T-24 "Köşebaşı + Gündem" -8 Nisan 2026-

 


Savaşan üç tarafın da ortak üç yanı: demokratik erozyon, kibir, aşırı genişleme -Barçın Yinanç- 

ABD’nin kibirden ve stratejik aşırı genişlemeden muzdarip olduğu herkesin mâlumu. Yeni olan ABD’deki demokratik geriye gidiş. İsrail ve İran da tıpkı ABD gibi hem kibirden hem de demokratik erozyondan muzdarip. Savaşa giden süreçte bu üç ülkenin iç yapısında yaşanan değişimler de rol oynadı.


İran bir süper gücün ordusunu küçük düşüren darbeler vuruyor.  

ABD ve İsrail, haksız ve hukuksuz bir savaş başlattılar. Ve bu ilk de değil.

ABD’nin Irak’tan, Afganistan’dan hiç ders almadığı anlaşılıyor.


Geride kalan yıkımdan mağdur olanların arasında Türkiye de olduğu için Tahran’ın süpergüçler karşısındaki taktik başarıları kuşkusuz pek çok kişi sevindiriyor.

Taraflardan birine dair yapılan olumlu ya da olumsuz yorumlar, yorumu yapanın birini diğerine oranla desteklediği anlamına gelmez.

Benim tarafların mevcut durumundan çıkardığım en büyük ders, aslında üçünün de aynı üç faktörden etkilenmesi: demokratik geriye gidiş, kibir ve stratejik aşırı genişleme.

Üçüncü kavram, Paul Kennedy’nin “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü” kitabının uluslararası literatüre kazandırdığı bir kavram.

ABD’nin global politikalarındaki stratejik aşırı genişleme ve kibir boyutuna girmeye gerek yok. En ilgisiz insan bile bu konuda saatlerce konuşabilir.

Yeni olan, ABD’deki demokratik geriye gidiş.

ABD’de denge-denetleme mekanizmaları zayıfladı. Trump ve Savaş Bakanı'nı frenleyecek bir güç merkezi yok. Basın eskisi kadar güçlü değil. Demokratlar toparlanamadı, etkili bir muhalefet sergileyemiyor.

Savaş Bakanı Pete Hetsegth’in itiraz eden generalleri tasviye edip kendine yakın görüşte askerleri göreve getirmesi de otokrasilerden aşina olduğumuz meritokrasinin zayıflama sürecine işaret ediyor.

İsrail’de demokratik geriye gidiş

İsrail de benzer dertlerden muzdarip. Bir dönemler Türkiye ve İsrail, Orta Doğu’daki tek demokratik ülkeler olarak anılırdı. İsrail’de dinci milliyetçi radikal akımlar güçlendi, sağduyu sahibi demokrat kesimler güçten düştü. “Bu ülkede yaşamak istemiyorum” diyerek ülkeyi terk eden Netanyahu karşıtları, radikallerin sayıca daha da güçlenmesine neden oluyor. Sadece Filistinlilere uygulanacak ölüm cezası kararı alınmasının Meclis’te şampanya patlatarak kutlanmasını, fanatizmin yükseldiği yeni pik nokta kadar demokratik muhalefetin aczinin düştüğü yeni dip nokta olarak da okumak gerekir.

İsrail 7 Ekim’de kibrin de kurbanı oldu. Hamas’ı zapt-ı rapt altına aldığını sanarak, son on yılını İran’a odaklanarak geçirdi. Şimdi aynı kibir nedeniyle yapılan yanlış okuma, ABD-İsrail’i “savaşı birkaç günde bitiririz” özgüvenine götürdü.

İsrail stratejik aşırı genişlemeden de muzdarip. Güvenliğini, çevresindeki ülkeleri zayıf tutma stratejisi üzerinden kurgulamaya çalışıyor. Gazze, Lübnan, İran derken, askerî güç kullanımının sınırlarını da zorluyor. An itibarıyla kendini dev aynasında görse de, orta, hatta kısa vadede bu siyasetinin zararını görecek.

İran’da son 20 yılda siyasî elitlerde değişim

İran’a gelirsek... İran’ın kendine özgü “demokratik” işleyişinin erozyona uğraması kadar kibir ve stratejik aşırı genişlemeden de muzdarip olduğunun altını çizmek gerek.

İroniktir ama ABD, Irak’tan çekilince İran’a yer açtı. Tahran, savunma hattını ülke sınırlarının dışından çizmeye başladı. Irak’ta, Yemen’de etkisini artırdı. Hamas, Hizbullah’a destek verdi. Suriye’de Esad devrildiğinde rejim karşıtlarıyla savaşta çok sayıda kayıp verdi.

Bir dönem İranlı milletvekilleri, "4 başkentte iktidardayız" diye övünmeye başladılar. Meşhur Şii hilaliyle Körfez ülkelerini korkuttular.

Biz bu kadar perişanlık çekerken, niye tüm imkânlar vekâlet savaşlarına seferber ediliyor, diye sorgulayan halk ise sertçe baskılandı.

Kibir Devrim Muhafızları'nın içeride de elini yükseltmesine neden oldu.

İran’ın son 20 yılda içeride yaşadığı dönüşümle ilgili olarak Yeditepe Üniversitesi’nden Ezgi Uzun Teker’in Global İlişkiler Forumu’nun yeni İcra Komitesi Başkanı (e) Büyükelçi Timur Söylemez ile yaptığı söyleşiyi dinlemenizi tavsiye ederim.

Zaten ekonomik sistemde önemli bir aktör olan Devrim Muhafızları 2005-2007’den sonra ekonomide çok daha fazla ve kritik sektörde söz sahibi oldu. Yaptırımlar, gölge yöntemlerle ekonomik faaliyet alanındaki etkinliklerini de artırdı. Son 20 yılda Devrim Muhafızları bürokratik süreçlere de daha fazla müdahil olmaya; valiler, belediye başkanları, bakanlıklardaki üst düzey görevler gibi sivil pozisyonlara gelmeye başladı.

Vekâlet savaşlarını bırakıp içeride halkın refahını öncelemek isteyen, diplomasiyi ön plana çıkartıp belki de savaşın önünü alabilecek ılımlı isimlere ise alan açılmadı; tasfiye edildiler. Etkisiz kalacağı bilinen güçsüz adayların önü açıldı.

Batılı anlamda bir demokrasi olmasa da kendi içindeki farklı katmanlar ve güç merkezleri arasındaki rekabet-çekişme sınırlı da olsa sertlik yanlıları için bir frenleme mekanizması görevi görüyordu.

İran’ın nükleer programıyla ilgili süreçleri son dönemlerde ABD’nin sabote ettiğine şahit olduk. Hatta Trump, Obama’nın vardığı uzlaşmadan çekildi. İki kere müzakereler sürerken, İran’ı bombaladı. Ancak geçmişte de Devrim Muhafızları bu görüşmeleri pek çok kez sabote etti. Çünkü bir taraftan da eğer uzlaşma olur, yaptırımlar kalkarsa, hem ekonomik ayrıcalıklarından olacaklar hem de ülkenin normalleşmesi onların geri plana düşmesine yol açacaktı.

Türkiye’de kibir ve stratejik genişleme eğilimi durdu mu?

Bu üç ülkenin muzdarip olduğu üç faktörün izlerini Türkiye’de de görebiliriz. Bir dönem iktidarın içine düştüğü kibir, Avrupa’dan Orta Doğu’ya, Rusya da dâhil, pek çok ülkeyle sorun yaşanmasına neden oldu. Mavi Vatan kavramının sınırlarının aşırı geniş tutulması, bir dönem her sorunu askerî güç tehdidiyle çözme hevesi, Suriye’den Somali’ye sivil ve askerî yeteneklerin ve kapasitenin zorlanması, ülkeyi stratejik aşırı genişlemenin duvarına dayandırmıştı.

Son dönemlerde izlenen siyasete bakarak, bu iki faktörle bağlantılı olarak frene basıldı diyebiliriz.

Demokratik erozyonda ise frene basmak nerede, gidişat tam gaz.

Eskiden Türkiye-İran karşılaştırması yapılırken, Türkiye’ye de şeriat rejiminin gelebileceği endişesi dile getirilirdi. Küçük bir azınlık dışında AK Parti’ye oy verenlerin de şeriat isteyeceğini düşünmüyorum.

Asıl ürkütücü benzerliği, dertleri ülkenin daha iyi yönetilmesi olan etkin rakiplerin tasfiye edilip sadece cılız muhalefete yaşam hakkı tanınmasında görüyorum.

Bu çerçevede, kaçırdıysanız, Cansu Çamlıbel’in “Türkiye hâlâ 'seçimli otoriter' mi” başlıklı yazını hararetle tavsiye ediyorum. https://t24.com.tr/yazarlar/cansu-camlibel/turkiye-hala-secimli-otoriter-mi,54550

/././

MHP’de ne oluyor, Ulvi Yönter’in istifasıne anlama geliyor?-Candan Yıldız- 

Yönter’in yargı koridorlarında geçen isminin artık MHP tarafından taşınamadığı, parti içinde güçlenmesinin de rahatsızlık yarattığı iddia ediliyor.

Siyasi bir cinayet olarak tarihe geçen eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmesi sonrası Ateş ailesinin işaret ettiği isimlerden biriydi İzzet Ulvi Yönter. Adı Devlet Bahçeli sonrası genel başkanlık için de geçen bir ismin partideki görevinden (Genel Başkan Yardımcılığı) istifası sıradan bir istifa olmasa gerek.

Sıradan bir istifa olsaydı İstanbul il ve ilçe teşkilatlarının hepsi tasfiye edilmezdi. Çünkü İzzet Ulvi Yönter’in İstanbul’da etkili olduğu konuşuluyordu.

Konuştuğum kimi isimler, Yönter’in yargı koridorlarında geçen isminin artık MHP tarafından taşınamadığını, parti içinde güçlenmesinin de rahatsızlık yarattığını savundu. Yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in Bahçeli ile basına kapalı görüşmesinde bu konunun gündeme gelmiş olabileceği yorumlar arasında. Yönter’in istifası öncesiydi bu görüşme…

“MHP’ye sızan ajan” ifadesini kullanarak parti içindeki taraflaşmayı da açık eden Yönter’in parti içinde gücünün kırıldığı yorumları yapılırken MHP’nin kurucusu Alparslan Türkeş’in oğlu Kutalmış Türkeş’in Yönter hakkındaki sosyal medya paylaşımı arka planda neler yaşandığını açıklar nitelikte:

“Yeni dostu Sedat Peker’in yanında Dubai’de güzel bir tatil yapar, gücünü kuvvetini toplar, yıllardır bize küfreden adamlarıyla beraber keramet kendilerinde olduğu için kendi adına bir parti kurar, Bahçeli’nin konuşmasına haince soktuğu uyuşturucu mafyasını da yanına alır…”

MHP liderinin metinlerini yazan Ulvi Yönter’le ilgili söz konusu bu iddia 15 Temmuz darbe girişimi sonrası palazlandığı konuşulan suç örgütü lideri Ayhan Bora Kaplan’ın avukatının Whatsapp yazışmalarıyla ilgili. Bu iddialarla ilgili yeni iddianame yazıldı. Yargılama başladı.

Yönter’e yakın olduğu konuşulan İstanbul teşkilatının görevden alınmasından sonra il başkanı olarak atanan eski Silivri Belediye Başkanı Volkan Yılmaz’ın doğrudan Bahçeli’ye bağlı olduğu, bunun da parti içinde yeni bir ekipleşmeye izin verilmek istenmediği yönünde yorumlandığını belirteyim.

Sinan Ateş’in yakın arkadaşı ve eski Bursa Ülkü Ocakları Başkanı Cahit Özdemir'le yaptığım söyleşiyi de hatırlatmak isterim Ulvi Yönter'in istifası bağlamında.

O söyleşide Özdemir şunları söylemişti:

"Camia içerisinde herkes bilir ki İzzet Ulvi Yönter, Bahçeli sonrası için hazırlık yapıyor. Yani şöyle söyleyeyim, bu durum Semih Yalçın'ın oğlunun vefat ettiği döneme kadar gidiyor. O dönemlerde parti içerisinde bir kutuplaşma vardı; Semih Yalçın, İzzet Ulvi Yönter ve Olcay Kılavuz (Eski MHP Milletvekili) bir ekipti… İsmet Büyükataman’a karşı bir cephe almıştı bu ekip. Hatta Semih Yalçın, oğlunun vefatıyla ilgili herkese teşekkür etmişti gazete ilanında. Orada adını geçirmediği tek kişi İsmet Büyükataman’dı. Biliyorsunuz Devlet Bey hastalandı bir dönem. Hastanedeyken, bütün herkes, teşkilat mensupları buna üzülürken, Devlet Bey’in iyileşmesini beklerken, İzzet Ulvi Yönter delege avına çıktı. Hatta Eskişehir’de kendisini koskocaman bir pankartla genel başkan gibi karşılattı. Pankartta ‘Hoş geldiniz Genel Başkanımız’ yazıyordu. Herkes Devlet Bey’in, iyileştikten sonra, Semih Yalçın ve İzzet Ulvi Yönter’i partiden göndereceğini konuşuyordu ama göndermedi."

Ulvi Yönter, MHP’den gönderilmedi ama genel başkan yardımcılığı görevinden istifa etmesini “siyasi ömrünü tamamladı” diye yorumlayanlar yok değil.

Cumhur İttifakı'nın ortağı MHP'de, Bahçeli sonrası liderlik tartışmasının tabu bir konu olduğu söylentisi eğer doğru ise parti içinde önemli bir klik olduğu iddia edilen Yönter ekibinin istifası, partide yeni klikleşmelere izin verilmeyeceği olarak da okunabilir.

Tabii, evdeki hesap siyasete uyarsa...

/././

Bir tek ak sayfaya sığar ömrümüz…-Fikret İldiz- 

Avukatlar yaşamın, mücadelenin ve çağının tanığıdır.

Avukatlar, memleketimizin kara bahtlı insanlarıdır. Söylenecek sözleri vardır.

Hukuk devletinin savunulmadığı zaman ve mekanlarda insan hakları yoktur.

Devletler otoritelerini sürdürmek amacıyla ceza kanunlarına sığınır, yargıyı kullanırlar. Devlete karşı suçları çoğaltırlar. Yargı, demokrasi ve hukuk; kendi düzenlerine hizmet etsin isterler.

Ceza kanunlarının siyasal iktidar yanlısı yazıcıları ile kanun yapıcıları; hukuk devletine uygun olduğunu iddia ederek yaptıkları “kanun” değişikliklerinin alkışlanmasını isterler. Cezaevi inşaatları armasından anlaşıldı ve cezaevleri sürekli kanayan yara oldu. Bir adım daha attılar ve artık cezaevlerinde “duruşma salonları” kuruyorlar! Çok yakında adliyeleri cezaevlerinde kurarlarsa şaşırmayın.

Mutlaka bir ceza davasının sanığı olmak veya yargılanmak şart değildir.

Bir ceza davası bile insanları etkiler.

Önce insanları sonra toplumu sarstılar. Sarsılmışlara düşman gözüyle baktılar.

Adil bir toplum ve özgürlükler için sürekli mücadele şarttır.

Parlamento dışı muhalefetin gücünü ortaya çıkartmaktır asıl mesele.

Haksızlığa karşı öfkelenmenin, adalet ve hakkaniyet adına sorgulamanın bir anlamı vardır. İnsanlar ceza davalarında düşmanlığı körükleyenlerin dinleyicisi ve muhatabı olmaktan çok yorgun düştüler. Cezalandırmakla tehdit eden ve kendi yurttaşlarına tuzak kuranlara karşı gözyaşlarına karışmış şikayetlerinden vazgeçmediler ve yargıya güvenlerini silip attılar.

Mücadeleyi sürekli kılan bir yaşam; özgürlük ve insan hakları mücadelesidir.

Sarsılmışların dayanışması mümkündür. Ülkenin siyasi otoritesinin meşruluğunu sorgulayan muhalifler (dissident) otoritenin çizdiği sınırlar içinde kalarak hukuk, özgürlük, adil bir toplum ve adalet yerine; sınırlandırmaların dışında muhalefet yaratan, insan haklarını koruyan ve sorgulayanlar olmalıyız.[i] 

Avukatlar yaşamın, mücadelenin ve çağının tanığıdır.

Avukatlar, insanlara söz söylemeye geldiler. Avukatlar söz söylediklerinde ne bir endişe ne korku duyarlar. Avukatlar gelecektir. Binlerce ama tek yürektir, kendi türküleri vardır. Hep birlikte söylerler!

Bazen kendi seslerini duymazlar. Hayat onlar için insan hakları mücadelesidir. Haklarını ve adalet talep eden halkın sesidirler. Adalet arayışını insan hakkı mücadelesi olarak görürler.

Bazen ölümün kıyısından seslenirler.

"F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevleri" sorununa 5 Nisan 2006 tarihinde ölüm orucuna yatan İstanbul Barosuna kayıtlı avukat Behiç Aşçı kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmıştı. Cezaevlerinde "yalnızlaştırılan" ya da "izole" edilerek yok edilmeye çalışılan tutuklu ve hükümlülerin "insan olduğunu" ve hakları bulunduğunu "ölmeye yatarak" anlatmak isteyen avukat; bu "savunma" yoluyla mücadeleyi sürdürdüğüne inanıyordu.

Ölümün kıyısından seslenmişti…

Güncel Hukuk Dergisi'nin Kasım 2006 sayısında yayınlanan "Kendi sesimi duyamıyorum" başlıklı söyleşide Behiç Aşçı sesini herkese duymuştu.

"Ben hemen ölüm orucu kararı almadım zaten, altı yıl bekledim. Bugüne kadar avukat olarak bütün yolları denedim, uğraştım, koşturdum. Sonuçta bir çözüm yolu göremediğim için ölüm orucuna karar verdim. (…) Bizim hedefimiz illa ölüm orucu yapmak değil, tecridi ortadan kaldırmak. (…) Bir amacı bir hedefi var; bir zemin yaratma hedefi. Nedir bu zemin; tecrit konusunda insanların dikkatini çekmek, ona karşı mücadele etmek için harekete geçirmek ve sorunun çözümü konusunda siyasi iktidara adım attırmak."

Avukat Behiç Aşçı, hükümlü ve cezaevinde… Yaşayarak mücadelesini sürdürüyor.

"Adalete erişmek için ölmek” ne demektir!

Yaşamın kıyısından ölüme giden Avukat Ebru Timtik…

Av. Ebru Timtik, yargılanırken bile; yargılamayı unutmamıştı.[ii]

Yargılandığı mahkemede yarınlara kalmış sözlerini söyleyen avukat Ebru Timtik:

Ben tarihe en azından kendi küçük yaşamımıza adımın tertemiz geçmesini isterim. Umuyorum ki öyle olur. (…) Biz, Marksist, Leninist’iz biz devrimciyiz, sosyalistiz, öyle büyük anlı şanlı isimlere gerek yok. Tarihte bir tek ak sayfaya sığar ömrümüz.”(…) “Madem bizi yargılama iddiasındasınız, bizim halkımızın değerleriyle yaşadığımızı, her türlü maddi ve manevi varlığımızı onlar için harcadığımızı, harcayacağımızı ve kullanacağımızı bilmelisiniz. Bizi hakkı yenenler vekil ettiler kendileri.

