AKP'nin gücü üç memura yetti: Akın Gürlek sızıntılarının gerçek kaynağı içeride...
Kabak belli ki üç "meraklı" memurun başına patladı. Ancak gerçek orta yerde duruyor. Akın Gürlek'e ilişkin belgelerin neredeyse tamamı AKP içindeki büyük kavgadan...
Akın Gürlek’in tapu kayıtlarını kontrol etti diye üç farklı ilden üç tapu memuru görevden alındı, ikisi hakkında ise gözaltı kararı çıkarıldı.
Gözaltına alınan isimlerden biri, “Tapu kaydı kontrolünü Tinder’dan tanıştığım bir kadın istedi, pişmanım” dedi.
Sonuç olarak aylardır konuşulan, gündeme gelen bir konuda “meraklı” bir aramanın sonucu olarak gözaltı ve görevden almalar yaşanırken, gerçek bir kez daha gölgeleniyor.
Peki, nedir o gerçek?
Gerçeğin bir bölümü Akın Gürlek’in kaç tapusu olduğuna dair ortaya atılan iddialara ilişkin, ama bu haberde üzerinde duracağımız şey bu değil.
Biz gücü üç memura yeten düzenin tapu kayıtları ve Gürlek iddialarının asıl kaynağı olan AKP’lilere neden dokunamadığına odaklanacağız.
Açıkça ilan edilen kaynak ve AKP'nin sessizliği
Önce 8 Aralık 2025’e gidelim.
AKP'den bazı arkadaşlara söylüyorum. Yok başsavcıya ait MASAK raporu, yok mal varlığı, yok villa tapusu, yok yüz milyonluk villa almaya niyet, yok Lüksemburg’daki çift maaş, yok efendim senfoniler ıvırlar zıvırlar. Arkadaşlar ben mi atadım savcıyı? Bu bilgileri bana yollayıp benim söylememi söylüyorsunuz. Akın Gürlek’i atayana gidin konuşun. Yok Akın Gürlek Adalet Bakanı olacakmış, yok bunlar konuşulsun. Benim umrumda değil Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olması, sizin iç meseleleriniz benim umrumda değil. Akın Bey de ne zaman isterse bize ulaştırılan belgelerin hepsini ona verelim.”
Akın Gürlek henüz Adalet Bakanı olmadan önce dile getirilmişti bu sözler.
Meclis’teki bütçe görüşmeleri sırasında konuşan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, yukarıdaki açıklamasında değindiği tapu iddialarını aylarca elde tutmuş, yaptığı suç duyurusu dışında kamuoyunun gündemine taşımamıştı.
Aradan aylar geçtikten sonra Özel, Gürlek’e ait olduğunu belirttiği 12 adet tapuyu kamuoyuna açıkladı.
Sonrasında da malum gelişme yaşandı, üç memur görevden alındı.
Ancak yukarıda açıkça belgelerin hangi kaynaktan geldiği yazılı, doğrudan AKP içinden.
Dün Özel bir kez daha konuştu, aylar önce dile getirdiği sözlerin bir benzerini tekrarladı: Elinizdeki belgeleri bir genel başkana götürecekseniz, bu genel başkana değil, AK Parti'nin genel başkanına götürün kardeşim. AK Parti'nin genel başkanına. Bir partiden birisi birine şikayet edilecekse niye ana muhalefete ediliyor ya? Kendi genel başkanınıza niye gitmiyorsunuz? Çünkü biliyorsunuz ki her şey sizden daha iyi biliniyor. A'dan Z'ye biliniyor. O yüzden gidip de bu kişinin busu var diyemiyorsunuz. Ama bu duyulsun diye bunu bize söylüyorsunuz. Biz kontrolünü yapmadan ve emin olmadan hiçbir şeyi açıklamıyoruz. Ama bu yağmur gibi gelen isimleri de bir kenarda biriktiriyoruz. Günü gelince doğruladığımızda hepsini kamuoyuyla paylaşacağız.”
Özel bu kapsamda doğruluğuna emin olduğu, Adalet Bakanı Akın Gürlek'e ait olduğu iddia edilen TEMA İstanbul 2'deki konut sözleşmesini de paylaştı.
Sızıntının kaynağı AKP
Ortada çok açık bir gerçek var.
Sızıntının kaynağı Kaş, Çorum ve Afyon’daki üç memur değil, doğrudan AKP.
AKP içinde uzun süredir devam eden iç kavgayı soL’da aylardır ayrıntılarıyla haberleştiriyoruz.
Erdoğan sonrasına hazırlıkla doğrudan ilintili olan bu kavgada öne çıkan tüm ekipler, “sivrilen” diğer aktörleri köşeye sıkıştırmaya gayret ediyor.
Gürlek henüz Adalet Bakanlığı koltuğuna oturmadan bu bilgiyi Özel’e ileten kaynaklar, Özel’in elindeki Gürlek belgelerini bakanlık adımı öncesi paylaşmasını tam da bu yüzden talep ediyordu.
Bir ekip, diğer ekibi sıkıştıracak, koltuk kapma kavgasında bir adım öne geçecek.
Her şey bununla ilgili.
Yukarıda Özel tam da bunu söyleyip AKP içine sesleniyordu, tıpkı dün yaptığı gibi.
Ancak görünen o ki, AKP bu gerçeği görmesine, çok iyi bilmesine rağmen ısrarla gözünü kapayıp, memurları görevden almaya devam edecek.
Belli ki henüz AKP içinde kapsamlı bir operasyon yapılacak kadar saflar berraklaşmamış durumda, henüz…
***
ABD ve İsrail’in Suriye-Lübnan politikası farklılaşıyor, Bahçeli İsrail’in tarafını tutuyor -Yiğit Günay-
İsrail, Şam’daki HTŞ yönetiminin Lübnan’a girmesinde istekli. ABD’de tersi eğilim güçleniyor. İşin ilginci, bu taktik farklılaşmada, MHP lideri İsrail’le aynı pozisyonu alıyor.
Geçen hafta, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “büyük devlet aklı” diye pazarladığı “Lübnan Suriye’ye katılsın” önerisinin nasıl ABD ve İsrail politikalarıyla örtüştüğünü, arkaplanıyla birlikte analiz etmiştik.
Aradan geçen sürede, ABD basını, Washington’un Suriye hükümetine “Lübnan’a girip Hizbullah’ın silahsızlandırılması için savaşa katılma” çağrısı yaptığını yazdı, haber ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack tarafından derhal yalanlandı ve sonrasında Şam’dan gelen sinyaller, teklif değerlendirilmekle birlikte Lübnan sınırından askeri birlikleri sokmaktan çekinildiğine işaret edecek bir nitelik kazandı.
Bu arada, Tel Aviv ve Washington’daki etkili düşünce kuruluşlarının değerlendirmeleri, İsrail ve ABD’nin mevcut duruma dair yaklaşımlarındaki farklılaşmayı ortaya koydu.
Bahçeli'nin önerisi, kısa vadede ABD'nin değil İsrail'in istediği yaklaşımla örtüşüyor.
Bekaa ısrarı, Suriye'yi savaşa sokma çabası
Özellikle askeri analize yoğunlaşan ve İsrail’in dış politikasında belirleyici kurumlardan olan, sertlik yanlısı Alma Center, ısrarla Bekaa Vadisi’ne işaret ediyor.
İsrail ordusu, Lübnan’ı karadan işgalini güneyden başlattı. Direniş var, fakat Hizbullah işgalin başında açıkladığı üzere 2006’dakine benzer şekilde sınır boyunca siyonist ordusunu ilerletmemeyi hedefleyen bir taktikten ziyade, siyonistlerin daha içeriye girdiği bir konumlanmada, zamana yayılmış bir gerilla savaşı verme eğiliminde gözüküyor—bunun son iki yılda Güney Lübnan’da mevzi ve kabiliyet yitimiyle olduğu kadar, giderek bir dirayet karşılaşması halini alan İran Savaşı’nın doğasıyla da ilgili olduğu düşünülebilir.
Sonuçta İsrail, Güney Lübnan’da adım adım çeşitli köyleri kontrol altına alarak ilerliyor ve bu arada bölgeyi izole edip işgale zemin hazırlamak üzere Litani Nehri üzerindeki köprüleri bir bir patlatıyor.
Zaten işgalin ilk günlerinde yayımladığı ayrıntılı raporda bu askeri yaklaşımı ve Litani’ye kadar işgali önermiş olan Alma Center’dan yapılan yayınlardaysa, ısrarla esas hedef alınması gereken bölgenin Bekaa Vadisi olduğuna dikkat çekiliyor: Bekaa bölgesi: Hizbullah'ın stratejik derinliği. Operasyonel ve lojistik ağırlık merkezi. Haydar birliğinin coğrafi sorumluluk alanı. Bekaa bölgesi, Hizbullah'ın çok çeşitli kritik altyapılarına ev sahipliği yapmakta ve güçlerin ve varlıkların (askeri unsurların/teçhizatların) Hizbullah'ın Lübnan'daki diğer operasyon alanlarına aktarılması için bir üs görevi görmektedir.
Alma Center, İsrail ordusunun Lübnan’daki saldırılarının yalnızca yüzde 10’unun Bekaa’ya yapıldığına dikkat çekip hayıflanıyor.
Bekaa Vadisi, Suriye sınırında. İsrail, kara işgali öncesinde Bekaa’ya sızma girişimlerinde bulunmuş, Suriye’nin hava sahasını kat ederek helikopterlerle uçmuş, Şam yönetimi suspus olmuştu.
İsrail’in bu bölgede kalıcı bir denetim sağlaması, şu anki tabloda neredeyse imkansız. Bölgenin dış güçlerce kontrolünün anahtarı, Suriye ordusunun Bekaa’ya çıkarma yapmasında yatıyor.
Siyonistler, Şam’daki sünni cihatçıların Lübnan’a girip Hizbullah’la savaşa tutuşmasını bu yüzden çok istiyor. Bekaa’nın işgali, Lübnan’daki direnişe büyük bir askeri darbe olmanın ötesinde, İsrail’in arzuladığı şekilde Lübnan’da etnik gerilimlerin alevlenmesine, bu alevlerin Suriye’deki etnik fay hatlarını da tetiklemesine ve böylece iki komşu ülkede kaotik bir kapışmanın süregitmesine de yarayacak bir hamle anlamına gelebilir.
Nitekim İsrail’in, Suriye’nin Süveyda ilinde Suriye devletine ait güvenlik yapılarını vurması, bu planla ilişkilendirilebilir.
ABD, kırılganlığını iyi bildiği Suriye'deki cihatçı iktidarını bozmama eğiliminde
Ancak Atlantik’in öte tarafında, farklı hesaplar ağırlık kazanıyor.
ABD’nin Ortadoğu politikalarının şekillenmesinde en etkili düşünce kuruluşlarından olan The Washington Institute tarafından dün yayımlanan, Andrew J. Tabler imzalı analizde, Suriye’nin Lübnan’daki çatışmanın içine çekilmemesinin ABD açısından daha hayırlı olacağı değerlendirmesi yapılıyor.
Analize göre bu yaklaşımın temel gerekçesi, Suriye’nin Lübnan’a asker sokup çatışmaya dahil olması halinde, HTŞ iktidarının kendisinin sıkıntıya gireceği öngörüsü. Tel Aviv’le Washington arasındaki açı, burada ortaya çıkıyor.
Tabler, savaşın başından beri hemen İran’ı kınamasıyla, Körfez Arap ülkeleriyle yakın işbirliği kurmasıyla, Türkiye’nin de parçası olduğu malum rezil bildiriye imza atmasıyla Suriye’deki Şara yönetiminin tam ABD’nin isteyeceği çizgide durduğunu belirterek, cihatçıları övüyor.
Fakat analiz, Suriye’deki iktidarın hâlâ iç konsolidasyonu sağlayamadığına, ordunun yabancı cihatçılar dahil birçok unsuru disipline sokup kapsayamadığına, Suriye’nin Lübnan’a girmesinin direniş cephesinde Irak-Suriye-Lübnan hattında yeni hamlelerin önünü açacağına, Lübnan’daki etnik gerilimleri tırmandıracağına ve bunların tüm Doğu Akdeniz (Levant) bölgesine yayılacağına, dolayısıyla Suriye’nin içinin de karışacağına, Suriye işgalinin Lübnan devletini iyice güçten düşürürken Hizbullah’ın destek ve meşruiyetini daha da artıracağına işaret ediyor.
ABD, İsrail’in aksine, şu an için, kaosa sürüklenmiş bir Suriye’den ziyade, bölgedeki esas savaşta ABD’nin yanında saf tutabilecek ve kendi cephesini kollayabilecek yetenekte bir cihatçı iktidarının daha faydalı olduğu görüşünü benimsemiş görünüyor.
Bu tabloda, Bahçeli’nin önerisinin, tam olarak İsrail çizgisiyle denk düştüğünün altını çizmek gerekiyor.
/././
Kırık minare: AKP’nin müteahhit kafası, ortak hafızamızı örtmeye yeter mi?-Yiğit Günay-
Antalya’daki bir kesik minarenin tepesine külah dikerek kültürel mücadele verdiğini sanan müteahhit kafası, kendini dünyanın hükümdarı sanan emlakçının peşine takılıp dilediği kadar avcunu ovuştursun. Minaresi yıkılan, kayıtları çalınan, hafızası hedef alınan Filistinliler o minareyi yeniden ihya eder, hafızasını hedef alan suçluları kaydeder.
Sanıyorum iki yıl önceydi.
15 yaşımda ayrıldığım ve bir yetişkin olarak yaşamadığımdan pek derin bir bağ kuramadığım memleketim Antalya’da gezinirken gözüm takıldı. “Kesik Minare”, kesik değildi.
Kaleiçi’nde, 1900 yıllık yapıydı. Önce Romalıların pagan tapınağı, sonra kilise, cami, tekrar kilise, tekrar cami… Bu kıyı kentinin tarihinin taşlarla kaydedildiği yerdi. Osmanlı’nın son döneminde bir yangında minarenin külahı kül olmuş, böylece yapı Antalya’da Kesik Minare diye anılır olmuştu.
Hükümet, 2023’te minareye külah kondurmuş. Cami ibadete açılmış.
Doğru karar mıdır, bilmem. AKP’nin kent merkezlerini dinselleştirme arayışının parçası olduğu muhakkak. Benim için, yıllar boyu inanılmaz bir nüfus artışıyla iyiden iyiye tanınmaz hale gelmiş şehirle gevşek bağımın biraz daha inceldiğini hissettiğim bir andan ibaretti, fark edişim.
Zaten unuttum gitti.
Ta ki, önceki gün o fotoğrafı görene kadar…
Kapağa koyduğumuz kırık minare ve eşlik eden yıkıntı, Gazze’nin en eski camisinden, Büyük Ömer Camii’nden veya diğer adıyla Gazze Ulu Camii’nden geriye kalanlar.
‘Kırık Minare’ de Kesik Minare gibiydi: Antik Filistinlilerden kalma bir pagan tapınağı, sonra kilise, cami, tekrar kilise, tekrar cami… Bu kıyı şeridinin tarihinin taşlarla kaydedildiği yerdi.
İsrail, 2023’te başlayan son Gazze işgalinde yerle bir etti camiyi. Önce “Hamas’ın anti-tank ünitesi vardı” dediler, sonra “altından tünel geçiyordu”ya çevirdiler. Sonuçta hesap vermediler.
Ama esas mesele, göz koydukları bu antik bölgedeki en eski camiyi tahrip etmeleri değil.
Gazzeliler, Büyük Ömer Camii'nden kalan molozları zaman içinde temizledi. Minare hâlâ kırık, yapı çok hasarlı.Siyonistler, el koymaya karar verdikleri Filistin topraklarına geldikleri andan beri, sistematik şekilde, yalnızca bu topraklar üzerinde yaşayan halkı değil, onların hafızasını, izlerini de yok etmeye giriştiler.
Kendisi de Gazze’de bir mülteci kampında doğmuş olan, eski Filistin Kültür Bakanı Atef ebu Seyf, Mecelle’de yayımlanan makalesinde, 29 ay içinde Gazze’de İsrail’in hafıza-kırım politikalarını özetledi.
Gazze’deki 12 müzenin tamamı, İsrail tarafından yıkıldı.
Üstelik, bunun bilinçli bir politika olduğunu kanıtlarcasına, Ekim 2023’te başlayan işgalin ilk haftalarında hedef alındı müzeler. El Karara Kültür Müzesi mesela… Heykeltraş Muhammed ebu Lahya ve eşi tarafından açılmış, Gazze’nin çağlar boyu tarihini yansıtan 3 bin arkeolojik, etnografik esere ev sahipliği yapmıştı. Kırsalda, çatışmalardan uzakta, hiçliğin ortasındaydı. İsrail uçakları bombaladı. Mısırlılardan, Kenanlılardan kalma binlerce yıllık parçalar, molozların altında ortadan kaldırıldı.
Toplam 80 kütüphane ve kitabevini yok etti siyonistler. Bunlardan biri, Gazze Belediye Kütüphanesi, Nakba öncesinden, hatta Osmanlı döneminde kitap ve belgeleri halka sunuyordu. Bilerek hedef seçildi.
Gazze’nin 150 yıllık belediye arşivinin bulunduğu El Şuruk Kütüphanesi de aynı kaderle yüzleşti.
32 kültür merkezi, 9 yayınevi, 28 anıt ve sanat eseri… Galeriler, sinemalar, tiyatrolar, arkeolojik alanlar, tarihi binalar, eski mezarlıklar, arşivler, camiler, kiliseler…
Daha 1948’de, Filistinlilerin katledilip, hayatta kalanların silah zoruyla evlerinden edildiği Nakba’dan itibaren siyonistler, bu topraklarda yaşayanların izlerini silmeyi hedefledi.
Saldırı, yalnızca, yarın bir gün geri dönme hakkını kullanacak Filistinlilerin temel dayanağı olan resmi arşiv ve tapu kayıtlarını hedef almıyordu. Tüm izler silinmek, mekan tanınmaz hale getirilmek isteniyordu.
Öyle ki, asırlık zeytin ağaçları kesildi. Yerlerine, hızlı büyüyen çamlar dikildi. Böylece Nakba öncesi yaşamlarını o mahallelerde geçirenler de, ailelerinden kalan fotoğraflardan eski evlerinin izini sürmek isteyenler de geldiklerinde mahalleyi de, sokağı da tanıyamasın istendi.
1982’de İsrail Lübnan’ı işgal edip Beyrut’a girdiğinde, ilk hedeflerinden biri Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Filistin Araştırmaları Merkezi’ydi. Siyonistler binayı işgal etti, günlerce süren bir operasyonla, içindeki 25 bin ciltlik kütüphane, paha biçilemez el yazmaları, haritalar, mikrofilmler ve 1948 öncesi Filistin'e ait tapu kayıtlarının tamamı kamyonlara yüklendi, İsrail’e kaçırıldı.
2001’de İkinci İntifada zamanı İsrail polisi, Doğu Kudüs’teki “Doğu Evi”ni bastı, Filistinlilerin Kudüs'teki toprak haklarını kanıtlayan Osmanlı ve İngiliz Mandası dönemine ait tapu kayıtları, haritalar ve diplomatik arşivler buradaydı, hepsi çalındı.
2006’da İsrail Lübnan’ı yine işgal etti, siyonist kara ordusu doğru düzgün ilerleyemedi, Hiyam’ı bir türlü ele geçiremedi, ama bu sınır kentinde yıllarca işkencehane olarak kullandıkları binayı Lübnanlılar direniş müzesine çevirmişti, İsrail jetleri o binayı yerle bir etti.
Emlakçı ve müteahhit dostları
Tüm bunlar, bugün niye önemli?
Çünkü AKP hükümeti, bu hafıza-kırıma kendi imzasını atmaya karar verdi. Herkes savaşı, ölümleri ve tehdidi konuşurken ülkemiz sessiz sedasız Gazze’nin, Filistinlilerin izlerinin silinmesi suçuna ortak edilmek isteniyor.
Atef ebu Seyf’ten aktaralım: Barış, ateşkes ve "gelecek günler" hakkında atılacak adımlara dair kulağa hoş gelen söylemler yeniden piyasaya sürülüyor, fakat kaybedilenleri geri kazanmak ya da henüz kurtarılabilecek olanları kurtarmak üzerine neredeyse hiç ciddi şekilde kafa yorulmuyor. Ortadaki ironi çok ağır. ABD Başkanı Donald Trump'ın liderliğindeki Barış Kurulu tarafından oluşturulan ve bir dizi Filistinli elit ismin de yer aldığı komite, kültür veya tarihi miras alanlarına hiçbir şekilde değinmedi. Komitenin yetki belgesi ve görev listesi; örneğin aşiret meselelerine, dini ve doktrinsel kaygılara yer ayırmasına rağmen, bu iki alanın kurtarılmasına, restore edilmesine veya rehabilite edilmesine dair hiçbir madde içermiyordu.
Trump, Gazze’yi bir riviera, bir yeni Las Vegas yapmak istiyor.
Körfez monarşilerini, burnundan kıl aldırmayan zengin İskandinav hükümetlerini, Ortadoğu’da hizaya getirmek istediği işbirlikçilerini, Avrupa’nın, Asya’nın, Amerika’nın kapitalist ülkelerini para yatırmaya, inşaat yapmaya, işletme kurmaya ve “çok para kazanmaya” davet ediyor.
Gazzelilere de “isteyen kalsın, çok istihdam yaratacağız, her yerden gelecek göçmen işçiler gibi siz de çalışır, kazanır, yaşar gidersiniz” vaadinde bulunuyor.
Ve iki lafından birinde “Büyük devlet olmak”tan, “Osmanlı mirasını taşımak”tan dem vuran ama aslında kafası bunlara değil ihaleye, inşaata, işletmeye ve para kazanmaya basan Türkiye’deki iktidar, işte bu tarihi suça ortak oluyor.
Hakan Fidan’ın imzaladığı bildiri, siyasi bir skandaldır. İsrail’in Güney Lübnan’ı Gazze gibi yıkıp hafıza-kırıma uğrattığı günlerde Devlet Bahçeli’nin siyonistlere can simidi olacak “Lübnan Suriye’ye bağlansın” cin fikirliliği, diplomatik bir rezalettir.
Ama Gazze’de direnişi bitirip, tarihin izlerini silip bir sermaye cenneti yaratma isteğindeki ABD planına angaje olmak…
İnsanlığa karşı suça imza atmaktır.
Hafıza, yaşamla var olur, kavgayla vücut bulur.
Antalya’daki bir kesik minarenin tepesine külah dikerek kültürel mücadele verdiğini sanan müteahhit kafası, kendini dünyanın hükümdarı sanan emlakçının peşine takılıp dilediği kadar avcunu ovuştursun.
Minaresi yıkılan, kayıtları çalınan, hafızası hedef alınan Filistinliler o minareyi yeniden ihya eder, hafızasını hedef alan suçluları ve suç ortaklarını kaydeder.
İnsanlığın ortak kavgası, Trump’ı, siyonistleri, o pek hevesli müteahhitleri tarihe gömer.
/././
İran Savaşı'nda sıkışan ABD, Pakistan sınırında Beluç kartını oynar mı?-Ali Örnek-
Savaş, saldırganlar için iyi gitmiyor. Hem ABD hem İsrail'de başarısızlığa kurban aranıyor. Öte yandan, kolay zafer yok. Gelinen noktada sınırlı da olsa bir kara savaşı hem kaçınılmaz görünüyor hem de saldırganlar için fazlasıyla riskli. Herkes gözünü Hark ve Keşm adalarına dikmiş olsa da, Pakistan tarafındaki Beluç cihatçı örgütler, ABD'ye farklı bir seçenek sunuyor.
ABD-İsrail saldırılarına misilleme olarak İran'dan atılan füzelerin Tel Aviv'de yarattığı hasarABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattıkları saldırganlık birinci ayını doldurmaya hazırlanırken, saldırının siyasi hedeflerine ulaşmış değil.
“Kafa koparma” taktiğiyle İran liderlerinin katledilmesi ve sivil yerleşimlerin hedef alınması, İran devletinde beklenilen çözülmeyi ortaya çıkarmadığı gibi, Tahran kitle konsolidasyonunu sağlayarak geçtiğimiz Aralık ayındakine benzer bir silahlı isyan girişimlerini şimdilik boşa düşürdü.
Üstelik İran başta kendisine yönelik saldırılara aracılık eden Körfez ülkelerine yaptığı misillemeler, Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele alması ve bölgedeki ABD üslerine yönelik saldırılarla inisiyatifi şimdilik elinde tutuyor.
Saldırı koalisyonu kurban arıyor
Saldırı koalisyonu için bu olumsuz gidişat, İsrail ve ABD yetkililerinin birbirlerini topun ağzına süren açıklamalarında hissediliyor.
Örneğin Trump, İran’ın Körfez ülkelerinin peşine düşmesinin hiç kimse tarafından öngörülemediğini ileri sürerken, Pentagon kaynakları Reuters ajansına Trump’ı ilk saldırı dalgasının ardından İran’ın Körfez ülkelerine misilleme yapabileceği hususunda ikaz ettiklerini sızdırdı.
Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Tulsi Gabbard ise 18 Mart’ta ABD Kongresi’ndeki İfadesinde Trump’ın “İran bize saldırmak üzereydi” iddiasının arkasında duramadı. Kongre üyelerinin, “İstihbaratın İran’ın ABD’ye saldırmak üzere olduğuna dair bir istihbaratı var mıydı” sorusuna Gabbard, istihbaratın bir saldırının ani olup olmadığına karar verme yetkisi olmadığını, bunun ABD Başkanı’nın takdiri olduğunu söyleyerek, Trump’ı ortada bırakarak kenara çekildi.
İsrail cephesinde de şimdilik kurban Mossad Başkanı David Barnea olarak görünüyor. New York Times gazetesinin haberine göre, Barnea saldırıların başlamasıyla İran sokaklarının karışacağını ve rejimin hızlıca çökeceğine dair İsrail ve ABD’ye bilgi verdi ancak bu tahmin tutmadı. Bu haberin hemen ardından İsrail’in Jarusalem Post gazetesine konuşan kaynaklara göre Barnea, İran’da rejim değişikliğinin bir yılı bulabileceği hususunda İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’yu uyarmıştı. Mossad’a yakın olduğu anlaşılan ancak adı açıklanmayan kaynaklara göre New York Times haberiyle Trump veya Netanyahu başarısızlığın faturasından kurtulmayı hedefliyor.
Kara savaşı şart
ABD ve İsrail yönetiminin siyasi hedeflerine ulaşmasının önündeki en büyük engel İran’ın gerektiğinde gerilimi tırmandırmaktan kaçınmaması. Bu saldırı koalisyonunun askeri bir caydırıcılık sağlayamamasını ve dolayısıyla da siyasi hedeflerine ulaşamamasını beraberinde getiriyor.
İran ayrıca dünya petrol ticaretinin yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı sıkarak savaşın yıkıcı etkisinin, artan enerji fiyatları üzerinden ABD müttefiklerinin de hissetmesini sağlıyor. Zira bu fiyat artışı, müttefiklerin savaşın bir an önce bitirilmesi için Washington’a baskı yapmasını beraberinde getiriyor.
Örneğin savaşın başında Trump’la Beyaz Saray’da poz veren Almanya Başbakanı Freidrich Merz, İran hususunda uluslararası hukukun gerekirse rafa kaldırılabileceğini söylüyordu. Ancak savaşın kısa sürede bitmeyeceği ve bunun Alman sanayisi üzerinde yıkıcı etkileri olabileceği ihtimali ortaya çıktıkça, Almanya ağız değiştirmeye başladı. Son olarak önceki gün Merz, Trump’ı uluslararası hukuku ihlal etmekle suçlayarak, savaşın bir an önce sona erdirilmesini istedi.
Trump’ın da savaşı bir an önce sona erdirmek istediği aşikar… Trump önceki gün İran ile müzakerelere başladıklarını ve yönetim içinde anlaşabilecekleri bir lider bulduklarını söylemişti. Ancak bu iddiası Tahran tarafından yalanlandı. Tahran yönetimi, kendisine yönelik yeni bir saldırganlığın başlamayacağına emin olana kadar misillemesini sürdürmekte kararlı olduğunu vurgularken, ateşkes çağrısıyla giden arabulucu ülkelere de “Savaşı başlatan biz değiliz” diyerek kapıyı şimdilik kapattı. Dolayısıyla gözler Trump’ın Hürmüz Boğazı’nın açılması için verdiği mühletin dolacağı Cuma gününe dönmüş durumda.

Kritik cuma
ABD yönetimi İran’a yönelik kara operasyonu sinyali verirken, bu amaçla bölgeye hızla asker yığılıyor. ABD’nin San Diego ve Japonya’nın Okinava Adası’ndaki donanma üslerinden yola çıkan İki amfibi hücüm grubunun bu Cuma yani tam da Trump’ın verdiği mühletin dolduğu gün, İran savaşını yürüten Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) görev alanına ulaşması bekleniyor.
ABD ordusunun 82’inci Hava İndirme Tümeni ve bir dizi özel harekat birliğini de bölgeye sevkiyatı devam ediyor. Bu da ABD’nin yakın zamanda İran’a yönelik bir kara operasyonuna girişebileceği yönündeki iddiaları güçlendiriyor. Nitekim geçtiğimiz hafta İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, “Karaya ayak basmak gerekiyor” demiş ve ardından İsrail basınında iki ülkenin kara operasyonu seçeneklerini değerlendirdiği haberleri çıkmıştı.
Kolay zafer yok
Bu birliklerin tam olarak görevinin ne olacağı hala meçhul. ABD’li yetkililerin açıklamasına bakıldığında iki hedef öne çıkıyor: Hark ve Keşm Adaları.
Basra Körfezi’nin kuzeydoğu ucunda, İran anakarasına 30 kilometre mesafedeki Hark Adası, İran’ın ham petrol ihracatının yüzde 90’ının yapıldığı limanlara ve depolama tesislerine ev sahipliği yapıyor. Bu nedenle adanın ele geçirilmesiyle ABD, İran’a karşı bir koz elde etmeyi umuyor olabilir.
Ancak Politico’ya konuşan enerji uzmanları, İran’ın Basra Körfezi ve Umman Denizi’nde küçük gemilerin yanaşabileceği birçok liman inşa ettiğini ve bu sayede Hark şokunun beklenildiği kadar sarsıcı olamayabileceği hususunda uyarılarda bulunuyorlar.
Keşm Adası ise Hürmüz Boğazı’ndaki stratejik konumu nedeniyle, burayı yeniden petrol ticaretine açmak isteyen ABD’nin alması gereken bir hedef. Bu nedenle ABD’nin Hark ve Keşm Adalarına önce hava indirme operasyonu yapabileceği ve ardından Umman Denizi’ndeki donanma gücünü Basra Körfezi’ne sokabileceği tahminleri yapılıyor.
'Çanakkale Savaşı gibi olur'
Ancak bazı askeri uzmanlara göre, böyle bir operasyon ABD için çok pahalıya mal olabilir.
Askeri uzman Patricia Marins kişisel Twitter hesabından, ABD’li hiçbir komutanın Hark ve Keşem adalarını uzun süre ellerinde tutmaya inanmadıklarını, bölgeye yollanan binlerce ABD askerinin, operasyonun çok fazla can kaybına mal olacağını bilmekten ileri gelen bir önlem olduğu görüşünde.
ABD ordusundan emekli Daniel L. Davis’e göre her iki operasyon planı başarısızlığa mahkum.. Davis’e göre her iki adadaki İran savunması tamamen bertaraf edilse bile, İran ordusu adalara çıkabilecek ABD birliklerine topçu, füze veya drone saldırılarıyla ağır bir kayıp verdirebilir. Daniel l. Davis, Ukrayna’nın 2023 yazında Kırım’a yaptığı taarruzun felaketle sonuçlanacağını ve operasyonu icra eden Ukrayna kolordusunun Rus ordusunun ilk hatlarını bile yaramadan imha edileceğini tahmin etmişti.
ABD’nin İsrail eksenli dış politikasına muhalif isimlerden siyaset bilimci John Mearsheimer de tartışılmakta olan askeri senaryoların İngiltere ve Fransa’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki Çanakkale Savaşı senaryolarını anımsattığı görüşünde… Mearsheimer’a göre İran’ın Keşm adasını kaybetmesi bile Hürmüz Boğazı’nın açılmasını beraberinde getiremeyebilir, zira İran, körfezi mayınlayarak tamamen kapatabilir veya elindeki drone’lar, seyir füzeleri ve küçük botlarla çıkış yapmaya çalışan gemileri hedef alabilir.
Trump’ın ilk döneminde Pentagon’un başına atadığı ve savaş kışkırtıcılığı yüzünden “Deli Köpek” olarak anılan James Mattis de Trump’ın kara operasyonu planlarını rafa kaldırması durumunda Hürmüz Boğazı’nın İran’a teslim edileceğini ancak operasyonun çok fazla askeri tehdit içerdiğini anımsatarak “Zor bir durumdayız” dedi.
Trump’ın bir kozu daha var
ABD’nin İran’a yönelik saldırganlığı tırmandırmak için bir diğer opsiyonu ise Hark ve Keşm Adaları’na yönelik çıkarma spekülasyonları kadar dikkati çekmiyor. Bu opsiyon, ABD’nin Çebahar Körfezi üzerinden, Pakistan sınırında bulunan Sistan-Belucistan eyaletine yapılacak bir çıkarma…
Bu iddiayı ilk olarak Youtube’da güncel çatışmaları yorumlayan History Legends kanalı ortaya attı. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın gidişatına dair isabetli askeri yorumlarıyla dikkat çeken kanala göre, Çebahar Körfezi birkaç açıdan ABD açısından en kolay hedef olarak öne çıkıyor: Birincisi, Keşm ve Hark adalarının aksine Çebahar, Zağros Dağ sırasının uzağında yer alıyor. ABD’nin hava gücünün üstünlüğü nedeniyle bu coğrafi özellik, savunmadaki İran ordusunun aleyhine.
Çebahar ayrıca çıkarma yapılması için uygun sahil yapısına sahip, 25 kilometrekarelik Hark Adası’nda çıkarma yapacak ABD birliklerini İran anakarasından yapılacak atışlardan koruyabilecek bir doğal engel bulunmadığı gibi, Keşm adası da yüksek kayalıklarla çevrili ve bu da büyük bir çıkarma operasyonunu zora sokuyor.
Ayrıca Çebahar körfezinin batısındaki Konarak ve doğusundaki Çebahar İran’ın içlerine uzanan üç otoyola sahip ve bu da işgalci gücün ikmalini kolaylaştırabilir.
Son olarak Çebahar’ı içine alan İran’ın Sistan-Belucistan eyaletinde nüfusun yüzde 70’ini Beluçlar oluşturuyor. Bu bölgede cihatçı grupların ve Beluç ayrılıkçısı hareketlerin tabanı olduğu göz önünde bulundurulduğunda ABD birlikleri, kendilerine karşı en azından nötr olan bir yerel nüfus içinde hareket etmeyi umuyor olabiir.
History Legends, ABD ve İsrail uçaklarının Çebahar bölgesini ve özellikle İran donanma üssüne ev sahipliği yapan Konarak’ı yoğun bir şekilde bombaladığını hatırlatarak, burada ABD ve İsrail’in kısmi bir hava üstünlüğü sağladığını belirtiyor. Beluç ayrılıkçıların Pakistan için de ciddi bir sorun olduğunu belirten kaynak ancak ABD’nin Suriye’de Rojava örneğinde de olduğu gibi ayrılıkçı Beluç güçleri kullanması durumunda, bunun Pakistan’ı da rahatlatabileceği kanaatinde.

Pakistan faktörü
ABD’nin Çebahar çıkarmasındaki bir diğer güvencesi bu bölgenin müttefiki Pakistan’a yakınlığı.
İran’a yönelik saldırganlığın başlamasıyla birlikte Pakistan yönetimi, Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez ülkeleriyle saf tuttu. Türkiye’nin de imzacısı olduğu ve İran’ın meşru müdafaasını saldırganlık olarak tanıtan bildiride imzası olan Pakistan, İran tarafından Sistan-Belucistan bölgesine yapılan hava saldırılarına izin vermekle suçlanıyor.
Cuma günü İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan Pakistan Cumhurbaşkanı Şahbaz Şerif ile bir telefon görüşmesi yaparak, İslamabad yönetimini İran’a yapılan saldırılara aracılık etmemesi konusunda uyardı. Tahran’a göre, Pakistan yönetimi ABD ve İsrail uçaklarının hava sahalarını kullanarak İran’a saldırdığını söylemişti. Bu durumda Trump’ın yardımcısı JD Vance, temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner’i İslamabad’a göndermesi, duyurulduğu şekilde İran’la yapılacak müzakerelerden çok yaklaşan askeri hamleye dair diplomatik hazırlıkların tamamlanması için de olabilir.
Unutulan mühim ittifak
Pakistan’ın ayrıca bölgede faaliyet gösteren cihatçı gruplarla yakın ilişkisi de SSCB’nin Afganistan müdahalesinden beri bilinen bir gerçek. 2015 yılında Suudi Arabistan’ın inisiyatifi ile kurulan ve Türkiye’nin de dahil olduğu “Terörle Mücadele Koalisyonu”nun Komutanlığını da Pakistan ordusundan emekli General Rahil Şerif üstlendi.
İran yönetimi uzunca bir süredir, Sistan-Belucistan eyaletindeki cihatçı grupları Suudi Arabistan’ın desteklediğini iddia ediyordu.
Bu gruplardan en bilineni Cundullah… 2002’de kurulan ve 2005’te düzenlediği saldırılarla adını duyuran grubun bin kadar militanı olduğu tahmin ediliyor.
Bir diğer öne çıkan grup ise Halkın Savaşçıları Cephesi… Bu cephe Ceyş’ül Adl ve Pada Beluç Haraketi tarafından kuruldu ve ana hedeflerinin “Velayet-i Fakih rejiminin devrilmesi” olduğunu beyan etit.
Son olarak adından bahsedilmesi gereken Ensar’ul Furkan. 2013 yılında kurulan grup Suriye’de iktidara gelen HTŞ’nin müttefiki olarak Suriye’ye savaşçı göndermişti. Dolayısıyla grup, Suriye ve Irak sahasından gelebilecek yabancı militanları kapsamaya en elverişli aday olarak görünüyor.
Bu açıdan Türkiye’ye de İran seferinde dolaylı bir rolün düşebileceğini, son aylarda Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan arasında bir güvenlik bloğu oluşturmaya yönelik arayışların yoğunlaştığını da not ederek akıllarda bulundurmak gerekli.
/././
Sorun bir istihdamdan mı ibaret? Atanmayan öğretmenlerin omuzlarına yüklenen yük -Özkan Öztaş-
Atanmayan genç öğretmenler sınıflara kavuşmayı beklerken, sistemin yarattığı karanlık tabloda bir bölümü tehlikeli iş kollarında iş cinayetlerinde yaşamını yitiriyor. Son on yılda intihar sonucu yaşamını yitiren öğretmen sayısıysa yüzlerle ifade ediliyor. TÖB-SEN Genel Başkanı Ezer atama sorunu için "Bu sadece bir istihdam meselesi değil, doğrudan bir yaşam meselesidir" diyor.
Manavgat Irmağı geçtiğimiz gün yalnızca bir bedeni değil, yıllarca yeşertilmiş, diplomalarla taçlandırılmış bir umudu daha yuttu.
İngilizce öğretmeni Rümeysa Güven’in cansız bedeni bulunduğunda, geride sadece acılı bir aile değil, uçurumlara, derin sulara ve şantiyelere sürüklenen bir genç öğretmen kuşağının çilesini bıraktı.
Rümeysa öğretmenin ölümüyle birlikte işsiz ve geleceksiz kalan, ataması yapılmayan öğretmenler yeniden gündem oldu. Tüm Öğretmenler Birliği Sendikası (TÖB-SEN) bu ölümlerin münferit birer intihar olarak değerlendirilemeyeceğine dikkat çekiyor.
Çiğli’de coğrafya öğretmeni İbrahim Yeşildağ, Birecik’te Mustafa Kaya, Kastamonu’da henüz yirmi bir yaşındaki matematik öğretmeni Kevser Abdülkadiroğlu, Aydın’da yirmi beş yaşındaki sosyal bilimler öğretmeni Merve Çavdar ve Giresun’da edebiyat öğretmeni Emine Sarıaydın...
İsimler değişiyor, bölgeler değişiyor ancak ataması yapılmayan öğretmenlerin maruz kaldığı o derin umutsuzluk girdabı hiç değişmiyor.
Bu karanlık tabloyu sadece bireysel bunalımlarla açıklamak gerçeğin üzerini örtmekten başka bir işe yaramıyor. Bir yanda Malatya’da trafo boyarken can veren beden eğitimi öğretmeni Fedai Altun, diğer yanda Akkuyu Nükleer Santrali inşaatından düşerek hayatını kaybeden İngilizce öğretmeni İlyas Bul ve hayallerini çalıştığı tarlalara gömen sosyal bilgiler öğretmeni Onur duruyor.
Eğitim maliyet konusu olunca...
Deniz Ezer, sistemin bir yandan sürekli öğretmen üretirken diğer yandan istihdam edecek kadroları açmamasını, geçici bir hata değil, uzun süredir devam eden bir politika tercihi olarak yorumluyor.
Ezer, kapalı tutulan köy okullarını ve birleştirilmiş sınıf uygulamalarını hatırlatarak şu ifadeleri kullanıyor: "Oysa bu alanlar hem öğretmenler için istihdam kapısı olabilir hem de çocukların daha nitelikli, eşit ve sağlıklı eğitim ortamlarına erişimini sağlayabilirdi. Buna rağmen, halk çocuklarının kalabalık, yetersiz ya da uygun olmayan koşullarda eğitim görmek zorunda bırakılması eğitimin bir hak olmaktan ziyade maliyet kalemi olarak görüldüğünü göstermektedir."
Bugün 600 binden fazla öğretmen atama beklerken, devletin düzenli istihdam yaratmak yerine sözleşmeli ve doksan bine yakın ücretli öğretmen modeliyle daha esnek ve düşük maliyetli seçeneklere yönelmesi bu tercihi somutlaştırıyor.
Atamalarda yeni kriter: Tarikat referansı
Eğitim fakültelerinden mezun olan gençlerin umutları sadece kontenjan yetersizliğiyle değil, aynı zamanda şeffaflıktan uzak atama sistemleriyle de tüketiliyor. Deniz Ezer, mülakat sisteminin objektif ölçütler yerine ideolojik veya bağlantısal kriterlerle yürütüldüğünde yetenekli öğretmenlerin elendiğini belirtiyor. Yeterli puan almalarına rağmen mülakatta elenen 1611 öğretmenin haklarının gasp edildiği süreç, bu çöküşün en net kanıtlarından biri.
Ezer bu durumu şu sözlerle özetliyor: "Hak ederek değil, ilişkiler üzerinden ilerleyen bir düzen algısı yalnızca bireylerin motivasyonunu kırmakla kalmamakta, aynı zamanda toplumun adalet duygusunu da derinden zedelemektedir. Özellikle atama sürecinde mülakatta cemaat ve tarikat referansı etkili olduğu gibi atama yapıldığı zaman branş bazında ciddi adaletsizlikler de yaşanıyor. Okul türlerine baktığımızda imam hatip okullarına, meslek derslerine 10 öğretmen atanıyorsa kültür derslerine 1 atama olmaktadır."
Yeni getirilen akademiye giriş sınavı ile eğitim fakültelerinin de fiilen yok sayıldığını hatırlatan Ezer, diplomaları boşa çıkartan bu sistemin gençleri yalnızlaştıran bir tecrit politikası olduğunu ifade ediyor.
Sadece bir istihdam değil yaşam hakkı sorunu
Yıllarını eğitime adayan gençlerin kendi alanları dışında, inşaat ve kafe gibi yerlerde güvencesiz işçi statüsünde çalışmak zorunda bırakılması, belli bir yaştan sonra işsizlikle karşı karşıya kalmaları derin bir toplumsal travmaya dönüşmüş durumda.
TÖB-SEN, konuyu sadece bir atama talebi olmaktan çıkarıp doğrudan bir yaşam hakkı ve güvenliği ihlali olarak ele alıyor.
Sendika, köy okullarının açılması, sınıfların 20 kişiye düşürülmesi ve sözleşmeli öğretmenlik yerine kadrolu atama yapılması gibi somut çözüm önerileri sunarak mücadelesini sürdürüyor.
Ezer, sendikanın bu yöndeki adımlarını anlatırken, ataması yapılmayan öğretmenlerin yaşadıkları sorunların sadece ekonomik ve bireysel değil, toplumsal bir kriz olduğuna dikkat çekiyor: "Uzun süre işsiz kalmak, gelecek kaygısı, sistemin adaletsizliği ve toplumsal ilgisizlik birleşince çıkışsızlık hissi oluşuyor. Ne yazık ki bazı öğretmenler, bu baskı ve umutsuzluk sonucu intihara kadar varan trajik kararlar alıyor. Kısacası TÖB-SEN, sadece atama istiyoruz demekle kalmayıp, bu süreci yaşam hakkı ve güvenli çalışma hakkı perspektifiyle bütünleştirerek kamuoyu, medya ve politika üzerinde baskı ve farkındalık yaratma derdindedir."
Manavgat Irmağı'nda son bulan bir hayat, Çiğli'de, Birecik'te, Kastamonu'da yarım kalan hayaller. Rümeysa öğretmenin gidişi, liyakatsizliğin, maliyet hesaplarının ve karanlık bir planlamanın sonucunda uçuruma itilen yüz binlerce gencin sessiz isyanıdır.
Deniz Ezer şöyle diyor: "Bu sadece bir istihdam meselesi değil, doğrudan bir yaşam meselesidir."
***
Dilovası katliamında patrondan pişkin savunma: 'Hiç şirket sahibinin yargılandığını duymadım'-Ayşe Şimşek-
Dilovası’nda 7 işçinin yaşamını yitirdiği katliama ilişkin davanın ilk duruşmasında sanık patron Altay Ali Oransal, tüm sorumluluğu ölen babasının üzerine attı. Mühendis olmasına rağmen "bilgim yoktu" diyen patronun savunması, işçi beyanları ve dosyadaki çelişkilerle çöktü. Patlama sonrası "can güvenliklerinin tehlikede" olduğu iddiasıyla şehir dışına çıktıklarını iddia eden Oransal, "Binlerce kaza oluyor, hiç şirket sahibinin yargılandığını durmadım" da dedi.
Kocaeli Dilovası’nda 7 kişinin hayatını kaybettiği, 6 kişinin yaralandığı parfüm fabrikası faciasına ilişkin açılan, 8’i tutuklu 16 sanığın yargılandığı davanın ilk duruşması ikinci gününde devam ediyor.
Gebze 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Kandıra Ceza İnfaz Kurumu Yerleşkesi’nde görülen duruşmada katliamın sorumluları "olası kastla öldürme" suçundan hakim karşısına çıktı.
Duruşma salonu önünde ve içinde yoğun güvenlik önlemleri alınırken, gazetecilerin içeriye telefon ve bilgisayar sokmasına izin verilmedi. Ailelerin ve avukatların yoğun katılım gösterdiği duruşmada, sanık patronların savunmaları "pişkinlik" olarak yorumlandı.
Sorumluluğu ölen babasına yıktı, 'haberim yok' dedi
Duruşmada savunma yapan Ravive Kozmetik’in yetkili ortağı tutuklu sanık Altay Ali Oransal, kağıt üzerinde yönetici olduğunu iddia ederek suçlamaları reddetti. Tüm üretim ve denetim yetkisini babalarına devrettiklerini öne süren Oransal, "Fabrikadan hiçbir kazanç elde etmedim, ihtiyacım da olmadı. Senede birkaç kez gittiğim fabrikanın yöneticisi olmam hayatın olağan akışına aykırıdır" dedi.
Altay Ali Oransal, fabrikanın fiili yöneticisinin babası olduğunun beyanlarla sabit olduğunu iddia ederek, "Savunmamda olayla ilgili kusurumun olmadığını ifade edebildiğimi düşünüyorum. Yeşil pasaportumla yurtdışına çıkabilecekken gitmedim. Kaçma şüphem ve niyetim yoktur. Beraatımı ve tahliyemi talep ediyorum" diye konuştu.
Ancak sanığın bu savunması, mahkeme heyetinin sorularıyla köşeye sıkıştı. Kendisi de bir mühendis olan Oransal, fabrikadaki güvenlik tedbirlerinin neden alınmadığı sorusuna "bilgim yoktu" yanıtını vermekle yetindi.
Kaçış planını 'can güvenliği' ile savundu
Olay günü kardeşi İsmail Oransal ile birlikte Marmara Ereğlisi’nde bir eve götürüldükleri ve kaçmaya çalıştıkları iddialarına da değinen sanık, "Kardeşim aradı, patlama olduğunu söyledi. 'Can güvenliğimiz tehlikede' diyerek şehir dışına çıktık" savunmasını yaptı. Yeşil pasaportu olmasına rağmen yurtdışına gitmediğini belirterek tahliyesini talep eden Oransal, işçi Gülhan Bendi’nin kendisine talimat verdiği yönündeki ifadelerini de "Beni hedef gösteriyor" diyerek yalanladı.
'Hiç şirket sahibinin yargılandığını duymadım!'
Altay Ali Oransal’ın savunmasında kullandığı skandal ifadeler, Türkiye’deki iş cinayetleri düzenine olan güvenini de ifşa etti. Mühendis olmasına rağmen tedbirsizliklerden haberi olmadığını iddia eden Oransal, "Binlerce kaza oluyor ama ben hiç şirket sahibinin yargılandığını ya da ifadeye çağrıldığını duymadım" diyerek, patronların yasalar karşısındaki dokunulmazlığına güvendiğini açıkça dile getirdi.
Müebbet hapis istemi
Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan 97 sayfalık iddianame, olayın bir "kaza" değil, göz göre göre gelen bir katliam olduğunu ortaya koyuyor. İddianamede; Altay Ali Oransal, İsmail Oransal, Aleyna O. ve Gökberk G. hakkında "olası kastla öldürme" suçundan 7'şer kez müebbet hapis cezası isteniyor.
Ayrıca iş güvenliği uzmanları, bina sahipleri ve sanıkların kaçmasına yardım eden diğer şüpheliler hakkında da "bilinçli taksirle ölüme neden olma" ve "suçluyu kayırma" suçlarından ağır hapis cezaları talep ediliyor.
Mağdur aileler: 'Birlikte kazandınız, birlikte sorumlusunuz'
Duruşma salonunda sanığın "7 kişi öldü, vicdan azabı çekmiyor musunuz?" sorusuna "Ben de babamı kaybettim, kalbim ağrıyor" cevabı vermesi tansiyonu yükseltti. Aileler ve müşteki avukatları, sanıkların lüks harcamalarını ve üzerlerinden çıkan yüklü miktardaki dövizleri hatırlatarak, kâr hırsının 7 cana mal olduğunu vurguladı.
Duruşmaya, sanık savunmalarının tamamlanması için ara verildi. İşçi aileleri ve dayanışma örgütleri, adalet yerini bulana kadar davanın takipçisi olacaklarını belirterek, "Bu cinayet düzenine bir kişiyi daha kurban etmeyeceğiz" mesajı verdi.
***
Bilal, ‘soykırım’ ve Erdoğan: ‘Hadi sıkıyorsa bugün yapsınlar’ mı?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan, "Geçmişte Bosna'da Müslümanlara bir soykırım uygulandı. Hadi sıkıyorsa bugün yapsınlar. Niye? Bugün Türkiye var. Bugün Recep Tayyip Erdoğan var" dedi, daha üç ay önce yürüyüş yaptığı Filistin gündemini jet hızıyla unutuverdi. Tam da AKP'nin Filistin direnişini silahsızlandırma sürecine destek verdiği sırada...
ABD ve İsrail, 26 gündür komşu ülke İran’a bomba yağdırıyor.
Ancak savaşın tek cephesi İran’la sınırlı değil.
İsrail, bir yandan Filistin’de sürdürdüğü yıkımı farklı yöntemlerle derinleştirirken, İran’a yönelik saldırıların başladığı günden bu yana Gazze’ye ulaşması gereken insani yardımların büyük bölümü engelleniyor. Filistin halkı açlık ve ölümle baş başa bırakılıyor.
Filistin’deki bu ağır tabloya ek olarak İsrail, Lübnan’da işgal altında tuttuğu toprakları da kanlı operasyonlarla genişletmeye çalışıyor.
Tüm bu saldırılar ve katliamlar sürerken, AKP iktidarı İsrail ve ABD’yi açıkça kınamak yerine İran’ın kendini savunmasını hedef alan utanç verici bir bildiriye imza atıyor. Bununla da yetinmeyip, Filistin’i ABD ve İsrail açısından dikensiz gül bahçesine dönüştürmeyi amaçlayan planlara açıktan destek veriyor.
Böyle bir ortamda, bir üniversite etkinliğinde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan ise tüm bu gerçekleri görmezden gelerek şu ifadeleri kullanabiliyor: Geçmişte Bosna'da Müslümanlara bir soykırım uygulandı. Hadi sıkıyorsa bugün yapsınlar. Niye? Bugün Türkiye var. Bugün Recep Tayyip Erdoğan var. Kudretiyle, gücüyle bunu engelleyecek bir ülke var.
Üstelik bunu herkesin gözünün içine baka baka söyleyebiliyor...
***
Akın Gürlek’in tapu kayıtlarını sorgulayan iki tapu müdürü tutuklandı
Dün Kaş’ta tapu müdürlüğünde görevli bir memurun Akın Gürlek’in tapu kaydını sorguladığı için tutuklanmasının ardından bugün de Çorum ve Afyonkarahisar’da iki ilçe tapu müdürü aynı gerekçeyle tutuklandı.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in sahip olduğu taşınmazlara ait tapu kayıtlarını sorguladıkları gerekçesiyle tutuklanan kamu görevlisi sayısı 3’e yükseldi.
Antalya’nın Kaş ilçesinde tapu müdürlüğünde görevli memur D.A. dün tutuklanmıştı. D.A. ifadesinde sosyal medyada tanıştığı bir kadının yönlendirmesiyle Gürlek’e ait tapu kayıtlarını sorguladığını söylemişti.
Bugün de Çorum’un Boğazkale ilçesinde ve Afyonkarahisar’ın Çobanlar ilçesinde iki ilçe tapu müdürü tutuklandı.
AA’nın haberine göre Çorum’da Bakan Gürlek'in tapu kayıtlarını sorguladığı belirlenen ve Sungurlu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla gözaltına alınan Boğazkale İlçe Tapu Müdürü V.S'nin emniyetteki işlemleri tamamlandı. Adliyeye sevk edilen V.S, çıkarıldığı hakimlikçe tutuklandı. V.S'nin ifadesinde, sorgulamayı kendisinin yaptığını ancak elde ettiği verileri kimseyle paylaşmadığını söylediği öğrenildi.
Afyonkarahisar'ın Çobanlar ilçesinde dün Afyonkarahisar Cumhuriyet Başsavcılığı'nın talimatıyla gözaltına alınan Çobanlar İlçe Tapu Müdürü M.D. emniyetteki işlemleri sonrası adliyeye sevk edildi. M.D. çıkarıldığı sulh ceza hakimliğince "kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirmek" ve "görevi kötüye kullanmak" suçlarından tutuklandı.
Akın Gürlek’in mal varlığına ilişkin tartışma CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “Küçük turpun büyük marifetleri" diyerek duyurduğu basın toplantısıyla gündeme gelmişti. Özel o toplantıda İstanbul Başsavcısı iken Adalet Bakanı olarak atanan Akın Gürlek'in konutlarının ve sattığı mülklerin toplam değerinin 452 milyon lira olduğunu söylemişti.
Gürlek’e ait olduğunu belirttiği 12 adet tapuyu kamuoyuna açıklamasının ardından Özel dün yaptığı açıklamada bir kez daha sızıntıların kaynağının AKP olduğunu işaret etmişti.
AKP içinde Erdoğan sonrasına hazırlık kavgasıyla doğrudan ilintili olan bu tartışmada kabağın şimdilik üç "meraklı" memura patlaması henüz AKP içinde kapsamlı bir operasyon yapılacak kadar safların berraklaşmadığını gösteriyor.
***
'Teğmenler' iddiasını reddeden Erhan Afyoncu'ya hem avukattan hem 12Punto'dan yanıt
Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Erhan Afyoncu, Teğmen Ebru Eroğlu’nun avukatı Namık Öztürk’ün duruşmadaki beyanlarına dayandırılan iddiayı reddetti, Öztürk'ü ve haberi yapan gazeteci Müyesser Yıldız’ı hedef aldı. ‘FETÖ’ imasında bulunan Afyoncu, söz konusu beyanlarla ilgili suç duyurusunda bulunacağını açıklarken, Namık Öztürk'ten ve 12Punto'dan Afyoncu'ya yanıt geldi.
Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Erhan Afyoncu, Teğmen Ebru Eroğlu’nun avukatlarından Namık Öztürk’ün duruşmada dile getirdiği beyanlarına dayandırılan iddiaya sosyal medya hesabından yanıt verdi.
Afyoncu, hakkında ortaya atılan iddiaların gerçeği yansıtmadığını savunarak “suç teşkil eden beyanların sahipleri ve gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yayanlar” hakkında suç duyurusunda bulunacağını söyledi.
Erhan Afyoncu'ya hem avukat Namık Öztürk'ten hem de haberi yayımlayan 12Punto'dan yanıt geldi.
Kara Harp Okulu mezuniyet töreninin resmi bölümü bittikten sonra kılıç çatarak Subay Andı’nı okuyup, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” dediği için TSK’den ihraç edilen dönem birincisi Ebru Eroğlu’nun bu kararın iptali için açtığı dava oybirliğiyle reddedilmişti.
Erdoğan'a 'Bu kılıçlar size çekiliyor' dediği iddiası
12Punto’dan Müyesser Yıldız önceki günkü yazısında 5 Mart’ta görülen duruşmada yaşananları aktarmıştı.
Haberde Ebru Eroğlu’nun avukatlarından Namık Öztürk’ün sürecin perde arkasını özetlerken şu sözleri kullandığı aktarılmıştı:
“Törenden ayrılan Sayın Cumhurbaşkanı, Azerbaycan şehitlerinin aileleriyle birlikteyken yanında olan Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Erhan Afyoncu ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ seslerini duyunca, görevlilere, ‘Gidin fotoğraf çekin’ diyor, video kaydı aldırılıyor, sonra basına servis ediliyor. Doğru, yanlış; Afyoncu, Sayın Cumhurbaşkanına, ‘Bu kılıçlar size çekiliyor’ diyor. Sırf rektörlüğünün devam etmesi için kurguladığı bir olay. Teğmenlere resmi tören sonrası için verilen bir emir var mı, nerede? Yok. Sadece 5 teğmeni kurban ettiler.”
Afyoncu reddetti, avukatı ve haberi yapan Yıldız'ı hedef aldı
Afyoncu bu haberin ardından sosyal medyadan yaptığı açıklamada “Müyesser Yıldız’ın Namık Öztürk’e dayanarak ileri sürdüğü iddiaların tamamı yalandır. Benim, iddia edildiği biçimde bir hareketim veya sözüm olmamıştır” ifadesini kullandı.
Avukat Namık Öztürk’ün dava dosyasındaki belgelerde ve duruşma zaptında böyle bir beyanına rastlanmadığını kaydeden Afyoncu “Avukat Namık Öztürk’ün dava ile ilgili belgelerde ve duruşma zaptında böyle bir beyanına rastlanmaması bir tarafa, bu gerçek dışı iddiaları nakleden Müyesser Yıldız’ın Namık Öztürk’ün mahkemeye hitaben hakkımda asılsız suçlamalarda bulunurken ‘Doğru, yanlış’ şeklinde sözler kullandığını yazması, yani iddialarında bilgi sahibi olmamaktan doğan bir kararsızlık ifadesinin bulunduğunu açıkça ifade etmesi de, Öztürk’ün söylediklerinin yalan ve iftira olduğunun kanıtıdır. Dolayısı ile, Müyesser Yıldız da bu yalan ve karalama faaliyetine iştirak etmiştir. Suç teşkil eden beyanların sahipleri ve gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yayanlar hakkında suç duyurusunda bulunacak ve hukukumu korumak için yasal yollara başvuracağım” diye yazdı.
'FETÖ yalanlarına alet oluyorlar' savunması
15 Temmuz darbe girişiminden sonra kurulan Milli Savunma Üniversitesi’ne “FETÖ mensupları”nca “karalama kampanyalarının devam ettiğini savunan Afyoncu “Atatürkçü geçinen ve FETÖ ile mücadele ettiğini iddia eden bazı kişiler ile çevreler de bu yalanlara alet olmaktadır” iddiasında bulundu.
Avukat Öztürk Afyoncu'yu yalanladı: 'Belgelerde var'
Avukat Namık Öztürk X hesabından yaptığı "Zorunlu açıklama" başlıklı paylaşımla Afyoncu'ya yanıt verdi. Müyesser Yıldız'ın duruşmada kendisince söylenmeyen herhangi bir şeyi yazmadığını vurgulayan Öztürk, ayrıca Afyoncu'nun duruşma zaptında yok şeklindeki sözlerine de yanıt verdi, dosyadaki belgeler arasında yer alan Dekan Yardımcısı'nın ifadesinin ilgili bölümünü aktardı.
Öztürk paylaşımında şunları kaydetti:
"MSÜ Rektörünün X platformundan 24.03.2026 tarihinde yaptığı paylaşım karşısında bir açıklama yapma zorunluluğu doğmuştur.
Öncelikle; Gazeteci Müyesser Yıldız 23.03.2026 tarihli yazısında, duruşmada tarafımca söylenmeyen herhangi bir şey yazmamıştır.
İkinci olarak; Rektör açıklamasında 'Benim, iddia edildiği biçimde bir hareketim veya sözüm olmamıştır.' şeklinde beyanda bulunmuş ise de; dava dosyasında olaya ilişkin disiplin soruşturması belgeleri bulunmaktadır. Bu belgeler arasında yer alan Dekan Yardımcısının ifadesinin ilgili bölümü;
'… Cumhurbaşkanını uğurlamak için dışarıya çıkmış bulunan Rektörümüz Prof. Dr. Erhan AFYONCU beni telefon ile arayarak “Tribünde misin” dedi ben de “evet” dedikten sonra “Sahada ne oluyor, takip et” dedi. Ben de tribünde bekleyen fotoğrafçıyı sahaya göndererek olayları kayıt altına almasını söyledim.' şeklindedir.
Kamuoyunun bilgisine sunarım."
Büyüksipahi: Afyoncu'nun anlamadığı temel bir gerçek var
Afyoncu’nun açıklamasına 12Punto Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Büyüksipahi de bugünkü yazısıyla yanıt verdi.
Müyesser Yıldız’ın duruşmada yaşananları aktararak önemli bir habere imza attığını belirten Büyüksipahi, Afyoncu’nun işi “FETÖ aparatlığı” imasına kadar vardırdığını belirterek tepki gösterdi.
Büyüksipahi “Erhan Afyoncu’nun anlamadığı ya da anlamak istemediği temel bir gerçek var. Bir gazeteci, takip ettiği duruşmada taraflardan birinin avukatının, hakime söylediklerini haberleştirmeyecekse, neyi haberleştirecektir? Avukatın iddiası ne kadar ağır olursa olsun, bu iddia mahkeme salonunda dile getirildiği andan itibaren ‘kamusal bir bilgi’ haline gelir. Gazeteci burada taraf değil, bir aktarıcıdır. Müyesser Yıldız, iyi bir gazetecinin yapması gerekeni yapmış; eksiksiz, yorum katmadan ve olduğu gibi süreci kaleme almıştır” diye yazdı.
Afyoncu’nun açıklamasında “iki vahim kısım” olduğunu kaydeden Büyüksipahi şu ifadeleri kullandı:
“Birincisi; İdare mahkemesi duruşmalarında tutanak tutulmaz, katip yoktur. Sadece hakimler dinler, isterse not alır, daha sonra kararı yazarken, bunlardan yararlanır. Dolayısıyla karara, o da yine istenirse tarafların hukuki itirazları yansıtılır. Diğer değerlendirmeler yer almaz. Durum bu iken, Afyoncu'nun, ‘Zabıtta böyle bir ifade yok’ demesinin hiçbir anlamı olmamasının ötesinde; söz konusu karara sadece Teğmen Ebru Eroğlu ve avukatları ile Milli Savunma Bakanlığı'nın ulaşma imkanı varken, Erhan Afyoncu bu ‘zapta’ bu kadar kısa sürede nasıl ulaşmıştır?
İkincisi; ‘Atatürkçü geçinen ve FETÖ ile mücadele ettiğini iddia eden bazı kişiler ile çevreler de bu yalanlara alet olmaktadır’ iddiasında bulunuyor.
Bu dil, artık iyice aşina olduğumuz bir ‘savunma refleksi’ haline geldi.
İktidar ya da iktidarla bağlantılı isimler ne zaman bir eleştiriyle, bir iddiayla ya da bir sorgulamayla karşılaşsa, muhatabını hemen ‘FETÖ’ veya ‘karanlık odaklar’ torbasına atıveriyor.”
Bir rektörün görevinin mahkeme salonlarında avukatların savunma hakkı kapsamında gündeme getirdiği iddialar üzerinden gazetecileri tehdit etmek veya onlara ideolojik yaftalar yapıştırmak olmadığını kaydeden Büyüksipahi “Müyesser Yıldız’ın titizliği, Afyoncu’nun suçlayıcı ifadelerinden çok daha kalıcıdır. Gazetecilik suç değil, halkın haber alma hakkına hizmet eden onurlu bir görevdir. Ve bu görev, her türlü ‘kara propaganda’ yaftasından çok daha güçlüdür” diye yazdı.
***
Başsavcılık ‘baskı gördüm’ diyerek ifadesini geri çeken itirafçı Murat Kapki’nin dilekçesini ‘ivedi’ olarak istedi.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İBB itirafçısı olan Murat Kapki'nin tüm beyanlarını geri çektiğine dair mahkemeye sunduğu dilekçenin bir örneğinin "ivedi" olarak kendilerine gönderilmesini istedi. Talep üzerine İstanbul 40'ncı Ağır Ceza Mahkemesi, ilgili dilekçeyi Başsavcılığa gönderdi.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İBB itirafçısı Murat Kapki'nin tüm beyanlarını geri çektiğine dair mahkemeye sunduğu dilekçenin bir örneğinin "ivedi" olarak kendilerine gönderilmesini istedi.
BirGün’de yer alan habere göre İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilen yazıda şu ifadelere yer verildi: “Cumhuriyet Başsavcılığımız tarafından yürütülmekte olan bir soruşturmaya esas olmak üzere, Mahkemenizin 2025/343 Esas sayılı yargılama dosyasına gönderilen Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü’nün 02/03/2026 tarih 2026/2583 sayılı yazısı ve ekinde bulunan Murat KAPKİ’ye ait dilekçenin bir suretinin İVEDİ olarak Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmesi rica olunur.”
Dilekçe gönderildi
Talep üzerine İstanbul 40'ncı Ağır Ceza Mahkemesi, ilgili dilekçeyi Başsavcılığa gönderdi. Mahkemeden savcılığa şu bildirim yapıldı:
"İlgi sayılı yazınız ile istemiş olduğunuz Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü'nün 02/03/2026 tarih 2026/2583 sayılı yazısı ve ekinde bulunan Murat KAPKİ'ye ait dilekçesi müzekkeremiz ekinde gönderilmiştir.
Müzekkeremiz ve ekleri5070 Sayılı Elektronik İmza Kanununa göre güvenli elektronik imza ile imzalanarak DYS üzerinden gönderilmiştir, ayrıca fiziki olarak gönderilmeyecektir."
Ne olmuştu?
İBB davasında "itirafçı" olan ve baskı görüp tahliye vaadine kandığını söyleyen Murat Kapki, ifadesinden vazgeçtiğine yönelik dilekçe sunmuştu. Kapki'nin “Baskı gördüm. ‘Bir gün bile burada yatmazsın’ demelerine aldandım. Tahliye vaadine kandım. Savcıların yönlendirmesiyle doğru olmayan şeylere imza attım” dediği gündeme gelmişti. Kapki'nin dilekçesinde dikkat çeken ayrıntılar ise şöyleydi:
- "Savcı beyin odasına girdiğimde yaklaşık 1 saat boyunca sava beyle baş başa sohbet ettik. Bu sohbet esnasında bazı suçlamaları kabul etmediğim ve dosya hakkında yeni ifadeler vermediğim sürece serbest kalamayacağımdan emin oldum. Savcıların benim örgüt üyesi olmadığımı anlaması ve ailemi korumak adına bir takım ifadeler verdim."
- "Benim İBB ile reklam alanı kiralamaya dair ilişkim Ekrem İmamoğlu'nun seçilmesinden çok daha öncesinden beri devam etmektedir."
- "İddianamede benim örgüt üyesi olduğum ve Murat Ongun'un benim yöneticim olduğu iddia ediliyor. Bir kere Murat Ongun'la ben birbirimizi sevmeyiz. Bunca zamandır da 1-2 kez selamlaşmak ve usulen bayram tebriği için aramak dışında hiçbir sohbetimiz ve karşılaşmamız olmamıştır."
- "Benim Ekrem İmamoğlu ile de tanışıklığım ve görüşmüşlüğüm yoktur. Hayatımda İmamoğlu'nu 2 kez gördüm. Biri Belediyenin iştiraklere verdiği iftar yemeğidir. Yaklaşık bin kişilik bir etkinliktir. Burada Ekrem Beyle el sıkışmışlığım vardır. Bir kere de bir cenazede aynı ortamda bulunduk ama selamlaşmadık. Bunun dışında hiçbir yerde hiçbir suretle görüşmem olmamıştır."
- "Bu Piyasadaki herkes benim CHP'li olmadığımı bilir. Benim Cumhurbaşkanından plaket almam, beraber yemek yemem gibi konular geçmişte bir takım gazeteciler tarafından gündem de edilmiştir."
Doğu Asya’da büyük çaplı bir savaş ihtimali artık yalnızca stratejik öngörülerle sınırlı değil. Bölgedeki askeri planlamalar, giderek daha açık biçimde Çin ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni (KDHC) içeren senaryolar üzerinden şekilleniyor. Bu çerçevede ABD ile yakın ittifak ilişkisine sahip Japonya, Güney Kore ve Tayvan, olası bir çatışmada belirleyici rol oynayacak füze kapasitelerini hızla genişletiyor.
RT'de yayımlanan bir görüş yazısı, bu üç aktörün, menzil artırımı, sistemlerin hayatta kalabilirliğinin güçlendirilmesi ve kara-deniz entegre operasyonlara hazırlık gibi başlıklara odaklandığına işaret ediyor. Ortak eğilim ise açık: Krizlerin daha hızlı gelişeceği ve karar alma süresinin daralacağı bir savaş ortamına hazırlık.
Japonya: 'Savunma' doktrininden saldırı kapasitesine
İkinci Dünya Savaşı sonrası anayasal sınırlamalar nedeniyle uzun yıllar saldırı silahlarından uzak duran Japonya, son dönemde bu yaklaşımı fiilen esnetmeye başladı. Çin ve KDHC’nin artan askeri kapasitesi, Tokyo’nun stratejik yöneliminde belirleyici oldu.
Japonya hâlihazırda güçlü bir füze savunma sistemine sahip. ABD’den alınan ve yerel sistemlerle entegre edilen Patriot sistemleri ile Aegis donanımlı savaş gemileri bu yapının omurgasını oluşturuyor.
Japonya Savunma Bakanı Shinjiro Koizumi (solda) ve Avustralyalı mevkidaşı Richard Marles, Tokyo'daki Savunma Bakanlığı'nda konuşlandırılan Patriot Gelişmiş Yetenek-3 (PAC-3) füze önleme ünitesinin önünde el sıkışıyorlar. (7 Aralık 2025)Son yıllarda ise Japonya doğrudan taarruz kapasitesine yönelmiş durumda. Tip 12 gemisavar füzesinin menzili 900–1000 kilometreye çıkarıldı, ilerleyen aşamada 1200 kilometre hedefleniyor. Bu sistemlerin Japon adalarına konuşlandırılması ve Tayvan senaryolarında kullanılması tartışılıyor.
Buna ek olarak 1500 kilometre menzilli yeni bir seyir füzesi ve 2026–2027’de devreye girmesi planlanan hipersonik HVGP (Yüksek Hızlı Süzülen Mermi) sistemi üzerinde çalışılıyor. Bu dönüşüm, Japonya’nın savunma odaklı doktrinden daha aktif bir askeri profile geçtiğini gösteriyor.
HPVG sistemiGüney Kore: Tam spektrum füze gücü
Güney Kore ise Japonya’dan farklı olarak füze teknolojileri konusunda siyasi sınırlamalara sahip değil. KDHC ile süregelen gerilim, Seul’ü kapsamlı bir füze programı geliştirmeye itti.
Hyunmoo füze ailesi bu programın temelini oluşturuyor. 300 kilometre ile başlayıp 800 kilometreye kadar çıkan menziller, zamanla daha ileri seviyeye taşındı. 2024’te tanıtılan Hyunmoo-5 ise 3000 kilometre menzili ve 8 tonluk savaş başlığıyla dikkat çekiyor. “Sığınak delici” olarak anılan bu sistem, nükleer olmayan en güçlü füzelerden biri olarak değerlendiriliyor.
Hyunmoo-2BGüney Kore ayrıca 500 ila 3000 kilometre menzilli seyir füzeleri ve hipersonik sistemler geliştiriyor. Hycore adlı hipersonik füzenin ses hızının yaklaşık 6 katına ulaştığı belirtiliyor.
Bu tablo, Güney Kore’nin yalnızca caydırıcılık değil, gerektiğinde yüksek yıkım gücüne sahip operasyonel kapasite kurmayı hedeflediğini gösteriyor.
Hyunmoo-5. Tayvan: Asimetrik savunma ve deniz odaklı strateji
"Çin'den bağımsızlık" iddiasıyla hareket eden Tayvan ise diğer iki ülkeye kıyasla daha sınırlı kaynaklara rağmen farklı bir yol izliyor. Ada yönetimi, geniş çaplı balistik füze programı yerine asimetrik savunma stratejisine odaklanıyor.
Tien Kung füze sistemi ve 200 kilometre menzilli Hsiung Feng II gibi sistemler, hem savunma hem de sınırlı taarruz kapasitesi sağlıyor. Ancak asıl odak, gemisavar füzelerde.
Tayvan’ın geliştirdiği 600–1000 kilometre menzilli yeni nesil gemisavar füzelerin temel amacı, Çin donanmasını adaya yaklaşmadan etkisiz hale getirmek. Bu yaklaşım, ABD ve Japonya ile kurulan güvenlik ilişkileriyle de uyumlu bir “erişimi engelleme” stratejisine dayanıyor.
Hsiung Feng IIYeni bir askeri denge: Hız, menzil ve risk
Japonya, Güney Kore ve Tayvan’ın farklı yönelimleri, aslında ortak bir güvenlik algısında birleşiyor: Çin ve Kuzey Kore kaynaklı tehditlerin artışı.
Ortaya çıkan tablo, tek bir askeri doktrinden ziyade katmanlı bir caydırıcılık yapısına işaret ediyor. Uzun menzilli saldırı sistemleri, hipersonik teknolojiler ve deniz erişim engelleme stratejileri aynı anda devreye giriyor.
Bu gelişmeler, Doğu Asya’da askeri seçeneklerin çeşitlenmesine yol açarken, aynı zamanda kriz anlarında hata payını da daraltıyor. Artan hız ve menzil, çatışmaların daha kısa sürede tırmanma riskini büyütüyor.
***
İnadın tarihi (GÖRÜŞ) -Aybüke Yanık-
Toplumsal hareketler çoğunlukla bir ideolojiden değil, geri çekilmeyi reddeden kolektif bir inattan doğar. Ancak biriken ve bir noktada taşan bu inadın kalıcı bir politik güç üretebilmesi için üretim ilişkileriyle bağ kurması gerekir.
İnsanlar neden aynı fikir uğruna onlarca yıl mücadele eder? Bu soruya en kısa yanıt insanların kaynaklara ulaşma arzusu olarak verilebilir. Kaynakların tek tek elde edilebilmesi modern hukuk ve yasalarla mümkünmüş gibi görünüyor; ne var ki bireylerin kendilerini örgütlü mücadelede bulması, neredeyse kaçınılmaz ve kazanımın neredeyse ön kabulüdür. Faillik ve güç mücadelesi olarak tanımlanan toplumsal çatışmalarda aynı tarafta yer almak, sonuca ulaşmanın dün olduğu gibi bugün de en hızlı yolu kabul edilir. Sanayi öncesi, sanayi dönemi ve sonrası süregelen sosyal, ekonomik ve kültürel mücadeleler kazanımların, zaferlerin ve yenilgilerin tarihini yazarken; farklı toplumsal temelli hareketlerin her biri insanın yalnızca kaynaklara ulaşma çabasını değil; anlam arayışını da coşkun bir inatla sürdürdüğünün ispatı niteliğindedir.
İnsanlar kaynaklara ulaşmak ister dedik. Kaynakların paylaşımının nasıl ve ne ölçüde olacağını ise güç ilişkileri belirler. Örneğin daha en başından, bir toplumsal eylemin süresini devletin baskı aygıtlarını (polis, ordu, bürokrasi, medya) ne oranda kullandığı ve buna karşılık direnişin ne oranda örgütlendiği belirlemektedir. Yani kurumsal inada karşılık eylemin süresi ve büyüklüğü, görünürlüğü ve daha geniş kitlelere duyurulması bakımından oldukça önemliyken, çok daha önemlisi şiddete verilen yanıtların gücünü belirleyen stratejik inadın kararlılığıdır.
Çağdaş toplumlarda kimlik mücadeleleri, dinsel, kültürel ve ulusal hareketler popülerliğini henüz yitirmiş değil. Yukarıda “dezavantajlılarla” “avantajlıların” mücadele dinamiğini çok kısaca özetlerken toplumsal düzen değişiminin temeli ve karakteristiği olan sınıf mücadelelerinden ayrı bir parantez açarak bahsetmek gerekiyor. Tarih ve tarihsel materyalizm bizlere diğer tüm hareketlerin sınıf mücadelesini görmezden gelerek sonuçlanamayacağını söylüyor. Radikal dinsel hareketlerin hem ulusal hem de dinsel görünümlerine rağmen arka planında sınıfsal ve maddi çıkar ilişkilerini görebiliriz. Sermayedarların ürünü İsrail’in kuruluşundan bu yana yoksul Filistin halkının ırkçı ve dinci gerici İsrail’e direnişi artık uluslararası eylemlerde çok daha büyük ses getirmekte ve Filistin halkının mücadelesine bugün çok daha fazla sayıda insan tanıklık etmektedir.
Uzun yıllar süren direnişlerden bir kazanım örneği olarak ABD’de 1955 yılında yapılan Montgomery otobüs eyleminde, yoksul mahallelerde yaşayan Afro-Amerikalı vatandaşların maruz kaldıkları sistemik ırkçılığa karşı nasıl sınıf mücadelesi verdiklerini görebiliriz. Siyahlara yönelik toplu taşımalarda uygulanan ırkçı devlet politikası nedeniyle Rosa Parks önderliğinde yapılan protesto bir yıl sürmüş, protestoculara saldırıların bitmediği bu sürenin sonunda ise ABD yüksek mahkemesi Montgomery’deki ırkçı kanunların anayasaya aykırı olduğunu açıklamış ve siyah yolcuların otobüste istedikleri yere binebileceklerine yönelik karar vermiştir. Irkçı ayrımcılık yalnızca sosyal bir dışlama değil, aynı zamanda ucuz emeğin ve mekânsal ayrışmanın sürdürülme biçimiydi.
Birer meydan hareketi olarak 2011 yılında yapılan Occupy Wall Steet (Wall Street’i İşgal Et) eylemleri; taleplerin görece muğlaklaşmasına rağmen, ya da 2013 yılında yapılan Gezi Parkı protestoları “buradayız” demenin, “meydanı bırakmıyoruz” inadının somut göstergeleridir. Toplumun çok farklı kesiminden insanların dahil olduğu bu eylemler halen sınıfsaldır; çünkü amaç sosyal adaletsizliği, iktidarlarının ve şirketlerin ülkeleri üzerindeki nüfuzunu protesto etmektir. Karşısında sömürücü devletlerin olduğu her eylem katılımcının kimliğinden bağımsız bir sınıf eylemidir.
O halde eylemlerin yapısı dört katmana bölünebilir:
1. İnattan direnişe: Duygusal kırılma ile birlikte bireysel duygu kolektif pratiğe dönüşür.
2. Direnişten hafızaya: Bastırılan veya kazanımla sonuçlanan her hareket toplumlarda bir “inat geleneği” bırakır.
3. Hafızadan kimliğe: Toplumsal hareketler kendilerini bu inat üzerinden tanımlar.
4. Kimlikten sınıf mücadelesine: Eylemler işçi sınıfıyla, işçi hareketleriyle birleşir, güçlenir ve kalıcı bir politik güç üretir.
O halde diyebiliriz ki insanı politik bir kategori gibi okumak anlamlıdır. Çünkü “inat” sadece bir karakter değil, aynı zamanda iktidar karşısında geri çekilmeyi reddetme pratiğidir. Tam da bu nedenle inadın sınıfla bütünleşmesi gerekir; bu bütünleşme bize eylemlerin sürekliliğini ve kalıcılığını hatırlatırken devrimci özden sapmamıza da izin vermeyecektir.
Engels’in 1525 Devrimi olarak adlandırdığı ve yazılarında toplumsal ve sınıfsal kökenlerini netleştirdiği Alman Köylü Savaşı, aristokratların binlerce köylüyü katletmesiyle sonuçlanmasına rağmen devrimcidir. Protestan reformu düşüncesinin kurucusu Martin Luther’in köylü isyanına karşı çıkmasına ve prenslerin isyanı bastırmasını desteklemesine rağmen devrimcidir. Çünkü bu başkaldırı Fransız devrimi öncesi Avrupa’daki öncü büyük ayaklanmadır. Yüz binlerce köylü feodal yükümlülüklere, vergilere ve kilise otoritesine karşı cesaretle ve kararlılıkla ayaklanmıştır. O zamanın karşı-devrimcileri, yani feodaller bir ayaklanmayı bastırdı. Köylüler yenildi, çünkü örgüt, silah ve ittifak gücü karşı taraftaydı. Ama onların inadı Avrupa’da sonraki toplumsal mücadelelere bir hafıza bıraktı.
Görülüyor ki tarih zaferlerin ve yenilgilerin tarihidir. Yine görülüyor ki yenilgiler yeni zaferlerin doğumunun müjdecisidir. Çünkü devrimci ruhu yenilmeyen hiçbir eylem, hiçbir başkaldırı yenilmiş sayılmaz. Bugünümüz için buradan çıkarılabilecek en temel ders ve sonuçsa şu: Toplumsal hareketler çoğunlukla bir ideolojiden değil, geri çekilmeyi reddeden kolektif bir inattan doğar. Ancak biriken ve bir noktada taşan bu inadın kalıcı bir politik güç üretebilmesi için üretim ilişkileriyle bağ kurması gerekir. Yani mesele sadece sosyokültürel bir direnç değil, esasen maddi çıkarların çatışmasıdır. Ve bu çatışmanın devrimci inadın galibiyetiyle sonuçlanması hem mümkün hem de hayatidir.
/././
Dijital platformlar ve kapitalizm -Burak Gürbüz-
Sadece fabrikada çalışan işçi değil ekran başında sosyal medyada olan herkes birer metadır ya da dijital platformlar için hammaddedir. Burada tüm insanlığın metalaşması söz konusudur.
Yapay zekânın günlük yaşamımıza paldır küldür girdiği çok değişik zamanlar yaşıyoruz. Ve bu gelişme sadece yapay zekâ uygulamasından ibaret değil, eskiden yazı için, hesap için kullandığımız diğer uygulamaların da yapay zekâ destekli olarak dönüşümüne şahit oluyoruz.
Arkasında büyük teknoloji şirketlerinin olduğu dijital platformlar, sadece teknolojik bir gelişmeyi anlatmıyor, aynı zamanda kapitalizmde yapısal bir değişimi gösteriyor. Bu değişim bir taraftan insanın düşünce biçimini dönüştürürken öte taraftan insanın kendisini metalaştırıyor.
Dijital platformlar algoritmalar yoluyla insanın ihtiyaç duyabileceği konuları tespit ediyor ve kişinin ekranda ne kadar süre hangi haberlere baktığını görüp hakkında veri topluyor. Böylece algoritmaların herkesin kendi kişisel sorunlarına tek tek çözümler üretmesine neden oluyor. Kişi böylece kendi sorununun tam olarak çözümüne odaklanmış oluyor. Diğer bir deyişle sorunun kendisi bir veri olarak kabul gördüğü için sorunun nedeni de önemsizleşiyor. İnsanlarda sorunun içeriğinden bağımsız, sorunun çözümü üzerine odaklanmış bir düşünce sistematiği oluşmuş oluyor.
O zaman kişiler “neden?” sorusuna cevap aramıyor. "Neden" sorusu çözüme doğrudan bir etkisi olmadığı için bir anlam ifade etmiyor. Neden yoksulum örneğin? Burada algoritmalar senin bu sorundan hareketle yoksullukla nasıl baş edebileceğini gösterecektir ve muhtemelen nasıl para kazanman gerektiğini söyleyecektir. Ayrıca sorunun kendisi dijital platformlar için toplanmış olan bir veridir, nedeniyse bir veri değil, tersine “nedeni” verinin oluşmasına sebep olandır. Ancak algoritmalar yanılırsa eğer, o zaman kendi kendisine neden yanıldım diye sorabilir. Ama bu bir veri, sayı vs. yanılgısıdır.
İnsana geldiğimizde vatandaş-insandan, kullanıcı-insana geçilmiştir. İnsan sosyal medyada geçirdiği süreler boyunca dijital platformlara beğenilerini bırakacaktır ve buradan hareketle algoritmalar insanların neyi sevip neyi sevmediğini anlayıp ona göre sorunlarına çözüm sunacaktır. Böylece insan kullanıcıdır. Kişilerin sorunları toplumsal yaşamdan soyutlanıp bireysel hale dönüşmüştür. Onun içindir ki kişiler sorunlarının nedenine değil çözümüne odaklanmıştır. Bu durum tabii ki insanın vatandaş rolünü azaltacaktır. Diğer bir deyişle kişiler sorunlarının nedeni üzerinde durmadıkları için çözümü kamusal alanda şikâyetlerini “vatandaş” sıfatıyla siyasal iktidara bildirmeye değil bireysel anlamda “kullanıcı” sıfatıyla dijital platformlarda çözmeye çalışacaktır. Çünkü algoritmalar kişilerin kendi özelliklerini topladıkları veriler yoluyla onları çok iyi bildiklerinden, onlara en iyi çözümü kısa ve zahmetsiz yoldan verecektir.
Bu durumda dijital kapitalizmden söz edebilir miyiz? Şöyle ki, klasik anlamda kapitalizmde işçi, üretim araçlarının bir çarkı gibi çalışmaktadır. Onun için Marx emek demez, “emek gücü” der. Çünkü işçinin kendisi değil onun çalışabilme yeteneği önemlidir. Emek üretim esnasında ortaya çıkar ama emek gücü üretimden önce işgücü piyasasında alıcı bulur. O yüzden emek gücü, kapitalist için bir metadır. Çünkü kullanıldığında kendi değerinden daha fazla değer üretecektir.
Fakat dijital kapitalizme baktığımızda sadece fabrikada çalışan işçi değil ekran başında sosyal medyada olan herkes birer metadır ya da dijital platformlar için hammaddedir. Burada tüm insanlığın metalaşması söz konusudur. Artık metalaşma sonucu kişinin kendine ve çevresine karşı yabancılaşması sadece fabrikalarda değil dijital olan her yerdedir. Ayrıca metalaşmada mekânsal sınırların aşılması insanı günün her saatinde her zaman dijital kapitalizmin objesi olmaya itmektedir. Çünkü dijital kapitalizm davranış üretir, veri toplar ve tahmin satar. İnsan faaliyetleri ekonomik değere çevrilebilir bir veri akışına dönüştürülmüştür.
İnsanın dijital platformlarda metalaşması için ilk olarak onun kullanıcı olarak dönüştürülmesi gerekir. Yani diğer bir deyişle algoritmalar onun davranışlarını güdüleme yoluyla her an veri toplanabilecek bir çalışan haline getirilmesi gerekir. Ve bu şekilde kişinin sevdiği sevmediği her şeyi öğrenmek suretiyle onun gelecek için merak ve korkularına karşı çözümler sunacak tahminler yürütecektir. Algoritmalar kişilerin sorunlarına çare olarak tahmin yürütürler. Sorun geçmişte kalmıştır artık, bundan sonra gelecek önemlidir ve sorunun neden kaynaklandığından çok (geçmişi ilgilendiren bir sorudur) gelecekte nasıl sorunun üstesinden gelinmesi konusu insan hayatında önemli olmuştur.
Günümüz insanı başta söylediğimiz gibi artık dijital platformların kullanıcısıdır. Bu bağlamda kişi sadece sosyal medyada gezinerek, uygulamalara tıklayarak, tercihlerde bulunarak algoritmalara veri üreten bir meta değil, aynı zamanda klasik manada bir fabrikadır. Üretim yeri klasik fabrikalardaki gibi belirli sabit bir yer değildir. Tersine her yerdir, yani günlük yaşamın içindedir. Fabrika-insan konuşurken, yürürken, gezinirken, hep sürekli ekranına bakarak orada vakit geçirerek teknoloji şirketlerine ekonomik değer üretir. Bu nedenle diyebiliriz ki kapitalizm yaşamın tamamını kapsar ve bu nedenledir ki Eric Sadin bu durumu modern kapitalizmin genişlemesi olarak görür.
Fabrika-insan veya kullanıcı-insan, dijital platformlar tarafından esir alınmıştır aslında. Fakat bu esaret zorla değil gönüllü olarak gerçekleşir. Çünkü başta insan dijital platformların kendisine bedava hizmet sunduğunu varsayar. Para vermeden birçok hizmet alabilmektedir ve bu durumda insan ekranda kaldıkça optimum fayda sağladığını düşünür. Oysa kişi dijital platformda vakit geçirdikçe hem ona bağlanmış olacaktır hem de teknoloji şirketlerine veri sağlayarak onlara gelir getirecektır. Dijital platformlar görünmeyen bir sözleşmeye dayanır ve kişiler (kullanıcılar) bilmeden ekonomik sürecin bir parçası haline gelirler.
Sadin’e göre günümüz kapitalizmi gözetim kapitalizmden bile daha ileri bir aşamadadır. Çünkü artık insanlar sadece gözetlenmiyor, programlatılıyor. Algoritmalar insan davranışlarını önceden tahmin edip ona göre insanları organize ederler. Tabii burada bahsedilen algoritmaların insan ürünü olduğunu unutmayalım. Bu demektir ki bilişim sektörünün büyük teknolojik şirketleri, klasik manada devletlerin yerini daha fazla almaktadır. Çünkü hem insanların neyi, nasıl düşünmesi gerektiğini programlayarak onları kapitalist çıkar ilişkileri çerçevesinde kalmalarını teşvik etmekte hem de böylece insanlar üzerinde bir kontrol mekanizması oluşturmaktadır. İnsanın düşünce ve davranış kodlarıyla oynanmakta ve yeni liberalizmde Adam Smith’in görünmez eli, yerini teknoloji şirketlerin yarattığı algoritmalara bırakmaktadır.
Son olarak insan kendi kendine akıl yürüten, karar alan, seçim yapan etken bir varlıktan kendisine benimsetileni seçen ve fakat seçtiğini zanneden edilgen bir varlığa dönüşmektedir. Dijital platformların insanları bu şekilde esaret içine alması ve onları kendisine bağlamasının en önemli nedeni kişilere sunduğu hizmetlerin çabasız ve kolay olmasından kaynaklanmaktadır. Kolaylık ve rahatlık insanlar tarafından hemen satın alınmaktadır. Aynı zamanda sorunun cevabının bekleme süresinin çok az olduğu ve her sorunun bir cevabı olduğu dijital platformlarda insanların toplumdan kopuk, kendi benliğine dönmüş varlıklar haline gelmesi daha da hızlanacaktır. Bu, kişilerin siyasal duyarlıklarını da pasifize etmeye yöneliktir. Toplum adına bir fikir veya öneri onun ilgisini çekmeyecektir. Çünkü doğrudan kendisiyle bir bağlantısını bulamayacaktır. Her ne kadar kendi sorununu da içerse algoritmalar tarafından neden sorusunu sorması unutturulduğundan siyasi görüşler doğrudan kendisine hitap etmediği için onun ilgisini çekmeyecektir. Dijital platformlarda gezinen kişi için gerçeklik kavramı kendinden ibarettir ve sahip olup olamadığı değerlerle ölçülür. Bu onun isteklerinin ne kadarını gerçekleştirebildiğiyle alakalı olacaktır.
Sanal platformlarda ne kadar çok izlenirse o kadar çok görünürlüğü artacak ve etkisiz bir kullanıcıdan etkili bir kullanıcı haline dönüşecektir. Kişinin varoluşu artık toplum içindeki yerinden çok dijital platformları maharetli kullanabilmesiyle ölçülecektir. Doğru cevaplar almak için doğru soruları sormayı öğrenecek, çoğu zamanını sosyal medyada geçirip daha fazla tanınırlık ve bilgilendiği hissi edinecektir. Bu durum yukarıda bahsettiğimiz gibi kişinin toplumsal olaylara karşı duyarlığını azaltacaktır. Çünkü doğrudan kendisini ilgilendirmeyecektir. Ama eğer toplumsal bir konu gelip kendisini bulmuşsa ve onun da bu konuda kelam etmesi gerekiyorsa bu durum da kişi fikir yürüten bir yurttaştan çok fikrini karşı tarafa empoze etmeye çalışan “kullanıcı” olacaktır. Çünkü sanal medyada varlığı tıklanma, izlenme sayıları olduğu için bir fikri hırçınca tartışması ilgi çekecektir. Fikrin içeriğinden çok küfür kıyamet tartışma üslubu dijital platformlarda aranan ve benimsenen davranışlardan biridir.
Sonuç olarak dijital çağın yeni insanı, teknoloji firmalarına veri üreten fabrika-insandan sosyal medyada beğeni toplayan kullanıcı-insana doğru gidip gelecektir.
/././
Savaşın ekonomisi, ekonominin savaşı -Fatih Yaşlı-
İran, emperyalizmin karşısına yine emperyalizmi çıkardı ve emperyalist saldırganlığın sınırlarını emperyalizmin dünya ekonomisini getirdiği entegrasyon düzeyi belirledi.
ABD-İsrail ikilisinin İran’a açtığı savaş geçtiğimiz hafta sonu itibariyle hem birinci ayına doğru ilerlemeye başlamış hem de yeni bir faza geçişin sinyalleri açık seçik bir şekilde görülür hale gelmişti.
Geride kalan üç haftada saldırgan ikili herhangi bir askeri ya da siyasi hedefine ulaşamazken, yeni koalisyonlar, yeni ittifaklar kurup savaşı ve savaşın meşruiyetini genişletemezken, İran moral üstünlüğünün yanına adım adım askeri caydırıcılığı da eklemeye başlamıştı.
Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Körfez ülkelerindeki ekonomik hedeflerin vurulması ise küresel sistemi çok sayıda başlık üzerinden yepyeni krizlere doğru sürüklerken savaşın maliyetlerini de katlanılamaz bir yere doğru götürür olmuştu.
Yeni bir faza geçişle kastettiğim ise tarafların askeri olarak neleri hedef aldığıyla ilgiliydi. Önce ABD-İsrail ikilisi İran’ın petrol tesislerini vurdu, İran buna Katar’daki dünyanın en büyük LNG tesisi olan Ras Laffan’ı vurarak yanıt verdi. Ardından İran’ın Natanz nükleer tesisi vuruldu ve İran’ın buna yanıtı İsrail’in Dimona nükleer tesisinin bulunduğu bölgeyi vurmak oldu. Bu karşılıklı el yükseltmelerin içine yerleştiği tablo ise İran’ın İsrail’in hava savunma sistemi Demir Kubbe’yi büyük ölçüde etkisizleştirmesi ve bu ülkeye daha çok zayiat verdirir hale gelmesiyle somutlaşıyordu.
İşte bu noktada Trump, daha da el yükseltecek şekilde çıktı ve İran’ı “Hürmüz’ü 48 saat içerisinde açmazsanız elektrik santralleriniz hedef alınacak” diyerek tehdit etti. İran ise bir kez daha benzer bir karşılık vererek İsrail’e ve Körfez ülkelerine “48 saat içinde sularınızı depolayın, telefonlarınızı şarj edin” şeklinde bir uyarıda bulundu.
Hafta sonu yaşanan tüm bu gelişmeler, dünyanın, özellikle de dünya ekonomisinin nasıl bir sabaha uyanacağına dair endişeleri de beraberinde getirdi doğal olarak. Saatler pazar gece yarısını geçtiğinde ve piyasalar çalışmaya başladığında petrolün varil fiyatı 114 dolara kadar yükseldi, borsaların büyük kayıplar yaşayabileceğine dair beklentiler ise arttı.
İşte tam da bu noktada, yani herkes bir “kara pazartesi”ye odaklanmışken, Trump İran’la hafta sonu verimli görüşmeler gerçekleştirdiklerini, anlaşmaya yakın olduklarını ve bu nedenle de elektrik santrallerine yönelik saldırıları beş gün ertelediğini açıkladı.
Bu elbette ki bir yanıyla bir manipülasyon içeriyordu, hedef petrol fiyatlarını yüz doların altında tutabilmek ve böylece kilitlenen dünya ekonomisini görece rahatlatmaktı. Daha spesifik bir manipülasyon ise piyasalar üzerinden yapıldı; petrol fiyatları, tahvil faizleri, altın ve döviz üzerindeki dakikalık oynamalarla trilyonlarca liralık varlık el değiştirdi.
Ancak tüm bunların ötesinde ortaya çıkan tablo, ABD-İsrail ikilisinin çaresizliğiyle ilgiliydi. Savaş öncesi zaten açık olan Hürmüz Boğazı’nın açılması trajikomik bir şekilde başından beri somut bir siyasi hedeften yoksun savaşın öncelikli hedefi haline gelmişti. Çünkü her ne kadar petrol ve doğalgaz fiyatlarının yükselmesi kısa vadede net enerji ihracatçısı ABD’nin gelirlerini yükseltiyorsa da bu durum hem kendi iç politikası hem de müttefikleri açısından sürdürülebilir değildi.
Trump iktidara hem sonsuz savaşları durdurma hem de ABD’nin kaynaklarını ABD halkı için kullanma vaadiyle gelmişti; bugün ise Senato’dan savaş için 200 milyar dolarlık ek bütçe çıkarma peşinde koşuyor. Hem enflasyonu ve faizleri düşürecek hem de sanayileşmeyi hızlandırıp istihdamı artıracaktı, şimdi ise ABD ekonomisi enflasyonu ve durgunluğu fiyatlıyor, faiz indirimleri ise askıya alınmış durumda.
Müttefiklerinin de hali iç açıcı değil elbette. Hürmüz’den Çin gemileri geçebiliyor, Pakistan ve hatta Türkiye gemileri de geçebiliyor ve Çin’e de Hindistan’a da petrol akışı savaş öncesi seviyede seyrediyor; ancak Körfez monarşilerinin gemileri geçemiyor. Üstelik artık geçen gemilerin bazılarından belli bir ücret alınıyor ve ticaretin Yuan’la yapılması arayışları üzerinden petro-dolara darbe vurulması hedefleniyor.
Ancak mesele bununla da sınırlı kalmıyor. Avrupa’nın ve dünyanın doğalgaz ve petrol sıkıntısı büyüyor, serbest bırakılan stoklar talebi karşılamıyor, Körfez’deki müttefikler hasar gören tesislerini yenilemelerinin dört beş seneyi bulacağını söylüyor, küresel ölçekte bir helyum krizinden söz ediliyor, denizin altından geçen fiber optik kabloların kopma riski artıyor, gübre fiyatları üzerinden bahar ekiminde sıkıntılar yaşanacağı öne sürülüyor, Tayvan ve Güney Kore çip yapımında kullandıkları malzemeleri tedarik etmekte zorlanıyor. Tedarik zincirlerinde genel bir kopuş ihtimali de en büyük risk olarak analizlere dâhil ediliyor.
Daha önceki yazılarda da ortaya koyduğumuz üzere İran, emperyalizmin karşısına yine emperyalizmi çıkardı ve emperyalist saldırganlığın sınırlarını emperyalizmin dünya ekonomisini getirdiği entegrasyon düzeyi belirledi. Ortadoğu’da atılan her füze, düşen her bomba, havalanan her uçak, küresel kapitalizmin farklı noktalarında ve farklı başlıklarında ağır tahribatlar yaratıyor, kapitalizmi yepyeni krizlere doğru sürüklüyor.
Peki tüm bunlar elektrik tesislerini vurmada geri adım atan ve görüşmelerden söz etmeye başlayan ABD’yi durduracak mı? Emperyalist hiyerarşinin en tepesindeki ülke, emperyalizmin genel ve uzun vadeli çıkarları adına bu hiyerarşideki yerinin sorgulanması anlamına gelecek şekilde çok daha büyük bir geri adımı göze alıp gerçek bir kazanım elde etmeden savaşı sonlandırabilecek mi?
Buna şu an için kesin bir yanıt veremiyoruz. Askeri analistlerin yaptıkları gözlemler ABD’nin sınırlı da olsa bir kara harekâtına hazırlandığına işaret ediyor. Uçuş haritalarına, sevkiyatlara, bazı gemilerin rotalarına ve bölgedeki birliklerin hareketlerine bakıldığında ABD’nin bir kara harekâtına hazırlandığı görülebiliyor. Özellikle Cibuti’deki ABD üssü Lemonnier Kampı, olası bir harekât için merkez olarak kullanılacak gibi görünüyor. Üstelik bu operasyonda Hark adasının değil Basra Körfezi’nin hedef alınabileceği konuşuluyor.
Peki buradan bir zafer çıkar mı? O da çok zor; çünkü İran ordusunun kara savaşında Irak savaşından, Lübnan’dan, Suriye’den kazanılmış büyük tecrübeleri var, Devrim Muhafızları Ordusu yüz binlerce kişiden oluşuyor ve hem düzenli savaş hem de gerilla savaşı için eğitilmiş durumdalar. İHA’lar ve kısa menzilli füzelerle birlikte ABD’nin İran topraklarına girse bile orada ağır zayiatlar vermeden kalabilme ihtimali bulunmuyor.
Geri adım ve anlaşma mı yoksa sınırlı bir kara harekâtı mı? Emperyalizm hangisini tercih edecek henüz bilmiyoruz ama şunu çok iyi biliyoruz: İran, haftalardır bir ülkenin ulusal egemenliğine ve varlığına yönelik emperyalist bir saldırıya nasıl direnileceğini tüm insanlığa gösteriyor ve dünyaya örnek oluyor.
İnsanlığın da bu savaştan büyük dersler çıkarması, sadece İran’a değil kendisine de açılmış olan bu savaşa bakarak geleceğe hazırlanması gerekiyor; çünkü nihai hesaplaşma giderek yaklaşıyor.
/././
Japonya - Yeniden yapılanmadan onursuz kapılanmaya -Serdal Bahçe-
Amerikan emperyalizmi her sıkıştığında Japonya’yı yardıma çağırır. O da ikiletmeden koşturur. Şimdi Trump’ın ayağına giden Başbakan Takaichi tüm bu iddiaları kanıtlamaktadır.
Japonya Başbakanı Sanei Takaichi son zamanlarda ilginç bir görüntü çiziyor; gerçi hangisi çizmiyor ki? Merz, Macron, Starmer, hep birlikte garip bir sağduyu yoksunluğu içinde pul pul dökülüyorlar. Ancak Japon başbakanın dışavurumcu histerikliği hem tanıdık hem de yeni birtakım görüntüler yaratıyor. Japon başbakanların Amerikan emperyalizmi karşısındaki sinikliği ve ezilmişliği yeni bir şey değil. II. Savaş sonrası başbakanlık yapan figürlerin çoğunun sergilediği el pençe divan durma davranışına oldukça aşinayız.
Takaichi’nin de aynı süklüm püklümlük tarzını sürdürdüğünü görüyoruz. Yeni olan, daha önceki başbakanların saygılı ama mesafeli tarzlarına inat bir keyif alma, mutlu olma halidir. Eskiler Amerikan başkanlarının ya da bölgedeki Amerikan yöneticilerinin yanında yine de bir zamanlar savaştıkları bir düşmana karşı gösterilebilecek mesafeyi gösterirlerdi. Son zamanlarda Japon başbakanları ya da yöneticileri abartılı minnettarlığı ve bir kölenin köleliğinden duyabileceği mutluluğu sergilemekten zerre kadar imtina etmiyorlar.
Tanaichi Trump ile birlikte çok mutlu pozlar veriyor. Trump azarladıkça ya da aşağıladıkça efendisinden iki çift iyi laf duymuş saray soytarısı gibi kıkırdamakta ve mutlu olmaktadır.
Japon feodalizminin, Avrupa feodalizmi ile karşılaştırıldığında ortaya çıkan özgün yönleri yıllardır tarihçiler arasında bir tartışma konusudur. Kimileri Japon feodalizminin Avrupa feodalizmine şaşırtıcı derecede benzediğini vurgulamaktadır. Kimileri ise benzerliğin az, farklılığın çok olduğunu ve farklılıkların Japon feodalizminin Asyatik niteliklerinden kaynaklandığının altını çizmektedirler. Yazımızın konusu bu değil ama biz de benzerliğin farklılıklardan daha baskın olduğuna inananlardanız.
Feodalizm en azından sömürenler, artığa el koyanlar açısından onur, erdem, cesaret gibi duyguların yüceltildiği bir sosyal çerçeve yaratır. Özellikle Japon feodalizminde bu duygunun çok güçlü olduğunu dönemin kültürel yansımalarından anlıyoruz. Fakat feodalizmin sömürgenlerinde görülen bu duygular ve onların dışa yansımaları aynı zamanda feodalizmin özüyle ilgili bir durumdur. Feodalizmde bağımlı köylülerin ürettiği artığa el koyma süreci bütünüyle siyasi/askeri/hukuksal bir süreçtir. Kısacası belirli bir aileye/klana mensup olarak belirli siyasi ve ekonomik ayrıcalıklardan yararlanmanın ve aşağıdakileri sömürmenin etno-kültürel düzeydeki yansıması cesaret/onur türünden duygularla ortaya çıkar. Başkalarını sömürmenin onursuzluğunu silah taşımanın, yönetmenin sahte onuruyla kapatmanın rejimi feodalizmdir. Japonlar kendi feodalizmlerinden bu türden duygulara görünüşte ciddi bir bağlılığı devralmışlardı, en azından öyle biliyorduk. Şimdi anlıyoruz ki o vakitler geçeli çok olmuş; Amerikan emperyalizmi karşısındaki tavırları oldukça onursuz ve erdemsizdir artık.
Batının gelişmiş kapitalizmleri karşısındaki genel olarak tavırları uzunca bir süredir böyle aslında. Hâlbuki batılılarla ilk karşılaşmaları, batılılardan ekonomik olarak geri olsalar bile, onları “barbar” olarak nitelendirmelerine yol açmıştı. Uzunca yıllar boyunca batılıların Japon topraklarına ayak basması sıkı bir denetime tabi tutulmuş, bazı zamanlarda ise tamamen yasaklanmıştı. Japonların batılılara karşı derin tarihsel bir şüpheye sahip olmalarının altında yatan nedenlerden biri de onur/erdem/bağlılık gibi aslında içleri boş duygularla örülmüş kendi sömürgen sistemlerini batının etkisine karşı koruma güdüsüydü. Ancak 1854’te Kommodor Perry’nin komuta ettiği küçük ama Japonlara göre güçlü Amerikan silahlı deniz gücü Tokyo Körfezi’nde demirlediğinde bu kıskanç korumacılığın sonu da geldi. Amerikan emperyalizmi Japon limanlarını yeni yetme Amerikan kapitalizminin erişimine açtı. Bu utanç ve utancın yarattığı güdüleme Japonya’yı kapitalist gelişmeye ve emperyalist yayılmaya itecek Meiji restorasyonunu başlatan asli unsurlardan biri oldu. Japonya kapitalist genişleme ve emperyalist yayılma dönemlerinde şüpheci ve şizofrenik batılı karşıtlığını daha da derinleştirdi. Pasifik arenasında Amerikan emperyalizmi ile girilen mücadele bunu pekiştirdi. II. Dünya Savaşı sırasında hem batı karşıtlığı hem de anti-Amerikanizm zirve yaptı.
Peki ama bu tarihsel damar ile müthiş bir tezat oluşturan bugünün Amerikanizmini nereye oturtacağız? Bu soruya verilecek cevabın Japonya’ya has özel ve tikel yönlerinin yanında küresel bir boyutu da var. Küresel boyutu Soğuk Savaş Amerikanizmi ile ilgilidir.
Soğuk Savaş sürecinde Amerikan emperyalizminin kendi koruması altındaki topraklarda Soğuk Savaş’ın anti-komünizmi ve anti-sovyetizmi ile yoğrulmuş bir politikacı nesli yetiştirme ya da devşirme planı varmış gibi görünüyor bugünden geçmişe bakınca. Bu plan pek tabii ki yazılı, kuralları açık ve teşhis edilebilir bir plan değildi, tahminen zaman içinde Amerikan istihbaratı ve Pentagon tarafından oluşturulmuş bir plandı. Geriye dönüp baktığımızda Morrison Süleyman’ı, Konrad Adenauer’i, Alice de Gasperi’yi ve diğerlerini Amerikan emperyalizminin bu yazılı olmayan planını hesaba katmadan anlamak mümkün değildir.1 Japonya ölçeğinde bu planın daha sıkı tutulması gerekiyordu. Japonya’da Amerikan emperyalizmine sadık politikacılar kuşağının yetişmesi için beklemeye gerek yoktu. Daha önce Japon emperyalizminin yönetsel kademelerinde yer almış, aşırı sağcı, faşist unsurlar savaş sonrasında hâlâ ülkenin en önemli siyasal gücünü oluşturmaktaydılar. Ve bu grup içinden Amerikan emperyalizmine sadık bir güruhu devşirmek mümkündü.
Japonya için Amerikan emperyalizmin tam koruması altına girmenin tarihi 2 Eylül 1945’te USS Missouri zırhlısının güvertesinde başladı. USS Missouri’nin de dahil olduğu Amerikan donanması Tokyo Körfezi’ne demirlemişti (tıpkı 91 yıl önce Kommodor Perry’nin küçük donanmasının yaptığı gibi). Japonya, zırhlının güvertesinde ABD’ye resmen teslim oldu. Japon heyetinde İmparator yoktu ama oğulları ve yakın akrabaları vardı. Japon Dışişleri Bakanı teslim anlaşmasını imzalarken bundan sonra bölgede bir süre bir tür sömürge valisine ve mutlak güç sahibine dönüşecek Amiral Douglas MacArthur seyrediyordu. Ve Missouri zırhlısı 91 yıl önce aynı yerde demirleyen Kommodor Perry’nin gemisi USS Powhatan’ın bayrağını taşıyordu. Bu teslimiyet Japonya’da hem ekonomik hem de siyasal olarak yeni bir dönemin de başladığını göstermekteydi.
Amerikan emperyalizminin askeri varlığı Japonya açısından sürekli hale geldi bundan sonra. Özellikle kuzeydeki Hokkaido adası ve güneydeki Okinawa adası Amerikan askeri varlığının yoğunlaştığı yerler haline geldi. Savaşın hemen ertesinde Amerikan emperyalizmi aslında II. Dünya Savaşı’ındaki Japon vahşetinden sorumlu imparatorluk kurumunu lağvetmeyeceğini çabucak açıkladı. Meşruti bir monarşi olacaktı Japonya. Japonya’nın bundan sonraki siyasi tarihini Soğuk Savaş’ın ritmi ve derinliği belirledi.
Japonya’nın savaş sonrası siyasi tarihi açısından iki olay çok belirleyici oldu. Birincisi 1949’daki Çin Devrimi, ikincisi ise Kore Savaşı idi. Bu iki olay Amerikan emperyalizminin Japonya’ya özel bir önem vermesine yol açtı. Japon siyasetindeki gelişmeler de “özel önem”in gerekli olduğunu kanıtlar nitelikteydi. 1947’deki seçim Japonya’da ilk defa sosyalistleri iktidar koalisyonunun büyük parçası yaptı. Tetsu Katayama ilk sosyalist başbakan oldu. Gerçi bu sosyalistler oldukça reformist ve sınıf işbirlikçisi idiler ama yine de sonuç Amerikan emperyalizmi için ürpertici oldu. Dahası bu ve bir önceki seçimde komünistler parlamentoya üye soktular ve milyonlarca oy adılar. İçeride bir düzenleme gerekiyordu. 1940'ların sonuna doğru Amerikan işgal güçleri ve MacArthur içişlerine daha da müdahil hale geldiler. Sosyalist hükümet kısa süreli oldu (tıpkı aynı dönemde Avrupa’daki örneklerde olduğu gibi). Amerikan işgal güçleri Japon emperyalizminin savaş ve insanlık suçlarından sorumlu savaş öncesi dönemin faşist politikacılarına politikaya dönme iznini verdi. Dönenler ve halihazırda politikada bulunan tutucular Liberal Demokratik Parti’yi kurdular 1955 yılında. Oturtulan seçim sistemi sayesinde bu parti 1955’ten bugüne, iki kısa aralık dışında, ülkeyi yönetti.
Liberal Demokratik Parti’yi kuranlar bütünüyle emperyalist dönem politikacıları idiler. Bunların neredeyse tamamı II. Dünya Savaşı öncesi yayılma ve yağma politikasından sorunluydular. Savaşın hemen ertesinde bir bölümü politikadan men edildi ve hatta savaş suçlarından dolayı tutuklandılar. Bunlardan biri ilginçti. Nobusuke Kishi 1957 ile 1960 arasında başbakanlık yaptı. Kishi savaş öncesinde Mançuko (Japonya’nın kontrolü altındaki kukla devlet) rejiminin ekonomiden sorumlu yöneticisi oldu. Burada köle emeğini yasallaştıran kararlara imza attı. Savaştan sonra savaş suçlusu olarak cezaevinde bile yattı ama Soğuk Savaş başlayınca diğer tüm suçlular gibi salıverildi. Liberal Demokratik Parti’ye katıldı. Başbakanlık yaptı. Kardeşi Eisaku Sato ise 1964 ile 1972 arasında aynı partiden başbakanlık makamını işgal etti. Nobusuke Kishi’nin torunu Shinzo Abe de 2012 ile 2020 arasında başbakanlık yaptı. Abe, 2022’de bir tutucu tarafından katledildi.
Bunları şunun için anlatıyoruz; bu parti Japonya’da Amerikan emperyalizmine bağlılığın ve gericiliğin en temel dinamosu oldu. Adına bakmayın siz, Japonya’nın emperyalist faşist geçmişinden gelen aile ilişkileri tarafından şekillendirdi. Kishi, Sato ve Shinzo Abe’nin geldiği aileye/klana Sato-Kishi-Abe klanı deniyor şimdi. Modern Japonya’yı sistemin içinde tutmak için primitif feodalvari ilişkilerden iktidar çıkardı Amerikan emperyalizmi. Şu anda Japonya’yı yöneten siyasi kliğin kökleri çok gerilere gidiyor. CIA ve Amerikan istihbarat ağının yıllarca bu partiye tonlarca para aktardığı bilinen bir gerçek. Bu para bu gerici aileler koalisyonunu politikada önde tutmak için harcandı.
Amerikan emperyalizminin verdiği önemi aslında 8 Şubat 2026 seçimlerinden bile anlayabiliriz. Trump, Takaichi’yi açıktan destekledi. Takaichi’nin ekibi tüm seçim propagandası sürecinde gizli Çinli sosyal medya hesaplarından Takaichi aleyhinde bir kampanya yürütüldüğünü ve bunun Çin devletinin işi olduğunu iddia etti. Böylece tıpkı Trump gibi Çin’i büyük bir tehdit olarak gördüklerini de açıklamış oldular. Dahası Takaichi, Çin Tayvan’a saldırırsa Japonya’nın kendi güçleriyle bu saldırıya karşılık vereceğini de açıkladı. Takaichi bir başbakan olduğunu unutmuşçasına Amerikan uçak gemisinde Trump şakşakçılığı bile yaptı. Samuraylardan kalma onur Amerikanizme yenilmiş durumda anlaşılan.
Takaichi 19 Mart’ta, tam da İran’a insanlık dışı saldırı sürerken ABD’ye geldi. ABD ekonomisine 73 milyar dolarlık bir yatırım sözüyle geldi (kendi ekonomisi 30 yıldır durgunlukla cebelleşiyorken hem de). Karşılığında pek bir şey alacakmış gibi de görünmüyor. Çok onur kırıcı bir yatırım anlaşması olduğu açık. Trump, Japonya’nın Amerikan ekonomisine önümüzdeki dönemde toplamda 550 milyar dolarlık bir yatırım yapacağını ve kendi pazarlarını Amerikan sermayesine açacağını da duyurdu. 19 Mart’ta başlayan ziyaret Japonya’nın Amerikan emperyalizminin hiçbir talebine hayır deme kabiliyetinin bulunmadığını da ortaya koydu. Takaichi açık açık hem kendisinin hem de ülkesinin varoluşunu Amerikan emperyalizmine bağladığına dair mesajlar verdi.
Takaichi bir sonuçtur, II. Dünya Savaşının hemen ardından başlayan zorunlu Amerikanizasyon ve toplumun Amerikan emperyalizmine alıştırılması projeleri anlaşılan o ki işlerini iyi görmüşler.
Bugünkü Japonya ve Japon toplumu Amerikan emperyalizminin şekillendirdiği yapılardır. Siyasi sistem Amerikancılığın daim ve baki olması üzerine kurgulanmıştır. Oldukça yüksek nepotizmin, yolsuzluğun, rüşvet ve şantajın geçerli olduğu siyasi sistemde hükmedenler aslında 20. yüzyılın başında hükmedenlerin torunlardır. Ancak yüzyılın başında hükmedenlerin kötülüklerini ve barbarlıklarını süsleyen sözde bağımsızlık, onur ve erdem iddialarından mahrumdurlar.
Bir örnek verelim. Her yıl 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya atılan atom bombasının öldürdüklerini anmak için tören düzenlenir. Bu törene Japon hükümet temsilcileri ile birlikte Japonya’daki Amerikan askeri üslerinin komutanları da davet edilir. Bu anma törenlerinde son yıllarda bir adet türedi. Konuşma yapan Japon yöneticiler davet ettiklerinin attığı atom bombasının öldürdüğü kendi vatandaşlarını yad bile etmezken sürekli Rusya ve Çin’i hedef göstermekteler. Katillerine yaranmak için ölenleri sessizliğin sansürüne iterken katillerinin düşmanlarına veryansın etmekteler. Aşağılık bir tavır olduğuna şüphe yok.
Bugünün Japonyasının hafızası yoktur, savaş sonrası için yeni bir hafıza yazılmıştır. İtirazı yoktur; Amerikan emperyalizminin her saldırısına koşulsuz destek vermektedir. Hakkaniyeti yoktur, çalışanların deli gibi çalıştıkları ve büyük şirketleri, zaibatsuları, zengin ettikleri bir ülkedir. Bağımsızlığı yoktur, Amerikan emperyalizmi her sıkıştığında Japonya’yı yardıma çağırır. O da ikiletmeden koşturur. Şimdi Trump’ın ayağına giden Başbakan Takaichi tüm bu iddiaları kanıtlamaktadır.
1Tanıl Bora’nın kaleme aldığı Demirel biyografisi ilginç olsa da Demirel ve benzeri politikacıların oluşumunda ve gelişimindeki Soğuk Savaş mayasını ve katkısını ihmal ederek eksik bir anlatım sergilemektedir. Bu büyük bir eksikliktir.
/././
Sizi gidi 'İrancılar'!-Engin Solakoğlu-
Bu savaşa ve İran’a yönelik emperyalist saldırganlığa karşı olanları “İrancılık”la suçlama tuhaflığı esasen şöyle açıklanabilir. Türkiye’ye, halkına yabancı olmak.
Savaş ve İran’ın direnişi şiddetlenerek devam ediyor. Nükleer eşiğe yaklaştığımıza dair kaygılarım da derinleşiyor ama onu belki haftaya ele alırız.
Geçtiğimiz hafta yaşanan gelişmeler İran’ın bir vuruşta devrilmek bir yana karşı tarafa özellikle de İsrail’e çaktığı kontra yumrukların etkili olduğunu gösterdi. Keza öldü, bitti, kafası kopartıldı denen Hizbullah da gerek Lübnan içinde siyonist kara güçlerine karşı direnerek gerek İsrail’in güney kesimlerine kadar füze fırlatarak direnişin sürdüğünü anımsattı.
Savaş iyi bir şey değil. Öldürüyor. Çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç ayrımı yapmıyor. 20. yüzyıl boyunca iki kez savaşın yıkıcılığı küresel çapta görüldü. Milyonlarca insan öldü, kentler yerle bir oldu. Bunun iki etkisi oldu bana göre. Birincisi barış hareketlerinin güçlenmesiydi. İkincisi ise, savaşa ihtiyaç duyan sermaye düzeninin halkları savaşa ikna edebilmek için sadece düşmanın ve düşman olarak belirlenen halkların öldürüleceği, zarar göreceği bir savaş teknolojisi yaratma çabasıydı. Bu savaşlarda kendi askerleriniz ölebilirdi ama onların işi zaten buydu. Görkemli törenler, mezarlıklar, tazminatlar, anıtlarla halkın gözü boyanabilirdi.
Emperyalist kampın başkenti ABD bunu Kore’de, Vietnam’da yaptı. Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Suriye’de devam etti. Buralarda milyonlar öldürüldü ama Chicago veya Kansas City’ye bomba düşmedi. ABD düzeni de savaşın uzakta gerçekleştiği sürece pek de kötü bir şey olmadığı anlatısını oturtabildi.
Emperyalizmin Ortadoğu bölge sorumlusu İsrail bu konuda en başarılı örnek olarak gösterilebilir(di). Kurulduğundan beri bütün komşularıyla savaştı, yaktı, yıktı, işgal etti, halkları sürdü, katletti, soykırıma tabi tuttu. Buna karşılık ilerleyen yıllarda uluslararası sermaye, işbirlikçi bölge rejimleri ve ABD’nin desteğiyle İsrail’de yaşayanları savaşın şiddetinden görece uzak tutmayı başardı. Her devletin böyle bir yükümlülüğü yok mudur diye sorabilirsiniz. Ne var ki burada amaç korumaktan ziyade savaşa rıza üretmekti. Ateşin sizi yakmadığına ikna olursanız yangın çıkartmakta tereddüt etmezsiniz.
Plan başarıyla yürüyordu. İsrail durmaksızın öldürüyor, İsrailliler alkışlıyordu. Öyle ki, en çok “düşman” öldüreceğine inandıkları siyasetçilere oy verebiliyorlardı. Film ilk kez 7 Ekim’de 2023’te koptu. Bir aksilik olmuş gibi yaptılar. 1948’den beri kısık ateşte devam eden soykırımı en üst seviyeye taşımak için gerekçe olarak kullandılar. Gazze’de yaşayan her bir Filistinlinin başına tonlarca bomba yağarken hâkim tepelere toplanan İsrailliler soykırımı patlamış mısır yiyerek izlediler. Güven yeniden tesis edilmişti. İsrailliler dokunulmaz, çevresindeki halklar “sarf malzemesi”ydi.
Kuduran siyonist savaş makinası geçen yıl Haziran ayında İran’ı hedef aldığında o yanılsama ikinci kez sarsılmış oldu. İran füzeleri ülkeyi koruyan beş katmanlı savunma sistemini delip geçti. Her ne kadar bir grup eli sopalı salak, danışıklı dövüş, soba borusu gibisinden saçmaladıysa da İran İsrail’e ciddi hasar verdi. Yüzde 90’ı cebinde ikinci bir pasaport taşıyan sömürgeciler ana vatanlarına kaçıştılar. Uçaklarda yer bulamayanlar, en yakındaki ada olan Kıbrıs’a teknelerle tüymek için birbirleriyle yarıştılar. Dönmeleri için aylar ve bir daha böyle bir şey yaşamayacaklarına ikna edilmeleri gerekti. Bunun en kestirme yolu ise İran’ı yok etmekti. Bunun da garantisi gerileyen hegemonyasını kurtarma peşindeki ABD tarafından verildi.
ABD ve İsrail İran’a bir daha saldırdılar. Bu kez aldıkları karşılık yarım yüzyılı aşkındır inşa edilen dokunulmazlık yanılsamasını bir daha kolay kolay onarılamayacak şekilde tuzla buz etti. O yüzden de İran’a ve Hizbullah’a bir teşekkür borcumuz var.
Direniş güçleri, savaşın Ortadoğu’da İsrail’in kafasına göre her yere saldırdığı, herkesi öldürdüğü, İsraillilerin ise bunu televizyonlardan izlediği, büyük çoğunluğunun oturdukları rahat koltuklarda alkışladığı bir olgu olmadığını gösterdiler.
Belki zayıf bir olasılık ama böylelikle İsrail kamuoyunun savaş, genişleme ve öldürme iştahını zayıflatmayı başarmış olabilirler. Bunun iki olumlu sonucu olabilir. Birincisi ve en ideali o toprakların meşru sakini olan Filistinli yahudilerin dışındaki sömürgeci toplamın kendi ülkelerine dönmeye zorlanması ve emperyalizmin uçbeyi İsrail’in ortadan kalkmasıdır. O uçbeyi ortadan kalktığında bölgedeki vasalları da tutunacak dalsız kalacaklardır. İkinci sonuç ise bölgede yaşamaya devam etmek isteyen İsraillilerin bundan böyle sadece savaşla ve öldürerek ayakta kalan yöneticileri seçmekte tereddüt göstermeleri olacaktır.
Yeri gelmişken anımsatalım. Keşke İsrail’de sivil kayıpları yaşanmasa diyenleri ciddiye almayın. Sömürgeci sivil değildir. İsrail’dekiler hiç değildir. Bundan kuşku duyan İsrailli “sivillerin” halen Batı Şeria’da devam eden ve cezasız bırakılan cinayetlerine bakabilir.
Savaşa dair yazılacak daha çok şey var. Bir tanesi de Körfez ülkelerinin başlarına gelenler. Yoksa “düşenler” mi demeliydik?
Emperyalist cephenin propaganda gücü malum. Olayların gelişimini aylardır takip etmiyor olsak biz bile savaşı İran’ın çıkardığına inanacağız neredeyse. Nereye dönsek İran’ın “saldırılarının” kınandığı bir bildiri, bir karar, bir açıklamayla karşılaşıyoruz. Bunun bir benzerini 7 Ekim sürecinde de yaşamıştık. Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’te savaş, katliam, sürgün ve soykırım süreci sanki 7 Ekim 2023’te başlamış gibi değerlendirmeler yağmur olup yağmıştı. Filistinler direndikleri için suçlanmışlardı. Şimdi de İran direndiği için suçlanıyor.
Geçenlerde bunun çok çarpıcı bir örneğiyle karşılaştım. ABD’nin -yerseniz- çok “saygın” kabul edilen Foreign Affairs dergisinde yayınlanan bir makalede mealen şöyle söyleniyordu: “İranlı yöneticiler bu savaşın çıkmasından sorumlular çünkü ABD ve İsrail’e karşı yeterince caydırıcı bir tavır ortaya koyamadılar.”
Emperyalizmin kalbinden bu tarz inciler gelince, küresel ve bölgesel aparatların saçmalamasına çok da şaşırmamak gerekiyor belki de. Körfez ülkeleri ve merkez bankası rezervlerini artıda tutabilmek için körfez parasına ihtiyaç duyan “hınk” deyicileri, İran’ın saldırganlığından yakınıp duruyorlar. Her gün bir başka “biz size ne ettik ki?” makamından sızlanma duyuyoruz. Boş bulunup inanan olur diye anımsatmakta yarar var. Bu sızlanmaların geldiği ülkelerin tamamında ABD üsleri var. Bu üslerin İran’a yapılan saldırılarda kullanıldığı apaçık ortada. Zaten varlık nedenleri de bu. Üslerin ötesinde başta Suudi Arabistan olmak üzere bu ülkeler hava sahalarını salt ABD değil, İsrail uçaklarına da kullandırıyorlar. Dolayısıyla savaşın “saldıran” tarafındalar. Savaşın “saldıran” tarafında yer alanlar, saldırıya uğrayan ülkenin verdiği karşılıktan yakınma hakkına sahip olamazlar.
BM Genel Kurulu’nun 1974 tarih ve 3314 sayılı kararı, uluslararası ilişkilerde “saldırı (agression)” kavramını tanımlar. Kararın 3. Maddesinin (f) fıkrasında “kendi topraklarını üçüncü bir ülkeye karşı saldırı için kullanıma açan ülkenin eylemi” de saldırı olarak tarif edilir.
Bu yüzden de ne Körfez ülkelerinin, ne AB’nin, ne de Türkiye’nin İran’ın yanıtlarını saldırı olarak tanımlamasının bir karşılığı vardır. Aynı şekilde “onu da kınıyoruz ama bunu da kınıyoruz” orta yolculuğunun da bir hükmü yoktur. Zırva tevil götürmez. Saldırıya uğrayan İran, saldırganlar ise ABD, İsrail ve bölgesel müttefikleridir. Bu yüzden de İran’ın verdiği karşılık sonuna kadar meşrudur.
Bir de Suudiler başta olmak üzere bu uydu devletlerin “Müslüman Müslümana bunu yapar mı?” feryatları var ki, evlere şenlik. Yemen’den çoluk çocuk demeden yüzbinlerce insanı katleden, aç bırakan, salgın hastalıklardan kırılmalarına yol açan Suudi Arabistan, Sudan’da soykırımcı güçleri destekleyen Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) mi söylüyor bunları? Hiç utanmıyorlar.
Yine sırası gelmişken BAE konusuna da bir açıklık getirelim. Ortadoğu’yu veya dünyayı izlemek gibi bencileyin garip uğraşları olmayanlar BAE’yi büyükçe bir AVM sanıyor ve vurulmasına anlam veremiyor olabilirler. Hiç uzatmadan ve jeopolitik analiz kasmaya kalkışmadan söyleyeyim. BAE mikrobun önde gidenidir. Geniş Ortadoğu bölgesindeki her savaşta, her cinayette, her pislikte ayak ve parmak izi vardır. BAE bir siyasal varlık olarak ortadan kalksa dünya halkları hiçbir şey kaybetmez aksine kazanır.
İran’ın haklı ve meşru direnişinin Türkiye’de geniş bir destek bulmaya başlaması, ülkemizdeki NATO/İsrail aparatlarını bir hayli telaşlandırmışa benziyor. Özellikle de, Filistin direnişi, Suriye’de meşru yönetimin yıkılışı gibi konularda ayağını frende tutarak, bilerek veya bilmeyerek emperyalist cephenin söylemi içinde sıkışıp kalan bir kesimin bu kez İran’la dayanışma içine girmesi panik yaratmış durumda.
Ülkenin sosyolojisi malum. Epstein çetesinin taraftarları tek bir odakta toplanmış değiller. Bir yanda mezhepçi ideologlar var. İran’ın direnişini “eyvah Şia kazanıyor” merceğinden yorumlamayı sürdürüyorlar. Geçen yıl İran’ın İsrail’le danışıklı bir dövüş içinde olduğunu ileri sürüyorlardı. Gelişmeler ve İran’ın İsrail ve ABD’nin canını cidden yakması yüzünden ofsaytta kaldılar. Şimdi de “şiileştirme” palavrasıyla şanslarını deniyorlar. İran kazanırsa Sünniler Şii mi olacak? İran’ın Şiiliğin tarihsel odağı olarak emperyalizme direnerek bütün bölge halkları nezdinde itibar kazandığı bir gerçek. Hayatı mezhep merceğinden görenler için bu sıkıntı yaratıyor belli ki. O zaman naçizane bir tavsiyede bulunalım. Siz de ABD ve İsrail’in kuyruğuna takılmaktan vazgeçip emperyalizme direnin. İtibarınız ve sevap puanlarınız artar!
Bunların en büyük sorunu kendi tabanlarını dahi ikna edemiyor olmaları. Türkiye’nin sıradan bir dindarının İsrail’e düşen füzelere veya ABD’nin düşen bir uçağına sevinmemesi olanaksızdır. İşleri zor ve sesleri kısılıyor İran kazandıkça. Şimdiden geçmiş olsun.
Diğer kesim “Batıcılar”. Tepkilerinde “aman yarabiiiim inanamıyoruuuum!” feryadı seziliyor. Kâh laiklikten tutturmaya çalışıyorlar, kâh insan haklarından! Olmuyor. Bir kere mesele dinsel yobazlık ise feriştahı İsrail ve ABD’de var. İsrail buz gibi bir din devleti. Elli kere anlattık ama kravatlı adam görünce laik sanıyorlar. Türkiye halkını da enayi yerine koymaya kalkışıyorlar. İsrail siyaseti yıllardır Tevrat merkezli işliyor. İsrailli siyasetçi ve diplomatlar zerre utanmadan “şuralar bizim çünkü Tevrat’ta öyle yazıyor” diyebiliyor, soykırım ve cinayetlerini buna dayandırabiliyorlar. Yobazlığın başka bir tarifi varsa anlatsınlar!
Bir de işin ABD boyutu var. ABD de dinin siyasete payanda olarak kullanıldığı bir ülke. Birçok eyaletinde dinsel temellere dayalı evlilik adı altında çocuk tecavüzünün kovuşturulmadığı bir gericilik merkezi. Tamam, bunları yeterli görmediniz diyelim. Önceki gün Trump’ın savaş bakanı unvanını taşıyan psikopat soytarı Hegseth aynen şöyle söyledi: “Şii veya Sünni fark etmez bizim düşmanımız İslamdır!”. Buna yobazlık, fanatiklik demeyecekseniz, neye diyeceksiniz?
İran rejimi gerici, ABD ve İsrail ilerici öyle mi? Yerseniz! Bizim karnımız tok bu palavralara.
Türkiye’deki “İrancılık” meselesine gelince. 1979’u izleyen yıllarda böyle bir kesimin varlığından söz edebiliyorduk. Bunların hâlâ uzantıları olduğu da doğru. Ancak bunların artık ne fikri anlamda ne de kitlesel olarak bir ağırlığı var.
Bu savaşa ve İran’a yönelik emperyalist saldırganlığa karşı olanları “İrancılık”la suçlama tuhaflığı esasen şöyle açıklanabilir. Türkiye’ye, halkına yabancı olmak. Çok nadir eski diplomatların kronik rahatsızlığı budur. Batı’yı bilirler ama Türkiye’yi bilmez, çoğu zaman bununla da gurur duyarlar. “Çok nadir”in altını özellikle çiziyorum. Lonca mantığıyla değil, camiayı içinde bulunduğum 29 yılda hasbelkader tanıdığım için. ABD veya Avrupa hayranlığı, Batı’ya, özellikle de Avrupa’ya aidiyet özlemi gerçektir ama hâlâ Türkiye’nin diplomatlarının ezici çoğunluğu yurtseverdir. Kendisini Avrupalı sanacak kadar şirazesini şaşırmış olanlara nadir rastlanır. Elbette meslekten diplomat olanlardan söz ediyorum. Bakanlığa paraşütle indirilenlerin ne oldukları veya neye inandıkları zaten sır değil.
Batıcı şaşkınların İran’a karşı emperyalizmi desteklemek için sarıldıkları kurgusal “insan hakları” söyleminin sefaletine değinmek bile gereksiz. Filistin’de yüz bin insanın yok edilmesine destek veren ABD ve AB’yi insan hakları konusunda referans almaya kalkışmak ancak patolojik bir durum olabilir.
Yazıyı çok uzattık ama söylenecekler bitmiyor. Benden, bizim mahallede yazıp çizenlerden, yurtseverlerden ve bu halkın emperyalizmden tiksinen geniş kesimlerinden “İrancı” çıkartabilirseniz belki Nobel Kimya ödülünü alabilirsiniz. Hiç olmadı Edebiyat ödülüne razı olur, onunla enayi silkeleme şansı elde edersiniz.
Haydi başka kapıya!
/././
Kaotik çatışma ortamında Çin’in rotası -Sinan Sönmez-
Küresel düzeyde kaotik koşulların sarmaladığı belirsizlik ortamı yoğunluk kazanıyor. Bu karmaşada Çin siyasi yönetimi oldukça sessiz kalarak ihtiyatlı davranmakta ve planlı ekonomide belirlenen hedeflere yönelmektedir.
Kısa bir anımsatma: İki hafta önceki son yazıda Çin konusunda yazmayı sürdüreceğimi belirtmiştim. Geçen sürede ABD ve İsrail işbirliğiyle İran’a karşı sürdürülen emperyalist saldırı ve tehditlerin yoğunluğu arttı. Ortadoğu coğrafyasında yer alan finans merkezi konumundaki her türden servetin de yığıştığı, ABD korumasından emin “yapay devletler” İran’ın hedefi oldu, panik başladı. Ancak sıcak olduğu kadar yanıltıcı enformasyon akışı süreklilik kazandı. Bir kez daha vurgulamak gerekiyor. Trump yönetiminde ABD’nin küresel çapta hegemonya kurmaya soyunduğu yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Trump’ın oyun kurmakta usta bir satranç oyuncusu olmadığı, tahtayı devirebileceği de olasılıklar arasında gözüküyor. Bir başka deyişle küresel düzeyde kaotik koşulların sarmaladığı belirsizlik ortamı yoğunluk kazanıyor. Bu karmaşada Çin siyasi yönetimi oldukça sessiz kalarak ihtiyatlı davranmakta ve planlı ekonomide belirlenen hedeflere yönelmektedir. Bu gelişmeleri dikkate alarak Çin’in konumunu irdelemenin ilginç olacağını düşünerek iki hafta önceki yazıda Çin’i mercek altına almanın anlamlı olacağını belirtmiştim. Konuya yeniden ele almaya çaba göstereceğim.
Çin’deki kalkınma politikasının ısrarlı bir şekilde sürdürülmesinin izlerini geçmişte aramak gerekli gözüküyor. Çin’in kalkınma modeli/politikası için Beijing Uzlaşısı (Beijing Consensus) terimini uygun bulan Çin uzmanı Ramo “Çin’e özgü komünizm” yerine “Çin’e ait özelliklerin eklemlendiği küreselleşme”nin daha uygun bir betimleme olduğunu belirtiyor.1 Çin modelinin Çin’e özgü sosyalizm veya sosyalist piyasa ekonomisi, otoriter hükümet yönetiminde piyasa ekonomisinin sızdığı kapitalizm modeli, piyasa odaklı liberal devlet kapitalizmi veya liberal olmayan, heterojen, rekabetçi bir tür devlet kapitalizmi olarak tanımlandığı da görülüyor. Daha farklı tanımların da yapıldığı oldukça zengin bir yazının mevcut olduğunu belirtelim. Çin’in izlediği kalkınma sürecinin kısaca mercek altına alınması farklı aşamalardan geçildiğini ancak özellikle 1970’lerin sonu veya 1980’lerin başından itibaren genelde izlenen politikaların eklemlendiğini görülüyor. 1978’in sonuna doğru ÇKP Merkez Komitesi’nin 11. Genel Kurul toplantısında, Deng Xiaoping yakın bir gelecekte başlatılacak piyasa eksenli (odaklı) reformları ve piyasaya açılmanın partinin rehberliği ve denetiminde yapılacağını belirtmiştir. Deng Xiaoping felsefesi, koşullara uyum gösterme ve kalkınmaya pozitivist bir yaklaşım olarak izleyen dönemlerde de rehberlik etmiştir.
1980’lerin başlarından itibaren piyasa eksenli reformlar ülkenin sosyal ve ekonomik yapısında radikal nitelikte derinlemesine dönüşümler sağlamıştır. Reformların başlangıç yıllarında tarım ülkesi olan Çin yeni yüzyılın ilk on yıllık dönemi sona ererken sanayide hızla yol almış ve hizmetler sektörü gelişmiş bir ekonomik yapıya sahip olmuştur. Nitekim 1980’lerin başında sınai faaliyetler tekstil, giyim, gıda ve içecek, bisiklet gibi sektörlerde yoğunlaşırken çelik, kimya ve suni gübre sanayilerinde kısıtlı bir üretim yapılmaktadır. 2007 yılında bu yapı radikal biçimde değişerek elektrikli ve diğer tür makinalar, kimya, -kişisel- bilgisayar ve mobil (cep) telefon üretimi önplana çıkacaktır. Elektrikli ev araçları, uziletişim (telekomünikasyon) ve bilgisayar, çelik, finans ve ulaşım araçları sektörlerindeki hızlı gelişme doğrultusunda orta ve üst-orta gelir gruplarının refah düzeyleri yükselmiş ve yoğun olarak metropollere yerleşmişlerdir.
Çin’in ekonomi alanında yakaladığı gelişmenin Beijing Uzlaşısı’nın ortaya koyduğu temel politika ilkeleriyle bağdaştığı görülmektedir. Deng Xiaoping felsefesi ve reformların Beijing Uzlaşısı’na giden yolları açması söz konusudur. Uzlaşı başlıca üç teorem üzerinde yükselmektedir; inovasyona dayalı büyüme/kalkınma, bütüncül ekonomik başarının ölçütü olarak kişi başı gelir artışı ile bölüşümde eşitliğin sürdürülebilirliği ve uluslararası ilişkilerde özgür iradeyle davranma söz konusudur. Sonuncu teorem ABD’ye karşı çıkma, bu bağlamda ABD hegemonyası ve başatlığına karşı asimetrik güç veya kapasiteyi artırma, tüm dünyada, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde Çin’in etkisini yaygınlaştırma anlamına gelmektedir. Bu teoremler uygulanacak somut politikalar için on temel ilke oluşturmuştur. Söz konusu ilkeler; -örnek veya model olabilecek- en iyi uygulamaların yerelleştirilmesi, piyasa ve devletin -optimal- bileşimi (karma yaklaşım), ortak sonuca ulaşmak için esneklik, siyasal haklara saygı, istikrarlı siyasi çevre, özgüven, sürekli yenilenen sanayi, yerel olarak gerçekleştirilen inovasyon, sosyal uyum için ihtiyatlı finansal serbestleşme ve sosyal uyum için ekonomik büyümedir. Ekonomik ve sosyal dönüşümü öngören ve amaçlayan Beijing Uzlaşısı pragmatik olduğu kadar ideolojik içeriğe sahiptir. Kalkınma iktisadının nihai amacı olan sosyal ve ekonomik ilerleme/gelişmeye odaklandığı ölçüde Beijing Uzlaşısı’nın kalkınma model ve politikaları için ölçütler bütünü oluşturduğu ileri sürülmektedir. Bu çerçevede Beş Yıllık Planlar ile ÇKP 18. Merkez Komitesi’nin Üçüncü Genel Kurulu’nda 12 Kasım 2013 tarihinde onaylanan “Reformun Kapsamlı Derinleştirilmesi Konusunda Başlıca Çözümlere ilişkin Karar” ve mevcut başkan Şi Jinping’in 18 Ekim 2017’deki ÇKP 19. Ulusal Kongresi’nde sunduğu rapor yol haritasını gözler önüne sermektedir.
Reform süreci farklı dört politik dönemde uygulanan iki farklı modelle sürdürülmüştür. 1980’li yıllarda (1979-1988 kesitinde) finansal serbestleşme, özel girişimcilik ve siyasi liberalizm yönünde önemli adımlar atılmıştır. Tedrici fiyat serbestliğine gidilmesi işletmeler arasında yapılmış sözleşmeleri değiştirmeyerek ekonomideki mevcut rantları korumuş, üretim planlarında belirtilen düzeylerin aşılması durumunda ise fiyatlarda marjinal serbestleşmeye geçilmiştir. 1990’larda, 1989’dan 2002’ye uzanan dönemde, önceki döneme göre daha devletçi politika izlenmiştir. ÇKP ve hükümet finansal ve siyasi kontrolün sıkılaştırılmasından ve KİT sektörünün güçlendirilmesinden yanadır. 2003 yılından 2012’ye uzanan zaman diliminde devlet güdümündeki ekonomiden piyasa mekanizmalarının kullanıldığı ekonomik düzene geçiş yapılırken devlet denetimi sürdürülmüştür. Ekonomiye kamu kesimi ve piyasa birlikte yön vermeye başlamıştır. Böylelikle birbirini dışlamayan, karşıt olmayan iki sektör ekonomik faaliyetlerin sürdürülmesinde etkin bir role sahip olmuştur. Piyasa mekanizmalarının kullanılmasının ardında yatan mantık, etkin kaynak tahsisinin gerçekleşmesinde gerekli görülen rekabetin sağlamasıdır. Bu tür siyasi yönelim Deng Xiaoping’in çok bilinen deyişiyle “taşları hissederek nehri geçmek” olarak tanımladığı politika önce belirli bölgelerde sınırlı olarak reformları başlatmak, başarı kazanıldıkça reformları yaygınlaştırmak şeklinde ifade edilebilir. Bu özellikleri dikkate alan Çin konusunda tanınmış bir uzman olan Tobias ten Brink “Çin sistemi ‘sosyalizm’ ve ‘kapitalizm’ ilkelerinin basitleştirilmiş melez (karma) denklemidir” yargısında bulunmuştur. Ten Brink’e göre Çin’deki yönetici kadrolar “sosyalizmi ekonomik büyümeyi sürdürmek için gerekli olan her tür araç olarak algılamakta, kapitalizmi de piyasa ile eşanlamlı tutmaktadır”.2 Deng Xiaoping uygulanan politikanın kapitalist veya sosyalist özelliklere sahip olmasından çok uygulamanın “kapsayıcı sosyalist ulusal gücün pekişmesi ve halkın yaşam standartlarının yükseltilmesi doğrultusunda sosyalist üretkenliğin artırılmasına katkısı” üzerinde durmuştur. Piyasa mekanizmasının giderek artan kullanımı 2012 yılında ÇKP genel sekreterliğine, ertesi yıl da Çin Halk Cumhuriyeti başkanlığına seçilen Şi Jinping döneminde gerçekleşmiştir ve bu süreç devam etmektedir.
Şi Jinping’in 19. ÇKP Ulusal Kongresi’nde sunduğu yazılı metin kalkınma modelinde planlanan yeni aşamaları, geleceğe ilişkin öngörüler ve beklentileri, topluma ve ekonomiye yönelik model oluşturmada ÇKP’nin rolünü aydınlatmaktadır. Bu bağlamda politik yönelim “yeni düşüncelere dayalı yeni dönem” sloganının özetlediği Çin’e özgü sosyalizmdir. Uzun erimde belirlenen hedef doğrultusundaki dönüşüm ÇKP rehberliğinde gerçekleştirilecektir. Başkan Şi partinin her zaman karar verici konumunda olduğunu açıkça belirtmektedir: “Düşün, üzerinde yükseldiği Marksizm-Leninizm, Mao Zedung fikriyatı, Deng Xiaoping Kuramı, Üç Temsilci Kuramı ve kalkınmaya bilimsel bakışı zenginleştirecektir. Düşün, Marksizmin Çin koşullarına uyumunu tamamlayarak son başarısını göstermektedir”. Kısaca Çin’de uygulanan model komünist parti rehberliğinde plan ile piyasanın uyumuna dayanmaktadır.
Başkan Şi ÇKP’nin önceki lider kadrosundan 100. yıldönümü için iki ekonomik hedef devralmıştır. İlki ÇKP’nin kuruluşunun 100. yıldönümü olan 2021 yılında yoksulluğu ortadan kaldırarak “makul refah toplumu” inşa etmektir. İkincisi ise Çin Halk Cumhuriyeti’nin 100. kuruluş yıldönümüne denk gelen 2049’da ülkeyi “tamamıyla gelişmiş” bir konuma ulaştırmaktır. Bu doğrultuda iki aşamalı bir kalkınma planının uygulanması kabul edilmiştir. İlk dönem 2020’den 2035’e, ikincisi 2035’ten 21. yüzyılın ortasına uzanmaktadır. İlk aşamada amaç Çin’i “müreffeh, güçlü, demokratik, kültürel olarak ileri, uyumlu ve güzel” bir ülkeye dönüştürmektir. Diğer bir ifadeyle “büyük, güçlü sosyalist ülke” hedeflenmektedir. İkinci aşamada dengesiz ve eksik gelişme nedeniyle ortaya çıkacak sorunların geniş ölçekte halkın “eşitlik ve adalet, güvenlik, daha iyi bir çevre”ye olan ihtiyaçlarının giderilmesiyle çözüme kavuşturulması hedeflenmektedir.
1 Ramo, J. C. (2004),The Beijing Consensus, Foreign Policy Centre, Mart. https://fpc.org.uk/publications/the-beijing-consensus/
2 ten Brink, T. (2011). Institutional change in market-liberal state capitalism: An integrative perspective on the development of the private business sector in China, MPIfG Discussion Paper 11/2.
/././
soL





















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder