T-24 "Köşebaşı + Gündem" -9 Nisan 2026-

Tiksindiğimiz siyasetler ve siyasetçiler -Mine Söğüt- 

Sürdürülebilir kalkınma alanında çalışan bir sivil toplum kuruluşu olan Habitat Derneği, gençler arasında siyaseti “duygular üzerinden ölçen” bir araştırma yapmış. Raporda yer alan bir sonuç ilginç: “Gençlerin yüzde 11.8’i siyasetten tiksiniyor”

Bu hayatta nelerden tiksinir insan? Kötü kokulardan, kötü görüntülerden, kötü davranışlardan… Çürümüşlerden tiksinir, kokuşmuşlardan… Midesini bulandıran şeylerden tiksinir.

Peki siyasetten tiksinir mi?

Meğer tiksinirmiş. Siyaset meğer kendinden tiksindirmeyi de becerirmiş.

Sürdürülebilir kalkınma alanında çalışan bir sivil toplum kuruluşu olan Habitat Derneği, her yıl gençlerle ilgili çeşitli çalışmalar ve araştırmalar yapıyor. Bu yıl da gençler arasında siyaseti “duygular üzerinden ölçen” bir araştırma yapmış.

Raporda yer alan bir sonuç ilginç.

“Gençlerin yüzde 11.8’i siyasetten tiksiniyor.”

Siyasete genelde güvenir ya da güvenmezsiniz. Siyasete ilginiz de olabilir siyasete mesafeli durup apolitikliği de tercih edebilirsiniz. Beğendiğiniz onayladığınız siyasi partiler ya da siyasetçiler olabileceği gibi hiç beğenmediğiniz, onaylamadığınız siyasetçiler de olabilir.

Bu durumların hiçbiri siyasetin varlığına gölge düşürmez aksine dinamiklerini tetikler.

Ama bir toplum siyasetten tiksinmeye ya da iğrenmeye başlarsa… durum değişir.

Mevcut siyasi iklimden memnun olmayanların sayısı arttığı zaman sistem eleştirilir, değişiklik talepleri ve imkanları gündeme gelir.

Mevcut siyasi iklime öfkelenildiği zaman sistem zorlanmaya başar. Kendini savunmak için sertleşir ya da öfke karşısında geri adım atmak zorunda kalır.

Ama mevcut siyasi iklimden insanlar, özellikle de yeni nesil tiksinmeye başladığı zaman… bu, sistemin terki anlamına gelir.

Kararsız değildirler, muhalif değildirler, apolitik bile değildirler… Oyunun tamamen dışına çıkmış ve her şeye arkalarını dönmüşlerdir.

Aslında bu durumun yaygınlaşması tiksinilecek raddeye gelen siyasetin ipini çekebilir gibi görünse de siyasete arkasını dönen insanların yüzlerini nereye döndükleri önemlidir.

Bugün bu ülkede gençler tiksindikleri siyasete arkalarını döndüklerinde yüzlerini nereye dönmüş oluyorlar?

Sanata, özgürlüğe, bilime, eğlenceye, alternatif yaşam seçeneklerine, barış ve huzur dolu bir hayata, başka anlam arayışlarına, sürprizlerle dolu bir dünyaya mı?

Gençler bugün o tiksindikleri siyasete arkalarını döndükleri anda karşılarına başka bir kâbus dikiliyor.

İçinde zerre umut olmayan, bir gelecek vaat etmeyen, hayal kurmaya olanak tanımayan, onlara nefes alacak bir alan bırakmayan kapkaranlık bir boşluk…

O yüzden gençlerin yüzde 11.8’inin siyasetten tiksiniyor olması yabana atılacak bir veri değil.

Üstelik bu tiksinti durumu sadece gençlere ait bir mesele de değil.

Muhtemelen toplumun genci ve yaşlısıyla neredeyse onda biri artık siyasetten tiksiniyordur.

Siyaset kendisinden tiksinenleri de kapsayarak ilerleyebilen bir sistem olduğu için bu tiksinti onun için sinek vızıltısı…

Çünkü siyaset toplumun geniş bir kısmı tarafından terk edildiğinde bile ne çöker ne ortadan kalkar ne de kendi kendini imha eder. Aksine ona değer veren küçük bir azınlığın niyetlerine tutunarak daha rahat ilerler ve onu terk edenlerin de dahil olduğu bir bütünün kaderini çok daha az engele çarparak yine belirler.

Bu paradoksal ilişkide tiksinilen o siyaset, toplumu dilediği gibi yönetebileceği muazzam bir güç kazanır.

Tarih o yüzden hayran olunan krallardan, padişahlardan ya da liderlerden ziyade çoğunluğun tiksindiği kralların, padişahların ya da liderlerin hadsiz eylemleriyle biçimlenir.

Sözlükler siyaseti, devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış olarak tanımlarken, aslen ne “devlet işlerini düzenlemek ve yürütmek” sanatkarane bir meseledir ne de siyaset, sanatkarane bir meseleye dair bir görüş ya da anlayıştır. Devlet işlerini düzenlemek ve yönetmek bir sanat değil bir ticaret, bu ticaretin kâr ve zarar odaklı yönetimi de bizzat siyasettir.

O yüzden insanın siyasetten önce aileden, devlete, sokaktan eve üzerine yapışan her türlü tüketici kimliğinden şüphe duyup nihayetinde bu kimlikten tiksinmesi gerekir.

Mevcut tüketim tuzaklarına arkasını dönmeyi tercih etmeyi göze alan bir insanlık, siyasetten siyasilere tiksindiği her şeyi dilediği gibi değiştirir.

/././

Annesi Iraz Bayrak'ı anlatıyor: Silivri'de cinayet koğuşunda kalıyor çocuğum ve mektubunda "Küçük bir tatil kasabasından sevgiler" diye yazıyor...-Candan Yıldız- 

"Adını Fakir Baykurt'un 'Yılanların Öcü' eserinden etkilenerek koydum. Dedim ki onurlu, bilge, ayakları yere sağlam basan, Anadolu kadını gibi yiğit bir kadın olsun benim kızım. Ama bedelini bu kadar ağır ödeyeceğini bilmiyordum"
Iraz Bayrak ve annesi Güner Sarıkaya

Türkiye Iraz Bayrak’ı tanımalı… İBB davasında yargılananlar arasındaki en genç isimlerden biri, 26 yaşında… Silivri Cezaevi yerleşkesindeki 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada öyle bir savunma yaptı ki mahkeme heyeti de dahil bütün salonu etkiledi diye düşünüyorum.

Bursa Gemlik gibi küçük bir sahil beldesinde büyümüş bir öğretmen çocuğu Iraz Bayrak. Tutuklu pek çok isim gibi operasyon ve soruşturma aşamasında haklarında çıkan haberlere karşı yanıt haklarını kullanamadıkları için savunmasına “kendimi tanıtmak istiyorum” diye başladı:

 “Küçük bir yerde öğretmen çocuğu olarak, hep sorumluluk sahibi ve örnek olması gereken bir bilinçle büyütüldüm. Örneğin, herkes okula saçını salıp gidebilirken siz örnek olmanız gerektiği için gidemezsiniz.”

Beykent Üniversitesi Yazılım Mühendisliği’nden mezun olan Iraz Bayrak’ın, 4 yıllık İBB personeli olarak başına geleceklerden habersiz, bir sabah işe gitmeye hazırlanırken sekiz polisin kapısını ‘Güm güm’ diye çalmasıyla değişti hayatı.

Ben kardeşimle yaşıyorum, kardeşim burada üniversiteyi kazandı, evimize de yeni taşınmıştık. Yani benim taşınma kolilerim polislerle birlikte açıldı. Ben fark ettiniz mi bilmiyorum ama kimlik tespiti sırasında adresimi kâğıttan okudum; bilmiyorum çünkü adresimi ezbere, oturmak nasip olmadı evimde. Bir kahvaltı bile henüz etmiş değilim.”

‘Kişisel verileri elde etme, yayma, başkasına verme’ suçlamasıyla 6 aydır Silivri’de cinayet koğuşunda kalan Iraz Bayrak suçlandığı ‘İstanbul Senin’ projesinde hiç çalışmamış.

Her duruşmayı takip eden, öğretmen olan anne Güner Sarıkaya ile konuştum. Iraz Bayrak’ın duruşma salonunda “kendimi tanıtmak istiyorum” sözlerinin ne anlama geldiğini onun cümlelerinden dinleyin isterim.

26 yaşında genç bir kadının dünyasında ‘başkaları’ hep olmuş: “ Iraz çok güzel kalpli bir çocuk. Bunu herkes kendi çocuğu için söyler ama o güzel kalbini kesinlikle her şeye yansıtan bir çocuk. Ben çalıştığım için onu anneannesi büyüttü. Öğretmenim. 20 yıldır da yöneticiyim. Çok zor okullarda yöneticilik yaptım. Iraz’ın lisesinde idareci oldum. Hani savunmasında dedi ya ‘saçını bile salamazsın’ diye… Çünkü ‘sen Güner Hoca'nın kızısın, saçını salarsan diğerleri de salar’ diyerek büyüttüm. Kuralcılığım bazen çok beni üzmüştür. Kuralcılığını benden alır. Hâlâ kırtasiyeye gider, kırmızı tükenmezi ayrıdır, mavi tükenmezi ayrıdır, not defterleri ayrıdır. Ama avokadolu çantayla falan işe gider. Ruhu çocuk, abartıyı sevmez. Dünyanın küçüklüğünden çok hoşlanır.

Akranları eğlenirken Iraz Darülaceze’de yaşlılara kitap okuyordu, çocuk onkolojide çocuklarla ilgileniyordu. Üniversite sınavında sayısal öğrencisi olarak çok iyi bir puan almıştı ve zihinsel engelliler öğretmenliğinde okuyacağım diye tutturdu. Ben izin vermedim. Çünkü biliyorum duygu dünyası çok onlarla, onlarla bir dünya kurdu. Koğuştakilerin hikâyesi bile onun hikâyesi haline geldi. Birine okuma yazma öğretti, birini üniversiteye hazırlıyor. Koğuştaki bir arkadaşının yeğeninin geçen hafta nişanı varmış ‘anneciğim mutlaka çiçek gönderir misin?’, birinin kahve makinesi yok, ‘anneciğim kahve makinesi alır mısın?’ diyen bir çocuk. Başka bir şey yok bu çocuğun dünyasında.”

Hayatın garip tesadüfü… Üniversiteden mezun olduktan sonra Iraz Bayrak, Gemlik’e benzediği için Silivri’ye yerleşmeyi düşünmüş. Annesi bunu da anlattı: “ Belediyeye otobandan gidip geleceğim diye tutturdu. Biz de sürekli çok uzak diyerek karşı çıktık ve izin vermedik. Çocuğum şimdi Silivri’de. Geçen mektubunu şöyle bitirmiş. Küçük bir tatil kasabasından sevgiler. Düşünebiliyor musunuz? Cinayet koğuşunda kalıyor benim çocuğum ve küçük bir tatil kasabasından sevgiler diye yazıyor. Ne diyelim bu çocuğa, en fazla saygı duyarım.

Kızım savunmasının sonunda ben hâlâ Iraz’ım dedi. Gerçekten Iraz o… Adını Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü eserinden etkilenerek koydum. Dedim ki onurlu, bilge, ayakları yere sağlam basan, Anadolu kadını gibi yiğit bir kadın olsun benim kızım. Ama bedelini bu kadar ağır ödeyeceğini bilmiyordum.”

Iraz Bayrak’ın savunmasıyla ilgili duygu ve düşüncelerini sorduğum anne Güner Sarıkaya şunları söyledi: “ Çocuğumun olmayan bir suçu ispatlamak için bu kadar çaba sarf etmesi beni çok yaralıyor. Çok gurur duyuyorsun çocuğunun dik duruşuyla. Bir kere gözyaşı dökmedi, dimdik ayakta. Bir şey yapmadı. Ama ben gideceğim o burada kalacak. (Duygulanıyor). Anne kız öyledir, gıybet saatlerimiz vardı bizim. Bir şey oluyor acil anlatmam lazım deyip telefonu alıyorum elime Iraz’ı aramak için ama anlatamıyorsunuz. Bunlar çok zoruma gidiyor. Biz hiç bu kadar ayrı kalmadık. Herkes diyor ki çok güçlü bir çocuk olarak çıkacak. Iraz zaten güçlü ki… Bu kadar ağır ödemek zorunda değildi ki… Çok güçlü olmasını istemiyorum çocuğumun, mutlu olmasını istiyorum. Kadınlar neden güçlü olmak zorunda bırakılıyor ki!. Evimin deniz manzarası var. Iraz’la gece yarılarına kadar denize bakarak sohbetler ederdik. O balkonda oturamıyorum şimdi. Onsuz olmuyor.”

Davadaki 18 kişi geçen hafta tahliye oldu. Ekrem İmamoğlu’nun özel kalem müdürü Kadriye Kasapoğlu da tahliye edilenler arasında ve Iraz Bayrak’ın da koğuş arkadaşı. Tahliye kararının çıktığı için koğuşuna döndüğünde ayakkabısının altına Iraz Bayrak da dahil olmak üzere diğer tutuklu kadınlarda ismini yazdırmış. Gelenektir, adı silinendedir sıra! Kim bilir…

Iraz Bayrak ve pek çok ismin suçlandığı iddia ile ilgili şu bilgi de önemli… İdari amirleri olan dönemin İBB Bilgi İşlem Daire Başkanı Naim Erol Özgüner aynı şuçla suçlanıyordu. İtirafçı oldu ve tahliye edildi. CHP lideri Özgür Özel’in “İBB davası borsası kuruldu" diyerek HSK'ya şikâyette bulunacağını duyurduğu avukat Mehmet Yıldırım, Naim Erol Özgüner’in avukatı çıkmıştı.

/././

Trump’ın kurumlara saldırıları ve savaş enflasyonu -Ercan Uygur- 

2026 Körfez savaşının getirdiği petrol şoku, petrol üreticisi olmayan ülkelerde 2026 mart enflasyonunu yükseltmiştir, ama Türkiye’de enflasyon tersine düşmüştür. Savaşın getirdiği petrol şokuna rağmen petrol üreticisi olmayan Türkiye’de 2026 mart enflasyonu geçen yılınkine göre daha düşük görünüyor. Bu sonucun bir açıklaması olmalıdır. Açıklamayı yapması gereken TÜİK’dir. Ama bu tür açıklamalar, diğer ülke kurumlarının aksine, nedense TÜİK’ten hiç gelmez.

Bu yazıda amacım geçen hafta sonu TÜİK’in açıkladığı tüketici enflasyonu ile diğer ülkelerin enflasyonunun nasıl ayrıştığını göstermeye çalışmaktır. Yazının sonunda Hocam Yalçın Küçük’ü de rahmetle anıyorum.

Ancak önce ABD-İsrail ve İran savaşı ile ilgili birkaç gözlemimi açıklamak isiyorum.

Son birkaç gün şu sorularla geçti. Trump İran’a ne yapacak? En ağır silahlarıyla saldıracak mı? İran’ı gerçekten ortadan kaldıracak mı? Yoksa nükleer silah mı kullanacak? Neyse ki, geçici de olsa şimdilik bir ateşkes sağlanmış görünüyor.

ABD-İsrail ve İran savaşıyla ilgili sorular ne kadar saçma. Bu soruların muhatabı ABD hükümeti değil, ABD değil, ABD ve müttefikleri değil. Muhatap, ABD’ye bir şekilde başkan olmuş olan Trump. Yani bir kişi.

Birinci saçmalık burada; Trump bu konularda tek başına nasıl karar verebiliyor? Başkan olan kişiye geniş yetkiler tanıyan ABD’de bile bu kadar geniş yetki yok. Birçok denetleme, kontrol mekanizması var. Ancak Trump bunları bir kenara itiyor.

Çünkü çevresine topladığı bir avuç güç ve koltuk delisi, Trump’ın verdiği kararları tartışamıyor. Tartışma cesareti olan asker ve sivil görevli kişiler görevden alınıyor. Gerisi susuyor. Otokrasi bu işte. Rusya’da da böyle. Başkanlık sistemi olmayan İsrail’de de böyle.

ABD kuyruğuna takılmayı kurtuluş sananların, başkanlık sistemini savunurken “ABD’de de böyle” diyenlerin Türkiye’ye getirdiği sistem de bunun benzeri.

İkinci saçmalık da olası Trump eylemleri ile ilgili konuşulanlar. Trump, İran’ı haritadan silecekmiş, İran medeniyetini ortadan kaldıracakmış. İran petrolüne, Venezuela’da olduğu gibi, el koyacakmış.

Diğer ülkelerin yöneticileri ve insanları bunları konuşup tartışabiliyor. Hatta çoğunluğu ABD’deki MAGA’cılar (“Amerikayı Yeniden Büyük Yap” diyenler) ve ABD kuyruğuna takılanlar olmak üzere Trump eylemlerini savunabiliyor. Sen kim oluyorsun diyen çok az. Bir akıl tutulması ve teslimiyetçilik var.

Trump’a soruyorlar; İran’ı yok edeceğim derken milyonlarca insanı da yok ediyor olacaksınız. Yanıt veriyor; onlar insan değil, hayvan diyor. Aynen İsrail yönetiminin ve birçok İsraillinin Filistinlilere dediği gibi; onlar insan değil hayvandır ve öldürülmeleri, yok edilmeleri uygundur. Bu görüşe oy verenler, iktidara getirenler var.

Trump-Netanyahu veya ABD-İsrail, insanlığın bugüne kadar geliştirip biriktirdiği değer yargılarını, fikirleri, bilimi, sanatı, tarihi yapıları, eğitim kurumlarını, sağlık kurumlarını yok ediyorlar. Bombaladıkları yalnızca köprüler, enerji santralları değil yani.

ABD-İsrail bilerek ve isteyerek İran’daki 30’dan fazla üniversiteyi, onlarca araştırma kurumunu ve yine onlarca ilaç üretim merkezini bombaladılar. Bunlara karşı susturulmuş akademik dünyadan bile çok ses çıkmıyor.

Trump yönetimi, benzer bir yıkımı kendi ülkesinde de yapıyor. Eğitim kurumlarını küçültmeye, hatta ortadan kaldırmaya yönelik girişimleri var. Araştırma, sanat ve denetleme kurum ve kurullarını kaldırmaya veya daraltmaya girişti.

Eğitim, araştırma, sanat ve denetleme kurumları için ayrılan fonları kısıyor veya hatta sıfırlıyor. Bunların fonlarını kısıp, yerine bütçeden silahlanma için ek ve büyük fonlar ayırıyor. ABD’de yeni yapılan bütçe bu özellikleri taşıyor.

Araştırmalar için veri derlenmesi, hazırlanması ve incelenmesi gerekir. Trump yönetimi bunlara da müdahale ediyor. Bazı verilerin yanlı olduğunu iddia ediyor, bazı verilerin derlenip yayınlanmasına karşı çıkıyor.

İşte bu noktada aklıma Türkiye’de TÜİK’in derlediği ve yayınladığı, veya yayınlamadığı bazı veriler geliyor. Bunlardan birisi de, son yıllarda sürekli tartışma konusu olan enflasyon verileri.

TÜİK’in tüketici enflasyonu ve diğer ülkelerle karşılaştırma

ABD-İsrail’in İran’a saldırısı 28 Şubat 2026’da başladı. Bu tarihten sonra akaryakıta ilk zam da 5 Martta (4 Mart gece yarısı) yapıldı. Sonra 20 Martta, 23 Martta ve 27 Martta zamlar devam etti.

Akaryakıtın başta ulaştırma olmak üzere birçok sektörle ileri bağlantısı vardır. Haliyle akaryakıt zamları diğer sektörlerde de fiyat atışları getirir. Ancak TÜİK’in Mart 2026 için açıkladığı tüketici enflasyonu verilerinde, ulaştırma dışında, akaryakıt kaynaklı  fiyat artışları görülmedi.

Elbette fiyat uyumu (intibakı) veya ayarlaması aynı ay içinde olmayabilir. Ancak özellikle taze meyve ve sebze gibi gıda fiyatlarında ve birçok hizmet sektöründe fiyat uyumu çok hızlı oluyor. Bu tüm ülkelerde böyledir.

Nitekim Mart 2026 aylık tüketici enflasyonu belli olan ülkelerle Türkiye tüketici enflasyonunu karşılaştırınca önemli bir uyum farkı ortaya çıkıyor. Bu farkı Tablo 1’de izleyebiliriz. Bu tabloda Türkiye dahil 10 ülkenin / bölgenin 2026 Şubat ve Mart enflasyonları ve 2025 Mart enflasyonları yer alıyor.

Tablo 1 G20 Ülkelerinde Mart Enflasyonu

Kaynak: Eurostat, OECD ve ülke merkez bankaları.

Önce 2026 şubat ve mart enflasyonlarını karşılaştıralım. Başta Euro bölgesi olmak üzere Endonezya, Kore ve Türkiye dışındaki tüm ülkelerde şubat enflasyonuna göre mart enflasyonunun önemli ölçüde yükseldiği görülüyor.

Endonezya’nın Meksika dışındaki diğer ülkelerden önemli bir farkı var; kendisi petrol üreticisidir ve akaryakıt fiyatlarına en azından şimdilik zam yapılmamıştır. Bu durum tabloda olmayan Rusya için de geçerlidir. Endonezya’da enflasyonu düşürme programı da uygulanıyor. 

Meksika da petrol üreticisidir ve bu ülkede akaryakıt fiyatları şimdilik çok fazla değişmemiştir. Kore’de de hükümet akaryakıt fiyatlarını çok yükseltmemiştir. Bu ülkenin mart enflasyonunda küçük de olsa bir artış vardır ama veriye yansımamıştır. 

Kısacası, 2026 Körfez savaşının getirdiği petrol şoku, petrol üreticisi olmayan ülkelerde 2026 mart enflasyonunu yükseltmiştir, ama Türkiye’de enflasyon tersine düşmüştür.

Benzer bir karşılaştırmayı 2025 ve 2026 mart enflasyonları için yapalım. Bu karşılaştırmada da 2026 mart enflasyonunun 2025 enflasyonuna göre, üç istisna dışında, önemli ölçüde yükseldiğini görüyoruz. Bir istisna Endonezya'dır, yukarıda açıkladım. Diğer bir istisna Hollanda; enflasyon değişmemiş ve söyleyecek sözüm yok. Geriye yine Türkiye kalıyor; savaşın getirdiği petrol şokuna rağmen petrol üreticisi olmayan Türkiye’de 2026 mart enflasyonu geçen yılınkine göre daha düşük görünüyor.

Bu sonucun bir açıklaması olmalıdır. Açıklamayı yapması gereken TÜİK’dir. Ama bu tür açıklamalar, diğer ülke kurumlarının aksine, nedense TÜİK’ten hiç gelmez.  

Yalçın Küçük

Bitirirken Yalçın Küçük Hoca'mızı anmak isterim. Yalçın Küçük ODTÜ’de hocam olmuştur. Kendisinden Türkiye Ekonomisi dersini aldım. Dersini sahnede imiş gibi heyecanla anlatırdı. Türkiye’nin daha çok planlamaya gereksinim duyduğunu vurgulardı. Hatırlatayım, dönem 1968-1969 idi.

Sınıf arkadaşım Kemal Kasaroğlu ile hocayı konuşurken bir özelliğini hatırladık. Anlattığı konularla ilgisi olmayan sorulara çok kızar, kızdığını belli eder ve sınıfın zamanı çalındı diye söylenirdi. 

Yurt dışına lisansüstü eğitimi almaya giderken yanına uğramıştım. Şöyle demişti: “Gittiğin yerde iktisatta kullanacağın matematik, istatistik ve ekonometri gibi yöntemleri iyi öğren. Bunlar iktisatta giderek daha çok kullanılacak.” Nitekim öyle de oldu.

Yalçın Küçük Hocamız sonraki yıllarda iktisat dışı konulara da girdi, polemikler içinde de oldu. Hocamızın ölümüyle üzüldük. Mekanı cennet olsun. Sevenlerinin başı sağ olsun.

/././  

Elektronik tebligata ilişkin AYM kararı -Murat Batı- 

Anayasa Mahkemesi’nin kararı, elektronik tebligat uygulamasının kendisinin değil, idareye tanınan yetkinin sınırlarının belirsiz olmasının sorunlu olduğunu ortaya koymuştur. Burada temel sorun, kanunilik ilkesine aykırılıktır.

Vergi idaresinin birçok işleminin icrai sonuç doğurabilmesi için, bu işlemlerin yükümlülere tebliğ edilmesi gerekir. Türk hukukunda tebligat esasları 7201 sayılı Tebligat Kanunu ile düzenlenmiş olsa da vergi işlemleri açısından usul farklıdır; 213 sayılı Vergi Usul Kanunu (VUK) tebliğ hükümlerini özel olarak belirler. Ödeme emri gibi dava konusu işlemler de bu çerçevede VUK hükümlerine tabidir.

Vergi Usul Kanunu, tebligat yöntemlerini ayrıntılı biçimde düzenlerken, teknolojik gelişmelere paralel olarak elektronik tebligat usulünü de sisteme dahil etmiştir. Kanun’un 107/A maddesi uyarınca, klasik tebligat yöntemlerine bağlı kalınmaksızın elektronik ortamda tebligat yapılabilmekte ve bu tebligat, ilgili elektronik adrese ulaştığı tarihi izleyen beşinci günün sonunda hüküm ifade etmektedir. Bu düzenleme, idare açısından hız ve etkinlik sağlarken, mükellef açısından sürelerin başlaması bakımından son derece kritik sonuçlar doğurmaktadır.

Ancak tartışmanın asıl odağı, VUK’un 107/A maddesine 2010’da eklenen ve Hazine ve Maliye Bakanlığı’na geniş bir düzenleme yetkisi tanıyan üçüncü fıkradır. Bu hükümle Bakanlığa; kimlerin elektronik tebligat sistemine dahil olacağına karar verme, elektronik adres kullanımını zorunlu kılma ve sistemin usul ve esaslarını belirleme yetkisi verilmiştir. Kanun koyucunun genel çerçeveyi çizmekle yetinip ayrıntıyı idareye bırakması, ilk bakışta teknik bir tercih gibi görülebilir. Ancak sorun tam da burada başlamaktadır: Bu yetkinin sınırları kanunda açık ve belirli şekilde çizilmiş değildir.

Tartışmaya geçmeden önce VUK m.107/A’ya ilişkin 27 Ağustos 2015 tarihli VUK 456 sayılı Genel Tebliğ yayımlanmış ve VUK m.107/A’da Maliye Bakanlığı’na verilen tebliğe ilişkin düzenleme yapma yetkisine binaen Maliye, bazı düzenlemeler yapmıştır.

Ancak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 19. Ceza Dairesi VUK m.107/A’ya eklenen üçüncü fıkranın ““...tebliğe elverişli elektronik adres kullanma zorunluluğu getirmeye ve kendisine elektronik ortamda tebliğ yapılacakları ve elektronik tebliğe ilişkin diğer usul ve esasları belirlemeye...” bölümünü Anayasa Mahkemesine taşıdı ve AYM, bunu dokuz ay sonra yani 2027’nin başında yürürlüğe girecek şekilde iptal etti.

İptal edilme nedeni?

VUK m.107/A hükmü ile Maliye Bakanlığı’na verilen yetki kapsamında Bakanlık, kimlerin elektronik tebliğ kullanacağı gibi Kanun’da sayılmayan direktifleri belirleyip uyguluyor hatta bu yükümlülüklere uyulmaması hâlinde, kanunda öngörülen yaptırımların uygulanmasına yol açabilmektedir.

Anayasa Mahkemesi de Kanunla getirilmeyen bu zorunluluğa uyulmaması nedeniyle hak arama özgürlüğü kapsamında kendisine tebliğ edilen kişilerin dava açma süresi gibi yargısal ve/veya uzlaşma gibi idari başvuru sürelerini kaçırmalarına neden olabileceğini vurgulamaktadır.

Mahkemenin tespiti son derece nettir: elektronik tebligat sisteminin mevcut düzenleniş biçimi, mahkemeye erişim hakkını sınırlayıcı sonuçlar doğurabilmektedir. Özellikle “tebliğin beşinci günün sonunda yapılmış sayılması” gibi kurallar, kişinin fiilen haberdar olup olmamasından bağımsız olarak sürelerin işlemesine yol açabilmektedir. Bu nedenle böylesi bir sınırlamanın ancak kanunla ve açık, öngörülebilir kurallarla yapılması gerekir. Oysa mevcut düzenlemede, temel ilkeler belirlenmeden geniş bir alanın idarenin düzenleyici işlemlerine bırakıldığı görülmektedir.

Bu gerekçelerle Anayasa Mahkemesi, Bakanlığa tanınan “elektronik adres kullanımını zorunlu kılma ve kapsamı belirleme” yetkisini Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmiştir. Dikkat çekici olan husus, Mahkemenin elektronik tebligat sisteminin kendisini değil, bu sistemin sınırlarını belirsiz şekilde idareye bırakan yaklaşımı hedef almış olmasıdır. Başka bir ifadeyle sorun teknoloji değil; normlar hiyerarşisi ve yetki sınırlarının belirsizliğidir.

Bundan sonra ne olacak?

Bununla birlikte Mahkeme, iptal kararının yürürlüğe girişini dokuz ay ertelemiştir. Bu süre, yasama organına açık bir mesaj niteliğindedir: elektronik tebligat gibi hak arama özgürlüğünü etkileyen bir alanda, temel esasları açıkça belirleyen bir yasal çerçeve oluşturulmalıdır. Ancak bu durum aynı zamanda tartışmalı bir gerçeği de beraberinde getirmektedir. Anayasa’ya aykırı olduğu tespit edilen düzenlemenin yürürlüğü, hukuki boşluk doğmaması amacıyla dokuz ay süreyle ertelenmiştir.

Türkiye’de norm denetimi pratiği dikkate alındığında, bir diğer risk de göz ardı edilmemelidir. Daha önce iptal edilen bazı düzenlemelerin benzer içerikle yeniden yasalaştırıldığı örnekler mevcuttur. Bu nedenle asıl mesele, yalnızca teknik bir uyum düzenlemesi yapmak değil; Anayasa Mahkemesi’nin ortaya koyduğu ilkesel çerçeveyi gerçekten içselleştirebilmektir.

Özetle, AYM elektronik tebligat uygulamasını iptal etmemiştir; iptal edilen, Bakanlığa kanunda açıkça belirtilmemiş geniş yetkilerin tanınmasıdır. Karar, kanunilik ilkesinin ve yetki sınırlarının belirginliğinin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Bundan sonraki süreçte, yasama organının elektronik tebligat sisteminin kapsamını, zorunlu tutulacakları ve usul esaslarını açık ve öngörülebilir biçimde düzenlemesi gerekmektedir. Aksi hâlde, yalnızca elektronik tebligat değil, diğer “usul ve esasları belirlemeye Bakanlık yetkilidir” hükmü taşıyan düzenlemeler de benzer anayasal sorunlar yaratabilir.

Sonuç olarak

Anayasa Mahkemesi’nin kararı, elektronik tebligat uygulamasının kendisinin değil, idareye tanınan yetkinin sınırlarının belirsiz olmasının sorunlu olduğunu ortaya koymuştur. Burada temel sorun, kanunilik ilkesine aykırılıktır. Vergi/ceza tebligatları, hak arama özgürlüğünü ve dava açma sürelerini doğrudan etkileyen işlemlerdir. İdarenin yetki alanını kanunda net bir şekilde çizmeden geniş yetkiler tanıması, hukukun temel ilkeleriyle çelişmektedir.

Bundan sonraki süreçte, yasama organının yapması gereken, elektronik tebligat sisteminin kapsamını, zorunlu tutulacakları ve usul esaslarını açık, öngörülebilir ve kanuna uygun biçimde yeniden düzenlemektir. Aksi halde yalnızca elektronik tebligat değil, birçok başka “usul ve esasları belirlemeye Bakanlık yetkilidir” hükmü de benzer anayasal sorunları doğurabilir.

Özetle, bu karar hem elektronik tebligat uygulamasında hem de idarenin yetki sınırlarının belirlenmesinde kanunilik ilkesinin vazgeçilmezliğini yeniden hatırlatmıştır. Hukukun üstünlüğü, vatandaşın hak arama özgürlüğü ve devletin yetkilerini sınırlandırma sorumluluğu açısından, açık ve net kuralların kanunda yer alması elzemdir. Anayasa Mahkemesi’nin kararı, idarenin keyfi uygulamalarını önlemede kanunilik ilkesinin merkezi rolünü bir kez daha ortaya koyuyor.

/././

Maliye gayrimenkul yatırım fonu ve ortaklıklarına ilişkin tebliğ taslağı hakkında neler biliniyor?-Erdoğan Sağlam- 

Maliye dün yayımladığı tebliğ taslağı ile sorunların çoğuna ilişkin görüşlerini kamuoyu ile paylaştı. Öncelikle Maliye'nin bu konuda gecikmeden görüşlerini açıklamasını (katılsam da katılmasam da) çok olumlu buluyorum. Bu yazıda, tebliğ taslağında açıklanan konulara kısaca değinecek ve görüşlerimi paylaşacağım.

Gayrimenkul yatırım fonu (GYF) ve gayrimenkul yatırım ortaklıklarını (GYO) etkileyen iki önemli vergisel değişiklik yapıldı.

- Birincisi, 1 Ocak 2025 tarihinden itibaren elde edilen kazançlara uygulanmak gayrimenkul yatırım fon ve ortaklıklarına ilişkin kurumlar vergisi istisnası yüzde 50 kâr dağıtım şartına bağlandı. Yani, GYF ve GYO kazançlarının kurumlar vergisi istisnasından yararlanabilmeleri için bu fon ve ortaklıkların sahip oldukları taşınmazlardan elde ettikleri kazançların en az yüzde 50’sinin, elde edildiği hesap dönemine ilişkin kurumlar vergisi beyannamesinin verilmesi gereken ayı izleyen ikinci ayın (hesap dönemi takvim yılı olanlarda haziran ayı) sonuna kadar kâr payı olarak dağıtılması şartı getirildi.

- İkinci olarak da gayrimenkul fon ve ortaklıklarınca taşınmazlardan elde edilen kazançlar, yine bu tarihten itibaren yürürlüğe konulan yurt içi asgari kurumlar vergisine tabi tutuldu.

Bu konuya ilişkin ayrıntılara, 19 Ağustos 2024 tarihli “Gayrimenkul yatırım fon ve ortaklıkları gözden mi çıkarılıyor?” başlıklı  yazımdan ulaşabilirsiniz.

Doğal olarak bu konulara ilişkin uygulamada birçok sorun/tartışma ortaya çıktı.

Bu sorunların önemli bir kısmını Haluk Erdem T24’te yayımlanan yazısında dile getirdi.

İlk kez 2025 yılı için uygulanacak bu konulara ilişkin sorunlar hakkında Maliye'nin görüşleri merak ediliyordu. Maliye dün yayımladığı tebliğ taslağı ile sorunların çoğuna ilişkin görüşlerini kamuoyu ile paylaştı. Taslağa buradan ulaşabilirsiniz.

Öncelikle Maliye'nin bu konuda gecikmeden görüşlerini açıklamasını (katılsam da katılmasam da) çok olumlu buluyorum.

Şimdi tebliğ taslağında açıklanan konulara kısaca değinecek ve görüşlerimi paylaşacağım.

1. Kar dağıtımına esas taşınmaz kazancı nasıl hesaplanacak?

Taslakta;

* Kar dağıtımına esas taşınmaz kazancı hesaplanırken, taşınmazlardan elde edilen hasılattan, bu faaliyet nedeniyle yüklenilen gider ve maliyet unsurlarının düşülmesi sonucu bulunacak kazancın dikkate alınacağı,

* Taşınmazlara ilişkin faaliyetin veya toplamda tüm faaliyetlerin zararla sonuçlanması halinde, istisna uygulamasında kar dağıtımı şartının söz konusu olmayacağı,  

* Taşınmazlara ilişkin faaliyetlerin karla, diğer faaliyetlerin ise zararla sonuçlanması ve toplam kazancın taşınmazlardan elde edilen kazançtan düşük olması halinde, kalan kazancın yarısının dağıtılmasının istisna açısından yeterli sayılacağı hususları açıklanmış bulunuyor.

Tebliğdeki örneklerde yer alan açıklamalara göre;

* Taşınmazlara ilişkin faaliyetler ile bu kapsama girmeyen işlerin birlikte yürütülmesi halinde müşterek genel giderlerin, bu faaliyetler ile ilgili olarak cari yılda oluşan maliyetlerin birbirine oranı esas alınarak dağıtılması,

* Taşınmaz faaliyetleri ile bu kapsama girmeyen faaliyetlerde müştereken kullanılan tesisat, makine ve ulaştırma vasıtalarının amortismanlarının ise bunların her bir işte kullanıldıkları gün sayısına göre dağıtımının yapılması gerekiyor.

Hangi işlerde ne kadar süreyle kullanıldığı tespit edilemeyen sabit kıymetlere ilişkin amortismanlar ise müşterek genel giderlerle birlikte dağıtıma tabi tutulacak.

Bu açıklamaların tümüne katılıyorum.

2. Dağıtılacak kârın tespitinde yasal yedek akçeler nasıl dikkate alınacak?

Dağıtılması gereken kazancın tespitinde, kurumların Türk Ticaret Kanunu uyarınca ayırması zorunlu olan yasal (birinci ve ikinci tertip) yedek akçeler dikkate alınabilecek ve taşınmaz gelirlerine isabet eden kanuni yedek akçe tutarı düşüldükten sonraki kazancın yarısı dağıtıma konu edilecek.

Taslakta yasal yedek akçeler dikkate “alınabilecek” ifadesi kullanılmakla birlikte bunu “alınacak” şeklinde anlamak gerekir. Nitekim cümlenin devamında yasal yedek akçe tutarı düşüldükten sonraki kazancın yarısının dağıtıma konu “edileceği” açıkça ifade ediliyor. Taslaktaki “alınabilecek” ifadesinin “alınacak” şeklinde değiştirilmesi isabetli olur.

Bu görüşe de katılıyorum.

3. Karın sermayeye eklenmesi istisna uygulaması açısından kar dağıtımı sayılacak mı?

Maalesef taslakta, kârın sermayeye eklenmesi kâr dağıtımı sayılmadığından, kâr paylarının sermayeye eklenmesi halinde kâr dağıtım şartının sağlanamayacağı ifade ediliyor.

Bu görüşe katılmıyorum. Umarım bu açıklama değiştirilir.

Bence kârın sermayeye eklenmesi kârın nakden değil hisse senedi yoluyla dağıtılması anlamına gelir.

Kıymetli meslektaşım Haluk Erdem’in yukarıda bahsettiğim yazısında detaylı bir şekilde açıklandığı üzere, Kurumlar Vergisi Genel Tebliği’ne göre kar yedeği kaynaklı bedelsiz hisseler dağıtılmış kâr payı sayılarak GYO’lardan kar payı alan kurum ortaklara (bu karlar iştirak kazancı istisnasından yararlandırılmadığından) kurumlar vergisi ödettirildiği için kurumlar vergisi istisnası açısından yapılacak değerlendirmede, karın en az yüzde 50’sinin sermayeye ilave edilmesi şartıyla kar dağıtımı yapıldığının ve yüzde 50’lik kar dağıtımı şartının yerine geldiğinin kabulü gerekir.

4. Hangi kar dağıtıma esas alınacak?

Taslakta, sermaye piyasası mevzuatına göre belirlenen “net dağıtılabilir kar” esas alınarak kâr dağıtımı yapılması gerektiği açıklanmış bulunuyor. Ancak net dağıtılabilir kârın, Vergi Usul Kanununa (VUK) göre tutulan kayıtlar üzerinden tespit edilen kâr tutarını aşmaması gerekiyor.

Sermaye piyasası mevzuatına göre belirlenen net dağıtılabilir kârın, VUK’a göre tutulan kayıtlar üzerinden tespit edilen kardan daha düşük olması halinde, sermaye piyasası mevzuatına göre belirlenen net dağıtılabilir kârın dağıtıma esas alınacağı belirtiliyor.

Sermaye piyasası mevzuatına göre, sermaye piyasası mevzuatına göre düzenlenen finansal tablolarda zarar varken VUK’ta dağıtılabilir kar olsa bile kar dağıtımı yapılamaz.

Bu konuda iki eleştirim söz konusu…

Kâr dağıtımına esas finansal tablolar sermaye piyasası mevzuatına göre çıkarılan finansal tablolar olduğuna göre bunun neden VUK’a göre çıkarılan tablolarda karşılığı aranıyor anlayamıyorum.

İhtiyatlılık ilkesi gereğince böyle bir düzenleme yapılmış olabilir, ancak vergi mevzuatı ile sermaye piyasası mevzuatı arasında ciddi farklar olduğu için bu yaklaşımın değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

İkinci olarak, tebliğ taslağında sadece “net dağıtılabilir kâr” kavramının kullanılmasının yanlış anlamaya sebep olabileceğini düşünüyorum. Çünkü kâr dağıtımına kaynak sadece dönem kârı değil, geçmiş dönem kârları ve vergi mevzuatına göre oluşturulan özel fonlar olabilir. Bu nedenle taslaktaki ifadelerin sermaye piyasası mevzuatına göre revize edilmesi doğru olacaktır.

Başka bir deyişle, sermaye piyasası mevzuatına göre belirlenen net dağıtılabilir kârın, VUK’a göre çıkarılan finansal tablolarda karşılığının olması gerektiği  şeklindeki ifade daha doğru olacaktır.

Bu konuda son olarak, sermaye piyasası mevzuatına göre çıkarılan finansal tablolarda zarar sebebiyle dağıtılabilir kâr yoksa istisna uygulamasında kâr dağıtımı şartının söz konusu olmayacağının açıkça ifade edilmesinin çok isabetli olacağını belirtmek isterim.

/././

Ayhan Bora Kaplan dosyasından eski başsavcı olan Yargıtay üyesi Yüksel Kocaman’ın ismi çıktı: “Araç parası ödemesi” Kaplan’ın asistanından -Asuman Aranca- 

Suç örgütü lideri olduğu iddiasıyla yargılanan Ayhan Bora Kaplan hakkında “kara para aklama” suçundan açılan davanın dosyasına, eski Ankara Başsavcısı ve Yargıtay üyesi Yüksel Kocaman adına gönderilen araç ödemesinin de yer aldığı bir tutanak girdi. T24’ün ulaştığı tutanağa göre, Kocaman’ın olduğu belirtilen arabaya ilişkin ödeme, Kaplan’ın asistanı Sevda S..’nin hesabından yapıldı. MASAK tarafından hazırlanan ve tutanağa bağlanan hesap hareketlerinde, Sevda S..’nin 2 Ekim 2019 tarihinde “Yüksel Kocaman araç kaporası” ve “Yüksel Kocaman araç bedeli” adı altında Borusan Oto’ya 5 bin ve 338 bin 650 lira ödeme yaptığı görüldü. Kocaman, bu ödemeden sadece bir gün sonra BMW 3.20 model lüks aracı kendi adına tescil ettirdi. Kaplan davası sanıklarından Serdar Sertçelik’in gizli tanık olarak verdiği ifadesinde, Kocaman’a BMW alındığı iddiası yer almış, savcılık da bu iddiaların araştırılmasını istemişti. Talimat üzerine hazırlanan emniyet araştırma tutanağında, Kocaman’ın BMW 3.20 model bu aracı Mart 2020’de 150 bin lira fark ödeyerek BMW 5.20 araç ile değiştirdiğine ilişkin firma sahibinin ifadesi yer almıştı. Aynı dosyaya daha önce de sanıklardan Kürşad Tan Hakbilir’in kira adı altında Kocaman’a gönderdiği ödemelere ilişkin MASAK raporu girmişti. 

Ayhan Bora Kaplan'ın kara para dosyasındaki MASAK raporuna, Yargıtay üyesi Yüksel Kocaman’a gönderilen 'kira ödemeleri' de girdi!

“BMW ve villa mobilyası” iddiası

Suç örgütü lideri olduğu iddiasıyla yargılanan Ayhan Bora Kaplan’ın Eylül 2023’te tutuklanmasından hemen sonra, Yargıtay üyesi Yüksel Kocaman hakkında rüşvet iddiaları gündeme gelmişti. Ankara Başsavcısı olduğu dönemde Kaplan hakkındaki 8 soruşturma dosyasından 7’sini kapattırdığı öne sürülen Kocaman’a, Kaplan tarafından lüks bir BMW hediye edildiği, ayrıca Gölbaşı’ndaki lüks villasının mobilyalarının yaptırıldığı iddia edilmişti. Kaplan hakkında kara para aklama iddiasıyla açılan dava dosyasına çok dikkat çekici bir belge girdi. Savcılığın, MASAK tarafından gönderilen hesap hareketlerinin incelenerek tutanağa bağlanması talimatı üzerine emniyet Kaplan’a ait şirketlerle irtibatlı bazı isimleri mercek altına aldı. Yapılan inceleme sonucu elde edilen veriler Temmuz 2024’te tutanakla savcılığa bildirildi. Savcılık da bu belgeyi dün davanın görüldüğü Ankara 77. Asliye Ceza Mahkemesine gönderdi.

TOLGA ŞARDAN YAZDI - Mahkemeye sunulan 199 sayfalık polis raporunda skandal ifadeler: Yargıtay üyesi Yüksel Kocaman’ın villasındaki mobilyaları Ayhan Bora Kaplan mı yaptırdı!

Hesaba giren en yüksek miktar Yüksel Kocaman adına ödeme için kullanılmış

T24’ün ulaştığı 22 sayfalık tutanakta, soruşturma kapsamında el konulan şirketler arasında yer alan Kaplan’a ait MRL Restoran isimli şirkette “asistan” olarak çalışan Sevda S..’nin hesap hareketlerinin detayları yer aldı. Havalenin gerçekleştiği tarihte MRL Restoran’da “Müşteri Hizmetleri Görevlisi/Asistanı” unvanı ile çalışan ve Kaplan’ın da ifadesinde “maaşlı çalışanım, muhasebe elemanım, benim talimatlarım ile bankalardan para çekip yatıran çalışanım” dediğine yer verilen tutanakta, Sevda S.’nin, Ocak 2017-Mart 2024 tarihleri arasındaki nakit işlemlerindeki en yüksek meblağın 338 bin 650 lira olduğu kaydedildi. Tutanakta, bu paranın 2 Ekim 2019’da hesaba nakit olarak yatırıldığı, daha sonra da “Borusan Oto Servis” hesabına “Yüksel Kocaman araç bedeli” açıklaması ile havale edildiği belirtildi. Aynı gün söz konusu firmaya “Yüksel Kocaman araç kaporası” açıklaması ile de 5 bin lira gönderildiği ifade edildi.

Emniyet araştırdı

Öte yandan savcılığın, Serdar Sertçelik’in “M7” koduyla verdiği gizli tanık beyanlarının araştırılması talimatı üzerine emniyetin Nisan 2024’te hazırladığı 199 sayfalık araştırma tutanağında da Sevda S.’nin hesap hareketlerinde görülen kayıtları doğrulayacak bilgiler yer almıştı. Gizli tanık ifadesindeki, “Kaplan’ın Kocaman’a BMW marka lüks araç aldığı yönündeki” beyana ilişkin yapılan araştırmada, 3 Ekim 2019 tarihinde yani Sevda S.’nin ödemeyi göndermesinden sadece bir gün sonra Yüksel Kocaman adına tescil edilen BMW 3.20 Model aracın, 10 Mart 2020’da MAS Otomotiv adlı firmaya devredildiği bilgisine yer verilmişti. 

Firma sahibi doğruladı

Araştırma tutanağında, bu kapsamda beyanı alınan MAS Otomotiv’in sahibi Murat Arslan’ın ifadesi de yer almıştı. Aslan ifadesinde, “2020 yılında firması adına aldığı BMW 5.20 model araç için telefonla takas teklifi geldiğini, daha sonra ofise gelen 2 polisle yaptığı pazarlık sonucunda BMW 3.20 araç üzerine 150 bin lira fark ödenerek BMW 5.20 marka aracın Kocaman’a devri konusunda anlaştıklarını” anlatmıştı. Aracın satış işlemlerinin Kocaman’ın vekaletini verdiği koruması M.Ö tarafından yapıldığını kaydeden Arslan, bundan 7 ay sonra 2020 Kasım’da bu kez aynı koruma polisinin, 1 milyon 100 bin lira değerindeki Land Rover marka araç için BMW 5.20 aracın üzerine 210 bin lira ödenmesi karşılığında anlaştıklarını kaydetmişti. Arslan, aradaki fark olan 210 bin liranın Kocaman’ın eşi Ayça Kocaman tarafından gönderildiğini belirterek, buna ilişkin dekontu da sunmuştu.

Kocaman, “helikopterli tatil” ile de gündeme geldi

Ödeme yapıldığı tarihte, Kocaman Ankara Cumhuriyet Başsavcısıydı. Ödemeden yaklaşık bir yıl bir ay sonra Yargıtay üyeliğine seçildi. Araç ödemesinin yapıldığı Ekim 2019 ile Kasım 2020 arasındaki dönemde 1. Sınıf hakim savcı maaşı yaklaşık 15 bin liraydı. Eylül 2020’de evlenen Kocaman’ın, düğünden çok kısa bir süre önce nişanlısı ile helikopterle gittiği ve o dönem geceliği 9 bin liradan fazla olan Bodrum tatili de uzun süre gündemi meşgul etmişti.

***

12 yıl 6 ay hapis cezası alan Ayşe Barım hakkında gerekçeli karar: “Gezi eylemleri iki yıl planlandı” denildi; Barım sanatçıları yönlendirerek ‘suçun icrasını kolaylaştırmakla’ suçlandı -Can Öztürk- 


Menajer Ayşe Barım’ın "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs" suçlamasıyla yargılandığı ve 12 yıl 6 ay hapis cezası aldığı ‘Gezi davası’nda İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi gerekçeli kararını açıkladı. Mahkeme, Barım’ın Gezi Parkı protestolarında “sahada aktif planlama, organizasyon ve eylem yönlendirmelerini” sağladığını ifade etti. Gerekçeli kararda Gezi Parkı protestolarının iki yıl önceden itibaren planlanmaya başlandığı söylenndi. Yargıtay'ın Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) tutuklu Hatay Milletvekili Can Atalay hakkındaki kararını tekrar ederek Atalay'ın dokunulmazlıktan yararlanamayacağını belirtti.

“Gezi Parkı protestolarının planlayıcılarından biri olmak” gerekçesiyle "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım etmekle" suçlanan ve 5 aydan uzun süre tutukluluğunun ardından 1 Ekim'de İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi'nce tahliye edilen ID İletişim’in sahibi Ayşe Barım hakkındaki davada Barım’a 12 yıl 6 ay hapis cezası verilmişti. Mahkeme, kararını savcılığın mütalaasının aksine “hükûmeti ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım” suçlaması üzerinden kurmuştu. Barım’a verilen ceza indirimle verilirken yurt dışı çıkış yasağı şeklinde adlî kontrolünün devamına karar verilmişti

Kararın gerekçesinin çoğunda Gezi protestoları anlatıldı

Kararın gerekçesinde ana Gezi davasının hükümleri ve iddianamesi anlatıldı. Barım’ın Gezi davası hükümlülerinden Osman Kavala ile görüşmesi iddianamede olduğu gibi gerekçeli kararda da suç olarak gösterildi. Gerekçeli kararın 100 sayfasından fazlasında Gezi Parkı protestoları ve bu protestoların ardından açılan davalarda verilen kararlar anlatıldı.

Mahkemeden Gezi protestoları tanımlaması

Gezi parkı protestolarını anlatan mahkeme, olayların “önceden planlı olduğunu” ifade etti. Mahkemenin gerekçeli kararında Gezi Parkı protestoları anlatılırken “toplumun verdiği anlık ve öngörülemez bir tepki hareketi olmayıp, çalışmaları iki yıl öncesinden başlatılan ve planlı bir kalkışma hareketi olduğu” denildi.

Gerekçeli kararda ayrıca, Osman Kavala’nın protestolara katılan kişilere Umut Vakfı aracılığıyla maaş verdiği iddiası da yer aldı. Mahkeme kararda Gezi Parkı’nda gün gün neler olduğunu da açıkladı.

Gerekçeli kararda Can Atalay’ın “milletvekili dokunulmazlığı” detayı

Gerekçeli kararda mahkeme, Gezi davası hükümlüsü ve tutuklu TİP Hatay Milletvekili Can Atalay’ın milletvekili dokunulmazlığından yararlanamamasının gerekçesini de anlattı. Can Atalay hakkındaki soruşturma ve kovuşturmanın milletvekili olarak seçilmesinden önce yapıldığını belirten mahkeme, bu durumun dokunulmazlık kapsamına girmeyeceğini söyledi. Yargıtay'ın Atalay hakkındaki kararını tekrar eden mahkeme, şu ifadeleri kullandı:

“Aksi halde, Türkiye Cumhuriyeti'nin devleti ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne kasteden, pek çok kanlı terör eylemini gerçekleştirdikleri için haklarında yukarıda sayılan mutlak terör suçlarından soruşturma ve kovuşturma bulunup, yakalanmaları mümkün olmayan ve kırmızı bültenle aranan kişilerin, milletvekili seçilmelerinin ve yemin ederek göreve başlamalarının önü açılır ki bu durumun hukuken isabetli olduğunu savunmak mümkün değildir.”

“Suçun icrasını kolaylaştırdı”

Mahkeme, Barım’ın toplumda yeri olan sanatçılar aracılığıya vatandaşları eylemlere yönlendirdiğini ifade etti. Mahkeme ayrıca eylemlere katılan sanatçıların kendi rızalarıyla protestoya gittiği ifadelerin samimi olmadığını belirtti. Barım hakkında değerlendirmelerde bulunan mahkeme şu ifadeleri kullandı:

“Gezi Parkı eylemlerinin gerçekleştirilmesindeki organizasyonda baş aktör olan ve bu eylemleri finanse eden diğer hükümlü Mehmet Osman Kavala'nın yanı sıra firari sanık Memet Ali Alabora ve hükümlü Çiğdem Mater Utku ile irtibatlı olarak birlikte hareket eden sanığın; Gezi Parkı olaylarında sanatçılar camiası adına sahada aktif planlama, organizasyon ve eylem yönlendirmelerinin, kendisine bağlı sanatçıları etkin bir şekilde kullanarak sahaya yönlendirmek suretiyle yardımda bulunarak müsnet suçun icrasını kolaylaştırdığı anlaşıldı.

Mevcut eylemlerinin TCK'nın 39/2-c maddesi kapsamında yardım mahiyetinde kaldığı ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya Teşebbüs Etmeye Yardım suçunu işlediği, Sanığın üzerine atılı sübut bulan "Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevlerini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etmek" suçundan eylemine uyan TCK'nın 312/1 maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına, Sanığın üzerine atılı suçun, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 3. Maddesinde sayılan mutlak terör suçlarından olması nedeniyle, aynı yasanın 5/1 maddesi uyarınca sanığa verilen cezadan yarı oranında arttırım yapılarak (Sanığa temel ceza olarak TCK hükümleri uyarınca verilebilecek en ağır cezanın verildiği göz önüne alınmak suretiyle) sanığın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına, Sanığın "Yardım Eden" sıfatıyla bu suçu işlediği anlaşıldığından TCK'nın 39/2-c maddesi delaletiyle 39/1 maddesi uyarınca suçun işleniş biçimi, yapılan yardımın niteliği, derecesi ve sanığın konumu gözetilerek TCK'nın 61. maddesi uyarınca alt sınırdan 15 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, Sanığın sabıkasız kişiliği, sosyal ve ekonomik durumu, yargılama sürecindeki tutum ve davranışları, yeniden suç işlemeyeceği yolunda mahkememizde olumlu kanaat uyanması ve cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gözönüne alındığında hakkında takdiren TCK'nın 62/1 maddesi uygulanmak suretiyle cezalarından 1/6 oranında indirim yapılarak neticeten 12 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına oy birliği ile karar verilmiştir.”

Barım hakkında savcı mütalaasını değiştirmiş, ağırlaştırılmış müebbet istemişti: Savcı mütalaasında ne dedi?

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, hazırladığı iddianamede "hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım" suçundan 30 yıla kadar hapsini istediği menajer Ayşe Barım hakkındaki esas hakkındaki görüşünde suçlamayı ağırlaştırdı ve ağırlaştırılmış müebbet hapis talebinde bulundu. Savcılık, Barım'ın eylemlerinin "hükümeti devirmeye teşebbüs" suçunu oluşturduğunu belirterek, iddianamedeki "yardım" maddesini uygulamadı.

“Gezi eylemleri planlı ve sistemli yürütüldü”

Mütalaada, Gezi Parkı eylemlerinin ‘sistemli ve planlı’ şekilde yürütüldüğü ifade edildi. Barım’ın, ‘halkın sempati duyduğu ve kitleleri peşinden sürükleme potansiyeli yüksek sanatçı-oyuncular adına sosyal medyada ve sahada irade göstererek planlama, organizasyon ve yönlendirme’ faaliyetlerinde bulunduğu söylendi.

Asıl amaç kaos ortamı oluşturmak”

Mütalaada, ‘eylemlerin görünürde demokratik hak ve masum protesto gösterileri şeklinde lanse edilmesine rağmen, asıl amacın yurt genelinde kaos ve kargaşa ortamı oluşturmak ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmak’ olduğu savunuldu.

Şirketine bağlı sanatçılar aracılığıyla Twitter üzerinden “#occupyturkey” ve “#DirenGeziParkı” etiketlerinin sistemsel olarak paylaştırıldığı, sürecin yayılması için yönlendirme faaliyetleri yürütüldüğü kaydedildi.

Barım’ın birlikte çalıştığı oyuncularla yaptığı telefon görüşmeleri suç sayıldı

Barım’ın, menajerlik şirketine bağlı sanatçılarla organize biçimde Gezi Parkı’nda buluştuğu, bazı sanatçıların bildiri okuduğunun tespit edildiği belirtildi. Mütalaada, Barım’ın ‘protestoları destekleyerek eylemlerin yayılmasını sağladığı’ ifade edildi. ID İletişim’e ait kurumsal hesaplar ile şirketine bağlı sanatçıların sosyal medya hesaplarının ve sahadaki sanatçıların koordineli şekilde yönetildiği aktarıldı.

“Marjinal grupların faaliyetlerine uygun zemin oluşturuldu”

Savcılık esas hakkındaki mütalaasında, Gezi Parkı protestoları ile PKK/KCK, DHKP-C, TKP/ML-TİKKO ve MLKP ile ‘marjinal grupların’ faaliyetlerine uygun zemin oluşturulduğu ve toplumun ‘kaos ortamına’ sokulduğu belirtildi. Bu şekilde Barım’ın ‘Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçunu işlediği ileri sürüldü.

“Ana sanıklarla doğrudan irtibat kurdu, sürece yön verdi”

Mütalaada, Barım’ın ana Gezi Davası sanıklarından Mehmet Ali Alabora ve hükümlü Çiğdem Mater Utku ile doğrudan irtibatlı olduğunu ve ‘irade gösteren, danışılan, onayı alınan kişi konumunda’ bulunduğu ifade edildi. Olayları ‘planlayan, örgütleyen ve yönlendiren kişi olarak karar bildirerek sürece yön verdiği, sanatçıların toplumdaki tanınırlığını ve etki gücünü kullanarak eylemlerin kitleselleşmesini amaçladığı’ kaydedildi.

Sanatçı ve oyuncuların duruşmadaki ifadelerinde eylemlere kendi iradeleriyle katıldıklarını beyan ettikleri ancak sanıkla yoğun irtibatlarının içeriğini hayatın olağan akışına uygun şekilde açıklayamadıkları belirtildi.

Yargıtay kararı detayı

Mütalaada; Osman Kavala, Mehmet Ali Alabora ve Çiğdem Mater Utku ile birlikte hareket eden Barım’ın, Gezi Parkı olaylarında sanatçılar camiası adına aktif planlama, organizasyon ve yönlendirme faaliyetlerinde bulunduğu ifade edildi.

Ne olmuştu?

ID İletişimin sahibi menajer Ayşe Barım, dizi-film sektöründe tekelleşme iddialarıyla gözaltına alındı ancak 12 yıl önceki Gezi Parkı Direnişi'nin 'planlayıcılarından' olduğu iddia edilerek 28 Ocak’ta tutuklandı.

Silivri’deki cezaevinde 248 gün boyunca tutuklu bulunan Barım, ajansına kayıtlı oyuncuları Gezi Parkı’na yönlendirerek “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım" suçlamasıyla 22 yıldan 30 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılandığı davada 1 Ekim’de tahliye edildi.

Sağlık sorunları da gerekçe gösterilerek ev hapsi ve yurt dışına çıkış yasağıyla birlikte verilen tahliye kararına, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, bir gün sonra itiraz etti. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, Başsavcılığın itirazını reddetti. 

***

Resmi Gazete’de yayımlandı: Artık hatalı plakalar ücretsiz değiştirilecek 

Araçların satış, devir ve tescil hizmetlerinin Yürütülmesi hakkında yönetmelikte Değişiklik yapılmasına Dair yönetmelik Resmi Gazete’de yayımlandı.

Adalet ve İçişleri Bakanlıkları tarafından hazırlanan ‘Araçların Satış, Devir ve Tescil Hizmetlerinin Yürütülmesi Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’ Resmî Gazete’de yayımlandı. Yapılan düzenlemeye göre, plaka basmaya yetkili kuruluşlar tarafından yönetmelikte belirtilen nitelik ve ölçülere aykırı plaka basıldığının trafik kolluğu tarafından tespit edilmesi halinde, plaka basım talep belgesi aranmayacak. Söz konusu plakalar, yetkili kuruluşlar tarafından herhangi bir ücret talep edilmeksizin yeniden basılacak.

Öte yandan yönetmelikte yapılan bir diğer değişiklikle, plaka basımı ve dağıtımına ilişkin kayıt kapsamı genişletildi. Buna göre, plaka basımı sonrasındaki fotoğraf kayıtları da sisteme dahil edilecek. Geçici maddeyle ise plaka basımında kullanılacak kalıpların, Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu tarafından 1 Ocak 2027’ye kadar yetkilendirilen odalara dağıtılacağı hükme bağlandı. Bu tarihten önce basılmış ve gerekli güvenlik işaretlerini taşıyan plakaların ise mevcut ölçülere uygun kabul edileceği belirtildi.

Düzenlemenin bazı maddeleri yayımı tarihinde yürürlüğe girerken, diğer hükümler 1 Ocak 2027’de yürürlüğe girecek.

İsrail ordusu Al Jazeera muhabirinin aracını hedef aldı: Katledilen gazeteci sayısı 262'ye yükseldi 

Al Jazeera muhabiri Mohammed Wishah, İsrail'in aracını hedef alması sonucu katledildi.

Al Jazeera muhabiri Mohammed Wishah, Gazze'de İsrail saldırısında öldürüldü. Wishah'ın aracının hedef alındığı öğrenildi. Wishah'ın ölümüyle Ekim 2023'ten bu yana öldürülen Filistinli gazetecilerin sayısını 262'ye yükseldi. İsrail'in saldırlarında bugüne kadar yaklaşık 12 Al Jazeera muhabiri öldürüldü.

Al Jazeera muhabirleri Wishah'ın ölümünü şöyle duyurdu:

"Al Jazeera muhabiri Mohammed Wishah, Gazze Şehirinde aracını hedef alan İsrail saldırısında öldürüldü.

Ölümü, ABD arabuluculuğundaki 'ateşkes' ihlalleri arasında, Ekim 2023'ten bu yana öldürülen Filistinli gazetecilerin sayısını 262'ye çıkarıyor."

***

T-24




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Okuyan: ABD ve İsrail kaybetti çünkü ilan ettikleri hiçbir hedefe ulaşamadılar(soL) + İran, ABD-İsrail’e diz çöktürdü(Birgün)

Okuyan: ABD ve İsrail kaybetti çünkü ilan ettikleri hiçbir hedefe ulaşamadılar  TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, ABD ve İsrail’in kaybettiğ...