(…) Siyasi suç ve siyasi suçlu kavramı izafi bir kavram. Her türden siyasi yargılama mutlaka yargılayanı mahkûm eder.”

Avukat Ebru Timtik bir tek sayfaya sığan ömründe yaşadı, söyledi ve ölümün kıyısından uzaklara gitti.

Söylenmiş sözleri unutmamak sorumluluktur.

Av. Ebru Timtik’i yarınlara kalmış sözlerini Halil Cibran’ın “Ustanın Sesi” adlı eserindeki[iii] şiiriyle analım, yaşıyormuşçasına… “Bir söz söylemeye geldim ve onu şimdi söyleyeceğim. Ama eğer ölüm engellerse beni, o söylenecektir Yarın tarafından, çünkü Yarın Sonsuzluk'un kitabında hiçbir sır barındırmaz.

Yaşamaya geldim, Sevgi'nin görkeminde ve Güzel'in ışıltısında onlar ki yansımalarıdırlar Tanrı'nın.

Buradayım, yaşıyorum ve sürgün edilemem yaşam alanından çünkü canlıdır sözüm ve ölünce de yaşatacaktır beni.

Herkesin yanında ve herkesin uğruna ölmeye geldim ve bugün benim tek başıma yaptıklarım Yarın yankılanacaktır yığınlardan.

Şimdi neler söylüyorsam tek yürekten Yarın söylenecektir binlerce yürek tarafından.”

Avukatlar tek yürek sahibidirler.

Birlikte türkü söyleyenlerdir.

Söyleyecek sözleri olanlardır.

[i] Şan, Emre. Patocka ve Sarsılmışların Dayanışması, Yaralanabilirdik, Cogito Sayı 87. Sf. 98.Yaz 2017 YKY.
[ii] İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi 2013/126 esas 25.12.2013 tarihli duruşma çözümleri sayfa 34 ve 35.
[iii] Halil Cibran’ın Ustanın Sesi Destek yayınları. 2017 / Çeviri Aytunç Altındağ

/././


Siyasallaşarak hukuktan kopan bir yargı -Mehmet Y.Yılmaz- 

Türkiye’de siyasallaşma o dereceye vardı ki artık AYM’nin haklarınızın ihlal edilmesi ile ilgili kararlarını da uygulamıyorlar. Anayasa, AYM kararlarının “yargı organlarını, idareyi, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağını” yazıyor ama mahkemeler bazen uyuyor, bazen uymuyor. AYM ve AİHM kararlarının “adamına göre uygulandığı” bir ülke haline geldik.

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Eylül 2012 ile Aralık 2025 arası dönemde esastan incelediği 84 bin 442 başvurunun, 82 bin 753’ünde hak ihlali yapıldığı tespit edildi.

Feci bir istatistik bu: Her 100 dosyadan 98’inde mahkemeler, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının haklarını ihlal etmiş!

Anayasa Mahkemesi’ni bireysel başvuru yapabilmek için bütün yargı yollarının tüketilmesi gerekiyor.

Yani önce ilk derece mahkemesinde yargılanacaksınız. Bu karara itirazınızı istinafa yapacaksınız. Yargıtay aşamasını da tamamlayacaksınız ki AYM’ye bireysel başvuru hakkına sahip olabilin.

Türkiye’deki yargı süreçlerini dikkate alırsanız bir vatandaşın makul bir süre içinde adil yargılanma hakkına sahip olabilmesi 10 yılın üzerinde mümkün olabiliyor. İyimser bir hesapla 14 – 15 yıldan söz ediyorum.

Türkiye’de yargının nasıl bir çıkmazın içinde debelendiğini gösteren basit bir istatistik bu.

Her istatistik gibi soğuk bir rakamdan ibaret.

Ama aynı zamanda bu tablo 82 bin 753 insanın, aileleri ve yakınlarıyla birlikte yaşadıkları bir dram anlamına da geliyor.

Bunun en temel nedeni, ilk derece mahkemelerinden başlayarak yargıçlarımızın AYM ve AİHM kararlarını içlerine sindirememiş olmalarıdır.

Siyasallaşarak hukuktan kopmuş bir yargının varlığının kanıtıdır.

Siyasallaşma o dereceye vardı ki artık AYM’nin haklarınızın ihlal edilmesi ile ilgili kararlarını da uygulamıyorlar.

Anayasa Mahkemesi (AYM), Gezi hükümlüsü Tayfun Kahraman için geçen hafta ikinci kez "hak ihlali" kararı verdi.

AYM’nin bundan önce verdiği hak ihlali kararına İstanbul’daki bir ağır ceza mahkemesi uymamıştı.

Bakalım bu kez uyulacak mı?

Hatırlarsınız, aynı mahkeme Hatay’dan milletvekili seçilen Can Atalay hakkında verilen ihlal kararını da tanımamıştı.

Anayasa, AYM kararlarının “yargı organlarını, idareyi, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağını” yazıyor ama mahkemeler bazen uyuyor, bazen uymuyor.

AYM ve AİHM kararlarının “adamına göre uygulandığı” bir ülke haline geldik.

Adliyelere gözleri bağlı Themis heykeli koymak belki dekorasyonu tamamlıyor ama belli ki bazı hakimler bunun ne anlama geldiğinin farkında değiller.

 * * *

Uyuşturucu ile mücadele yöntemi bu değil

Uyuşturucu ile mücadele kuşkusuz ki çok önemli ancak “kamuoyunca bilinen şahıslara yönelik” operasyonların sonuç yarattığı ve uyuşturucu ticaretinin önlendiği de görülmüş değil. Bu soruşturmada kaç kilo uyuşturucu elde edildi, hangi uyuşturucu tüccarına ulaşıldı; bunları bile bilmiyoruz.

İstanbul’da bir tür cadı avına dönüşen “kamuoyunca bilinen şahıslara yönelik” soruşturmada dün sabah yine bir dizi gözaltı yapıldı.

Bazı oyuncular ve şarkıcılar bu vesileyle peşinen suçlu gibi teşhir edildiler.

Savcılıktan yapılan açıklama söz konusu kişilerin “kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak, uyuşturucu veya uyarıcı madde temin etmek” suçlamasıyla gözaltına alındıkları belirtiliyor.

Bu kişilerin kaçının gerçekten uyuşturucu ya da uyarıcı madde kullandığını şu anda bilmiyoruz.

İfadelerden sonra test için örnekler alınacak ve durum belli olacak.

Bugüne kadar bu soruşturma kapsamında gözaltına alınan kaç kişinin test sonuçlarının negatif çıktığını bilemiyoruz.

Medyamız gözaltına alınanların isimlerini yazmak konusunda çok istekli ama test sonuçlarını yayınlamak konusunda o kadar arzulu değil.

Ya da savcılık isimleri saklamak konusunda titiz değil, test sonuçlarını saklamak konusunda titiz de diyebiliriz.

“Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak, satın almak, temin etmek” suçu ile “uyuşturucu madde ticareti yapmak” farklı suçlar.

Dün gözaltına alınan kişiler hakkında toplanacak deliller ile kamu davası açmak için yeterli bir şüphe olduğu tespit edilirse, savcılık dava açmayacak.

Beş yıl süreyle kamu davası açılması ertelenecek ve bu beş yıl içinde aynı suç işlenmezse dava hiç açılmayacak.

Kanunun bu yolu tercih etmesinin nedeni, uyuşturucu ya da uyarıcı kullanan bu kişilere, bu illetten kurtulabilmeleri için bir fırsat vermek.

Ancak bu kişilerin isimlerinin daha soruşturmanın ilk günü, savcılık açıklamasıyla alenileştirilmesi peşin bir cezalandırma anlamına geliyor.

Üstelik bu kişiler içinde haklarındaki ihbar asılsız çıkabilecek olanlar da var.

Uyuşturucu ile mücadele kuşkusuz ki çok önemli.

Ancak uyuşturucu ile mücadelede bu tür operasyonların sonuç yarattığı ve uyuşturucu ticaretinin önlendiği de sadece bizde değil, dünyada da görülmüş değil.

Aylardır devam eden bu soruşturmada kaç kilo uyuşturucu elde edildi, torbacılar takip edilerek hangi uyuşturucu tüccarına ulaşıldı; bunları bilmiyoruz.

Bildiğimiz soruşturmanın “kamuoyunca tanınan kişilere yönelik olarak” sürdürüldüğü ki savcılık açıklamasında da zaten bu ifade var.

Uyuşturucu kullananların izlenerek torbacılarının tespit edilmesi, torbacıların takip edilerek ara tedarikçilere ve oradan da büyük mafya patronlarına ulaşmak gerekirken bu yolun tercih edilmesi bunun daha çok reklam amacıyla yapıldığını düşündürtüyor.

/././

Yağcılığın da bir sanat olduğunu bilmiyor -Mehmet Y.Yılmaz- 

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin, “O gün Abdülhamid Han’dı İslam ümmetinin başı, bugün de Cumhurbaşkanımız” sözleriyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, Sultan II. Abdülhamit’e benzetmesi hiç doğru olmamış. Gerçi Cumhurbaşkanı da Abdülhamit Han’ı sever, çalışma odasında bir resminin asılı olduğunu biliyoruz ama benzetme yine de olmamış.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi“Geçmişte Abdülhamid Han neyse bugün de Cumhurbaşkanımız aynı şey. Hiç değişiklik yok. Böyle bir insanın değerini bilmemiz lazım. 100 yılda bir geliyor. O gün Abdülhamid Han’dı İslam ümmetinin başı, bugün de Cumhurbaşkanımız” dedi.

İlk önce şunu söyleyeyim ki Bakan Çiftçi doğru yolda ama kendisini biraz geliştirmesi gerekiyor.

Çünkü yağcılık hassas bir meslek.

Kendini gösterebilmek için üst makamlara yağcılık yapmak bizim gibi Doğulu toplumlarda beklenen bir şeydir ama bunu herkesin gözünün içine sokarcasına yapmamak gerekir.

O tür bir yağcılığın değeri yoktur, kendisine yağ yakılan da bunu bilir.

Bir de böyle tarihi kişiliklerle paralellikler, benzerlikler kurarak yağ çekeceksen, tarihi de bir parça öğrenmek gerekir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, Sultan II. Abdülhamit’e benzetmek hiç doğru olmamış.

Gerçi Cumhurbaşkanı da Abdülhamit Han’ı sever, çalışma odasında bir resminin asılı olduğunu biliyoruz ama benzetme yine de olmamış.

Sultan II. Abdülhamid’in 33 yıllık saltanatında Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği topraklar şunlar:

Tunus, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan, Teselya. Bosna Hersek’e iç işlerinde bağımsızlık (Avusturya Macaristan yönetiminde), Girit ve Ermenistan’da ayrılmalarıyla sonuçlanacak ıslahat sözü. Rusya’ya 300 milyon Rublesi nakit, geri kalanı Kars, Ardahan, Artvin, Batum, Doğubayazıt, Eleşkirt ile ödenmek üzere 2 milyar 410 milyon Ruble savaş tazminatı.

Yakup Dede’min memleketi Manastır, Üsküp filan da o arada kaynayıp, giden topraklardan.

Bu da yetmedi, “Yeşilköy’e kadar gelen Rus ordularının anısına”, bir de Ayastefanos Anıtı dikildi. Yıktırmak da 1914’te İttihatçı Enver Paşa’ya nasip oldu.

II. Abdülhamid’in döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği toprakların yüzölçümü 1 milyon 592 bin 806 kilometre kare tutuyor.

Bugünkü Türkiye’nin aşağı yukarı iki misli büyüklüğünde bir toprağa tekabül ediyor.

Ve bunlar tarih kitaplarında yazılı. II. Abdülhamid’in ardından uydurulmuş değil.

Bu toprakların kaybı ile ilgili anlaşmaların birer kopyası da hâlâ arşivlerde duruyor olmalı.

Osmanlı’nın onun döneminde bir kör kurşun atmadan teslim ettiği topraklar bugünkü Türkiye kadar.

Ve hayır, bu nedenle II. Abdülhamid’i eleştiriyor da değilim.

Abdülhamid’i, kendi yaşadığı dönemin koşullarından bağımsız olarak değerlendirmek elbette mümkün değildir.

Osmanlı İmparatorluğu o kadar acze düşmüş ve üflesen yıkılacak haldeydi ki o yıllarda Abdülhamid değil, Fatih Sultan Mehmet tahtta olsaydı da sonuç farklı olmazdı.

Öte yandan Sultan II. Abdülhamit, imparatorluğun modernleşmesi için de elinden geleni yapmaya çalışmıştı.

Eğitim kurumlarının modernleştirilmesi yolundaki çabaları yadsınamaz.

Okumaya ve Batı sanatına meraklı bir padişahtı ki bu yönüyle de Erdoğan’a hiç benzemiyor.

Tabii bunu test etmek artık mümkün değil ama Sultan Abdülhamit dirilse, günümüzün siyasal İslamcılarının bu sığlığına tahammül edemezdi.

Bugünkü siyasal görüşlerimizle II. Abdülhamid’i eleştirmek ne kadar yanlış ise böylesine övüp göklere çıkarmak da o kadar yanlıştır.

Tarihi, siyasi pozisyonumuz için bir kavga aracı olarak kullanmaktan vazgeçersek, öğretici dersler çıkarabiliriz.

O zaman, tarih de kendisini tekrar edecek ahmaklar bulamayacağı için, tekerrürden ibaret olmaz!

***

Bu tahliyenin arkasında “devlet büyüğü” mü var?

Kanunlar adamına göre mi uygulanıyor? Can Holding soruşturmasında Kemal Can’ın ifadesine göre, holdingin yatırım danışmanı “bir devlet büyüğü” idi! Acaba bu ağır suçlamalara muhatap olanları cezaevindeki tutukluluktan ev hapsine çıkartan kararın ardında da bu “devlet büyüğünün” rolü oldu mu?

Can Holding soruşturması kapsamında tutuklanan Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Can ve Can Yayın Holding Yönetim Kurulu Başkanı Kenan Tekdağ “ev hapsi” şartıyla tahliye edildiler.

Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı, Can Holding yetkilileriyle ilgili soruşturmasını şu suçlamalarla yürütüyor:

Suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve yönetme, kurulan örgüte üye olma, suçtan elde edilen mal varlığı değerlerini aklama ve nitelikli dolandırıcılık!

Soruşturma, MASAK raporlarına dayanılarak açılmış, 121 şirketin mal varlığına el konulmuştu.

“Suç örgütü” kurmak ve yönetmek, kara para aklamak ve nitelikli dolandırıcılıkla suçlanan kişilerin hapishaneden çıkartılması ve ev hapsine alınmalarına itirazım yok elbette.

Tutuklamanın peşin bir cezalandırma aracı olarak kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum ve bunu hep tekrarlıyorum.

Bu ilginç örneğe dikkatinizi çekmemin nedeni aslında çok daha hafif suçlamalara muhatap olan belediye başkanlarının ve belediye görevlilerinin tutuklu yargılanmalarında ısrar edilmesi.

Silivri’de sürüp gitmekte olan İBB ile ilgili davanın her duruşmasında iddianamenin bir bölümü paramparça oluyor.

Ama mahkeme İmamoğlu ve aralarında belediye başkanları, belediye görevlileri de olan kalabalık bir grubu tutuklu yargılamakta ısrarlı.

Bursa’da Büyükşehir Belediye Başkanı eşi, kızı ve kardeşleriyle birlikte gözaltına alındı ve tutuklandı.

Merak ettiğim şey bu: Kanunlar adamına göre mi uygulanıyor?

Can Holding soruşturmasında Kemal Can’ın ifadesine göre, holdingin yatırım danışmanı “bir devlet büyüğü” idi!

Holding bu danışmanlıktan yararlanarak Ciner Medya Grubu’nu, Bilgi Üniversitesi’ni, Doğa Koleji’ni satın almıştı.

Savcının iddiasına göre bu satın almaların amacı “suçtan elde edilen gelirlerin aklanması ve holdinge itibar kazandırılması” idi.

Savcı o vakit bu ifadeyi alırken merak edip, bu devlet büyüğü kimdir diye sormamıştı.

O merak etmese de ben ediyorum:

Acaba bu ağır suçlamalara muhatap olanları cezaevindeki tutukluluktan ev hapsine çıkartan kararın ardında da bu “devlet büyüğünün” rolü oldu mu?

Halkın seçtiği belediye başkanları tutuklu yargılanırlarken, “suç örgütü” kurucu ve yöneticisi olduğu iddia edilen bazılarının serbest, bazılarının ev hapsinde olması garip bir uygulama değil mi?

/././

Pırlanta gibi vekiller: Lükse dokunmuyor, halka yüklüyorlar…-Murat Batı- 

Vergi sisteminiz lüks tüketimi korurken, geniş kitlelerin günlük harcamalarını ağır biçimde vergilendiriyorsa, orada bir teknik zorunluluktan değil, bilinçli bir tercihten söz edilir. Ve o tercih, en çok kimin ödediğini söylemeden bile kendini ele verir.

1 Ağustos 2002’den bu yana yürürlükte olan Özel Tüketim Vergisi Kanunu (ÖTV), Türkiye’de vergi sisteminin en güçlü ama aynı zamanda en tartışmalı araçlarından biridir. Akaryakıttan otomobile, alkolden tütüne kadar uzanan geniş bir yelpazede uygulanıyor; hem bütçeye ciddi gelir sağlıyor hem de tüketim davranışlarını yönlendirmeyi amaçlıyor. Tam liste için buraya bakabilirsiniz.

Ama bu verginin yapısında gözden kaçan bir gerçek var: ÖTV’nin yükünü dolaylı olarak taşıyan 85 milyon olmasına karşın mükellef sayısı sadece 15 bin. Gelir İdaresi verilerine göre yaklaşık 15 bin civarında olan ÖTV mükellefi sayısını, 4 milyonu aşan KDV mükellefleriyle karşılaştırdığınızda tablo netleşiyor. Vergi, dar bir üretici ve ithalatçı grubundan tahsil ediliyor; ama yük, zincirleme biçimde toplumun tamamına yayılıyor; yani yansıma mekanizmasıyla bize…

Üstelik bu küçük mükellef grubundan elde edilen gelir, bütçenin neredeyse dörtte birini oluşturuyor. 2002’den bu yana ÖTV’nin toplam vergi gelirleri içindeki ortalama payı yüzde 24 civarında. OECD üye ülkelerinde ise bu oran yaklaşık yüzde 6’dır. Başka bir ifadeyle, bu vergi ülkemizde artık bir politika tercihi değil, kamu maliyesinin omurgası olmuştur.

Bu nedenle ÖTV, dar bir mükellef grubundan tahsil edilmesine karşın yükü toplumun tamamına yayılan ve sağladığı yüksek gelir nedeniyle hiçbir siyasi iktidarın kolayca vazgeçemediği bir vergi aracı olmaya devam etmektedir.

Pırlanta ve benzeri kıymetli taşlardan yüzde 20 oranında ÖTV alınmasını öngören düzenleme Meclis’e sunulduğunda, kamuoyunda yaygın bir nihayet duygusu oluştu. Zira uzun süredir temel tüketim ürünlerinden yüksek oranlarda vergi alınırken, lüks tüketim sayılabilecek bu tür ürünlerin vergilendirilmemesi ciddi bir çelişki olarak görülüyordu.

Ancak bu nihayet hali uzun sürmedi. AK Partili milletvekillerinin verdiği önergeyle düzenleme geri çekildi. Gerekçe ise oldukça ilgisiz: jeopolitik gelişmeler, küresel ticaret dinamikleri, rekabet gücü, ihracat potansiyeli…

Sorun şu ki, bu gerekçeler ile pırlantadan ÖTV alınmaması arasında somut ve ikna edici bir bağ kurmak oldukça zor.

Elbette tartışma burada bitmedi. Pırlantaya vergi konulmasının kayıt dışılığı artıracağı, ticareti başka ülkelere kaydıracağı ve sektöre zarar vereceği yönünde görüşler de dile getirildi. Hatta bunu dile getiren muhalif vekiller de vardı…

Bu argümanların tamamen temelsiz olduğu söylenemez. Nitekim Avrupa Birliği’nde pırlanta üzerinden özel tüketim vergisi (excise tax) alınmıyor. AB’de ÖTV; enerji ürünleri, akaryakıt, alkol ve tütün gibi alanlarla sınırlı. Bu da AB Direktifleriyle (https://eur-lex.europa.eu/eli/dir/2008/118/oj/eng ) belirlenmiş durumdadır.

Bunun nedeni açık: özel tüketim vergileri çoğunlukla çevresel zararları azaltmak veya sağlık risklerini sınırlamak amacıyla uygulanır. Pırlanta ise bu çerçevenin dışında kalır. Nitekim Avrupa’da genel eğilim bu yöndeyken, Özbekistan ve Bangladeş gibi bazı ülkelerde bu tür ürünlerden vergi alınması tercih edilmektedir.

Ama mesele burada bitmiyor. Şimdi asıl soruya gelelim:

Biz de aynı gerekçelerle pırlantadan ÖTV alınmamasını savunabilir miyiz?

Cevap: Kısmen evet. Ama eksik olur.

Evet, pırlantaya ÖTV koymak ticareti başka ülkelere kaydırabilir. Evet, bu vergi kayıt dışılığı teşvik edebilir. Evet, uluslararası uygulamalar da genellikle bu yönde.

Ama o zaman şu soruyu sormak zorundayız:

Aynı hassasiyeti neden akaryakıtta, otomobilde, hatta en temel tüketim kalemlerinde göstermiyoruz?

Çünkü Türkiye’de ÖTV artık klasik anlamıyla zararlı tüketimi sınırlayan bir araç olmaktan çıktı; bütçeyi ayakta tutan bir gelir makinesine dönüştü. Ve bu makine, ağırlıklı olarak geniş toplum kesimlerinden besleniyor.

Pırlantaya vergi koymaktan vazgeçmek teknik olarak savunulabilir. Uluslararası rekabet, kayıt dışılık riski, ticaretin başka ülkelere kayma ihtimali…

Bunların hepsi tartışılabilir ve belirli ölçüde makul gerekçelerdir. Ancak aynı anda akaryakıtta, otomobilde ve gündelik hayatın vazgeçilmezlerinde yüksek ÖTV’yi sürdürmek, bu savunmayı ciddi biçimde zayıflatır. Çünkü o noktada mesele teknik olmaktan çıkar, açık bir tercihe dönüşür.

Pırlantaya dokunamayan ama benzine yüklenen bir sistem, teknik değil, siyasal bir tercihtir.

Bir adım daha ileri gidelim: “Bu pırlanta vekillerdeki aynı hassasiyet”, sahte içkilerin yol açtığı gerçek ölümler söz konusu olduğunda neden ortada yok? Eğer gerçekten amaç sağlık ise insanların merdiven altı üretime yönelmesine yol açan yüksek vergi yükü neden tartışılmıyor? Bu soruya verilecek dürüst cevap, verginin amacını da ortaya koyar.

Daha da geniş bir çerçeveden bakarsak tablo daha çarpıcı hale geliyor. Tıraş köpüğünden mutfak tüpüne, çalar saatli radyodan meyve suyuna, gazlı sudan beyaz eşyaya kadar uzanan geniş bir ürün yelpazesinde ÖTV uygulanıyor. Bu ürünlerin ne kadarı gerçekten zararlı tüketim kategorisine giriyor? Ne kadarı sağlık ya da çevre gerekçesiyle vergilendiriliyor?

Gerçek şu ki, bu vergilerin önemli bir kısmı artık davranışı yönlendirmek için değil, gelir yaratmak için var.

Dolayısıyla mesele pırlantadan vergi alınıp alınmaması değil.

Mesele şu: Vergi sisteminiz lüks tüketimi korurken, geniş kitlelerin günlük harcamalarını ağır biçimde vergilendiriyorsa, orada bir teknik zorunluluktan değil, bilinçli bir tercihten söz edilir.

Ve o tercih, en çok kimin ödediğini söylemeden bile kendini ele verir.

Ezcümle

Ülkemizde ÖTV, başlangıçta çevre ve sağlık zararlılarını sınırlamak için tasarlanmışken, bugün 15 bin mükelleften 85 milyon kişiye dolaylı vergi olarak yayılıyor ve bütçenin dörtte birini finanse ediyor. Enerji, ulaşım ve temel ihtiyaç ürünlerine ağır vergiler yüklenirken, pırlanta, elmas gibi lüks mallar TBMM önergeleriyle muaf tutuluyor. AB uygulamalarına dayandırılan bu muafiyet, temel tüketim ürünlerindeki yüksek vergi yüküyle çelişiyor.

Türkiye’de vergi politikası, sağlık ve çevreyi değil, hâsılatı ve siyasi tercihleri merkeze alıyor; adil vergi dağılımı sağlanmadan toplumsal refah mümkün değil.

Sonuç olarak, asıl mesele pırlanta değil; asıl sorun benzine, doğalgaza ve temel ihtiyaçlara yüklenen ağır vergi yüküdür.

/././

Valiler ve silah ruhsatları -Tolga Şardan- 

Valiliklerden silah taşıma ruhsatı alanlardan kaçının gerçekten can güvenliği riski var? Konuşulması ve tartışılması en başta gereken soru budur! İkinci soru; silah taşıma ruhsatı verilmesi amacıyla il valilerine kimler veya hangi siyasiler, kimler için ve ne karşılığında ‘ricacı’ ve ‘torpil’ oluyor? Bu sorunun yanıtı da “istismar” boyutunun olup olmadığını gün ışığına çıkartır!


Ülkede, “çakarlı koruma kararı” verilmesiyle eş değer, topluma karşı “güç statüsü”nü gösteren diğer bürokratik işlemin adı “can güvenliği sebebiyle taşıma silah ruhsatı” sahibi olmaktır.

Silah taşıma hakkı verilen kamu personelinin dışında kimlerin, hangi koşullarda “can güvenliği nedeniyle taşıma silah ruhsatı”na sahip olabileceklerinin şartları yürürlükteki mevzuata göre belli.

Mevcut 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler hakkındaki 1953 tarihli yasaya bağlı 2735 Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkındaki yönetmelikle yıllardır silah taşıma veya bulundurma ruhsatları veriliyor.

Yasanın uygulama yöntemlerini düzenleyen yönetmeliğin, “can güvenliği nedeniyle silah taşıma ruhsatı verilmesi”nin şartlarını ortaya koyan 7. maddesindeki hüküm, İçişleri Bakanı’nın yetkisini şöyle açıklıyor:

“İçişleri Bakanı; yaptıkları iş, sosyal, ekonomik, kültürel ve mesleki faaliyetleri ya da bulundukları yer ve zaman itibarıyla can güvenliklerinin ciddi ve harici tehdit ve tehlikelere maruz kalacağı kuvvetle muhtemel olduğu anlaşılan Türk vatandaşları ile karşılıklılık esasına göre ülkemizde çalışma ve ikamet izni sahibi yabancı uyruklu şahıslara taşıma silah ruhsatı vermeye yetkilidir”

Aynı yönetmelik, bir başka konuyu daha düzenliyor: Ruhsat vermede yetki sahibi olan İçişleri Bakanı’nın, gerekli görmesi halinde söz konusu yetkisini yazılı şekilde Bakan Yardımcılarına veya il valilerine “tamamen veya kısmen” devredilmesini.

İşte bu yetki devriyle il valileri, görev yaptıkları kentlerde uzunca bir süredir “can güvenliği sebebiyle silah taşıma ruhsatı” işlemlerini yürütüyor.

Yetki devri yapılmadan önce, süreçte tek söz sahibi İçişleri Bakanı’ydı.

Ancak gerek İçişleri Bakanları’nın iş yoğunluğu, gerekse talep sahibinin artış göstermesi (!), onay makamı yetkisinin il valilerine dağıtılmasını zorunlu hâle getirdi.

Tabii ülke Türkiye olunca, zaman içinde il valilerinin “can güvenliğinden silah taşıma ruhsatı” vermesi uygulaması kaçınılmaz olarak şekil değiştirdi.

“Valiliklerden silah taşıma ruhsatı alanlardan kaçının gerçekten can güvenliği riski var?” Konuşulması ve tartışılması en başta gereken soru budur!

İkinci soru; “Silah taşıma ruhsatı verilmesi amacıyla il valilerine kimler veya hangi siyasiler, kimler için ve ne karşılığında ‘ricacı’ ve ‘torpil’ oluyor?”

Bu sorunun yanıtı da gerçekleştirilen işlemlerde “istismar” boyutunun olup olmadığını gün ışığına çıkartır.

Iğdır örneği ve Muğla ile ilgili iddialar

Özellikle son dönemde valilerin verdikleri silah taşıma ruhsatı onaylarıyla ilgili ciddi iddialar gündeme geldi maalesef.

İddialardan birisini geçen ocakta Büyüteç’te duyurdum.

Iğdır’da görev yaptığı sırada Vali Ercan Turan’ın onayladığı silah taşıma ruhsatı verilmesi işlemlerinde gariplikler tespit edildi.

Konuyu özetlemek gerekirse; Iğdır’da 2025’te gerçekleştirilen denetimlerde müfettişler, kentte “can güvenliği” gerekçesiyle istek sahiplerine dikkat çekici sayıda “vali” talimatıyla taşıma silah ruhsatları verildiğini belirledi. Süreçteki diğer skandal ise, başka kentlerde ikamet etmelerine rağmen Iğdır’a gelen kişilere taşıma silah ruhsatı verilmesi. Bu kişilerin başvurularında Iğdır’daki ikâmet adresleri vali konağı gösterildi!

Müfettişler, başvuru sahiplerinden bazılarının, can güvenliklerinin tehlikede olduğunu kanıtlayan evrakı vermediklerini ortaya çıkardı. Oysa, mevzuata göre, can güvenliği sebebiyle silah ruhsatı alınabilmesinin en temel belgesi “can güvenliğinin hangi nedenle tehlikede olduğunu belirten belge ya da belgelerin” dosyada bulunması!

Vali Turan, üç ay önceki valiler kararnamesinde Bakan Ali Yerlikaya tarafından merkeze çekildi.

Benzer iddia, halen görevdeki Muğla Valisi İdris Akbıyık hakkında gündeme geldi. Vali Bey hakkında savcılığa verilen bir şikâyet dilekçesinde, MHP İl Başkanı’nın referansı doğrultusunda “sabıkalı kişilere” silah taşıma ruhsatı verildiği iddia edildi.

Vali Akbıyık, iddialara yönelik, “elbette biz de silah ruhsatı veriyoruz. Bu konuda iddialar tamamen asılsızdır. Bizim gibi insanların, sabıkalılara ruhsat vermesi söz konusu olamaz. Bu konuda iddialar iftiradan ibarettir” açıklamasını yaptı. Ancak Vali Bey, “sabıkasız” kimlere silah ruhsatı verildiği konusuna girmedi açıklamasında!

Biraz geriye gidelim, dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve ekibini anmadan olmaz!

Hatırlayacaksınız Büyüteç’te epeyce konu oldu. Soylu’nun “Cumhuriyet tarihinin en büyük kara para aklama soruşturması” olarak kamuoyuna duyurduğu Bataklık dosyasının lideri Çetin Gören’e, İstanbul’da ikamet etmesine rağmen Elazığ’dan silah taşıma ruhsatı verildi.

Hem de Hollanda’da işlediği suçtan Interpol’ün kırmızı bülteni ile aranırken! Silah ruhsatını veren dönemin Elazığ Valisi Çetin Oktay Kaldırım, Soylu tarafından Sakarya Valiliği’ne atanarak ödüllendirildi. Yerlikaya geldikten sonra merkeze çekildi!

Aynı süreçte dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “can güvenliğinden silah ruhsatı verilmesi” talimatını yerine getirmeyen büyük bir ilin valisi de yine bizzat Soylu tarafından görevden alındı.

Şimdilerde ise Doğu Anadolu’dan büyük bir kentin valisi ile İç Anadolu’da bir kentin valisi, “dikkat çekici şekilde silah taşıma ruhsatlarına onay verdikleri” gerekçesiyle deyim yerindeyse topun ağzındalar. İçişleri Bakanlığı’nca hazırlanan vali kararnamesinin yürürlüğe girmesiyle konu netleşecek.

Valilerin “can güvenliği sebebiyle silah taşıma ruhsatı” taleplerine onay veren valiler bu kadar değil elbette.

Bazı valilerin, siyasi ve bürokratik baskılar sonucunda verilen silah taşıma ruhsatları olduğu gibi tam tersi kimi valilerin makamını kullanıp “hediye” misali akıllarında silah ruhsatı almak gelmeyen kentin ileri gelenlerine silah ruhsatı teklif ettikleri biliniyor.

Mesela Ankara ve İstanbul’dan silah taşıma ruhsatı almak diğer kentlere göre epeyce zor. Her iki kentin valisi kolay onay vermiyor. Bu sebeple, İstanbul ve Ankara’da yaşayanlar, silah ruhsatlarını çoğunlukla diğer kentlerden edinme yoluna gidiyorlar.

Sonuca gelelim, şu anda İçişleri Bakanlığı’nı yöneten Bakan Mustafa Çiftçi ile yardımcılarından Kübra Güran Yiğitbaşı ve Ali Çelik valilikten geldi. Mehmet Cangir ise kaymakam kökenli.

Söz konusu “dörtlü” illerde silah taşıma veya bulundurma ruhsatı verilmesi işlerinin nasıl ve hangi koşullarda yürütüldüğünü gayet iyi biliyorlar. Saha pratikleri var.

İstismara varan iddiaların merkezindeki “çakarlı koruma kararı” ve “silah taşıma ruhsatı verilmesi” işlemlerini mercek altına alsalar! Valiliklere müfettiş gönderip dosyaları inceletseler! Nasıl olur?

Tabii bu arada Çiftçi ve iki yardımcısı; görevleri sırasında acaba kimlere, hangi koşullarda silah taşıma ruhsatı verdiler?

Bu da ayrı konu.

TOGG’la ilgili “KVKK” şikâyeti

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na ilginç bir şikâyet başvurusu yapıldı geçen ayın son günlerinde.

Şikâyetin konusu; son yıllarda pek çok yurttaşın başına gelen, kişisel verilerin korunamaması iddiası. Ya da kişisel verinin, sahibinin bilgisi dışında özellikle dolandırıcılık şebekelerine sızdırılması.

Benzer konuda hemen her gün değişik dolandırıcılık yöntemlerinin mağduru olarak binlerce kişi adliyelere koşuyor bu coğrafyada. Kişisel verilerin internette parayla satıldığı bir ülkede yaşıyoruz.

Ankara’nın Keçiören semtinde yaşayan S.Ş. adlı yurttaş, başına gelen ilginç olay sonrasında soluğu savcılıkta aldı.

Mağdur yurttaş S.Ş., savcılık başvurusundan birkaç gün önce TOGG marka bir araç almak amacıyla Ankara’nın Söğütözü semtindeki TOGG’un resmi satış merkezine gitmesiyle başına neler geldiğini savcıya verdiği ifadesinde anlattı.

Şikayetçi, Ankara’da TOGG’un resmi bayisine gidip araç hakkında bilgi aldığını ve cep telefonu bilgileri ile e-posta adresini bıraktığını söyledi. Adliyeye şikayetçi olduğu 27 Mart günü öğle saatlerinde cep telefonundan kendisine ulaşan bir kişinin Bursa TOGG fabrikasından aradığını ve kredi konusunda işlem yapacağını aktardığını anlatan S.Ş., “Bana, TEB kredi kartımın olup olmadığını sordu. Ben ‘var, ancak düşük limitli’ deyince Akbank veya QNB bankasına ait kredi kartımın olup olmadığını sordu. Ben de QNB bankasına ait kartımın olduğunu ve kartımda 900 bin lira limitin bulunduğunu söyledim” dedi.

Telefondaki kişiyle görüşmesi sırasında kredi kartı limitini 1,5 milyon liraya yükseldiğini aktaran mağdur S.Ş., “şüphelinin bana WhatsApp üzerinden göndermiş olduğu linke tıklayarak kredi kartı bilgileri girmemi, bu işlemi yapma nedenimizin kredi kartı limitin 1.5 milyon TL olup olmayacağını bu şekilde öğreneceğimizi söyledi” dedi.

Bir süre sonra telefonunun bilgisi dışında formatladığını fark ettiğini söyleyen S.Ş., “görünce durumdan şüphelendim. Mobil bankacılığımı kontrol ettiğimde kredi kartımdan bilgi ve rızam dışında 895 bin 610 lira kredi kartı harcaması yapıldığını fark ettim. Dolandırıldığımı anladım davacı şikayetçiyim” dedi.

Şikayetçi S.Ş.’nin bizzat Cumhuriyet savcısına verdiği ifadenin özeti böyle. Yanı sıra S.Ş.’nin avukatı Orhan Gür, TOGG’un yönetimi ve kredi kartı işlemlerini yöneten QNB’ye ihtarname çekti.

Avukat Gür, TOGG’un, S.Ş.’ye ait kişisel verilerin dolandırıcıların eline geçmesini sağlayıp KVKK’ya aykırı hareket ettiği iddiasında bulundu.

Bu noktada, avukata hak vermemek mümkün değil. Siyasi iktidarın büyük önem verdiği otomobilden edinmek isteyen yurttaşa ait kişisel veriler nasıl oluyor da dolandırıcıların eline kolayca ulaşıyor?

Mağdur S.Ş.’nin avukatı Gür, QNB’ye yönelik suçlamasında ise, “bankanın internetten çıkartılan kredi kartına aynı gün 900 bin lira limit verip, bu limitin birkaç saat içinde internetten muhtemelen başka IP adresi ile harcanmasına izin vermesi, harcamanın tüketicinin önceki harcama alışkanlıklar ile örtüşmemesine rağmen kendi parasını korumak için gösterdiği özeni tüketicinin parasını korumak için göstermemesi” iddiasında bulundu.

Ülkede hakikaten ilginç işler oluyor.

/././

Top yuvarlak olsa da saha dikdörtgendir!-Umur Talu- 

Nasıl “adaletsizlikler” içinde yine de hayatta, ayakta, inatla ve umutla kalmaya devam ediyorsak, edebiliyorsak tabii, benim için Beşiktaşlı olmak da öyle bir şey işte! İlla kazanmak gerekmiyor ama çocuk yüreğinin direnci de böyle bir şey işte!

Bugün, biraz uzakta olmanın da verdiği dürtüyle “milyonların sevdası” bir sahaya çıkayım! “Fanatik” olmadan “taraftar” olayım! 

Futbolun içine, orta yerine, stadına, tribününe, basınına doğdum. Babam Galatasaray Lisesi mezunu, Beşiktaş futbolcusuydu. Daha doğrusu, öyleymiş. Beşiktaş’ın “Zalad hariç” bir asır boyu oynamış tüm futbolcularının adının bulunduğu “100’üncü Yıl Forması”nda o da var.

Genç yaşında sakatlanınca, Türkiye’de yapılamayan bir ameliyat yüzünden İtalya’ya gidiyor. Bir bakıma sakat da kalıyor. Topallardı zaten. Orada eğitim, hasret derken, döndükten sonra, futbol bilgisi ve özel sesiyle, spor yazarı ve Türkiye’nin radyoda canlı maç anlatan ilk spikerlerinden. Sadece futbol değil, sonradan “boks müsabakası” anlattığını da duydum.

Doğduğumda, maç anlatan ve gazetelere, Türkspor dergisine yorumlar yazan bir babam vardı. 3 yaşımda tribündeydim. Biraz birlikte otururduk, sonra o naklen yayın kulübesine geçerdi. Götürmediği maçları evde dinlerdim. Arada “Bağlarbaşı’ndan dinleyicimiz Umur” dediğinde sevinirdim.

O kadarla kalmazdı. Bağlarbaşı’nda oturduğumuz apartmanın bahçesinde beni çalıştırırdı. Bunlar da 3, 4 ve en fazla 5 yaşın başları. Anneme göre, bazen kızarmış da; hareketi düzgün yapamazsam! Elimizde birkaç kitap vardı: Biri İtalyanca, içinde grafikler var. Pas, verkaç, ofsayt vb. Diğeri Türkçe, ilk büyük hakemlerden ve yine naklen maç anlatan Sulhi Garan’ın “Hakemin El Kitabı.”

Bu ikinci kitap hala bende. Okuma yazma bilmeden ilk kitaplarım işte. Üstünü kargacık burgacık karalamışım yer yer. Kendimce not mu tutuyordum ne! Okuma yazmayı öğrendiğimde ilk okuduğum kitaplardandır. İlkokulda yani, hocam!

O kadar da değil. Babam yürüyebildiği zamanlarda beni sıkça gazetelerine de götürürdü. Statta futbolcular, gazeteciler ile tanışırdım. Bütün bunlar 5 yaşıma kadar oldu. Sonra babam yatağa tayin oldu. Derken hastaneye. Hastanede de hep futbol. Gazeteciler gelir, onunla söyleşi yapardı. Yayımlarlardı. O kupürlerin bazıları da duruyor bende. Annem sağ olsun; ama sağ değil tabii!.. Miras işte!

Miras gazetecilikti, futboldu, Beşiktaş’tı. Babam o gün hastaneden çıkıp beni Türkiye-İtalya milli maçına götüreceğini söyledi. İtalyan futbolu uzmanı olduğu için çok sayıda gazetede onun hastane yatağında dile getirdikleri yayımlanmıştı. “Lefter’in oynatılmayacak olması”na tepkiliydi. Ki “ordinaryüs” İtalyan futbolunda da yerini bulmuş, adada babamla sohbet ederken başımı okşamış dünya ve saha iyisi bir insan, bir Fenerbahçeliydi. Şimdi düşünüyorum da “Rum sürgünü” o da sahadan mı sürülmek isteniyordu!

Galatasaray mezunu, Beşiktaş oyuncusu, Fenerbahçe şiiri (marşı) yazmış Muvakkar Ekrem Talu o gün hastaneden çıkamadı, hayat sahasından çıktı. Ölüm haberi geldiğinde toprak sahada dayımla top oynuyordum. Eve çağırdılar. Beni balkona attılar. Birden salona girdiğimde, radyonun o özel sesinin ölüm haberini yine radyodan duydum. Tabutu Beşiktaş bayrağına sarıldı. Yanına Fenerbahçe ve Galatasaray çelenkleri geldi.

Onun hayatı bitmiş, benimki yeniden başlıyordu. Vasiyet gibiydi ya, ölümünden üç ay sonra Galatasaray Lisesi’nin artık son öğrencilerini alıp bizden sonra kapanacak “ilk mektep”inin sınavına girdim. Okuma yazma bilmeden, şekiller işaretleyerek yapılan bir imtihan. Kazanmışım. Bir üç ay daha geçti, 6 yaşım yeni dolmuşken yatılı olarak Ortaköy’deki ilkokulda Galatasaray Liseli oldum.

Ama tabut daha yeni kalkmıştı. Ben Beşiktaş’a doğmuştum. Küçücük çocuklar haliyle Galatasaraylı oluyordu. Olamadım. Sonra büyük kızımın da 12 yıl okuduğu okulumu hep çok sevdim, çünkü beni ayakta tutan, düşüncelerimi besleyen o olmuştu. Ama kalbim Beşiktaş’tan kopamadı. İlk büyük inadım, ilk direnişim olmalı!

İlkokul iki ve üçüncü sınıftayken Beşiktaş iki yıl üst üste şampiyon oldu. Teknik direktör Spajiç, Necmi, Sabri, Küçük ve Büyük Ahmetler, Sami, Süreyya, Güven, Fenerbahçe’ye giden “Şenol-Birol Gol”ün yerine genç takımdan gelmiş iki kişi, sonradan “beton-halı saha arkadaşım” Sanlı ve gazetede birlikte çalışıp çok sevdiğim, futbol virtüözü Yusuf abiler! Bir de La Liga’dan gelmiş Macar Kuzman. O sırada Türkiye’nin büyük yazarlarıyla, en önemli spor yorumcuları ve foto muhabirleriyle aynı mütevazı gazeteci sitesinde oturmak da vardı.

İnadıma gurur eklenmişti çocuk çocuk! Sonra tam 14 yıl şampiyonluk göremeyecektim. Ama Beşiktaşlı olmak; umut etmek, üzülmek, haksızlıklar bulmak işte “hayat” gibiydi. Hayatımın sahadaki yansıması, sahanın hayatıma aksi gibiydi. Ben de top oynadım, acıktım. Profesyonel futbolcu olma yolundaydım ki, “ne sağcı” olmadım, “solcu” oldum lisede. Sakatlandım, dizlerimden su çekildi. Babam gibi sakat kalacağım diye korktuğum da oldu. Solcu solcu Kapital’i anlayabilmek için illa da Ekonomi okumaya karar verdim o sırada.

Kader ve tabii inat, çalışmak için bankaya, şirkete değil; sendikaya, derken gazeteciliğe sürükledi beni. Babam öldükten sonra Galatasaraylı abim her Galatasaray-Beşiktaş maçına götürürdü. Biraz büyüdüm. Kendim gittim stada. Kıymetlimiz Süleyman Seba kapıda alır, içeri sokardı beni. Sonra artık kendim, biletimle ve derken basın kartımla.

Anlarım, severim, başka başka manalar da atfederim futbola. Futboldaki isyanın tribünlerini, Çarşı’nın kimi zaman parlayan “sol” tavrını, Livorno, Saint Pauli, Celtic, Athletic Bilbao gibi anti faşist kulüpleri, bir zamanların onlarla kardeş olmuş işçi takımı Adana Demirspor’u, Metin Kurt gibi Galatasaray’dan sürülmüş “solcu” futbolcuları, Sokrates gibi düşünür bir oyuncuyu, deli dolu ve çalkantılı olsa da “ezilenler”i unutmamış Maradona’yı severim. Manchester United ve Liverpool’un işçi sınıfı tarihlerine saygı duyarım. İyi futboldan çok zevk alırım.

Elbette her kulüp taraftarında vardır öyleleri ama Beşiktaş’ın “ezilenler”e pek münasip bir takım olduğunu düşünürüm. Birçok yöneticisi bununla alakasız olmuş olsa da. Milne’li, Metin-Ali-Feyyaz’lı takım sanki öyle bir isyanın destanıdır. Şampiyon yaptıktan sonraki sene bir hakem kıyımıyla beş oyuncusu atılan takımın hüzünlüsü, yeni kaybımız Lucescu da galiba. “Kendi çocukları”nı çıkarmış Hamdi Serpil Tüzün ve Adnan Dinçer hocalarımı ayrı severim.

Aklımda kalan en güzel, en keyifli isyan ise bir İtalyan teknik direktörden, Nevio Scala’dan gelmişti: Muhteşem kadrosu olan Bancelona’yla maç öncesi, “Çıkın, oynarken keyif almaya bakın” demişti. O “keyifli” maçı 3-0 kazanmıştı Beşiktaş. Pancu’nun kaleye geçtiği, eski kaptan, teknik direktör Rıza’nın, “kapıcı çocuğu” olmasını aşağılayan Fenerbahçe tribünlerine, o sessiz, mütevazı haliyle sahada verdiği dersi de ayrı yazarım.

Son Fenerbahçe maçını izledim. Fenerbahçe’nin hakkı da olabilirdi maç. Daha iyi kadro, tam teşekküllü taraftar, pozisyonlar. Ama Beşiktaş ya bu, ille bir “haksızlık” kapatacaktı perdeyi! Kırmızı kart, kartlar olmamışsa, “Var”lı değil “Yok”lu bir penaltı 101’inci dakikada.

Bir ara futbol yorumculuğu, futbol tarihi anlatıcılığı da yaparken, “Var” sistemi yeni geldiğinde karşı çıkmıştım. Futbolda hata oyunun parçasıydı çünkü. Oyuncu hataları Var’a gidiyor muydu ki! Ekran başındakiler akışı kesiyordu. Sahadaki hakemin hakemliği çürüyordu. Cesareti eziliyordu. Ve en kötüsü, “tam adalet” adına kurduğunuz bir sistem “haksızlık” yapabiliyorsa, manipülasyona açıksa, bu daha acı olurdu. Önceki durumda hatalar da hayatın akışı içinde koşturup duruyordu oysa. Hıza dayanan bir insan oyunuydu ve kusursuzluk vaadi yanlıştı.

Ama son maçta işte “Var” vardı ama nedense yoktu. Nasıl partinizin adında “Adalet” var diye adalet olmayabiliyorsa, öyle işte! Ama nasıl “adaletsizlikler” içinde yine de hayatta, ayakta, inatla ve umutla kalmaya devam ediyorsak, edebiliyorsak tabii, benim için Beşiktaşlı olmak da öyle bir şey işte!

İlla kazanmak gerekmiyor ama çocuk yüreğinin direnci de böyle bir şey işte!

/././

“Çubuğu tersinden yakmak”: Yalçın Küçük -Yalçın Doğan- 

Günlük yorumları, farklı alanlardaki kitapları çok ses getiriyor. Günlük yazılarında, her kitabında ortaya attığı tezlerle, kendisinin sıkça kullandığı deyimle, “çubuğu tersten yakmayı” çok seviyor. En ters, topluma en yabancı, ilk duyulduğunda, çoğunluğun itiraz ettiği, fakat tartıştığı tezler içeren kitapları, analitik düşünce “çubuğu tersten yakmakla” başlıyor.

Sayısız tarihçinin öve öve bitiremediği “Muhteşem Yüzyıl”, Osmanlı’nın Yahya Kemal üslubuyla, “Tuna’dan kafilelerle geçtiği”, Avrupa’yı inlettiği Yükselme Devri hakkında, ters değerlendirmelerden biri Yalçın Küçük imzasını taşıyor.

“Atamanoğlu Fatih” kitabında, hacimli ve çok değerli bir yapıt, Yalçın Küçük şu tespitte bulunuyor:

“Yükselme Devri Avrupa’nın iki büyük sorunu yaşadığı yıllara denk düşmektedir.

İlki, o dönemde Avrupa veba ile kırılmaktadır.

İkincisi de, Avrupa kendi savaşlarıyla uğraşmaktadır.

Osmanlı’ya pay çıkartırken, bu gerçekleri ihmal etmek, yanıltıcı olur”.

Onun çok sevdiği “tezlerden” biri olmak üzere.

Ankara’da ilk beş

Yalçın Küçük aramızdan ayrılıyor. Haberi büyük üzüntüyle duyduğumda, 1970’lerin ikinci yarısı, 80’ler ve 90’ların Ankara’sı gözümün önünden hızla akıyor.

1974 sonunda çaylak bir gazeteci olarak İstanbul’dan Ankara Cumhuriyet Bürosu’na gittiğimde, Ankara’ya aşina olmayan kimliğimle, ilk tanıdığım beş kişiden biri de o:

Hikmet Çetin, İcen Börtücene, Oktay Varlıer, Yılmaz Sezek ve Yalçın Küçük.

Beşi de Mülkiyeli, beşi de Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) yöneticisi, beşi de çok değerli.

DPT o yıllarda üniversite ötesi. Türkiye’ye yol gösteren, siyasi iktidarların mutlaka görüş aldığı, önerilerini çoğunlukla yerine getirdikleri, akıllı ve bilgili insanların toplandığı bir kurum. AKP ne yazık ki, o DPT’yi 2011 yılında kapatıyor, AKP’nin en kötü, en yanlış kararlarından biri.

Planlama kitapları

Mülkiye’yi bitirdikten sonra, Yalçın Küçük DPT’de önce uzman, daha sonra “Uzun Vadeli Planlar Şube Müdürü”.

Planlı ekonomi onun alanı.  Türkiye ve Sovyetler Birliği planlaması üzerine kitaplar yazıyor.

DPT sonrasında Türkiye İşçi Partisi’nde (TİP) çok faal, Behice Boran yanlısı.

TİP için Kalkınma Planı hazırlıyor. Behice Boran’ın TİP’in Planını basına tanıttığı, benim de katıldığım toplantı hala gözümün önünde.  

Bir ara Müşerref Hekimoğlu ve Altan Öymen’in yönettiği ANKA Ajansı’nda çalışıyor. Cumhuriyet Gazetesi’ne ekonomi sayfası hazırlıyor, ekonomik yorum yazıyor. 1976 yılında Cumhuriyet’ten ayrılınca, ekonomik yorum sütunu bana veriliyor.

DPT uzman ve yöneticilerine yakın olduğum o dönemde, üniversiteye dönmüş Yalçın Küçük ile sık sık görüşüyoruz. Muhteşem zekası, olağanüstü bilgisiyle herkesi hayran bırakıyor.

Son yıllarda belki pek popüler değil, zaten bir kaç yıldır hasta ancak, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli entelektüellerden biri.

Keskin yorumlar, ters tezler

Günlük yorumları, farklı alanlardaki kitapları çok ses getiriyor.

Günlük yazılarında, her kitabında ortaya attığı tezlerle, kendisinin sıkça kullandığı deyimle, “çubuğu tersten yakmayı” çok seviyor.

En ters, topluma en yabancı, ilk duyulduğunda, çoğunluğun itiraz ettiği, fakat tartıştığı tezler içeren kitapları, analitik düşünce “çubuğu tersten yakmakla” başlıyor.

 Hepsi iddialı, orijinal tezlerle, kimine göre komplo teorileriyle dolu tam 47 kitap yazıyor.

Akıl almaz bir çalışkanlık ve verimlilik.

“Türk Aydını Üzerine Tezler”

O kitaplar arasında önde gelenlerden biri “Türkiye Üzerine Tezler”.

Bir diğeri Türkiye’nin Kültür Tarihi niteliğinde, beş ciltte topladığı “Türk Aydını Üzerine Tezler”. Resmi tarihi reddeden, engin bilgi ile yoğrulmuş, ilk kez karşılaştığımız tezler.

Çok bilgi insanı galiba biraz hırçın yapıyor. Sevimli, dost görünümü altında, sanırım Yalçın Küçük de biraz hırçın, hele de siyasette.

Teorisi ve pratiği ile Türkiye’de sosyalizmi en iyi bilenlerden biri. Sol partilerde ve dergilerde önce çok önde, ama bir süre sonra siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle ayrılıklar onun kaderi.

Kalpak ve uzun kırmızı atkı

2000’li yılların başında bir TV kanalında yayınlanan “Kalemler ve Kılıçlar”  programı da, “çubuğu tersten yaktığı” söyleşiler arasında.

Başında Milli Mücadele kalpağı, boynunda yerlere kadar uzanan kırmızı atkısıyla çıktığı programlar büyük ilgi uyandırıyor.

Kurtuluş Savaşı ve Atatürk sevgisiyle dolu. Buna karşılık, tek parti yönetimini “Kadroların Dönekliği” yazısıyla yerden yere vuruyor, hazır Sovyet modeli var işte ama, Atatürk’ten asla vazgeçmiyor.

Her kesimi, partiyi, kişiyi gözünü kırpmadan kıyasıya eleştiriyor. Hepsinin gerekçesi var. Yine de, gülümseyen ve sevecen tonda.

“Bölge Devrimcisi”

Adını Türkiye’nin düşünce tarihine yazdırıyor.

Bilgisine güveniyor, hiç ödün vermiyor, solculuktan Ergenekon’a kadar farklı nedenlerle toplam yedi yıl hapis yatıyor. Her hapisten bir kitap yazarak çıkıyor. “Bilim ve Edebiyat” dahil.

İngilizce, Fransızca, Latince, Rusça’ya ek olarak Kürtçe’nin lehçelerini biliyor.

Bekaa Vadisi’ndeki söyleşide Öcalan’ı “Bölge Devrimcisi” olarak tanımlıyor, Kürtçülükten hapse giriyor.

Sonrasında gittiği Fransa’da Kürtlerle birlikte yaşıyor.

Bodrum ve Ankara

Son altı, yedi yılında hasta, Bodrum ve Ankara’da. Okuyup yazmaktan kopuyor.

Hareketli yaşamı, yaratıcı düşünceleriyle, popülizme kapılmadan Türkiye en değerli bilim adamlarından birini kaybediyor.

Geriye onu tanımış olmanın tesellisi kalıyor.

/././

T-24

  





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -8 Nisan 2026-

  Savaşan üç tarafın da ortak üç yanı: demokratik erozyon, kibir, aşırı genişleme -Barçın Yinanç-  ABD’nin kibirden ve stratejik aşırı geniş...