İsrail, "Filistinlileri idam" yasasını onayladı, İsrailli bazı vekiller Meclis'te şampanya ile kutlama yaptı.
İsrail Meclisi (Knesset), Filistinli mahkumlara idam cezası getirilmesini öngören tartışmalı yasa tasarısını onayladı. Uluslararası kamuoyunun tepkisine yol açan yasa tasarısı Knesset Genel Kurulu'nda yapılan oylamada 48'e karşı 62 oyla kabul edildi. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun da Filistinlilere idam cezası getirilmesini öngören yasa tasarısına lehte oy kullandığı görüldü. Yasanın onaylanmasının ardından bazı İsrailli milletvekillerinin birbirlerini tebrik ettikleri ve kutlama yaptıkları görüldü. Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in şampanya patlatarak kutlama yaptı. Filistin'den yapılan açıklamada ise, kararın Filistin halkına karşı işlenen bir savaş suçu olduğu ifade edildi.
İsrail Meclisi (Knesset), Filistinli mahkumlara idam cezası getirilmesini öngören tartışmalı yasa tasarısını onayladı. İsrail Meclisi'nde yapılan oylamanın sonucu ise tasarıyı hazırlayan aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi milletvekili Limor Son Har-Melech tarafından duyuruldu. Son oylama sırasında Demokratlar Partisi Milletvekili Gilad Kariv ile tasarıyı destekleyen aşırı sağcı milletvekilleri arasında sözlü atışma yaşandı.
"Ben-Gvir: Hüküm saati geldi"
Filistinlilere karşı daha fazla şiddet, baskı ve bölgede daha saldırgan politika takip eden ve yasanın öncülerinden aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, oylama öncesi yaptığı konuşmada "hüküm saati geldi" ifadeleriyle tehditler savurdu.
İdam yasasına şampanya ile kutlama
Ayrıca Ben-Gvir'in tasarının onaylanmasının ardından Meclis'te şampanya ile kutlama yaptı. Ben-Gvir'in oylamaya yakasında idam ipi şeklinde bir yaka iğnesi ile gelmesi de dikkat çekti.
Filistin'den tepki: Filistin halkına karşı savaş suçu
Filistin Devlet Başkanlığı, İsrail'in Filistinli esirleri hedef alan "idam yasasını" reddettiklerini ve bunun Filistin halkına karşı savaş suçu olduğunu bildirdi.
Filistin Devlet Başkanlığından yapılan yazılı açıklamada, İsrail Meclisi'nin Filistinli mahkumlara idam cezası getirilmesini öngören tartışmalı yasa tasarısını onaylamasına tepki gösterildi.
İsrail makamlarının Filistinli esirlerin idamına ilişkin yasayı onaylamasının reddedildiği ve şiddetle kınandığı açıklamada, şu ifadelere yer verildi: "Bu yasa, özellikle kişilerin korunmasını ve adil yargılanma güvencelerini içeren Dördüncü Cenevre Sözleşmesi başta olmak üzere uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlali olduğu gibi Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmeye de aykırıdır."
Tel Aviv yönetiminin Gazze Şeridi ve işgal altındaki Batı Şeria'da Filistin halkına karşı izlediği tırmandırıcı politikalar bağlamında bu adımı attığına işaret edilen açıklamada, "İsrail'in Filistinli esirleri hedef alan idam kararını reddediyor ve bunu halkımıza karşı savaş suçu olarak kabul ediyoruz." denildi.
Bu tür yasa ve uygulamaların Filistin halkının iradesini kıramayacağı, direnişini zayıflatamayacağı ve halkı meşru mücadelesini sürdürmekten, özgürlük ve bağımsızlığını elde etmekten, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletini kurma hedefinden vazgeçiremeyeceği vurgulanan açıklamada, şunlar kaydedildi: "Bu tür ırkçı yasaların tehlikeli sonuçları konusunda uyarıyoruz: Bunlar, gerilimi ve tırmanışı artırmanın yanı sıra bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanması fırsatlarını tehdit edecek."
Yasa ne getiriyor?
Onaylanan yasaya göre, cezanın infazı İsrail Cezaevi Servisi tarafından görevlendirilen gardiyanlar tarafından asılma yoluyla gerçekleştirilecek. İnfazı gerçekleştiren gardiyana kimlik gizliliği ve cezai dokunulmazlık tanınacak.
İdama mahkum edilen kişiler ayrı bir gözaltı merkezine yerleştirilecek ve yetkili kişiler dışında kimse ziyaret edemeyecek, avukat görüşmeleri ise sadece görüntülü olacak.
Savcılığın talepte bulunmasına gerek kalmaksızın idam cezasının verilmesinin mümkün olacağı belirtilen tasarıda, idam cezası için oy birliği şartının aranmayacağı ve kararın basit çoğunlukla verileceği belirtildi.
İsrail'in işgali altındaki Batı Şeria'da yaşayan Filistinlilerin tabi tutulduğu askeri mahkemelerin de idam cezası verebileceği, bu cezada Savunma Bakanı'nın yargı heyetine görüş bildirme hakkının tasarıda yer aldığı aktarıldı. İsrail işgali altındaki Filistinli mahkumlara ölüm cezası verilmesi halinde, af ve temyiz yolunun kapanacağının tasarıya eklendiği kaydedildi.
İsrail'de yargılanan mahkumlar için idam cezası ömür boyu hapis cezasına çevrilebilecek.
Onaylanan yasada, "İsrail'in varlığını inkar etme amacıyla bir İsrailli veya burada yaşayan birini öldürmek" idam cezasına çarptırmak için gerekçe gösterildi.
48 saat arayla iki operasyonun farkı ve MHP’li Yönter hakkında iddialar -Tolga Şardan-
Otel odasına yapılan baskın, gözaltı ve arama işlemleri tüm detaylarıyla kameraya çekildi. Ve çekilen görüntüler tüm ayrıntısıyla iktidara yakın yayın organlarınca kamuoyuna aktarıldı. Edindiğim bilgiye göre; Yalım’la ilgili CMK’nin 135. maddesi hükmü gereğince iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması kararı vardı. Yalım’ın son günlerdeki faaliyetlerinin özellikle iktidara yakın yayın organlarında yapılan haberlerin detaylarında dakikasına kadar yayınlanması bunu gösteriyor zaten.
İlki, 25 Mart günüydü. Bu operasyonda hakkında yakalama kararı bulunan eski AKP milletvekili Bayram Ali Bayramoğlu, yakalanarak gözaltına alındı.
İkinci operasyon ise, ilkinden iki gün sonraydı. Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım da aynı eski AKP milletvekili Bayram Ali Bayramoğlu gibi hakkındaki gözaltı kararı uyarınca yakalandı.
Şimdi, aralarında sadece 48 saat bulunan iki ayrı operasyonun ayrıntılarına bakalım.
Yine ilk olarak AKP’li Bayramoğlu’nun yakalanmasından başlayalım.
Bayramoğlu, aynı zamanda iktidara yakın MÜSİAD’ın eski başkanı. Rize’den hemşehrisi olması nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın çevresinden. TBMM’de 23. dönem AKP milletvekiliydi. İş çevrelerinde tanınan bir kişilik.
Bayramoğlu hakkındaki yakalama kararının merkezi İstanbul Adliyesi. Yani İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı. Başsavcılık, SPK’nın yaptığı suç duyurusu sonrasında eski AKP’li milletvekili hakkında adli soruşturma başlattı. Soruşturma konusu öyle pek de yenir yutulur cinsten değildi doğrusu.
Bayramoğlu’na yönelik soruşturmanın konusu; “yetkilisi olduğu şirket/şirketlerin banka hesaplarının kullandırılması suretiyle izinsiz sermaye piyasası faaliyeti suçuna iştirak edilmesi”ydi. Basit anlamıyla yolsuzluktu.
Savcılık, başlattığı adli soruşturma çerçevesinde İstanbul Emniyeti’ne gözaltı talimatını verdi. İstanbul Emniyeti, yaptığı araştırma sonrasında Bayramoğlu’nun yerini Ankara olarak tespit etti. Gelişme Ankara Emniyeti’ne bildirildi.
Diğer yandan da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nı bilgilendirdi. Yapılan ön araştırma sonrasında yeri belirlenen Bayramoğlu, bulunduğu yerde gözaltına alındı. Önce Ankara Emniyeti’ne getirildi. Sonrasında ise İstanbul’dan gelen polis ekibine teslim edilip gönderildi. Emniyet’teki işlemleri tamamlandıktan sonra adliyeye çıkartılan Bayramoğlu tutuklandı.
