soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Nisan 2026-


Yalçın Küçük’e gönderilen öğrenci…-Ali Rıza Aydın- 

Yalçın Küçük’ün yaşamı sömürücülerin her türlü yanılsamalarına ve çürütmelerine karşı çıkışla ve devrim hedefiyle geçti. Ürettikleri ve eserleriyle, tartışmaları ve tartışmalara kaynak oluşturan duruşuyla Türkiye’nin siyasal ve ideolojik, aydınlanmacı ve bilimsel yaşamına, düşünce üretimine ve geleceğin cumhuriyetine katkıları yüksek bir aydınımız sustu. Artık “ne der acaba” sorusu yerini “ne dedi acaba”ya bırakacak ama unutulmayacak.

Server Tanilli 31.1.2009 günlü Cumhuriyet gazetesindeki “Profesör Yalçın Küçük’ün Dedikleri…” başlıklı yazısında Ergenekon soruşturmasının kaygılandırması ve korkutmasından söz ederken Yalçın Hoca’nın bir televizyon programında söylediklerine de yer verir. Yalçın Hoca’nın değindiği konulardan biri de gençliktir. “Biz devrimciyiz. Biz gençliği düşünürüz. Liselileri, üniversitelileri. (…) Benim işim gençliktir. O gençliği tekrar, emekçi halka, emekçi cumhuriyete bağlı hale getireceğiz.”

Der Hoca. Bu sözler öngörüyü değil, Hoca’nın ve her devrimcinin yaşamının vazgeçilmez hedefini yansıtır. Hoca’nın dokunduğu gençlerden biri de bu satırların yazarı.

Orta ikinci ve üçüncü, lise birinci sınıfları Giresun’da okuduktan sonra, 1969 Ağustos’unda, babamın tayini nedeniyle Ankara’ya taşınma işlerinden biri de okuldan tasdikname almak idi. Okuldaki TÖS’lü öğretmenlerim biraz nükte, biraz sıcak ilişki ama sonradan yaptığım değerlendirmeye göre “gençliği düşünen devrimciler gerçekliğiyle” iki koşulla tasdikname vereceklerini söylediler: Ankara’da Atatürk Lisesine kaydolacaktım ve Yalçın Küçük Hoca’yı bulacaktım.

Bir lise öğrencisi için Ankara’da bir kişinin işaret edilmesi, o kişi Yalçın Küçük ise hiç şaşırtıcı olmamalı.

Birincisini, bir adres dayanışmasıyla gerçekleştirip Atatürk Lisesinde lise ikinci sınıfa başladım. İkincisiyse hem büyük kente alışmam hem de Hoca’nın yurtdışında olması nedenleriyle gecikerek gerçekleşti. Ama lise öğrencisiyken TÖS’lü öğretmenlerimin esenlik dileklerini ileterek Yalçın Hoca’yla tanıştım. Konferanslarını kaçırmamaya çalışarak dinledim, ayaküstü sohbet olanakları buldum. Okuyarak öğrenmeye çalıştığım sosyalizmi Hoca’nın anlatımıyla daha kolay özümsediğimi hissetmem onunla bağımı hep güçlü tuttu.

1968’de resmen başlayan televizyon yayınlarıyla ilgili söylediklerini hiç unutmam. “Bir kutu girdi yaşamımıza, uyuşturacak, düzenin siyaset ve ideolojisini yerleştirecek beyinlerimize, bağımlısı olmayın, dikkatli izleyin, hatta izlemeyin” anlamındaki sözleri iletişim, medya, sosyal medyayla birlikte siyaset, devlet, hukuk ve din alanlarında da deyim yerindeyse kulağıma küpe oldu.

Tarafsızlığa sığınan, saplantılı ya da sahte dayanaklı bağımlılıkları, salt eleştiriyle dolu bakışları değil analizci değerlendirmeleri öğretti. Fotoğraf çeker gibi yansıtmayı ya da kopyala yapıştır yöntemleri değil sorgulayarak araştırmacılığı öğretti. Yeniden sorgularken, yeniden araştırırken ulaşılan sonuçların kendi yazdıklarını da düzeltme ahlakını öğretti. Bilimin tarafsız olmayacağını öğretti.

Hukukla haşır neşir olurken, Marksizm-Leninizm’den, teoriden aldıklarımı uygulamaya dökerken örnek aldığım araştırmacılar arasında oldu Yalçın Küçük. Yıllar sonra Anayasa Mahkemesi raportörüyken daha önce Anayasaya uygun bulunan bir yasa kuralının Anayasaya aykırı olduğu yönündeki raporum, kuralın iptali sonucuyla karara bağlandığında Yalçın Hoca’nın kulaklarını çınlattım. O, hukuku bağımsız bir kurum olarak değil, iktidar ve sermaye ilişkilerinin bir yansıması olarak görenlerdendi. Hukukun sözlerine değil, ürünü olduğu siyasal ve sınıfsal ilişkilere baktı.

Yalçın Hoca’nın deyişiyle “kendi kütlesini kirletmeyi politika sayan” sömürücü düzenin hukuku ve yargıyı da kirletmemesi düşünülebilir mi? İnsan aklını sömürücü düzene bağımlı kılma da bu kirletmelerden, çürütmelerden biri.

Yalçın Küçük’ün yaşamı sömürücülerin her türlü yanılsamalarına ve çürütmelerine karşı çıkışla ve devrim hedefiyle geçti. 

Ürettikleri ve eserleriyle, tartışmaları ve tartışmalara kaynak oluşturan duruşuyla Türkiye’nin siyasal ve ideolojik, aydınlanmacı ve bilimsel yaşamına, düşünce üretimine ve geleceğin cumhuriyetine katkıları yüksek bir aydınımız sustu. Artık “ne der acaba” sorusu yerini “ne dedi acaba”ya bırakacak ama unutulmayacak.

Dün ailesiyle, dostlarıyla, sevenleriyle ama ağırlıklı olarak gençlerle unutulmayacak bir törenle yolcu ettik Yalçın Küçük’ü ve “son sözümüz devrim olacak!” diye veda ettik.

/././

Yalçın Küçük: Kartlar, kalpak, kırmızı atkı ve Kapital -Serdal Bahçe- 

Hoca sıradanlığı sevmezdi, devrim ve iktidarı arıyordu, olağan dışını, sıra dışını arıyordu. İnadının ve arayışının dışavurumu kalpağı ve kırmızı atkısıydı. İnadı inadımız olsun.

Arkadaşlarım asistanlığını yaptılar Toplumsal Kurtuluş zamanlarında. Onlardan dinlerdim hocayı. Güncel olaylarla ilgili bölümü ağır siyasal ve kuramsal makaleler takip ederdi,  derginin büyük bir bölümünün hocanın elinden çıktığı belli idi. Hocanın hem güncele hem de genel/evrensel olana yönelik tepkisini anlardık. Nasıl bu kadar çok ve bu kadar hızlı yazıyor diye düşündüğümü hatırlarım, çok yazardı çünkü. Ona yardım eden arkadaşlar dünyanın dört bir yanındaki kütüphanelerden kitap taşırlardı ona. Merak onun en büyük melekesi idi. Onun meşhur sosyalizm tanımında bile merak sosyalist insanın en büyük niteliklerinden biri olarak tanımlanmıştı. Merak etmekten hiç geri kalmadı. Bize de merak etmeyi öğretti.

Kartları onun düşüncesinin şahitleriydi. Okurken hem alıntıları hem de kendi düşüncelerini kartlara yazardı. Kartlar çok büyük metinleri kabul etmezler, ebatları yetmez. Tahminen kısa bir şekilde ifade edilmiş, bir anda akla gelen, çarpıcı olan, ancak kayıt altına alınmazlar ise unutulacak düşüncelerdi bunlar. Ergenekon Davası’nda gözaltına alınınca kartlarını almışlar hocanın, mahkemede yaptığı savunmada şimdi kaçak, o zamanın vahşi savcısı Zekeriya Öz’e kartları için sitem etmişti. Elli bin kartına el koymuşlar. Kartları düşünceleriydi. Onda düşünce Hegelyen bir unsurdu, düşündüğünde bir kanıt haline geliyordu düşünceleri. Kartlar bu anlamda kanıtlara dönüşüyordu.

Anlatmıştı; bir kartta Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledildiği tarih ve onunla ilgili yorum, diğer bir kartta Çerkez Ethem ve efradının tasfiyesinin tarihi ve bununla ilgili yorum varmış. En son kartta ise Birinci İnönü’nün tarihi ve onunla ilgi yorum var; bu üç kartı arka arkaya koyduğunda tüm bu olayların sıkışık bir zaman aralığında gerçekleşmiş olduğunu fark etmiş. Hoca, “Allah bir kulunu bu kadar sevemez” diye düşündükten sonra ve Yunan ve Kemalist orduların hareketleri ile ilgili tanıklıklara da bakarak Birinci İnönü Zaferi’nin gerçek olmadığı sonucuna varmıştı. Kartlar onun hem düşünce yağmuru hem de soruşturma kanıtlarıydı. Bu nedenle Ergenekon kumpasçıları onlara el koyduğunda bunun kendisini değil, düşüncelerini boğmak anlamına geldiğini anlamıştı. Merakı merakımız olsun. 

Kalpağını nadiren çıkartırdı, kalpak değişmez sadece rengi değişirdi. Sıcak mevsimlerde bile kalpak giyerdi. Kalpak neydi ki? Aslında onun sosyalist iktidar arayışının simgesiydi. Hoca her politika gibi sosyalist politikanın da simgelere ve ritüellere ihtiyacının olduğunu bilirdi. Kalpak hem Kuvvacı devrimcilerin hem de Bolşevik devrimcilerin alamet-i farikasıydı. Hoca bu ikisinin bileşimiydi zaten; bir yanda Anadolu Devrimi bir yanda Bolşevik Devrimi. Garip geliyordu çoğuna, ama Hocayı tanıyanlar için garip değildi. Hoca tüm yaşamı boyunca sosyalist iktidarı aradı. Kalpak, diliyle söyleyemediği zamanlarda bedeniyle söylemesine aracılık eden bir simgeydi. Sıra dışı mıydı? Evet öyleydi, ama zaten devrim de sıra dışı, olağan gidişatın dışında bir olay değil miydi? Hoca sıradanlığı sevmezdi, devrim ve iktidarı arıyordu, olağan dışını, sıra dışını arıyordu. İnadının ve arayışının dışavurumu kalpağı ve kırmızı atkısıydı. İnadı inadımız olsun.

Kapital’i tüm yazın ve düşün tarihinde yazılmış en mükemmel kitap diye tanıtırdı her zaman. Ben görmedim, üniversitede Kapital’i konu edinen bir ders verirdi. Derse girenler anlatırlar, derse kocaman, farklı dillerde birkaç Kapital ile gelirmiş. Kapital’de yöntemi büyük bir arzu ile, büyük bir keyifle anlatırmış. Hocanın kuramsal derinliğinin göstergesidir.

Ancak Yalçın Hoca’da kuramsal bakış teslimiyet anlamına gelmezdi, tam tersine onun kuramcılığı bile devrimciydi. Örneğin Marx’ı da eleştirirdi, hem de Marx’a sadakatinden bir nebze ödün vermeden. Hatta Marx’ı eleştiren ama yine de Marksist kalabilen üç kişi olduğunu söylerdi. Birincisi Gramsci, ikincisi Rosa Luxemburg ve üçüncüsü de kendisi imiş. Yaptığının Marx’ın marksist eleştirisi olduğunu ima ederdi. Marx’ın bazı eserlerini bu eleştirinin merkezine koyardı. Komünist Manifesto’nun içindeki burjuvazi güzellemesinden her zaman rahatsız olduğunu belirtir ve Manifesto’nun neden bu kadar önemsendiğini anlamadığını eklerdi. Cüretli bir iş olduğuna şüphe yok. Hoca’nın en büyük niteliklerinden biri cesareti ve cüreti idi. Cesareti ve cüreti bizim cesaretimiz ve cüretimiz olsun.

Hocaya deli ve yaramaz yakıştırması hep yapıldı, her iki suçlamadan dolayı da pek mesut idi. Akıllı olmayı düzenin yanında olmak, yoksullaştırıcı bir düşünce geriliğine teslim olmak olarak algıladığı için deliliği keyifle sahipleniyordu, Erasmus’u ve Deliliğe Övgü’sünü pek severdi. Yaramazlık ise onun için aslında özgürlük demekti. İki insan türünün yaramazlığa sonsuz hakkı vardı onun için; çocuklar ve aydınlar. Esaret altında bir sıradanlık yerine düşünsel ve siyasal özgürlüğe açılan bir yaramazlık hocanın tercihiydi. Yaramazlığı bize miras kalsın. Yaramazlaşalım hocayı onurlandırmak için.

Hoca benim ve başkalarının düşünsel macerasında en temel yapı taşlarından biriydi. Yazdığı ve yaptığı her şeyi onaylamazdım, bazılarını eleştirirdim. Ama kendi ustasını bile eleştirmeyi biz ondan öğrenmedik mi? Hoca bir yanıyla inat bir yanıyla merak anlamına gelirdi. İnatçı bir sosyalizm arayışı ve aklı sürekli genişleten, hata yaparken bile genişleten, dinmeyen bir merak. Bu ikisini sarıp sarmalayan ve boyun eğemeyen bir yaramazlık, ama onurlu bir yaramazlık da cabası. Bedeni yitip giderken büyütülmesi gereken bir umudu canlı tutuyor kartları, kalpağı, kırmızı atkısı ve Kapital’i. İnatçı, meraklı, yaramaz, onurlu ve deli olmamız artık kaçınılmaz yoldaşlar, damarlarımızda Yalçın Küçük virüsü dolaşıyor çünkü.

/././

MESS’i alkışlamak -Alpaslan Savaş- 

12 Eylül işçi sınıfına karşı yapılmış bir darbeydi, anti-komünistti ve patronların talebi doğrultusunda işçi sınıfının güçlü sendikal örgütlülüğünü dağıtmayı hedefledi. Her türlü yöntemi kullandılar. Bugün sendikal alanda tümüyle 12 Eylül rejimi sürüyor.

Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) Başkanı Özgür Burak Akkol bir ekonomi gazetesine konuk olmuş. Grev yasaklarından toplu sözleşme düzenine, işgücü maliyetlerinden imalat sanayisinde özel sektörün üretim kabiliyetine dek çarpıcı değerlendirmelerde bulunmuş. Gazete, bunların arasından MESS Başkanının en çok işçi sendikalarına dair şu sözlerini önemsemiş ve manşete çıkarmış: “İşçi sendikalarımızın genel kurullarında artık alkışlanıyoruz.”1

Röportajı yapan gazeteci Vahap Munyar. Kendisi halen Gazeteciler Cemiyeti Başkanı. Ekonomi gazeteciliğinin duayenleri arasında anılır, lakin uzundur üst düzey şirket yöneticileriyle röportajları ve yaptığı şirket haberleriyle öne çıkıyor. Adlı adınca reklamcılık olan bu gazetecilik biçimi, esasen ekonomi gazetelerinin para kazanma yöntemleri arasındadır.

Munyar, MESS Başkanının sendikalarla ilgili sözlerinin üzerine, kendisinin 78 kuşağından olduğunu, o dönemin akıllarda kalan sloganının ise ‘DGM’yi ezdik, sıra MESS’te’ olduğunu söyleyerek Türkiye sendikacılığının geldiği noktayı alkışlıyor.

MESS Başkanının sözleri ve Munyar’ın yorumlarını okuyunca insanın aklına ister istemez patron örgütlerinin Türkiye’de işçi sınıfına karşı işlediği suçlar geliyor. İşten atma, fişleme, sendikasızlaştırma, sendika kapatma, kendi güdümünde sendika açma… O kadar çok ki. Öncesi de var elbette fakat sonuçları hâlâ sürdüğü için 12 Eylül 1980 darbesini milat olarak kabul edebiliriz.

12 Eylül işçi sınıfına karşı yapılmış bir darbeydi, anti-komünistti ve patronların talebi doğrultusunda işçi sınıfının güçlü sendikal örgütlülüğünü dağıtmayı hedefledi. Her türlü yöntemi kullandılar. Bugün sendikal alanda tümüyle 12 Eylül rejimi sürüyor.

Bu iş böyledir. Suç, işleyenin yanına kâr kalınca zaman içinde unutulur. MESS Başkanının bugün ‘bizi alkışlıyorlar’ dediği sendikal düzen baştan aşağı işçi sınıfına karşı işlenen suçların ve 12 Eylül faşist darbesinin ürünüdür.

12 Eylül cunta yönetiminde patron temsilcileri en başından itibaren Kenan Evren’le birliktedir. Süreci birlikte yönettiler. Cunta hükümetinin Enerji Bakanı Fahir İlker, Koç Holding İdare Komitesi Başkanıydı. Bakanlık görevinden sonra karargâha, Koç Holding’e döndü, MESS üyesi Arçelik’in yönetim kurulu başkanı olarak öldü. Cuntanın Sanayi Bakanı Şahap Kocatopçu, Koç Holding Yönetim Kurulu üyesiydi. İstanbul Sanayi Odası Başkanlığı, TÜSİAD yönetim kurulu üyeliği ve TİSK başkanlığı yaptı. Turgut Özal 1977-79 arası MESS Başkanıdır. Darbeden hemen önce alınan 24 Ocak ekonomik kararlarını hazırlayan ekibin başındadır. Darbe sonrası kurulan cunta hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı, 1983 yılında ülkenin başbakanı, 89’da cumhurbaşkanıdır.

Önce DİSK’i kapattılar. 12 Eylül sabahı konfederasyona bağlı sendikalar basıldı, kapısına kilit vuruldu. Sendikacılar gözaltına alındı, işkenceden geçirildi. Gözaltına alınan DİSK'li sendikacı, sayısı 2 binin üstündedir. En çok gözaltı, darbeden birkaç ay önce, 22 Temmuz sabahı faşist tetikçiler tarafından evinin önünde katledilen Kemal Türkler’in başkanı olduğu Türkiye Maden-İş Sendikası’ndandır. Sayısı 600’ün üstündedir. Böylece MESS’in en dişli muhatabı hem kapatılmış hem de sendika temsilcileri işyerlerinden ‘temizlenmiştir’.

Patronların darbeden memnuniyetini ilk Vehbi Koç dile getiriyor. Koç grubunun kuruluştan bu yana MESS içinde en etkili grup olduğu düşünüldüğünde, Vehbi Koç’un Kenan Evren’e darbeden kısa bir süre sonra yazdığı mektubu MESS’in de kurumsal düşüncesi olarak okumakta tarihsel bir sakınca bulunmuyor.

Şunları yazıyor Koç, cuntacı başı Evren’e: “Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir.”

Belli ki Koç’a göre DİSK’li sendikacılar bu kapsamdadır ve derhal cezalandırılmalıdır: “Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır. DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler, sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak kendi davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinmeli, hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır.” 2

Kısaca Vehbi Koç diyor ki, DİSK’i kapattınız, ne iyi ettiniz, ama yetmez. Bir daha asla benzeri olmasın diye hızla yeni yasaları çıkarmalı ve bu alanı düzlemelisiniz!

Cuntacılar Koç’un mektubundaki ‘dilekleri’ harfiyen yerine getirdi. Üç yıl sendikal faaliyeti, toplu sözleşme düzenini ve grevleri, yani her şeyi askıya aldılar. Sonra, 1983 yılında sendikal alanla ilgili yeni yasaları çıkardılar. 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu, sendikal alanda bugüne dek süren 12 Eylül rejiminin temel iki yasası oldu. Sonraki yıllarda bu iki yasanın pek çok maddesinin değiştirilmesi, 2012 yılında ise AKP tarafından önemli ölçüde yenilenmesine rağmen patron örgütleri kırmızı çizgilerine hiç dokundurmadı.

Neydi o kırmızı çizgiler?

Sendika seçiminde işçi iradesine ipotek, toplu sözleşmeye erişimin zorlaşması ve geniş grev yasakları.

Konu MESS’in ‘sendikalar artık bizi alkışlıyor’ sözünden açıldığı için, sendika seçiminde işçi iradesine getirilen ipoteği konuşmakla yetinelim ve toplu sözleşme ile grev kısıtlarını başka yazılara bırakalım.

2821 ve 2822 sayılı iki 12 Eylül yasasıyla işçilerin sendika üyeliğine ve üyelikten ayrılmasına noter şartı getirildi. Böyle bir uygulama dünyanın başka hiçbir yerinde yoktu. Artık sendikaya üye olmak için işçi işyerinden izin alıp notere gitmek, burada beş nüsha üye kayıt fişi doldurup masrafları da cebinden karşılamak zorundaydı. Üstelik bu tasdikli sendika kayıt fişlerinden biri de noter tarafından işçinin çalıştığı işyerine yollanacaktı. Bu koşullarla herhangi bir işçinin, patron duymadan bir sendikaya üye olması, hatta patronun istemediği bir sendikaya üye olması mümkün değildi. Tersini deneyen ‘anarşist faaliyetten’ hapse atılmadıysa bile bile en hafifi işten atıldı.

DİSK ve bağlı sendikalar zaten kapatılmıştı. Üstüne işçilerin tercih edebilecekleri bağımsız sendikalara üyelikleri de sendika üyeliğine getirilen noter şartıyla daha baştan büyük ölçüde engellenmiş oldu.

Noter şartı işçiler için bir sendikasızlaştırma aracına dönüşürken, patronların işçileri kendi güdümündeki sarı sendikalara bağlama aracı olarak da kullanıldı. İşçi istediği sendikaya üye olmak için mesai saatleri içinde notere gidemiyordu belki ama patron onları kendi istediği sendikaya üye yapmak için noteri işyerine getirebiliyordu. Tabii işçinin kafasına kimse silah dayamıyordu ama işyerlerinde kurulan noter masalarına gelip patronun dayattığı sendikaya üye olmayan işçilerin ertesi gün işyerine girişte kartları basmıyordu. Noter şartı yıllarca işçiler için “ya patronun istediği sarı sendikaya üye olursun, ya da kapı dışarı” anlamına geldi.

Peki ya bunca zorbalığa rağmen işçiler hep birlikte hareket eder ve tek biri bile gidip patronun istediği sarı sendikaya üye olmak için imza atmazsa? Oldu elbette. En çok da metal işkolunda oldu. MESS, kapatılan Maden-İş’in üyelerinin, bozkurt amblemli Türk Metal’e geçmelerini istiyordu. Buna karşın mücadele geleneği güçlü Maden-İş üyesi işçiler bağımsız Otomobil-İş sendikasında örgütlenmeye çalıştılar. Bunu az sayıda fabrikada başarabildiler. Çünkü patron örgütleri bu ihtimali de düşünerek yasaya bir geçici bir madde eklemişti. Noter şartını ilk seferde zorunlu olmaktan çıkaran bu madde şöyleydi:

“Bu kanunun yayımı tarihinde sendikalara kayıtlı üyelerin tespiti için kanunun yayımı tarihinden itibaren sekiz ay içinde, faaliyette bulunan her sendika, üyelerinin açık kimliklerini, ilgili işyerinde listeler halinde ilan eder ve bu listeleri aynı zamanda iki nüsha olarak bölge çalışma müdürlüklerine tevdi eder.” 3

Şaka gibiydi. Geçici madde, işçilere sendika üyeliğinde getirilen noter şartını, patronun kendi istediği sarı sendikaya işçiyi üye yapabilmesini kolaylaştıracak şekilde bir seferliğine kaldırıyordu. Şöyle yaptılar. Personel müdürlükleri, işyerinde çalışan işçilerin kimlik bilgilerini patronun işçileri üye yapmak istediği sarı sendikaya verdi. Sarı sendika, bu bilgileri geçici maddede yazdığı biçimde iki ayrı liste haline getirip birini işyerine astı, diğerini bölge çalışma müdürlüğüne yolladı. Yine geçici madde gereğince bu listelerde adı geçen işçilerin tamamı, Çalışma Bakanlığı tarafından listeyi ilan eden sendikanın üyesi kabul edildi.

Burada en büyük geçiş metal işkolunda oldu. Kapatılan DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası’nın pek çok üyesi, bu yöntemle Türk Metal’e üye yapıldı. Oyak Renault, Tofaş, Bosch, Arçelik, Man, Böhler, Altaş, Parsan, Sungurlar, Süpsan, Net Cıvata, Evar, Ferro Döküm, Simko, Beltan… Bu ve başka onlarca fabrikada işçiler, cunta tarafından kapatılan Maden-İş’ten sarı sendikaya, pek çoğunda yasaya koyulan ucube noter şartı bile uygulanmadan geçirildiler.

Bugünkü sendikal düzen alkışla değil zorbalıkla kuruldu. İşçiler bu zorbalığa karşı zaman zaman ayağa kalktı. İlki 1998 yılında oldu. 18 Eylül olayları diye hatırlanır. Binlerce metal işçisi Türk Metal’den istifa edip Birleşik Metal’e geçmeye çalıştı. MESS izin vermedi. Fabrikaların nizamiyesine noter masaları kurdular ve işçileri zorla yeniden Türk Metal’e üye yaptılar. İkincisinin adına işçiler ‘metal fırtına’ dedi. 5 Mayıs 2015’te başladı, sonraki birkaç ayda dalga dalga devam etti ve ülke çapında bir kez daha binlerce işçi Türk Metal’den istifa etti. MESS’in yanıtı yine işten atma, baskı ve tehdit oldu. O dönem Birleşik Metal’e geçtiği için işten atılan işçi sayısı sadece Reno’da 350’den fazladır.

MESS Başkanın sözünü ettiği alkışçılar işte 12 Eylül’den böyle nemalanan sendikalardır. Kendilerini var eden patron örgütlerine alkışları 46 yıldır devam etmektedir.

1 https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/isci-sendikalarinin-genel-kurullarinda-artik-alkislaniyoruz/884249

2 Vehbi Koç’un Kenan Evren’e yazdığı mektubun tamamını okumak bakınız: https://haber.sol.org.tr/turkiye/12-eylulu-en-net-anlatan-mektup-emrinize-amadeyim-247389 )

3 7.5.1983 tarihli Resmi Gazete; “2821 sayılı Sendikalar Kanunu, Geçici Madde-2; Sayfa 19; https://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/18040.pdf

/././

Memurun kayyım isyanı -Atilla Yurtsever- 

Tüm Bel-Sen üyesi memurlar, önceki gün Şişli’de kayyum yönetiminin “ücret gaspı”nı protesto etti. Sendika, 35 bin liralık sosyal denge tazminatının 12 bin 500 liraya indirilmesine tepki gösterdi, işveren de toplu sözleşme masasından kalktı. Kamu emekçileri, yoksulluk sınırı düzeyinde bir maaş talep ediyor.

KESK’e (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) bağlı Tüm Bel-Sen (Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası) ile Şişli Belediyesi kayyım yönetimi arasındaki toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşmazlık çıktı.

Şişli Belediyesi’nin kayyım yönetimi, belediye memurlarına ödenen ortalama 35 bin lira dolayındaki sosyal denge tazminatını 12 bin 500 liraya indirmek isteyince sendika ve çalışanlar bu öneriye şiddetle karşı çıktı.

Tüm Bel-Sen’in bu “sefalet ücreti”ni kabul etmeyeceğini bildirmesi üzerine kayyım işveren de toplu sözleşme masasından kalktı. Sendika üyesi memurlar da, önceki gün (7 Nisan 2026) Şişli Belediyesi önünde protesto gösterisinde bulundular.

Emniyet güçleri de belediye binası önünde tertibat aldı. Şişli Belediyesi’nin kamu emekçileri, “Hak verilmez alınır, zafer sokakta kazanılır”, “Kayyımlar gidecek, biz kalacağız”, “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam”, “Sefalete teslim olmayacağız”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz” şeklinde sloganlar attılar.

Kayyım atanması

31 Mart 2024 yerel seçimleri sonucu işbaşına gelen CHP’li Resul Emrah Şahan, İBB (İstanbul Büyükşehir Belediyesi) soruşturması kapsamında Mart 2025’te tutuklanıp görevinden alındı. Yerine Şişli Kaymakamı Cevdet Ertürkmen kayyım olarak atandı.

CHP’li Belediye Başkanı Şahan döneminde, Tüm Bel-Sen ile yapılan toplu sözleşmede,  memur maaşlarına ilaveten sosyal denge tazminatı adı altında yol, yemek, ikramiye gibi unsurları kapsayan bir ek ödeme veriliyordu. Bu tazminat, memurların derece ve statüsüne göre 30 ile 40 bin lira arasında değişiyordu.

Toplu sözleşme süresi 31 Aralık 2025 itibarıyla sona erdi. Şişli Belediyesi kayyım yönetimi, yılbaşında başlayan yeni toplu sözleşme görüşmelerinde sosyal denge tazminatını 12 bin 500 liraya indirmek istedi.

Sendika ve kamu çalışanları, bu teklifi hak gaspı olarak niteleyip sosyal denge tazminatının 50 bin lira düzeyine yükseltilmesini talep ettiler. Böylelikle ortalama 60 bin lira düzeyinde olan memur maaşları sosyal denge tazminatıyla birlikte yoksulluk sınırı (106 bin lira) düzeyine çıkabilecekti.

Kayyım işveren de, sendikanın bu talebini kabul etmedi ve anlaşma sağlanmadığı yönünde tutanak tutturup müzakere masasından ayrıldı. Sendika da eylemlere başladı.

‘İşveren masadan kaçıyor’

Tüm Bel-Sen’in önceki günkü basın açıklamasında, kayyım işverenin masadan kalktığını ve masanın bir hak gaspı masası olduğu ifade edildi. Sendika açıklamasında şöyle denildi: “Karşımızda müzakere değil çözüm yollarını tıkayan bir dayatma iradesi var. Bu ağırlaşan yaşam koşulları, kiralar, faturalar ve artan gıda fiyatları karşısında giderek yoksullaşıyoruz. Atanmış yönetimin önerdiği teklif, kazanılmış haklarımızı gasp ettiği gibi bizleri yoksulluğa mahkum ediyor”.

Sendika yöneticileri, sosyal denge tazminatının 40-50 bin lira düzeyinde olması halinde bunun belediye bütçesi içindeki payının yüzde 2’yi geçmeyeceğini savundular.

Şişli Belediyesi’nde memur, zabıta, sağlık görevlisi, avukat, mimar ve mühendis olarak 450 dolayında kamu emekçisi çalışıyor. Sendika ve üyeleri, önümüzdeki süreçte üretimden gelen güçlerini de kullanmak (yani bir anlamda grev türü iş bırakma) dahil çeşitli nitelikte daha etkin eylemlere başvuracaklarını açıkladılar.

Şişli Belediyesi’nde çalışan memurlar, kayyım yönetiminin hak gaspına karşı 7 Nisan 2026 günü protesto eylemi yaptılar.
/././
Taş devri -Nevzat Evrim Önal- 
Emperyalizm tüm insanlığı taş devrine geri götürmekle tehdit ediyor. Ona haddini bildiren uygar ve yiğit İran halkına selam olsun!

“Öyle bir bombalayacağız ki taş devrine geri dönecekler…”

ABD emperyalizminin kana susamışlığını özetleyen bu cümleyi ilk kullanan kişi Curtis LeMay denen alçaktı; bunu söylediği tarihte ABD Hava Kuvvetleri Komutanıydı ve konu Vietnam savaşıydı.

LeMay lafın gelişi ya da retorikten ibaret bir şey söylemiyor, bir askeri doktrini popüler dile tercüme ediyordu ve kendisi bu doktrinin mimarlarındandı. Bu doktrin 2. Dünya Savaşı sırasında geliştirilmişti ve düşmanın fabrikalar ya da havaalanları gibi stratejik hedefler yok edilerek yenilgiye uğratılamayacağı durumda yüksek irtifadan, spesifik hedeflere yönelik bombardımanlar yerine alçak irtifadan kentleri toptan yok etmeye yönelik yangın bombardımanı yapılmasına dayanıyordu.

LeMay’in komutasında 1945’te, 9 Mart’ı 10 Mart’a bağlayan gece yapılan Tokyo bombardımanı bunun en bilinen örneğiydi. Neredeyse tamamen ahşap konutlardan oluşan şehirde bir gecede yüz binden fazla insan yanarak ölmüştü. Yangın öyle şiddetliydi ki, bombardıman filosunun en gerisindeki uçaklardan bazıları yükselen sıcak havanın yarattığı akım nedeniyle düşmüştü.

Tokyo bombardımanı 2. Dünya Savaşı’nın kısa sürede en büyük can kaybıyla sonuçlanan saldırısıydı. Ölen insan sayısı, benzer bir taktiğin kullanıldığı, önce patlayıcı bombalarla binaların çatılarının uçurulup ardından yangın bombaları atılan Dresden bombardımanından da atom bombası kullanılan Hiroşima ve Nagazaki bombardımanlarından da fazlaydı. Amaç, Tokyo kentinin her yerine dağılmış ve Japon ordusuna silah, mühimmat ya da savaş uçağı parçası üreten, atölyelerden oluşan hafif endüstriyi işlemez hale getirmekti ve bu amaca ulaşmak için atölyelerde çalışan yoksul işçileri yakarak öldürmüşlerdi.

Emperyalizm böyle savaşır. Nazi Almanyası ya da Japon İmparatorluğu gibi soykırımcı meşru düşmanlar karşısında dahi, mutlaka insanlık dışı ve gayrimeşru yöntemlere başvurur; çünkü onun için mesele sadece savaşı kazanmak değil, savaş bittiğinde düşmanı ekonomik ve ideolojik olarak dize getirmiş olmak, kendisine bağımlı kılıp sömürgeleştirmek ve onun sırtından para kazanabilir hale gelmektir. Nitekim, “onur” kavramı konusunda neredeyse takıntılı denebilecek bir kültüre sahip olan Japonya’yı, atom bombalarını da içeren benzersiz bir şiddetle insanlık tarihindeki en onursuz barışlardan birine zorladılar. Öyle ki, Japonya’nın bugün halen yürürlükte olan anayasasını savaş bittiğinde işgal orduları komutanı Douglas MacArthur yazdı, “alın bunu da parlamentodan geçiriverin” diye ülkenin başına atadıkları Amerikancı Başbakan Kijuro Şidehara’nın eline tutuşturdu.

Dolayısıyla Trump’ın Japonya Başbakanı Takaiçi’yle görüşmesinde sevimsiz bir 2. Dünya Savaşı esprisi yapması kendi hırboluğuyla açıklanabilir, ama bir yandan da muzaffer ABD emperyalizminin kibrinin dile getirilmiş halidir.

***

Emperyalizm asla sadece dışsal bir olgu değildir. Ülkelerdeki sermaye egemenliğinin içine sızar, işbirlikçiler bulur ve beşinci kollar oluşturur. Bu yüzden bir ülkede ayrıcalıklı zenginler varsa, bu zenginler ülkenin üretim olanaklarını ellerinde bulunduruyorsa, o ülke emperyalizm karşısında zaaflıdır; çünkü önceliği yurdunu savunmak değil ayrıcalıklarını korumak olan herkes potansiyel işbirlikçidir. Emperyalizmi yenilgiye uğratmak için hiç göz kırpmaksızın düşman askerine nasıl davranılacaksa bu işbirlikçilere de öyle davranılması gerekir.

Bu işbirlikçiliğin yaygın olmadığı yerde ise işler emperyalistler için hemen sarpa sarmaktadır. Örneğin düşmanı taş devrine geri götürecek kadar bombalamaya dayalı askeri doktrin Vietnam’da da kullanılmıştı, ama işe yaramadı. Çünkü bu kez karşı tarafta kendisi de asalak ve çıkarcı bir sermaye iktidarı değil, yurdunu savunan ve canından başka kaybedecek bir şeyi olmayan yiğit bir halk vardı. ABD Vietnam’da, toplam tonajı 2. Dünya Savaşı’nda kullanılanın üç katından fazla bomba kullandı; ama sonunda yenildiler ve Saigon’daki büyükelçiliğin çatısından helikoptere doluşarak sefil fareler gibi kaçıp gittiler.

İran’ı emperyalizm karşısında güçlü ve dayanıklı kılan şey de yurtseverlik oldu. Sevgili Murat Akad bu ay Ortaklaşa’da yazdı, tekrar etmeyeyim. Ama şu kadarını söylemek isterim: Trump’ın tehditlerinden sonra elektrik santrallerinin etrafında kol kola girip insan zincirleri kuran, gövdesini yurduna siper eden İran halkı, hakkında kesinleşmiş hapis cezasına rağmen ülkesine dönen İranlı yönetmen Cafer Panahi ve köprülere, santrallere koşup şarkılarını söyleyen, şiirlerini okuyan diğer sanatçılar insanlığın ışık saçan, dünyayı aydınlatan güzelliğidir.

Ya bu aydınlık kazanacak ya emperyalizmin karanlığı insanlığı boğacak, bunun ortası yok.

Bu yüzden, bitirirken son bir şey söylemek istiyorum: İnsanlığın esenliğinden yana olan herkes, derhal uygarlık kelimesini emperyalizmle açık ya da örtük biçimde eşitlemeyi bırakmalı. Aydınlanmadan bu yana Batı’da insanlığın uygarlık birikimi açısından olağanüstü atılımlar yapılmış olduğu kuşku götürmez, ama bu atılımların neredeyse tamamı egemenlerin zorbalığına karşı verilen mücadele ile yapıldı. Sermaye zenginliği bu atılımlara sadece onları parasal kazanca dönüştürebileceğinde sponsorluk yaptı ve diğer yandan insanlığa bu “katkı”sıyla karşılaştırılamayacak kadar büyük zararlar verdi.

Sermaye, insanlığın sırtındaki bireysel zenginlik ve eşitsizlik çıbanıdır. Emperyalizm, bu çıbanın neredeyse gövdenin kendisinden büyük bir ucubeye dönüşmüş halidir. Eğer bu çıbana halk ayaklanmalarıyla neşter vurulmazsa ve bu ayaklanmalar sonunda özel mülkiyetin reddine ve sosyalizme varıp kalıcı hale gelmezse; sonunda gövdeyi zehirleyip öldürecek ve insanlığı gerçekten de taş devrine geri götürecek.

Zaten emperyalizm insanlığı apaçık biçimde bununla tehdit ediyor, en yetkili ağızdan köpük saça saça yapılan açıklamalarda “bir gecede bir uygarlığı öldürmekten” bahsediyor.

Ama insanlık kendi eliyle inşa ettiği her şeyden güçlüdür ve insanlığın mutlaka bir geleceği olacak. O geleceği de canından başka kaybedecek bir şeyi olmayan ve onursuz yaşamayı reddedenler yazacak.

Emperyalistlere haddini bildirerek bunu gösteren yiğit, yurtsever İran halkına selam olsun!

***

Okurun affına sığınarak, yazıya şahsi bir not eklemek istiyorum.

Ben, sevgili Aydemir Güler’in Salı günkü yazısında bahsettiği, “Yalçın Küçük Hoca’nın, onunla yolu hiç kesişmeyen” öğrencilerindenim.

Kendisiyle bir kez dahi sohbet etme fırsatım olmadı ama ondan çok şey öğrendim. Bu düzenin sahiplerine karşı hissettiğim öfkenin ayıp ve yakışıksız bir şey olmadığını, dizginlenmesi gereken ve aklımı bulandıran bir zaaf değil bilenip keskinleştirilmesi gereken bir balta olduğunu… Bir insanın ülkesini ve halkını tutkulu biçimde sevmeden aydın olamayacağını… Cehaletten tiksinmekle düzenin cahil bıraktığı insanlardan tiksinmenin sadece bambaşka değil, birbirine zıt şeyler olduğunu...

Ama herhalde en çok şu cümlelerini aklıma yazdım ve onu anarken tekrarlamak istiyorum:

Ey Solcu,

Bu düzende yükselme!

Ey Solcu, bu düzende yüksek olmak, kirden vücut taşımaktır.

Bunun ötesinde, belki de yolum hiç kesişmediği için, onu kaybettiğimizi düşünmüyorum. Hoca’nın kendi deyimiyle yazmadığı, kurşun gibi “sıktığı” kitapları duruyor; fikirleri alınıp şarjöre doldurulmayı, namluya sürülmeyi, egemenlere sıkılmayı bekliyor.

Cephaneliğimize kattığın her fikir için, verdiğin her ilham için, öfken için, inancın için, seni okurken dolan gözlerim için teşekkür ederim, Yalçın Hocam. Şu hayatta tek gayem, senin sandık sandık ürettiğin cephaneye bir kurşun ekleyebilmektir.

Uğurlar olsun...

/././

ABD Doğan Avcıoğlu’ndan neden korkuyordu?-Fatih Yaşlı-

Avcıoğlu Yön’den Devrim’e, Türkiye’nin Düzeni’nden 12 Mart’a, Türkiye’de aydının iktidar arayışını temsil ediyor; kitleleri, bürokrasiyi, orduyu etkiliyor, fikirleri toplumsal uyanışın yönünü tayin ediyor. Onun günahıyla, sevabıyla sosyalist bir iktidar kurmaya dair perspektifi ve arayışının emperyalizmi korkutmaması mümkün değil.

Leon Picon dil öğrenmeye olağanüstü yetenekli ve bildiği diller arasında Çince ve Japonca da bulunan bir genç olarak 2. Dünya Savaşı’nda ABD ordusuna katıldı. Bu yeteneği onun Askeri İstihbarat Eğitim Merkezi’ne atanmasını sağlayacak ve Picon oradaki kursu tamamlamasının ardından hem Japoncasını ilerletecek hem de kriptografi üzerine eğitim alacaktı, görevi ise Japon ordusunun mesajlaşmalarındaki şifreleri çözmekti.

Picon savaş bittiğinde ülkesine döndü ve 1949-1954 yılları arasında orduda sivil memur olarak çalışmaya devam etti, doktorasını bitirdi ve iki yıl da Londra’da görev yaptı, o artık bir istihbaratçıydı. Londra’dan ABD’ye geri döndüğünde ise kendisine yeni kurulmakta olan United States Information Agency’de/ Amerika Birleşik Devletleri Enformasyon Ajansı’nda çalışma teklifinde bulunuldu.

Kısa adıyla USIA olan bu kurum, aslında paravan bir şekilde Amerikan istihbaratına çalışıyordu ve misyonu da Soğuk Savaş konjonktürüne uygun bir şekilde komünizmle mücadeleydi; USIA bu mücadelenin kültür-sanat cephesinde yer alacaktı ve şimdi Picon da oradaydı. 

Picon 1955 yılında USIA adına ve “kitap çeviri memuru” unvanıyla Tokyo’ya gitti. Bu unvan gerçekti; çünkü hedef ABD’de farklı alanlarda yayınlanmış ve elbette ki gizli ya da açıktan antikomünist olan yayınları Japoncaya çevirmek ve burada ABD’nin kültürel hegemonyasını kurmaktı. Picon 1965 yılına kadar, yani tam on yıl boyunca Japonya’da kaldı ve bu süre zarfında ABD istihbaratı Picon’ın öncülüğünde binlerce kitabın Japoncaya çevrilmesini sağladı, çok sayıda antikomünist edebiyat ve sanat dergisinin çıkarılmasını finanse etti, yüzlerce panel, konferans düzenledi.

1965’te ülkesine dönen Picon, üç yıl sonra yine yurtdışında görevlendirilecek, bu seferki görev yeri Soğuk Savaş’ın giderek ısınan cephesi Türkiye ve görevi ise ABD büyükelçiliğinde kültür ataşeliği olacaktı. Picon, Türkiye’nin 1968’ine geliyordu.  

Picon’ın varlığından bizler geçtiğimiz günlerde araştırmacı-yazar Rıfat Bali’nin ABD Kongre Kütüphanesi’nde bulduğu bir belge sayesinde ve o belgeyle ilgili yaptığı sosyal medya paylaşımı vesilesiyle haberdar olduk. Picon’ın Türkiye’ye geldiği günler, Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni adlı kitabının çıktığı günlere tekabül ediyordu ve kitap öylesine popülerdi ki doğal olarak ABD istihbaratının gözünden kaçmamış ve hedef haline gelmişti. 

Bali’nin sözünü ettiği belge 60 sayfalık bir sözlü tarih çalışması aslında ve yukarıda Picon’la ilgili verdiğim bilgileri de o belgeden aktardım. Belgeyi okuduğumuzda önemlice bir bölümünün Picon’ın Japonya günlerine odaklandığını görüyoruz, Türkiye ise görece daha az bir yer tutuyor. Ancak Picon’ın anlattıkları, dönemin ruhunu anlamak açısından bize son derece önemli ipuçları veriyor. 

Picon Türkiye’ye geldiğinde ABD’nin eğitim ve kültür alanında sağladığı fonlara dair bir inceleme yapıyor ve bunların aktarıldığı yerleri, özellikle de eğitim burslarını verimsiz buluyor. Bu burslarla ABD’de üniversite okuması sağlanan öğrencilerin çoğunun mühendislik eğitimi aldıklarını söyleyen Picon, mühendisliğin toplumsal süreçleri belirlemede etkisiz olduğunu ve bursların esas olarak sosyal bilimler alanına yöneltilmesi gerektiğini düşündüğü için, anlaşılan o ki bir süre sonra burslarda buna uygun bir düzenleme yapılıyor. ABD, Amerikan sosyal bilimlerinin Türkiye’de etkisinin artışını komünizmle mücadele için son derece önemli bir araç olarak görüyor. 

Picon Türkiye’de sanatın durumuna baktığında ise özellikle tiyatroya odaklanıyor; çünkü o dönemde sanatın bütün alanlarında olduğu gibi tiyatroda da solun etkisi hissediliyor ve tiyatro devrimci fikirlerin toplumla buluşmasında son derece işlevsel bir rol oynuyor. ABD ise Picon’ın anlattığına göre buraya müdahale ederek devlet tiyatrolarında Amerikan yanlısı ve Rus karşıtı oyunların sahnelenmesi için devreye giriyor. Hızla tercüme edilen Damdaki Kemancı, Mançalı Adam, Benim Tatlı Meleğim gibi oyunlar kısa süre içerisinde Türkiye tiyatrolarında oynanmaya başlıyor.

Kitaplar meselesine gelince, Picon Türkiye’ye geldiğine durumun Japonya’dakinden çok farklı olduğunu, çünkü eğitim seviyesinin, okuma-yazma oranlarının ve kitap okuyan kişi sayısının son derece düşük olduğunu, gelişmiş bir yayıncılık sektörünün bulunmadığını söylüyor. Sahiden de o dönemde Marksist klasikler yeni yeni çevrilmeye başlanmış durumda, toplumcu-gerçekçi romanlar da yeni yeni okuyucularla buluşuyor.

Ancak bu tablonun içerisinde bir istisna ortaya çıkıyor: Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni adlı çalışması. Picon kitabın adını “Türkiye’nin geleceği” olarak yanlış bir şekilde hatırlıyor ama yarattığı etkiyi, geniş kesimlerce okunup tartışılmasını ve Marksist fikirlerin Türkiye’de yayılmasına yaptığı büyük katkıyı açık bir şekilde anlatıyor. ABD istihbaratı Türkiye’nin Düzeni’ni gözüne kestiriyor ve kitabın etkisini azaltmak için girişimlerde bulunuyor. Picon ne yaptıklarını, hangi yöntem ve mekanizmalara başvurduklarını doğrudan söylemiyor ama Avcıoğlu’nun ABD’yi endişelendirip korkuttuğunu Picon’ın anlattıklarından kolayca görebiliyoruz. 

ABD’nin bu korkusunun yersiz olmadığını ise kitabın yayınlanmasından sadece üç yıl sonra Avcıoğlu ve arkadaşlarının ordu içerisinden bir ekiple beraber iktidarı alma yönündeki girişimine bakarak anlayabiliyoruz. Avcıoğlu, cuntacılık parantezine sığmayacak bir şekilde ve anlamakla yetinmeyip değiştirmeye dair bir iradeyle 1960’ların ikinci yarısında başlayan toplumsal uyanışı kendisinde somutlaştırıyor ve uyanışın iktidarını arıyor. 

ABD’yi korkutan budur: Avcıoğlu Yön’den Devrim’e, Türkiye’nin Düzeni’nden 12 Mart’a, Türkiye’de aydının iktidar arayışını temsil ediyor; kitleleri, bürokrasiyi, orduyu etkiliyor, fikirleri toplumsal uyanışın yönünü tayin ediyor. Onun günahıyla, sevabıyla sosyalist bir iktidar kurmaya dair perspektifi ve arayışının emperyalizmi korkutmaması mümkün değil. 

Avcıoğlu, 9 Mart’ın başarısızlığı sonrası büyük ölçüde sahneden çekiliyor, yazıp çizmeye devam etse de kendi dünyasına kapanıyor, Yön-Devrim hareketi 9 Mart’la birlikte son buluyor. Ancak 9 Mart’a karşı yapılan 12 Mart da toplumsal uyanışı, devrimci yükselişi durduramıyor. 1974’ten itibaren yeni bir dalga yükseliyor ve düzenin buna yanıtı çok daha sert oluyor. Emperyalizmin ve düzenin tetikçileri sadece devrimci gençleri öldürmekle yetinmiyorlar, bir de aydın kırımı yapılıyor. Bedrettin Cömert’ler, Cavit Orhan Tütengil’ler, Doğan Öz’ler, Bedri Karafakioğlu’lar bu dönemde şimdilerde hayat hikâyeleri sinemalarda gösterilen Gladio maşalarının öncülüğünde katlediliyorlar. Ülke oradan 12 Eylül’lere gidiyor, Türk-İslam sentezinin devletleşmesine, emperyalizmle entegrasyonun derinleşmesine kapılar büyük bir sol kırımla, büyük bir aydın kırımıyla açılıyor. 

Ve bugün, 1980’den bugüne, uzun 12 Eylül’ü yaşamaya devam ediyoruz. Türkiye’nin düzeni NATO’ya çokuluslu karargâh kurmanın, Avrupa’ya Karadeniz’i açmanın, memleketi küresel şirketlerin merkez üssü haline getirmenin planlarını yapıyor. Halka düşen ise bir kez daha açlık, sefalet, yoksulluk oluyor. Uzun 12 Eylül sürüleştirilmiş, köleleştirilmiş bir halk istiyor, ancak böyle ayakta kalabileceğini biliyor.  

Hayatını Türkiye’nin düzenini değiştirmeye adayan Avcıoğlu, 12 Eylül’den üç yıl sonra, 4 Kasım 1983’te yaşamını yitirmiş, Avcıoğlu’nun öldüğü gün Yalçın Küçük “Doğan öldü. Kendimi yalnız hissediyorum” diye yazmıştı. Ömrü boyunca tıpkı Avcıoğlu gibi devrimi, iktidarı, sosyalizmi arayan ve o gün böyle diyen Yalçın Küçük 6 Nisan 2026’da öldü ve şimdi hepimiz kendimizi yalnız hissediyoruz. 

Yalçın Hoca için çok şey söyleyecek, çok şey yazacağız elbette ama şununla yetinelim şimdilik: Yalnızlığımızın bir tesellisi var yine de; kendisinden öğrendiğimiz inat ve inanç. Tıpkı onun gibi biz de sosyalist Türkiye’de inat ediyoruz, sosyalist Türkiye’ye inanıyoruz. Ve biliyoruz ki “bir gün hepsini geri alacağız”, buradayız! 

/././

Merkez siyasetin bitmeyen çöküşü...-Turgay Develi- 

Sistem içerisinde yaşanan yönetim tıkanıklığı ve seçmenin çaresizliği anlaşılmadan, bugün dünyada yaşanan hiçbir olayın tam olarak kavranamayacağını düşünüyorum.

Türkiye’den bakınca Almanya'nın Münih şehrindeki belediye başkanlığı seçimi ilk anda ilgi çekmeyebilir; hatta Türkiye'de belediyelere yapılan operasyonlar, kayyum tartışmaları, savaş, enerji krizi, enflasyon gibi yangınlar dururken bu seçim hakkında yazmak saçını taramak olarak görülebilir. Oysa 22 Mart 2026’daki ikinci turla sona eren ve sosyal demokrat SPD'nin 42 yıldır yönettiği Münih'i kaybetmesiyle sona eren bu yarış, yalnız bir kentin yönetimini değil, merkez siyasetin dünya ölçeğinde yaşadığı aşınmayı bir kez daha berrak biçimde gösteriyor -  seçmen, farklı toplumsal projeler arasında tercih yapmıyor; birbirinin aynısı çerçevelerde, yönetmeye değil de “idare etmeye” talip seçenekler arasında gönülsüz bir seçim yapmaya itiliyor. Sistem içerisinde yaşanan yönetim tıkanıklığı ve seçmenin çaresizliği anlaşılmadan, bugün dünyada yaşanan hiçbir olayın tam olarak kavranamayacağını düşünüyorum.

Münih'in hikayesine kısaca değinecek olursak: İlk turda SPD’nin adayı Dieter Reiter birinci çıktı ama seçim arifesinde Reiter’in, şehrin meşhur futbol kulübü Bayern Münih’le olan ve bir siyasetçi için fazla "sıkı fıkı" olan ilişkisinin, kulüpte aldığı görevlerin ve bu görevlerden aldığı ücretin belediye meclisine bildirilmediğinin ortaya çıkması sonucunda patlayan skandalın etkisiyle yüzde 50’yi aşamadı ve seçim ikinci tura taşındı. Hemen arkasından şakkadanak, birinci turda üçüncü gelen Bavyera muhafazakâr partisi CSU, ikinci turda Yeşiller'e karşı SPD adayı Rieter'i destekleyeceğini ilan etti. Bu hamle, seçim matematiğinin ötesinde bir siyasi teşhistir. Muhafazakâr sağ, sosyal demokrat etiketi taşıyan yerleşik adayı “daha güvenli” buluyorsa, ortada sadece taktik bir tercih değil, sosyal demokrasinin nasıl merkezileştiğine dair ciddi bir işaret vardır.

Birinci ve ikinci turlar arasındaki bu noktada sosyal demokrat SPD seçmeni; konut krizinin, kiraların ve yaşam maliyetinin yakıcı olduğu bir kentte, bir tarafta sermaye vitrininin merkezi olan bir futbol kulübüyle bu kadar rahat bir şekilde içli dışlı olarak konumlanabilen, muhafazakarlıkta çığır açmış olan CSU'nun bile "uygun bulduğu" ve en hafif tabirle siyasi bir dinozor olan kendi adayları, diğer tarafta ise Yeşillerin adayı ile baş başa kaldı.

"Alternatif" olan Yeşiller, Münih’te uzun süredir SPD'nin koalisyon ortağı, dolayısıyla alternatifliği zaten şüphe götürüyor, dolayısıyla “başka bir toplumsal yön” duygusunu güçlü biçimde verebilen bir seçenek yok. Sağ, sosyal demokratı “kendine yakın” buluyor ve bunu saklamıyor. Kent yoksulluğunun, kira yükünün, ücret baskısının karşısında net bir kamucu duruş görmek isteyen seçmen SPD’ye yaslanamıyor; "alternatif" Yeşiller ise şehirli-liberal bir hatta sıkıştığı için, geniş halk kesimlerine güven veren, sınıfsal adaleti merkezine alan bir kamuculuğu kurabilmek adına tarihinde hiç ışık verebilmiş değil, niyetli de görünmüyor. Tam bu tabloda CSU’nun “SPD’yi destekleyin” çağrısı, SPD seçmeninin sıkışmışlığını daha da görünür kılıyor:

Bu fotoğraf, Münih’e özgü bir istisna değil; çağımızın merkez siyaset rutinidir. Merkez partiler, sorun çözmeyi değil, kriz yönetimini siyaset sayıyor. Siyaset, hayatı dönüştürme iddiasını kaybedince bir “makuliyet” rejimine dönüşüyor: gerilimi düşürmek, piyasaları yatıştırmak, büyük çıkarlarla çatışmamak, keskin kararları ertelemek, temel sorunları asla tartışmamak: Konut piyasası kimin için çalışıyor? Kiralar neden ücretlerden hızlı yükseliyor? Sağlık ve eğitim gerçekten kamusal hak mı, yoksa piyasanın kâr alanı mı? Enerji ve ulaşım neden hane bütçesini ezen bir düzene dönüştü? Göç ve güvenlik tartışmaları neden çoğu zaman yoksulları birbirine kırdıran bir dile hapsediliyor? Merkez siyaset bu sorulara cesur yanıtlar vermedikçe, seçmen ya sandıktan uzaklaşıyor ya da öfkesini sağ popülizme taşıyor.

Sağ popülizm “kavga” görüntüsü veriyor; fakat kavga çoğunlukla sermayeyle değil, göçmenle, yoksulla, "farklı olanla", yani kimlikle yapılıyor. Merkezin çürümesi, toplumu sağa taşıyan bir bant gibi çalışıyor. ABD'de Cumhuriyetçi ve Demokrat partilerin "aynı"lığından bıkan seçmenin Trump'a ve MAGA hareketine sarılıp bu delileri dünyanın başına sarması; İngiltere'de yılların Muhafazakar Parti hükümdarlığının yerle bir olması, yerine gelen İşçi Partisi'nin de popülaritesinin daha iki yıl dolmadan yerlerde gezinmesi, ilk seçimlerde alaşağı olacaklarına kesin gözüyle bakılması; Fransa'da son beş yıldır neredeyse iki haftada bir hükümet düşmesi, Almanya'da Muhafazakarların yirmi küsur yıl sonra iktidarı kaybetmesi, yerine gelen sosyal demokrat-yeşil-liberal koalisyonun ilk seçimin günü bile beklenemeden seçmen tarafından iktidardan kovalanması; tüm bu ülkelerde ve daha fazlasında aşırı sağın istikrarlı ve durdurulamaz bir şekilde yükselmesi... Bunların tamamı aynı kök sebebin sonuçlarıdır ve birbirlerinden bağımsız olarak okunduğunda tam olarak anlaşılamaz. Merkez, sorun çözme kapasitesine de, niyetine de sahip değil ve bu seçmeni seçeneksizleştiriyor.

Türkiye’de de benzer bir sarmalın içindeyiz. Bir yanda iktidarın otoriterleşmesi; diğer yanda muhalefetin “merkeze oynama” refleksi. Ne zaman tablo ağırlaşsa, “normale dönelim”, “piyasaya güven verelim”, “yatırımcıyı ürkütmeyelim” dili yeniden sahneye çıkıyor. Oysa halkın gündemi son derece somut: kira, gıda, fatura, iş güvencesi, eğitim, sağlık, adalet duygusunun aşınması. Bu somut dertlere kamucu bir programla yüklenmeyen her siyaset, zamanla yönetici sınıfların dilini ödünç alır. Seçmen de tıpkı Münih’teki SPD seçmeni gibi, istemediği seçenekler arasında sıkışır; farklı vaatler duyar ama benzer sınırlarla karşılaşır. SPD seçmeni ikinci turda partisini cezalandırdı ve (başka bir seçenek olmadığı için) Yeşiller adayını seçti, ancak bunun da sorunlarına çare olmayacağını hissediyor olmalılar...

Münih örneğinin en öğretici tarafı şudur: “Sosyal demokrat” bir adayın muhafazakâr sağ tarafından rahatça desteklenebilir hale gelmesi, kişisel nitelik tartışmasının ötesinde, bir modelin iflasını işaret ediyor. Sosyal demokrasi emeğin, kiracıların, ücretlilerin tarafı olmaktan çıkıp düzenin denge unsuruna dönüştüğünde “daha güvenilir” bulunur, seçmene ise kimlik siyasetiyle oyalanmak düşer.

Çıkış yolu daha iyi bir merkez aramak, daha kapsayıcı olmaya çalışmak vs. değildir. Çıkış, siyaseti kimlikten tamamen arındırıp yeniden halkın ihtiyaçlarına bağlamaktan geçer: Kamusal konut seferberliği, kiraların frenlenmesi, belediyelerde taşeron düzeninin kırılması, ücretlerin ve sosyal hakların güçlendirilmesi, enerji ve ulaşıma kamusal planlama, vergide adalet...

Kısacası “piyasa çözer” inancının yerine kamu yararını koyan, sermayeyle pazarlığa değil toplumla sözleşmeye dayanan bir hat; kimlik siyasetine dokunduğu anda herkesin kaybedeceğini bilen bir siyasi akıl; koltuğu işgal etmek için değil, hayatı değiştirmek için siyaset.

/././

Amerika’nın Çöküşü (I): Mr. Mercedes -Çağdaş Gökbel- 

Koca medya kuruluşları Amerikanın rüya ordusunu ve rüya yaşamını pazarlamaya devam ediyor. Oysa Mr. Mercedes marşa bastı ve motoru çalıştırdı. Palyaço maskesinin ardında çoluk çocuk demeden kahkahalar atarak üzerimize doğru geliyor. Egzozundan nükleer silahların alevlerini çıkartarak yaklaşıyor...

Soğuk savaşın propaganda fırtınası, yıllar süren küresel bir körlüğün insanlığa musallat olmasına neden oldu. Özgürlükleri tanımayan, bireyi kolektif bilince kurban eden komünist canavar miti, gerçek canavarın varlığını sinsice örttü. Bireyciliğin katıksız bir bencilliğe sürüklediği Amerikan rüyası, bir tür yamyamlık icat etti. Adına Amerikan halkı denen insan yığını, yamyamlığı insan doğasının bir gereği olarak kabul etmeye zorlandı. Bu deli gömleği sadece Amerikan halkına giydirilmedi, adına Amerikan kültürü denen ucube kültür, tüm Avrupa’yı kuşattı. Hamburgerin işgal ettiği topraklarda vicdan, felsefe ve aydınlanmanın son izleri de ortadan kalktı. Şimdi, herkes birbirine bakıp Avrupa halkı, İran hakkında ne biliyor diye soruyor. Kovboylar ve soykırımcı Epstein koalisyonu ne biliyorsa, yaşlı kıtanın esir alınmış halkları da o kadarını biliyor. İnatla mücadele eden devrimcileri bir yana koyarsak eğer, Atlantik cephesinde doğuya dair büyük bir kibir ve körlükle karşı karşıyayız. Bu öylesi büyük bir körlük ki, Avrupa’da yaşarken kendinizi Saramago romanlarındaki bir karakter gibi hissedebilirsiniz. Komşusuna, eşine, hatta çocuklarına yabancı bir yaratık icat ettiler. Bu yaratığın bilimsel adının homo sapiens olmadığı kesin.

Kuyruksuz maymunların bu en yücesi, en akıllısı ve bir evrim mucizesi olduğu iddia edilen insan artık kendi kendini imha etmeye doğru ilerliyor. Gazze soykırımıyla başladı, küresel yıkımın işaretleri. İnsan, doğa tarafından alt edilemeyen tür olmaktan çıkmak üzere. Hem de bunu kendi elleriyle başaracak. Bir fetiş nesnesi olarak Mercedes tam da burada devreye giriyor. Sarı Mercedes filmini izleyenler, insanın kendi yarattığı kültür ve ideoloji tarafından nasıl esir alındığına İlyas Salman’ın usta oyunculuğu eşliğinde tanıklık etmiştir. İnsanın kendi yarattığı metalar, onun dışında bağımsız bir ruh olarak ortaya çıkarken aynı zamanda konuşabilen canlılara dönüşürler ve bir şekilde can bulan balkız, bu zavallı insanı ele geçirir. Bu kişi artık kuklacının elindeki zavallı bir kukladır. Bu yüzden meta fetşizmini görmezden gelen tüm ideolojik çözümlemeler kocaman bir çöptür. Bu çöplüğün müptelası olanlar, askeri terör rejimine sınırsız bir güç atfetmektedir.

Gerçekte olan ise, bir ‘Sarı Mercedes’ yanılgısıdır. Görüntüyü bozan bu kırılma, Amerika’nın zayıf yönlerini görmemize engeldir. Çünkü o ulaşılması, arzu edilmesi gereken bir fetiş nesnesidir. Kah sizi kollarına almayı bekleyen kaslı bir erkek, kah bacaklarını onu arzulayan erkeğe açmış olan herkesin ulaşamadığı bir doruk noktasıdır o. Amerika, onunla yatmayı bekleyen bir arzu nesnesi, bir fırsatlar dünyasıdır. Çoğu kişi bu mitolojik çekim gücüne kapılır ve pek çoğunun sonu Hollywood filmlerinin aksine trajediyle sonuçlanır.

Bu düş uzun süredir sağından ve solundan bozulmaya başladı. Görüntünün kenarlarındaki kan lekeleri çoğaldıkça Amerikan rüyası, yerini Amerikan gerçekliğine bıraktı. Stephen King’in yazdığı Mr. Mercedes (Bay Mercedes), üçlemesi de projeksiyonu bu gerçeğe doğrultuyor. Sınıfsal gerilimleri törpülenmeye çalışsa da gönenç devletinin çöküşüyle, tahtını kaybeden beyaz adamın trajedisine tanıklık ederiz. Bu güzel kitabın bir de dizisi çekilmiş ve dizi bir biçimde kitabın içindeki anlatının kitlelere ulaşmasında önemli bir aracı rolünde.

Emekli bir cinayet masası dedektifi Bill Hodges’ın (Brendan Gleeson), yaşadığı ve görev yaptığı bölgeyi sarsan bir katliamı kişisel bir mücadeleye dönüştürmesiyle başlayan bir hikayeden söz ediyoruz. Aslında anlatılan Amerikan toplumunun çöküş hikayesidir. Irkçılık, pedofili ve cinayetler Amerikan rüyasının vazgeçilmez temasıdır. Bu ana temaların onlarca yıl boyunca dünya halklarından saklanması ve Amerika’nın bir özgürlük rüyası olarak pazarlanabilmesinin inanması güç bir gerçek olduğunu düşünüyorum. Evrimsel süreç içerisinde zekasıyla övünen bir canlı için hazin bir son. Diziyi merak edebilecek olanları düşünerek fazla ayrıntı vermeyeceğim. Ancak bu yazıyı tamamlayabilmek için her şeyin başladığı noktaya dönmemiz gerekiyor. Yani Mercedes’in marş bastığı o ilk ana. Nazilerin bu önemli sembolü, katil Brady Hartsfield (Harry Treadaway) tarafından yeni bir kitlesel ölüm silahına dönüştürülecektir. Bu yönüyle sembolizmin hedefi tam on ikiden vurduğunu söyleyebiliriz. İş fuarına katılabilmek için ayazın ortasında kuyrukta bekleyen yoksullar hedef seçilmiştir. Hartsfield, bir anti kahramandır; sınıf kininin toplumun duvarlarına çarpa çarpa nasıl yoksullara yöneldiğini tüm varlığıyla göstermektedir. Amerikan toplumunda maalesef bunun örneği çoktur. Yoksulun kini, yine yoksula yönelmektedir. Çünkü buradaki ana hedef, aslında yoksullar değildir. Toplumun kendisidir. Kendisi de o toplumun kurbanı olan katil, özünde bu hastalıklı toplumun köklerini dinamitlemek istemektedir. Basit terör ya da kör şiddet eylemi olarak görünen ya da öyle gösterilmek istenen eylemler, özünde dibine kadar insancıl ve felsefi derinlik içeren eylemlerdir. Bu diyalektiği kavramakta zorlananlar elbette bir katliamcıdan ‘muhteşem bir insan’ örneği yaratmaya çalıştığımızı iddia edebilir. Oysa ideolojik zırvalıkları bir kenara bırakıp aklı devreye aldığımızda, farlarını yoksulların üzerine doğrultmuş Hartsfield’in ne yapmak istediğini anlayabiliriz. O kendisini yok eden, çocukluğunu çalan toplumun acımasız bir düşmanıdır. Artık durdurulması mümkün olmayan bir amok koşucusudur. Mr. Mercedes kurbanlarına doğru ilerler, aralarında bebekli bir kadının da olduğu yoksul kalabalığı biçer geçer. Belki de hikaye burada başlamakta ve burada bitmektedir. Amerikan halkı esir alınmış bir halktır, milyarderler tarafından cahil bırakılmış, temel sağlık hizmetlerinden yararlanamayan zavallı bir esirdir.

Beyazların bu vahşi kast sistemindeki düşüşü oldukça dramatiktir. Beyazlar düştükçe, biriken sınıfsal öfkelerini siyah kölelere yöneltmişlerdir. Bu öfke, bugün Amerikan Nazizminin ve MAGA hareketinin itici gücüdür. İşte dünyayı felakete sürükleyen şey budur. Donald Trump’ın kişiliği ya da çılgınlıkları değildir insanlığı yok olmanın eşiğine getiren. Amerikan toplumunun ta kendisidir. Amerika, insanlığı tüketen ve yiyen bir Minotor’dur. Amerikan halkının içinden fışkıran bu şiddet fırtınaları da canavarın kendisini, yani toplumun tamamını yok etmeye dönüktür. İlkokullarında otomatik tüfekli adamlar görevlendiren, öğretmenlerine silah eğitimi aldıran bir çıldırmışlık halidir Amerika. İşte tüm bu gerçekler saklandığında, yenilmezlik miti devreye giriyor. Gerçekte olan ise Amerika gümbür gümbür çöküyor. İçeriden çöküyor, içeriden çöktüğü için kuduz köpek misali gözüne kestirdiği mazlum halkları ısırmaya çalışıyor. İran halkı son kurbanlardan biriydi. Ancak emperyalist canavarın dişleri bu sefer ısırdığı yerde kaldı. Dişi sökülen canavar, acı çığlıklar atıyor.

Koca medya kuruluşları tüm bu gerçeklere rağmen, Amerikanın rüya ordusunu ve rüya yaşamını pazarlamaya devam ediyor. Oysa Mr. Mercedes marşa bastı ve motoru çalıştırdı. Palyaço maskesinin ardında çoluk çocuk demeden kahkahalar atarak üzerimize doğru geliyor. Egzozundan nükleer silahların alevlerini çıkartarak yaklaşıyor...

İnsanlık kendi sonuna doğru adım adım ilerliyor. Ya ölmekte olan bu canavarın kalbine erdemin keskin kılıcı saplanacak ya da Mr. Mercedes böylesine ahmak bir türün yeryüzünde yaşama hakkının olmadığına hükmedecek ve bir seferde hepimizi biçecek. Amerikan toplumunun ve siyasi eğilimlerine bayılmasam da yetenekli bir yazar olarak gördüğüm Stephen King’in verdiği mesaj açıktır. İnsan, temelde yanlış şeyden korkmaktadır, ölümden korkmayın; çürüyerek yaşamaktan korkun! Sokağa çıkın, parklara, ıssız sandığınız alanlara doluşan insanlara bakın. Uyuşturucunun, dev camlı plazaların, yükselme hırsının esiri olmuş çürümüş zavallılara, kendi türünüzün haline bakın ve buna tanıklık edin! Çürüyerek yaşayanlar, sadece yaşadıklarını sanan zombilerdir. Zombi alegorisinin Amerikan kültüründe önemli bir yeri var. Çöküş serisinde belki konu bu yaşayan ölülere de gelir, kim bilir? İnsanlık yoluna çürüyerek ve kokuşarak devam edemeyeceğine göre. Bir noktada üzerimize hızla gelen bu dev savaş makinesinin altında can vermemek için birleşmek ve birbirimize kenetlenmek zorundayız.

/././

Tarihi TV dizilerinden öğrenmek!-Sinan Sönmez- 

Cumhuriyet yönetimi çöküş dönemini yaşayan imparatorluğun yarı-sömürgeleşmesinin ardından ekonomik bir enkaz devralmıştır. İmparatorluğun parıltılı döneminin ardından duraklama, gerileme ve sonuçta çöküş sürecine gözlerin kapatılması, birtakım önyargılı ve slogandan öteye gitmeyen sözcüklerin ortaya serpiştirilmesinin kıymeti yoktur.

Doğrusu haberi okuyunca hem şaşırdım hem güldüm ancak sığlığın, cehaletin ölçüsüzlüğünü düşününce konunun bir kenara bırakılamayacağını düşünerek bu hafta dünya ekonomisinin gidişatı üzerine not düşmeyi erteledim. Medyada yer aldığı üzere TRT ekranlarında 2021-2022 yılları arasında yayımlanmış olan “Tozkoparan İskender” başlıklı dizide “menzil taşı” olarak yer alan ahşap dekor İstanbul’daki yetkili koruma kurulu tarafından 26 Şubat 2025’te tarihi eser olarak tescillenip İstanbul İslam Eserleri Müzesi'ne kaldırılmış. Konuyu sanat tarihçisi gerçek uzmanlara bırakarak vurgulamak istediğim husus her boyutuyla tarihi gerçekler TV dizileriyle topluma farklı şekilde yansıtılıp yeni algılama, düşünce kalıpları oluşturmaya dönüşünce bu tür skandalların kaçınılmaz olmasıdır.

Tarihsel gerçeklerin tahrifatına ilişkin sürekli gündemde olan konu ise ideolojik, siyasi ve ekonomik gerçeklerin bir kenara bırakılması, yadsınması ve tahrif edilmesidir. Birçok örnek verebiliriz. Yakınlarda Memur-Sen Genel Başkanının “Anadolu 100 Yıllık narkozdan çıkıyor” sözleri, yakın geçmişte AKP’li bir kadın milletvekilinin birden dile getirdiği “100 yıllık reklam arası” söylemi, “100 yıllık baskı” döneminden söz edilerek 1923 öncesine özlem duyulması rastlantı değildir. Hedefe konulan Lozan ve 1923’te kurulan Cumhuriyet’tir. Kuşkusuz özellikle Lozan’ın ve Cumhuriyet’in hedeflenmesi yazının başlığını oluşturan tarihi gerçeklerin TV dizilerinden öğrenilmesiyle tam olarak örtüşmemektedir. 100 yıllık reklam arası, narkoz ve esaretten söz edenlerin motivasyonları farklılık gösterse de bir potada erimekte ve bütünleşmektedir.

1923 öncesini bütün bir kesit olarak ele alıp övgüler düzenler Osmanlı tarihine ilişkin çok sayıda değerli külliyatın en azından bir bölümünü bile okumamış olanlar, Türkiye’nin siyaset ve iktisat tarihi konusunda çok sayıda yapıtın en azından bir kısmını ellerine almayanlar, en azından üniversitelerde lisans programlarında okutulan iktisat ve/veya maliye tarihi ders kitaplarına eğilecek olurlarsa Osmanlı’dan kalan mirası görebilirler.

Çok sınırlı bir gözlemle yetinelim. Bu bağlamda ekonominin kan damarlarını oluşturan bankacılık sektörünün durumunu gözden geçirelim. Ekonomide para ve kredi politikasının varlığı ve etkinliği için bankacılık sisteminin belirli bir düzeye ulaşmış olması gereklidir. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında bankacılık sistemi henüz bu aşamaya ulaşmış değildir; ekonominin ihtiyaç duyduğu para ve kredi miktarını ayarlama yetkisi ve olanaklarına sahip bir kurum olan merkez bankası henüz kurulmamıştır. Bunun yanı sıra parasal ekonomiye geçilemediği gözlenmektedir.

* 1923 yılında özel yasayla kurulmuş 2 bankanın (İstanbul Emniyet Sandığı -1869- ve Ziraat Bankası -1888-) yanı sıra 16 ulusal özel banka ve 13 yabancı banka faaliyettedir. Yabancı bankalar arasında yer alan Osmanlı Bankası ve Selanik Bankası dışındakiler şube açmak yoluyla bankacılık faaliyetlerini sürdürmekteydiler.

* Çoğu yerel nitelikte milli bankalar faaliyettedir ancak bu yerel bankalar genellikle ticari kredi vermek amacıyla yerel tüccarlar tarafından kurulmuştur. Ulusal düzeyde ise İttihat ve Terakki’nin kurdurduğu Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası ticari krediyi örgütleme ve tahsis etme görevini üstlenmiştir.

Ziraat Bankası esas olarak tarımın ve tarıma dayalı sanayinin desteklenmiş olması nedeniyle bir ihtisas bankasıdır. Tarıma doğrudan kredi açan bir yabancı banka ise mevcut değildir. Bunun temel nedeni tarım sektörüne yatırımın verimsiz olarak değerlendirilmesidir. 320 şubeyle en büyük ve örgütlü kurum olan Ziraat Bankası’na her ne kadar bir kısım bankacılık faaliyetlerini yürütmesi konusunda yetki verilmiş olsa da banka söz konusu faaliyetleri verimli bir biçimde yerine getirememiş, finansal rantabilitesi yüksek alanları yabancı bankalara bırakmıştır. Cumhuriyet ilan edildiğinde Ziraat Bankası’nın güçlü bir finansal pozisyona sahip olmadığı gözlenmektedir.

Devlet Bankası rolüne, yabancı sermayeli Osmanlı Bankası sahiptir. Bankanın Osmanlı maliye tarihinde önemli bir yere sahip olması, bu bağlamda Düyun-u Umumiye idaresinin bankası pozisyonunda bulunması nedeniyle geçmişe dönersek banka 24 Mayıs 1856’da İngiltere Kralı’nın fermanı ile kurulan Bank-ı Osmani’ye (Ottoman Bank) uzanmaktadır. İngiliz-Fransız sermayesi ortaklığındaki Osmanlı Bankası ise 4 Şubat 1863 yılında kurulmuştur. Bankanın kuruluşunda belirlenen imtiyaz süresi 30 yıl idi. İmtiyaz süresi 1875’te 20 yıl, 1895’te 12 yıl eklenmesiyle 1925’e kadar uzatılmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyet rejimi kurulduğunda bankanın daha iki yıllık bir imtiyaz süresi vardır. 17 Şubat 1875 tarihli anlaşmayla Banka İdare Meclisi'nin Paris ve Londra tarafından yönetileceği belirlenmiştir.  Osmanlı Bankası’ndan başka hiçbir kurum banknot ihraç hakkına sahip değildir. Devlet de kağıt para emisyonuna başvuramamaktadır. Banka, devletin bütçesini denetlemek yetkisine sahip hazinedarıdır. Devlet, bütçenin ayrıntılı bir örneğini her sene bankaya iletmek, tüm varidatını, gerek içinde gerekse dışındaki tüm ödemeleri, hiçbir bankanın aracılığı olmaksızın Osmanlı Bankası aracılığıyla yapmak zorundadır.

Yukarıdaki özlü açıklamalar önce ticaret bankası olarak kurulan, kısa sürede devlet bankasına dönüşen Osmanlı Bankası’nın çok geniş yetkilerle donatıldığına işaret etmektedir. 1875 sözleşmesi hissedarlar kuruluna sunulurken, bankanın sahip olduğu ayrıcalıkların dünyada benzeri olmadığı belirtilmiştir. Burhan Ulutan’ın deyişiyle “Dünya tarihinde hiçbir zaman, değil yabancı bir müesseseye hatta milli teşekküllere dahi tanınmamış olan bu derece vasi salahiyet ve kudretle teçhiz edilen” bir banka kurulmuştur.1 

Banka, emisyon tekeline sahip olmanın yanı sıra devlet borçlanmasında aracılık görevini üstleniyor ve borç senetlerini doğrudan doğruya üzerine alıyordu. Bu olgular para politikasının daha çok yabancı finansal odaklar tarafından yönlendirildiğine işaret etmektedir. Banka Düyun-u Umumiye’nin temsilcisi olarak çalışmıştır, bu haliyle Düyun-u Umumiye’nin varlığını kısmen de olsa Osmanlı Bankası’na bağlamak doğru bir saptama olacaktır. Ayrıca Banka, Osmanlı topraklarındaki mali ve iktisadi girişimlerde hep ön planda yer almıştır. İngiliz sermayesiyle yapılan demiryolunda uygulanan “kilometre teminatı” usulü Osmanlı Bankası tarafından hükümete kabul ettirilmiştir. 1883’te faaliyete geçen Tütün Rejisi’nin kurucularından biri gene Osmanlı Bankası’dır. Ereğli Maden Kömürü, Balye, Karaaydın, Terkos, Liman, Gaz şirketlerinin kuruluşunda ve işletilmesinde Osmanlı Bankası yer almaktadır. Yukarıdaki özlü saptamalar, Osmanlı Bankası’nın, yabancı sermayeli bir ticaret bankası olmanın çok ötesinde, devlet bankası konumunda bulunması ve sahip olduğu geniş imtiyazlar ile Düyun-u Umumiye idaresinin temsilcisi gibi faaliyette bulunması nedeniyle Düyun-u Umumiye ile birlikte Osmanlı ekonomisi ve maliyesini yönlendiren temel kuruluş olduğunu açık seçik sergilemektedir.2

Colocotronis’in Paris Üniversitesi’nde 1934 yılında savunduğu doktora tezindeki yalın saptamasıyla “... Osmanlı Bankası’nın yanı sıra Türklerden gayrı her milletten olmak üzere, memleketin döviz kurları üzerinde spekülasyon etmekten ve Türkiye’de yerleşmiş kendi vatandaşlarını finanse etmekten başka bir şey düşünmeyen birçok büyük ve kudretli mali müesseseler bulunduğunu, fakat bu müesseselerin Türkiye’ye hiçbir hizmet ifa etmediklerini görecektik”.

Cumhuriyet yönetimi, çöküş dönemini yaşayan imparatorluğun yarı-sömürgeleşmesinin ardından ekonomik bir enkaz devralmıştır. İmparatorluğun parıltılı döneminin ardından duraklama, gerileme ve sonuçta çöküş sürecine gözlerin kapatılmasının, birtakım önyargılı ve slogandan öteye gitmeyen sözcüklerin ortaya serpiştirilmesinin kıymeti yoktur.

1 B.Ulutan (1957), Bankacılığın Tekamülü, Ankara, s.146.

2 A. Du Velay (1978), Türkiye Maliye Tarihi, Maliye Bakanlığı, Tetkik Kurulu Neşriyatı, no; 178, s. 74-77; 113-115.

/././

Değişen İSG yönetmeliği: İş sağlığı eğitimlerinde patronlara esneklik, işçilere ölüm tuzağı -Özkan Öztaş- 

Yönetmelikte yapılan değişiklikler patronlara esneklik sağlarken işçi sağlığını tehlikeye atıyor. İş Güvenliği Uzmanı Elif Doğan Çiftçi işçilerin güvencesizliğe itildiğine dikkat çekti.

İş Sağlığı ve Güvenliği Eğitim Yönetmeliği, patronlar açısından önemli esneklikler getirirken işçi sağlığını hiçe sayıyor.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından hazırlanan ve 2 Nisan 2026 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan yeni düzenlemeyle birlikte, yönetmelikteki yeni kararlar resmi olarak uygulamaya sokuldu.

Daha önce işe başlama eğitimi adı altında verilen, patronun veya tayin ettiği bir kişinin fabrikadaki riskleri anlattığı iki saatlik tanıtım eğitimleri artık iş güvenliği uzmanları tarafından verilebilecek. Bu durum, patronların kendi üzerlerindeki hayati bir sorumluluğu daha uzmanların üzerine yıkması anlamına geliyor. 

Bununla birlikte, işçinin işe başladığında alması gereken temel eğitimlerin süresi de patronların lehine esnetildi. Eski yönetmelikte bu eğitimlerin özel bir süre belirtilmeksizin en kısa sürede verilmesi gerektiği ifade edilirken, yeni düzenleme ile temel eğitimin üç ay içerisinde tamamlanabileceği ibaresi eklendi.

Bu üç aylık süre işçi sınıfı açısından büyük bir tehlike barındırıyor. 

İnşaat, maden veya elektrik gibi çok tehlikeli işkollarına giren bir işçi, sadece iki saatlik genel bir eğitimle aylar boyunca sahada çalıştırılabilecek. Türkiye'deki çalışma hayatının en büyük sorunlarından biri olan sürekli iş değiştirme sirkülasyonu düşünüldüğünde, patronlar kıdem ve ihbar tazminatı ödemeden işten çıkardıkları işçiler için bu üç aylık muafiyet sayesinde eğitim aldırma zorunluluğundan da tamamen kurtulmuş olacaklar.

Eğitim süreleri kısaltılıyor ve denetimsiz uzaktan eğitime geçiliyor

Değişiklikler yalnızca eğitimlerin ertelenmesiyle sınırlı kalmıyor, aynı zamanda niteliğini de düşürüyor. 

Daha önce az tehlikeli işyerlerinde sekiz, tehlikeli işyerlerinde on iki ve çok tehlikeli işyerlerinde on altı saat olan tekrar eğitimleri, yeni yönetmelikle tehlike sınıfına bakılmaksızın sekiz saate indirilmiş durumda. İşçilerin iş güvenliği eğitimlerini güncelleme süreleri böylece resmi olarak tırpanlandı. Ayrıca uzaktan eğitim uygulaması da istismara son derece açık bir biçimde genişletildi. 

Eski düzenlemede yalnızca ondan az çalışanı olan az tehlikeli sınıflarda veya çok tehlikeli sınıfların tekrar eğitimlerinde uygulanabilen online eğitimler, artık dördüncü başlık hariç temel eğitimlerin tamamında geçerli kılındı. Uzaktan eğitimin kontrolünün ve belgelendirmesinin zorluğu, sahada patronların işine yarayacak yeni bir denetimsizlik alanı yaratıyor.

İşçi sahayla eğitim arasındaki uçurumda yalnız bırakılıyor

Yeni yönetmelik değişikliklerini soL için değerlendiren İş Güvenliği Uzmanı Elif Doğan Çiftçi, Türkiye'de bu eğitimlerin hiçbir zaman amacına uygun uygulanmadığını vurguladı. Çiftçi "İş sağlığı ve güvenliği eğitimleri Türkiye’de maalesef hiçbir zaman doğru olarak uygulanmıyor. Patronlar eğitim sürelerini kayıp süre olarak gördükleri için genel olarak zaten eğitimler bir iki saat içerisinde tamamlanıyor. Dolayısıyla eğitim almadan, iş sağlığı ve güvenliği bilinci oluşturulmadan işe başlanıyor" dedi.

Çok iyi bir eğitimin dahi tek başına kurtarıcı olmadığını belirten Çiftçi, "Eğitimde sunulan konular, riskler, önlemler hiçbir sahada yok. İşçi eğitimi zaman kaybı olarak görüyor haklı olarak çünkü çalıştığı saha ile aldığı eğitim arasında uçurum var. Dolayısıyla bu, işçinin güvensizliğine neden oluyor. Diğer bütün faktörleri de birleştirdiğimizde işçiler kendilerini değersiz görüyor. Bu da onların birçok kaza riskini göze almalarına, hak mücadelesi verememelerine neden oluyor" diyerek tablonun ciddiyetini özetledi.

***

Haydutlar saldırdı, İran direndi: Tehditler savuran Trump ateşkes teklifine nasıl mecbur kaldı?-Aslı İnanmışık- 

İran'daki tüm medeniyeti "yok etmekle" tehdit eden Trump, önce ülkedeki liderlerin ölümünün ona kolay bir zafer getirmeyeceğini gördü sonra Hürmüz Boğazı'na sıkıştı. İranlıların direnişine çarpan ABD, son olarak hava filosuna aldığı darbeyle birlikte ateşkes masasına oturdu. soL, İran'a saldırıların bugüne nasıl geldiğini hatırlatıyor.

28 Şubat'ta ABD ve İsrail'in İran'a saldırılarıyla birlikte bölgede uzun süredir artan gerginlik açık bir cephe hattına dönüştü. 

Gerginlik yükseldiği sırada yani daha en başta bölge ülkelerine uyarı yapan İran, saldırılara destek olan, ABD'ye üslerini açan ülkelere misillemelere başladı. 

Bir yandan Körfez'deki ABD üslerini vuran İran, İsrail'i de yoğun füze atışlarıyla kademeli olarak hedef aldı.

Nükleer müzakereler sürerken İran'a saldıran, dünya kamuoyuna bu saldırıların sebebini anlatamayan ABD ve İsrail ise tam da bu yüzden başından beri net hedefler belirlemedi, belirleyemedi. Sis perdesi içinde bulduğu her yere saldıran haydutlar ilk günden itibaren yerleşim yerlerini, öğrencileri, altyapıyı ve nükleer santrali hedef aldılar. Özellikle ilk hafta hedef alınan siyasetçi, lider ve komutanlar nedeniyle rejimin değişeceği, muhaliflerin ülkeyi devireceği beklentisi kısa sürede boşa düştü. Savaşı genişletme adımları da tüm çabalarına rağmen gerçekleşmedi. 

Hizbullah'ın 2 Mart'ta İsrail'e attığı füzeye öfkelenen İsrail ise İran savaşını kendisi için bir olanağa çevirmek adına daha önce saldırıya hazırlandığı Lübnan'a yönelik hava ve kara saldırılarına başladı. Ancak burada da çok güçlü bir Hizbullah direnişiyle karşılaştı.

"Her şeyden önce iş adamıyım" diyerek meseleyi özetleyen ABD Başkanı Donald Trump ise saldırılar boyunca sürekli çelişkili açıklamalar yaptı. Sözüne güvenilmez isim, uluslararası hukuku tanımadığını övünerek dile getirdi, önüne gelene hakaret ve tehditler yağdırdı. 

Saldırıların gün gün hangi cephelerde nasıl sürdüğünü soL'da anlattık. Ancak bazı önemli gelişmelerin savaşın seyrini etkilediği ortada. Gelin 40. günde ateşkese uzanan sürecin kritik başlıklarını bir kez daha hatırlayalım.

İsrail'in hava savunması yetersiz kaldı, ABD kayıplarını gizleyemedi 

Gün geçtikçe İran'ın füze kapasitesinin azalacağı beklentisinin gerçek olmadığı anlaşıldı. İsrail'e ve Körfez ülkelerine misillemelerine devam eden İran, aksine kullandığı füzelerin gücünü son dönemde artırmaya başladı. Körfez ülkelerindeki üslerin, radar sistemlerinin hedef alınması ve ABD'nin gözünün kör edilmesiyle bağlantılı İsrail'e düşen füze sayısı arttı. 

Yıllardır sürekli övülen "Demir Kubbe"nin delinmesiyle hava savunma sistemi tartışma konusu oldu. İran'ın radar darbeleri İsrail'i korunaksız bıraktı. 

Trump neredeyse her açıklamasında İran'ın tüm donanma ve füze kabiliyetini "bitirdiklerini" söylese de buna rağmen ABD'nin bölgedeki kayıpları gizlenemedi. Bu sırada hem ABD basını hem de İsrail basını, İran'ın füze rampalarını nasıl hızla onardığını anlatan haberler yayınlamaya başladı. 

Bir taraftan da Trump, Hürmüz Boğazı'na sıkıştı. İran'ın saldırılardan önce açık olan Boğaz'ı ABD-İsrail müttefiklerine kapatmasıyla yüzlerce gemi Basra Körfezi'nde kaldı. Tüm dünyada enerji arzı etkilendi, petrol fiyatları ABD dahil yükseldi. 

İran, saldırılar sürerken, yerli imkanlarla ürettiği tank ve füzeleri başkent Tahran'da sergiledi.  Fotoğraf: Anadolu Ajansı

İran stratejik noktaları hedef aldı

İran, nükleer tesisleri ve altyapısının hedef alınmasına yanıt olarak hem Körfez ülkelerindeki stratejik noktaları füze ve İHA'larla vurdu, hem de İsrail'de askeri tedarik zincirinin önemli halklarından biri olan fabrika ve savunma sanayi bağlantılı tesisleri bombaladı. 

Bunlardan biri Lübnan'da da kullanılan fosfor bombasını üreten tesisti. ABD'nin tek tedarikçisi olan Dimona'daki kimya tesisi hasar aldı. Taktik İHA sistemleri üreten İsrail'in kritik savunma şirketi Aero Sol'un ise üretim tesisinin ağır hasar aldığı açıklandı.

ABD filosuna darbe

Geçtiğimiz hafta ise son darbe ABD filosuna vuruldu. Düşen, imha edilen ve hasar alan uçaklar ile pilotların durumu bir yana, saatler boyunca açıklama dahi yapmayan ABD için büyük bir prestij kaybı yaşandı. ABD'nin önüne kimsenin duramayacağı fikrinin üzeri de yeniden çizilmiş oldu. Bu skandal ancak büyük bir "kurtarma operasyonu" yalanıyla kapatılabilirdi fakat dünya kamuoyu anlatılan hikayeye inanmadı. "Kara operasyonu" yapılacağı iddiaları yerini "kurtarma" hezimetine bıraktı.

Öykünün arkasını kazıyınca ortaya çıkan "başarısız nükleer kaçırma girişimi" iddialarınıysa soL'da Ali Ufuk Arikan dillendirmişti.

Suudi Arabistan’daki Prens Sultan Üssü’ndeki misillemede ABD’nin hava savaşını yöneten kritik E-3 Sentry uçağı imha edildi.

ABD-İsrail'de çatlaklar büyüyor

Gelinen tablo ABD'deki iç krizleri yeniden gündeme getirdi. On binlerce kişinin "Krallara Hayır" diyerek sokağa çıktığı ülkede, Trump yönetimi çareyi görevden almalarda buldu.

Filistin, Lübnan ve İran’a bomba yağdırıp katliamlara imza atan İsrail'de de durum farklı değil. Tüm bu güç gösterisine karşın Netanyahu ve ekibi içerde ciddi bir krizle karşı karşıya. Asker ihtiyacı üzerinden ordu ile iktidar, İran ve Hizbullah füzeleri nedeniyle de halk arasındaki tansiyon yükselmiş durumda. Bu tabloya bir de son günlerdeki idam kararı tartışmaları eklendi. Ülkede savaşın maliyeti de kabardı.

Bu sıkışmalar saldırganları "geçici ateşkes"e ittirdi. 

Kazandığını söyleyemeyen, bölgeden çekilemeyen haydutlar şimdilik müzakere masasına oturmaya hazırlanıyor.

Cuma günü başlaması beklenen görüşmelerden önce Netanyahu, Lübnan'a saldırmaya devam edeceğini söyleyerek soykırım girişimlerine sürdüreceğini şimdiden duyurdu. Bundan sonrası biraz da İran'ın alacağı tutumla birlikte şekillenecek. Öte yandan daha önce yaptıkları gibi ABD-İsrail'in masayı terk etme ihtimali de var.

Kesin olan şey saldırılara direnip dün santraller önüne dikilen İran halkının teslim olmanın çok uzağında durduğu gerçeği. İsrail ve ABD tüm teknolojik ve askeri gücüne rağmen, halkın ördüğü bu duvarı aşabilecek gibi görünmüyor.

***

ABD’nin asker kurtarma yalanı ve gerçekler: Yankiler sağlam tuzağa düştü!-Ali Ufuk Arıkan- 

ABD birkaç gündür “biz geride kimseyi bırakmayız” öyküsü anlatarak F-15 pilotunu destansı bir operasyonla kurtardığını iddia ediyor. Büyük medya gücüyle sürekli efsaneler yazan ABD, gerçekleri de maharetle gizliyor. Peki, anlatılan son öykünün arkasını kazıyınca ortaya hangi gerçekler çıkıyor? Gelin yakından bakalım…

Hepimiz günlerdir ABD’nin İran’da düşürülen F-15 savaş uçağı pilotununun kurtarılma öyküsüne maruz kalıyoruz.

Operasyonun ne kadar "başarılı" olduğu yönündeki iddialar her yanı kaplamış durumda.

Savaşın başından bu yana devasa sosyal medya ağları ve büyük medya tekelleri eliyle kendi efsanelerini her yana yayan ABD’nin aksine İran, söz konusu operasyonun ABD için bir zafer değil, hezimet olduğunu söyleyip durdu.

Tabii ki İran cephesinden çıkan sözler fazla bir yankı bulmadı.

Peki, gerçekler neydi?

ABD sonuçta İran’ın içlerine kadar girip kendi askerini kurtarmamış mıydı, bu bir zafer sayılmaz mı?

Öyküyü sadece ABD cephesinden dinlediğinizde belki…

ABD'nin pilot yemi nasıl tuzağa dönüştü?

İran, söz konusu operasyonun “düşen uçağın pilotunu kurtarmakla hiçbir ilgisi olmadığını” daha en baştan beri söylüyor.

Buna göre ABD’nin asıl amacı uzun süredir konuşulan ama bir türlü cesaret edilemeyen adımı nihayet atmaktı.

Bu, İsfahan'daki İran nükleer tesislerinden birine sızmak ve saldırmaktı. İşler yolunda giderse de uranyumu kaçırmak…

Press TV’ye göre C-130 nakliye uçakları için önceki keşiflere dayanarak seçilen iniş alanı, bu nükleer sahalardan birine tehlikeli derecede yakın, terk edilmiş bir toprak pistti.

İran medyası, Amerikalıların, İran hava savunmasının operasyona katılan uçaklarla yüzleşemeyeceğini düşünerek büyük bir hesap hatası yaptığını vurguluyor.

Yine Press TV'nin haberine göre, çok sayıda ABD uçağı operasyon için konuşlandırıldığında İran Silahlı Kuvvetleri tam teyakkuz halinde onları bekliyordu. Aslında ABD özel kuvvetleri, tuzak kurduklarını düşünürken doğrudan İran güçleri tarafından kurulan bir tuzağa düştü.

Bu tuzak nasıl mı işledi?

Adım adım kapana geldiler

ABD özel kuvvetlerini taşıyan ilk C-130'un inişine başlangıçta sert bir tepki verilmedi.

Bundan dakikalar sonra, özel araçlar ve MH-6 Little Bird helikopterlerini taşıyan ikinci C-130 yaklaştığında, İran güçleri uçağı iniş yapamadan hedef alarak acil inişe zorladı.

Özel kuvvetler tuzağa düştüklerini anladığında, Beyaz Saray kritik bir karar alarak nükleer tesise sızma operasyonunu, İran ateşi altında kalan onlarca komandoyu kurtarmaya yönelik umutsuz bir hamleye dönüştürdü.

ABD'liler, güçlerini tahliye etmek için derhal daha küçük hava araçları gönderdi ve personeli o bölgeden ucu ucuna çıkarabildi.

Tahliye o kadar aceleyle yapıldı ki, bazı askerler canlarını kurtarmak için ekipmanlarını bıraktı; hatta Press TV'nin elindeki kanıtlara göre bir ABD subayının kimlik belgesi bölgede unutuldu.

Komandolar tahliye edildikten sonra, ABD jetleri İran güçlerinin terk edilmiş C-130'lara yaklaşmasını önlemek için 5 kilometrelik bir ateş hattı oluşturdu. Ayrıca kendi ekipmanlarının İran'ın eline geçmemesi için ağır bombardıman gerçekleştirdiler.

Yani ortada ABD adına koca bir hezimet var.

İranlı üst düzey bir kaynak, ortaya çıkan bu tabloya dair Press TV'ye şunları söylüyor: ABD'de ve dünyada insanlar şu soruyu soruyor: 'Sözde ne hava savunması ne de ordusu kalmış bir ülke, nasıl oluyor da bu kadar çok savaş uçağını düşürüp imha edebiliyor ve envanterine sürekli yeni parçalanmış uçak ve İHA görselleri ekliyor?'

Neden önemli?

En başta söylemiştik. ABD savaşın başından bu yana soykırımcı ortağı İsrail ile birlikte onlarca yalanı gerçek kılıfına yerleştirip tüm dünyaya servis etti, etmeye de devam ediyor.

Savaşın ilk günü bir ilkokulu ve çocukların voleybol oynadığı spor salonunu vurup toplamda 200'e yakın çocuğu öldüren, bunu da İran'ın üzerine yıkmaya çalışan bir yalan makinesiyle karşı karşıyayız.

Kontrol altında tuttukları devasa sosyal medya ağları ve holdingleriyle gerçekleri istedikleri gibi eğip bükebileceklerini zannediyorlar.

Tıpkı asker kurtarma operasyonunda olduğu gibi.

ABD açıkça kendi askerini nükleer tesis operasyonunda yem olarak kullanmak istemiş, buradan büyük bir zafer çıkarmayı ummuş gibi görünüyor.

Ancak bu yem İran tarafından ABD'ye kurulan tuzağın konusu olunca, işler hiç de istendiği gibi gitmedi.

Ortaya çıkan tek gerçek bu.

Operasyonu muhtemelen Beyaz Saray'da canlı yayında izleyen Trump ve ortakları o masadan canları hayli sıkkın ayrıldıkları sırada, belli ki "kimseyi geride bırakmayız" efsanesini medya üzerinden servis etmeye karar vermişler, ya tutarsa diye.

Tutmadığı, tutmayacağı ortada...

/././

soL


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Nisan 2026-

Yalçın Küçük’e gönderilen öğrenci…-Ali Rıza Aydın-  Yalçın Küçük’ün yaşamı sömürücülerin her türlü yanılsamalarına ve çürütmelerine karşı çı...