Diyanet ‘çevresi’ bir bir Bakanlığa -Mustafa Bildircin-
Ülkedeki liyakat tartışmalarını alevlendirecek görevlendirmelerin bir yenisi daha ortaya çıktı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı Kentsel Dönüşüm Başkanlığı’nın ardından, Personel Genel Müdürlüğü’nün de eski bir Diyanet İşleri Başkanlığı bürokratına teslim edildiği belirtildi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda, Mehmet Görmez döneminde basın danışmanı olarak görev yapan Halil Erdoğan, Görmez’in görev süresinin dolmasının ardından Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda Daire Başkanı olarak görevlendirildi. KURUM’UN EKİBİNDE Erdoğan’ın, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un İBB Başkan Adaylığı döneminde seçim çalışması ekibinde de yer aldığı öne sürüldü. Kurum’un seçimleri kaybetmesinin ardından Halil Erdoğan’ın, bir süre TBMM’de kurum ile birlikte çalışmaya devam ettiği bildirildi. BAKANLIĞA DÖNÜŞ Kurum’un, yeniden bakanlığa atanmasının ardından Erdoğan’ın da bakanlığa döndüğü kaydedildi. Bu kapsamda bakanlığın Personel Genel Müdürlüğü biriminin başına Halil Erdoğan getirildi. LİYAKAT TARTIŞMASI İlahiyatçı ve eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in özel kalem müdürü olarak görev yapan, ardından Kentsel Dönüşüm Daire Başkanlığı’na atanan Oğuzhan Dinler ile eski Diyanet bürokratı Halil Erdoğan’ın bakanlıkta görevlendirilmesinin liyakat tartışmalarına yol açtığı savunuldu.
İstismar dosyası böyle kapatıldı: "Isırmadı ve bağırmadı"-Mustafa Bildircin-
Balıkesir’de 14 yaşındaki çocuk, akrabasının cinsel istismarına uğradığını annesine anlattı. Annenin şikâyetiyle başlatılan soruşturmada çocuğun verdiği ifade uzman tarafından, “Güvenilir nitelikte” olarak değerlendirilse de Başsavcılık, “Isırmak ve bağırmak suretiyle tepki verilmemesi” gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.
Henüz 14 yaşında olan bir kız çocuğunun annesi, 21 yaşındaki akrabaları E.Ö’ün kızına cinsel istismarda bulunduğunu belirterek karakola şikayetçi oldu. Anne emniyetteki ifadesinde, kızının kendisine cinsel saldırıya uğradığını ve “Zor kaçtığını” belirtti. Anne öte yandan, akrabalarının kızını sabah 8.30’da mesaj ile eve davet ettiğini, kızının eve girdiğinde çok sayıda içki şişesi gördüğünü de ifadesine ekledi. 2020 yılında yaşanan olayın ardından Gönen Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Başvuru hakkında 24 Aralık 2020 tarihinde düzenlenen adli muayene raporunda, “Darp ve cebir izine rastlanmadığı, alkolmetre ölçümünde ise sıfır promil alkol tespit edildiği” belirtildi. TEHDİT VE TACİZ Akrabasının istismarına uğradığını belirten 14 yaşındaki kız çocuğu, 25 Aralık 2020 tarihinde Çocuk İzlem Merkezi’nde ifadeye alındı. Kız çocuğu ifadesinde, özetle şunları söyledi: “E.Ö. evde iken ‘Benim elimde kanıtlar var ailene söylememi ister misin?’ diyerek eski sevgilimin beni kızlık anlamında bozduğunu konuşmaya başladı. Ben, ‘Böyle bir şey yok’ dediğimde, ‘Yalan söyleme seni döverim’ dedi. Kafası güzeldi. Bana, ‘İç’ dedi, ‘İçmeyeceğim’ dedim ama içmeye zorladı. Biraz içtiğimi hatırlıyorum. Daha sonra benim dudaklarıma yapışıp öptü. Beni yorganın altına aldı. Cinsel organını ağzıma soktu.” Çocuk ifadesinde, evden çıkmak istediğini ancak E.Ö’nün, “Gidemezsin” diyerek kendisini koltuğun üzerine attığını kaydetti. Cinsel istismarın, koltukta da devam ettiğini dile getiren kız çocuğu, “Bana, ‘Tekrar gelecek misin?’ diye sordu, beni bırakırsa geleceğini söyledim” diyerek evden ancak bu şekilde kurtulabildiğini kayda geçirdi. E.Ö’nün kendisine dokunmaya çalıştığı sırada üzerinde mont olduğunu belirten çocuk, “Bu nedenle vücudumda herhangi bir kızarıklık ya da morartı oluşmadı” diye konuştu. İFADELER GÜVENİLİR NİTELİKTE Çocuğun ifadesinde alan uzman adli görüşmeci, görüşmenin ardından hazırladığı raporda çocuğun anlama, kavrama ve ifade becerilerinin yaşına uygun düzeyde olduğunu bildirdi. Çocuğun anlatımının da “Sebep-sonuç ilişkisi yönünden tutarlı olduğunu” belirten adli görüşmeci, “İfadeler açık, samimi ve güvenilir niteliktedir” yorumunu yaptı. Şüpheli E.Ö. ise savunmasında, çocuğun uzaktan akrabası olduğunu belirterek, olay günü arkadaşlarıyla sabaha kadar içki içtiğini söyledi ve “Sosyal medya uygulaması üzerinden bir konu konuşmak istediğimi yazdım. Ona, başkalarını ile birlikte olduğunu duyduğumu söyledim. İddia edildiği gibi cinsel istismarda bulunmadım” ifadelerini kullandı. TARTIŞMALI KARAR Dosyayı değerlendiren Başsavcılık, “Kovuşturmaya yer olmadığına” yönelik karar aldı. Kararın gerekçesinde ise tartışma yaratacak ifadelere yer verildi. Kararda, mağdurun ifadesinde yer alan, “Yorgan altında cinsel organını sokma” eyleminin, “Fiziki olarak hayatın olağan akışına uygun olmadığını” savunuldu. Öte yandan çocuğun, “İstismar eylemi sürerken mağdurun şüphelinin cinsel organını ısırmak veya itmek suretiyle tepki vermemesi” ve “İlk harekette hiçbir suretle sesini çıkarmayışı veya bağırmayışı”, “Hayatın olağan akışına uygun bulunmayan ve soyut iddialar” olarak nitelendirildi. YENİDEN SORUŞTURMA KARARI Başsavcılığın, “Kovuşturmaya Yer Yok” kararına yönelik Bandırma Sulh Ceza Hakimliği’ne yapılan itiraz da 16 Temmuz 2021 tarihinde reddedildi. Hakimliğin ret kararının ardından çocuğun annesi tarafından AYM’ye, “Kötü muamele yasağının ihlal edildiği” iddiasıyla bireysel başvuruda bulunuldu. Dosyayı inceleyen Yüksek Mahkeme, 23 Aralık 2025 tarihli kararında kötü muamele yasağının usul boyutunun ihlal edildiğine karar vererek, ihlalin ortadan kaldırılması ve yeniden soruşturma yapılması gerektiğine hükmetti.
Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey hakkında gözaltı kararı: Evinde arama yapılıyor
CHP'li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey hakkında gözaltı kararı verildi. Bozbey'in evinde arama yapıldığı ve telefonuna el konulduğu belirtildi. Bozbey'in kızı Side Bozbey olmak üzere bazı yakınları hakkında da gözaltı kararı verildiği öğrenildi.
CHP'li belediyelere yönelik operasyon ve soruşturma dalgası devam ediyor. Halktv.com.tr'den İsmail Saymaz'a konuşan CHP'li milletvekili Kayıhan Pala, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey hakkında gözaltı verildiğini açıkladı. Saymaz'ın aktardığına göre, Pala, Mustafa Bozbey'in evinde arama yapıldığını belirtti.Saymaz, Bozbey'in telefonuna da el konulduğunu ifade etti. Gözaltı kararının sadece Bozbey ile sınırlı olmadığı; başta kızı Side Bozbey olmak üzere bazı yakınları hakkında da gözaltı kararı verildiği öğrenildi.
Kimyasal dev tesis suyu bitirecek -Gökay Başcan-
Cengiz Holding, Mardin’deki tesisini devasa bir kimyasal üsse çeviriyor. “Özel Endüstri Bölgesi” statüsüyle kurulan tesislerde binlerce ton tehlikeli asit kullanılacak, saatte 356 tona varan yeraltı suyu sömürülecek.
Ülkenin dört bir yanındaki ekolojik yıkım projelerinin bir numaralı aktörü Mehmet Cengiz, Mardin Mazıdağı’ndaki tesisini devasa bir kimyasal atık üssüne çevirmeye devam ediyor. Samsun’daki fosforik asit tesisinin atıklarını Karadeniz’e dökmek için çevresel etki değerlendirme (ÇED) süreci başlatan Cengiz Holding (Eti Bakır A.Ş.), şimdi de Mardin Mazıdağı’ndaki entegre tesisi için harekete geçti.Cumhurbaşkanlığı kararıyla "Özel Endüstri Bölgesi" (ÖEB) ilan edilen alanda kurulan tesisin, bölgenin kısıtlı yeraltı sularını sömürerek halk arasında "kezzap" ve "tuz ruhu" olarak bilinen kuvvetli asitlerle devasa kapasitelerde yeni üretimler yapacağı ortaya çıktı. 'ÖZEL ENDÜSTRİ BÖLGESİ' ZIRHI 1974 yılında kamuya ait Etibank bünyesinde kurulan ve 1994’te Tansu Çiller döneminde "zarar ediyor" gerekçesiyle kapatılan Mardin Mazıdağı Fosfat Tesisleri, 2011 yılında 380 milyon lira gibi düşük bir teklif sınırı üzerinden yok pahasına Cengiz Holding’e satılmıştı. Özelleştirme kıyağıyla alınan bu devasa alan, iktidarın 10 Mayıs 2019 tarih ve 1041 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı ile ÖEB ilan edildi. Şirketin hazırladığı 450 milyon TL bedelli yeni ÇED dosyasında, bu "özel zırhın" nasıl kullanıldığı da açıkça gözler önüne serildi. Şirketin "sıfır atık" söylemiyle pazarladığı tesis, Kastamonu Küre ve Elazığ madenlerinden çıkarılan pirit küllerinin (atıklarının) Mardin’e taşınmasıyla çalışacak. SAATTE 356 TON SU HARCAYACAK İklim krizinin etkilerinin en yoğun hissedildiği Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki tesiste, sadece yeni kurulacak Kobalt Tuzları Üretim Tesisi’nde saatte 20 metreküp proses suyu ve 86 metreküp soğutma suyu kullanılacak. Oksijen Üretim Tesisi’nin soğutulması için ise saatte tam 250 metreküp su harcanacak. Şirket, saatte toplam 356 tona ulaşan bu devasa su ihtiyacını ilk etapta bölgedeki yeraltı su kuyularından karşılayacak. KEZZAPTAN TUZ RUHUNA Yeni hazırlanan ÇED dosyasına göre Cengiz Holding, bu atıklardan elde ettiği yarı mamulleri daha da saflaştırmak için tesise üç yeni ünite ekleyecek: • Yüksek Saflıkta Kobalt Tuzları Üretim Tesisi: Yılda tam 6 bin 837 ton kapasiteyle çalışacak. • Çinko Sülfat Monohidrat Üretim Tesisi: Yılda 7 bin 208 ton kapasiteyle toz halinde çinko ürünü elde edecek. • Oksijen Üretim Tesisi: Fırınları beslemek için saatte 6 bin metreküp oksijen üretecek. "Kobalt Nitrat" üretmek için halk arasında "kezzap" olarak bilinen kuvvetli nitrik asit (HNO3), "Kobalt Klorit" üretmek için temizlikte de kullanılan ancak sanayi tipi son derece zehirli ve tahriş edici olan "tuz ruhu" yani hidroklorik asit (HCl) kullanılacak. "Kobalt Asetat" üretmek için "sirke ruhu/asidi" olarak bilinen asetik asit ile çözündürme işlemi yapılacak. Ayrıca tüm bu ayrıştırma işlemlerinde bazik bir kimyasal olan kostik (sodyum hidroksit) yoğun olarak kullanılacak.
Kepenkler inince işsiz sayısı katlandı -Havva Gümüşkaya-
2025’te resmi işsizler içinde 1,2 milyon kişi ya işten çıkarıldığı, ya işyeri kapanıp iflas ettiği ya da geçici işi bittiği için işsiz kaldı. İşsiz kalanların önemli bölümü, daha önce düşük güvenceli ve kırılgan istihdamın yoğun olduğu alanlarda çalışıyordu.
İşsizliğin resmi tablosu işten çıkarma dalgasını ortaya koydu. TÜİK’in yayımladığı 2025 yılına ilişkin işgücü verileri işgücü piyasasında derinleşen kırılmayı gözler önüne serdi. 2025 yılsonu itibarıyla 2 milyon 966 bin kişi olan resmi işsiz içerisindeki 1 milyon 244 bin kişi ya işten çıkarıldığı ya işyeri kapandığı/iflas ettiği ya da geçici bir işte çalışırken işi sona erdiği için işsiz kaldı. Bu toplamın en büyük bölümünü 721 bin kişiyle geçici işte çalışırken işi sona erenler oluşturdu. Başka bir ifadeyle işsizlerin büyük bölümü kalıcı ve güvenceli bir işten değil, kırılgan bir istihdam ilişkisinden işsizliğe sürüklendi. Resmi işsizlerin 355 bin kişi işten çıkarılanlardan oluşurken 148 bin kişi ise işyerini kapattığı ya da iflas ettiği için işsizler arasına katıldı. Sektör dağılımı ise işsizliğin yükünün en çok hizmetlerde biriktiğini gösterdi. Bu gruptaki işsizlerin 634 bini en son hizmet sektöründe, 265 bini sanayide, 227 bini inşaatta, 72 bini ise tarımda çalışıyordu. Böylece işini kaybeden ya da geçici işi sona eren resmi işsizlerin yarısından fazlasının son durağı hizmet sektörü oldu. Geçici işte çalışırken işi bitenlerin 358 bini, işten çıkarılanların 186 bini, işyerini kapatan ya da iflas edenlerin ise 90 bini son olarak hizmette çalışıyordu. Veriler, düşük ücretli, esnek ve güvencesiz istihdamın yoğunlaştığı hizmetler sektöründe işsizliğin çok daha sert hissedildiğini gösterdi. Sanayide ise özellikle işten çıkarılanların sayısının yüksekliği, üretimde yaşanan daralma ve maliyet baskısının istihdama doğrudan yansıdığına işaret etti. 2025’te resmi işsizlerin 265 bini en son sanayide çalışıyordu. Bunların 129 bini işten çıkarılan, 96 bini geçici işi biten, 40 bini ise işyerini kapatan ya da iflas eden kişilerden oluştu.
Polis yalanladı, savcı itibar etmedi -Ayça Söylemez-
Hakan Tosun cinayetinde iki saldırgana “kasten öldürme” suçlamasıyla dava açıldı.
Kendilerini savunurken Hakan Tosun’la ilgili verdikleri ifadelere karşın, olay yerine gelen polis ekibinden görevli iddialarının aksini söyledi.
Savcı da iddianamede, saldırganların ifadelerine itibar etmediğini belirtti, “şüphelilerin savunmalarının suçtan kurtulmaya yönelik olduğu” kanaatine vardı.
Gazeteci, belgeselci Hakan Tosun 10 Ekim 2025’te İstanbul, Esenyurt’taki ailesinin evine giderken sokak ortasında iki kez ağır şekilde dövüldü, o gece kaldırıldığı Başakşehir Çam ve Sakura Hastanesinde, 14 Ekim’de hayatını kaybetti.
Hakan’ı darp eden iki saldırgan hakkında hazırlanan iddianame, Bakırköy 17. Ağır Ceza Mahkemesince kabul edildi.
İki saldırgan iddianamede “kasten öldürme” ile suçlanıyor, ikisi de tutuklu.
Soruşturma kapsamında, Hakan’ın Güzelyurt Metrobüs durağından inip olayın gerçekleştiği son yer ve devamında ambulans ile sevk edildiği hastane içini gören toplam 63 adet kamera görüntüsü incelendi, bu kameralardan o sırada görüntü çekmiş olan 49’undan yaklaşık 1565 dakikalık görüntü incelendi ve olayla ilgisi olan 310 dakikalık görüntü tespit edilerek dosyaya eklendi.
Saldırganlardan Abdurrahman Murat ifadesinde, Hakan’ın kendisine küfür ettiğini, sokağa idrarını yaptığını ileri sürdü. Olay yerinde görevli polis memuru E.N.Y. ise bu iddianın aksine, sokağa vardıklarında gittiklerinde Hakan’ın pantolonunun giyinik olduğunu söyledi.
Saldırgan Adnan Şahin de Hakan’a vurmadığını, “durumunu kontrol etmek için başından tuttuğunu” iddia etti.
Olay yerine gelen ambulans ekibinden S.Ç. ifadesinde, Hakan’ın başında kırık tespit ettiklerini ve bilincinin yerinde olmadığını söyledi.
FİKİR VE EYLEM BİRLİĞİ
Savcı da iddianamede, şüphelilerin beyanlarının suçtan kurtulmaya yönelik olduğunu vurguladı:
“Dosyada mevcut kamera görüntülerinin incelenmesi ile tanzim edilen kolluk tutanaklarında, şüpheli Abdurrahman Murat'ın maktule müteaddit defa tekme vurduğunun, yine maktulün başını aşağı çekerek tekme vurduğunun, şüpheli Adnan'ın ise maktule tekme attığının ve maktulü tekrar yukarı kaldırıp aşağı bıraktığının tespit edilmiş olması ve kamera görüntülerindeki tespitlerle uyumlu şekilde maktulün ölümünün künt kafa travmasına bağlı kemik kırıkları ile birlikte beyin kanamasından meydana gelmiş olduğunun anlaşılması karşısında şüphelilerin eylemleriyle maktulün ölümü arasında illiyet bağı bulunduğu ve şüphelilerin savunmalarının suçtan kurtulmaya yönelik olduğu kanaatiyle şüphelilerin ifadeleri, maktulün hayati önem taşıyan ölümcül baş bölgesinden yaralanmış olması, maktulün yaralanmasının mahiyeti, hedef alınan vücut bölgesi, darbe sayısı ile maktulün yaralanması neticesinde ölümünün meydana gelmiş olması hususları nazara alındığında, şüphelilerin fikir ve eylem birliği içerisinde maktule öldürme kastıyla tekme ve yumruk vurmaları sonucu maktulün öldüğü olayda, şüpheliler Adnan ve Murat'ın maktule yönelik eylemlerinin ayrı ayrı kasten öldürme suçunu oluşturacağı anlaşılmıştır.” İlk duruşma 6 Mayıs’ta, Bakırköy 17. Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek, takip edeceğiz.
‘Biznes’ değil, gıda hakkı -Özge Güneş-
Bir yanda gıda enflasyonunun OECD ortalamasının yedi-sekiz katına çıktığını gösteren resmi rakamlar, diğer yanda çocukların yürek burkan boş beslenme çantaları, bitmek bilmeyen gıda kuyrukları, kapış kapış giden ücretsiz pideler, askıda ekmekler, karın tokluğuna bile çalışamayan emekçiler ve tokluğu çoktan unutmuş emekliler olunca meselenin vahameti rakamların çok ötesine geçiyor.
Öte yandan bu meselede ciddi bir algı karmaşası da var. Mart 2026 döneminde açıklanan TEPAV Gıda Fiyat Endeksi verilerinin yorumlanışı bile bakılan yere göre büyük bir değişiklik gösteriyor. Bir bakıyorsunuz gıda enflasyonunun yıllık bazda yüzde 33,4’e gerilediği müjdeleniyor. Aylık artışın yüzde 2,90’da kalması bir düşüş eğilimi gibi sunuluyor. Oysa daha önceki ay aynı TEPAV raporu gıda enflasyonunun “son iki yılın zirvesinde” olduğunu söylüyordu. Bu kopukluk çözüm önerilerinin de neden havada kaldığını açıklıyor.
∗∗∗
İlginçtir nicedir bakanlıkların gıda enflasyonu gibi bir sorunu yokmuş gibi görünüyor. Bir zamanlar etkisiz de olsa en azından birtakım önlemler alınırdı. Artık o sembolik adımlar bile tamamen rafa kalkmış durumda. Halk kendince çare üretmeye, neyin yanlış neyin doğru olduğunu anlamlandırmaya çalışıyor. Kimisi girdi desteği lazım diyor, kimisi Avrupa’dan örnek alalım vb. Arada sırada kimi uzmanların veya tarım sermayesinin de çözüm önerilerine maruz kalıyoruz. Sanırım açık ara en sinir bozucu olanlar onlar. Halka çok faydası varmış gibi ihracatçı şirketlerin katma değerli ürün üretmesi, küresel rekabet gücü falan gibi uzaydan laflar ediyorlar.
Şunu anlamak gerekiyor ki bu istikrarlı enflasyon ortamı birden veya kendiliğinden oluşmadı. En başta üretim lüks oldu evet. Ama bunu bir avuç insan dışında kimseler dert etmedi. Üreticiyi duyan olmadı. Şimdi tüketim de lüks oldu. Öncelikle bu ikisinin nedenlerini ve birbirine bağını göremeyen bir önerinin çözüm üretmesi mümkün değil. Ama ayrıca bu ikisini ele alacak ilkesel bir düzlem de gerekiyor. O düzlem de bana kalırsa başta çocuklar olmak üzere yeterli gıdaya erişemeyen halktan alınan gıda hakkıdır. Böylesi bir ilkeden ve perspektiften yoksun bir önerinin halktan yana bir çözüm üretmesi mümkün değildir. Başka bir deyişle gıda enflasyonuna çözüm olarak belirli bir ürünün ihracat pazarını genişletmeyi koyan kim varsa bizi bir takım şirketlerin özel çıkarları için kandırıyor demektir.
Aklıma gelmişken şunu da belirteyim “Hollanda’nın tarım modeli” de buraya çare üretemez. Kaldı ki o çok öykünülen Hollanda’da 5 çiftçiden biri milyoner iken üreticilerin üçte biri de asgari gelirden az kazanç elde etmektedir. Yani Hollanda tarımının vaadi de aslında zenginleri daha zengin yapmaya, tarımı sermaye yoğun bir sömürü alanına çevirmeye dayanmaktadır.
∗∗∗
Bizim ihtiyacımız olan şey "biznes" çözümleri geliştirmek değil, sorunun tam merkezine gıda yoksulluğunu yerleştirmektir. Aynı sebeple, enflasyon konuşurken “üretim planlaması” önermek de yeterli değildir. Zaten bugünlerde dillerden düşmeyen bu anlatının tek faydası yine büyük şirketlere ve market zincirlerine dokunuyor. Üstelik bunun bahanesi olarak üreticinin pazar erişiminin olmaması gösteriliyor. Halbuki halihazırda tüketim şirketlerin fiyat politikasına mahkum edilmiş durumda. Planlı üretim adı altında üreticiye alım garantisi vermesi istenen o şirketler, aslında tarladaki fiyatı da raftaki etiketi de belirleyen tek güç haline geliyor. Oysa o alım garantisini kamu otoritesinin vermesi gerekir ki fiyatlar üzerine devasa karlar konmadan, halkın cebini yakmayacak ve üreticiyi ezmeyecek bir seviyede tutulabilsin.
İşte tam burada planlamanın hangi soruya yanıt aradığı belirleyici oluyor. Gıda bir haktır, üretmek de yemek de. Bunu ıskalayan her planlama mevcut sömürü düzenini rasyonalize eder.
Hangi dağ efkarlıysa orada -Nurcan Bilge Gökdemir-
Kamu ihalelerini takip ilk görevi oldu. Ülkede dönen rantın, kamu kaynaklarının nasıl hoyratça bazı çevrelere aktarıldığını fotoğrafı olan Kamu İhaleleri Bülteni’nden çarpıcı haberler çıkartması çok uzun sürmedi. Bu görev ona yetmedi, Kızılay gibi çok önemli bir konuya ilgi duymaya, araştırmaya, haber kaynaklarıyla ilişkiler kurmaya başladı.
Mark Twain cesareti "Korkunun yokluğu değil, korkuya karşın hareket etme, korkuya hükmetme, korkuyu yönetme" olarak tanımlıyor.
Tutuklu bir gazeteci ile ilgili bir yazıya "cesaret" in tanımıyla başlamak olağan koşullarda tuhaf elbette... Ancak Türkiye’de her zaman ama özellikle de son yıllarda gerçek gazetecilik, cesaretle eş zamanlı olarak ifade edilir oldu.
Bir haftadan bu yana Sincan Cezaevi’nde tutuklu olan BirGün muhabiri İsmail Arı’yı anlatmak için cesaretten söz etmemek eksiklik olur, ancak çoğu 30’lu yaşların altındaki BirGün muhabirlerini anlatmak için insan davranışlarını gözlemleyen ve tahlil eden Mark Twain’in tanımı çok da yeterli değil. Bu gençlerin "korkuya karşı hareket etme, korkuya hükmetme, korkuyu yönetme" becerisinden öte korkuyu akıllarına bile getirmediklerinin sayısız tanıklığını yaptım.
Bunlardan biri de tutuklanması ile Türkiye’de uzun yıllardır görmediğimiz yaygınlıkta bir tepkiyi ateşleyen İsmail Arı... Gözaltına alınma, tutuklanma, belirsiz bir süre ile cezaevinde tutulma riskini hiç aklından çıkartmayan, buna karşın birilerinin uykusunu kaçırtacak, rahatsız edecek ve yargının harekete geçirilmesini sağlayacak haberleri birbiri ardına kaleme alan arkadaşımız İsmail Arı, 22 Mart Pazar gününden bu yana tutuklu. Gazetedeki günlük konuşmaların arasında sürekli dillendirilen gözaltı, tutuklama riskine karşın haber yazmaktan geri durmayan İsmail’in bir büyük korkusu vardı elbette, sevdiklerinden ayrı kalmayı saymazsak eğer "Haber yazamamak, cezaevinde sıkılmak"... İsmail cezaevinde şimdi, sıkılmaya başladığını, haber yazamadığı için mutsuz olduğunu avukatları aracılığıyla gönderdiği mesajlardan anlıyoruz. En kısa zamanda yine BirGün’ün sayfalarından okurlarıyla buluşacaktır İsmail, sadece birkaç gün rutinini oluşturacak kadar bir süre istedi, sonra yakın arkadaşı Furkan Karabay gibi İsmail de cezaevinden yazmaya başlayacaktır...
Gözaltı ve tutuklanma süreciyle birlikte İsmail’i sayısız kere anlatmam istendi. Bu soruya "İyi gazeteci, ondan öte çok iyi bir insan, ülkesine, yurttaşlarına karşı sorumluluk duyan, güzel günlere olan inancını hiç yitirmeyen bir genç adam. Meraklı, habere ulaşmak için tüm kapıları ısrarla zorlayan, habercilikte titiz, yaratıcı, erken yaşta ağır bir mesleki sorumluluk altına giren, bu ülkenin er olmadan general olan çocuklarından..." dedim. Bir de ailesine bağlı, eşine sevdalı, gazetesini, iş arkadaşlarını, yoldaşlarını çok seven, çikolataya düşkün bir güzel çocuk.
İsmail’i, BirGün Ankara Temsilciliğinde haber müdürlüğü yaparken tanıdım. İletişim Fakültesi öğrencisi olan İsmail, BirGün ailesine gazete dağıtıcılığı yaparak katıldı. Okulunu bitirip mezun olunca da gazeteciliğe olan hevesini dillendirdi. "Biraz gelsin gitsin, bakalım umut var mı, gazeteci olabilir mi?" denilerek gazetenin kapıları açıldı İsmail’e. Gazeteci olacağını anlamak çok hızlı oldu, mesleki yaşamımda çok az gazetecide gördüğüm başka bir kumaşı vardı İsmail’in. Kamu ihalelerini takip ilk görevi oldu. Ülkede dönen rantın, kamu kaynaklarının nasıl hoyratça bazı çevrelere aktarıldığını fotoğrafı olan Kamu İhaleleri Bülteni’nden çarpıcı haberler çıkartması çok uzun sürmedi. Bu görev ona yetmedi, Kızılay gibi çok önemli bir konuya ilgi duymaya, araştırmaya, haber kaynaklarıyla ilişkiler kurmaya başladı. Henüz BirGün ile profesyonel bir ilişki kurmamış olan bu 22 yaşındaki genci başının derde girebileceği kaygısıyla önce uyardım, uyarının yetmediğini görünce "Yasak İsmail, sen sadece sana verdiğim işleri yapacaksın" dedim. "Olur" demesine karşın bu yasak kararını tanımadığını, gizli gizli Kızılay’la ilgilenmeye devam ettiğini, oradaki çıkar ağını kısa sürede çözdüğünü görmem çok uzun sürmedi. Bana rağmen yaptığı bu çalışmadan bir kitap çıktı. AKP iktidarları döneminin simgesi niteliğini taşıyan yolsuzluk, usulsüzlük, kamu kaynaklarının yağması, yardım kuruluşu olan bir yapının gerçek işlevinden nasıl uzaklaştığı, bunu depremzedelere çadır satmaya vardırdığını İsmail’in önce haberlerinden sonra kitabından öğrendi kamuoyu...
Kızılay haberleri stajyerlikten mezuniyetini getirdi İsmail’in. Ardından bugüne kadar geçen yedi yıllık süreçte İsmail ülkenin en iyi, en güvenilir gazetecileri arasına girdi.
"İsmail sadece çok iyi bir gazeteci değil çok da iyi bir insan" nitelemesinin izlerini haberlerini yaptığı depremzedelerin dert ortağı olmasında, çocuk yaşta Kuran’a hizmet Vakfı yöneticisi bir kişi tarafından istismar edilen ve tecavüzcüsü ile evlendirilen, bu evlilikten doğan ve aynı erkek tarafından istismar edilen çocuğunun haberlerini gözleri dolu dolu yazmasında, ölümleri duyulduğunda en yakınını kaybetmişcesine üzüntü duymasında, "Çocuğun oyuncaklarıyla oynaması gözümün önünden gitmiyor" deyişinde, eski Kızılay Başkanı’nın kızının neden olduğu bir trafik kazası sonucu ölen çocuğun annesi ile yaptığı dostça konuşmalarda gördük. O kendi deyimiyle "Hangi dağ efkarlıysa" orada oldu. Haftanın yarısını adliyelerde, emniyet müdürlüklerinde mahkemelerde geçirdi, bundan sadece haber yazdığı vakti kaybettiği için üzüntü duydu. 7 yıllık kısacık gazetecilik yaşamına Menzil’in Kasası ve Kızılay Holding kitaplarını, 17 ödülü, haber nedeniyle açılan en az 33 soruşturmayı sığdırdı.
İsmail cezaevinde şimdi, serbest bırakılması toplumun çoğunluğunun ortak talebi. Birçok ilki yaşadık İsmail’in tutuklanması ile. Son yıllarda Ankara’da tutuklanan ilk gazeteci oldu, tutuklanmasına doğru haberine karşı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin yaptığı yalanlama açıklaması gerekçe oluşturdu. Dosyaya İsmail’in suçlanmasına, cezalandırılması yol açabilecek hiçbir delil koyamadılar, koyamayacaklar. Çünkü o sadece gazetecilik yaptı, gerçek gazetecilik...
Başka ilkler de oldu, bu tutuklanmaya karşı ülkenin dört bir yanından görülmemiş boyutta tepkiler yükseldi, siyasiler, meslek örgütleri, dernekler, öğrenci toplulukları, işçiler, sendikacılar, gazeteciler, İsmail’in haber kaynakları, illa da BirGün okurları, "İsmail çıkacak yine yazacak" sloganları ile meydanları, sokakları doldurdu.
Toplumsal olaylarda kendisini korumak için kullandığı bareti, bilgisayarı, çiçeği ve bir de çikolatasının durduğu çalışma masası İsmail’i bekliyor. İnanıyoruz, "İsmail çıkacak yine yazacak"...
Gazeteciye engel yasası (II)-Gözde Bedeloğlu-
Türkiye’de basın özgürlüğü, ‘kamu barışı’ adına yürürlüğe konulan muğlak dezenformasyon yasasının kıskacında can çekişiyor. TCK’nın 217. maddesine “gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yayan” kişilere bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasının verilmesini düzenleyen bir bölümün ekleneceği duyurulduğunda, gazeteciler bunun kendileri için hazırlandığından saniye şüphe etmediler. Basının her dönem çeşitli şekillerde kontrol altında tutulmaya çalışıldığı bilinen bir gerçek. Kısacası, yasanın sosyal medya troll’lerinden ziyade gazeteciler aleyhine kullanılacak bir sansür ve ceza mekanizmasına dönüşmesi en başta gazetecileri şaşırtmadı. Ne var ki işlerini yapmalarına da engel olmadı. Amacın başından beri yalan haberin yayılması değil doğru haberin engellenmesi olduğuna dair birkaç örnek paylaşacağım.
***
Dezenformasyon yasası gerekçe gösterilerek tutuklanan ve hakkında dava açılan ilk gazeteci Sinan Aygül olmuştu. Aygül’ün sosyal medya hesabından, Tatvan’da 14 yaşındaki bir çocuğa cinsel saldırıda bulunulduğuna dair iddiaları paylaşması delil olarak sunuldu. “Emniyet ve Jandarma teşkilatı mensuplarını şüpheli gibi göstermiş" olduğu iddia edilerek 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Hatırlayacaksınız, BirGün muhabiri Serbay Mansuroğlu’nun Karaman’daki Ensar Vakfı ve KAİMDER evlerinde kalan 45 çocuğun tecavüze uğradığını ortaya çıkardığı haberi 13 Mart 2016 tarihinde yayınlanmış ve büyük yankı uyandırmıştı. Dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu vakıfla ilgili "Bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz" demişti. Çocuk istismarının önlenmesine yönelik bir Meclis Araştırma Komisyonu kurulması ise AKP milletvekillerinin oylarıyla reddedilmişti.
Dini vakıf ve tarikatlarla ilgili yazdığı taciz ve yolsuzluk haberleriyle dikkat çeken Birgün’ün başarılı muhabiri İsmail Arı tutuklanalı bir hafta oldu. Halka yalan haber yaymakla suçlanıyor. Kamuoyuna duyurduğu son haberlerden biri Kuran’a Hizmet Vakfı’nda yaşanan cinsel tacizle ilgiliydi. İsmail, vakfın bir yöneticisinin hem kendi kızını hem de boşanma davası süren eşini istismar ettiği iddialarını ve bu olayın vakıf içerisinde nasıl örtbas edilmeye çalışıldığını haberleştirmişti. Elinde vakıf yöneticilerine ait tehdit mesajları ve ses kayıtlarının bulunduğunu belirten anne Fatma Nur Çelik ve 8 yaşındaki kızı Hifa İkra Şengüler’in ölü bedenleri Zeytinburnu sahilinde bulundu. Fail Ayhan Şengüler’in ifadesi bile alınmadı. “Fakir ve kimsesiz olduğumuz için bizi kurban etmek daha mı kolay?” diyerek isyan etmişti Fatma Nur. Gazetecilik tam da bu ses duyulsun, kimse kimsesiz hissetmesin diye var.
217/A maddesinin, en yoğun uygulandığı dönemlerden biri 6 Şubat depremleri oldu. Sahadaki aksaklıkları dile getiren gazeteciler hakkında hızlıca soruşturmalar açıldı. Ali İmat ve İbrahim İmat kardeşler, Osmaniye’de depremzedeler için gönderilen yardım çadırlarının bir depoda bekletildiğine ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmadığına dair sosyal medya paylaşımları yaptılar. "Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" suçlamasıyla 27 Şubat 2023’te tutuklandılar. Deprem bölgesini ziyaret eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendisini ve iktidarı eleştirenleri "sahte haber yapmak" ile suçlamış ve gerekirse soruşturma açılacağını duyurmuştu.
İsmail Arı’nın 6 Şubat depremleri sonrası imza attığı haberlerden en çok ses getiren şüphesiz Kızılay’ın çadır satışı skandalıydı. İsmail, Kızılay’ın, depremin en kritik günlerinde elindeki çadırları ücretsiz dağıtmak yerine AHBAP Derneği’ne 46 milyon TL karşılığında sattığını ortaya çıkardı. Ancak Kızılay dosyası, yöneticilerin ifadeleri bile alınmadan Ocak ayında kapatıldı. İsmail ayrıca, Adıyaman’daki deprem konutu kurasında, Menzil Cemaati’nin şeyhlerine 3+1 konutlar çıktığını belgeledi. Depremde yıkılan binaların davalarını takip etti. Deprem konut ihalelerinin, Rönesans Holding gibi ‘tanıdık’ şirketlere verildiğini yazdı. Kahramanmaraş’ta 150 kişinin hayatını kaybettiği Palmiye Sitesi’nin müteahhidinin, hakkında yakalama kararı bulunmasına rağmen elindeki arsaları satabildiğini belgeleriyle haberleştirdi.
***
İsmail, haberleri nedeniyle defalarca bu yasa kapsamında yargılandı ve geçen hafta tutuklandı. Maraş’taki Ezgi Apartmanı’nda oğlu, gelini ve torununu kaybeden Nurgül Göksü, davasını korkusuzca yazdığı ve “acılarına ortak olduğu” için İsmail Arı çıkana kadar her gün dua edeceğini söyledi. Dürüst ve kamu yararına yapılan gazetecilik, mağdurun sesini duyurması ve kamuoyu baskısı oluşturması açısından tartışmasız bir güce sahip. Dün Alican Uludağ, bugün İsmail Arı, yarın kim bilir kim… Zulmedenin karşısına dikilebilmek için gerçeğin peşinden inatla giden gazetecilere hepimizin çok ihtiyacı var.
Bir anda bütün dünyam karardı: Domates, biber, patlıcan -Semra Kardeşoğlu-
Sebze fiyatları tutulamıyor. Bir haftada kilosu en az üç kat artan domates 170, biber 250, patlıcan 180 TL’ye satılıyor. Üretici savaş nedeniyle gübrede sıkıntı yaşandığını, akaryakıt zamlarının ise tüketiciye yansıdığını aktardı. Kısacası bunlar iyi günlerimiz.
Sebze meyve fiyatlarındaki yükseliş haberleri geliyordu da dün annem için markete gidene dek durumun ciddiyetinin çok da farkında olmadığımı anladım. Annem “akşam misafir var, karnıyarık yapayım. Sen 4 kişilik malzeme al gel” dedi. Malum gıda fiyatlarında dünyanın en pahalı ülkeleri arasına girdik gireli zaten her şeyi ölçülü biçimde almak mecburi. Maltepe’de zincir marketlerden birine gittim. Sebze reyonu ile karşılaştığım anda bir durdum. Yakın gözlüğümü takıp baktım, sonuç değişmedi. Domatesin kilosu 169.90 TL. Bir hata olmalı diye düşünürken karnıyarık için gerekli olan bibere gözüm kaydı. Durum daha de beter. Biber çeşitleri 250 TL’den başlıyor. Patlıcanın da onlardan aşağı kalır yanı yok: 185 TL. Yanına bir de cacık yapalım desen salatalık 120 TL. Cacık kalsın salata yapayım desen kıvırcığın tanesi de 120 TL.
Yani kara kışın ortasında bu fiyattan yemedik hiçbirini. Şimdi bahara ulaşmışken anlayamadım. Marketten çıktım. Anneme “Taze sebze yok sen akşama başka bir şey pişir” dedim. Ne bileyim kalmışsa yazdan yaptığı barbunya vs. onları pişir hatta pişirme sakla bak çeyrek altından fazla değerlenebilir. Savaşın etkisi bizim mahalleye de düşmüştü. Durumun yakından öğreneyim istedim. Kısa bir araştırma sonucu Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı Şemsi Bayraktar’ın bir gün önce yaptığı açıklamaya ulaştım. Bayraktar, Türkiye’nin tarımsal üretimde kullanılan kimyasal gübre ve mazot hammaddelerinin yaklaşık yüzde 90’ını ithal ettiğine dikkat çekerek şöyle demiş: "Hürmüz Boğazı’nda yaşanan aksaklıklar küresel ölçekte petrol, doğalgaz ve gübre sevkiyatını olumsuz etkiliyor. Kalsiyum amonyum nitrat gübresinin ton fiyatı 16 bin 48 liradan 20 bin 295 liraya yükseldi. Amonyum sülfat gübresi yüzde 23,3 artarak 17 bin 439 liraya çıktı.” Bayraktar, çiftçilerin yeterli gübre kullanamaması durumunda üretimde düşüş yaşanabileceğine dikkat çekmiş ve eklemiş: “Bu durum sadece üreticiyi değil, tüketiciyi de doğrudan etkileyecek. Arzın azalması, gıda fiyatlarının yükselmesine neden olacak.
BUNLAR İYİ GÜNLERİMİZ
Durumu bir de bölge odalarına sorayım dedim. Hilvan Ziraat Odası Başkanı Hikmet İpar’ı aradım. Çok dertliydi. Durumu özetledi: 20’sinde yeni sezon başlıyor. Yani ekim zamanı. Şu an gübre sıkıntısı var savaş nedeniyle. Savaş devam ederse bizi daha zor günler bekliyor. Bizim biliyorsunuz bir tane gübre fabrikamız vardı, satıldı. Dışa bağımlıyız. Azotla içerikli gübre de doğalgaz hammaddesine dayalı. Lojistik ise her zaman en büyük gider. Mazot sadece tarlayı ekip biçerken gerekmiyor ki işçiyi getirip götürürken, gübreyi, tohumunu taşırken, pazara götürürken her aşamada gerekiyor. Tüm bunlar ciddi bir risk. Gübre sıkıntısı başladı.
RUSYA’DAN ÇİFTÇİYE DESTEK
İpar’a savaş nedeniyle hükümetten bir destek olup olmadığını da sordum: Savaştan kaynaklı herhangi bir destek yok. Biliyorsunuz devletin verdiği bir mazot ve gübre desteği var. Ancak savaş nedeniyle bunun artırılmasını talep ettik. Çiftçi zaten zor durumdaydı, don oldu. Güneydoğu’da aşırı kuraklığa maruz kaldık. 1 milyon 600 bin dönümde yüzde 80 civarında bir zarar oluştu. Üreticiye gübre ve mazotta KDV’nin düşürülmesi ya da kalkması gerekiyor."
AKARYAKITTA İKİ KAT ARTIŞ
Hemen ardından örtü altı üretiminin merkezi Antalya’yı Kumluca Ziraat Odası Başkanı Hidayet Kökce’yi aradım. Kökce akaryakıtın 40 liradan 80’e yakın bir rakama ulaştı. Bu gece itibarı ile bir 6 -7 lira daha yükselecek. Biz her alanda akaryakıt kullanıyoruz. İkincisi 45 gün içinde sel baskınları yaşadık. Üçüncüsü hava kapalı gitti ürün kendini toparlayamadı. 3 ton ürün alırken 300 kilo alındı. Arz talebe göre fiyatlar tabi. Şimdi sanılıyor ki çiftçi kazanıyor. 15 liraya kabağı kimse almadı. Biberin maliyeti 25 lira iken 10 15 liraya veriyorduk. 3-4 ton ürün aldığımız yerden şimdi 150-200 kg alıyoruz. Ama asıl sıkıntı 35-40 liraya alınan ürünün 160 liraya satılması. Bu üreticiyi de tüketiciyi de bitirir. Bu emek hırsızlığı." “Savaş devam ederse ne olacak?” diye sordum Kökce’ye. O da “Üretim azalacak kalite düşecek. Neden? Gübre fiyatı nedeniyle az gübre verince su vereceksin bu da raf ömrünü kısaltacak. Bize destek verilirse ülkeyi besleriz” dedi.
Suçumuz gazeteci olmak mı?-Attila Aşut-
Kamuoyunda “Dezenformasyon Yasası” olarak bilinen 7418 sayılı “Basın Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, 2022 yılında basın örgütlerinin ve muhalefet partilerinin tüm engelleme çabalarına karşın iktidar ortaklarının oylarıyla Meclis’ten apar topar geçirilerek uygulamaya sokuldu. Bu düzenlemeyle 23 ayrı yasada değişiklik yapıldı ve Türk Ceza Yasası'nın 217 / A maddesine "Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" suçu eklendi.
Yeni yasanın düşünce ve anlatım özgürlüğü açısından ciddi bir tehdit oluşturduğu açıktı. Bundan özellikle de basın çalışanları zarar görecekti. Yasanın mimarlarından MHP’li hukukçu Feti Yıldız, eleştiriler karşısında, “Endişeye yer yok. Gazeteciler bu değişiklikten kesinlikle etkilenmeyecekler” diye güvence vermiş ve yasaya kefil olmuştu. Ama uygulama öyle olmadı. Yasanın yürürlüğe girmesiyle gazeteciler de art arda hapse girmeye başladı. Feti Yıldız, her ne kadar “Bu suçun oluşması için gerekli beş şartın bir arada olması gerektiğini” söylese de siyasallaşmış yargı, hiçbir koşul aramadan gazetecileri tutuklamayı sürdürdü. “Dezenformasyon Yasası”nın son kurbanları da Alican Uludağ ile BirGün’deki çalışma arkadaşımız İsmail Arı oldu...
* * *
Fransızcadan dilimize giren “dezenformasyon” (désinformation) sözcüğünün anlamını “bilgi çarpıtma” olarak açıklıyor Türkçe Sözlük. Yeni yasada ise bu kavram “yanıltıcı bilgi” olarak geçiyor. Buna “yanlış” ya da “gerçeğe aykırı” bilgi de diyebiliriz.
Yanlış bilgiyi cezalandırmak, AKP iktidarının eleştirel basını susturmak için başvurduğu en etkili yöntem. Son aylarda sürekli olarak bu madde işletiliyor.
Gazetecinin verdiği bilgi yanlışsa, bunun yaptırımı hiçbir biçimde “hapis cezası” olamaz. Basın Yasası’nda yanıt ve düzeltme hakkı bulunuyor. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı’na bağlı, harıl harıl çalışan Dezenformasyonla Mücadele Merkezi var; tehlike oluşturmayan yanlış ya da çarpıtılmış bilgiyi düzeltirsiniz, konu kapanır! Eğer haber ve yorumlarda hakaret, tehdit, küfür gibi kişi haklarını ihlal eden unsurlar varsa bunun da hukuktaki yolu, tazminat davası açmaktır.
Yargı sopasını Demokles’in kılıcı gibi basının tepesinde sallandırmak, bu iktidarın en büyük marifeti!
Oysa Atatürk, “Basın özgürlüğünden doğabilecek sakıncaları gidermenin biricik yolunun gene basın özgürlüğü olduğunu” söyleyerek bize bu konuda evrensel bir ilke armağan etmişti. Bu ilke, basın özgürlüğü açısından bugün de çok değerlidir.
* * *
Demokratik ülkelerde basın, 4. Güç’tür. Basının meslek ahlakına uygun biçimde çalışıp çalışmadığını devlet değil, basın meslek örgütleri denetler. Bu özdenetim düzeneği de “Basın Meslek İlkeleri” çerçevesinde çalışır. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” ile Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin “Gazetecilik İlkeleri”, gazetecilerin uymakla yükümlü oldukları yol gösterici temel belgelerdir.
Oysa Saray rejimini bağlayan hiçbir kural bulunmuyor! Siyasal iktidar, sürekli değişiklik yaparak ağırlaştırdığı yasaların öngördüğü koşullara bile uyma gereğini duymuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını dinlemediği gibi Anayasa Mahkemesi’nin bağlayıcı kararlarını da uygulamıyor. Kısacası, anayasa ve yasa tanımayan bir rejimle karşı karşıyayız.
Son dönemde, işini doğru yapan gazeteciler hedefte. Merdan Yanardağ, kargaları bile güldürecek “casusluk” suçlamasıyla aylardır içeride tutuluyor. Fatih Altaylı hapisten yeni çıktı. Furkan Karabay’ın ev hapsi iki gün önce kaldırıldı. Genç kuşağın güzü pek muhabirleri Alcan Uludağ ile İsmail Arı ise en taze tutuklular. Adlarını unuttuklarım beni bağışlasın...
“Yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlamasıyla tutuklanan arkadaşlarımız, yaptıkları haberlerin arkasındadır. Haberlerin özneleriyle hesaplaşmak yerine gerçekleri halka aktaran gazetecileri hapse tıkmak hukuk kavramıyla bağdaşmaz.
İsmail ve Alican, evleri gece yarısı onlarca polisle basılarak gözaltına alınıp tutuklandılar. Üstelik “muhafazakâr iktidar”, İsmail Arı için ne aile mahremiyeti dinledi ne ramazan ne bayram! Savcı bile ifadesini almadan tutuklamaya gönderdi. Operasyonun siyasal niteliğini bundan daha iyi ne anlatabilir!
Demek ki gerçeklerle yüzleşmeye kimsenin cesareti yok. “Gözlerini kaparım, vazifemi yaparım” tadında çalışıyor bizim yargı bürokrasisi...
* * *
İsmail Arı, yaptığı haberlerden dolayı uzun zamandır tehditler alıyordu. Bu yüzden de Ankara Valiliği iki koruma vermişti kendisine. Yani İsmail’in her adımı polis gözetimindeydi. Öyleyse gözaltına alınış biçimi hangi vicdana sığar? Bir de Emniyet’te karşılaştığı onur kırıcı davranış var. İçeriden gönderdiği mektupta şöyle anlatmış olayı:
“Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüm. Üst aramam yapıldı ve pantolonumu indirip eğilip kalkmam istendi. Ancak ben bunu kabul etmedim. “Ben gazeteciyim’ dedim.”
“Dezenformasyon Yasası”, iktidarın tüm yalanlama çabalarına karşın sansür, sindirme ve gazetecileri cezalandırma yasası olarak çalışıyor.
İsmail Arı’ya “Halkı yanıltıcı bilgiyi yayma” suçunu yöneltmek boşunadır. Arkadaşımız, haberlerini kılı kırk yararak belgeli / kanıtlı yazıyor! Gerçekleri gizleyerek halkı yanıltma suçunu asıl siz işliyorsunuz!
Değerli yazar Oktay Akbal’ın romanlarından birinin adı, “Suçumuz İnsan Olmak”tı.
Öyle anlaşılıyor ki AKP iktidarında bizim suçumuz da gazeteci olmak!
Ama baskılar, gözaltılar ve tutuklamalar, bizi gerçekleri yazma çabamızdan alıkoyamayacak!
/././
BİRGÜN







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder