta Doğu ülkelerine yönelik politikalarına muhalif Filistinliler ile sosyal ve ticari ilişkilerini geliştirdi. Bu kişiler hakkında topladığı bilgileri İsrail servisine aktardı. İsrail’in Gazze’yi işgal politikası çerçevesinde tesis ettiği ticari ilişkileri de kullanarak Gazze’ye giriş izni almaya çalıştı. Gazze’de aradığı depoların fotoğraflarını İsrail istihbaratına iletti.

İsrail servisinin desteği ile işlerini büyüttü

Ticari faaliyetlerini mermer alanıyla kısıtlamak istemeyen Veysel Kerimoğlu, 2016 yılı başlarında Mehmet Budak Derya’ya dron parçaları ticareti yapmaları üzerine bir teklifte bulundu. Attıkları her adımı İsrail servisine bildiren Derya, bu teklifi anında görüştüğü istihbaratçılara iletti. İsrail servisinin de işine gelen bu girişimin ilk numuneleri de MOSSAD tarafından temin edildi. Mehmet Budak Derya ve Veysel Kerimoğlu’nun birlikte dron satmaya çalıştığı Mohamed Zouari, İsrail istihbarat servisi tarafından Aralık 2016’da Tunus’ta suikasta uğradı.

Yalan makinesi testlerini geçti

Mehmet Budak Derya, İsrail istihbaratı ile 2013’te başlayan ilişkisini bugüne kadar sürdürdü. Bu süreç içerisinde 'Luis', 'Jesus/Jose', 'Dr.Roberto/Ricardo', 'Dan/Dennis', 'Mark', 'Elly/Emmy' ve 'Michael' kod adlı birçok istihbaratçı ile çeşitli Avrupa ülkelerinde üçüncü ülke görüşmeleri gerçekleştirdi. İsrail servisi, uzun yıllardır yürüttükleri operasyonu riske atmamak adına gizliliğe son derece önem veriyordu. Bu kapsamda, İsrail servisi Mehmet Budak Derya’ya kriptolu bir haberleşme sistemi sağladı. Ayrıca, Derya sıkı tedbirler çerçevesinde 2016 yılında bir Asya ülkesinde yalan makinesi uygulamasına tabi tutuldu. Derya testi başarı ile tamamladı. Yalan makinesi testine girmesi sonrasında durumun ciddiyetini anlayan Derya, içinde bulunduğu faaliyet konusunda daha da hassas davranmaya başladı. İsrail servisi tarafından Derya’ya ikinci yalan makinesi testi Ağustos 2024’te bir Avrupa ülkesindeki otelde yapıldı. İsrail’in bu testini de sorunsuz atlatan Derya, operasyonda bir üst aşamaya geçti. Mehmet Budak Derya, MOSSAD mensuplarının talimatları doğrultusunda Türkiye ve diğer ülkelerden sim kartları, internet modem ve router cihazları satın alarak, bunların şifre, seri numarası, üretim bilgileri ve MAC adresleri gibi bilgilerinin yer aldığı etiketlerin fotoğraflarını muhataplarına iletti.

Ocak 2026’da Avrupa’da yapılan son görüşmede, MOSSAD'ın Derya üzerinden büyük bir operasyona hazırlandığı deşifre edildi. Plan kapsamında; yurt dışında kurulacak paravan firmalar aracılığıyla uluslararası tedarik zincirine sızılması, belirlenen ülkelerden alınan ürünlerin, Asya merkezli üç farklı firma üzerinden ambalaj ve depo değiştirilerek nihai kullanıcıya ulaştırılması hedefleniyordu. Bu yöntemle İsrail istihbarat servisinin hedef aldığı ülke ve kurumlara yönelik lojistik bir operasyon hazırlığında olduğu değerlendirildi.

MİT’in takibi sonucu, Ocak 2026’daki son planlama aşamasında düğmeye basıldı. Gözaltına alınan Mehmet Budak Derya ve Veysel Kerimoğlu’nun emniyetteki işlemleri sürüyor. 

Eşini boğazından bıçaklayan erkeğe "iyi hal" indirimi uygulandı, cezası ertelendi! 

Antalya'da eşi Ümit İ. tarafından boğazından bıçakla yaralanan Sabiha Ç.'nin (39) davasında hukuki süreç tamamlandı. Mahkeme Ümit İ.'yi hapis cezasına çarptırdı. Sanığa iyi hal indirimi uygulanarak cezası ertelendi. 

Antalya'da çocuk sahibi olma hayali kurarken 26 Mayıs 2024'te eşi Ümit İ. (31) tarafından boğazında bıçakla yaralanan, darp edilen ve saçları koparılan Sabiha Ç.'nin (39) davasında karar açıklandı. 

Sabah'tan Ali Rıza Akbulut'un haberine göre, sanık Ümit İ., eşine yönelik bıçaklı saldırı ve zincirleme tehdit suçlarından hapis cezasına çarptırılsa da mahkeme "iyi hal" indirimi uygulayarak cezaları erteledi. 

Mahkeme, sanık Ümit İ.'nin eylemlerini iki ayrı suç başlığında karara bağladı. Sanık, eşini bıçakla yaraladığı ve kemik kırığına yol açtığı gerekçesiyle "Kasten Yaralama" suçundan 1 yıl 16 ay 22 gün hapis cezasına çarptırıldı. Tehdit eylemleri nedeniyle de 1 yıl 15 gün hapis cezasına hükmedildi.

Mahkeme, sanığın sabıkasız oluşu ve duruşmadaki tutumu nedeniyle hapis cezaları hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vererek sanığı 5 yıl süreyle denetime tabi tuttu. Bu kararla birlikte, sanığın mağdur Sabiha Ç.'nin konutuna 500 metreden fazla yaklaşmaması yönündeki adli kontrol tedbirinin de devam etmesi kararlaştırıldı.

"Can güvenliğimden hâlâ endişe ediyorum"

Karara tepki gösteren Sabiha Ç., "Bu davanın 'kasten öldürmeye teşebbüs' suçundan Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmesi gerekiyor. Ancak sanığa iyi hal indirimi uygulanıyor. Can güvenliğimden hâlâ endişe ediyorum. 500 metre yaklaşmama kararı verildi ancak daha önce de denetimini ihlal etmişti. Ne kadar yaklaştığını nereden anlayacağım? Hayatımdan endişe ediyorum, bu karara itiraz edeceğiz"  dedi.

AYM Başkanı Özkaya'dan AİHM açıklaması: Türk yargı sistemi olarak kararlarını önemsiyoruz, ilke ve standartları sistemimize dahil etmeye gayret ediyoruz 


Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) adlî yıl açılışı resepsiyonunda yaptığı açıklamada, "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin başarılı çalışmalarının devamını diliyorum. Türkiye olarak bu tür organizasyonlara katılmaktan büyük bir memnuniyet duyuyoruz" ifadelerini kullandı. AİHM kararlarının önemli olduğunu ifade eden ve "Biz Türk Anayasa Mahkemesi olarak ve Türk yargı sistemi olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını da önemsiyoruz" diyen Özkaya, "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında ortaya konulan ilke ve standartları Türk hukuk sistemine dahil etme noktasında çok önemli gayret serfediyoruz" diye konuştu. 

Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2026 adli yıl açılışı dolayısıyla Fransa’nın Strazburg kentinde düzenlenen programa katıldı.

AİHM'in sosyal medya hesabı üzerinden paylaşılan videoda Özkaya şu ifadeleri kullandı:

"Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin adlî yıl açılışına davet edilmekten ve burada bulunmaktan son derece mutluyum. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin başarılı çalışmalarının devamını diliyorum. Türkiye olarak bu tür organizasyonlara katılmaktan büyük bir memnuniyet duyuyoruz ve bu tür organizasyonları önemsiyoruz.

Öbür taraftan her bir ülkenin hukuk düzeninin istikrarlı bir şekilde devam etmesi, sürmesi açısından yargı kurumları arasındaki iş birliğinin de çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Biz Türk Anayasa Mahkemesi olarak ve Türk yargı sistemi olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını da önemsiyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında ortaya konulan ilke ve standartları Türk hukuk sistemine idahil etme noktasında çok önemli gayret serfediyoruz.

Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile sürekli ve sıkı bir iş birliği içerisinde çalışıyoruz. Bu bağlamda da bu ziyaretin çok önemli bir misyon üstlendiğini ve önemli bir fonksiyon yerine getirdiğini düşünüyorum. Bu başarılı çalışmaların devam etmesini diliyorum.

Ayrıca bir hususu da önemle vurgulamam gerekir ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde görev yapan Türk yargıcımız Saadet Yüksel Hanım'ın da bu ziyaretin gerçekleşmesinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Türk Anayasa Mahkemesi ile Türk Yargı Sistemi'nin ilişkilerinin sağlıklı bir şekilde yürümesinde çok önemli bir misyon ifadetini de belirtmem gerekiyor. Kendilerine bu vesileyle ayrıca bir kez daha teşekkür ediyorum, saygılarımı sunuyorum"

***

Depremde kurtulan iki genç: Hayata tutunma dersi -Yalçın Doğan- 

11. sınıf öğrencisi Şirincan Mahmut Hatay / Kırıkhan’da enkaz altında kalıyor. "Ya yaşadıklarım beni yıkacaktı ya da ben kendimi yeniden inşa edecektim" diyor. Hatay Fen Lisesi 12. sınıf öğrencisi Efe Sağlam da "Annemin acı çığlıkları içinde hayata nasıl veda ettiğine tanık oldum. Onun kaybıyla dünyamız yıkılmış olsa da, her şeyimizi kaybetmiş olsak da, her son bir başlangıçtır diyerek, hayata tutunmaya çalıştık" diye anlatıyor yaşadıklarını...

deprem

17 - 18 yaşlarında, biri kız, biri erkek iki öğrenciyi dün sabah bir TV programında izlerken, göz yaşlarımı tutamıyorum.

6 Şubat depreminden sağ kurtulan iki öğrenci “hayat dersi” veriyor, hiç derin felsefeye girmeden. Depremde yaşadıklarını ve sonrasını anlatma üslupları saygı uyandırıyor, bir yandan da insanın tüylerini diken diken ediyor.  

Yasla büyümek...

Ya da...

Felakete karşı dimdik ayakta...

Ya da...

Felaket karşısında hayatın rövanşı...

Çok soru var

6 Şubat 2023’te Hatay, Kahramanmaraş, Osmaniye, Adıyaman dahil on bir ilde çok ağır bir deprem meydana geliyor. Resmi verilere göre, 50 binden fazla insanımız hayata veda ediyor.

Üç yıldır değişik yönleriyle, yanıtları tatmin etmekten uzak, pek çok soru var:

“-Hayatta kalanlar nasıl yaşıyor?..

-Üç yılın sonunda barınma, sağlık, eğitim, ulaşım sorunları ne ölçüde çözüme kavuşuyor?..

-Davalarda adalet yerini buluyor mu?..”

Ama, dün sabah bir TV programında bu soruların hiç biri sorulmuyor.

Ya ne?..

İki genç “hayata nasıl tutunduklarını” anlatıyor, olağanüstü bir duruşla.

TED’in yardım eli

NOW TV’de, her sabah saat 08’de İlker Karagöz’ün başarıyla sunduğu “Çalar Saat” programı var.

Dünkü programda üç konuk var. Türk Eğitim Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Selçuk Pehlivanoğlu ile depremden sağ kurtulan iki öğrenci Şirincan Mahmut ve Efe Sağlam.

Pehlivanoğlu’nun aktardığına göre, dernek eğitim alanında çeşitli uğraşlar veriyor. Bunlardan biri de, depremden kurtulan çocuklara yardım elini uzatmak.

Örneğin, Elazığ depreminden sonra 27, Soma faciasından sonra 8 ve 6 Şubat depremi sonrasında 800 çocuğa çeşitli olanaklar sağlanıyor, burs veriliyor. Psikologlar ve profesyonel uzmanlar çocuklara gerekli desteği veriyor.

Şirincan ile Efe onlardan ikisi.

Şirincan anlatıyor

11. sınıf öğrencisi Şirincan Mahmut Hatay / Kırıkhan’da enkaz altında kalıyor. Dün TV’de anlatıyor:

“Deprem gecesi hayat benim için ikiye ayrıldı. Öncesi ve sonrası.

Üç gün enkaz altında kaldım ben. Bizim sesimizi duyduklarından on sekiz saat sonra çıkartılabildik enkazdan. Çok zordu. Zaman kavramı yoktu, saat, gün, bugün, yarın yoktu enkaz altında. Karanlık, sessizlik ve bekleyişten ibaretti her şey.

Ben sağ çıktım. Ama ağabeyimi, babamı ve ikizimi kaybettim. Çocukluğum, hayallerim, hepsi yerle bir olmuştu o an. Annem, kız kardeşim ve ben birlikte kaldık. Evimiz yıkılmıştı, birbirimize tutunmaya çalışıyorduk.

Hepimizde aynı soru vardı:

Şimdi ne olacaktı?..

O an hayat bana çok zor bir soru sordu.

Ya yaşadıklarım beni yıkacaktı ya da ben kendimi yeniden inşa edecektim.

Zor bir süreçti. Bazen ağladım, bazen yoruldum, bazen sustum, bazen neden ben, diye sordum.

Ama, asla pes etmedim.

Çocukluğumdan beri benim rol modelim hep ağabeyimdi. Ağabeyim tıp okuyordu, vefat etti. Ağabeyim vefat ettikten sonra, ben bu hedefe daha çok gayret göstermeye başladım. Çünkü, bu benim için artık bir görevdi. Aslında zorlayıcı ve yorucu bir süreç .

Ama umut, bazen büyük şeylerde değil, ayağa kalkmayı bildiğimiz küçük anlarda gizlidir”.

Müthiş!..

Sakin sakin anlatıyor.

Efe anlatıyor

Hatay Fen Lisesi 12. sınıf öğrencisi Efe Sağlam:

“6 Şubat benim için yıkım ya da yeni bir başlangıç, çok kişi için de, dönüm noktası oldu. O gün zihnime çok kasvetli bir gün olarak kazındı.

Annemi kaybettim. Annemin acı çığlıkları içinde hayata nasıl veda ettiğine tanık oldum. 

Enkaz altında hiç bir şey yapamamak insanı çok berbat hissettiriyor. Kendimi öldüm sandım. Her şey bitti artık, buradan dönüş yok.

Sonra yüzüme takılan küçük bir fener ışığıyla beraber yeniden hayata dönebileceğimi düşündüm. Avazım çıktığı kadar bağırdım. Benim ve kardeşimin kurtulma hikayesi böyle başladı. Ondan sonra bizim için hayatın seyri çok değişti.

Anneme çok bağlıydık, babam yurt dışındaydı. Hep annemizle beraberdik. Onun kaybıyla dünyamız yıkılmış olsa da, her şeyimizi kaybetmiş olsak da, her son bir başlangıçtır diyerek, hayata tutunmaya çalıştık.

Buradan bize sahip çıkan dedeme ve nineme teşekkür ederim.

Ben Hatay Fen Lisesi’ni kazandığımda, annem benimle çok gurur duymuştu. Annemi neden bir doktor olarak taçlandırmayayım, dedim. Beni doktor olarak görürse, daha fazla gururlanacağını düşündüm. O hayalime daha çok sarıldım.

6 Şubat ne kadar büyük bir yıkım getirmiş olsa da, çoğumuz için yeni bir hayatın doğuşu olabilir. İnsan her şeyini kaybettiği zaman, hayata yeni bir başlangıç yapabiliyor”.

Depremde hayatlarını kaybedenlerin anısına ve...

Depremden kurtulanların yaşama inatla sarılmalarına saygıyla.

NOT: Program budur!.. NOW TV’yi ve İlker Karagöz’ü kutluyorum.

/././

Sosyal medya için TBMM'de Çocuk Hakları Komisyonu Raporu onaylandı ama bu rapor ne kadar işe yarar?-Füsun Sarp Nebil- 

Sosyal medya, modern iletişimin ayrılmaz bir parçası olurken, özellikle gençler üzerindeki psikolojik etkilerine ilişkin süregelen hukuki, toplumsal ve politik tartışmalar, daha dikkatli ve çok paydaşlı yaklaşımlar gerektiriyor. Türkiye’de yaş sınırlamalarını tartışırken, ABD’de mahkemelerde açılan davalar ise bu teknolojilerin toplum sağlığı üzerindeki sorumluluk sınırlarını yeniden tanımlıyor. Her iki perspektif de gösteriyor ki çocukları korumak ile dijital toplumu kontrol etmek arasındaki çizgi, politika ve uygulamada dikkatle çizilmelidir.

çocuk sosyal medya

TBMM'de, İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, Derya Yanık başkanlığında toplandı ve Çocuk Hakları Alt Komisyonu’nun hazırladığı, sosyal medyanın 15 yaş altındakilere yasaklanması ve 18 yaş altındakilere ise internetin belli saatlerde sınırlandırılmasını da içeren "Dijital Mecralarda Çocuklarımızı Bekleyen Tehdit ve Riskler" raporu kabul edildi.

Çocuk Hakları Alt Komisyonu'nun hazırladığı rapor şu başlıklardan oluştu:

* 18 yaş altındaki çocukların internetinin belli saatlerde sınırlandırılması, sosyal medyanın 15 yaşını doldurana kadar hizmet sunmaması,

* Yaş doğrulama ve içerik denetimi mekanizmalarının etkin şekilde uygulanması, yaş doğrulama sistemlerinin tüm dijital hizmetler bakımından zorunlu hale getirilmesi,

* İhtiyaç duyulması halinde, çocukların kullandığı teknolojik cihazlara yönelik olarak 18 yaşına kadar 'çocuk hattı' benzeri SIM kart uygulamalarının hayata geçirilmesi,

* Dijital bağımlılığın çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri, diğer ülkelerin mücadele örnekleri ve çocukların dijital ortamda korunmasına yönelik tespit ve öneriler,

* Fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişimleri açısından ortaya çıkan riskler, çocuklara yönelik gelen ve gelebilecek olan her türlü tehditten koruma,

* Ulusal ve uluslararası alanda dijital dünyada çocuklara yönelik riskler, siber ortamdaki istismar, mahremiyet ihlali ve bağımlılık gibi tehditlerden koruyacak, ebeveynlere hak arama yollarını anlaşılır biçimde sunacak çocuğun üstün yararı odaklı bir mekanizma,

* Çocukların kişisel görüntülerinin, kamu kurumları dahil olmak üzere dijital platformlarda izinsiz ve kontrolsüz şekilde paylaşılmasını önleyecek hükümler,

* Çocukların dijital dünyada karşılaşabileceği bağımlılık, siber zorbalık ve istismar risklerine karşı erken müdahale ve farkındalık çalışmalarının aktif ve etkin bir şekilde yürütülmesi. Mevcut denetim yapısının "çocuk hakları" odağında güçlendirilmesi ve çocukların dijital ortamda karşılaşabileceği tehdit ve suç türlerine yönelik uzmanlaşmış birimler oluşturulması.

İktidar interneti kontrol altına almak için fırsat mı buldu?

21.yüzyılın küresel iletişimi, sosyal medya platformları üzerinden yürüyor. İletişimi rahatlatması çok güzel ama eski Çin felsefesinin (Ying Yang) dediği gibi, her iyinin içinde kötü de vardır. Ama bazılarının ileri sürdüğü gibi, kötülükler sadece dijital ortamlardan gelmez. Benzer kötülükler, fiziksel ortamlarda da mevcut. Dijitalin farkı daha geniş yayılma olanağı olması. Bunun dışında, fiziksel ortamlarda nasıl önlemler alıyorsak, dijital ortamlarda önlemler almak şarttır.

Şimdilerde siyasetçiler, toplumun da yoğun şikayetleri nedeniyle, Türkiye’de çocukların çevrim içi risklerden korunmasını ve sosyal medya erişimine yaş sınırı getirmeyi tartışıyor. Kabul edilen raporun bu konudaki bir yasanın ilk adımı olduğu düşünülüyor.

Tabii ki bu sadece Türkiye'de konuşulmuyor. Avustralya 10 aralık 2025'de bir düzenlemeyi devreye aldı bile (aşağıda bu düzenlemenin içini anlatacağız). ABD'de bazı tartışmalar sürüyor. Fransa'da tartışmalar var. İngiltere ise bu konuda en erken davranandı. Gerçi başka nedenle (doğrudan pornoya girişi engellemek amaçlı olarak) "yaş kontrolünü" konuştular ama sonra hızlıca vazgeçtiler.

Yaş kontrolünün sakıncalarını bizzat İngiliz Gizli Servisinin (NCSC) raporu gösteriyor. Aşağıda NCSC’nin ileri sürdüğü siber tehlikeleri anlatacağız ama bizim ülkemiz açısından esas sıkıntı, 15 yaş kontrolü derken, tüm kullanıcıların kontrol altına alınmasıdır. Yani, 15 yaş altını tespit için, sizin, onun, öbürünün, TC Kimlik no ile (e-devlet) giriş yapması gerekecek. Böylece internete --ifade özgürlüğü açısından-- takma isimle girmek sona erecek ve hatta zaman içinde e-devlete konulacak bir kontrolle, istediklerinin internete girmesi, istemediklerinin internetten yasaklanması söz konusu olabilecek.

O zaman çocuklarımızı koruyamayacak mıyız?

Bu soru haklı bir sorudur ama bunun çözümü e-devletle giriş olsaydı, başta İngiltere olmak üzere diğer ülkeler bunu çoktan yapmış olurlardı. Anlayacağınız çözümü zor bir sorun. Temelinde önce aile, sonra eğitim kurumları ve tabii ki devletin yapacakları var ama bu “yasaklayarak” ya da  "zor kullanılarak" çözülebilecek bir sorun değil. Çocuklar bunu aşar gider.

Şimdi İngiliz Gizli Servisinin (NCSC) öngördüğü tehditlere, Avustralya düzenlemesine ve sonra ABD'deki önemli bir gelişmeye değinelim. Sonra da çözümün nerede olduğuna bakalım.

İngiltere'de yaş kontrolü neden uygulanmadı?

İngiltere, pornografik sitelere erişim için yaş doğrulamasını zorunlu kılan bir düzenlemeyi 2019’da yürürlüğe sokmayı planladı (Digital Economy Act 2017 – Part 3). Öngörülen orjinal modele göre, kullanıcı siteye girmeden önce yaşını kanıtlayacaktı. BBFC (British Board of Film Classification) tarafından denetlenecek olan sistemin amacı çocukları zararlı içerikten korumak olarak verilmişti.

Ama sonra "yönetilemez risk" gerekçesi ile vazgeçildi. Çünkü İngiliz Ulusal Siber Güvenlik Merkezi (NCSC), taslak daha yürürlüğe girmeden çok sert uyarılar yaptı. Bu uyarıları şöyle sıralayalım;

1-Bal Kutusu Riski (stratejik hedef yaratma) : Arıların üşüşeceği bir merkez yaratmanın riskine dikkat çeken NCSCnin temel tespiti şuydu; Milyonlarca vatandaşın doğrulama verilerinin merkezi sistemlerde toplanması, yabancı istihbarat servisleri ve organize suç için olağanüstü değerli bir hedef yaratır.  Bu ölçekte ve bu hassasiyette bir veri havuzunun güvenliği garanti edilemez.”

İngiliz gizli servisi NCSC, e-Devlet gibi zaten kritik bir altyapının, sosyal medya platformlarıyla, üçüncü parti servislerle, sürekli doğrulama talepleriyle dışa açılmasının, geri dönüşü olmayan bir saldırı yüzeyi yaratacağı uyarısı yaptı. Bu, hacklenirse bakarız” denebilecek bir risk değildir. Bir kez sızdığında veriler geri alınamaz. Türkiye’deki e-Devlet’in verileri sızıp duruyor zaten. Sonucunu da dolandırılan vatandaşların sayısının artması ile görüyoruz.

2- Single Point of Failure (tek noktadan çökme) : Bugün e-devlet kanalından vatandaşlar çeşitli işler yaparken, birden bire trafik yükünü arttırmak, her tarafı çöktürür. Aynen depremdeki telefon sistemlerinin çökmesi gibi. NCSC de bu uyarıyı yaptı : Merkezi doğrulama altyapısı, tüm dijital ekosistemi tek bir başarısızlık noktasına bağlar. Eğer, doğrulama servisleri çökerse, ya da manipüle edilirse, milyonlarca kişi aynı anda, yanlış yaşla etiketlenebilir, erişimden men edilebilir, ya da kimlik hırsızlığına açık hale gelir."

Yaş doğrulama, e-Devlet verileriyle eşleştirildiğinde sosyal medya, bankacılık, kamu hizmetleri verileri sızabilir. Eğer bu eşleşme sızarsa, saldırganlar, doğrulanmış” kimliklerle, sadece sosyal medyada değil, finansal ve idari sistemlerde de işlem yapabilir. Bu, klasik bir single point of failure senaryosudur. Tek bir açık, tüm sistemi çökertir.

Yüz tanıma sistemleri olmaz mı?

Yüz Tanıma, bugün havaalanlarında filan kullanılıyor ama yüksek riskli alanlarda güvenilir olmadığı düşünülüyor. Satıcı firmaların yüksek yüzdeler iddia etmelerine karşın, yüzde 100 doğru sonuç vermiyor. ABD'de Polis kullanıma geçti ve sonra bırakmak zorunda kaldı çünkü bir kaç "yanlış tutuklama" olayı meydana geldi.

Yaş tahminleme için önerilen biyometrik çözümler (yüz taraması, ses analizi vb.) 2025–26 verilerine göre, hala yüksek hata payına sahip, belirli etnik ve sosyo-ekonomik grupları orantısız biçimde dışlayan, yanlış pozitif ve yanlış negatif üretmeye yatkın. Bu ne demektir? Bazı çocuklar sisteme takılırken, bazı yetişkinler rahatça geçer. Bu durum anayasal eşitlik ilkesini ve masumiyet karinesini zedeler.

Bu arada 2 sorun çok önemli :

1-Biyometrik verinin kalıcılığı: Geri dönüş yok : Yüz tanıma konusundaki 2 eleştiriden birisi budur. Şifre çalınırsa değiştirilir. Ama yüzünüz çalınırsa? Hele yabancı istihbarat örgütlerinin ya da siber mafyanın eline geçerse? e-Devlet ile eşleşmiş bir biyometrik veri sızıntısı, ömür boyu sürecek kimlik hırsızlığı riskidir, çocuğun ilerideki tüm dijital hayatını etkiler. Çocukları korumak adına, onları ömür boyu risk altına sokmak ciddi bir çelişkidir.

2-Deep fake ve yapay zeka : Günümüzde bu sistemleri aldatmak da çok kolay. Hem deepfake, hem yapay zeka çok gelişti ve üstelik servis almak ucuzladı.

Avustralya düzenlemesi ne yapıyor?

Avustralya Online Safety Amendment (Social Media Minimum Age) Act 2024” ismiyle 10 Aralık 2025’de, 16 yaş altı çocukların sosyal medya hesabı açmasını ve mevcut hesaplarını kullanması engelleyen bir yasayı kabul etti. Bu yasayla Avustralya, dünya çapında ilk 16 yaş altına sosyal medya erişimi sınırlaması getiren ülke oldu.

Bu zorunluluk, Meta, TikTok, Snapchat, Instagram, Reddit, Twitch, X, Threads, YouTube ve Kick gibi büyük platformlarda geçerli. Ama yasa özgün bir yaş doğrulama teknolojisini zorunlu kılmıyor.

Platformları, makul adımlar” atarak yaş kontrollerini yapmakla sorumlu tutuyor. Bu yaş doğrulama işi, platformlar tarafından, fotoğraflı kimlik veya  algoritmik tahmin gibi çeşitli yöntemler üzerinden yürütülebilir. Yani Avustralya örneğinde, devlet dijital kimliği kullanımı yok.

Duruma bakıldığında, Meta, uygulamanın ilk haftalarında, Instagramda ~330.000, Facebookta ~173.000, Threadste ~39.000 olmak üzere toplam 544.000’den fazla 16 yaş altı hesabı kapattığını açıkladı.

Ancak yerel haberler ve kullanıcı raporları, bazı gençlerin VPN, sahte doğum tarihi veya ebeveyn hesaplarını kullanarak yasağı fiilen aşabildiğini gösteriyor. Bu, erişim engelinin sadece hesap düzeyinde olduğu ve içerik erişimine değil, otomatik engelleme / gerçek kimlik kontrolü” biçiminde sert bir önlem içerdiği gerçeğine işaret ediyor.

Avustralya modeli, çocukların sosyal medya hesaplarına erişimini yasal çerçevede engellemeye yönelik olarak dünyadaki ilk adım olarak kabul ediliyor. Ancak daha baştan uygulanabilirliği tartışılıyor. Çünkü teknik ve pratik zorluklar mevcut, VPN vb. yollarla aşılma riski yüksek, doğrudan yaş doğrulama yerine makul” adımlar kriteri güvenilir sonuç vermeyebilir, eşitsizlik ve veri güvenliği gibi sorunlar derinleşebilir.

Bu nedenle Avustralya deneyimi, sadece çocukları korumak için yürürlüğe giren yasaların ayrıcalıklı politik hedeflere dönüşme riskini de açıkça gösteriyor.

ABD’de açılan gençlerin ruh sağlığı davaları  

27 Ocak 2026'da Kaliforniya'da sosyal medyaya karşı jüri seçimi ile başlayan bir dava açıldı. Bu dava savcılığın yüzlerce benzer şikayet arasından pilot olarak seçtiği 19 yaşındaki K.G.M.'nin davası. Bu dava ile savcılık, sosyal medya platformalarının, gençlerin ruh sağlığına zarar verdiği iddiasıyla ilk kez mahkeme önünde soruşturuyor.

Davacı K.G.M. (19 yaşında bir genç), genç yaşta sosyal medyaya maruz kalması sonucunda, depresyon, intihara eğilim, kendine zarar verme davranışları gibi ciddi ruhsal sorunlara maruz kaldığını iddia ediyor. Davanın suçlaması ise, Meta (Facebook & Instagram), Google (YouTube) ve diğer platformların bağımlılık yaratacak tasarım modellerinin, gençlere psikolojik zarar verdiği şeklinde.

TikTok ve Snap, davanın hemen öncesinde bazı anlaşmalarla uzlaşmaya vardı. Meta ve Google ise bu davada davalı olarak mahkeme sürecine devam ediyor.

Davacı ve savcılar, büyük teknoloji platformlarının sosyal medya ürünlerini çocuklar tarafından daha uzun süre kullanılacak şekilde tasarladığına, sonsuz akış”, otomatik oynatma ve algoritmik öneri sistemlerinin gençlerde kompulsif kullanım ve bağımlılık yarattığına, platformların bu riskleri bildiği halde gerekli önlemleri yetersiz uyguladığına dikkat çekiyorlar.

Savunma tarafı ise, ruh sağlığının birçok faktöre bağlı olarak geliştiğini, sosyal medyanın tek başına doğrudan suçlanamayacağını, platformlarda güvenlik ve kontrol araçlarının mevcut bulunduğunu savunuyor.

Sonuçta, bu davanın platformlara bir çeki düzen vermesi bekleniyor. Bu dava ve arkasından gelecek olan davalar sosyal medya şirketlerinin tasarım ve ürün sorumluluğu bakımından yargı önüne geldiği nadir örneklerdendir. Bu, yalnızca bireysel talepleri değil, aynı zamanda sosyal medya ekosisteminin genç sağlığı üzerindeki etkisini hukuksal çerçevede tartışma fırsatı sunuyor.

Çözüm ne olabilir?

Google gibi büyük şirketler, yaş doğrulama ve 16 yaş altı engellemenin uygulanması son derece zor” olduğunu açıkça belirtti. Bu, yaş tahmini algoritmalarının yeterince güvenilir ve hatasız olmadığı gerçeğine dayanıyor. Yasal düzenleme doğrudan yaş doğrulama” değil, platformların davranışsal ve algoritmik yaş tahmini yapmasını ve bunu makul adımlarla göstermesini istiyor. Ancak bu metodolojinin hata payı yüksek olabilir, yanlış pozitif ya da negatif sonuçlara yol açabilir, çocuklar dahil yetişkinleri de etkileyebilir.

Çözüme bakıldığında, tabii ki en önemli aracın "eğitim" olduğu ortada. Önce ailenin (ebeveynlerin), sonra eğitim kurumlarının ve tabii ki hepsinin üstünde devletin, internet - dijital okur yazarlık konusuna eğilmesi şart. Bunun için hem çocukları, hem de ebeveyn ve öğretmenleri eğitime almak gerekiyor.

Yanı sıra 15 yaş kontrolünü, ebeveyn denetimi araçları yoluyla kontrol etmek daha doğru olur. Yerel içerik sağlayıcılarla iş birliği yaparak, ebeveynler için kontrollü erişim araçlarının geliştirilmesini destekleyin.

Bir yandan bu konuda harekete geçmek için bilgi yani veri üretmek lazım. Münferit şikayetler yerine, akademik ve sağlık kurumlarıyla işbirliği içinde, platformların gerçek psikolojik etkilerine dair bağımsız veri trendleri oluşturmalıdır. Ayrıca platform tasarımı ve kullanıcı güvenliği arasındaki sınırları uluslararası sorumluluk standartları ve regülasyonlarla netleştirmek lazımdır.

Sosyal medya, modern iletişimin ayrılmaz bir parçası olurken, özellikle gençler üzerindeki psikolojik etkilerine ilişkin süregelen hukuki, toplumsal ve politik tartışmalar, daha dikkatli ve çok paydaşlı yaklaşımlar gerektiriyor. Türkiye’de yaş sınırlamalarını tartışırken, ABD’de mahkemelerde açılan davalar ise bu teknolojilerin toplum sağlığı üzerindeki sorumluluk sınırlarını yeniden tanımlıyor.

Her iki perspektif de gösteriyor ki çocukları korumak ile dijital toplumu kontrol etmek arasındaki çizgi, politika ve uygulamada dikkatle çizilmelidir.

/././

Suriye’de Kürtlere ademi merkeziyetçi statü kapıları açılırken Türkiye ne yapacak?-Hakan Okçal- 

Demokrasi alanında olmasa da Kürtlere verilen sözlerin bir kısmının tutulması halinde dahi, Türkiye’deki mevcut uygulamalar sürdürülemez. Ankara’nın Suriye’nin gerisine düşmemek için şimdiden toplumsal mutabakata dayanan ciddi bir çalışma içinde olmasında sonsuz yarar var

suriye kürt

Suriye’de Kürtlere ademi merkeziyetçi statü

Suriye’de ocak ayı başından beri beklenmedik gelişmeler yaşanıyor. Ancak filmin sonunu henüz görmedik. Suriye pilavı hep dediğimiz gibi daha çok su kaldıracak. 

Tam kuzeydoğu Suriye tümüyle Ahmet El Şara yönetimine bağlı merkezi güçlerin kontrolüne geçiyor, Kürt antitesi haritadan siliniyor derken, 30 Ocak’ta Şam’da varılan kapsamlı mutabakattan Kürtlere önemli ademi merkeziyetçi hak ve yetkiler çıktı.

SDG’nin imzaladığı mutabakat Kürtlerin geniş bir kesiminde memnuniyet yarattı. SDG doğal olarak artık eski haliyle mevcut değil. İhmal edilecek miktardaki Arap, Yezidi ve Süryani katılımını saymazsak, SDG artık sadece Kürtlerin PYD/YPG kolunu temsil ediyor. Ama Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ve DEM parti ile, bölgedeki Barzani yanlısı ENKS de SDG’nin imzaladığı mutabakatı destekledi. PYD/YPG’yi bu konuda Öcalan ne ölçüde yönlendirdi bilinmez ama, ortaya çıkan sonuçta Mesut Barzani’nin hatırı sayılır katkılarının olduğu kuşkusuz.

SDG, ocak ayı başından itibaren merkezi Şam güçlerinin ilerlemesi karşısında hızla gerileyerek, Kürtlerin Rojava olarak adlandırdıkları bölgede verimli tarım alanları, baraj, petrol bölgeleri ve sınır kapıları gibi stratejik ve ekonomik önem taşıyan varlıkları kaybetti ama, 30 Ocak’ta varılan mutabakatla ademi merkeziyetçi kazanımlar elde etti.

Bu yüzden SDG’nin bir anlamda 30 Ocak öncesi uğradığı toprak, askeri mevzi ve ekonomik kayıplarına karşılık, 30 Ocak’ta legal statü elde ederek denge sağlandığı söylenebilir. Bunu en iyi YPG komutanı Sipan Hemo ifade etmiş. Hemo Suriye ile yapılan 30 Ocak anlaşmasının teslimiyet değil, Kürtlerin varlığının kabulü olduğunu belirterek mücadelenin askeri boyuttan siyasal ve hukuki aşamaya geçtiğini söylemiş. Eğer öyleyse, bu yaklaşımın bizim süreç üzerinde de olumlu yansımaları olacaktır.

30 Ocak’ta varılan mutabakatın özünü Kürtlerle meskun olan Haseke ve Kobani enklavlarındaki idari, askeri ve güvenlik yapılarının SDG’nin elinde kalması oluşturuyor. Bunun üzerine de Ahmet El Şara’nın ocak ayında yayınladığı 13 sayılı kararnameyle Kürtlere vaad edilen Kürtçenin ulusal dil sayılması, vatandaşlık hakları, okullarda Kürtçe ana dil öğretimi (eğitim dili değil), Haseke Valiliği ve Savunma Bakan Yardımcılığı gibi bazı üst makamların Kürtlere bırakılması, geçici parlamentoda Kürt katılımcılara kontenjan ayrılması gibi hususları eklemek gerekir.

SDG bir tümen ve bir tugayla merkezi orduya entegre olacak

SDG’nin Haseke bölgesinde üç tugaydan oluşan bir tümenle (15-20 bin asker), Kobani’de (Ayn el Arap) ise karargahı Halep’te olan ordu tümenine bağlanacak bir tugayla (5 bin-7.500 asker) merkezi Suriye ordusuna entegre olması konusunda Şam yönetimi ile mutabakata varmış olması önemli. Çünkü bu formülle Kürtlerin güvenlik endişeleri önemli ölçüde karşılanmış olacak.

Bir zamanlar Kürt kaynakları SDG’nin üç tümen, bir kadın tugayı ve iç güvenlik birimleriyle Şam’a entegre olacağından söz ediyordu. Şimdi söz konusu sayılar azalmış, özellikle de SDG yöneticilerinin kırmızı çizgi kabul ettikleri kadın tugayından söz edilmiyor olsa da, birimler halinde katılıma karşı çıkan Şam yönetimi bu pozisyona muhtemelen ABD’nin ve ona destek çıkan Fransa ve İngiltere’nin telkinleriyle ikna edilmiş olmalı.  

Askeri entegrasyon üzerinde bu şekilde mutabakata varılmışken, polisin kontrolü de Kürt yerel yönetimlerde kalıyor. Kamışlı, Derik, Haseke ve Kobani’deki mevcut güvenlik güçleri (polis teşkilatı) İçişleri Bakanlığına bağlanmakla ve amirleri Şam’dan atanacak olmakla beraber, yerel Kürt yönetimlerinin kontrolünde olacaklar.  Eski SDG güvenlik birimlerinin personeli büyük ölçüde yerinde kalacak, yenileri ise yerel nüfus içinden seçilecek. Bu, Almanya’dakine benzer şeklide idari öz yönetim anlamına geliyor. SDG öteden beri söz konusu anlayışı savunuyordu.

SDG yukarıdaki asker ve polis formüyle şeriatçı çeteler karşısında kendine güvenlik sağlamış olacak. Ama şeytan ayrıntıda gizli. Askeri entegrasyon konusunun nasıl gerçekleşeceği hakkında tarafların farklı görüşler taşıdıkları daha ilk günden biliniyor. Şam’dan gelen haberler Kürt tugaylarında görevlendirilecek askerlerin eski birimlerden devşirilse de, bireysel olarak katılımlarının öngörüldüğüne işaret ederken, SDG daha farklı telden çalıyor.

SDG geri çekilmiş mevcut birimlerin doğrudan merkezi orduya bağlanmasında ısrarcı. Bu konunun kangren olmadan acilen çözüme bağlanması icap eder.  Şam yönetiminin SDG kuvvetleri üzerinde denetim ve ayıklama yetkisini kullanarak, mevcut birimlerin ıslah edilmesi yöntemi bir çıkış yolu olabilir. Bu konuda uzlaşma sağlamak yine ABD’ye düşecek.

Her hal ve karda, ülkede yaşanan katliamlar ve şeriatçı çetelerin Kürt bölgelerine yaptıkları saldırılar ortadayken, Suriyeli Kürtlerin kendilerini savunmasız kılacak bir zorlamayı kabul etmeyeceklerini anlamak gerekiyor. Ankara bu konuda engelleyici bir tutum içinde olmazsa bu Türkiye’deki barış iklimine de önemli katkılar yapacaktır.

Suriye rejimi konusunda rezervi her zaman elde tutmak lazım

Şu anda nefesimizi tuttuk Suriye’deki sürecin kazaya uğramadan başarıya ulaşmasını bekliyoruz. Umalım göle çalınan maya tutar ve kuzeydoğu Suriye’de barış kalıcı olur. Ancak bunları yazarken hep bir rezerv notu düşmek durumunda olduğumuzu da belirtmemiz gerekir. Şam’daki şeriatçı kadronun Suriye’nin kuzeydoğusuna olduğu kadar, diğer bölgelerine de barış ve huzur getireceği hayli kuşkulu. Bu kadrodan demokrasi beklemek pek olası değil ama, ABD ve Batı maalesef yatırımını selefilere yaptılar.

Özellikle Trump kendi ifadesi ile zor sahalarda kötü/sert adamlarla iş bitirebileceğine inanıyor. Sadece Suriye’de değil, Venezuela’da da kötülere şans tanıyor. İran’da muhtemel bir rejim değişikliği olduğu takdirde eski rejimin kılıç artığı işbirlikçileriyle çalışmak isteyecektir. Bu yüzden çıtayı fazla yükseğe çıkarmamak lazım.

Suriye’de işimiz üç nalla bir ata kalmış olsa da her şeye rağmen herkesi kucaklayıcı bir anayasa kabul edilirse ne âlâ.

Suriye’de Kürtlerin elde ettiği hakların Türkiye üzerindeki etkileri

Şam yönetimi Suriyeli Kürtlere Kürtçenin “ulusal dil” olması vaadinde bulundu. Bu ifadenin ne anlama geldiği henüz açık değil ama olumlu yorum yaparsak, Kürtçenin Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde ikinci resmi dil olması, resmi kurumlarda Kürt dilinin kullanımına anayasal olarak izin verilmesi anlamına gelir. Şam yönetimi bunu yapabilir mi? Zira bu konu anayasa hükmüne bağlanmazsa, kararname ile vaad edilen bu hak, ilerde tavsayabilir.

Çok etnikli çok inançlı Suriye’nin isminin Baas rejimden miras alındığı şekliyle “Suriye Cumhuriyeti” değil de “ Suriye Arap Cumhuriyeti” olarak korunmuş olması, Şam’daki selefi yöneticilerin ülkenin geleceğini ne şekilde tasavvur ettikleri hakkında ip ucu veriyor. Yine aynı sebeplerle bu ismi taşıyan bir ülkede farklı etnisitelere kendi kimlikleriyle legal statü sağlanabilmesi de hayli kuşkulu. 

Umarım yanılırım ve El Şara yönetimi altında Suriye demokrasi alanında batının da teşviki ile (bu da pek muhtemel değil) önemli ilerlemeler kaydeder ve ülke huzur ve barışa kavuşur.

Bunun Türkiye üzerinde de olumlu yansımaları olacaktır. Demokrasi alanında olmasa da Kürtlere verilen sözlerin bir kısmının tutulması halinde dahi, Türkiye’deki mevcut uygulamalar sürdürülemez. Ankara’nın Suriye’nin gerisine düşmemek için şimdiden toplumsal mutabakata dayanan ciddi bir çalışma içinde olmasında sonsuz yarar var.

Bu konuda ilk adım yerel yönetimler ve diğer kurumlarda kayyım uygulamalarına son vermek ve hapiste tutulan tüm siyasetçilerin, aydınların ve yerel yöneticilerin serbest bırakılması olmalıdır.

/././

T-24





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -6 Şubat 2026-

Belediye Başkanı Böcek, Emniyet Müdürü Arslan ve iş takipçisi Ateş, okey masasında!-Tolga Şardan-  Sanık Fazlı Ateş’in ifadesiyle, Böcek ve ...