Farkındaysanız, Bayramoğlu’na yönelik işlemler hem İstanbul’da hem de Ankara’da “sessiz sedasız” tamamlandı. Eski AKP’li milletvekilinin gözaltına alınmasıyla ilgili en küçük bilgi, açıklama ya da kamera görüntüsü kamuoyuna sızmadı, sızdırılmadı. Öyle ki, T24’te haber yayınlanmasaydı, eski AKP’li milletvekilinin gözaltına alınıp tutuklandığından Bayramoğlu’nun yakın çevresi dışında kimselerin bilgisi ve haberi olmayacaktı.
Bu arada resmî açıklama ya da gayri resmi sızdırma olmadığı için kamuoyu Bayramoğlu’nun nerede gözaltına alındığını bile öğrenemedi. Otelde mi, evde mi, misafirhanede mi? Yanında kim vardı? Yalnız mıydı? Kimse bilmiyor.
Gelelim, Uşak Belediye Başkanı Yalım’ın gözaltına alınmasına.
Yalım’ın hakkında yolsuzluk iddiasıyla yürütülen soruşturmanın merkezi de yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı. Dosyayı tamamlayan başsavcılık, Yalım’ın gözaltına alınması talimatını İstanbul Emniyeti’ne verdi. İstanbul Emniyeti, yaptığı araştırmada Yalım’ın, tıpkı Bayramoğlu gibi Ankara’da olduğunu tespit etti. Tespit ve yakalama kararı hem Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı hem de Ankara Emniyeti ile paylaşıldı.
Ayrıca Yalım’ın gözaltına alındıktan sonra İstanbul’a götürülmesi ve gözaltı sırasında bulunduğu yerdeki arama çalışmalarına katılması amacıyla Bayramoğlu’nda olduğu gibi İstanbul’dan özel polis ekibi de Ankara’ya geldi. Yakalama ve arama işlemine nezaret etti.
Otel odasına yapılan baskın, gözaltı ve arama işlemleri tüm detaylarıyla kameraya çekildi. Ve çekilen görüntüler tüm ayrıntısıyla iktidara yakın yayın organlarınca kamuoyuna aktarıldı.
Burada bir ek bilgi aktarayım. Edindiğim bilgiye göre; Yalım’la ilgili CMK’nin 135. maddesi hükmü gereğince iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması kararı vardı. Yalım’ın son günlerdeki faaliyetlerinin özellikle iktidara yakın yayın organlarında yapılan haberlerin detaylarında dakikasına kadar yayınlanması bunu gösteriyor zaten.
Yurt dışından yanında belediyede çalışan kadın personelle birlikte Ankara’ya gelip gözaltına alındığı otelde konaklama yapan Yalım’ın konumunun tespiti sonrasında olanlar oldu.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, bu konudaki açıklamasında Ankara Emniyeti’nden kendilerine “sakın bizden bilmeyin, haberimiz yoktu” mesajının ulaştığını açıkladı. Ortalık karıştı. Özel’in açıklaması sonrasında gözler İstanbul Emniyeti’ne çevrildi doğal olarak.
Ayrıca, Yalım’ın gözaltına alınmasında “Ankara’dan bilgi sızması olacağı için İstanbul’dan ekip geldiği” iddiası gündeme geldi. Ancak bu iddia, yine Bayramoğlu’nun yakalanmasında yaşananlarla çürüdü. Eski AKP’li milletvekilinin gözaltına alınması bilgisi dışında ne kamera görüntüsü ne gözaltına alındığı mahal ne de yanında kimlerin var olup olmadığı bilgisi sızmadı.
Doğrusunu isterseniz uygulama Bayramoğlu örneğindeki gibi olmalı. Yürürlükteki yasalar, şüpheli ve mağdurların haklarını düzenlemiş durumda. Yasalar, yasaları uygulamakla görevli makamlarca “tam anlamıyla” uygulansa zaten böylesi durumlar yaşanmaz.
Fakat siyaset, yargı ve kolluktaki farklı gerekçeler ile parametreler sebebiyle teorideki yasa hükmünün sahadaki pratiğe yansıması yasadaki gibi olmuyor maalesef.
Sürecin sonunda iki adli dosyada “dosyanın hedef kişilerinin farklı siyasi yelpazede yer almaları” nedeniyle iki farklı uygulama yapılmasından hem adliye hem de adli kolluk olarak polis sorumlu.
Sorumluluğun adliye boyutundan Adalet Bakanlığı, polis tarafında ise, önce İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız ve Emniyet Genel Müdürü Mahmut Demirtaş, sonrasında İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi sorumlu.
Çiftçi, hafta sonu Ankara’da gazetecilerle bir araya geldi. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’tan polisin sorunlarına, trafik cezalarından araç plakalarına kadar değişik konular gündeme gelmiş. Ancak, Çiftçi’nin etrafında bulunan gazetecilerin hiçbirinin aklına, “polisin kameralı baskın uygulamasında ortaya çıkan durumu” sormak gelmemiş. Ya da soruldu, Bakan yanıt vermedi! İlginç elbette.
“Polis, savcının emriyle soruşturma yapar” görüşü böylesi durumlarda ortaya atılır. Taraflar, birbirlerine topu atarak hem zaman kazanmak ister hem de dikkatleri kendi üzerlerinden dağıtmaya çalışırlar. Bu yıllardır süre gelen bir durumdur.
Büyüteç aracılığıyla Çiftçi ve Demirtaş’a soralım; olayın iç yüzünün ortaya çıkarılması için müfettiş görevlendirmesi yapsanız nasıl olur?
MHP’de yaşanan gelişmelerde neler var?
Geride kalan haftanın dikkat çeken diğer konusu MHP’li İzzet Ulvi Yönter’in partisinin genel başkan yardımcılığından istifa etmesiydi.
İstifanın ardından MHP cenahında epey hareketli saatler yaşandı. Heyecan, önümüzdeki günlerde devam edecek gibi görünüyor. Partide suların kolay kolay durulmayacağı görüşü hâkim.
Yaşananlar içinde en merak edilen konuların başında Yönter’in parti yönetimindeki görevinden neden istifa ettiği geliyor.
Farklı değerlendirmeler var kuşkusuz.
Ancak en bilineni Ankara’nın yeraltı dünyasının önde gelen isimlerinden Ayhan Bora Kaplan’ın merkezinde yer aldığı olaylar zincirinde adının geçtiği iddiası.
Bu iddia, geçen hafta Büyüteç’te de gündeme geldi. Halen tutuklu bulunan Serdar Sertçelik’e ait olduğu öne sürülen cep telefonunda yapılan incelemede elde edilen mesajlarda MHP’li Yönter’in de adı geçtiği görüldü.
Yaşanan gelişmeler sonrasında gündeme gelen iddiaya göre; soruşturmayı yürüten Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yönetimi, dosyayı tamamladı. Yine kulislerde konuşulan iddialara göre, Yönter hakkında fezleke hazırlanarak TBMM’ye gönderilmesi yönünde çalışma yapıldı. Aynı dosyada Yönter’le birlikte MHP’li Necmi Yıldırım’ın da isminin geçtiği öne sürülüyor.
Bu iddiaları sormak için Büyüteç’i kaleme almadan önce Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Gökhan Karaköse’yle telefonla görüşme girişiminde bulundum. Büyüteç’in yayına gireceği ana kadar başsavcılıktan görüşme talebine karşı herhangi bir yanıt gelmedi.
Belki doğrudan kamuoyuna bir açıklama yapılırsa Yönter’le ilgili süreç ve iddialar daha net anlaşılabilir.
Adliye Borsası’na soruşturma yok mu?-Mehmet Y.Yılmaz-
İBB davasında, sözlerden ibaret olan, maddi deliller ile desteklenmeyen bazı ifadeler sonuç doğurur, insanların bir yıldır tutuklu yargılanmasına yol açarken bazı ifadeleri savcıların duymazdan geldiği iddia ediliyor. Dilekçe veren Murat Kapki’nin, Mücahit Birinci ile ilgili ortaya attığı, “2 milyon dolar rüşvet istedi” ifadesini savcıların tutanağa bile geçirmediğini söylemesi bunu düşündürtüyor.
Kapki mahkemeye verdiği dilekçede AKP’li avukat Mücahit Birinci’nin kendisinden rüşvet istediğini söylüyor:
“Üçüncü ifademi esasen Mücahit Birinci’nin bana yaptığı teklifi anlatmak için verdim. Savcılara; Mücahit Birinci’nin bana gelip iftiralar atmamı ve kendisine 2 milyon dolar vermemi, bu sayede tahliye olabileceğimi söylediğini anlattım. Ancak savcılar bunları tutanağa geçirmedi.”
Ekrem İmamoğlu’nun 401 kişi ile yargılandığı davanın iddianamesi büyük ölçüde bu tür ifadelere dayanıyor.
Bizde ise bir süredir bu iş kaymakamlara, valilere emirle veriliyor ki seçimle göreve gelmiş birini zorla görevden alıp, yerine bir memur tayin etme işi darbe dönemlerinde tanıklık ettiğimiz ortak uygulamalardandır.
Başbakan Süleyman Demirel’in 12 Eylül 1980’de bir darbeyle devrilip, yerine bir emekli devlet memuru olan Bülent Ulusu’nun tayin edilmesi buna bir örnektir.
Özel’e soruşturma nasıl sonuçlanır bilemiyorum ama savcılarımızın hazır bu konuya ilgi duydukları anlaşıldığına göre, Anayasa’nın delik deşik edilmesi meselesi de belki gündeme gelir.
Savcılık, bu davadaki sanıklar aleyhine söylenen her şeyi “delildir” diyerek iddianameye koymuş.
Buradan anlıyoruz ki evrensel ceza hukukunda pek yeri olmayan “o dedi, bu dedi” ifadeleri İstanbul Adliyesi için son derece makul ve uygun deliller.
İlgimi çeken şey, sözlerden ibaret olan, maddi deliller ile desteklenmeyen bazı ifadeler sonuç doğurur, insanların bir yıldır tutuklu yargılanmasına yol açarken, bazı ifadeleri savcıların duymazdan gelmesi.
Kapki’nin Mücahit Birinci ile ilgili ifadesini savcıların tutanağa bile geçirmemeleri bunu düşündürtüyor.
Normal olarak böyle bir ifade verildiğinde bu iddiaya maruz kalan savcıların yerlerinden öfkeyle zıplamaları gerekir.
Sadece savcıların değil Birinci’nin de ayağa fırlamasını beklerdim.
Ama görülüyor ki umurlarında bile olmamış.
Niye acaba?
Tıpkı futbolda olduğu gibi bizim adliyemizde de böyle “iş bitiriciler” olduğunu hep duyarız.
Olay futbolda şöyle cereyan ediyormuş: Birileri falanca takım ile oynayacak filanca takımın şu, şu oyuncularını belli bir paraya “bağlayarak” maçı falanca takımın kazanmasını sağlayacaklarını söylermiş. Buna inanan falanca takımın yöneticisi de belli bir parayı bunlara teslim eder, maç gününü beklermiş.
Maç oynandığında falanca takım kazanamazsa “şike parası” diye verilen parayı aracılar kulüp yöneticisine iade eder, “namussuzlar vazgeçti” derlermiş
Çünkü aslında herhangi bir futbolcuyu bağlamamış olurlar, bir tür kumar oynarlarmış. Şansları yaver giderse falanca takım maçı kazandığında da paraları kendi aralarında üleşirlermiş.
Adliye Borsası’nın da böyle olduğu iddialarını hep duyarım.
Belki de Kapki ve başka sanıklara ulaşan bazı avukatlar böyle zarf atıyorlardır.
Tahliye kararı çıkarsa paralar cebe, çıkmazsa iade!
Bu anlatılanların ne kadar doğru olduğunu bilemeyiz elbette ama bunu iş edinen avukatların bulunduğu hep söylenir.
Namuslu hukukçuları elbette tenzih ederim.
Kapki gibi bir sanık böyle bir ifade verdiyse bunun en azından soruşturulması gerekmez miydi diye sormak istiyorum.
Böylece bu işi alışkanlık haline getirenler varsa onları yakalamak, Adliye’nin adını temize çıkarmak mümkün olurdu ki yakışan da zaten budur.
Madem savcılar bu iddiaya duyarsız kalıp, tutanağa bile bağlamadılar, Mücahit Birinci bu işe el atmalı.
İddia bu dilekçeyle artık alenileştiğine göre bir suç duyurusu da kendisi yapmalı.
Daha önce de yazmıştım, bu tür dedikodulara ben inanmamayı tercih ederim.
Ama ben inanmıyorum diye torba ağızlar büzülmüyor, Adliyemizin haberi olsun.
***
“Darbe” konusu savcıların dikkatini çekmiş
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, Kuşadası mitinginde yaptığı konuşma nedeniyle soruşturma başlattı.
Hep diyorum, bir gün öyle bir an gelecek ki hakkında soruşturma başlatılmamış bir tek T.C. vatandaşı kalmayacak!
Özel’e açılan soruşturma AKP Adliyesi’nin en sevdiği soruşturmalar arasında kuşkusuz ki ilk sırayı alır: Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu!
Özel, Cumhurbaşkanı’na “darbeci” suçlaması yapmış, soruşturmanın nedeni bu.
Bir siyasetçinin biz sıradan vatandaşlar gibi konuşması beklenemez.
Siyaset doğası gereği bizim memlekette biraz sert gidiyor.
Cumhurbaşkanı da bir siyasetçi olarak zaten hayli sert ifadeler kullanabiliyor.
Onun için Erdoğan’ın Özel’e söyledikleri, Özel’in Erdoğan için söylediklerini götürür, geriye iki taraftan biri lehine diğeri aleyhine üç beş söz ancak kalır.
Böyle konuşmak kendi bilecekleri iş ama onaylamadığımı söyleyeyim.
Muhalif politikacıyı cezalandırma hevesi, bizim memlekette hep olmuştur.
Bunun nedeni bir türlü “gerçekten sivilleşmeyi başaramamış” olmamız.
İktidara gelen, sivil siyasetten geliyor, bununla övünüyor ama eleştiriye karşı tahammülsüz.
Hesap vermek istemiyor, eleştiri dinlemek taraftarı değil.
Bugünkü iktidar da bundan vareste değil.
Hesap vermek istemiyor, eleştiriye tahammülü yok hatta eleştiriyi doğrudan hakaret diye algılamaya eğilimli.
Öte yandan memlekette Anayasal düzenin ciddi bir darbe aldığı da gerçek.
Anayasa’ya göre idareyi, yargı organlarını vs. bağlayan AYM kararlarının yargıyı bağlamayabileceğini gördük.
Anayasa’ya göre kararları kesin olan Yüksek Seçim Kurulu kararlarını tanımayan ilk derece mahkemeleri bile var.
Bu işleri hâkimken başlatan kişi, politikaya girdi, Adalet Bakanı da oldu.
“Anayasal düzene karşı bir yargı darbesinden” bu nedenle söz ediliyor.
Öte yandan seçimle iş başına gelen belediye başkanlarının yerine devlet memurlarının atanması meselesi var.
Normal olarak seçimle göreve gelen, herhangi yasal bir nedenle görevden alınıyorsa yerine gelecek olanın da seçimle gelmesi beklenir.
Belediye Meclislerinin üyeleri seçimle geldikleri için onlardan birini kendi aralarında seçerler, yeni belediye başkanının hukuki meşruiyeti seçimden gelir.
Bizde ise bir süredir bu iş kaymakamlara, valilere emirle veriliyor ki seçimle göreve gelmiş birini zorla görevden alıp, yerine bir memur tayin etme işi darbe dönemlerinde tanıklık ettiğimiz ortak uygulamalardandır.
Başbakan Süleyman Demirel’in 12 Eylül 1980’de bir darbeyle devrilip, yerine bir emekli devlet memuru olan Bülent Ulusu’nun tayin edilmesi buna bir örnektir.
Özel’e soruşturma nasıl sonuçlanır bilemiyorum ama savcılarımızın hazır bu konuya ilgi duydukları anlaşıldığına göre, Anayasa’nın delik deşik edilmesi meselesi de belki gündeme gelir.
Türkiye 5G’ye geçiyor: Yüksek maliyet, sınırlı performans ve zam riski -Füsun Sarp Nebil-
Uzmanlara göre, “fiber altyapı güçlendirilmeden, 5G’den beklenen sıçrama zor.” Eğer altyapı, finansman ve ekosistem sorunları çözülmeden ilerlenirse, 5G, beklenen dijital sıçramayı değil, yüksek maliyetli bir geçiş dönemini önümüze koyacaktır.”
Türkiye’de 5G teknolojisinin 1 Nisan itibarıyla devreye alınması planlanırken, sektör kaynakları ve uzmanlar, geçişin altyapı eksiklikleri, finansman baskısı ve sınırlı performans artışı nedeniyle beklenen etkiyi yaratamayabileceği uyarısında bulunuyor.
5G’nin en kritik bileşeni olan fiber altyapının Türkiye’de yeterli seviyede olmaması (hatta olması gerekenin 10'da 1'i düzeyinde olması) yeni nesil mobil teknolojinin vadettiği hız ve düşük gecikme avantajlarını sınırlayabilir. Baz istasyonlarının önemli bir kısmı, hâlâ fiberle beslenmiyor (en iyi ihtimalle yüzde 50'si ama eski Turkcell Genel Müdürü yüzde 35 demişti). Bu durum, 5G’nin teknik kapasitesinin sahaya tam yansıtılamaması anlamına gelir. Uzmanlara göre, “fiber altyapı güçlendirilmeden, 5G’den beklenen sıçrama zor".
