soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Mart 2026-

TKP'den NATO’ya yanıt: 'Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız!' 

Ankara Beştepe’de Temmuz ayında zirve yapmaya hazırlanan NATO’nun “100 gün kaldı” paylaşımına TKP’den yanıt geldi: “Şimdiden ilan ediyoruz: Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız!”. TKP 4 Nisan'da NATO’nun kuruluş yıldönümünde yurttaşları Ankara’da sokağa çıkmaya çağırıyor.

Dünyanın en büyük terör örgütü NATO 2004 yılından sonra ikinci kez ülkemizde zirve toplamaya hazırlanıyor.

7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara Beştepe’de düzenlenecek NATO Zirvesi’ne 100 gün kaldığına dair bir paylaşım bugün NATO’nun resmi sosyal medya hesaplarından yapıldı.

Paylaşımda “Ankara’da düzenlenecek 2026 NATO Zirvesi'ne 100 gün kaldı” denilirken, NATO zirvelerinin “ittifakın karşı karşıya olduğu önemli konularda kararlar almak üzere” toplandığı belirtildi, Türkiye’nin 2004’teki zirveden sonra ikinci kez bir NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapacağı hatırlatıldı.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) NATO’ya “Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız” uyarısında bulundu.

NATO’nun paylaşımını alıntılayan TKP'den yapılan açıklamada şöyle denildi:  Şimdiden ilan ediyoruz: Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız! Dünyanın en büyük terör örgütü NATO’ya geçit vermeyeceğiz. NATO’yu ülkemizden söküp atmak için 4 Nisan’da Ankara’da bir araya geleceğiz.” 

Şimdiden ilan ediyoruz: Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız!  Dünyanın en büyük terör örgütü NATO’ya geçit vermeyeceğiz. NATO’yu ülkemizden söküp atmak için 4 Nisan’da Ankara’da bir araya geleceğiz.  https://t.co/Ge2cbL9ydL https://t.co/W8WsHyFP0X — TKP (@tkpninsesi) March 29, 2026

NATO'nun kuruluş yıldönümünde Ankara'da yürüyüş: 'Ülkemizden söküp atacağız'

TKP önümüzdeki hafta sonu NATO’nun kuruluş yıldönümü olan 4 Nisan'da Ankara’da sokağa çıkacağını duyurmuştu.

Eylem 4 Nisan Cumartesi günü saat 18.30’da Kolej'de başlayacak.  Buradan Sakarya Meydanı’na düzenlenecek yürüyüşün ardından saat 19.00’da basın açıklaması yapılacak. TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın da katılacağı eylemde bir ağızdan "NATO'yu ülkemizden söküp atacağız!" denilecek. Emekçilere ve yurtseverlere çağrı yapan TKP eylem duyurusunda şu ifadelere yer verdi:  Dünyanın en büyük terör örgütü NATO'nun kuruluş yıldönümünde Ankara'da yürüyoruz! 4 Nisan Cumartesi günü saat 18.30'da başlayacak yürüyüşe 'NATO'yu ülkemizden söküp atacağız!' diyen tüm Ankaralı emekçileri, yurtseverleri davet ediyoruz.”

Frontal lob ve boğazımıza geçirilen NATO ilmeği -Engin Solakoğlu- 

Temsil eder gibi yaptıkları halkın Boğazlar üzerindeki egemenliğini yabancı devletlere devretmeye kalkışanlar, şahsi kurtuluş kaygıları sebebiyle Türkiye halkını İran halkıyla boğazlaştırmaya yeltenenler hesabı da yine o halka verirler. Bu bir temenni değildir. Mutlaka verirler.

Bu hafta birbiriyle bağlantılı gördüğüm iki konuyu açmaya çalışacağım. Kısa olmayacak. İlle de okuyacağım diyorsanız, yanınıza büyükçe bir bardak çay ya da kahve almanızı öneririm.

Frontal lobun yediği herzeler

İran’a yönelik emperyalist saldırı birinci ayını doldurdu. İran salt savaş alanında değil, siyaset ve propaganda konusunda da düşmanlarına kök söktürüyor.

ABD-İsrail ikilisinin ya da son zamanlarda kullanmayı tercih ettiğim deyimle, İsrail Birleşik Devletleri’nin ise bocaladığını görüyoruz. Savaşın sonu ne olur bilemeyiz ama şunu itiraf etmek zorundayız: İran hepimizi şaşırttı ve şaşırtmaya devam ediyor. Daha önce yaşamadığımız türden  bir savaş manzarası karşısındayız.

“Daha önce yaşamadığımız” tanımına sokabileceğimiz bir gelişme İsrail’den. İsrail Genelkurmay Başkanı Zamir soykırımcı güruhun içe doğru çökmesi riskinden söz ediyor. Gazze’de çoluğu çocuğu katledip insanlık suç teşkil eden marifetlerini sosyal medyada paylaşacak kadar keyif alan askerleri savaşın bu yeni evresinde bitap düşmüşler. Bu suç çetesinin başındaki Zamir “bana yeni asker bulun” diyor. Filistin ve Suriye’de işgali sürdüren, Lübnan’da ilhak amaçlı bir saldırı yürüten üniformalı haydutlara takviye gerekiyormuş. Bu bir yandan beklenebilecek bir durum ama Zamir’in zırlamasının asıl sebebinin Lübnan’ı savunan direniş, Hizbullah olduğu açık. Şu ana kadar verilen sayılarda abartma payı bulunduğunu varsaysak dahi İsrail kara ordusunun Lübnan’da büyük kayıplara uğradığı anlaşılıyor.

İsrail Birleşik Devletleri’nin Washington cephesinde ise bir tür manyaklık hali hüküm sürüyor. Trump’ı daha sonra ele alacağız ama önce diğerlerine bakalım.

İran savaşının ilk haftalarında pek de ön saflarda gözükmeyen Rubio zuhur etti. En iyi bildiği işi yapıp büyük bir ciddiyetle savaş yalanlarını art arda sıralıyor. Bana sorarsanız savaşı değil, sonrasını düşünüyor. İran konusunda yaşanacak bir başarısızlığın 2028 yılında aday olmayı düşündüğü Başkanlık seçimlerine yapabileceği olumsuz etkilere kafa yoruyor.

Başkan Yardımcısı Vance başka bir alemde. İranlıların müzakere edilebilir Amerikalı olarak kabul etmesinin ardında yatan sebebin Cumhuriyetçi mafya bünyesinde savaş ve İsrail konusunda yaşanan görüş ayrılıklarını derinleştirme isteği olduğu söyleniyor. Bana kalırsa odaklanma zorluğu çeken düz bir salak olmasının da payı var. Vance önceki gün, İranlıların nükleer intihar yeleği imal ettiklerinden söz etti. Sonra bu sözlerinin yeterince ahmakça olmadığını düşünmüş olmalı ki, dün UFO’lar hakkındaki görüşlerini açıklama ihtiyacı duydu. Uzaylıların şeytani varlıklar olduğunu düşündüğünü söyledi. Bu son cümledeki en iddialı sözcük “düşünmek” olsa gerek.

Trump’ın Savaş Bakanı Hegseth’in konuşma ve davranışları Türkiye’de aşina olduğumuz bir durumu gösteriyor. Yetenek ve kapasite bağlamında altından kalkamayacakları görevlere getirilenler, eksikliklerini insanlıktan ve asgari ahlakî standartlardan uzaklaşarak, bir de kendilerini o göreve getirenlere olmadık şekillerde yaranarak gidermeye çalışırlar.

Çete liderine geldik. Trump’ın hayatına dair filmi (The Apprentice-2024) izlerseniz karşınızda, gençliğinden itibaren düz kötü bir adam olduğunu öğrenmiş olursunuz. Epstein skandalındaki rolüne değinmeye bile ihtiyaç duymuyorum. Standart bir patron. Irkçı, faşizan eğilimli, kadın düşmanı, bencil, empatiden yoksun, kötücül vs.. Kendisine tek standart olarak belirlediğini söylediği kişisel ahlâkı zaten mevcut değil. Bunların hepsini biliyoruz. Trump’ın genel özelliklerini yazıp “enter” tuşuna bastığınızda karşınıza ilk gelen teşhislerden biri narsisizm.

Yalnız son birkaç gün içinde ağzından püsküren herzeler sanki zamanla gelişen ikinci bir hastalığa da işaret ediyor. Tıp biliminin profesyonelleri, özellikle de nörologlar beni bağışlasınlar. Bu konulara kişisel merakım olduğu için haddimi biraz aşacağım. Anglo-saksonların deyimiyle düzeltilmeye (I stand to be corrected) hatta azar işitmeye de hazırım.

İran’a karşı yürütülen emperyalist saldırının müsebbipleri, Gerald Ford uçak gemisindeki hasarlara dair sürekli "yangın", "kaza" gibi gerekçeler dile getiriyor, geminin savaş bölgesinden bu yüzden uzaklaştığını söylüyor. Hasarlar neden kaynaklıdır tam bilmiyorum. Bunun fazla bir önemi de yok. Sonuçta koca gemi kaçmış. Bu da tartışmasız bir rezalet ABD için.

Trump’ın söylediklerinin yarısını o gemide görevli bir başçavuş söyleseydi askeri mahkemenin yolunu tutmuştu. ABD Başkanı utanç verici boyutta bir askeri sırrı gözünü kırpmadan ifşa etti. Bunu sadece narsisizmle açıklamak ya da kimilerinin yaptığı gibi kurduğu büyük oyunun içinde yer alan kurnazca bir hamleyle açıklamak mümkün değil.

İkinci örnek ise, Suudi Veliaht Prensi Bin Salman’ın Trump’ın bedeninin gerisiyle girdiği etkileşime dair sözleri. Bu arada, isnat edilen eylemin şeklinin değil ama özünün doğru olduğuna kimsenin kuşkusu yok. Trump yağcılık veya yalakalık da diyebilirdi ve bu yine murat edilen aşağılama etkisini yaratırdı. Ancak o durumu en galiz ifadelerle açıkladı. Bu normal değil.

Son birkaç güne sığan bir iki örnek daha var. Bir tanesi canlı yayında bir televizyon sunucusuna yönelik sözlü sarkıntılık, bir diğeri konuşması sırasında “istediğiniz konuda konuşabiliriz, örneğin seks” deyivermesi. Bu noktada evlilik görünümlü çocuk tecavüzü dahil her türlü pisliği yaptıkları halde görünüşte ahlakçılığı kimseye bırakmayan evanjelist kilise ve benzeri yobaz toplulukların Trump’ın en güçlü destekçileri olduğunu akılda tutalım lütfen. Daha açık bir deyişle bu yaptıkları siyaseten işine yarayacak eylemler gibi görünmüyor.

Bence Trump’ın beyin filtreleri devre dışı kalmış. “Ağzına geleni söylemek” deyiminin tıbbi açıklaması sanırım bu.

Yakın çevremde tanık olduğum kimi olaylardan da yararlanarak ve daha önce okuduklarımdan aklımda kalan beyindeki filtreler meselesinin süzgecinden geçirerek internette  yapay zekâ destekli bir arama yaptım. Karşıma aşağıdaki tanım çıktı:

Beyinde filtrelerin (bilişsel/duyusal inhibisyon) kalkması; dürtü kontrol bozukluğu, uygunsuz davranışlar ve aşırı uyarılma ile sonuçlanan, genellikle frontal lobun işlevini yitirdiği durumlardır. Başlıca nedenleri Alzheimer, demans, Huntington hastalığı, frontotemporal demans, beyin tümörleri/travmaları, epilepsi ve MS (Multiple Skleroz) gibi nörodejeneratif veya yapısal rahatsızlıklardır.”

İsrail Birleşik Devletleri’nin emperyalist saldırganlığının kişilerle ilgili olmadığı, İsrail’in başında Ehud Olmert, ABD’nin başında Kamala Harris olsaydı da bu savaşın bir şekilde yaşanacağı sorgulanamaz bir gerçek.

Yalnız birkaç hafta içinde nükleer bir eşiği geçme ihtimali bulunan bu savaşı çıkartan ve sürdüren sarı boyalı primatın “frontotemporal demans”tan mustarip olduğu sonucuna vardım ben. Kendisine değil ama dünyaya acil şifa diliyorum.

Boğazımıza geçirilen NATO ilmeği

Geçen hafta da değindiğim İrancılık tartışmasına giren eski meslektaşlarımdan birisi secaat arz ederken “sicilli NATO düşmanları”ndan söz etmişti. Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi mecazi. Belki bilinen, tanınan anlamında kullanmıştır. Olabilir. Diplomatlardan sadece yabancı dillere değil, kendi dillerine çok hâkim olmaları beklenir. Emekli büyükelçi bu terimi kullanarak bir olasılıkla zevahiri kurtarma çabasına anlatım zenginliği kazandırmak istemiştir. İkinci anlam ise biraz daha vahim. Sicil devlet memuriyetinde bayağı önemli bir kavramdır. Dışişleri özelinde bunun yazılı olanı ve sözlü olanı da mevcuttur. Sözlü olanına koridor sicili denir ki, çoğu zaman koridor sicili yazılı sicil dosyasından daha belirleyici olur. Şayet bu durum geçerliyse, emekli meslektaşım “biz sizin kimler olduğunuzu biliyoruz, hesabınızı tutuyoruz” demek istemiş olabilir. Bir tür tehdittir ama ciddiye alacak değiliz.

Hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın ben o “sicilli NATO düşmanlarından” biriyim. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve dünyanın bir yurttaşı olarak, NATO’ya düşman olmamayı iki şekilde açıklarım. Birincisi NATO ve NATO düzeninden doğrudan nemalanmak veya nemalanma beklentisi taşımak, ikincisi cehalet.

NATO emperyalizmin terör örgütüdür ve uyguladığı şiddet salt NATO’nun düşman bellediği diğer devletleri değil, aynı zamanda ve bazen daha da çok üye devletlerin haklarını hedef alır. NATO üye devlet halklarını değil, sermaye düzenini korur, o düzenin bekasına hizmet eder.

NATO Türkiye ve dünya halklarının başına örülmüş bir sermaye çorabıdır. Savaşla öldüremediği zamanlarda, boğarak, nefessiz bırakarak öldürür.

Şimdi o NATO, yıllardır soluksuz bıraktığı Türkiye halkının boğazına bir ilmek daha atmaya hazırlanıyor.

Virajı biraz geniş alacağım zira konu önemli.

26 Mart günü İstanbul Boğazı girişinde saldırıya uğrayan ve ağır hasar alan 140 bin ton ham petrol yüklü “Altura” adlı İstanbul merkezli Pergamon Denizcilik şirketine ait tanker konusu elbirliğiyle örtbas edildi.

Rusya’nın Novorossisk limanından hareket eden ve İstanbul Boğazı'ndan geçmeye hazırlanan tanker boğazın Karadeniz girişine yaklaşık 14 deniz mili mesafede saldırıya uğramıştı. Saldırının eşzamanlı olarak bir SİHA ve bir İnsansız Deniz Aracı tarafından gerçekleştirildiği sanılıyor.

Saldırı, resmi makamlar, ana muhalefet partisi ve ana akım medyada karartıldı ve çarpıtıldı. Batılı haber ajansları ve onların Türkçe uzantıları haberi başta “tanker drona çarptı” tadında vermişlerdi. Ertesi gün ise mesele geminin makine dairesinde bir patlama olduğuna indirgendi ve yavaş yavaş gündemden buharlaştırıldı.

Pakistan’da iki balıkçı gemisi çarpışsa resmî açıklama yapan Dışişleri Bakanlığı da bu konuda sadece soruya cevap formatında bir metin paylaştı. Metinde “saldırının büyük endişeyle karşılandığı, uluslararası hukuka aykırı olan bu ve benzeri saldırıların bölgede ciddi riskler oluşturduğu” belirtildi. Saldırı kınanmadı, kimden geldiği belirtilmedi. Ana muhalefet CHP’nin anlı şanlı dış politika ağızlarından da anlamlı bir ses çıkmadı.

Bu arada NATO üyesi olan Türkiye’nin en kalabalık kenti ve ekonomisinin can damarı olan bir bölgede kıyameti yaşatabilecek olan bu saldırıya NATO da tepki vermedi. Aynı NATO uzaydan giden ve hiçbir şekilde Türkiye’yi hedef almayan füzeleri vurup “müttefikimizin yanındayız” demeyi biliyordu ama bu konuda lâl oldu.

Neden? Çünkü saldırı doğrudan veya dolaylı olarak NATO kaynaklıydı.

Hatırlanacağı üzere geçen Aralık ayında NATO Rusya’ya karşı aldığı asimetrik savaş yürütme kararının ardından Karadeniz’de üç tanker Türkiye açıklarında Ukrayna’nın saldırısına uğramıştı. Geçen hafta da ABD yapımı bir insansız deniz aracı mühimmatla yüklü olarak Ordu’nun Ünye ilçesinde kıyıya vurmuştu. Dahası da var ama uzatmayalım.

Denizcilik sektöründe çok sık rastlanan şekilde son iki yıl içinde üç kez isim ve sahip değiştiren gemi, İsrail Birleşik Devletlerinin ortak suikastı sonucu öldürülen İran Savunma Konseyi Genel Sekreteri Ali Şamhani’nin oğluna ait olduğu gerekçesiyle geçen yıl Ekim ayında AB yaptırım listesine dahil edilmişti. Gemi ABD, İsviçre, Ukrayna ve İngiltere’nin de kara listesinde bulunuyordu.

Özellikle Rusya-Ukrayna savaşından sonra ABD ve saz arkadaşları kafalarına göre yaptırım listeleri düzenlemeye başladılar. Rusya’nın “gölge” filosu, İran’ın “gizli” tankerleri, Venezuela’nın “çok ayıp” petrol sevkiyatı filan derken, ticari gemilere saldırmak, bunlara el koymak adet haline geldi.

İran uğradığı emperyalist saldırıya karşı Hürmüz Boğazı’ndaki denetimini sıkılaştırınca seyrüsefer serbestliğinin kısıtlanmasından yakınan “medeni” Batı’ya atış serbest ne de olsa! Haydutluğunu geniş bir alanda icra eden ABD’nin yanı sıra son birkaç ay içinde Fransa Akdeniz’de, Belçika da Atlantik Okyanusu’nda Rusya bağlantılı olduğunu iddia ettikleri tankerlere el koymuşlardı.

Bu geminin de şu ya da bu ülkenin kafasına göre ilan ettiği yaptırım listelerinde bulunması  bölgede yaşayan milyonlara ve bütün bir ekosisteme kasteden böyle bir saldırının olağan karşılanmasını ve örtbas edilmesini gerektirmiyor.

Boğazımıza geçirilmekte olan NATO ilmeğine gelmeden bu saldırının ortaya koyduğu üç olguyu anımsatalım. Birincisi Karadeniz’de 12 mil olan karasularımızın az ötesinde yaşanan bu saldırıyı önceden tespit, önleme ve caydırma yeteneğinden yoksun olduğumuz. İkincisi NATO’nun kendi gündemi uğruna bu ülkede yaşayanların güvenliğini sağlamak bir yana hayatlarına kastetmekten çekinmediği. Üçüncüsü ise harita boyamakla ve üstüne bayrak iliştirmekle Mavi Vatan yaratılmadığı. Nasıl 100 km yükseklikten geçen bir füze hava sahamızı ihlal etmiş sayılmıyorsa, 14 mil açıkta yaşanan bir saldırı da mavi,  yeşil ya da kahverengi “vatan”a karşı yapılmış olmuyor. Elbette bu tanker saldırısının Türkiye’ye bir mesaj niteliği taşımadığı anlamına da gelmiyor.

Biz mesajın ne olduğu üzerine düşüneduralım, yanıt yine NATO’dan geldi. Adana’da konuşlanacak yeni NATO kolordusunun üzerine bir de İstanbul Boğazı’nda, Anadolu Kavağı’nda İngiltere ve Fransa'nın başını çektiği koalisyon üzerinde NATO taşeronu bir Deniz Unsur Komutanlığı kurulacağı “müjdelendi”. Bunun üzerine bir de, NATO/Epstein sermaye düzeninin köşe taşlarından siyonizm destekçisi BlackRock şirketinin CEO’sunun Akepe Genel Başkanı’yla görüştüğü duyuruldu.

Boğaz girişinde NATO saldırısı, Boğaz’a NATO deniz “unsuru” üssü ve Blackrock... Bir yandan da yanı başımızda süren emperyalist saldırı. O saldırının İsrail Birleşik Devletleri’nin “zafer”iyle bitmesi için Türkiye’nin etkin katkısına duyulan “yakıcı” ihtiyaçla yan yana okunduğunda şifre çözmeye veya derin jeopolitik analizlere gerek kalmıyor.

Emperyalizm ve NATO’su boğazımıza bir ilmek geçirip soluksuz kalana kadar sıkma niyetini ortaya koyuyor. Olağan koşullarda NATO üyesi bir Türkiye dahi bu baskıya direnebilir ve o ilmeği sahiplerinin eline tutuşturabilirdi.

Bununla birlikte İran saldırısındaki Akepe tutumu olağan koşullar altında bulunmadığımızı gösteriyor. Kendi tabanı da dahil, Türkiye’de yaşayanların ezici çoğunluğunun savaşın dışında kalma isteği sebebiyle yoğurdu üfleyerek yediği görüntüsü veren Akepe iktidarı birçok zaman yaptığı gibi içeriye başka dışarıya başka bir hikâye anlatma peşinde. Erdoğan, Kalın, Fidan üçlüsü emperyalist saldırıdan söz ederken ABD’nin adını dahi telaffuz edemiyor. İsrail aşağı, İsrail yukarı. En ileri gidebildikleri nokta, İsrail’in ABD’yi sürüklediği söylemi. Bir aşamada Trump’ın “kandırıldık, Allah affetsin” demesini bekliyorlar sanırım. Onlar da biliyorlar aslında gerçeği ama ABD-Akepe ilişkilerinde iki ülke arasındaki alışılmış hiyerarşiyi de aşan bir durum olduğu çok belli.  Buna bir de “frontal lob”daki işlev bozukluğu olgusunu eklersek, kaygının derinliğini tartabiliriz.

İşin bir de Montrö boyutu var. Uluslararası anlaşmaların metinleri, özellikle de Montrö gibi özgül, teknik unsurlar barındıranlar ebedi değildir. Hükümlerin kimileri zaman içinde kapsayıcılık niteliklerini yitirebilirler. Nitekim savaş teknolojisindeki değişimin Montrö’yü nasıl etkilediğini görüyoruz. 1936’da akıllarda dahi olmayan silah teknolojileri bugün karşımızda.

Bununla birlikte, uluslararası anlaşmalar ve sözleşmeler sadece ana metinle var olmazlar. Bunların bir de özü veya ruhu (essence) vardır. Montrö’deki gemi tipleri, tonaj sınırlamaları gibi unsurlar demode de olsalar, sözleşmenin ruhu, özü, ana maksadı değişmez.

Montrö Marmara ve Boğazlar Sözleşmesi'nin ruhunun dayandığı temel ilke ev sahibi ülke, Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler ve diğerleri ayrımıdır. Bunların yetki, sorumluluk ve hakları arasında net bir hiyerarşi bulunur. Türkiye NATO ülkesi olduğu için, sözleşmeyle tanımlanan Boğazlar üzerindeki hak ve yetkileri NATO üyelerinin tamamına veya NATO’ya  devredilmiş olmaz. Keza Karadeniz’e kıyısı bulunan diğer 2 NATO ülkesinin sözleşmeden kaynaklanan hak ve çıkarları otomatik olarak NATO’nun kıyıdaş olmayan diğer ülkelerine  ait hale gelmez.

Ancak... Evet, ancak. Uluslararası ya da çok taraflı  anlaşma ve sözleşmelerin dayandığı bir başka temel ise “iyi niyet (bona fide-burası ‘bakın ben Latince de biliyorum ukalâlığı yapılan bölüm)” ilkesidir. Niyetini bozan ülke her haltı yiyebilir. Sözleşmede gemi tipleri arasında insansız deniz araçları (İDA) sayılmadığı için 20 bin ABD İDA’sına boğazdan geçiş izni verebilir, yine sözleşmede NATO zikredilmediği için, Boğaz’a NATO üssünü açtım, egemenliğimin bir kısmını devrettim diyebilir.

O durumda diğer taraf, kıyıdaş ülkeler ve özellikle de Montrö’nün Türkiye’den sonraki en önemli muhatabı Rusya tepki gösterir veya göstermez. Bizi birincil derecede ilgilendirecek kısım da o değildir.

Temsil eder gibi yaptıkları halkın Boğazlar üzerindeki egemenliğini yabancı devletlere  devretmeye kalkışanlar, şahsi kurtuluş kaygıları sebebiyle Türkiye halkını İran halkıyla boğazlaştırmaya yeltenenler hesabı da yine o halka verirler.

Bu bir temenni değildir. Mutlaka verirler.

Yeni SOL: Beşinci kol -Serdal Bahçe- 

Yeni SOL’un artık “Sol” olmadığını birilerinin söylemesi gerekiyordu ve zaten çok uzun bir süredir söylenmekteydi. Ama İran’a saldırıya yönelik Yeni SOL tepkiler bunun sadece akademik ve düşünsel bir gereklilik olmadığını, aynı zamanda siyasal bir zorunluluk olduğunu da ortaya koydu.

1960 yılında kuruldu New Left Review (Yeni Sol Bülten) dergisi. Şimdi web sitesinde kendi tarihini anlatırken 1956 yılının dönüm noktası olduğunu vurgulamaktadır dergi çevresi. 1956’da hem Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millîleştirmesinin üzerine İngiltere-Fransa-İsrail ortak müdahalesi geldi hem de Macaristan’daki karşı-devrim çabası Sovyetlerin müdahalesiyle sonlandırıldı. Kısacası dergi çevresi hem kapitalist emperyalist gericiliğin hem de onların deyimiyle “yozlaşmış” ya da “bürokratikleşmiş” sosyalizmin müdahalelerinin yeni bir sol anlayış için zemin oluşturduğunu ve kendilerinin bu yeni arayışın ürünü olarak doğduğunu belirtmektedir. Neticede hem kapitalizme hem de sovyet sosyalizmine mesafeli bir yeni sol anlayış doğmuştu.

Dergi daha ilk sayısından “İngiliz işçi sınıfının derdi ne?” sorusunu sorarak başladı yayın hayatına. Öyle ya, eğer Marx’ın ve tilmizlerinin beklentileri doğru olmuş olsaydı en gelişmiş kapitalist ülke olarak İngiltere’nin işçi sınıfının tarihsel devrimci rolünü ifa etmesi, ona uygun davranması gerekirdi. Oysa İngiliz işçi sınıfı çok erken tarihlerde kendi burjuvazisiyle uyuşmuştu. Uyuşmak iki anlama da gelmekteydi; hem burjuvazinin oyununun kurallarını kabul etmişti, hem de devrimcilikten uzak bir mayışma, tembelleşme emareleri göstermişti. Peki ama neden böyle olmuştu? Dergi bu sorunun cevabını bulmayı kendine amaç edindiğini açıklamıştı, ama bulamadı. Başta Marksizmin kara suları içinde bu cevapları aradı ama bulamayınca başka kara sularına yöneldi. Giderek Marx’ı kovdu ve başka mahallenin azizlerine yöneldi. Bir süre sonra da aramayı bırakıp kestirmeden işçi sınıfının, Marx’ın beklentisinin aksine, tarihsel özel bir rolünün olmadığına karar verdi. Böylece Yeni “Sol” giderek anti-marksist bir solu ifade etmek için kullanılmaya başlandı.

Daha sonra bu Yeni SOL başlığının ya da şemsiyesinin altına pek çok başka akımlar da girmeye başladılar. Aslında Yeni SOL, yeni bir tanımlama da değildi, tanımlamanın tarihi daha eskilere dayanıyordu. Ama bir süre sonra anti-marksist, anti-sovyetik tüm akımları altında toplayan geniş bir şemsiyeye dönüştü. Sovyet sosyalizminin intiharından ve leninist parti ve örgütlenme pratiklerinin gözden düşmesinden sonra şemsiyenin altındaki nüfus giderek büyüdü. Başarısız olduğu kabul edilen marksizmin ve sovyet sosyalizminin uzağındaki tüm sol akımlar için sığınılacak sıcak bir yuva sağladı.

Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra hem moral hem de fiziksel olarak güçlenen Yeni SOL hemen “biz demiştik”çi, “kaba ekonomizm ile hesaplaşılmalı”cı, “demokrasisiz sosyalizm olmaz”cı, “toplum mühendisliğini amaçlayan büyük (grand) anlatıların mahkum edilmeleri gerekir”ci bir hatta savruldu. Başlarda pek coşkulu idiler; içinde Marx’ın, Engels’in, Lenin’in ve Stalin’in olmadığı, daha özgürlükçü, daha az mekanik, daha az indirgemeci, daha kapsayıcı bir sosyalist anlayışı inşa edecekleri beklentisi vardı. Bu süreçte kuramsal bakış açısını ve bu bakış açısına uygun dili değiştirerek marksizmi kovmak ve yenisini kurmak gibi iddialı bir hedefleri de vardı. Marx’ı kovdular, amma velakin yerine bir şey koyamayınca ortaya çıkan, “Sol” da olmayan bir garip yapı oldu. Yeni SOL ile ilgili olarak vurgulanacak ilk belirleme budur; kuramı olmayan zavallı bir çorbadır. 

Peki ama neden bu yazının konusu oldu Yeni SOL? İki nedenle. Birincisi İran’a Amerikan emperyalizmi ile İsrail faşizminin ortak müdahalesi bu yeni solun hem yeniliğini hem de solculuğunu test eden bir ortamı yarattı. İkincisi de, bir süredir Türkiye’de bir dergi çevresi ve onun yazarları hakkında devam eden tartışmadır. Biz bu ikincisiyle doğrudan ilgilenmiyoruz. Zaten bolca yazıldı çizildi. Bu yazıda Yeni SOL’un genel olarak bazı niteliklerinden bahsedeceğiz.

Bu vasıflardan ilkinin ciddi anlamda kuramsızlık olduğunu söylemiştik. Yanlış anlaşılmasın, bu akımın önde gelen yazarları entelektüel ve kültürel olarak çok deruni yazarlardır. Çok gösterişli bir şekilde yazmakta ve gösterişli bir şekilde sunmaktadırlar. Bu konuda bir şüphemiz yok. Ama kuram da yok. Malum Marx’ı ve diğerlerini kovduktan sonra arayışa çıktılar. Pek çok isim ve bu isimlere ait kuramsal çerçeve denendi, ama yeni bir kuramsal bakış açısı üretemediler. Weber, Nietzsche, Polanyi, Durkheim, Spinoza, Foucault, Kant; neyse şimdi hepsini saymayalım, liste çok uzun. Ama olmadı, bugün Yeni SOL’un üzerinde konuştuğu konular hakkında derli toplu analiz yapmaya el verecek bir kuramsal altyapısı yok. Ortaya sürülenler ise yamalı bohça formunda, kitsch tadında.

Yamalı bohça türünden bir kuramsal altyapıdan türetilen ve insanlığın güncel sorunlarına cevap niyetine sunulan argümanların bir bütün olmadığını söylemek malum olanı bildirmek anlamına gelecek. Sokak diliyle dün dediğini bugün reddeden, hatta bir önceki paragrafta kelam ettiğini bir sonraki paragrafta yalanlayan garip bir anlayış doğdu. Üstelik bu anlayışın kendisi oldukça apolitik bir tarza da yol açtı. Tutarlı cevap vermeyince tutarlı ve keskin bir politik hat da tutturulamadı. Örneğin bu cenahın kimlik sorunlarını, toplumsal cinsiyet düzeyindeki eşitsizlikleri, çevre ve iklim sorunlarını, anayasal ve siyasal düzen sorunlarını ele alış tarzlarına bir bakın.

Bu son dediğimiz Yeni SOL’un ikinci ayırt edici niteliğini de ortaya sermektedir. Malum bunlar grand/totalist (bütünlükçü) bakış açılarını yekten reddettiler ya şimdi her sorunun kendine ait bir dünyası olduğunu savunmaktalar. Örneğin Kürt sorunu ile Türkiye kapitalizminin sınıfsal ve toplumsal sorunları arasında bir ilişki yoktur bunlara göre. İkisi ayrı dünyaların sorunlarıdır. Böylece bir dünyada solcu, ötekinde sağcı, berikinde liberal, şu en sonda gördüğünüzde de muhafazakâr hatta İslamcı olma şansını elde etmiş oldular. Bunun politik getirisi de oldu. Artık herkesle birlikte olabilecek, herkesle iş tutabilecek hale geldiler. Çevre sorununda liberal, gelir dağılımı sorununda solcu olabilmek müthiş bir manevra alanı yarattı.

Peki birileriyle birlikte olmak gerekiyor muydu? Gerekiyordu çünkü hatırlayın başta alternatif, daha özgürlükçü, daha demokratik bir sosyalizmi kurmak için yola çıkmışlardı. Şimdi utansalar da o zaman vaatleri pek büyüktü. Şimdi apolitik olsalar da o vakitler politik olma yeminiyle yola çıkmışlardı. Ama kendi politik öznelerini yaratamadılar tabii ki. Çünkü leninist parti ve benzeri örgütlenme pratiklerinden uzak durmaya söz vermişlerdi ama onların yerine de bir şey koyamadılar. Oysa siyaset örgütlenmek demekti. Kendileri yaratamayınca başkalarının örgütlenmelerine maydanoz oldular. Bir dönem Yeni SOL’un gözleri Meksika’daki Zapatista isyanındaydı. Sonra bu gözler yavaşça Seattle’daki anti-küreselleşmeci isyana, sonra da küreselleşme karşıtı başka kitle hareketlerine kaydı. Hatta o vakitler bunun kuramını bile yapmaya çalıştılar, gerçek bir kuram değildi ortaya çıkan tabii ki. “İktidarı hedeflemeyen sol”, “yeni kitle hareketleri”, “tavandan değil tabandan gelen örgütlenme”; daha bir sürü süslü, albenili tanımlama ürettiler. İktidarı hedeflemeden, alttan alta sermayeyi reforma zorlayarak yaşadığımız dünyayı değiştirmek gibi bir hayalleri vardı. Bu yol tutsaydı tepeden inmeci sovyetik/leninist yolun ne kadar yanlış olduğunu da gösterebileceklerdi. Olmadı, sermaye bunları takmadan gemisini, lokomotifini yürüttü. İktidarı hedeflemeyen solun “iktidar”sız sol olduğunu ve “iktidar”sızlığın solculuk anlamına gelmeyeceğini bir türlü anlamadılar. Daha da hazin olanı, bu yollar daha önceleri denenmişti ve başarısızlıktan başka bir yere de çıkmamışlardı. Bilmiyorlardı ya da bilmez gibi yapıyorlardı.

Kendi politik öznelerini yaratamayınca başka mecralara yamandılar. Çareleri yoktu, apolitik olmaya çalışsalar da politikleşmeleri gerekiyordu. Uçmak istemeseler bile kanatları çıkmalıydı, denize girmek istemeseler de yüzmeleri gerekiyordu. Böylece parçalanmış bakış açılarıyla giderek pragmatikleştiler, bugün kırmızı, yarın sarı, öbür gün de turkuaz mavisi olmaya çalıştılar. Dün bununla, bugün şununla, yarın da öbürüyle olmaktan alınmamaya alıştılar. Ortalara döküldüler. liberallerle, muhafazakarlarla, sağcılarla çalışmaya, birlikte olmaya alıştılar. Alıştıkça bir garip sanrıya kapıldılar.

Herkesle birlikte olmaya ve her tekil sorunda herkesin meşrebine göre cevaplar verebilmeye başlayınca kendilerini zamanın geist'ı, ruhu gibi algılamaya başladılar. Zamanın, insanlığın, evrenin ve dahi doğanın en acil sorunlarını en iyi bunlar görebilmeye başladılar. Sağın ve solun ötesine geçtiler, zaten uzunca süredir bu kavramları sevmez olmuşlardı. Sağ/sol ayrımı tüm bu sorunlara verimli olmayan, üretken olmayan, partizan bir tarzda yaklaşabilmenin güdük ontolojisi oldu, oysa onlar yeni bir varoluşa açılmışlardı. Sağda iyi ve güzel olan ile solda iyi ve güzel olanları, sağda ve solda kötü olanlardan ayırabilen yalnızca onlardı. Işığı görmüşlerdi, kendi örgütlerine ihtiyaçları yoktu; artık insanlığın beka ve salahiyeti açısından herkes ile birlikte olabilirlerdi. Birlikte olamayacakları tek cenah eski yoldaşlarıydı. Neden mi? Çünkü mevzileri terk etmeyen eski yoldaşlar onların ciğerini biliyorlardı. Bu nedenle Yeni SOL ontolojik olarak, varoluşsal olarak anti-marksizm olageldi.

Ancak anti-marksist devrim karşıtlıkları sadece işçi ve köylü devrimlerine karşıtlık mevziisinde kalmadı, devrimlere yönelik tiksintileri burjuva devrimlerini de hedef aldı. Böylece Büyük Fransız Devrimi giyotin ile, kemalist burjuva devrimi de baskıcılık ve hatta faşizm ile özdeşleştirildi. Yeni SOL sağcılıkta sağcıları geçti.

Kuramları olmadığı için bakış açılarını parçaladılar, her bir sorun için özel bir gündem oluşturdular. Her sorun için oradan buradan devşirilmiş bir kavramlar seti, hem de uyumsuz bir kavramlar seti oluşturdular. Malum büyük genelleştirici anlatılara karşıydılar ya soruna özel, sorun-spesifik kavramlar ile konuşmaya başladılar. Ama bir ortaya çıktı ki aslında telaffuz ettikleri kavramlar artık miadını doldurmuş, burjuvazinin ikiyüzlü evrenselliğiyle damgalanmış kavramlardı: Özgürlük, evrensel hukuk ilkeleri, çoğulculuk, demokrasi… Bu kavramların gerçek anlamda değerli olabilmesi için emekçiler, işçi sınıfı tarafından sahiplenilmeleri ve işçi sınıfının genel kurtuluş mücadelesinin bir parçası olmaları gerekiyordu. Ama bir yenilgi çağındaydık, bu kavramlar burjuvazinin ikiyüzlü sinikliğini benliklerinde barındırıyorlardı. Hatta anlamlarını yitirdikleri için büyük sevaplara yol açmak yerine büyük günahların üstünü örtmeye yarıyorlardı artık. Demokrasinin arkasına sinmiş otokrasi ve utanmaz bir plütokrasi, evrensel hukuk normlarının arkasına saklanmış katliamcı hukuksuzluk, özgürlük vaadinin arkasında pusuya yatmış kölelik, çoğulculuk suretine bürünmüş tek tipleşme…

Bir örnek verelim, Amerikan emperyalizmi düzmece sebeplerle 2003’te Irak’ı bombalamaya, işgale ve yok etmeye başladığında bu Yeni SOL’un güzide figürlerinden bazıları Irak’ta, Mezopotamya’da yarım kalmış Aydınlanma sonunda tamamlanabilecek diye sevinçten ağladılar, hem de Iraklı çocuklar öldürülürken. Yatacak yerleri yoktur, not etmiş olalım. Şimdi İranlı çocuklar ölürken Avrupalı Yeni SOL’un tavrına bakın ne demek istediğimizi anlarsınız. Karşı çıkışı yoktur, Gazze’deki katliama “kendini savunma” diyen işte bu Yeni SOL’dur.

Bu evrensel kavramlar sosyalizmin yenilgisinden sonra anlamlarını yitirdiler, İngilizcesiyle “bullshit”e dönüştüler. Yeni SOL yine İngilizcesiyle sürekli “bullshitting” yapmaktadır, palavra atmaktadır. İran’da demokrasi olsaydı buna gerek kalmazdı demek evrensel olarak demokrasiye karşı duyulan aşkı, sevgiyi göstermez, emperyalizmle işbirliğini gösterir. Yeni SOL daha bunun bilincinde bile değil.

Başa dönelim Yeni SOL sevmese de evrensel kavramları kullanarak analiz yapmakta, akıl vermektedir. Evrensel olduğu düşünülen sihirli kavramların içeriklerini yitirmiş olmaları işlerini kolaylaştırmaktadır. Öyle ya demokrasi artık ne anlama gelmektedir? Evrensel hukuk normları ne demektir? Bu içeriksizlik Yeni SOL’u, dilinin ve anlatısının tüm zenginliğine ve görünüşte derinliğine rağmen, içeriksiz bir palavra haline getirmektedir.

“Şimdi bu yazıya ne gerek vardı? “Zaten onların belirleyiciliği ne kadar ki?” “Neden yükleniyorsun gariplere?” türünden itirazlar gelebilir. Belirleyicilikleri sanılandan daha fazladır, birkaç nedenle.

Öncelikle sağın düşünsel üretim yetileri çoktandır tükenmiştir. Sağ artık iyice dogmatize olduğu, tüm zamanını özel mülkiyetin, piyasa mekanizmasının, kapitalist üretimin şu ya da bu şekilde kör gözlü savunulmasına, her düzeydeki eşitsizlikleri ruhanileştirmeye ya da doğallaştırmaya ayırdığı için kendini dayatan, güncel ve acil cevap bekleyen sorunlara cevap üretebilme kapasitesini tüketmiştir (iklim, çevre konusundaki katkılar kimlerden geliyor bakınız). Açığı Yeni SOL kapatmaktadır. İkincisi, sağın düşünce kuruluşları, üniversiteleri, yayın organları Yeni SOL’u işlevsel bir şekilde kullanmaktadır. İran’a emperyalist saldırı konusunda egemen görsel ve yazılı medya kanallarında söz söyleyenlere bakınız. Üçüncüsü de sağın kendisinin bile kullanamadığı geleneksel sağcı düşünce damarlarını Yeni SOL maharetle kullanabildiğini göstermiştir. Bu nedenle Yeni SOL, sayısal azlığına rağmen, çok büyük bir işlevi yerine getirmektedir.

Yeni SOL’un artık “Sol” olmadığını birilerinin söylemesi gerekiyordu ve zaten çok uzun bir süredir söylenmekteydi. Ama İran’a saldırıya yönelik Yeni SOL tepkiler bunun sadece akademik ve düşünsel bir gereklilik olmadığını, aynı zamanda siyasal bir zorunluluk olduğunu da ortaya koydu.

Farkındalık, ama neyin?-Fadime Uslu- 

Çocuk edebiyatı ve müfredat el ele yeni bir özne inşa ediyorsa, sormamız gereken soru artık daha nettir: Biz çocuklara iyi insan olmayı mı öğretiyoruz yoksa iyi uyum sağlamayı mı? Ve uyum sağlayan bir çocuk adalet talebini gerçekten kurabilir mi?

Aziz Nesin, Şimdiki Çocuklar Harika1 kitabına “Bu romanı, salt çocuklar için değil, anababalarla öğretmenler için de yazdım,” notuyla başlar.

Nesin’in kitabındaki mesajı açık, net ve doğrudandır. Yazar, çocukların gözünden yetişkinlerin dünyasını irdelemekte, geleneksel çocuk eğitimi setindeki değerleri tartışmaya açmaktadır.

Beşinci sınıf öğrencisi iki çocuğun karşılıklı mektuplarıyla biçimlenir roman. Zeynep Yalkır ile Ahmet Tarbay. Sadece isimleri, soy isimleriyle var olmaz bu ikili. İkisi de görme biçimlerindeki kendilerine özgü kavrayışla ve şahsiyetleriyle hayata katıldığını satırlar boyunca kanıtlar bize.

Nesin, romanında çocuk özneyi yalnızca gözlemleyen değil, yargılayan bir bilinç; hayata müdahale etme cesaretini ortaya koyan birey olarak inşa eder. Bu etkin bireyler anne babaların ve öğretmenlerin otoriteyle ilişkisindeki çelişkileri, zaafları, kırılganlıkları gösterirler, tartışır ve felsefi çıkarımda bulunurlar.

1960’ların Türkiye’sinde yazılan kitap sınıf ilişkilerinin, otoritenin ve eğitimin sorgulandığı tarihsel bir momentin içinden konuşur. Yazar, çocukların mektuplarındaki gündelik hayat hikâyelerini, karakterlerin, kurguya özgü gizli manipülasyonlarla kurulu düzene ayak uydurması için değil; onların dünyayı sorgulaması için tasarlar.

Nesin’in açılış notundaki şu cümlesi, kitabın son noktasına kadar yankılanır hep: “Bu roman, çocukların büyüklerine karşı haklarını ve kendilerini savunmalarıdır.” 

Bu yönüyle Nesin’in metni yalnız pedagojik bir eleştiri değil, aynı zamanda çocuğu tarihsel ve toplumsal bir özne olarak kurma girişimidir.

Türkiye’de çocuk edebiyatının uzun tarihi, büyük ölçüde çocuğu “uyum sağlayacak varlık” olarak kurgulayan bir pedagojinin izini taşır. Şimdiki Çocuklar Harika kitabı bu çizgideki önemli kırılmalardan biridir.

Nesin’in çocuk eğitimindeki yanlışlıkları göstermeye yönelik tavrını günümüz çocuk yazınında da görüyoruz.

Ancak bu eleştirel hat, günümüzde aynı biçimde sürüyor mu; dönüşerek daha yumuşak, daha ilişkisel ama aynı ölçüde yönlendirici bir pedagojik zemine mi yerleşiyor?

Çok satan kitaplarıyla bilinen Şermin Yaşar’ın çocuk kitaplarını okurken bu soruları sordum kendime.

***

Yaklaşık on yıl önce annelik, görünürlük üreten bir performansa dönüştü. Kültürel vitrinde sergilenmeye başladı. Çocuk büyütmek yalnızca bir deneyim değil, sergilenen bir beceri, ölçülen bir başarı, izlenen bir süreçti.

Çocuğun beslenme modelinden oynadığı oyunlara, dil gelişiminden kültürel etkinliklere kadar her şey yönetilebilir hâle geldi.

Tam da bu iklimde “oyuncu anne”2 olarak öne çıkan Şermin Yaşar, disiplinci ebeveynliğe karşı “yakın”, “anlayan”, “çocuğun göz hizasından bakan” bir dil kurdu.

Kitaplarına da taşıdığı bu dil sevildi. Çünkü yumuşaktı, sıcaktı, baskıyı görünür biçimde değil, incelterek dağıtıyordu. Çocuğun, çocukluğunu yaşaması önündeki engelleri gösteriyor, yetişkin otoritesini mizahla gevşetiyordu.

Şermin Yaşar, Aziz Nesin’in dikkat çektiği yerden söz alarak kurar çocuk kitaplarını. Sözgelimi, Babaannem Geri Döndü adlı kitabı yetişkinlerin geleneksel kodlarındaki yaramaz çocuk-uslu çocuk algısını sorgulamak üzerinedir. Yazar hikâyesiyle “yaramaz çocuk yoktur, onu anlamayıp ona eğilemeyen yetişkin vardır” mesajını verir.

Dedemin Bakkalı-Çırak kitabında anlatıcı rolündeki çocuk karakter, yetişkinlerin çelişkilerini fark eder, onları eleştirir. İtiraz eder, yetişkinleri ti’ye alır. Bir yerde şunları söyler: “Genelde herkes çok konuştuğumdan ve yaramazlığımdan şikâyetçi. Oysa bana hiç de öyle gelmiyor. Bence onlar bunu alışkanlık hâline getirmişler. Yetişkinlerin böyle garip huyları var. Mesela anneannem, esniyor. Esnerken 'Ayyy, esnedim' diyor. E gördük zaten esnediğini, niye tekrar söylüyorsun ki? Dedem kendi sırtını kaşırken 'Sırtım kaşındı' diyor. Annem tuvalete gideceği zaman kendi kendine 'Dur bir tuvalete gideyim' diyor. E git, yani bize neden haber veriyorsun? Biz de mi gelelim? Beni görünce de refleks olarak 'Ayyy! Çok konuşuyorsun, ne yaramazsın!' diyorlar. Alışkanlık olmuş onlarda. Benim suçum yok. Yine de bazen bu kadar çok eleştirilmek çok ağırıma gidiyor. Bir gün yine ben, 'Çok konuşuyorsun, çok konuşuyorsun, ne yaramazsın, bıktık senden!' diye bunalttılar.” (s.76) “Ama yetişkinleri bir türlü anlayamadım. Bir insan grubunun bir dediği öbür dediğini bu kadar mı tutmaz?”3 (s.142)

Buradaki bakış, Aziz Nesin’in açtığı hattın yankısını taşır. Şermin Yaşar da ana babaların tuhaflıklarını teşhir eder. Fakat, Yaşar’ın kitaplarında çocuğun sınırları rafine bir denetimle çizilmiştir. Bu dil düzeni sarsmaz, onunla uyumlanır.

Çocuk edebiyatını konuşurken çocuğa göre bir dil dünyası, hikâye ve estetik yapıdan söz edemeyiz sadece. Çocuk edebiyatı hikâye aracılığıyla bir dünya kurar ve o dünyanın içinde çocuk, özne olarak kendine bir yer edinir.

Şermin Yaşar’ın çocuk karakterleri sevimli, zeki ve mizahidir. Bu özne proje üretmekte mahirdir, çalışmayı öğrenir, para kazanır, tüketir, biriktirir ve yardım eder; yetişkinlerin tutarsızlıklarını fark eder ve "uslu çocuk" beklentisini sorgular.

Dedemin Bakkalı-Çırak ile Para Ağacı’nda çocuk, ekonomik ilişkilerin öznesi. Çocuk erken yaşta para ile tanışır. Dünyada makul bir konum edinmeye hazırlanır. Çalışmanın değerini öğrenir. Açgözlülüğün zararlarını deneyimler. Paylaşmanın erdem olduğunu kavrar. Para ahlaki bir araç olarak biçimlenir. Paulo Freire’in deyimiyle çocuk burada “gerçekliği okuma” değil, “gerçekliğe uyum sağlama” pratiği kazanır. Bu, Freire’nin “bankacı model”inin4 rafine bir versiyonudur. Değerler aktarılır, ancak düzeni tartışacak zemin hikâyeden çekilir.

Şermin Yaşar’ın metinleri genel olarak sıcaklığı, yakınlığı savunur demiştim. Tam da bu sıcaklık ve yakınlık içinde sermaye ilişkileri doğallaşır. Küçük esnaf romantize edilir. Para ahlaki bir meseleye indirgenir. Çalışmak erdem, işini yeni fikirlerle genişletip sermayeyi büyütmek erdemi eyleme geçirmek demektir.

Yazarın anlatıları çocuğa kimi zaman örtük bilgi olarak, kimi açık bir biçimde, “Bu düzenin içinde iyi olarak kal,” der. İyilik, yoksullara yardımla ve düzen içindeki konumla belirlenir.“Bakkala gelen çocukların alışveriş tarzları farklıdır. Bazı çocuklar her şeyden alır, yiyemeyecekleri şeyleri bile ceplerine doldururlar, ısırırlar ve bırakırlar. Bana göre hava hoş… Sonuçta satış yapıyorum. Ama paranı böyle harcamak doğru değil. Bazı çocuklar gelir, her şeyi inceler, cebindeki parasını inceler, parasına kıyamaz, harcayamaz. Birilerinin gelip ona bir şeyler ısmarlamasını bekler. Bence bu da kötü, çünkü paran varken yok gibi davranmak da hoş değil. Bazı çocukların ise, hakikaten parası yoktur. Gelir bakar ve sadece sakız alıp gider. “Bakkalda çalıştığım için dedem bana harçlık veriyor. Ben de o harçlığın bir kısmını küçük bir kutunun içinde biriktiriyorum. Kutunun üzerine 'Sadece yardım amaçlıdır, bozuk para sanıp almayın' yazdım. Bakkala sahiden parası olmayan çocuklar geldiğinde, bazen çikolatada indirim yapıyorum. 'Sakız parasına çikolata' yazıp üzerine yapıştırıyorum. Çocuklar da onlardan alıyorlar. Çok seviniyorlar. Onlar da gittikten sonra yardım kutusunu çıkartıp kasaya çikolatanın parasını bırakıyorum. Böylece kimsenin haberi olmadan çocuklara yardım etmiş oluyorum.” (s.148-149)5

Bu sahne masum görünür; değildir. Burada üç şey anı anda olur:

1. Ekonomik ilişkiler ahlaki ilişkilere indirgenir.

2. Yoksulluk yardım meselesine çevrilir.

3. Sistem görünmez kılınır. 

Yoksul çocuk bir sınıfın parçası olarak görülmez. O, yardım edilmesi gereken bir figürdür.

Yoksulluğu yardım kanallarıyla yeniden üreten mekanizmanın bir parçası olmasını çocuk okurundan da bekler Yaşar. Çocukların sınıfsal pozisyonlarını alışveriş yapma-yapamama biçimiyle gösterdikten ve yoksullara yardımı öğütledikten hemen sonra okuruna şunu önerir: “Bir yardımlaşma derneğinin başkanı olduğunu hayal et.” (s.149)

Üyeliği değil de başkanlığı vurgular yazar. Dedemin Bakkalı-Çırak kişisel gelişim kitabından farksızdır. Her bölümden sonra okuruna kariyer gelişimini destekleyen alıştırma görevi verir. Performans ebeveynliği de bunu ister: Çocuğum çalışkan olsun. Lider olsun. Değerlerine bağlı olsun. Düzene entegre olsun.

Bu noktada şunu soruyorum: Şermin Yaşar edebiyatının kurduğu çocuk ile devletin kurduğu çocuk aynı mı? Bu pedagojik yönelim yalnızca edebiyatta değil, kurumsal eğitim politikalarında da karşılığını bulur.

Burada durup, çocukların düşünce ve duygu dünyasını biçimlemeye yönelen Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ne bakalım.

Yeni eğitim modeli, yeni insan ve toplum tasavvuru öneriyor. Programda öne çıkan kavramlar şunlar: Değer odaklılık, milli ve manevi referanslar, yetkinlik temelli öğrenme, 21. yüzyıl becerileri, köklerden geleceğe uzanan vizyon, erdem, sorumluluk, aidiyet.

Bu kavramların etrafında şekillenen öğretim programı, kişilerden kültürel olarak köklerine bağlı olmasını, ekonomik olarak rekabetçi dünyaya uyumlanmasını öngörüyor. Müfredat, hem kimlik merkezli hem performans merkezli yurttaş yetiştirmeyi hedefliyor.

Programın “beceri temelli” ve “yetkinlik odaklı” yönü ekonomik bağlamla paralel. 

Girişimci, üretken, disiplinli ve sorumluluk sahibi, takım çalışmasında uyumlu, esnek düşünen, kendini güncelleyebilen, dijital becerilere sahip öğrenci profilinde sorumlu birey vurgusu baskın. Küresel kapitalist üretim ilişkilerinin talep ettiği çalışan tipini tanımlıyor bunlar.

Yeni müfredat, toplumsal organizmanın bir parçası olarak çocuktan milli hedeflere katkı sunmasını bekliyor.

Yurttaşlık, kültürel uyum ve sorumluluk üzerinden tanımlanıyor bunu. Yani bir yandan değer merkezli, diğer yandan piyasaya uyumlu insan.

Kültürel olarak muhafazakâr, ekonomik olarak neoliberal. Yurttaşlığın sınırları, hak talep eden bir konumdan ziyade görev ve sorumluluk eksenli bir çerçeveyle belirleniyor. 

Bu yeni bir durum değil.

TÜSİAD ve benzeri kuruluşların uzun yıllardır eğitim politikalarına dair raporlarında şu talepler öne çıkıyor: Nitelikli işgücü, dijital dönüşüme uyum, yabancı dil yeterliliği, STEM ağırlığı, girişimcilik kültürü. Model, kültürel muhafazakârlaşmayla ekonomik rekabetçiliği aynı bünyede topluyor. Uygulamalarda şu sorular çıkıyor karşımıza: Çoğulculuk nasıl tanımlanıyor? Hak temelli yurttaşlık nasıl bir alan açıyor? Eleştirel bilinç ne düzeyde teşvik ediliyor?

Peki, bu yönde yetişen çocuk büyüdüğünde bir kriz anında ne yapar?

Ekonomik daralma onu köşeye sıkıştırdığında, hak kaybı yaşadığında, emeği değersizleştiğinde…

Sorumluluğu kendinde mi arar? Daha çok çalışması gerektiğini mi düşünür? 

Çünkü ona çalışmanın erdem, uyumun değer, aidiyetin güvenlik olduğu öğretildi. 

Etik bilincin eleştirel bilinci baskıladığı yerde çocuk düzeni sorgulamaz; düzende iyi bir yer edinmeye çalışır. Kriz karşısında hak talep etmek yerine kendini düzeltmeye yönelir ve yapısal sorunları kişisel eksiklik olarak okur. 

Böyle bir pedagojinin içinde büyüyen yurttaş, görevin kaynağını değil, görevini düşünür. Sistemin sınırlarını değil, kendi sınırlarını zorlar. 

Oysa kriz anları bir toplumun gerçek pedagojisini ele verir. Çünkü insan köşeye sıkıştığında neyi öğrendiğini hatırlar.

Çocuk edebiyatı ve müfredat el ele yeni bir özne inşa ediyorsa, sormamız gereken soru artık daha nettir: 

Biz çocuklara iyi insan olmayı mı öğretiyoruz yoksa iyi uyum sağlamayı mı? Ve uyum sağlayan bir çocuk adalet talebini gerçekten kurabilir mi?

1 Kuşaklar boyunca binlerce okura ulaşmış bu kitabın bendeki 2012 tarihli baskısına göre kitap altmış üç kez, dört yüz yetmiş bin adet basılmış. Aziz Nesin, Şimdiki Çocuklar Harika, Nesin Yayınevi, İst.2012.

2 “Oyuncu anne”, “Çocuğunuza bir arkadaş gibi davranmalı, hatta onunla birlikte oyun bile oynamalısınız,” cümlesinden doğmuş gibidir. Aziz Nesin, bu cümleye Şimdiki Çocuklar Harika kitabında Zeynep ile Ahmet’in mektuplarından önce yer verir. 23 Nisan 1967 “Çocuk Bayramı” günü, Cumhuriyet gazetesinin ilk sayfasında Şükran Soner, “Her Üç Çocuktan Biri Annesinden Memnun Değil” başlıklı yazısında çocukların annelerden beklentilerini konu etmiş, ertesi gün de devam eden bu yazında annelere “çocuğunuzla oyun bile oynamalısınız” demiştir. 

3 Şermin Yaşar, Babaannem Geri Döndü, Taze Kitap, İst.2021

4 Paulo Freire, Umudun Pedagojisi, Çev. Çağdaş Sümer, Yordam Kitap, İst.2021

5 Şermin Yaşar, Dedemin Bakkalı-Çırak, Taze Kitap, İst. 2022

Kürt siyasetinde gerçeklik kaybı*-Aydemir Güler- 

Bu düzenin iyileştirilebilirliğini vaaz etmek, Trump ile Netanyahu’dan medet ummak, İran’ın yıkılmasını dilemek… Bütün bunlar, en azından bizim buralarda, insan içinde yüksek sesle dile getirilemez. Lafı dolandırmak, güzel günler edebiyatına başvurmak gerekir. Ama söz ne kadar dolanırsa o kadar ağırlık kaybedecek, dolayısıyla en kısa zamanda uçup gidecektir.

Uzun zamandır 21 Mart’lar Türkiye ve bölge siyasetinin kritik bir günüdür. “Newroz” alanları önemli saptamalara ve mesajlara tanıklık eder. Bu yıl telaffuz edilen sözler ise şimdiden uçup gitmiş görünüyor. Öcalan’ın mesajı ve kürsü konuşmalarının özetin özeti, çok önemli bir kavşak noktasında bulunduğumuzu söylüyor. 

Yeni bir sayfa açılmış. Özgürce ve birlikte yaşamanın olanakları çoğalmış…

Bu iddianın bir de dipnotu var: “Süreç”in sürmesi için yasal düzenlemeler yapılmalı ve Öcalan’ın çalışabilmesi için yaşam ortamı iyileştirilmeli. 

Bu sade özet kimseye gerçeklik duygusu vermeyecektir… 

Öcalan’ın yaşam koşullarının iyileştirilmesine, hatta umut hakkı üstünden hapis yıllarına son verilmesine uygun bir psiko-politik iklim Türkiye’de ne kadar mümkündür, buna girmeyeceğim. İmralı mahkûmiyeti açısından ortada bir çarpıklık olduğu kesin. Abdullah Öcalan, 2024 sonbaharında Bahçeli el sıkışma turunu başlattığında ülke ve bölge siyasetinde “oyun kurucu” kadroya çoktan girmişti. Tırnak içinden çıkarıp doğru düzgün bir isim takamadığımız “süreç” Öcalan’ın da oturduğu geniş bir masada tasarlanmış olmalı. Egemen güçlerin çeşitli kanatları ve emperyalist projecilerin yer almamış olması düşünülemez... Filistin’den Suriye’ye, İran’dan Türkiye ekonomisine çok boyutlu bir konferans tahayyül etmeye çalışın. Öcalan kürsüyü en fazla kullanan katılımcılarından biri olmalıdır!

Müebbete mahkûm olmuşluğu ile bu politik etkinlik düzeyi arasında muazzam bir uyumsuzluk olduğu bellidir. Öcalan, neredeyse, hapisten ülkenin hatta bölgenin yönetimine ortak olmuştur! Bu uyumsuzluğun giderilmesinin gündeme gelmesinden, kimse kaçınamaz. Konu “umut hakkı”ndan öte…

Ancak AKP hapishanelerinde güncel durum hiç de “iyileştirme” yönünde değil! Öcalan’ın “hakkının alınması” mümkün müdür ve bu gerçekten istenir mi, doğrusu emin değilim. Kürt siyasetinin bu şekilde “iktidar blokuna girmiş” gibi bir görüntü vermesi, süregiden çıkışsızlığı yalnızca katmerli hale getirir.

Ama asıl, bu “dipnot” değil iddianın kendisi önemli.

Uzun zamandır, “sürecin” Kürt halkımızın sorunlarına “çözüm aramakla” bir ilintisinin olmadığını söylüyoruz. Kabaca, Kürt halkının, bu yolda adım atıldıkça daha mutlu, daha özgür olacağı fikri saçmadır. Aşiret ve tarikat şeflerinin akil adam ilan edildiği, bölgenin her hücresi gibi Kürt toplumunun da mayınlı arazilere salındığı, siyasetin bölgesel güçlerin emperyalizme yaranma yarışına döndüğü, bu arada Türkiye’de yaşanan yoksullaştırma operasyonundan Kürt emekçilerinin de ağır bir pay aldığı ortamda halkın yararına bir ışık görmek, tek sözcükle imkânsızdır. Eşitsizliğin dibine gömülürken, savaş herkesin kapısına dayanırken neyin özgürlüğü, kimlerin kimlerle birlikte yaşama olanağı!

Bu çelişkiye halk nezdinde gerçek bir çare bulunamaz. Ama tabii ki, siyasal ve ideolojik önderliğin, halka özgürleşme halüsinasyonu yaşatması teorik olarak olanaklıdır… Ancak Kürt toplumu özelinde böyle bir şeyin de zemini yok. Sorunu çözmek ve bir toplumsal halüsinasyonu inşa etmek için yapılması gereken, Amerika-İsrail operasyonunun Kürtlerin hayrına olduğunu ve bu ikilinin Filistin’den İran’a her yerde haklı olduğunu anlatabilmek! 

Bu kadar becerikli bir önderlik zor bulunur! 

Dökülen kan, yükselen alevler arasında, yoksulluk şiddetlenirken ve emperyalist-siyonist saldırı vicdanları ve ahlakı bombalarken, Kürt siyaseti, kendisine içkin hale gelen emperyalizm yandaşlığını en fazla “taktik yapıyoruz” diye sunmayı akıl etti. Kitlesel etkisi sıfırdır. 

Biraz uzağa gidince bu tür yüzsüzlükler hayata geçirilebiliyor. Örneğin Almanya Kürt Toplumu (KGD) isimli bir oluşum İsrail’in Berlin Büyükelçisine “Kürtlerin dostu” ödülü vermiş.1 Orada olur, burada akıldan bile geçirilemez. “Türkiye Kürt Toplumu” adına İsrail’in Ankara Büyükelçisine, değil ödül vermek, aynı fotoğraf karesine girmek bile mümkün değildir. Çok daha hafifi; geçen yıl DEM Parti’nin sözcüleri İran Kürtlerinin bir karşı karşıya geliş halinde molla rejiminin karşısına dikileceklerini ilan ediyorlardı. Bugün o demeçleri yayınlasanız, “yanlış anlaşıldım” sırasına girerler.

Bu düzenin iyileştirilebilirliğini vaaz etmek, Trump ile Netanyahu’dan medet ummak, İran’ın yıkılmasını dilemek… Bütün bunlar, en azından bizim buralarda, insan içinde yüksek sesle dile getirilemez. Lafı dolandırmak, güzel günler edebiyatına başvurmak gerekir. Ama söz ne kadar dolanırsa o kadar ağırlık kaybedecek, dolayısıyla en kısa zamanda uçup gidecektir. 21 Mart’ta olan da budur.


*Ortaklaşa dergisinin Nisan sayısı için Kürt siyasetinin güncel durumuna değinen bir yazı yazdım. Bu köşe yazısının o makaleyle kesişmemesi için çaba gösterdim, ama bunun bir sınırı vardı…

1 https://haber.sol.org.tr/haber/almanyada-israilin-buyukelcisine-kurtlerin-dostu-odulu-407791

Bir gün daha beklememek -Berkay Kemal Önoğlu-

Bir gün daha beklemek, olduğu yerde saymaktır.
Bir gün daha susmak, sessizce razı olmaktır. İnsanlıktan vazgeçmektir.

Türkiye Komünist Partisi’nin “Bir Gün Daha Bekleme” çağrısıyla yayımladığı bildiri, dün itibarıyla ülke genelinde sokaklara ve meydanlara taşındı.

Bu metin, kimi için tanıdık, kimi içinse uzun zamandır duyulmayan bir açıklıkla; aslında herkesin içinde bir yerlerde var olan soruları yüksek sesle yeniden dile getiriyor: Bu düzen kimin için işliyor? Neden böyle yaşıyoruz? Gerçekten başka bir yol yok mu?

“Komünist olmak gerek” diyerek noktalanıyor.

Gündelik hayatın akışı içinde, sıradan yaşantımızı güzelleştiren küçük sevgi ve nezaket anları vardır. Markette kasada önündeki kişinin eksik parasını sessizce tamamlayan biri, otobüste ihtiyacı olana yer veren bir genç, iş arkadaşının yükünü hafifletmek için kendi işinden feragat eden bir emekçi… Bunlar büyük sözlerle anlatılmaz ve değerleri de tam olarak buradan gelir. Hayatın en sade anlarında, insan olmanın özü kendini gösterir.

İnsan olmak…

Şimdi dönüp etrafımıza bakalım. Bu düzen —kapitalizm— bize neyi öğütlüyor? Daha fazlasını kapmayı, rekabet etmeyi, başkasının açığını kollamayı, “önce ben” demeyi… Paylaşmayı değil biriktirmeyi, lüksü ve gösterişi özendiriyor. İnsanı insana karşı konumlandırıyor, birbirinin kurdu haline getirmek istiyor.

“Komünist” kelimesi yıllar boyunca çarpıtıldı, eğilip büküldü. Komünist kelimesinin anlamı üzerine korku ve tehdit yüklenmek istendi. Ancak bu saldırılar önünde sonunda geri püskürtüldü. Bunun en güzel örneğini de bugün toplumun geniş bir kesimi için komünist olmanın insani paye gibi görülmesi oluşturuyor. En sade haliyle komünist olmak, insanın insanı sömürmesine razı olmamaktır. Başkasının açlığı pahasına tok olmayı kabullenmemektir. Haksızlığı olağan saymamaktır. İnsan kalabilmekte ısrar etmektir.

Bu düzen yalnızca cebimizi, evimizi, mahallemizi değil; karakterimizi de biçimlendirmeye çalışıyor. Bizi duyarsızlaştırmak, alıştırmak, “böyle gelmiş böyle gider” dedirtmek istiyor. Başkasının derdini görmemeyi, zamanla hissetmemeyi…

Öyle bir dünya ki bu, şimdi insani değerleri korumak bile başlı başına direnişe dönüşmüş durumda. Bu direnişin parçası olan her çaba ise adı konsa da konmasa da özünde ortak, komünistçe bir tavrı yansıtıyor.

Bir iş arkadaşını patrona karşı savunmak, bir komşunun uğradığı haksızlığa ses çıkarmak, bir çocuğun geleceği, hastanın sağlığı için kaygılanmak, bir yabancıya dost eli uzatmak… Bunlar hayatın içinden gelen, ete kemiğe bürünmüş somut duruşlar. Ve hepsi, bu düzenin dayattığı bencilliğe karşı ortak bir çizgide buluşuyor. O çizgiye ne isim verildiğinin de bir yerden sonra önemi kalmıyor.

Bu dünyada insan kalmak isteyen herkes bu düzenle arasına mesafe koymak zorunda. Başkalarının hayatı pahasına işleyen bir sistemin pazarladığı hayallere teslim olmamak zorunda. Ve adalet duygusu hâlâ canlı olan herkes de o duygunun götüreceği yerin farkında olmalı ve varış noktasından kaçmamalı.

Herkes kendine “komünistim” demeyebilir; demek zorunda da değildir. Ancak bugün, onurlu, dürüst ve dayanışmacı her davranış; insanı insana düşman olmaktan çıkaran her tutum; bir başkasının hayatını kendi hayatı kadar değerli gören her düşünce aynı kaynaktan besleniyor.

İnsan ya bu düzenin öğütlediği gibi yalnızlaşır, sertleşir, kabuğuna çekilir ya da bütün zorluklara rağmen yanındakine omuz vermekten vazgeçmez. Gerçek kurtuluşun ancak böyle mümkün olacağını bilir.

Öyle bir zamana geldik ki yalnızca hissetmek yetmiyor. Soruları sormak yetmiyor. Görmek yetmiyor. İnsan gördüğü gerçeğin tarafını da seçmek zorunda.

Bir gün daha beklemek, olduğu yerde saymaktır.
Bir gün daha susmak, sessizce razı olmaktır. İnsanlıktan vazgeçmektir.

Oysa yaşadığımız hayat, sırtımızda yükselen bu düzeni kabullenmek için fazla değerli. Eğer bu düzenin kimin için işlediğini görüyorsak, emeğin nasıl değersizleştirildiğini biliyorsak ve yalnızca birileri için değil herkes için insanca bir hayatın mümkün olduğuna inanıyorsak…

Artık o eşiği geçmek gerek.
Birlikte düşünmenin, birlikte üretmenin, birlikte değiştirmenin tarafına geçmek gerek.
Bir gün daha beklememek gerek.

Tecavüzcüsüyle evlenenler: Almanya ve Türkiye örneği -Erhan Nalçacı- 

Şimdi Almanya ve Türkiye tecavüzcüyle evlenmek denilen olayı bir şekilde yaşıyorlar ve iki vakada da sermaye sınıflarının çıkarcılığı ve ilkesizliği bulunuyor.

Almanya ve Türkiye tarihsel olarak birbirine hiç benzemez, öte yandan son yıllarda aralarında artan benzerlikler keşfediyoruz.

Tecavüzcüsüyle evlenmek dünyanın en sarsıcı olaylarından biridir. Muhtemelen ailenin çıkarları bu mahvoluşu döşer.

Şimdi Almanya ve Türkiye tecavüzcüyle evlenmek denilen olayı bir şekilde yaşıyorlar ve iki vakada da sermaye sınıflarının çıkarcılığı ve ilkesizliği bulunuyor.

Almanya 2000’li yılların başında dünyada bir sanayi devi olmanın keyfini yaşıyor, ihracata dayalı ekonomisi Rusya’dan temin edilen doğal gaz ile taçlanıyordu. Topyekûn bir savaşa hazırlanmak yerine daha küçük ve iddiasız bir ordu tutuyordu Alman sermayesi.

Kuzey Akımı 1 ve 2 son 20 yıl içinde Rus ve Alman Şirketlerinin ortak katılımı ve Baltık Denizi’nin tabanında döşenen borularla Rusya’dan Almanya’ya doğal gaz pompalanmasına dayanıyordu.

Ancak emperyalist hegemonya krizi kızışınca ABD önce Rusya’dan gaz teminine yaptırımlar uygulamaya başladı, Ukrayna Savaşı başladıktan sonra Eylül 2022’de ise boru hattı dalgıçlar tarafından konan bombalarla sabotaja uğradı.

O günden beri Kuzey Akımı iptal edildi. Sabotajı yapan Ukraynalı çeteler gibi gözükmekle birlikte arka planda proje sahibinin NATO ve ABD olduğundan hiç kimsesinin şüphesi olmadı.

Bir ülkenin egemenliğine karşı yapılan bu çok kötü niyetli saldırıya karşı Alman Devleti’nin sert bir tepki göstermesi beklenirdi. Oysa susmayı ve ABD ile sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) anlaşması yapmayı tercih ettiler. Daha sonra değineceğiz ABD enerji tekellerinin kaya gazından elde ettiği LNG’nin pazarı haline geldiler.

ABD ile LNG anlaşması tecavüzcüyle nikâh olarak kabul edilebilir.

Ancak adli tıpçılar ve ilgili hukukçular iyi bilir, bir mutlu evlilik gerçekleşmez, tecavüzler nikâhtan sonra da devam eder.

Almanya bir yandan iktisadi durgunluğa girerken bir yandan hızla silahlanmaya ve militarize olmaya başladı. Almanya’daki emekçi halka ait olmayan bir savaşa hazırlık yaptıklarını gizlemiyorlar.

Şekil 1: Kuzey Akım 1 ve 2 haritada gözüküyor. Büyük bir yatırımla kurulan ve sabotaj nedeniyle artık çalışmayan boru hatları boş duruyor. Daha fazla bilgi için: https://haber.sol.org.tr/yazarlar/erhan-nalcaci/abd-nereye-kadar-bati-emperyalizminin-liderligini-surdurecek-351764 

Türkiye için çok benzer bir durum tanımlanıyor şimdi.

Rusya ve Türkiye arasında imzalanan anlaşmalar doğrultusunda 2005’te Mavi Akım ve 2020’de Türk Akımı Rusya’dan Türkiye’ye Karadeniz tabanına döşenen borularla doğal gaz taşımaya başlamıştı.

Önce Trump Rusya’dan gaz almayın diye buyurdu. Muhtemel yaptırımlarla tehdit etti. Buna Karadeniz’de gerçekleşen saldırılar eşlik etti. NATO tarafından serbest bırakılan mayınlar, petrol taşıyan gemilere insansız hava ve deniz araçları ile yapılan saldırılar…

Sonunda Rusya’daki Mavi Akım ve Türk Akımına gaz pompalayan istasyonlar geçen bir ay içinde defalarca SİHA saldırısına uğradı. İmkân olsa boru hatlarına Kuzey Akımı’nda olduğu gibi sabotaj da yapacaklar ama askeri/teknik güçlükleri var belli ki.

Şekil 2: Rusya’dan Türkiye’ye Karadeniz’den döşenen Türk Akımı ve Mavi Akım görülüyor. Mavi Akım Samsun’dan Türkiye’ye girerken, Türk Akımı Trakya’ya ulaşıyor, hatta oradan Güney Avrupa’ya doğal gaz servis ediliyor.

Rus Devlet yetkililerinin Türkiye’den devletin Ukrayna üzerindeki nüfuzunu kullanarak saldırıları sonlandırmasını rica ettikleri basına yansıdı.

Oysa bütün taraflar, Ukrayna’nın NATO’nun bir aparatçığı olduğu ve tecavüzü işleyenin NATO ve ABD olduğunun farkındalar.

Tecavüz girişimi çok net ama Kuzey Akımı gibi henüz Rusya’dan gaz pompalanması sürüyor Türkiye’ye. Ayrıca Almanya’dan belki farklı olarak bütün Karadeniz güvenliği ve Montrö Anlaşmasının da NATO’nun hedefinde olduğu anlaşılıyor.

Gelelim nikâha!

Nikâh 2025’in Eylül ayında Washington’da Beyaz Saray’da kıyıldı.

Aşağıda nikâh fotoğrafı görülüyor.

Fotoğraf 1: 2025 Eylül sonunda ABD ve Türkiye arasında imzalanan enerji anlaşmalarından bir an görülüyor. Erdoğan ve Trump arkada yer alırken, imzalar Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio tarafından atıldı. Ayrıca ABD’den LNG alımına ilişkin anlaşma Mercuria ve Woodside Energy tekelleri ile imzalandı.

ABD tarafından Türkiye’de inşa edilecek nükleer santrallerin dışında büyük hacimli bir LNG alımı bu şekilde bağlanmış oldu. Mercuria ve Woodside Tekelleri ile yapılan anlaşma 20 yıl boyunca Türkiye’ye 70 milyar metreküp LNG satılmasını içeriyor. Anlaşmanın toplam maliyetinin 43 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor.

Bu anlaşma enerji kaynaklarını çeşitlendirmek gibi takdim edilse de esas olarak Rus ve İran gazı yerine ABD tekellerini ihya eden bir siyasi rota değişikliğine işaret ediyor.

Ayrıca bir tecavüzcü her yerde aynı alçaktır. Türkiye’ye vaat edilen 70 milyar metreküp LNG kaya gazından elde ediliyor ve bu yöntemin temiz su kaynaklarını akıl almaz bir şekilde tüketirken, su ve toprakta büyük bir kirliliğe neden olduğu söyleniyor. Dolayısıyla cürüm sadece Türkiye’nin değil ABD’nin emekçi halkına karşı da işleniyor.

Ayrıca bir kişi tecavüzcüsüyle evlendirilirse tecavüzlerin sonu gelmez demiştik. Şimdi Trakya ve Diyarbakır civarında kaya gazı çıkarmak üzere ABD’li şirketlerle anlaşma yapıldığı bildiriliyor.

Ancak esas cürüm Almanya’da olduğu gibi tekellere ait bir savaşa Türkiye’nin sürüklenmek istenmesi.

Türkiye’de çok uluslu bir NATO kolordu karargâhı için hazırlık yapılıyor oluşu, NATO zirvesinin Temmuz’da Ankara’da gerçekleşecek olması bu sürüklenmenin bile isteye bir tercihe bağlı olduğunu gösteriyor.

Türkiye muhtemelen Sevr’den sonra tarihinin en kritik dönemine giriyor.

Emekli ve işçi mücadelesi birlikte olmalı-Atilla Özsever-

Tüm Emeklilerin Sendikası’nca düzenlenen toplantıda, emeklilerin mücadelesinin işçi sınıfının mücadelesiyle birlikte yapılması gereği üzerinde duruldu.

Önceki gün (26 Mart 2026) İstanbul’daki Kadıköy Nikah Dairesi’nde yapılan “Türkiye’de Emeklilik ve Emekli Örgütlenmesi” toplantısında emeklilerin örgütlenme sorunları, düşük emekli aylıklarının nedenleri ve emeklilerin talepleri tartışıldı.

Panel şeklindeki toplantıya Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Başkanı Zeynel Abidin Ergen, Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Aziz Çelik, CHP’nin Emek Büroları’ndan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ulaş Karasu ve BirGün Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü Yaşar Aydın katıldı.

İzleyici olarak toplantıya katılan emekliler de, panel sonrası sorularla toplantının dinamik geçmesini sağladılar. Panele emeklilerin ilgisi yoğundu.

Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Başkanı Zeynel Abidin Ergen, emeklilerin daha güçlü olarak örgütlenmesini ve işçilerle, memurlarla birlikte topyekün bir mücadelenin yapılması gerektiğini söyledi.

Toplantıda birleşik bir emekli mücadelesinin yanı sıra diğer işçi ve kamu emekçileri sendikalarıyla birlikte nasıl bir mücadele verilmesi gerektiği, yabancı ülkelerdeki emekli mücadelesinin nasıl yapıldığı konusunda görüş alışverişinde bulunuldu.

Meşru ve fiili mücadele

Sendika Başkanı Zeynel Ergen, emeklilerin mücadelesinin toplumda meşru ve fiili bir zemin kazandığını belirtikten sonra ikinci adımın daha güçlü birleşik bir emekli hareketi yaratmak olduğunu söyledi.

Zeynel Abidin Ergen, 1999 ve 2008 yasalarıyla çalışanların ve emeklilerin “boynuna ip geçirildiğini”, 5510 sayılı yasanın değişmediği müddetçe TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) sahte enflasyon oranı artışlarına muhatap olunacağını belirtti.

Emeklilere yasal sendika hakkı için sonuna kadar mücadele edeceklerini ifade eden Ergen, Türkiye’deki emekli mücadelesinin demokrasi mücadelesiyle birlikte yürütülen bir sendikal anlayışa sahip olması gerektiğini kaydetti.

Başkan Zeynel Ergen, “Dernekleşme yoluyla sendika hakkı elde etmek zor. AKP iktidarının emekli sendikalarını kapatma engellerini aşmak için daha militan bir mücadele vermemiz gerekiyor. Bütünlüklü ve birleşik bir mücadele için diğer işçi örgütleriyle ortak bir mücadele yürütmeliyiz” dedi.

Zeynel Abidin Ergen, yeni bir emekli mücadelesi için diğer emekli örgütleriyle işbirliği yapacaklarını da söyledi.

Neoliberalizmin saldırısı

Çalışma ekonomisi uzmanı Prof. Dr. Aziz Çelik de, 1980 sonrasında neoliberal politikalarla kamusal sosyal güvenlik sistemlerine karşı bir saldırıya geçildiğini belirtti. Prof. Dr. Aziz Çelik, Türkiye’de de önce 1999’da 4447 sayılı yasayla, AKP döneminde de 2008’de çıkarılan 5510 sayılı yasayla sosyal güvenlik sisteminde bir “karşı devrim” yaşatıldığını ifade etti.

Adaletsiz bir emekli sisteminden söz eden Prof. Dr. Çelik, emekli aylığının harçlığa dönüştüğünü söyledi. Çelik, “Yeni uygulamayla emekliye büyümeden verilen refah payı yüzde 100’den yüzde 30’a düşürüldü, Aylık bağlama oranı yüzde 75’den yüzde 50’ye indirildi, yine aylıkların alt sınırı asgari ücretin yüzde 35’ine kadar düşürüldü” dedi.

Profesör Çelik, “Büyümeden yüzde 100 pay verilmiş olsaydı 2009’da 19 bin 416 lira olan emekli aylığının 2025’te 34 bin 587 lira olması gerekecekti, yani emekli aylıkları yüzde 78 oranında artabilecekti” diye açıklamada bulundu.

Meselenin bir “bölüşüm meselesi” olduğunu belirten Aziz Çelik, aslında kaynağın bulunduğunu ancak AKP iktidarının farklı siyasi tercihleri nedeniyle emekliye bu kaynağı yansıtmadığını ifade etti.

Yoksulluk sınırının 1/5’i

CHP Sivas milletvekili ve Emek Bürolarından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ulaş Karasu, en düşük emekli aylığının 20 bin lira, yoksulluk sınırının da 106 bin lira olduğunu hatırlatarak “Beş emekli aylığı, bir yoksulluk sınırına yetmiyor” dedi.

Ulaş Karasu, 20 sene önce kıdem tazminatı ya da emekli ikramiyesiyle bir ev alınacakken, şimdi tazminatın bir oda alımına bile yetmediğini söyledi. CHP’li Karasu, emekli aylıklarının çok düşüklüğü nedeniyle kayıtlı ve kayıtsız çalışan yaklaşık 5 milyon emeklinin ikinci bir işte çalışmak zorunda kaldığını ifade etti.

Ulaş Karasu, CHP iktidarında en düşük emekli aylığının asgari ücret düzeyine çıkarılacağını, tüm emeklilere her bayramda asgari ücret tutarında bayram ikramiyesi verileceğini, aylık bağlama oranlarının yükseltileceğini, intibak yasasının gerçekleştirileceğini ve emeklilere yasal sendika hakkının tanınacağını söyledi.

Rejim değişikli şart

Panelde son konuşmayı yapan BirGün Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü Yaşar Aydın da, fiili ve meşru mücadelenin önemine değinerek esas sorunun rejim değişikliği olduğunu ifade etti.

Yaşar Aydın, bu “Saray Rejimi”nin değişmeden daha özgür ve daha adil bir dünyanın kurulamayacağını söyledi. Aydın, örgütlü ortak, birleşik bir mücadelenin verilmesi gerektiği üzerinde durdu.

Daha sonra soru bölümüne geçildi. Bu kadar çok sayıda olan emekli örgütlerinin nasıl bir araya geleceği, yabancı ülkelerdeki emekli sendikalarının toplu sözleşme yapıp yapmadığı gibi sorular gündeme geldi.

Ortak mücadele girişimleri

Tüm Emeklilerin Sendikası Başkanı Zeynel Ergen, 12 Nisan’da Kadıköy’de bir eylem düzenleyeceklerini hatırlattıktan sonra Mayıs ayında da tüm emekli sendika ve derneklerine çağrı yaparak bir çalıştay toplayacaklarını ve ortak bir mücadele konusunda nelerin yapılması gerektiğini tartışacaklarını söyledi.

Prof. Dr. Aziz Çelik de, İtalya’da emekli sendikalarının aylıklar ve diğer sosyal haklar bakımından merkezi ve yerel yönetimlerle görüşmeler yaptığını, belli haklar elde edildiğini ancak bu görüşmelerin işçilerinki gibi bir toplu sözleşme görüşmesi niteliğinde olmadığını kaydetti.  

Öte yandan yarın (29 Mart 2026) Birleşik Emekliler Sendikası, Emekli Meclisi, TİP Emekli Bürosu, İzmit, Gölcük ve Lüleburgaz emekli dernekleri, İstanbul Kartal’da ortak bir toplantı yapıp önümüzdeki döneme ilişkin bir mücadele ve eylem programını görüşecek. 

Modernizmde armoni arayışı ve Henri Matisse -Fide Lale Durak- 

Matisse’in yaşamında görülen her koşula rağmen üretmek ya da üreterek direnmek, modern dönemin “devrimci” değil ama “direngen” ruhuyla örtüşür. Ve Matisse’in resminde bu ruh; “radikal kopuş”larla değil, “armoni arayışı”yla ortaya çıkar. 

Henri Matisse (31 Aralık 1869–3 Kasım 1954), modern sanatın erken 20. yüzyıldaki önemli dönüşümlerini belirleyen başlıca figürlerden biridir. Onun sanatsal serüveni, rengin cesurca kullanıldığı ve resmin iki boyutlu yüzeyinin yeniden anlamlandırılmasıyla bilinse de aslında sanatsal yaklaşımını belli dönemeçlerden geçerek inşa etmiştir. Matisse, 19. yüzyıl akademik geleneğinden kopuşu ve 20. yüzyılın siyasal kırılmaları içinde estetik bir özgürlük alanı kurma çabasını temsil eder.

Matisse başlangıçta bir sanatçı değil, hukuk alanında kariyer hedefleyen bir öğrenci olarak Paris’e gelir. 1887–1888 yıllarında Paris’te hukuk eğitimi alır, ardından SaintQuentin’de bir avukatın yanında asistanlık yapar. Ancak 1890’daki apandisit ameliyatı sonrası uzun iyileşme döneminde resimle yoğun biçimde ilgilenmeye başlamasıyla, yaşamının yönü geri dönülmez biçimde değişir; 1891’de hukuk kariyerini bırakarak Paris’e gidip Académie Julian’da eğitim alır ve kısa süre sonra sanat eğitimini derinleştirir. Bu kopuş, ileride modern resimde temsilin “doğruluk” iddiasından uzaklaşıp resmin kendi araçlarına (renk/çizgi/yüzey) yönelmesine paralel bir dönüşüm olarak da düşünülebilir, keza Matisse’in resminde “yüzey bilincini” güçlendiren ve perspektif derinliği yerine yüzey düzeni ile ritmi öne çıkaran bir anlayış öne çıkacaktır.

1890’ların sonu ile 1900’lerin başı, Henri Matisse’in hem sanatsal dilini aradığı hem de modernliğin imkânlarını yokladığı bir hazırlık evresi olarak tanımlanabilir. Bu dönemi yalnızca “etkilenmeler” toplamı gibi görmek yerine, daha sonra Fovizm’le somutlaşacak olan bir ilkenin, rengin betimleyici olmaktan çıkıp yapısal bir işlev üstlenmesi, adım adım kurulması olarak okumak mümkündür. Henri Matisse 1905’e gelindiğinde rengi “doğayı taklit eden bir araç” olmaktan çıkarıp kompozisyonu kuran “bağımsız bir öğe” hâline getiren bir anlayışın öncüsü haline gelir. Bu nokta, sanatçının kendi yaşamında olduğu kadar sanatın tarihsel çizgisinde de bir kırılma anıdır: 1905 Salon d’Automne sergisi, Henri Matisse’in Fovist yaklaşımıyla modern resmin dilini dönüştürdüğü eşik olarak kabul edilir.1

1Henri Matisse, 1905, Şapkalı Kadın, San Francisco Sanat Müzesi
2Henri Matisse, 1910, Dans, Ermitaj Müzesi, St. Petersburg

1905 sonrasında Fovizm’le birlikte renk artık yalnızca “görünene sadakat” için değil, doğrudan duygusal ve yapısal bir ifade için kullanılmaya başlanır. Bu dönüşümü, özellikle Şapkalı Kadın (1905) ve Dans (1910) gibi örneklerde yoğun, saf ve doğadaki karşılığı olmayan renk alanlarıyla görmek mümkündür. Bu bağlamda kompozisyon, dış dünyayı betimlemekten ziyade resim yüzeyinde çizgi ile renk arasındaki dengeyi kurma problemine dönüşür. Buradaki dönüşüm, salt biçimsel bir yenilik değil, modernliğin “temsil” fikrine yönelttiği eleştirinin de bir parçası olarak okunabilir: Artık resim, dış gerçekliğin aynası değil, kendi iç yasaları olan özerk bir düzlemdir.

Bu yeni estetiğin modernizm içindeki yeri, Matisse’in Pablo Picasso ile kurduğu ilişki üzerinden daha görünür hale gelir. Modern sanatın en üretken rekabetlerinden birine dönüşecek olan bu iki sanatçının ilişkisi, iki farklı modernizm anlayışını karşı karşıya getirir: Pablo Picasso’nun analitik ve parçalayıcı yaklaşımı ile Henri Matisse’in armonik ve kurucu yaklaşımı. Böylece Henri Matisse’in modernlik önerisi, yıkım/çözümleme kadar kurma/denge arayışının da modernizmin bir bileşeni olabileceğini gösterir.

3Henri Matisse, 1908, Kırmızı Harmoni, Ermitaj Müzesi, St. Petersburg

1908 tarihli Kırmızı Harmoni, bu kurucu estetik tutumun, özellikle mekân ve yüzey ilişkisi üzerinden yoğunlaştığı bir örnek olarak öne çıkar. Resimdeki pencere, yalnızca mekânsal bir unsur olarak değil, içeri-dışarı arasındaki kavramsal yaklaşım olarak da yorumlanabilir; duvar deseninin masa örtüsünde sürmesi ise tek düzlem etkisini güçlendirerek derinlik yanılsamasını ortadan kaldırır. Aynı çözümleme, masa üzerindeki dağınık meyveler ile onları bir kaba toplayan figürü; doğa ile modern gündelik hayat arasında bir “köprü” kuran emek ve dokunma fikri üzerinden okur. Bu bağlamda resim, “figüratif” olmakla birlikte, temsilin kendisini de temalaştıran bir yapıya bürünür: pencereden görülen doğa bir temsil sunarken, iç mekândaki doğa tasviri “temsilin temsili” olarak kurulmuştur.

4Henri Matisse, 1917, Müzik Dersi (diğer adı: Aile Portresi)

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarıyla çevrili tarihsel koşullarda, Henri Matisse’in sanatına sızan bir savaş içeriği ya da doğrudan siyaset/propaganda görülmez. Matisse “üreterek direnme” olarak tarif edebileceğimiz bir tavırla çalışmaya devam eder. Savaş yıllarında yaptığı iç mekân resimleri, yaşama sevincinin sessiz anlatımları ya da dış dünyadaki şiddete karşı oluşturmaya çalıştığı sığınak betimlemeleri olarak okunabilir. Matisse’in 1917’de taşındığı Nice yakınlarında artık daha “rahat” bir üslupla çalışmaktadır. Resimlerindeki “sığınak/denge” arayışına bakıldığında ve rahat üslubuyla birlikte düşünüldüğünde, o sığınağın Matisse’e huzur verdiği düşünülebilir.

5Henri Matisse, 1940, Rüya

İkinci Dünya Savaşı sıralarında ise bu huzur arayışı da artık sonuç vermeyecektir, çünkü savaş ailesini de etkileyecek kadar yakınındadır. Henri Matisse’in kızı Marguerite, Fransız Direnişine katıldığı için Gestapo hükümeti tarafından tutuklanır. Bunun sanatçı üzerinde derin psikolojik etkisi olduğunu savaş yıllarındaki üretimine bakarak anlamak mümkündür. Resimleri kırılgan ama aynı zamanda daha kararlı bir estetik çizgiye taşınır. Bu nedenle Matisse’in “doğrudan politik olmayan” sanatının, dolaylı yoldan savaşın etkileriyle yeni bir bağlam kazandığı ve daha dışavurumcu bir dil kazandığı söylenebilir.

Matisse yaşamının son evresinde, sağlık sorunlarının resim yapmayı zorlaştırdığı dönemde, kesilmiş kağıtlardan kolaj ya da kes-yapıştır tekniği ile üretmeye devam eder. Bu üretimlerde, biçimsel bir sadeleşme öne çıkarken, aynı zamanda sanatsal iradesinin sağlık koşullarına rağmen sürekliliğini koruduğu da göze çarpar. Matisse’in yaşamında görülen her koşula rağmen üretmek ya da üreterek direnmek, modern dönemin “devrimci” değil ama “direngen” ruhuyla örtüşür. Ve Matisse’in resminde bu ruh; “radikal kopuş”larla değil, “armoni arayışı”yla ortaya çıkar. 

Picasso’yla birlikte modern sanatın iki önemli süvarisinden biri olan Matisse, resimde renk ve yüzey anlayışındaki devrimci dönüşümün önünü açmıştır.  

1 Elderfield, J. (1978). The cut-outs of Henri Matisse. New York, NY: George Braziller.

/././

soL



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Mart 2026-

TKP'den NATO’ya yanıt: 'Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız!'  Ankara Beştepe’de Temmuz ayında zirve yapmaya hazırlanan NATO’nun...