Ergin Yıldızoğlu + İran o tek dişi çekti -CUMHURİYET-


Rastlantı ve semptom?-
Ergin Yıldızoğlu 

McKinsey araştırma şirketine göre küresel enflasyon riski, resesyon beklentisi giderek artıyor; The Economist ve Financial Times da aynı frekansta. Le Monde, özel kredi şirketleri sektöründe gittikçe artan bir kriz riskine ve  “bulaşıcılık”  potansiyeline dikkat çekiyor. Bir yorumcu da “Dünya ekonomisi üzerine bir Tsunami geliyor” diyordu. Durum böyleyken hızla büyüyen risklerle, siyasi merkezlerdeki karar verici aktörlerin kapasiteleri arasında büyük bir uyumsuzluk dikkat çekiyor. Bu talihsiz bir rastlantı mı yoksa tarihsel bir kaçınılmazlık mı?

ÖZELLİKLE ABD... 

ABD hegemonyası gözlerimizin önünde, hızla buharlaşırken ülkenin yönetimi akli dengesi sorgulanan, yolsuzluklara batmış 80 yaşında bir adamın, etrafındaki tuhaf tiplerin elinde. Koyu bir radikal dincilik yağına bulaşmış bu karışım, yalnızca ABD’yi İsrail’i İran’ı değil tüm dünyayı büyük bir insani, ekonomik, siyasi, belki nükleer bir krizin içine sürüklüyor.

Geçen yüzyılın ilk yarısındaki büyük felaket döneminin ardından uygarlık düzeyinde savaş kurallarına konmuş “kırmızı çizgiler” son bir yıl içinde adeta tamamen silindi. Uygarlık, sömürgecilerin, Nazilerin uyguladığı, toplu cezalandırmanın geri gelerek Gazze’de bir soykırıma dönüşmesine, Avrupa ülkelerinin yönetimlerinin bunlara sessiz kalmasına tanık oldu.

Şimdi, ABD’nin “Epstein sınıfı” metaforuyla kirlenmiş başkanı Trump, İran halkını, elektrik santrallarını, tuzdan arındırma merkezlerini bombalayarak cezalandırmaktan, ülkenin petrolünü, uranyum stoklarına el koymaktan söz ediyor. Her açıklaması yakın çevresinden birileri tarafından borsada oynanıyor. Financial Times, ABD Savunma/Savaş Bakanı Hegseth’in bir temsilcisinin silah sanayi şirketlerinin hisselerinden büyük çaplı bir alım yapmak için BlackRock’a başvurduğunu aktarıyor. Hegseth’in Pentagon’da dini ayinler düzenlediği, savaşı tanrının arzusu olarak sunduğu, “Savaş kuralları bizi bağlamaz” dediği de biliniyor. Başsavcı Bondi ve FBI direktörü Patel Kongre soruşturmasında yeminli ifadelerinde, çekinmeden yalan söyleyebiliyorlar.

RASTLANTI MI? YAPISAL MI? 

Bir yanda, ABD’nin ekonomik üstünlüğünün erozyona uğraması, müttefikleri üzerinde kurduğu çekim gücünün zayıflaması, küresel sorunları çözme kapasitesinin azalması var. Öte yanda Trump yönetiminin sıra dışı özellikleri (Epstein dosyaları, aşırı dindarlık, patolojik yalan söyleme, yolsuzluk, siyasal sorumluluğun sürekli aşınması) var. Hem ABD açısından hem de küresel anlamda bu kadar kritik bir dönemde, ABD yönetimine böyle yozlaşmış kadroların yerleşmiş olması, bir talihsizlik midir, yoksa tam tersine, yapısal krizin bir siyasal semptomu mu?

Burada cevap, daha çok ikinci olasılıkta yatıyor. Yapısal kriz, eskinin geride kaldığı, yeninin henüz doğamadığı karar anıdır. Bu an aynı zamanda, verili etik değerleri, davranış kurallarını “söylenebilir olanın sınırlarını” tanımayanların, bir anlamda  “canavarların” zamanıdır. Bu karar anının, kültürü, toplumsal adalete toplumsal sorumluluklara değil de bireysel hazlara, bireysel haklara, “hemen şimdi”ye odaklı bir neoliberal çağın ardından gelmiş olması da “canavarların” biçimlerini o yönde belirliyor.

Bir kapitalist toplumda, toplumsal doku çatladığında, iktidar blokunun temsilcilerinin rıza üretme kapasitesi çöktüğünde, yönetim alanında kurallardan, uzmanlıktan ve kurumsal ciddiyetten çok, kutuplaştırıcı (ırkçıdinsel-milliyetçi) anlatılar, hukuku yük olarak gören siyasal karakterler, simgesel/fiziki şiddete dayalı yönetim biçimleri öne çıkıyor. Bu bağlamda, Trump’ın ikinci döneminde kendini iktidara iliştiren, “Project 2025”, yalnızca bir politik programı değil, devletin biçimini liberal demokratik başkanlık sisteminden faşist bir başkanlık devletine dönüştürmeye yönelik bir kadro, kurum ve ideoloji mühendisliğini temsil ediyor. Dindarlık burada yalnızca özel bir inanç alanı değil, aslında siyasal meşruiyet üretmenin, otoriteyi kutsallaştırmanın ve hukuki sınırlamaları aşındırmanın aracı olarak işliyor. Trump ve çevresinin yönetimi ele geçirecek konuma yükselmesi, hegemonik gerilemenin üzerine gelmiş talihsiz rastlantı olmanın ötesinde, bizzat o gerilemenin bir semptomudur. Trump döneminin kaotik dış politika maceralarını da bu bağlamda değerlendirebiliriz.

Pentagon’da ‘gleichschaltung’ 

ABD’de Savunma Bakanı Pete Hegseth, savaşın tam ortasında,  Pentagon’da büyük çaplı bir tasfiye gerçekleştiriyor. Birçok terfi de ırk, din, cinsiyet temelinde dondurulmuş. Bunlar sıradan gelişmeler değil.

SÜREÇ OLARAK FAŞİZM

Modern demokrasilerde sivil otoritenin ordu üzerinde anayasal çerçevede denetim kurması elbette meşrudur. Ancak askeri komuta kademesindeki ani, keyfi tasfiyeler özellikle savaş veya jeopolitik gerilim dönemlerinde farklı bir anlam kazanabilir. Çünkü bu tür hamleler yalnızca komuta zincirini değil, ordunun kurumsal özerkliği ile siyasal iktidar arasındaki dengeyi de etkiler.

“Süreç olarak faşizm” kavramı bu tür gelişmeleri anlamaya yardımcı olabilir: Bu süreçte faşist hareket oluşur, örgütlenir, seçimlerle ya da bir darbeyle devlete erişir, burada edindiği kapasite ile devleti, toplumu hatta egemen duyarlılıkları adım adım değiştirerek ilerler.

Faşist hareket ve kadroları devlete eriştiklerinde, ilk hedeflerinden biri bürokrasiyle güvenlik aygıtıdır. Çünkü devletin şiddet uygulama kapasitesi, siyasal bir projenin, dolayısıyla da faşizmin en kritik dayanaklarından biridir. Bu noktada  “gleichschaltung” (kurumların hizaya getirilmesi) kavramını anımsayabiliriz. Adolf Hitler iktidara geldikten sonra 1933-34 yıllarında devleti, toplumu Nazi ideolojisine göre dönüştürmek için “gleichschaltung” politikası uyguladı. Bürokrasi “temizlendi”; üniversiteler, eğitim, kültür kurumları yeniden düzenlendi. Devlet aygıtı anayasal düzenin değil rejimin ideolojik hedeflerinin taşıyıcısı haline geldi.

‘DERİN DEVLET’ FİLAN

Bugünün Amerika’sı elbette 1930’ların Almanya’sı değil. Kurumsal dengeler, federal yapı, faşist hareketin özellikleri, toplumsal güç ilişkileri farklı. Ancak bazı güncel tartışmalar, Trump rejiminin bazı pratik uygulamaları devlet aygıtının siyasi sadakat temelinde yeniden düzenlenmesi bir “gleichschaltung” politikası izlendiğini gösteriyor.

Bu bağlamda sıkça tartışılan konulardan biri de Trump yönetimine en temel kadroları getiren, yasal değişiklik önerilerini (ilk haftada imzaladığı 200’den fazla kararnameyi) hazırlayan “Project 2025”tir. The Heritage Foundation çevresinde hazırlanan bu 900 sayfalık kapsamlı plan, federal bürokrasinin önemli bölümünün görevden alınabilmesini, devlet kurumlarının anayasal bağımsızlığının tasfiye edilerek seçilmiş yürütmenin siyasi programına bağlanmasını öneriyordu.

“Derin devletin temizlenmesi” gerekçesine dayandırılan bu öneriler aslında, anayasada tanımlı görevler, sınırlar içinde hareket eden, hükümetlerden “bağımsız” bürokrasinin profesyonel özerkliğini zayıflatmayı, devlet aygıtını, siyasi sadakat esasına göre yeniden şekillendirmeyi, böylece kapitalist demokrasinin devlet ve hükümet ayrımını ortadan kaldırarak devleti başkanının iradesi altında  “1”leştirmeyi hedefliyordu.

ABD’de savaşın çok riskli (ve tartışmalı) bir kara harekâtı aşamasına geçmesi beklenirken Kara Kuvvetleri Komutanı General Randy George’u, yanı sıra Gen David Hodne ve Maj Gen William Green Jr’ın erken emekli olmaya zorlanması özel bir anlam kazanıyor. George Hodne, ordunun dönüşüm ve eğitim komutanlığını yönetirken Green ise ordunun din görevlileri biriminden sorumluydu. Birincisinin Hegseth’in keyfi düzenlemelerine, ikincisinin de evanjelik Hıristiyanlık ideolojisinin ordu saflarında yaygınlaştırılmasına karşı olduğu, en azından uyum sağlayamadığı varsayılabilir.

Kısacası, sorun yalnızca bir ya da birkaç askerin kariyeri değil; devlet kurumlarının hangi ilkeye göre işleyeceğidir. Kurumlar anayasal düzenin tarafsız mekanizmaları olarak mı kalacak, yoksa giderek daha fazla siyasi projelerin araçlarına mı dönüşecek?

Almanya ve İtalyan faşizmlerinin 1930’lardaki deneyleri bize “süreç olarak faşizm” içinde, faşist dönüşümün hızlandırılması bağlamında kriz ve savaş koşullarının bir “fırsat penceresi” olarak kullanıldığını gösteriyor. ABD’de de kara kuvvetleri komutanının İran savaşının tam ortasında kovulması, “Savaş Bakanı” Hegseth’in savaş koşullarını, süreç olarak faşizmi hızlandırmak için araçsallaştırdığını gösteriyor. ABD’de “süreç olarak faşizm”, parlamenter sistem içinde geri çevrilemeyecek bir noktaya hızla yaklaşıyor.

Orbán: ‘Madendeki manarya’ 

Demokratik sistemleri öldüren “adamlar” iktidarda kalmaya devam etmek için genelde tankları değil “sandık mühendisliğini” tercih ediyorlar ama bir yere kadar! Pazar günü, Macaristan seçimleri bu bağlamda önemli bir deney olacak.

16 yıl önce bir kapitalist demokrasinin içeriden nasıl yıkılabileceğini bir kez de Orbán gösterdi. Anayasa mahkemesini, yüksek yargı kurulunu kendi adamlarıyla doldurarak yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdı, medyanın yüzde 80’ini partisine bağladı. Demokrasi lafını terk etmek istemediği için “süreç olarak faşizmin” adı da “illiberal demokrasi” oldu. Şimdi, Orbán ilk kez seçimi kaybetme olasılığı ile yüz yüze. Macaristan seçimleri de otoriter bir sistemin çözülme noktasında nasıl tepki verdiğini görmeye yardımcı olacak “bir laboratuvara” dönüşüyor.

Orbán’ın rakibi Magyar, Orbán’ın partisi Fidesz’in içinden çıkmış bir isim; Orbán rejiminin çürümesini sosyal medyada anlatmasını biliyor. Anketler, 30 yaş altı seçmenlerin yüzde 65’inin Orbán’a karşı oy kullanmaya hazırlandığını gösteriyor: Orban rejimi demografik meşruiyetini de yitirmiş!

Diğer taraftan Orbán’ın arkasında yalnızca rejim, kendi parti örgütü yok. Putin ve Trump da var. Washington Post’un haberine göre Rus istihbaratı Orbán’ın popülaritesini artırmak için suikast senaryosu üretmeyi bile tartışmış. Kremlin bağlantılı dezenformasyon ağları Magyar aleyhine içerik üretiyor. Öte yandan ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Budapeşte’ye gitti; Dışişleri Bakanı Rubio da daha önce Orban’a “Sizin başarınız bizim başarımız” demişti, Trump Orban için “harika adam” diyor. Bu Trump-Putin ortaklığı tesadüf değil: Orbán, 10 yıldır, Kremlin’in söylemini MAGA’ya taşıyan bir aracı gibiydi. “Project 2025” ondan esinlendi.

Orbán bu seçimi kaybedebilir mi? Teorik olarak evet. Ama bu çok kritik bir soruyu ortadan kaldırmıyor: Ya Orbán sandıktan çıkacak sonucu tanımazsa? Orbán, son haftalarda Sırbistan sınırında patlayıcı bulunduğunu açıkladı, acil güvenlik toplantısı topladı; muhalefet, bağımsız analistler bunu seçimlerde bir korku atmosferi üretmek için kurgulanmış bir “sahte bayrak operasyonu” olarak nitelendirdi. Rejim köşeye sıkışmış durumda. Köşeye sıkışmış rejimler beklenmedik hamleler yapabilirler.

Muhalefet seçimleri kazansa bile kurulu rejimi değiştirmek kolay olmuyor. Avrupa’nın liberalleri 2023 Polonya’da Tusk seçimleri kazandığında, bunu “popülizme karşı demokrasinin zaferi” olarak nitelemişlerdi. Sekiz yıllık PiS hükümeti gitti ama Tusk hükümeti, her adımda Cumhurbaşkanı Duda’nın atadığı yargıçlara çarptı. Anayasa mahkemesi “reformları” defalarca bloke etti. PiS yandaşı devlet medyası kapatılmak istendiğinde hukuki kriz çıktı. Duda parlamentodan geçen yasaları veto etmeye devam etti. Seçim kazanılmıştı ama anahtarlar hâlâ “eski rejimin” elindeydi.

Macaristan’da da rejimin kökleri çok derin. Orbán yalnızca kurumları yandaşlarla doldurmadı, yeniden inşa etti. Seçim bölgelerinin sınırlarını kendi lehine yeniden çizdi, anayasayı üçte iki çoğunlukla defalarca değiştirdi, yargı bağımsızlığını fiilen tasfiye etti. Kamu ihalelerinin büyük bölümünü 13 kişilik yandaşa (çeteye) akıttı; bu oligarklar medyayı finanse ediyor, medya siyasi iklimi şekillendiriyor, siyasi iklim yargıyı koruyor, yargı rejimi meşrulaştırıyor. Bu yapı, birbiriyle kenetlenmiş bir ekosistem oluşturuyor. AB, 20 milyar Avro fonu dondurunca mali yük bu çevrenin değil esas olarak seçmenin sırtına yıkıldı: Halen Macaristan ekonomisi durgun, kamu hizmetleri çöküyor, enflasyon seçmeni eziyor.

Magyar seçimi kazansa bile karşısında bulacağı manzara şu: Anayasa değişikliği için üçte iki çoğunluk şart, elde etmesi neredeyse imkânsız. Yargıçların görev süreleri güvence altında. Oligarşik medya ağı varlığını sürdürüyor. Bu yüzden genç bir Budapeştelinin sözleri hem gerçekçi hem ağır: “Dört ila sekiz yıl zor ama yine de bugünkünden daha iyi olacak.”

Macaristan seçimleri öteki “güçlü adamlar” açısından bir “madendeki kanarya” gibi: “Genel seçimler” incir yaprağında ısrar ederek iktidarda kalmaya devam edilebilir mi? Güçlü adam köşeye sıkıştığında, bu incir yaprağını da kaldırıp atar mı? Cevap yalnızca Macarları değil, kapitalist demokrasinin bugün ne anlama geldiğini sormaya devam eden herkesi ilgilendiriyor.

                                                          /././

Hürmüz koalisyonu için NATO şantajı -Mehmet Ali Güller- 

NATO için “kâğıttan kaplan” benzetmesi yapan ABD Başkanı Donald Trump, şimdi de “ABD’yi NATO’dan çekmeyi düşünüyorum” mesajı verdi.

ABD’nin NATO’dan çekilmesi, NATO’nun çözülmesi ve tarihe karışması elbette tüm dünya halkları ve gelişmekte olan Küresel Güney ülkeleri için çok yararlı olur.

Hatta NATO’nun tarihe karışması, en çok da NATO üyesi Türkiye’nin yararına olur. Böylece “NATO üyesi olduğu halde NATO ülkelerinin hedefi olma” paradoksundan kurtulmuş olur!

NATO ÜYELERİ TRUMP’A DESTEK VERMİYOR 

Trump’ın ABD’yi NATO’dan çekmesinin olası olup olmadığı ayrı bir tartışma.  NATO’culuk bir sistem meselesidir. ABD dahil tüm ülkeler için de NATO’dan çıkmak, bir büyük iç çarpışma demektir.

Beyaz Saray açısından bugün yürütülen “NATO’dan çekilme” tartışması, NATO’dan çıkmaktan ziyade, NATO’yu ABD’nin İran stratejisine eklemleme çabasıdır. Böyle olduğu için de son tahlilde bir şantajdır.

Şantajdır çünkü NATO üyeleri, Trump başta ABD yöneticilerinin hemen her gün yaptığı “Destek verin” çağrılarını reddetmektedir. Hatta kimi NATO üyeleri ABD’ye hava sahası kapatmakta, üs kullandırmamaktadır.

Trump’ın “NATO’dan çıkarım” şantajı, NATO üyelerini ABD-İsrail ikilisine destek vermeye zorlamak içindir.

HEDEF REJİMDEN HÜRMÜZ’E DÖNDÜ

Trump’ı bu şantaja mecbur eden İran’ın kararlı ve etkili direnişi odu. ABD ve İsrail’in, İran’ı “tek başlarına” alt edemeyeceği ortaya çıktı. Birkaç günde rejim değiştireceklerini umarken şimdi büyük bir kriz doğuran Hürmüz Boğazı’nı açabilmeye çalışıyorlar.

Fakat onu da yapamıyorlar. ABD’nin o çok övündüğü donanması İran’ın ABD ve bağlantılı gemilere kapattığı Hürmüz’ü açamıyor. Trump için müttefik bulabilmek, savaşın bu aşamasında kritik bir konuya dönüştü.

Öyle sıkıştı ki işi artık “Hürmüz benim sorunum değil” demeye getirdi. “Kim o bölgenin petrolüne ihtiyaç duyuyorsa gidip o açsın diyor” hatta.

DEDOLARİZASYON BOĞAZI 

Elbette doğru değil. Hürmüz ABD’nin sorunu, hem de büyük sorunu. Çünkü Hürmüz Boğazı sadece tüm petrol ve doğalgazın yüzde 20’sinin taşındığı bir boğaz değil, aynı zamanda petrol ve doğalgazın dolar dışı paralarla taşınmaya başladığı yer.

Hürmüz Boğazı aynı zamanda Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol için de kritik önemde.

Kuşak ve Yol ise pratikte bir dedolarizasyon yoludur, dolardan çıkış yoludur, dolarsızlaşma yoludur, dolar dışı ulusal paralarla ticaret yoludur. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı da küresel ticaret açısından bir dedolarizasyon boğazıdır.

ABD için İran’a saldırı, bu nedenle petro-dolar sistemini kurtarabilme savaşıdır. Çünkü Hürmüz Boğazı dahil Kuşak ve Yol’un pek çok koridorunda dolardan çıkış sürüyor.

YENİ DÜNYANIN AYAK SESLERİ 

Görünen o ki Trump’ın şantajı da yeni bir oyun kurmaya yetmedi. Trump son açıklamasında “(İran’dan) Ayrılacağız. Çünkü bunu sürdürmemiz için bir neden yok” dedi.

Elbette pek çok nedeni var ama son tahlilde bu da şantaj. Üstelik şu açıklamasına bakılırsa çok çaresizce bir şantaj: “Çok yakında oradan ayrılacağız ve eğer Fransa veya başka bir ülke petrol ve gaz almak isterse Hürmüz Boğazı’ndan geçip kendi başlarının çaresine bakacak. Bence zaten çok güvenli olacak ama Hürmüz Boğazı’nda olan bitenle bizim hiçbir ilgimiz yok, hiçbir ilgimiz de olmayacak. Çünkü bu ülkeler, Çin, güzel gemilerini doldurup buradan ayrılacak ve kendi başlarının çaresine bakacaklar. Bunu bizim yapmamız için hiçbir neden yok.”

Bu açıklamalar, inişli çıkışlı da olsa genel gidişata işaret ediyor: ABD hegemonyası zayıflıyor, yeni bir dünya kuruluyor.

Washington’a İran füzesi düştü 

Savaşın ortasındaki ABD’de büyük tasfiye başladı. Pentagon’u sarsan görevden almalarda kara kuvvetleri komutanı başta, kritik görevdeki generaller var. Ulusal istihbarat direktörü ile FBI başkanının da görevden alınacağı belirtiliyor.

Tabloyu şöyle yorumlayabiliriz: İran füzeleri İsrail ve Körfez’deki ABD üslerinin ardından bu kez doğrudan Washington’a düştü. Çünkü Pentagon’daki tasfiyeleri ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth başlattı ama aslında Washington’daki koltukları vuran İran’dır.

YENİLGİ İHALESİ

Hegseth’i bu tasfiye operasyonuna mecbur eden durum cephedeki sıkışılık. ABD Başkanı Donald Trump konuşmalarından birinde itiraf etti, İran’ı üç günde çökerteceklerini sanıyorlardı ve yanıldılar.

Geçen hafta Trump konuşmalarında Hegseth’e dokundurmalarda bulundu. Önce “Pete, bence ilk konuşan sendin. ‘Hadi yapalım’ dedin” diyerek savaşın “başlatıcısı” olarak Hegseth’i işaret etti. Birkaç gün sonra da “Pete savaşın bitmesini istemedi” diyerek onu “müzakereleri istemeyen kişi” diye resmetti.

Bu açık ki Trump’ın yenilgi ihalesini ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in üstüne yıkabileceği anlamına geliyor.

PENTAGON ŞEFİNİN MÜSLÜMAN DÜŞMANLIĞI

Hegseth, önceki gün ABD Senatosu’nda da köşeye sıkıştı. Senatör Tim Kaine ile Hegseth’in şu diyaloğu tabloyu anlamaya yeterli.

- Senatör Tim Kaine“Meslektaşınız bir barda düzenlenen etkinlikte sarhoş olup ‘Tüm Müslümanları öldürün’ diye bağırdığınızı söyledi. Bu, eğer doğruysa, birinin savunma bakanı olmasını engelleyecek türden bir davranış değil mi?”

- Savunma Bakanı Pete Hegseth: “Anonim asılsız suçlamalar.”

- Senatör Tim Kaine: “Anonim değil.”

Diyaloğun devamında, striptiz kulüpleri, cinsel taciz davası gibi konular da var.

Kısacası Trump tarafından Pentagon’un tepesine oturtulan emekli Binbaşı Pete Hegseth’in “ahlak ve insanlık karnesi” oldukça sorunlu.

ABD SAVAŞI KAYBEDİYOR

Trump’ın her gün yaptığı “Hedef o değildi, şuydu” türünden açıklamaları, cephedeki kötü gidişata kılıf dikme amaçlı elbette. Bir gün “Rejim değiştirme hedefimiz yoktu” yalanına sarılıyor, bir başka gün “Zaten rejimi değiştirdik” diyor. Bir gün “Hedefimiz İran’ın nükleer silah sahibi olmasını önlemekti, başardık” diyor, bir başka gün ise “Hürmüz bizim sorunumuz değil, İngiltere ve Fransa açsın” diyor.

Çünkü İran, büyük kayıplar verse de ABD ile İsrail’e yanıt verebilmeyi sürdürüyor. CNN’in haberleştirdiği ABD istihbarat raporu durumu ortaya koyuyor: “İran füze fırlatma kabiliyetini büyük ölçüde koruyor ve binlerce insansız hava aracına (İHA) sahip.”

En ağır propagandalara rağmen gerçek şudur: ABD muharebeler kazansa da savaşı kaybediyor.

Bunu artık ABD’li yetkililer de açıkça dile getiriyor. Örneğin Senatör Chris Murphy “Biz bu savaşı kaybediyoruz” diyor ve ekliyor: “İran, özellikle Hürmüz Boğazı’nı kalıcı olarak kontrol altına alırsa bölgede savaştan öncekinden daha fazla güç sergiler. Sahip olmadığımız milyarlarca doları harcıyoruz ve dünyayı istikrarsızlaştıran ve bizi beceriksiz gösteren bir savaşta Amerikan hayatlarını kaybediyoruz.”

DARBE

Yenilgi, elbette kasım seçimi öncesinde Trump’ın en büyük kabusu. O nedenle başta belirttiğimiz görevden almalar, sıradan bir görev değişikliği operasyonu değil.

Trump’ın orkestra şefliğini yaptığı ve siyasal Hıristiyancılardan teknoloji milyarderlerine kadar geniş bir yapıyı oluşturan Amerikan mali sermaye çetesi, bu nedenle “devlet içinde” bir tasfiyeye mecbur kaldı.

Dolayısıyla bunu ABD içinde darbe diye de yorumlayabiliriz. Çünkü İran’a diz çöktüremeyen çetenin iç ve ve dış yenilgiyi örteleyebilmeye ihtiyacı var.

Günümüzün mandacılığı NATO’culuktur. 

Türkiye’de devletin tersine, toplumda ABD ve NATO karşıtlığı yüksektir. Böyle olduğu için de Amerikancılık ve NATO’culuk çoğunlukla örtülü yapılır.

Bir de Türkiye’nin NATO’da kalmaya devam etmesine gerekçe üreten bir yaklaşım vardır. Bu kesimlerin son dönemde iki argüman geliştirdiği görülüyor: 

1) “Türkiye, NATO’da kalarak NATO’dan korunmaktadır!” 

2) “Türkiye NATO’da kalarak Güney Kıbrıs’ın NATO üyesi olmasını önlemektedir.”

NATO ÜYELİĞİ TÜRKİYE’NİN ELİNİ BAĞLIYOR

İlk argüman önemli, zira NATO’da kalmayı savunanların da artık kabul ettiği bir gerçekliktir Türkiye’ye tehdidin NATO ülkelerinden geldiği.

Adını koyalım, o ülke ABD’dir. Ama Türkiye’nin NATO’da bulunmaya devam etmesi ne tehdidi ortadan kaldırıyor ne de argümanda iddia edildiği türden bir savunma sağlıyor.

Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’de darbeler yaptı.

Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’ye silah gösterdi; gemimizi, uçağımızı vurdu, askerimizin başına çuval geçirdi.

Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD, Türkiye’ye ambargo uyguladı; başka silah almayı da engelledi mevcut silahın mühimmatını da satmadı; parasını aldığı uçağa bile el koydu; ulusal silahlanmamızı geciktirdi.

Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’nin Mavi Vatan stratejisini hedef almaktadır.

Ve en önemlisi: Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD, Türkiye’nin komşularını sıra sıra hedef alarak Türkiye’yi çevrelemektedir.

Peki Türkiye bu çevrelemeyi NATO içinde kalarak önleyebiliyor mu? Tersine NATO üyeliği, Türkiye’nin ABD’ye karşı elini kolunu bağlıyor.

KÂĞIT ÜZERİNDEKİ VETO KARTI

“Türkiye’nin NATO’da kalarak Güney Kıbrıs’ın üyeliğini önlediği” argümanı da geçersizdir. Bunun eski versiyonu, Türkiye’nin “veto kartı” olduğu iddiasıydı.

Türkiye kâğıt üzerinde o kartı; 

1) 1976’da Yunanistan’ın NATO’ya geri dönüşünde, 

2) 2009’da Rasmussen’in genel sekreterliğinde, 

3) 2012’de İsrail’in NATO’ya işbirliği ortaklığında, 

4) 2013’ten sonra Mısır’ın NATO tatbikatlarına katılmasında, 

5) 2017’de Avusturya’nın NATO ortaklığında, 

6) 2019’da Baltık ve Polonya Savunma Planı’nda ve 

7) 2022’de İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinde kullandı.

Peki uygulamada ne oldu? Yunanistan NATO’ya döndü, Rasmussen NATO genel sekreteri oldu, İsrail NATO’nun işbirliği ortağı oldu, NATO karargâhında odası oldu, Mısır tatbikatlara katılıyor, Avusturya ortaklığı sürdü, Baltık ve Polonya Savunma Planı hayata geçti, İsveç ve Finlandiya NATO üyesi oldu!

Güney Kıbrıs konusu da öyledir. Güney Kıbrıs, ABD ve İsrail’in Asya’ya açtığı savaşta bir tramplen durumundadır. ABD, Asya’ya saldırırken Güney Kıbrıs’taki üsleri zaten kullanmaktadır. ABD ve İsrail uçakları için Güney Kıbrıs, geri hat üzerinde güvenli liman durumundadır. Yani Güney Kıbrıs, NATO üyeliği ile ABD’ye verebileceklerini zaten üye olmadan da vermektedir. Kaldı ki Türkiye, Güney Kıbrıs’ın AB üyesi olmasını engellemeyerek asıl kozunu kaybetmiştir.

NATO TÜRK DEMOKRASİSİNİN KATİLİDİR

Türkiye’nin neden NATO’da kalması gerektiğini savunanlar daha çok taktik düzeyde kazançlara işaret ediyorlar. Oysa Türkiye 75 yılda, NATO üyeliği ile büyük stratejik kayıplar yaşadı.

NATO, demokrasi ve anayasal düzenin teminatı olarak resmedilir ama gerçekte ikisinin de katilidir.

NATO “Türk demokrasisinin teminatı” değil, katilidir. NATO Türk demokrasisini (Atatürk halkçılığını) biçti, “sol”la mücadele üzerinden siyasal İslamcılığın önünü açtı, Türk-İslam sentezinin iktidar olmasının yollarını döşedi; NATO’ya bağlı Gladyo aydınlarımızı katletti.

NATO “anayasal düzenin teminatı” değil, katilidir. NATO’cu darbeler, 12 Mart’lar, 12 Eylül’ler anayasal düzeni, 27 Mayıs Anayasası’nı hedef almıştır. 15 Temmuz darbe girişimi “anayasalı düzeni” ortadan kaldırmayı hedeflemiştir.

Ve en önemlisi, NATO’culuk Türk bağımsızlıkçılığını vurdu, Türkiye’nin mazlum milletlere örnek olan antiemperyalist tutumunu tırpanladı.

ABD NATO’YU GÜNCELLEME PEŞİNDE

Üç ay sonra Türkiye’de yapılacak NATO zirvesi kritik önemde. Çünkü, bakmayın siz Trump’ın “NATO’dan çıkarım” sözlerine, ABD gerçekte NATO’yu güncellemeye çalışmaktadır.

Adana’daki kolordu, Polonya ve Romanya’yla birlikte üçlü bir mekanizmadır. Baltık, Karadeniz, Akdeniz hattıyla ilgilidir. ABD bu üç deniz üzerinden Avrasya’yla bir stratejik hesaplaşma başlattı. Washington, bunu, kuruluş belgelerinin aksine, Avrupa’yı savunma yerine NATO’nun cephesini Avrasya’ya çevirerek güncelleme peşinde. Avrupa ile ABD arasındaki NATO tartışmasının zemini budur.

Bu stratejik konuları üç ay boyunca burada tartışacağız...

İran o tek dişi çekti 

Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardı, İran işte o tek dişi çekti. Günlerdir taş üstünde taş bırakmayacağını ileri sürerek İran’ı tehdit eden Trump, 15 günlük ateşkesi kabul etti.

Pakistan’ın önerdiği ateşkes için İran 10 maddelik şartlarını ortaya koydu, Trump da bunu kabul etti: “İran’dan 10 maddelik bir teklif aldık ve bunun müzakere için güvenilir bir temel olabileceğine inanıyorum.”

İran’ın 10 maddelik şartları şunlar: “ABD temel olarak şunlara bağlıdır: 

1. Saldırmazlık, 

2. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünün devamı, 

3. Zenginleştirmenin kabulü, 

4. Tüm birincil yaptırımların kaldırılması, 

5. Tüm ikincil yaptırımların kaldırılması, 

6. Tüm BM Güvenlik Konseyi kararlarının feshedilmesi, 

7. Tüm UAEA Yönetim Kurulu kararlarının feshedilmesi, 

8. İran’a tazminat ödenmesi, 

9. ABD savaş güçlerinin bölgeden çekilmesi, 

10. Lübnan’ın kahraman İslam Direnişi de dahil olmak üzere tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesi.”

ABD’nin bu şartları “müzakere edilebilir” bulup ateşkesi kabul etmesi, İran için zaferdir. 

Mesele şimdi “İslamabad görüşmeleri”nden bir barış çıkıp çıkmayacağıdır.

ABD’NİN YENİLGİ SEBEPLERİ

ABD zaman kazanıp 15 gün sonra yine saldırsa bile sonuç değişmez: ABD yenildi.

Çünkü:

ABD-İsrail’in İran’a gücü yetmedi. İran’ın siyasi iradesini kıramadı, İran’ın silah gücünü imha edemedi, İran’ın etkili yanıtlarını durduramadı.

- ABD Avrupalı NATO müttefiklerini savaşa sokamadı, Körfez’deki müttefiklerini savaşa sokamadı, İran’ın komşularını savaşa sokamadı.

- ABD, ağır bombardımanın altında, İranlı muhaliflerin ayaklanacağını ve rejimi yıkacağını düşündü ama yanıldı. Tersine muhalifler ABD ve İsrail’e karşı vatan savunmasında birleşti.

- ABD Irak ve Suriye’de kullanabildiği Kürt kartını bu kez kullanamadı.

Kuşkusuz ABD’nin müttefiklerini savaşa sokamamasının birkaç nedeni var ama temel neden, İran’ın kararlı ve etkili direnişidir. İran yeniliyor olsa o müttefiklerin bir kısmı ABD’nin yanında sıralanırdı.

ÖNCE AMERİKA: YALNIZ AMERİKA

40 gün savaşının bu sonucu, Trump’ın “önce Amerika” stratejisinin nasıl “yalnız Amerika”ya dönüştüğünü de resmetti.

Amerikan güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığının görülmesi sadece Körfez ülkelerinde değil Japonya ve Güney Kore’de bile ABD’yle bağımlı ilişkilerin sorgulanmasını başlattı.

Bunun en önemli sonucu, Avrupa’dan Pasifik’e yeni güvenlik mimarilerinin inşasının başlayacağıdır.

VASALLIK SİSTEMİNİN SONU

ABD’nin İran yenilgisi tarihi önemdedir, bir dönemin sonudur. Tek kutuplu dünyanın “kesin” sonudur. Hegemonyası zayıflayan ve liderlik kapasitesi eriyen emperyalist ABD, İran yenilgisiyle birlikte, artık eski konumunu kaybetmiştir. 

ABD’nin İran’a yenilgisi, Washington’un vassallık sisteminin de sonudur. Batı Asya ülkeleri için boyunduruktan kurtulma miladıdır.

İran, Asya’nın ön cephesinde ABD’yi durdurarak dünyayı bir büyük yıkımdan kurtardı.

BÖLGE ÜLKELERİNE DÜŞEN GÖREV

Epstein çetesinin temsil ettiği emperyalist sömürgen sınıf kuşkusuz yeniden savaş arayacaktır, ihtiyacıdır. 12 gün savaşı ile 40 gün savaşının ardından ABD’nin İran’a üçüncü kez saldırması olasıdır ama sonucu değiştirmeyecektir.

Elbette her saldırı, yeni yıkım ve bölge ülkeleri için yeni risk demektir. O nedenle bölge ülkeleri, İslamabad’daki ABD-İran müzakeresine paralel olarak, üçüncü saldırıyı caydıracak bir bölgesel mekanizma inşasını hedeflemelidir.

                                                        /././

CUMHURİYET


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Okuyan: ABD ve İsrail kaybetti çünkü ilan ettikleri hiçbir hedefe ulaşamadılar(soL) + İran, ABD-İsrail’e diz çöktürdü(Birgün)

Okuyan: ABD ve İsrail kaybetti çünkü ilan ettikleri hiçbir hedefe ulaşamadılar  TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, ABD ve İsrail’in kaybettiğ...