Operatörler yatırım için borçlanıyor: Tüketiciye maliyeti ne olacak?
5G yatırımları için operatörlerin finansman ihtiyacı artıyor. Çünkü gelir artışları enflasyonun epeyce gerisinde kalmış durumda. Turkcell kısa süre önce yaklaşık 1 milyar dolarlık kredi temin etti. Türk Telekom da geçen yıl kasım ayında 1,8 milyar $'lık finansman sağladı. Bu tablo, operatörlerin yüksek yatırım maliyetlerini karşılamakta zorlandığını gösteriyor.
Sektör hesaplamalarına göre 5G’ye geçişin toplam maliyeti, 300 ila 600 milyar TL arasında olabilir. Bu maliyet kalemleri arasında, 3 milyar $'lık lisans ücretleri, 3 milyar $'lık Türk Telekom imtiyaz ödemeleri ve birkaç yıla yayılacak olan 3-5-10 milyar $'lık şebeke modernizasyonu ve ekipman yatırımları yer alıyor.
Doğal olarak soru şu: Bu kadar maliyetin, tüketicilere yansıması nasıl olacak? Tarifeler ne kadar zam görecek? Ulaştırma ve Altyapı Bakanı bu konuyu 2025 Ekim'de "Fazla hız isteyen onun maliyetine, külfetine katlanacak" şeklinde yorumlamıştı. Yani evet, bir zam geliyor.
Tabii ayrıca kullanıcı tarafında da 5G uyumlu cihazlara geçiş maliyeti ek yük oluşturacak. Geçtiğimiz günlerde 2 operatörümüz 1,2 milyon 5G Samsung cihaz için anlaşma yaptığını duyurmuştu.
Samsung cihazların ortalama fiyatları A serisi için: 300–400 $ ve S serisi için: 800–1.000 $ civarında.
Operatör anlaşmaları genelde orta segment ağırlıklı olur. Bu yüzden ortalama 450–500 dolar kabul etmek makul.
1.150.000 cihaz × 450–500 $ ≈ 517 milyon – 575 milyon dolar.
Eğer bu cihazlar tamamen ithal edilirse, Türkiye’nin cari açığına yaklaşık 500-600 milyon $ (22-26 milyar TL) ilave yük getirebilir. Bu sadece Samsung cihazlar, başka cihazlar da üstüne gelecektir.
Bütün bu maliyetlerin, tüketici talebini sınırlayabileceği, yaygınlaşma sürecini yavaşlatabileceği değerlendiriliyor. Ama zaten daha önce defalarca yazdığımız ve dünya hız sıralamalarından da görüldüğü gibi ülkede 3G ancak yüzde 50-60'lar düzeyinde ve 4.5G ancak yüzde 15-20'ler düzeyinde kapsanmış durumda.
Operatörler bu kapsama alanı tahminini reddediyor ama bağımsız kaynaklardan yapılan hız tahminleri hiç de söyledikleri gibi olmadığını gösteriyor. 2025 sonu itibarıyla mobil internet hızımız, 64,9 Mbps ile dünya 66.'sı durumunda. 5G bunu yukarı çekecek mi? Ya da sadece 5G varmış gibi mi olacağız? Hep birlikte göreceğiz...
Türkiye NSA 5G network'ü kuracak
Hız demişken, 5G network'lerin kuruluşu konusunda da bir notumuz daha var. Sakın tam 5G hızının hayatımıza gireceğini sanmayın!
Çünkü 5G network'ü mevcut 3G ve 4.5G network'leri üzerine kurulacak. Bunun adına bağımsız olmayan (non standalone - NSA) 5G deniliyor.
Dünyada bağımsız (yani sıfırdan 5G olarak kurulan) 5G teknolojisi olan network'ler yeni kuruluyor. Buna standalone (SA) deniliyor. ABD'de ve Avrupa'da kısmen, Çin'de devlet destekli kurulumlar yapıldı. 2026 başı itibarıyla SA 5G network kuran 70-80 operatör var. Bunların ancak 10-15'inin gerçek 5G standalone network kurduğu kaydediliyor ki ilk sıralarda China Mobile, T-Mobile, China Telecom, China Unicom, NTT Docomo (Japon) sayılabilir.
Bağımsız (SA) 5G network'ü, 5G cihazlarının 4G altyapısından bağımsız olarak, özel bir 5G çekirdeğine doğrudan bağlandığı bir ağ mimarisi anlamına geliyor. Bağımsız olmayan (NSA) ağlardan farklı olarak, 5G SA gerçek anlamda düşük gecikme süresi, yüksek bant genişliği ve büyük ölçekli IoT bağlantısı (1 milyon cihaza kadar/km²) sağlar. Ağ dilimleme ve gelişmiş güvenlik gibi temel özellikleri mümkün kılar.
Türkiye’de ilk aşamada devreye alınacak 5G’nin Non-Standalone (NSA) mimaride olması bekleniyor. Yani 5G antenleri kullanılacak ama çekirdek (core) hâlâ bölgeye göre 3G ya da 4.5G LTE olacak. Bunun anlamı şu; hız bir miktar artabilir. Ama gerçek 5G özellikleri olamayacaktır.
Neden Bağımsız (SA) 5G kurulmuyor derseniz,
- SA için yoğun fiber gerekir. Bu Türkiye'de bir hayli eksik (ortalama bir sistemin 4de biri ama iyi bir sistemin 10'da biri kadar fiber var. Zaten sabit internette 100cü olmamızın nedeni de bu fiber eksikliği)
- Ayrıca 5G Core yatırımı pahalıdır. SA için yeni çekirdek şebeke ve cloud-native mimari kurulması lazım ama operatörler zaten finansal baskı altı
- Ekosistem hazır değil yani veri merkezleri zayıf, Internet Trafik değişim noktaları ve kurumsal örnekler yok.
Özetle geçmiş 20-25 yılın telekom yatırımlarının çok eksik olması yanında, bağımsız 5G network için şu anda bunları tamamlayacak finansman yok, ekonomik durum müsait değil. Dolayısıyla Türkiye'de teknoloji olarak 5G diyeceğiz ama mimari olarak 3G ya da 4.5G+ üzerine olacak. Muhtemelen yine sadece büyük şehirlere kuracaklar. Gerisine de aldırmayacaklar. Uzmanlar, Standalone (SA) 5G yaygınlaşmadan tam performansın mümkün olmayacağını belirtiyor.
Türkiye'de mevcut telekom sorunları
Yukarıda da işaret ettik, Türkiye’nin mevcut telekom performansı çok zayıf. Uluslararası karşılaştırmalara göre Türkiye:
- Mobil internet hızında yaklaşık 60-70. sıralarda geziyor
- Sabit internet hızında ise 100. sıralarda dolaşıyor
Bu tablo, temel sorunun teknoloji değil, altyapı ve ekosistem olduğunu ortaya koyuyor. Yani 5G geldi demekle çözülebilecek bir durum yok. Kısaca neler eksik bakalım;
Yerli teknoloji üretimi ise "mış gibi". Güya 4.5G'de yüzde 45 yerli payına ulaşıldı. Nasıl mı? Yabancı firmaların Türkiye'ye getirdikleri parçaları, "vida sıkmak" dediğimiz montaj hatlarından geçirmesi ile yerli üretim diye raporlanarak. Bu nedenle, 5G ile üretilen verinin önemli bölümü yurt dışı altyapılara bağımlı kalmaya devam edecek.
Sonuçta, yüksek maliyetli 5G yatırımları yapılacak ama kullanıcı deneyiminde sınırlı iyileşme görülecek. Bu durum, operatörlerin finansal baskı altına girmesine, yatırım geri dönüş sürelerinin uzamasına ve kullanıcı memnuniyetinin beklentilerin altında kalmasına ve ülkenin cari açığının artmasına neden olacak.
Bu nedenle aslında öncelik sıralaması değişmeli:
- Fiber altyapı yatırımı hızlandırılmalı
- Veri merkezleri ve IDN ekosistemi geliştirilmelİ
- Lisans ücretleri makul seviyede tutulmalı
- Yerli teknoloji üretimi teşvik edilmeli
- 5G, “gösteri projesi” değil, stratejik plan olarak ele alınmalı
Türkiye 5G’ye giriyor, ancak bu geçiş, sadece bir teknoloji yükseltmesi değil, aynı zamanda ekonomik ve stratejik bir sınav. Eğer altyapı, finansman ve ekosistem sorunları çözülmeden ilerlenirse, 5G, beklenen dijital sıçramayı değil, yüksek maliyetli bir geçiş dönemini önümüze koyacaktır.
Kira gelirini beyan etmezseniz ne olur?-Murat Batı-
Vergi idaresiyle ihtilaflı ve maliyeti yüksek bir sürecin parçası olmamak için en basit ve en etkili yol, gelirin doğru, eksiksiz ve zamanında beyan edilmesidir. Aksi halde küçük bir ihmal, telafisi güç ve maliyeti yüksek bir sürece dönüşebilmektedir.
Ücret gelirlerine, kira gelirlerine, eurobond kazançlarına ve değer artışı kazançlarına ilişkin rehber mahiyetindeki detayları daha önce yazmıştım. Ancak bu yazıda, beyanname vermeyenleri nasıl bir sürecin beklediğine odaklanmak istiyorum.
Çünkü bu sürecin sonu yalnızca vergi ödemekle bitmiyor; ceza, faiz, zam ve nihayetinde hacze kadar uzanan bir zincir süreci söz konusu.
Süreyi kaçırırsanız ne olur?
Varsayalım ki beyanname verme süresini kaçırdınız. Bu durumda, idare henüz sizi tespit etmeden kendiliğinizden beyanname verme imkânınız hâlâ var.
Ancak bu imkân da kullanılmazsa, idare devreye girer. Kira geliri veya değer artışı kazancı gibi gelirleriniz takdir komisyonuna sevk edilir ve verginiz re’sen tarh edilir, yani sizin beyanınız olmaksızın idarece hesaplanır.
Buradaki kritik nokta şu: re’sen yapılan bu tarhiyatta çoğu zaman istisna ve giderler dikkate alınmaz. Bu nedenle süresinde beyan edilmesi halinde çıkacak vergiden daha yüksek bir vergi ile karşılaşmanız muhtemeldir.
Ardından cezalar gelir
Vergi Usul Kanunu’nun 344’üncü maddesi uyarınca, kayba uğratılan vergi kadar vergi ziyaı cezası kesilir. Yani 100 TL vergi için 100 TL de ceza söz konusu olur.
Ancak önemli bir istisna var: eğer mükellef, inceleme başlamadan veya takdir komisyonuna sevk edilmeden önce gecikmiş beyannamesini verirse, vergi ziyaı cezası yarı oranında uygulanır.
Buna ek olarak, beyanname verilmemesi nedeniyle birinci derece usulsüzlük cezası da kesilir.
Buradaki tek iyi haber şu: vergi ziyaı cezası ile usulsüzlük cezası birlikte kesildiğinde, tutar olarak yüksek olan uygulanır, diğeri uygulanmaz.
Gecikme faizi de cabası
Vergi yalnızca ceza ile kalmaz; bir de gecikme faizi söz konusudur. Vergi Usul Kanunu’nun 112’nci maddesine göre, sonradan tarh edilen vergiler için, normal vade tarihinden tahakkuk tarihine kadar aylık yüzde 3,7 oranında gecikme faizi hesaplanır.
Örneğin, 2025 yılına ait kira gelirine ilişkin beyannamenin 31 Mart 2026’ya kadar verilmesi gerekirken verilmediğini düşünelim. İdare daha sonra bu geliri tespit edip vergi/ceza ihbarnamesini örneğin 2 Eylül 2026 tarihinde tebliğ etmiş olsun.
Bu durumda mükellefin: tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde dava açma veya idareye başvurma hakkı vardır. Bu sürede işlem yapılmazsa vergi kesinleşir.
Gecikme faizi ise, verginin normal vade tarihinden bu sürenin sonuna kadar geçen süre içinhesaplanır.
Dava açma ve/veya idareye başvuru hakkınız var
Vergi/ceza ihbarnamesi tebliğ edildiği tarihten itibaren 30 gün içinde vergi dairesine başvurup cezaların bir kısmını uzlaşma yoluyla veya aynı süre içerisinde yine vergi dairesine başvurup cezaların yarısınısildirme şansına sahipsiniz. Bunun için mutlaka tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde vergi dairesine başvuru yapmanız gerekmektedir.
Bu arada dava açma hakkınız da bulunmaktadır. Vergi/ceza ihbarnamesi tebliğ edildiği tarihten itibaren 30 gün içinde vergi mahkemesine dava açabilirsiniz. Haklı gerekçeleriniz olmalı, yoksa yargıyı beyhude meşgul etmemek lazım.
Ödemedim, idareye de başvurmadım dava da açmadım
Vergi/ceza ihbarnamesi tebliğ edildiği tarihten itibaren 30 gün içinde ne idareye uzlaşma ya da cezada indirim için başvurdunuz ne de dava açtıysanız 30’uncu günden itibaren 1 aylık ödeme süreniz başlar. Bu 1 aylık sürede ödeme de yapmazsanız 1 aylık sürenin bitiminden sonra bu kez 6183 sayılı Kanun m.55 uyarınca size bir ödeme emri gönderilecektir.
Ödeme emrinin tebliğinden itibaren ya borcunuzu ödeyeceksiniz/ödemeyecekseniz ya da dava açacaksanız. 6183 sayılı Kanun’un 58’inci maddesinde ödeme emrini dava etmeye ilişkin usul hükümlerineyer verilmiştir. Buna göre; ödeme emri “böyle bir borcun olmaması, kısmen ödenmiş olması veyazamanaşımına uğramış olması” olmak üzere 3 farklı gerekçe ile dava edilebilecektir. Görüldüğü üzere bu aşamada dava açma mahiyeti çok ama çok sınırlıdır.
Gecikme zammı da uygulanacak
6183 sayılı Yasa m.51 uyarınca süresi içinde ödenmeyen amme alacaklarına yasal sürenin son gününü takip eden günden itibaren aylık yüzde 3,7 gecikme zammı uygulanır.
Gecikme faiziyle gecikme zammı oranları aynı ama gecikme faizi, vergi üzerinden; gecikme zammı ise vergi+vergi ziya cezasıı üzerinden hesaplanacaktır.
Bu arada hemen uyarayım bu gecikme zammı tutarına herhangi bir indirim vs (uzlaşma, cezada indirim vs) uygulanmayacaktır.
Sırada Haciz var
Ödeme emrini alan kişi ya bu borcu öder ya da bunu dava eder. Borcu ödemezse 15 günlük süre içerisinde mal bildiriminde bulunması gerekir. Hiç mal varlığım yok demek de mal bildirimi sayılır.
Amme borcu süresi içerisinde ödenmediği için 6183 sayılı Yasa m.55 gereğince kendisine ödeme emri tebliğ edilen borçlunun 15 gün içerisinde borcunu ödememesi halinde, 6183 sayılı Yasanın muhtelif maddeleri uyarınca hakkında haciz uygulanır. Bankadaki parasına, maaşının belli bir oranına vs haciz gelebilir.
Haciz işlemine başlanabilmesi için öncelikle amme borcunun ödeme emri ile takip edilmesi ve ödeme emrine ilişkin Yasada belirtilen sürecin tamamlanması gerekmektedir. Bu süreç ödeme emrinin usule uygun tebliğ edilmiş olması ve bu sürede borcun tamamının ödenmemesi gerekmektedir. Olası bir durumda ödeme emri ile tebliğ edilen borcun bir kısmı ödenmişse ödenmeyen kısım hacze konu olur.
Sonuç
Vergi hukukunda çoğu zaman asıl yükümlülük verginin kendisi değil, o yükümlülüğün zamanında yerine getirilmemesidir. Süresinde verilen bir beyanname ile ödenecek vergi, çoğu durumda öngörülebilir ve yönetilebilir bir tutardayken; aynı vergi beyan edilmediğinde kısa sürede ceza, gecikme faizi ve gecikme zammı ile katlanarak büyüyen bir borca dönüşmektedir. Üstelik süreç yalnızca parasal bir yükle sınırlı kalmamakta, nihayetinde malvarlığına müdahale anlamına gelen haciz uygulamalarına kadar uzanmaktadır.
Bu nedenle mesele, yalnızca bir idari yükümlülüğün yerine getirilmesi değil; gereksiz ve ağır sonuçlar doğurabilecek bir sürecin en baştan önlenmesidir. Vergi idaresiyle ihtilaflı ve maliyeti yüksek bir sürecin parçası olmamak için en basit ve en etkili yol, gelirin doğru, eksiksiz ve zamanında beyan edilmesidir. Aksi halde küçük bir ihmal, telafisi güç ve maliyeti yüksek bir sürece dönüşebilmektedir.
1 Nisan’da başlayacak olan kurumlar vergisi beyan dönemi öncesinde bilinmesi gerekenler -Erdoğan Sağlam-
İndirim konusu son yılların bir ürünü ve vergi hesaplamalarını çok zorlaştırıyor. Ayrıca vergi incelemelerinde mükellefleri sıkıntıya sokuyor. Özellikle ihracat ve imalat faaliyetiyle uğraşan mükelleflerde kazancın ayırımı çok zor ve tartışmalı…
Aşağıdaki tabloda görüleceği üzere vergi sistemimizde kurumlar vergisi %18 ila %30 arasında uygulanıyor.
Yatırım teşvik belgeli harcamaların varlığı halinde vergi oranı çok daha düşük oranlara inebiliyor.
2. 2025 yılında kurum vergilemesini etkileyen düzenlemeler neler?
2025 yılının en önemli vergi düzenlemeleri, yurt içi asgari kurumlar vergisinin uygulanmaya başlaması ile enflasyon düzeltmesinin uygulamadan (üç yıl, yetki kullanılırsa 6 yıl) kalkması oldu.
Enflasyon düzeltmesinin ertelenmesi zaten beklenen bir gelişmeydi.
Danıştay 2025 yılı sona ermeden geçmiş yıl zararlarının asgari kurumlar vergisi matrahından indirilemeyeceği yönündeki tebliğin ilgili bölümlerini iptal ederek çok sayıda uyuşmazlığı peşinen önledi. Aksi halde, bu yıla damgasını bu konudaki açılan uyuşmazlıklar vuracaktı.
Genel bir ifade ile önceki yıllara nazaran bu yıl ihtirazî kayıtla beyan olasılığının düşeceğini tahmin ediyorum.
Bu kısa girişten sonra 2025 yılı kurumlar vergisi beyanını etkileyen önemli düzenlemeler ve uygulamaları kısaca özetlemek isterim.
2025 yılında enflasyon düzeltmesine ilişkin gelişmeler
2025 yılında enflasyon düzeltmesinin yapılmaması yönünde yasal düzenleme yapıldı. Yapılan düzenlemeye göre,
* 2025 hesap dönemi ile geçici vergi dönemleri de dahil olmak üzere 2026 ve 2027 hesap dönemlerinde (kendilerine özel hesap dönemi tayin edilenlerde 2026, 2027 ve 2028 yılında biten hesap dönemleri itibarıyla), enflasyon düzeltmesine ilişkin şartların oluşup oluşmadığına bakılmaksızın, mali tabloların enflasyon düzeltmesine tabi tutulmayacak.
* Belirlenen dönemleri, geçici vergi dönemleri de dahil olmak üzere, üç hesap dönemine kadar uzatma konusunda Cumhurbaşkanına yetki verildi.
* Bu dönemler (yetki kapsamında uzatılan dönemler dahil) enflasyon düzeltmesi şartlarının gerçekleşmediği dönem olarak kabul edildiği için isteyen mükellefler yeniden değerleme yapılabilecekler.
Enflasyon düzenlemesi ile ilgili ikinci önemli gelişme, yapılmakta olan yatırımlarla ilgili sirküler yayınlanması oldu. Bu konuyu “Maliye’den beklentilere cevap: Enflasyon kazançlarında yeniden değerleme uygulaması nasıl yapılacak?” başlıklı yazımda kapsamlı bir şekilde değerlendirmiştim.
Yurt içi asgari kurumlar vergisi uygulamaya girdi
2025 yılı ve izleyen vergilendirme dönemlerinde elde edilen kazançlara (özel hesap dönemine tabi olan kurumların ise 2025 takvim yılında başlayan özel hesap dönemi ve izleyen vergilendirme dönemlerinde elde edilen kazançlarına) uygulanmak üzere 2 Ağustos 2024 tarihide yürürlüğe giren yasal düzenleme ile hesaplanan kurumlar indirim ve istisnalar düşülmeden önceki kurum kazancının yüzde 10’undan az olamayacağı hükme bağlandı.
Yurt içi asgari kurumlar vergisi hesaplamasında kanunda belirtilen bazı indirim ve istisnalar indirim konusu yapılamıyor, yani bu indirim ve istisnalar üzerinden yüzde 10 asgari vergi alınacak.
Bu konuda en çok tartışılan husus geçmiş yıl zararlarının asgari vergi matrahından indirilip indirilemeyeceği oldu.
Maliye yayımladığı tebliğde indirilmeyeceğini söylemiş olsa da Danıştay ilgili tebliğin konuya ilişkin bölümlerinin önce yürütmesini durdurdu, sonra Maliyenin itirazını reddetti, son olarak da iptal kararını verdi.
Tabii ki Danıştay 3. Dairesi kararında ısrar edebilir, ancak Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu Maliyenin yürütmenin durdurulmasına ilişkin itirazını oyçokluğuyla da olsa reddettiği için bu konuda olumsuz bir gelişme beklenmiyor.
Ar-Ge indirimi ve teknokent istisnasından faydalananların fon ayırma ve yatırım yapma yükümlülüklerine ilişkin had ve sınırlarda değişiklik yapıldı
Cumhurbaşkanı Kararı ile yapılan değişiklikler aşağıdaki tabloda yer alıyor.

Bu değişiklikler 2026 yılı Nisan ayında verilecek 2025 yılı kurumlar vergisi beyannamesinde yararlanılacak Ar-Ge ve tasarım indirimi ile teknokent istisnası için de uygulanacak.
Yatırım fonları veya ortaklıkları kazançlarının kurumlar vergisi istisnasından yararlanması yüzde 50 kâr dağıtımı şartına bağlandı.
KVK’nın 5/1-d maddesi uyarınca, Türkiye’de kurulu yatırım fonları veya ortaklıklarının kazançları kurumlar vergisinden istisna edilmiş bulunuyor.
1/1/2025 tarihinden itibaren elde edilen kazançlara uygulanmak üzere, bu maddede yapılan değişiklikle istisnadan faydalanılabilmesi için fon ve ortaklıkların (emeklilik yatırım fonları hariç) sahip oldukları taşınmazlardan elde ettikleri kazançların en az %50’sinin, elde edildiği hesap dönemine ilişkin kurumlar vergisi beyannamesinin verilmesi gereken ayı izleyen ikinci ayın sonuna kadar kâr payı olarak dağıtılması şartı getirildi.
Bu konuda yaşanan tartışmaları ortaklarımızdan Haluk Erdem T24’te yayınlanan “Gayrimenkul yatırım ortaklıklarının istisnadan yararlanabilmesi için kârın yarısını dağıtmasına ilişkin kuralla ilgili yaşanan sorunlar” başlıklı yazısında ayrıntılı bir şekilde değerlendirdi. Mutlaka okumanızı öneririm.
Kar dağıtımı şartını sağlayan ve istisnadan faydalanan yatırım fon ve ortaklıklarından elde edilen kar payları kurumlar tarafından KVK’nın 5/1-a maddesi kapsamında iştirak kazancı istisnasına konu edilemeyecek. Buna karşılık şartlar sağlanamadığı taktirde iştirak kazancı istisnasından yararlanılabilecek.
Kazancın kanunda öngörülen süreden sonra dağıtılması halinde de istisnadan yararlanılamayacak.
Kamu özel iş birliği modeli projelerinde sözleşmelere taraf olan şirketlerin kurumlar vergisi oranı yüzde 30 olarak belirlendi
KVK’nın 32 nci maddesinde yapılan değişiklikle, 3996 sayılı Kanuna göre Yap-İşlet-Devret modeli çerçevesinde gerçekleştirilen projeler ile 6428 sayılı Kanuna göre kamu özel iş birliği modeli çerçevesinde yürütülen projelerde faaliyette bulunan kurumların tüm kazançları üzerinden hesaplanması gereken kurumlar vergisi oranı, 2025 yılı ve izleyen vergilendirme dönemlerinde elde edilen kazançlara uygulanmak üzere yüzde 30 olarak belirlendi.
Serbest bölge kazanç istisnası ihracatla sınırlandırıldı.
Serbest Bölgeler Kanunu uyarınca, Avrupa Birliğine tam üyeliğin gerçekleştiği tarihi içeren yılın vergilendirme döneminin sonuna kadar serbest bölgelerde üretim faaliyetinde bulunan mükelleflerin bu bölgelerde imal ettikleri ürünlerin satışından elde ettikleri kazançlar gelir veya kurumlar vergisinden istisna idi. Yani serbest bölgeden Türkiye’ye yapılan satışlardan sağlanan kazançlara da istisna uygulanmaktaydı.
1.1.2025 tarihinden itibaren elde edilen kazançlara uygulanmak üzere yapılan değişiklikle, söz konusu istisnanın sadece bölgede imal edilen malların yurt dışına satışından doğan kazançlar için uygulanması sağlandı.
Ancak halen Meclis Genel Kurulunda görüşülmekte olan torba yasayla, istisnanın aynı serbest bölge içine veya diğer serbest bölgelere satılmasında da uygulanması yönünde bir değişiklik kabul edildi.
İndirimli kurumlar vergisi uygulamasında çok önemli değişiklikler/kısıtlamalar yapıldı
7555 sayılı Kanunla KVK’da yapılan değişiklikle indirimli kurumlar vergisi uygulamasında çok önemli değişiklikler/kısıtlamalar yapıldı.
Yapılan değişikliklerin yürürlük tarihi, 16/6/2025 tarihinden önce başvurusu yapılmış ve reddedilmemiş olanlar hariç, yayımı tarihinden (24/7/2025’ten) itibaren alınan yatırım teşvik belgelerine uygulanmak üzere yayımı tarihi olarak belirlendi.
Dernek ve vakıfların bazı gelirleri dolayısıyla iktisadi işletme oluşmayacağına ilişkin hükmün süresi yine uzatıldı
7566 sayılı Kanunun 29 uncu maddesiyle 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun geçici 2 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “31/12/2025” ibaresi “31/12/2035” şeklinde değiştirildi.
Böylece;
- Dernek veya vakıflarca elde edilen kesinti suretiyle vergilendirilmiş kira gelirleri ile menkul kıymet ve faiz gelirleri ile,
- Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okullardaki atölye ve uygulama birimleri ile çıraklık ve halk eğitim merkezlerindeki uygulama birimlerine bağlı döner sermaye işletmelerinin gelirleri nedeniyle,
İktisadi işletme oluşmuş sayılmayacağına yönelik düzenlemenin uygulama süresi 10 yıl süre ile (yani 31/12/2035 tarihine kadar) uzatılmış oldu.
11 Eylül 2020 tarihli yazımda açıkladığım üzere, bu uygulamanın sürekli uzatılmasını doğru bulmuyorum. Bence, stopajlı-stopajsız gelir ayrımı yapılmadan dernek ve vakıflarca elde edilen bu tip pasif nitelikte gelirlerin "iktisadi işletme oluşturmayacağı" konusunun kalıcı hükümle çözülmesi gerekir.
Sürenin 20 yıla yakın uzatılması bu konuda bence Maliyenin de benzer düşüncede olduğunu gösteriyor.
Yararlanılması yeminli mali müşavir (YMM) tasdik raporu ibrazına bağlanan işlemlerin sayısı artırıldı
49 seri no.lu Tebliğ ile 2025 yılına ilişkin beyannameler de dahil olmak üzere, kurumlar vergisi beyannamelerinde yer alan ve YMM tarafından düzenlenen tasdik raporu ibraz şartına bağlanan istisna, indirim ve uygulamalar yeniden belirlendi. Kapsam çok genişletildi.
Bu konuda detaylı bilgi için “Kurumlarda bazı istisna, indirim ve uygulamalar için yeminli mali müşavir tasdik raporu ibraz zorunluluğu getirildi” ve “Bazı istisna ve indirimler için getirilen tasdik zorunluluğunda tartışmalı konular” başlıklı yazılarımı inceleyebilirsiniz.
İhtirazî kayıt konuları
2025 dönemine ilişkin ihtirazî kayıtla beyanname verilebilecek konuları kısaca saymakla yetineceğim. Girişte bahsettiğim üzere bu yıl geçmişe nazaran daha az ihtirazî kayıtla beyanname verilmesini bekliyorum.
Bu sonuçta, sanıyorum önceki dönemlerde açılan davalarda yargının yaklaşımı da etkili oldu.
- Devir ve tam bölünme gibi nedenlerle enflasyon düzeltmesi ertelenmeden önce kıst dönem için beyanname verip enflasyon düzeltmesi yapanlardan fazladan matrah beyan edenler,
- Nakit sermaye artırımı (Emisyon primi, sermaye artırım avansının yıl sonuna kadar sermayeye eklenememesi, ortak alacaklarının sermayeye eklenmesi, yatırım nedeniyle aktif gelir elde etmeyen şirketlerin durumu, kar dağıtımı sonrası sermaye artırımı vs.),
- İştirak tasfiye zararları,
- Örtülü sermaye karşı taraf düzeltmesi ve KDV indirimi,
- Binek oto kısıtlamaları,
- Taşınmaz ve iştirak hissesi satış kazançlarında istisna oranının düşürülmesi (yani müktesep hakların tam korunmaması), bağlı değerin bağlı değere dönüştürülmesi, istisna kapsamındaki işlemlerden doğan satış zararları,
- Uyumlu mükellef indirimi,
- 2023 enflasyon düzeltmesi işlemleri ile ilgili bu yıl gelir yazılması gereken tutarlar, ATİK niteliğinde olmayan varlıkların elden çıkarma zararları vs.
Etiğine, etine, kemiğine, vicdanına tahammülsüz!-Umur Talu-
İktidar, çeyrek asır sonunda, bırakın etiğini, gazeteciliğin etini kemirip kemiğini kıracak bir “haşin ustalık” seviyesine geldi. İnce ince doğramalarına, önemli medya kuruluşlarını halkın parasıyla ele geçirip geçirtip içlerini oymalarına tanık olduk elbette…
Şunlar oldu:
-Birkaç dilde çok sayıda akademik ve mesleki “gazetecilik-medya” kitapları topladım. Yeni baştan öğrenmeye de anlatmaya da koyuldum.
-Öğrendiklerimi de kaç yılın deneyimini de aktarabilmek için üniversitelerde ders vermeye başladım. Birkaç ders birden. Habercilikten “medya etiği”ne kadar.
-Bunları bir örgüt çatısı altında da yapabilmek için, üyesi olduğum Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’yle yakın çalışmak istedim. Cemiyet Başkanı (rahmetli) Nail Güreli benden TGC için bir “etik-deontolojik” metin hazırlamamı istedi. Dünyadaki hemen hemen bütün mesleki deontolojik-etik metinlerini inceledim. Kimi ulusal, kimi uluslararası, kimi yerel, kimi örgütsel, kimi sadece bir medya kuruluşuna aitti.
-O çalışmadan “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” çıktı. Metnin “beyanname” olmasını istemiştim ve nitekim 1998’de ilk elde 3 bin gazeteci “bildirge”yi imzaladı; TGC’de madde madde oylanarak kabul edildikten sonra.
-Aynı anda “medya eleştirisi” üstüne hem kendi gazetemde, bazen onu da eleştirerek, yazıyordum; hem başta ders verdiğim Bilgi Üniversitesi”ndeki Medyakronik, medya eleştirisi mecralarında, dergilerde. Çok sayıda konferans, panel vb.’de de.
-Bu “yeni dönemim”in ilk yılı sonunda “Türkiye Basın Özgürlüğü Ödülü” verilmişti. Daha sonra TGC yönetimine de seçildim. Birkaç dönem sonra başkan yardımcılığı yaptım. Meslek örgütü bünyesinde çalıştım. (Ödül ve Bildirge, henüz yönetime girmediğim dönemdeydi.)
-“Bildirge” bir silsileye işaret ediyordu özellikle: Hak varsa, özgürlük var. Özgürlük varsa, sorumluluk var. Yani “etik” hak ve özgürlüğe dairdi. Elbette mekanik değil: Bireysel yahut bir gazetecilik mecrası olarak, hak ve özgürlüklerin kısıtlı olduğu bir ortamda (Türkiye, hemen her zaman) siz bireysel yahut topluca “sorumlu” gazetecilik yapabilirdiniz. Ama medyanın genelinde bu mümkün olmazdı.
-Mesele sadece, dıştan, devletten, o sıradaki kanunlardan, kimi güçlerden gelen kısıtlama ve baskılarla hak ve özgürlüklerin kısıtlı olması değildi. Bu kısıtlamalar gevşek olsa veya bulunmasa da, nasıl bir gazetecilik olmasıyla ilgiliydi. Yani gazeteciliğin kalbiyle, aklıyla, ruhuyla. Çünkü kendini özgür sananların birçoğu bu “sorumluluk”u idrak etmiyor, siyasi, ekonomik vb. muktedirlere yanaşma oluyordu.
-Bir süre sonra Milliyet’te “ombudsman” bulunması için de ısrar edecektim. Gazetenin koymadığı, sansürlediği, doğru bakmadığı haberler de haftada bir o sayfada “içeriden” eleştirilecekti.
Bunları şunun için sıraladım; Nihai derdimiz “etik gazetecilik”ti… Hak ve özgürlük, tabii sorumluluk bunun içindi. Hepsinin kökeni ise “vicdan”dı. Vicdanın gerçekten özgür olabilmesiydi. Vicdanın kaldırmaması, vicdanın harekete geçmesi ve elbette araştırma, bilgi, sık sık cesaret, sorgulamayla donanmasıydı. Ve hepsi hepsi, doğru haber, ama en çok da muktedirleri didikleyen, halka düzenin onlara çarpan neyi varsa, onlara dair ulaşmaya çalışan “iyi” gazetecilik içindi.
Epeydir “etik” yani cücüğü çıkarılarak “temiz gazetecilik” zannedilen şeyde bilhassa ısrardan vaz geçtim. Kavramdan, manasından, geniş anlamından değil elbette. “Tarafsız, objektif gazetecilik” vaazlarının çoğu esasında “gizlenen haberler”i maskelemek için kullanılıyordu zaten. “Vicdan” temel kriterdi artık.
Ancak esas önemlisi şu; “mağduriyet”ten geldiği iddiasındaki (ki kısmen doğru) bir iktidar, çeyrek asır sonunda, bırakın etiğini, gazeteciliğin etini kemirip kemiğini kıracak bir “haşin ustalık” seviyesine geldi. İnce ince doğramalarına, önemli medya kuruluşlarını halkın parasıyla ele geçirip geçirtip içlerini oymalarına tanık olduk elbette…
Lakin, çoğu genç, birçok gazeteci bütün bu ahval ve şerait içinde doğru, iyi, hakkıyla, vicdanlı, kamusal sorumluluk hissiyle gazetecilik yapmaya çalışıyor. Hem de nice şahsi veya kurumsal imkânsızlık îçinde. Ve kendine sözde gazetecilerden bir “yalakalık, uşaklık” ordusu yaratmış iktidar, onlara tahammül edemiyor. Bir gün Merdan’ı, bir gün Alican’ı, bir gün Fatih’i, bir gün İsmail’i, bir gün Pınar’ı, bir gün Elif’i, bir gün Furkan’ı “içeri” kapatıyor. Gazetecilikle değilse de, hukukla, adalet peşinde bu vicdan mücadelesini veren Can’ı ve diğerlerini de kapattığı gibi.
Bu insanlar, sizin ve bizim, hala hakikatlerden yana umut duyabilmemiz için oradalar. Hem müteşekkiriz hem onlar adına da sorumluluklarımız var. Herkesin kendini “bir nevi gazeteci” görebildiği bu hızlı akış ve hızla unutuş çağında, hakiki haberciliğin, hakiki eleştirinin kıymeti hala çok ki, iktidar onca yanaşması, yalakası arasında bile gazetecikte direnen vicdandan huzursuz! Öyleyse huzursuzluğa devam!
Orta Doğu’da Trump şov: Çin arkasına yaslanıp gösterinin tadını çıkarıyor -Cevdet Kadri Kırımlı-
Trump ve Netanyahu ekürisinin İran saldırısı, Çin’e altın tepside sunulmuş zengin bir menü gibi. Birbirinden lezzetli tabaklarla dolu. Tabii en önemlisi, ABD’nin askerî kapasitesi ve onun sınırları hakkında bilgi edinme şansı. Savaş, ABD’nin askerî kapasitesinin sınırları ve zaafları konusunda Çin için eşsiz bir kaynak niteliğinde!
***
Çin’in gerçek nabız ölçeri sosyal medyadır. Uluslararası bir hadiseyle ilgili Çin’in duruşu hakkında bir fikir edinmek için WeChat, X muadili Weibo ve TikTok’un Çin versiyonu Douyin gibi sosyal medya uygulamalarına göz atmak gerekir.
Malûmdur ki Çin’de sosyal medya yalnızca sıkı bir denetim altında tutulmakla kalmamakta; filhakika rejimin tercihleri istikametinde biçimlendirilmekte ve yönlendirilmektedir. Mesela Nancy Pelosi’nin 2022 yazında Tayvan’a yaptığı ziyaret öncesinde ve sonrasında konu, belli başlı sosyal medya uygulamalarının tamamında günlerce “trend topic” olmuş, milyarın üzerinde görüntülenen “hashtag”ler boy göstermiş, sosyal medyada yapılan canlı yayınları 60 milyonun üzerinde kullanıcı takip etmişti.
Oysa İran’a saldırı başlayalı beri Çin sosyal medyasında hava son derece sakin. Konu, trend topic olarak boy göstermiş değil. Çevrimiçi ortamdaki baskın tepkiler daha ziyade alay ve küçümseme ile karakterize ediliyor ve özellikle ABD Büyükelçiliği'nin resmî hesapları hedef alınıyor.
ABD'nin Çin’deki resmî sosyal medya hesaplarında büyük ölçüde savaşla ilgili açıklamalar yayımlanıyor ve cevap bölümlerine, mesela ABD ordusunun "hassas" vuruşlarıyla ilgili öfkeli yorumlar yağıyor. Minab'daki bir kız okuluna yapılan ve çoğu çocuk olmak üzere tahminen 175 kişinin ölümüne neden olan saldırı sonrası tipik yorumlardan biri "bir okula isabet edecek kadar hassas mı?" şeklinde olmuştu, örneğin. Ya da "özgürlük ve demokrasi meşalesi bizi yine kör etti" şeklinde ifadelere rastlanıyor.
Çin, resmî düzeyde tabii ki ABD ve İsrail’in İran’a saldırısını kınadı. Ama kullanılan üslup son derece mutedildi. Öyle ki geçenlerde bir askerin Tokyo’daki Çin elçiliğinin duvarından bıçakla içeri girmeye çalışmasına karşı Çin’in resmî düzeyde gösterdiği tepkiden bile sönüktü denebilir.
“Ne vereyim abime?”
Trump ve Netanyahu ekürisinin İran saldırısı, Çin’e altın tepside sunulmuş zengin bir menü gibi. Birbirinden lezzetli tabaklarla dolu.
Tabii en önemlisi, ABD’nin askerî kapasitesi ve onun sınırları hakkında bilgi edinme şansı. Yüksek yoğunluklu harekâtlar; hassas mühimmatın kesintisiz kullanımı, güçlü istihbarat koordinasyonu ve uzun menzilli saldırı yetenekleri gerektirir. Ancak bunların hepsi sınırlı kaynaklara dayanır. Çin yalnızca ABD’nin sahadaki performansını değil, bu kaynakların ne hızla tüketildiğini izleme şansı bulmuş oldu.
Mesela maliyeti sadece 20–30 bin dolar civarında olan İran’ın Şahid 136 insansız “intihar” hava araçlarını engellemek için ABD cayır cayır birkaç milyon dolar değerindeki Patriot ve Yüksek İrtifa Bölge Savunma (THAAD) füzelerini yakıyor. Şimdiye kadar olan sürede ABD’nin Yüksek İrtifa Bölge Savunma (THAAD) füze stoğunun dörtte birinden fazlasını tükettiği tahmin ediliyor.
Çin, ABD’nin İran’ın saldırıya dayanma kapasitesini küçümseyerek ciddi bir stratejik hata yaptığını düşünüyor.
Savaş, ABD’nin askerî kapasitesinin sınırları ve zaafları konusunda Çin için eşsiz bir kaynak niteliğinde!
Menüdeki ara sıcak tadındaki ikinci tabak, savaşın ekonomik maliyeti ve buna tahammül limiti. Savaşın sadece ilk altı günlük maliyetinin 11,3 milyar dolar olduğu hesaplanmıştı. The Washington Post’un haberine göre Pentagon, savaşın finansmanı ve tükenmekte olan kritik mühimmatın acilen artırılabilmesi için Kongre’den 200 milyar dolar talep etti. Tabii iş bununla da kalmıyor; petrol fiyatlarındaki artış da eklenince savaşın sokaktaki Amerikalı’ya daha fazla enflasyon olarak geri dönmesi kaçınılmaz.
Bundan sonra bir ana yemek daha var: Siyasi dayanıklılığın sınanması. Çatışmalar uzadıkça iç dinamikler üzerindeki etkileri çok daha hissedilir hâle geliyor: yükselen enerji maliyetleri, artan yaşam giderleri ve değişen kamuoyu eğilimleri. Bu koşullar altında ABD’nin angajmanının sürdürülebilirliği ve siyasi iradenin ne ölçüde direnç gösterebileceği, Pekin açısından çok kıymetli bir bilgi.
Tabii bir de kaymaklı tatlı niyetine, ABD’nin ilgisinin Pasifik’ten Orta Doğu’ya kaymış olması var. Mesela ABD, Pasifik’teki donanmasının önemli bir bölümünü Körfez’e göndermiş durumda. İran’daki savaş çok uzun olmayan bir vadede sona erse bile bundan böyle ABD için Orta Doğu eskisinden daha fazla bir dikkat odağı olacak.
Çin için öncelikli konu Tayvan ve Güney Çin Denizi’ndeki hâkimiyeti. Bir sonraki yazımda ayrıntılı ele alacağım bu konunun sinopsisiyle yetineyim şimdilik: Çin, elzem hayat alanı olarak gördüğü Tayvan ve Güney Çin Denizi’nde istediklerine ulaşmada ABD ile bir çatışmayı kaçınılmaz görüyor. Bunun mümkün olduğunca uhuletle ve suhuletle gerçekleşmesi tabii ki en tercihe şayan durum.
Daha önceki bir yazımda “Çin’in istediği bir gözdü, Trump verdi iki göz!” başlığını kullanmıştım. Tekrara düşmemek için bu kez “dört göz verdi” desem mi diye düşündüm. Doğrusu dört bile çok mütevazi kalır...
/././
T-24









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder