soL "Köşebaşı + Gündem" -1 Mart 2026-

Utanmaz üçlüden açıklama: Saldıranı değil yanıt vereni kınayıp 'müzakereye dön' dediler 

ABD-İsrail’in İran’a başlattığı saldırılara dair "Cumartesi günkü saldırılara" katılmadıklarını söylemekle yetinen Almanya, İngiltere ve Fransa’nın ortak açıklamasında, haydutluğa misillemeyle yanıt veren İran "güçlü şekilde" kınandı, büyük bir pişkinlikle İran'a "müzakereye dön" denildi.

Almanya, Fransa ve İngiltere, ABD-İsrail saldırılarını değil, İran'ın saldırılara verdiği karşılığı “kınadı”.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer ortak açıklama yaptı.

Açıklamada halen ABD ile "nükleer müzakereler" devam ederken ABD-İsrail'in saldırısına uğrayan İran "müzakereleri yeniden başlatmaya" çağrıldı.

“İran liderliğini müzakereleri yeniden başlamaya çağırıyor ve müzakere edilmiş bir çözüm aramaya teşvik ediyoruz. Nihayetinde İran halkının kendi geleceğini belirlemesine izin verilmelidir” denildi.

İran’a “nükleer programını sona erdirmesi, balistik füze programını sınırlaması, bölgede istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerden kaçınması ve kendi halkına yönelik korkunç şiddet ve baskıya son vermesi” çağrısında sürekli bulunduklarını söyleyen Macron, Starmer, Merz üçlüsü, ABD-İsrail saldırılarına ise kendi ülkelerinin katılmadığını söylemekle yetindi.

Üçlünün açıklamasında “ABD, İsrail ve bölgedeki ortaklar da dahil olmak üzere uluslararası ortaklarla” yakın temas halinde oldukları kaydedildi, “Bölgesel istikrara ve sivillerin korunmasına olan bağlılığımızı yineliyoruz” iddiasında bulunuldu.

***

Cihatçı Şara’yı Suriye’nin başına bu yüzden getirdiler: İsrail ve ABD’yi değil, İran’ı kınadı! 

Suriye’de emperyalist projeyle iktidara taşınan HTŞ lideri Şara, iktidarını borçlu olduğu İsrail ve ABD saldırganlığını hoş gördü, İran’ı kınadı.

Soykırımcı İsrail’in ABD desteğiyle İran’a başlattığı saldırı sürerken, İran da bölgedeki ABD üslerini ve İsrail’i hedef aldı.

Suriye’de emperyalistlerin desteğiyle iktidara taşınan cihatçı HTŞ’nin lideri Şara, bu saldırıların ardından İsrail ve ABD’ye tek bir itirazda bulunmazken, İran’ı kınamayı başardı.

Yapılan açıklamada, İran’ın saldırılarını şiddetle kınadığını duyuran HTŞ iktidarı, “Suriye Arap Cumhuriyeti, bu acımasız saldırılara maruz kalan kardeş ülkelerle tam dayanışma içinde olduğunu ifade ederken, bu ülkelerin güvenliğine ve istikrarına yönelik her türlü tehdidi kesin olarak reddettiğini vurgulamakta ve egemenliklerine ile toprak bütünlüklerine saygı gösterilmesi çağrısında bulunmaktadır” ifadesini kullandı.

***

ABD ve İsrail İran’ı bombalayıp çocukları katletti, Zelenskiy yönetiminden sevinç mesajı geldi. 

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında onlarca çocuğun yaşamını yitirdiği bir ortamda Ukrayna yönetimi Tahran’ı hedef alan açıklama yaptı. Kiev, İran'ı suçlayarak saldırıların sorumluluğunu Tahran’a yükledi.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik haydutça saldırılarının ve ülkedeki bir ilkokulda onlarca kız çocuğunu öldürmesinin ardından, Ukrayna Dışişleri Bakanlığı’ndan saldırıları destekleyen bir açıklama geldi. Açıklamada, İran yönetimi hedef alınırken, mevcut gelişmelerin sorumlusu olarak “Tahran’daki rejim” gösterildi.  Ukrayna Dışişleri Bakanlığı, ülkesinin “İran halkının güvenlik, özgürlük ve refah içinde yaşama arzusunu desteklediğini” iddia etti. 

'Şahid' vurgusu ve Rusya bağlantısı

Kiev yönetimi, İran’ın Rusya’ya verdiği askeri desteği de yeniden gündeme taşıdı. Açıklamada, İran yapımı “Şahid” tipi insansız hava araçlarının Ukrayna’daki “barışçıl şehirleri” hedef aldığı iddia edilerek, Moskova ile Tahran arasındaki işbirliğinin uluslararası hukukun “ağır ihlali” olduğu öne sürüldü.

Ukrayna tarafı, Rusya’nın “provokasyonsuz saldırgan savaşı”nda İran’ın doğrudan askeri destek sunduğunu ifade etti ve bu işbirliğinin küresel barış ve istikrar çabalarını baltaladığını ileri sürdü.

'Rejim şiddet ve kaos için kaynak harcadı'

Açıklamada İran yönetiminin, ülke kaynaklarını halkın refahı yerine “şiddet, cinayet ve kaos” için kullandığı öne sürüldü. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’in daha önce de İran yönetiminin değişmesi gerektiğini savunduğu söylenen açıklamada, son gelişmelerin temel nedeninin “rejimin şiddet ve keyfi uygulamaları” olduğu iddia edildi.

'Diplomasi fırsatı vardı' iddiası

Kiev yönetimi, Tahran’ın diplomasi ve çözüm arayışları için fırsatlara sahip olduğunu ancak bunları değerlendirmediğini iddia etti. İran yönetiminin uluslararası toplumu “yanıltmak için zaman kazanmaya çalıştığı” öne sürüldü.  Açıklamanın sonunda Ukrayna, İran halkına “güvenlik, özgürlük ve refah”, Ortadoğu’ya ise “istikrar ve barış” dilediğini ileri sürdü.

***

Venezuela hükümeti açıklamasında İran’ın karşı saldırılarını kınadı, ABD ve İsrail’in adını anmadı. 

Maduro’nun kaçırılmasının ardından Rodriguez liderliğindeki hükümet, İran’a yönelik saldırının ardından Amerikancı çizgiye geçişte yeni bir eşiği daha atladı.

Venezuela hükümeti, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı sonrası, henüz iki ay önce kendisi ABD saldırısına uğrayıp başkanı kaçırılmış bir ülke olmasının aksine, beklenmedik derecede Amerikancı bir içeriğe sahip bir açıklama yaptı.

Açıklamada ABD ve İsrail’in isimleri dahi anılmadı, fakat İran’ın karşı saldırıları kınanan unsurlar arasında özellikle sayıldı.

Açıklamada şöyle denildi: “Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti, diplomatik çabaların ve müzakerelerin yürütüldüğü bir ortamda, İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik saldırılar yoluyla askeri seçeneğin tercih edilmesini ve son saatlerde İran tarafından bölgenin çeşitli ülkelerindeki hedeflere yönelik yersiz ve kınanması gereken askeri misillemeler de dahil olmak üzere tehlikeli ve öngörülemez bir olaylar tırmanışının tetiklenmesini kınamakta ve bundan derin bir üzüntü duymaktadır. Diplomasinin ilkelerinin, anlaşmazlıkların barışçıl çözümünün ve Birleşmiş Milletler Şartı'nın göz ardı edilmesinin bir ürünü olan bu durum, bölgeyi ve dünyayı son derece ciddi bir istikrarsızlık senaryosuyla karşı karşıya bırakmaktadır.

İran toprakları içindeki sivil tesislere yönelik saldırılara dair haberler ile görüntüler ve bunların söz konusu ülkedeki bir ilkokulun reşit olmayan öğrencileri de dahil olmak üzere masum sivil kayıplara yol açması derin bir dehşet ve üzüntü yaratmaktadır.

Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti; barışa, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözümüne, egemenliğe ve uluslararası hukuka saygıya olan sarsılmaz bağlılığını yineler; uluslararası topluma ve ilgili Devletlere müzakere yoluna dönmeleri ve çatışmanın daha fazla yayılmasını önlemeleri için acil bir çağrıda bulunur.”

***

TKP NATO üslerine yürüdü: ABD bombalarını, İsrail füzelerini emperyalizmin başına çalacağız 

ABD ve İsrail'in başlattığı saldırılar karşısında İran halkının yanında olduğunu duyuran Türkiye Komünist Partisi (TKP), Adana İncirlik NATO üssü ve İzmir Buca NATO üssü önünde eylem gerçekleştirdi.

Türkiye Komünist Partisi (TKP), ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının ardından Adana İncirlik NATO üssü ve İzmir Buca NATO üssü önünde eylem yaptı.

Buca'daki NATO üssü önünde konuşan TKP MK üyesi Savaş Sarı, "ABD bombalarını, İsrail füzelerini emperyalizmin başına çalacağız" derken; İncirlik Üssü önünde TKP Adana İl Örgütü adına açıklama yapan Alper Oçak "İran halkı yalnız değildir. Ortadoğu halkları yalnız değildir. Dünyanın hiçbir halkı emperyalist saldırganlık karşısında yalnız değildir" ifadelerini kullandı.

'Küstah bir dünya düzenine meydan okuyoruz'

Adana'da bulunan İncirlik NATO üssü yakınlarında bir araya gelen TKP üyeleri üsse bir yürüyüş düzenledi.

Yürüyüşün ardından üssün girişinde TKP Adana İl Örgütü adına Alper Oçak bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

"Bugün burada sadece bir saldırıyı protesto etmiyoruz. Bugün burada küstah bir dünya düzenine meydan okuyoruz" diyen Oçak, "Haydut ABD’nin iran halkına yönelik saldırısı bir operasyon değildir. Bu düpedüz emperyalist haydutluktur. Bu saldırı; petrolün, enerji yollarının ve jeopolitik üstünlüğün kanla elde edilmesidir. Bu saldırı; dünya halklarına 'Ben vururum, ben cezalandırırım, ben belirlerim' deme küstahlığıdır! Ve biz buradan ilan ediyoruz: Hiçbir imparatorluk sonsuz değildir!" ifadesini kullandı.

'Dünya sizin çiftliğiniz değil'

Emperyalizmin dünyadaki bir avuç patronu zenginleştirmek için saldırdığını belirten Oçak, sözlerine şöyle devam etti: Bunların özgürlük anlayışı dünyadaki bir avuç asalak para babasının daha fazla zenginleşme arzusudur. Buna izin vermeyeceğiz. Emperyalizm dediğimiz şey bir bayrak değildir. Emperyalizm bir sistemdir. Alçak para babasi tekeller  için Ortadoğu’yu ateşe atan bir sistemdir. Silah tekelleri kâr etsin diye gençlerin hayatını feda eden bir sistemdir. Savaş sizin için ticaret, ama halklar için mezardır. Siz krizden çıkmak için savaş çıkarırsınız. Siz ekonominizi ayakta tutmak için bombaları konuşturursunuz. Siz içerideki yoksulluğu gizlemek için dışarıda düşman yaratırsınız. Ama bilin ki: Bu dünya sizin çiftliğiniz değildir.

'Geri adım atarsak bedelini öderiz'

Oçak ayrıca şöyle konuştu: "Bugün İran’a yönelen saldırı, yarın başka bir ülkeye yönelecektir. Çünkü mesele İran değildi. Mesele boyun eğmeyeni cezalandırmaktır. Mesele bağımsızlık iddiasını bastırmaktır.

Ambargo nedir? Ambargo; çocukların ilaca ulaşamamasıdır. Ambargo; hastanelerin malzeme bulamamasıdır. Ambargo; halkın kolektif cezalandırılmasıdır.

Buna yaptırım diyorsunuz. Biz buna açıkça söylüyoruz:Bu soykırımdır bu  savaştır. Buradan net konuşuyoruz: Halklar düşman değildir. İranlı emekçi ile Amerikalı emekçinin çıkarı ortaktır. Bütün dünya emekçilerinin çıkarları ortaktır.

Bütün dünya halklarının çıkarları ortak çıkarımızdır. Ama halkların sırtından geçinen savaş baronları bizim düşmanımızdır. Biz ne başka bir ülkenin gerici politikalarını savunuruz, ne de emperyalist saldırganlığı kabul ederiz.

Ama şunu da açıkça söylüyoruz: Hiçbir ülke, başka bir ülkenin askeri tehdidi altında terbiye edilemez!

Bugün burada susarsak, yarın daha büyük saldırılara zemin hazırlarız. Bugün burada geri adım atarsak, yarın daha ağır bedeller öderiz.

Bugün bölgede gerilim yükseliyorsa, bu yalnızca İran meselesi değildir. Bu; emperyalizm ile siyonizmin ortaklaştığı bir hegemonya mimarisidir. Bu; önleyici saldırı adı altında sürekli tehdit üretme siyasetidir. Bu; bölgeyi askeri üsler ve füze sistemleriyle çevreleme stratejisidir.

Buradan hem ABD'ye  hem İsrail'e sesleniyoruz: Savaş politikaları sizi güçlü göstermez. Askeri üstünlük sizi haklı yapmaz. Küstah ve kibirli Tehdit dili sizi meşru kılmaz. Halkların iradesi, en büyük askeri ittifaklardan daha güçlüdür! Emperyalizm istikrar der, ama kaos üretir. Siyonist yayılmacılık savunma der, ama sürekli gerilim yaratır.

'TKP İran halkının yanındadır'

Alper Oçak’tan sonra söz alan TKP Parti Meclisi üyesi Derya Demir ise, yapılan saldırıların sadece İran’ı değil, ülkemiz de dahil olmak üzere bütün bölge halklarını hedef aldığını ve tehdit ettiğini belirterek, "Bugün insanlık için bir test günüdür. Bu barbar saldırının karşısında ikircikli bir tutum almak, söze ama İran diye başlamak ABD ve İsrail saldırısına destekçilik anlamına gelmektedir. TKP, bu emperyalist saldırıya karşı İran halkının yanındadır" dedi.

Buca NATO üssüne yürüyüş

İzmir Buca NATO üssünün önünde konuşan TKP İzmir İl Başkanı Tuğçe Sezen Gedik yaptığı açıklamada "Bu saldırı sadece İran’ı değil, ülkemiz de dahil olmak üzere bütün bölge halklarını hedef almakta ve tehdit etmektedir. Gelinen noktada ülkemizin bu saldırıların üssü olarak kullanılması akıldan bile geçirilmemelidir. Ülkemizdeki yabancı üsler derhal kapatılmalı, topraklarımızdan ABD’ye ve İsrail’e verilen istihbari destek derhal sonlandırılmalıdır. Bu saldırı durdurulmalı, bu haydutluk püskürtülmelidir. İran halkı kazanacak, emperyalizm kaybedecek" ifadelerini kullandı.

'Ne akıl ne vicdan tanıyor'

Gedik’in ardından İzmirlilere seslenen TKP Merkez Komite Üyesi Savaş Sarı, İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarından saatler önce Avrupa’da yapılan diplomatik görüşmeleri hatırlattı. Görüşmelerin ardından 'bir ilerleme kaydedildiği ve anlaşmaya yaklaşıldığı' yönünde açıklamalar yapıldığını belirten Sarı, buna rağmen ABD’nin askeri adım attığını söyledi.

Saldırıyı haydutluk olarak nitelendiren Sarı, bu haydutluğun yalnızca İran’la sınırlı olmadığını ifade etti.

"Bu haydutluk Filistin’de, Gazze’de iki seneyi aşkın süredir devam ediyor. Suriye’de karşımıza çıktı, Venezuela’da karşımıza çıktı. Dünyanın dört bir yanında art arda hamleler yapıyor" diyen Sarı, "Bu haydutluk emperyalizme aittir; ABD emperyalizmine, İsrail siyonizmine aittir. Çokuluslu tekellerin çıkarlarını her şeyin üzerinde sayanlara aittir. Bu haydutluk, o çokuluslu tekellerin çıkarları için dünyayı büyük bir savaşa sürükleyenlere, halkları ölümle terbiye etmeye çalışanlara, işçileri, emekçileri yani bizleri daha ağır sömürü koşulları içinde çalışmaya mahkûm edenlere aittir" ifadelerini kullandı.

'Bu haydutluk AKP'ye aittir'

Saldırıların halkları savaşa sürüklediğini belirten Sarı, “Bu haydutluk ne kural ne akıl ne vicdan tanıyor” ifadelerini kullandı.

AKP’nin saldırılara ilişkin sessizliğine dikkat çeken Sarı, konuşmasında, "Bu haydutluk, İran halkının üzerine bombalar yağmaya başladığından bu yana saatler geçmesine rağmen sesini çıkarmayan işbirlikçi AKP’ye, holding düzenine, bir avuç zengin asalaklara aittir. Bu haydutluk, bugün Türkiye’yi büyük bir savaş tehdidiyle karşı karşıya bırakıp gıkını bile çıkarmayanlara aittir. Bu haydutluk, emperyalizmle ortaklığı büyük bir marifet sayanlara aittir. Bu Bu haydutluk, bölgemizi ve dünyayı yeniden yağmalama planlarına ortak olmaya çalışan AKP iktidarına aittir. Bu haydutluk, bölgemizi, dünyayı yeniden yağmalama planlarına ortak olmaya çalışan AKP iktidarına aittir. Bu haydutluk, bu ülkede holdinglerin ve tarikatların düzeni sürsün diye her şeyi ama her şeyi hiçe sayanlara aittir" ifadelerine yer verdi.

'ABD bombalarını emperyalizmin başına çalacağız'

"Bu saldırılar Trump’ın ya da Netanyahu’nun kişiliğiyle ilgili değil sadece. Onlar emperyalizmin suretidirler karşımızda" diyen Sarı, bu suretin insanlığa yakışmadığını vurgulayarak emperyalizmle mücadele çağrısı yaptı.

Sarı şöyle konuştu: "Memleketine, halkına inanan bir yurtsever varsa emperyalizmin oyunları boşa düşer. Bir kişi emperyalizme meydan okur, binler okur. Binler emperyalizme karşı memleketine sahip çıkar, bağımsızlık, egemenlik için ayağa kalkar; milyonlar kalkar. Bu ülkenin emekçi insanları, yurtseverleri ABD emperyalizmine, İsrail Siyonizmine meydanı bırakmaz.

O ABD bombalarını, o İsrail füzelerini, ABD emperyalizminin, İsrail siyonizminin başına çalacağız.

Bu üsler, NATO’nun ve ABD’nin bu ülkedeki ekonomik, siyasi, askeri her türden varlığı sona erene dek mücadele edeceğiz."

***

Masumiyet değil, burjuva melodramı -Kaya Tokmakçıoğlu- 

Masumiyet Müzesi bize bir aşkın hikâyesini anlatıyor olabilir. Ama o hikâyenin arkasında, sınıfın silindiği, çelişkilerin yumuşatıldığı, Doğu’nun pazarlanabilir bir imgeye dönüştürüldüğü bir dünya vardır. Masumiyet değil, burjuva melodramıdır gördüğümüz.

Netflix’te yayınlanmaya başlayan Masumiyet Müzesi, aynı başlıklı romanı yeniden gündeme taşıdı. 2008’de yayımlandığında edebiyat çevrelerinde hararetli tartışmalara yol açan metin, bu kez küresel dijital dolaşımın imkânlarıyla milyonlara ulaşıyor. Dizinin vizyona girmesiyle Orhan Pamuk’un T24’te Murat Sabuncu’ya verdiği söyleşi de romanı yalnızca edebi bir tartışmanın değil, ideolojik bir hesaplaşmanın konusu haline getirdi. Söyleşide yer alan pek çok ifade karşımıza yalnızca bir romanın savunusunu değil, Türkiye’de kültür-sanat alanında uzun süredir etkili olan liberal ideolojik çerçevenin berrak bir özetini çıkarıyor.

Bir saplantının anatomisi

Roman ilk yayımlandığında gene soL portalda şu alt başlıkları vurgulamıştık: Masumiyet Müzesi bir aşk romanı değil, bir saplantı anlatısıdır; kadını özne olmaktan çıkarıp erkeğin arzusunun vitrini haline getiren bir metindir. Kemal’in Füsun’a duyduğu “aşk”, toplumsal ilişkilerden koparılmış, hayatın maddi gerçekliğinden soyutlanmış bir iç dünyaya kapanır. 1975-84 arası Türkiye, sağ-sol çatışmaları, sınıfsal gerilimler, ekonomik kriz, darbe vb. romanda birer dekor işlevi görür. Nişantaşı, Çukurcuma, Beyoğlu bir fon oluşturur; ama fondaki toplumsal nesnellik silinmiştir.

Yeni yayınlanan diziye baktığımızda tablo değişmiyor. 1970’lerin siyasal çalkantısı duvar yazılarına indirgenmiş durumda. “Solculuk” bir estetik unsur; sınıf mücadelesi ise görsel bir arka plan efekti. Oysa anlatılan hikâye, en azından mekânsal olarak, alt sınıfların da var olduğu bir toplumsal evrende geçiyor. Ancak o evren, Kemal’in duygusal monoloğunun gölgesinde kalırken, anlatının ağırlık merkezi, toplumsal çatışmalardan çok Kemal’in iç dünyasında yoğunlaşıyor.

Melodramın sınırları

Pamuk söyleşide romanın “kesinlikle melodramatik” olduğunu söylüyor ve bunu bilinçli bir tercih olarak savunuyor. Dahası, melodram ile toplumsal panorama arasında bir bağ kuruyor; Balzac’ın bunu başardığını, kendisinin de o geleneğe yaslandığını ifade ediyor.
Burada iki temel sorun var.

Birincisi, melodramın doğası gereği toplumsal çelişkileri keskinleştirmekten çok duygusal yoğunluk içinde eritme eğilimi. Melodram, sınıfı tarihsel bir güç olarak değil, trajedinin dekoru olarak kullanır. Bu açıdan Kemal’in trajedisi, bir sınıfın tarihsel krizi değil; bir burjuva erkeğin kişisel kırılganlığıdır.

İkincisi, Balzac referansı. Honoré de Balzac’ta sınıf, maddi ilişkiler, mülkiyet, yükselme ve düşme süreçleri tarihsel bir bütünlük içinde ele alınır. Karakterlerin psikolojisi, ekonomik ve toplumsal konumlarından bağımsız değildir. Oysa Masumiyet Müzesi’nde sınıf, psikolojik bir arka plan süsüne indirgenir. Kemal’in burjuvalığı maddi üretim ilişkileriyle değil, estetik tercihleriyle ve duygusal krizleriyle tanımlanır.

Balzac’a referans, bu anlamda, gerçekçi roman geleneğini sürdürmekten çok küresel edebi kanona yerleşme arzusunun işaretidir. 21. yüzyılda “kanon” artık yalnızca edebiyat tarihinin değil, küresel kültürel dolaşımın da kapsamındadır. Romanın Netflix uyarlamasıyla 190 ülkede gösterilecek olması, bu dolaşımın güncel ifadesidir. Küresel sermayenin kültürel aygıtları yerel hikâyeleri evrensel bir duygu paketine dönüştürür. Melodram ise, bu paketlemenin en elverişli biçimidir.

1970’ler: Duvar yazısı olarak siyaset

Romanın ve dizinin en zayıf halkalarından biri, 1970’lerin toplumsal dönüşümünü kavrayış biçimidir. O yıllar Türkiye’de sınıf mücadelesinin sertleştiği, işçi sınıfının kazanımlarına sahip çıktığı, gençliğin politize olduğu, devlet şiddetinin tırmandığı bir dönemdir. 1980’e giden süreç, yalnızca bireysel hayatların değil, toplumsal dengelerin altüst olduğu bir eşiktir.

Ancak Masumiyet Müzesi bu dönüşümü, Kemal’in aşk hikâyesine fon oluşturan bir gürültü olarak sunar. Özellikle solcu gençler, Marmara açıklarından patlayan gemi, siyasi kamplaşmaların tümü Merhamet Apartmanı’nın salonundaki dekoratif eşyalar gibidir. Dizide söz konusu durum daha da belirgindir: Politik gerilim, birkaç slogan ve duvar yazısından ibaretmiş gibi yansıtılır.

Bu tercihse tesadüf değildir. Liberal kültürel hegemonya, sınıf mücadelesini merkezden uzaklaştırır; onun yerine bireysel dramları yerleştirmeyi tercih eder. Toplumsal çelişki, “estetize edilmiş” bir arka plan olur.

'Masumiyet' ve tek kanal nostaljisi

Pamuk’un söyleşide dile getirdiği bir başka nokta daha dikkat çekici: 1970’lerde tek kanal olan TRT’nin zenginle yoksulu aynı ekranın önünde buluşturduğunu ve bunun “masum” bir durum olduğunu belirtiyor Pamuk. Sınıf farklarının sanki askıya alındığı, herkesin aynı kültürü paylaştığı bir dönem…

Bu anlatı, tam anlamıyla bir küçük burjuva nostaljisidir. Televizyon karşısındaki kültürel ortaklık, üretim ilişkilerindeki eşitsizliği ortadan kaldırmadığı gibi, aynı diziyi ya da programı izlemek, aynı hayatı yaşamak anlamına da gelmez. Kültürel homojenlik, sınıfsal antagonizmayı görünmez kılabilir; ama tabii ki ortadan kaldıramaz.

“Masumiyet” burada, çelişkilerin üzerini örten bir kavramdır. Sınıf farkı yokmuş gibi davranılan bir toplum özlemi, aslında çatışmasız bir kapitalizm hayalidir. Oysa 1970’ler Türkiye’si tam da çatışmanın görünür olduğu bir dönemdir. Masum olan, belki de o çatışmanın henüz tam anlamıyla bastırılamamış olmasıdır; ama bu masumiyet, bir televizyon ortaklığından değil, tarihsel bir mücadele dinamiğinden doğar.

'Ortadoğulu erkek' ve küresel pazar

Pamuk’un “Ortadoğulu bir erkeğim” ifadesi ise başka bir ideolojik katmanı açığa çıkarıyor. Feminist eleştirileri önemsediğini söylerken, kendisini kültürel bir özle tanımlıyor. Bu özcülük, Doğu’yu belirli karakter özellikleriyle kodlayan bir bakışın içselleştirilmesi olarak ele alınmalı kanımca.

“Ortadoğulu erkek” figürü, Batı’nın aşina olduğu bir imge: tutkulu, kıskanç, patriyarkal, duygusal olarak yoğun ama sorunlu. Bu imgeyi sahiplenmek, onu eleştirmekten çok yeniden üretmek anlamına geliyor çoğu zaman. Küresel dolaşımda işlevsel olan da tam olarak bu: Tanıdık bir Doğu, tanıdık bir erkeklik krizi, tanıdık bir melodram.

Burada mesele toplumsal cinsiyet tartışmasına girmek değil. Mesele, kültürel özcülüğün sınıfsal analizin yerini almasıdır. Erkek egemenliğini tarihsel ve maddi bağlamından koparıp “Ortadoğulu” kimliğe bağlamak, sorunu kültüre havale etmektir. Oysa patriyarka sınıflı toplumlarla tarihsel olarak iç içe geçmiş bir tahakküm biçimidir; kültürel bir kader değil.

'Sınıf düşme' dramı

Orhan Pamuk, Kemal’in aşkı yüzünden sınıfından düştüğünü; kendisinin de edebiyat merakı ve gençliğindeki solculuğu nedeniyle Nişantaşı burjuvazisinden dışlandığını söylüyor. Bu anlatı, romanın merkezindeki “sınıf düşme” temasını kişisel bir dram olarak sunuyor.

Ancak burada sınıf, tarihsel bir konum değil; psikolojik bir aidiyet meselesi gibi ele alınıyor. Burjuvaziden “düşmek”, üretim araçlarıyla kurulan ilişkiyi kaybetmek değil (ki bu sayede Pamuk ömrünün geri kalanını yazarlığa vakfedebiliyor); bir çevrenin beklentilerini boşa çıkarmak anlamına geliyor. Bu, küçük burjuvazinin tipik trajedisidir: Ait olduğu sınıfın değerleriyle hesaplaşırken, o sınıfın maddi zeminini terk etmeden yaşanan bir iç çatışma.

Kemal’in isyanı da böyledir. O, sınıfına öfkeli olabilir; ama sınıfın maddi dünyasının dışına çıkmaz. Aşkı, müze fikri, koleksiyonculuğu hep aynı burjuva ufkun içinde şekillenir. İsyan burada, herhangi bir mülksüzleşmeye yol açmaz; bir estetik tercih olarak var olur.

Kültürel hegemonyanın sureti

Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde, Masumiyet Müzesi ve onun Netflix uyarlaması, kültürel-sanatsal alanda nasıl bir ideolojik işleyişle karşı karşıya olduğumuzu göstermesi bakımından önemli ve liberal kültürel hegemonyanın tipik bir örneği olarak okunmalı.

Söz konusu hegemonya, açık bir propaganda şeklinde yapılmaz. Tam tersine, inceltilmiş bir estetikle çalışır. Melodramın duygusal yoğunluğu, izleyiciyi içine çeker; ama onu tarihsel bir bilinçle tabii ki donatmaz. 1970’lerdeki Türkiye, İstanbul, Nişantaşı, sınıf savaşımının değil, kırık bir aşkın fonu olarak kalır.

Oysa bugün kültür-sanat alanında da yolları ayırmanın zamanının geldiğini söylemek önemli. Mülkiyet ilişkilerinin sorgulanmadığı, sınıf antagonizmasının “estetize edilmiş” işlerle örtüldüğü, muhalifliğin kültürel jestlere indirgendiği bir çizgiyle mesafelenmek gerekiyor. Burjuvazinin suretindeki dünya; biriktirme hırsı, bencillik, rekabet, gösteri üzerine kurulu ve ne yazık ki kültürel-sanatsal üretim de bu suretin izlerini taşıyor.

Masumiyet Müzesi bize bir aşkın hikâyesini anlatıyor olabilir. Ama o hikâyenin arkasında, sınıfın silindiği, çelişkilerin yumuşatıldığı, Doğu’nun pazarlanabilir bir imgeye dönüştürüldüğü bir dünya vardır. Masumiyet değil, burjuva melodramıdır gördüğümüz. Ve bu melodramın karşısına başka bir hikâye koymak, yalnızca siyasetin değil, sanatsal üretimin de meselesidir.

/././

‘Ulusal güvenlik’ tartışması: Baykar’la İsrail’in ilişkisinin başka bir boyutunu konuşmalıyız -Yiğit Günay- 

Baykar’la İsrail arasındaki ilişki, Leonardo işbirliğinden ibaret değildir. Bir ülkenin güvenliğinin, özel sektöre, halkın değil birilerinin çıkarlarına alet edilmesiyle ilgilidir. Ulusal güvenliğin özü, halkın birliğidir. Halkın birliği, çıkarları kendisiyle çelişen azınlıkla ayrışmayı gerektirir.

Ömrümüz “solculardan” küfür yemekle geçti.

Bir türlü neydi, ne zamandı çıkaramadım, 2000’lerin ortaları olmalı, TKP bir bildirisinde, “savunma sanayii devletleştirilmeli” demiş, solda yine bir velveleyi tetiklemişti. Liberal kanat o zamanlar zaten özelleştirmeciydi, diğer kanatsa bir işçi sınıfı iktidarını, ülkeyi idaresini eline almayı pek kendisine yakıştırmıyor, “gelecek güzel günler”i tahayyül edemiyor, yalnızca mağduriyeti ve direnişi kendisine pek yakıştırıyor, gelgelelim ancak “kendisini öldürmek isteyenlerin ülkesini” tahayyül edebiliyordu.

Devlet düşmanlığının sınıfsal bakamayan iki veçhesiydi bu iki pozisyon, biri sermayenin önünü kestiği için düşman kesiliyor, diğeriyse baştan kurulduğunda halkın en büyük silahı olacak kurumu “ezeli ve ebedi bir TeCe” olarak algılayıp mutlak düşman sayıyordu.

Erken bir uyarıydı TKP’ninki… Türkiye kapitalizminin gelişimi ve doğrultusu yeterince algılanamıyor, yolun SADAT’lara Baykar’lara çıkacağı kestirilemiyor, Türkiye sermayesinin Afrika’da bir ülkenin petrolünü sömürmek üzere denizlerine savaş ve sondaj gemileri gönderecek noktaya geleceği öngörülemiyordu.

Vaziyetin ve ehemmiyetinin ne kadar kavrandığı hâlâ meçhul.

Bu meçhuliyette, Türkiye Cumhuriyeti’nin işgale uğramamış nadir ülkelerden biri olmasının, dolayısıyla ülkemiz solcularının—tarihin Paris Komünü’nden Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’na sayısız defa gösterdiği üzere esas yükü ve sorumluluğu hep emekçi halka düşen—bir vatan savunması deneyimi ve hazırlığı olmamasının payı olduğuysa kesin.

Her durumda, olgular kendisini dayattı. “Yurtta sulh cihanda sulh” kalıbına sığamayan sermayenin hülyası olarak ortaya çıkan Yeni Osmanlıcı modelin olmazsa olmaz unsurlarından biri, özel sektörün elindeki bir silah sanayisiydi. Devlet eliyle yaratıldı, donatıldı, büyütüldü ve sermayenin ellerine bırakıldı.

Mesele teşviklerden, vergi indirimlerinden, ballı ihalelerden ibaret de değil. Teknoloji, bilgi birikimi gerektirir, yalnızca silah sanayiinde değil, özelleştirilen tüm stratejik sektörlerde Cumhuriyet’in yetiştirdiği kadrolar da bu sektörlere devredildi. Dünyası büyüdüğü köy, birkaç komşu köy ve arada alışverişe gidilen kasabadan ibaret köylü çocuklarını daha 10’lu yaşlarında alıp, çekirdekten demiryolcular yetiştiren, böylece yalnızca nitelikli bireyler değil, aralarında bir kültür, kader ve kavrayış ortaklığı olan kadrolar yaratan Cumhuriyet, TCDD’yi parça parça satmakla kalmadı, halkına hizmet etmek isteyen halk çocuklarını, patronlarına hizmet etmek zorunda bıraktı.

Roketsan’da, Aselsan’da, eğitim ve sağlıkta, hemen tüm devlet kurumlarında benzer bir süreç yürüyor.

TCDD örneğinde, bu yağmadan en büyük payı kapan Pasifik Holding’in sahibinin Tayyip Erdoğan’ın memleketlisi olması, eşini AKP’den milletvekili yapması manidardır, ancak meselenin özü değildir.

Baykar’ın başındaki zatın damat olması da öyle… Üstelik, mevzubahis izdivacın, Bayraktar ailesinin “hele bizim oğlanı Saray’a damat verelim de işleri büyütelim” isteğinden mi, yoksa Erdoğan ailesinin “Milli Görüşçü gelenekten gelen ve gelecek vadeden bir alanda giderek güçlenen bu aileyle kan bağı üzerinden ittifak bizi güçlendiririz” hesabından mı kaynaklandığı, sanki ilki doğruymuş gibi varsayılsa da, şüphelidir. Hem belki de zevc ve zevce tutulmuştur birbirine, kim bilir…

Anlamı vardır bu detayların, ama nihayet detaydır.

Mesele ulusal güvenlikse, güvenliğin sermayenin eline bırakılıyor olması esastır.

'Zombi ordusu'

Bu yazıyı, aslında başka bir yazı, daha doğrusu yazı dizisi tetikledi [ABD ve İsrail'in İran'a saldırı başlatması, yazının bitimine denk geldi]. Filistin’deki işgalin ekonomi politiği üzerine çalışmalarıyla tanınan İsrailli araştırmacı Shir Hever, Jadalliya’da “İsrail’in zombi ekonomisi” başlıklı bir yazı dizisi yayımlıyor. 

Savaş, ister saldırı ister savunma için olsun, merkezileşme gerektirir. Emir-komutadan ibaret değildir bu eğilim, planlama, kaynakların dağıtımı, ihtiyaçların doğru tespiti, önceliklerin belirlenmesi ve taktik hamlelerin bir bütünlüklü stratejiyle ilişkilendirilmesi de zorunluluktur.

Siyonist hareketin erken tarihi de böyle oldu. Filistinlileri topraklarından kovup koloniler kurmaya yönelen bu saldırgan yerleşimci hareketi, uzun süre bir ideolojik hedef etrafında kenetlenmiş, kolektivist bir anlayış ve ekonomiye sahip bir savaş topluluğu olarak ilerledi. Filistinlilere yönelik yerinden etme ve soykırım hedefleri birleştirici bir ülkü olarak hep var oldu, ama—Hever’in tespitine göre en erken 1973 Savaşı’na kadar—buna aynı zamanda kolektivist, merkezileşmiş bir askeri-devlet yapılanması da eşlik etti.

1980’lerle birlikte tüm kapitalist dünya gibi neoliberalizme yönelen İsrail, 1985’ten itibaren silah sanayiinde özel sektörü teşvik etmeye başladı. Bizzat devlet bütçesinden savunma için ayrılan para, devlet kurumları yerine şirketlere aktarılıyordu. 1993’teki Oslo Anlaşması’ndan bir yıl sonra Savunma Bakanlığı’nın strateji raporu, “tek yol özelleştirme” sonucuna vardı. O dönem Genelkurmay Başkanı olan Ehud Barak, “ateş etmeyen her şeyi elden çıkaracağız” diyecekti.

Zamanla, “ateş eden” şeyler de özel sektöre devredildi. Siyonist hareketin ta 1933’te Filistin’i işgali planladığı sıralarda silah ve cephane üretmek için kurduğu İsrail Askeri Sanayii (IMI) kurumunun 2018’de Elbit Systems’a satılmasıyla, özelleştirme sürecinde sembolik ve tarihsel bir eşik aşıldı.

Meselenin çok boyutu var. Hükümetler, çeşitli yasalar, düzenlemeler ve hatta sözlü müdahalelerle şirketleri yönlendirebilir, ancak şirket eninde sonunda şirkettir. Kâr amaçlıdır, stratejisi kendisini gözetir. Baykar’ın soykırım sürerken İsrail’in tedarikçisi Leonardo’yla işbirliğine girmesi AKP hükümetinin içeride Filistin hamasetini kullanırken dışarıda Amerikancı çizgide üst sıralara tırmanma gayreti taşıyan siyasi eğilimiyle zaten paralellik taşıyor olabilir, ama nihayetinde bir şirket tasarrufudur ve bu tasarruflar hükümet eğilimiyle örtüşme kadar gerilim de taşıyabilir.

Bu ilişki, tek taraflı değildir. Hükümetin yönelimi şirketlere bir doğrultu işaret eder, ama tersi de geçerlidir. Üstelik, kapitalizmde, hükümet özünde sermaye sınıfı adına işlerin yürütücüsü olduğu için, belirleyici olan genelde ikincisidir.

ABD’nin hem iç hem dış politikasında “askeri-sınai kompleks” denilen özel şirketlerin mutlak rolü hakkında batıdaki sosyal bilimler araştırmacıları durduk yere devasa bir külliyat ortaya koymadı.

Ekonomi, sınıfsal ilişkiler, nihai olarak belirleyicidir.

Ama bu belirlenme, yalnızca “Leonardo’yla ortaklık” gibi konulardan ibaret değildir. Türkiye’de Baykar ve diğer özel silah şirketlerine bakan muhalefet, düzeni değil Saray’ı hedef aldığı için, işin bu boyutuna takılıp bir türlü ötesinde geçememektedir.

Tekrar Shir Hever’in yazı dizisine dönelim. Hever, 2023’te başlayan son Gazze Savaşı’nın dayattığı muazzam asker ihtiyacının, İsrail politik ekonomisi üzerindeki etkisinde önemli bir noktaya işaret ediyor: İsrail, bir “zombi ordusu” yaratıyor.

Siyonist devlet, kuruluşundan bu yana askeri bir toplum yarattı. Sivil İsrailliler hep yedek güç oldu, sürekli tekrarlayan savaşlarda yeniden ve yeniden orduya katılıp ardından sivil hayata geri döndü.

2023 sonrasında yedek asker ihtiyacı çok arttı, fakat kadrolar bir türlü tam olarak doldurulamıyordu. Tarihsel olarak İsrail’deki sistemde yedek askerler aktif göreve geçtiklerinde, sivilde aldıkları maaşın aynısını alıyor ve geri döndüklerinde işlerine devam etmeleri konusunda güvence sağlanıyordu. Maddi bir teşvik yoktu, Siyonizm birleştirici bir ülkü olarak motivasyon kaynağı sunuyor, askerileştirilmiş İsrail toplumunu harekete geçirmeye yetiyordu.

Bu kez olmadı. Gazze’deki soykırım sırasında sürekli daha fazla askere ihtiyaç duyan hükümet, yedek askerlere verilen ücreti 29 bin şekele, yani 400 bin liraya yükseltti. Bu miktar, asgari ücretin dört katından fazla.

Niye İsrailliler’in orduya katılma eğilimi düştü? Filistinlilere yönelik soykırım ve İsrail’in yürüttüğü işgalin haksızlığı ve vahşiliği mi kırdı İsrail vatandaşlarının savaşma isteğini?

Anketlere bakılırsa, bu pek doğru değil. İsrail’de siyonist barbarlığa hâlâ toplumun büyük kısmı destek veriyor.

Fakat neoliberal düzenin ekonomi politiği, insanların hayatla ilişkilenme biçimini de giderek belirledi. Varoluş amacı kendi kârını artırmak olan şirketler düzenini meşrulaştırmak, tek tek insanlara da yalnızca kendi bireysel çıkarları peşinde koşmanın tek geçerli kural olduğunu kanıksatmayı gerektiriyordu.

Ekonomi, sınıfsal ilişkiler, insanların zihinlerini belirlediği gibi, askerin ve ordunun hareket tarzını da etkiledi. “Zombi ordusu” tespiti, bu dönüşümle ilgili.

Halk ordusundan paralı askerlere

Ancak, “sonuçta İsrail bir kriminal devlet, Türkiye’yle ilgisi yok” diye düşünülmemeli. Sean McFate’in 2016 yılında Aeon’da yayımlanan “Paralı Askerlerin Dönüşü” makalesi, kanımca son yılların en düşündürücü öykülerinden birini özetlemişti. 

Fransız Devrimi, bir halk ordusu yaratarak, asırlardır esasen paralı askerlere ve özgürlükleri ellerinden alınmış serflere dayanan güçleri büyük bir hızla perişan etti ve ulusal ordular dönemini açtı. Özellikle 1990’lardan itibaren, sınıfsal olarak nihayetinde sermayenin çıkarlarına hizmet etse de yapısı ve bileşimi itibariyle halk ordusu niteliğindeki silahlı kuvvetler giderek birer “profesyonel asker” kurumuna daralırken, paralı askerlerden müteşekkil özel şirketlerin ağırlığı büyük bir hızla arttı.

Irak işgali sırasında en insanlık dışı işlerin altında Blackwater denilen şirketten para alan katillerin olması boşuna değildi.

“Medusa’nın Salı” dizisinde, Türkiye’de ordunun dönüşümünde daha 1960’lı yıllardan itibaren OYAK’ın kurulması, böylece özel şirkette hisse sahibi olan askerlerin lojmanlara hapsolarak halkla bağının azalmaya başlamasının üzerinde durmamız da boşuna değildi. Bedelli askerliğin bir istisna değil kural haline gelmesi, maddi kaynak yaratmaktan ziyade, NATO’nun da benimsediği bir dönüşümün yoluna taş döşemekle ilgiliydi.

Silahlı kuvvetlerin ve tüm silah sanayiinin devletin tekelinde olduğu bir ülkede, Anayasa’nın apaçık maddesini ezip geçerek SADAT benzeri kurumlar eliyle topraklarımızda cihatçı yetiştirip Suriye’de savaşa göndermek bu kadar kolay halledilemezdi.

Geçen yıl İsrail-İran savaşının ardından kaleme aldığımız bir yazıda detaylıca işaret etmiştik, vatandaşın vatanla ve hayatla kurduğu bağdaki bu çürüme olmasa, Mossad emekli emniyet müdürünü bu kadar kolay ajanlaştıramaz, bizzat Türkiye devletinin teknik olanaklarını kendi operasyonları için kullanamazdı.

AKP döneminde yaşanılan toplumsal çürümeye bu gözle de bakmak gerekir. Kapitalist bir ülkede silahlı kuvvetler bir “halk ordusu” niteliğinde olsa bile, ordunun gövdesini oluşturan emekçilerle ordunun hizmetinde olduğu zenginlerin çıkarları arasındaki çelişki hiçbir zaman çözülemez. Yeri gelir, tarihte örnekleri görüldüğü üzere, ordunun gövdesi, çelişkiyi kendi lehine çözümler, halkın safına geçer.

Kapitalizm, bu riski gördüğü ve ortadan kaldırmayı arzuladığı için de dünya genelinde profesyonel ve paralı askerler modeline dönmeyi seçti. Ama bunun getirisi, savaşlarda esas belirleyenin giderek daha fazla teknoloji ve para olmasını beraberinde getirdi.

Varlığı bir suç ortaklığı üzerinde yükselen İsrail devleti bile, herkesin kendi çıkarını düşündüğü bu çağda, el mahkum, ordusuna yedek katiller bulabilmek için astronomik paralar ödemeye yöneldi.

Fransız Devrimi sonrası halk ordusunun, Avrupa’nın feodal kuvvetlerini ezip geçmesi boşuna değildi.

Vietnam halkının on yıllarca Fransa ve ABD’nin mutlak teknolojik üstünlüğüne kafa tutup muzaffer çıkması da boşuna değildi.

Küba'nın hâlâ direnmesi de sebepsiz değil.

Ulusal güvenlik, esas yükü ve sorumluluğu hep emekçi halka düşen bir vatan savunmasıyla ilgiliyse, emekçi halkın çıkarları etrafında şekillendirilmelidir.

Baykar’la İsrail arasındaki ilişki, Leonardo işbirliğinden ibaret değildir. Bir ülkenin güvenliğinin, özel sektöre, halkın değil birilerinin çıkarlarına alet edilmesiyle ilgilidir.

Ulusal güvenliğin özü, halkın birliğidir.

Halkın birliği, çıkarları kendisiyle çelişen azınlıkla ayrışmayı gerektirir.

Dileyenler bu birliği bir Türk-Kürt-Arap İslam kardeşliğinde arayabilir. Bu toplumda bunun tutmayacağı, tutsa dahi gerçek bir birliği sağlamak yerine esas ayrımın üzerini örteceği bilinmelidir.

Savunma sanayii devletleştirilmelidir.

Ve ordunun gövdesini oluşturan emekçilerle ordunun hizmetinde olduğu zenginlerin çıkarları arasındaki çelişki ortadan kaldırılmalıdır.

/././

Kuklalar, bombalar ve İran -Berkay Kemal Önoğlu- 

Bugün tartışmamız gereken, herhangi bir hükümetin politikaları değil, siyonist-emperyalist çetelerin pervasız saldırılarının artık durdurulması ve püskürtülmesi gerekliliğidir.

Egemenlik… Yıllarca uluslararası hukukun en temel ilkesi olarak anlatıldı. Bugün bir kez daha görüyoruz ki bu ilke, emperyalist merkezlerin çıkarlarına çarptığı anda buharlaşıp gidiyor. 28 Şubat sabahı ABD ve İsrail’in İran’a dönük başlattığı geniş çaplı bombardıman bunun en güncel örneği. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, aylar süren askerî yığınak ve diplomatik kuşatma sürecinin ardından İran topraklarını hedef aldı. “Ama İran…” diye başlayan cümlelerin hükmünü yitirdiğini söyleyerek başlayalım. Bugün tartışmamız gereken, herhangi bir hükümetin politikaları değil, siyonist-emperyalist çetelerin pervasız saldırılarının artık durdurulması ve püskürtülmesi gerekliliğidir.

Uzun süredir İran’ın ekonomik olarak boğulması için ağır yaptırımlar devredeydi. ABD Hazine verilerine göre İran’a uygulanan yaptırım kalemleri binlerle ifade ediliyor; enerji, finans ve ulaştırma sektörlerinde İran neredeyse tamamen küresel sistemden dışlanmış hâle getiriliyordu. Petrol ihracatının yıllar içinde dramatik biçimde düşürülmesi hedeflendi; SWIFT sisteminden çıkarılma, bankacılık ambargoları ve ikincil yaptırımlar aracılığıyla İran’ın dünya ticaretiyle bağları koparılmak istendi. Yani savaş uçakları havalanmadan önce de bir ekonomik savaş zaten yürürlükteydi. Şimdi o kuşatmanın doğrudan askerî şiddetle tamamlanması için harekete geçildi.

Bu yalnızca İran’la sınırlı bir mesele değil. Emperyalizm 21. yüzyılda piyasa hâkimiyetini genişletmek için sınırları silikleştirmek istiyor. Sermaye akışkan, askerî üsler kalıcı, yaptırımlar sınırsız… Ama halkın iradesi söz konusu olduğunda “uluslararası toplum” bir anda müdahale yetkisini kendinde buluyor. Zayıf, bağımlı ve kuklalaşmış hükümetler aracılığıyla bölge ülkeleri birer birer hizaya getiriliyor, adeta sıvılaştırılıyor. Dün Irak’ta “kitle imha silahları” yalanıyla işgal meşrulaştırıldı, milyonlarca insan yerinden edildi, yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bugün benzer söylemler, farklı başlıklarla yeniden ısıtılıyor.

Bombaların yanı sıra bir de kuklalar var. Venezuela’da María Machado nasıl Washington’ın çizgisinde açıkça yaltaklanmaktan çekinmiyorsa, İran söz konusu olduğunda Rıza Pehlevi de aynı gönüllü taşeronluk rolüne santim şaşmadan soyunabiliyor. Kendi halkının kaderini yabancı güçlerin planlarına bağlayan bu figürler, emperyalizmin en iğrenç ve en aşağılık araçları olmaktan başka bir işlev görmüyor. Bu yaptıkları sıradan bir siyasi tercih değil, insanlık onuruna karşı işlenmiş tarihsel bir suçtur. Egemenlik hakkının pazarlık konusu yapılması hangi siyasetle meşru görülebilir?

Kapitalist-emperyalist sistem savaş üretmeye devam ediyor. Küresel askerî harcamalar 2025 itibarıyla 2 trilyon doların üzerine çıkmış durumda. Silah tekellerinin kârı katlanarak artarken, genişleyen savaş sahalarında bir çocuğun hayatı birkaç saniyelik bir bombardımanla karartılıyor. On binlercesi Gazze’de hayata gözlerini yumdu. İran’a yönelik saldırı da benzer ağır sonuçlara gebe. Amaç yalnızca yürüyen nükleer programı durdurmak olabilir mi? Bölgesel güç dengelerini yeniden kurmak, enerji yollarını ve ticaret hatlarını denetim altına almak, “itaat etmeyen” her ülkeye gözdağı vermek istiyorlar.

Bugün dünya için öncelikli tehdit, Washington ve Tel Aviv’den gelen bu pervasız saldırganlıktır. “Ama İran’da da sorunlar var” diyerek bombardımanı meşrulaştırmaya çalışanlar, farkında olmadan bu büyük suçlara ortak oluyor ve egemenlik ilkesinin altını oyuyor. Bir ülkenin iç siyasal yapısını bombalarla “düzeltmeye” kalkmanın ne gibi sonuçlar doğuracağını öngöremiyorlar. Tarih bunun sayısız örneğiyle dolu. Emperyalist müdahale hiçbir halkı özgürleştirmedi. Tersine bağımlılığı, yıkımı ve mezhepsel ya da etnik parçalanmayı derinleştirdi.

Bugün Tahran’da, Tebriz’de, Şiraz’da yaşayan İran halkı yalnızca kendi topraklarını değil, aynı zamanda tüm dünya halklarının onurunu savunur konumdadır. İran halkı tarih boyunca darbelerden yaptırımlara kadar pek çok kuşatmayı atlattı. 1953’teki dış müdahaleyi de, sekiz yıl süren yıkıcı savaşı da yaşadı. Dostunu düşmanını tanıyan, emperyalizme ve siyonizme karşı uyanık bir halktır İran halkı.

Evet, karşımızda dünyayı kendi “ahlakına” göre biçimlendirme hakkını kendinde gören bir anlayış var. Ama biliyoruz ki ne bombalar ne de kuklalar insanlığın geleceğini teslim alabilir. Emperyalizm yenilmez değildir. Dünyamız, geleceğimiz, insanlığımız bu karanlık projelere teslim edilemez. İran halkıyla dayanışma bugün insan olmanın gereğidir. Bu karanlık dönem geçecek, alnımızın akıyla umutlu ve güzel günlere ulaşacağız. Emperyalizmin sınır tanımaz hoyratlığı değil, yurtseverlerin ve sosyalistlerin mücadelesi başarıya ulaşacaktır.

/././

Direnen Küba -Atilla Özsever- 

ABD’nin Ocak 2026’dan bu yana Küba’ya yönelttiği son abluka, bir soykırıma dönüşmüş gözüküyor. Zaten ABD, tarih boyunca bu ülke üzerinde ekonomik egemenliğini sağlamaya çalışmış sömürgeci, emperyalist bir devlet. Ancak Küba halkı direniyor. Che Guevara’nın 1964’te Birleşmiş Milletler Zirvesi’nde verdiği tarihi mesaj, bugün de geçerli: “Ya vatan, ya ölüm”…

Bu hafta başında (23 Şubat 2026) José Marti Küba Dostluk Derneği, Türkiye Komünist Partisi ve Küba Cumhuriyeti Başkonsolosluğu, Kadıköy Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde ortak bir basın toplantısı düzenleyerek Küba’daki son gelişmeleri kamuoyuyla paylaştı.

José Marti Küba Dostluk Derneği Başkanı Nahide Özkan, ABD’nin Küba’ya yönelik ablukasının açık bir kuşatmaya dönüşmüş olduğunu belirterek 29 Ocak’tan itibaren petrol ihtiyacının tamamen aksadığını, sağlık alanında ciddi sorunların yaşandığını, ulaşım, doğal gaz, elektrik kısıtlamalarının arttığını ifade etti.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan da, Küba Komünist Partisi ile yakın dostluk ilişkileri içinde olduğunu belirterek “Küba’nın direncini arttıracak adımlar attık, atıyoruz. Uluslararası dayanışma çok daha hayati bir durum arz ediyor” diye konuştu.

ABD’nin Küba’ya yönelik ambargo ve ablukası, 60 yıldan fazladır sürüyor. Bu abluka, şimdi yeni bir aşamaya taşınmış durumda.

'Soykırıma dönüştü'

Küba Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Raúl Ernesto Madrigal Cárdenas ise, sözlerine ABD ablukasının nihai hedefinin Küba Devrimi'ni yıkmak olduğunu hatırlatarak başladı. Başkonsolos Cárdenas, şöyle konuştu: "Küba ile ticaret yapacak olan şirket ve ülkelere yönelik yaptırımlar Birleşmiş Milletler Beyannamesi’nde de öngörülen başka ülkelerin egemenlik haklarına saygı gösterilmesi ilkesine aykırıdır. Ülkenin yakıt tedarikinin engellenmesine yönelik bu adımlar, Küba’nın sağlık, eğitim, elektrik ve gündelik yaşamını olumsuz etkilemektedir."

ABD’nin bu yaptırımını bir “soykırım” olarak niteleyen Cárdenas, “Bu soykırım politikası çok sayıda Kübalının ölümüne ve salgın hastalıklara neden oldu. Savaş koşullarında dahi bu yaptırımlar uygulanmaz” diye konuştu (Emre Alım, soL Haber, 23 Şubat 2026).

Başkonsolos Cárdenas, “ABD’nin Küba’ya bir askeri müdahalede bulunmasını beklemiyoruz. Çünkü Küba’nın buna hazır olduğunu biliyorlar” dedi (Ercan Çankaya, Cumhuriyet 24 Şubat 2026)

ABD egemenliği

Başkonsolos Cardenas’ın ABD’nin bir askeri müdahalesine Küba’nın hazır olduğunu belirtmesi, tarihsel süreci hatırlattı. Aslında ABD’nin Küba üzerindeki ekonomik egemenliği 1880’lerde başlar.

1883’te ilk Amerikan kumpanyası, borçlu olan bir Kübalının büyük şekerkamışı işletmesini satın alır. Daha sonra Amerikan şirketleri, Küba şeker üretiminin yüzde 90’ına egemen olurlar ve şeker ihracatının yüzde 87’si ABD’ye yapılır.

Küba, böylece ABD’ye bağlı tek bir ürün ülkesi haline gelir. 1899’da İspanya, Küba’yı tamamen Amerikalılara terk eder. Bu arada American Tobacco Company, Küba’dan ihraç edilen tütünün yüzde 90’ını himayesine alır.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında da Küba’da ABD’nin kontrolünde diktatörlükler dönemi başlar. 1952’de de Batista, bir hükümet darbesiyle iktidara ele geçirir, Küba’yı ABD’nin tam bir sömürgesi haline getirmek ister. Ancak Kübalılar bu duruma boyun eğmezler.

Batista’nın koyu diktatörlüğüne karşı canları pahasına özgürlükleri için mücadele ederler ve Fidel Castro önderliğindeki Kübalı devrimciler 1 Ocak 1959’da Batista’yı devirerek diktatörlüğe son verirler.

Domuzlar Körfezi Çıkarması

ABD, Fidel Castro yönetiminin Amerikan petrol rafinerilerini, şeker şirketlerini, tütün tekellerini millileştirmesi üzerine Küba’daki yönetimi devirmek ister. CIA (Amerikan Merkezi Haber Alma Örgütü), Miami’de yaşayan 30 binden fazla Kübalı mülteciyi sosyalist devrime karşı örgütlemeye başlar.

Kübalı mülteciler, çeşitli kamplarda silahlı eğitimden geçer. ABD, 4 Ocak 1961’de Küba’yla diplomatik ilişkilerini keser. ABD Başkanı John Kennedy, 12 Nisan 1961’de yaptığı basın toplantısında Küba’ya çıkartma yapmayacağını açıklamasına rağmen gerçekte o sıralarda çıkarma filosu, bu ülkeye doğru yol alıyordu.

15 Nisan’da sabaha karşı Küba Hava Kuvvetleri’nin renklerine bürünmüş CIA uçakları, Küba göklerinde göründüler. Amerikan kuvvetleri, 17 Nisan’da Domuzlar Körfezi (Playa Giron) kıyısına çıkarken Castro bütün Küba’yı harekete geçirmişti; ordu, hava kuvvetleri ve milisler alarm halindeydi.

Domuzlar Körfezi’nde ABD’nin çıkartma araçları batırılmış, tankları yakılmış, paralı askerleri, devrimci ordunun ve milislerinin yoğun ateşi altında erimişlerdi. Ertesi gün Küba lideri Castro şu açıklamayı yapıyordu:

“Saldırganlar mahvedilmiştir. Devrim, bu çarpışmadan zaferle çıkmış, 72 saat içinde ABD emperyalist hükümetince hazırlanan orduyu yenmiştir”. (Küba tarihi ile ilgili bilgiler, Devrimler ve Karşı Devrimler Tarihi Ansiklopedisi’nden özetlenerek alınmıştır. Gelişim Yayınları, 1975).

'Ya vatan, ya ölüm'

Küba Devrimi’nin efsane liderlerinden Arjantinli komünist Ernesto Che Guevara’nın 11 Aralık 1964’te New York’taki Birleşmiş Milletler Zirvesi’nde yaptığı konuşma, emperyalist saldırganlığa karşı tarihi bir cevap niteliğindeydi. Che Guevara, konuşmasının son bölümünde şunları söylüyordu: “Bu büyük insan kitlesi artık “Yeter” demiş ve yürüyüşüne başlamıştır. Ve bu dev yürüyüşleri daha önce uğruna birden fazla kez öldükleri gerçek bağımsızlığa ulaşana kadar durdurulamayacaktır. Ancak bugün ölenler, Domuzlar Körfezi’nde ölen Kübalılar gibi ölecektir. Onlar kendi gerçek ve asla teslim olmayacak bağımsızlıkları için ölecekler. Tüm bu olanlar, sayın delegeler, tüm kıtanın bu yeni iradesi, kitlelerimizin mücadele kararlılığının dile getiriliş şekli olan, istilacının silahlı kolunu felce uğratan çığlıkla özetlenebilir. Bu çığlık, tüm dünya halklarınca, özellikle de Sovyetler Birliği’nin liderliğindeki sosyalist kamp ülkelerinde anlaşılmış ve benimsenmiştir.

Bu çığlık: ‘YA VATAN, YA ÖLÜM’dür.”

Küba halkı, emperyalist ABD’nin bu saldırganlığına karşı tarihsel geleneğinden gelen direnci ve inancı ile yanıt verecek güce sahiptir, diyebiliriz… 

/././

Emperyalist şiddetin resmi: Leon Golub -Fide Lale Durak- 

Golub’un resimleri, yalnızca şiddeti temsil eden imgeler değil; kurumsallaşmış barbarlığın yani emperyalist iktidarların temsili olarak okunabilir. Bugün hâlâ güncelliğini koruyan bu yaklaşım, sanatın emperyal şiddet karşısında nerede durabileceğine dair güçlü bir hatırlatma sunuyor.

ABD’nin uzun süredir kesintisiz biçimde sürdürdüğü saldırgan dış politika, İran’a yönelik askeri hamleyle birlikte eşik atladı. İran’daki molla rejimiyle yan yana anılma ihtimali, birçok kişiyi emperyalist şiddet karşısında sessizliğe yöneltiyor. Oysa bu suskunluk, çoğu zaman eleştirel düşüncenin değil, bir politik tıkanmanın sonucu. Özellikle böyle zamanlarda sanatın ve estetik üretimin politik sorumluluğunu yeniden hatırlamak gerekiyor.

Bu yazıyı, söz konusu sorumluluğun tarihsel ve çarpıcı örneklerinden biri olan ABD’li muhalif sanatçı Leon Golub’a ayırıyoruz. Golub’un resimleri, yalnızca şiddeti temsil eden imgeler değil; kurumsallaşmış barbarlığın yani emperyalist iktidarların temsili olarak okunabilir. Bugün hâlâ güncelliğini koruyan bu yaklaşım, sanatın emperyal şiddet karşısında nerede durabileceğine dair güçlü bir hatırlatma sunuyor.

1922’de Chicago’da doğan Golub, sanat eğitimini tamamladıktan sonra ABD ordusunda görev yapar. II. Dünya Savaşı sırasında orduda görev yapmaktadır, dolayısıyla emperyalist savaşa doğrudan şahit olmuştur. Muhtemelen resimlerindeki şiddet içeriği kişisel tanıklıklarına da dayanmaktadır.

1950’lerde hegemonik hale gelen Amerikan sanatındaki soyut dışavurumculuğa karşı figür geleneğinde yer alır. Jackson Pollock ve Rothko gibi isimlerin temsil ettiği soyut dışavurumculuk, bireysel iç dünyayı kendine konu edinirken Golub ise, bu estetik hattın tarihsel gerçekliği görünmez kıldığını düşünmektedir. Soğuk Savaş’ın ortasında, devlet şiddeti ve emperyalist müdahaleler sürerken sanatın apolitikleşmesine itiraz eder ve figürü bilinçli biçimde politik bir araç olarak yeniden kurar.

1960’lar Golub için kırılma noktasıdır. Vietnam Savaşı ve ABD’nin Latin Amerika’daki müdahaleleri, sanatçının doğrudan konusu olur.

Leon Golub, 1965, Gigantomachy I / Büyük Güçler I.

“Gigantomachies” (Büyük Güçler) ve ardından gelen “Paralı Askerler” serilerinde Golub, ABD emperyalizmine eleştirisini temsil stratejisiyle kurar. Paralı asker figürü, devlet ile sermaye arasındaki kirli ittifakın görsel metaforudur. Ayrıca işin İngilizce ismi de (Gigantomachy) Yunan mitolojisindeki devler ve tanrılar arasındaki büyük savaşa göndermedir. 

Bu dönemde Golub ve eşi, sanatçı Nancy Spero, politik sanat kolektifleri içinde aktif rol alarak sanatın toplumsal sorumluluğunu savunurlar.

Leon Golub, 1979, Paralı Askerler I.

Golub, 1970’ler ve 80’lerde yoğunlaştığı paralı asker figürleriyle politik yaklaşımını daha da keskinleştirir. Golub’un resimlerindeki karakterler, ne bireysel kötülüklerin temsili olarak sunulur ne de psikolojik derinliklerle donatılır; aksine, Golub onları bir sistemin işleyen parçaları olarak resmeder. Figürlerin izleyiciyle kurduğu doğrudan ve rahatsız edici ilişki, seyircinin resmin pasif bir izleme nesnesi olmasına izin vermez; bakışın yönünü tersine çevirerek izleyiciyi de bu şiddet düzeninin tanığı olmaktan sorumluluğun öznesi olmaya zorlar.

Golub’un ele aldığı bu politik içerik ona uygun biçimi de beraberinde getirir. Golub, tuvali zımparalar, boyayı kazır, yüzeyi bilinçli olarak aşındırır. Bu yöntem, temsil edilen şiddetin resmin maddesinde hissedilmesini sağlar. Figürler yalnızca şiddet uygulamaz; kendileri de yaralı görünür. Estetik uyum yerine bozulma tercih edilir. 

Leon Golub, 1981, Sorgu.

1980’lere geldiğimizde Golub’un odağı devlet şiddetidir. “Sorgular” serisinde, sandalyeye bağlanmış çıplak figürler, soğukkanlı, ayakta duran sorgucular ile bazen de izleyiciye dönük bakışlar yer alır. Bu resimlerde dramatik bir anlatı yoktur; şiddet sıradanlaşmıştır. Bu da modern devletin şiddetinin olağanlaşmasını gösterir. Resimlerde iktidar yüceltilmez; teşhir edilir. Şiddet estetize edilmez; çıplaklaştırılır. İzleyici güvenli bir estetik mesafede kalamaz; rahatsız edilir.

Leon Golub, 8 Ağustos 2004’te New York’ta hayatını kaybetti. 82 yaşındaydı; uzun yıllar boyunca yaşadığı ve çalıştığı bu kentte, ölümüne dek politik temalardan uzaklaşmadan üretimini sürdürdü. Bugün ABD’nin İran’a yönelik müdahalesi devam ederken, anti emperyalist sanatçıları yeniden hatırlamak önem kazanıyor. Golub, tam da bu şiddetin üretildiği merkezden, emperyalist ABD’nin içinden yükselen muhalif bir figür olarak öne çıkar. Onun sanatı, sanatın güncel politik şiddet karşısında hâlâ söz söyleyebileceğini ve bu sözün ertelenemez bir sorumluluk olduğunu hatırlatır.

/././

soL




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -1 Mart 2026-

Utanmaz üçlüden açıklama: Saldıranı değil yanıt vereni kınayıp 'müzakereye dön' dediler  ABD-İsrail’in İran’a başlattığı saldırılara...