‘Gerçek’ nedir ve nasıl kaybedilir?-Elif Örnek-
New York Times, BBC gibi ana akım medya kuruluşlarının tartışmalı yayınları, son yıllarda kurumsallaşan “teyit” mekanizmalarının gerçeği açığa çıkarmaktan çok onu belirli sınırlar içinde yeniden tanımladığını gösteriyor. Teknik doğrulamanın öne çıktığı bu medya düzeninde, savaşın, şiddetin ve eşitsizliklerin tarihsel ve sınıfsal arkaplanı sistematik biçimde silikleştiriliyor.
Televizyon tarihinin en iyi dizilerinden biri olarak gösterilen “The Wire” (dizideki anlamına karşılık düşen çevirisiyle "Dinleme Hattı"), kapitalizmin eleştirisini ABD’deki Baltimore şehri üzerinden kurarken ilginç detaylara yer verir. Dizi, televizyonda sıkça karşımıza çıkan, ileri teknolojiyle donatılmış, en karmaşık vakaların bile ardını kolayca görebilen olay yeri inceleme ve adli tıp anlatılarının yerine oldukça gerçekçi bir tablo sunar.
The Wire, teknolojiye ve olgusal verilere dayanan sistemin ne kadar kusurlu olabileceğini gözler önüne serer. Bir bölümde birden fazla cinayete ait deliller uygunsuz biçimde bir araya getirilir çünkü geçici olarak çalışan laboratuvar görevlisi, “ve diğerleri” anlamına gelen standart kısaltma “et al.” ifadesini anlayamamıştır.
En çarpıcı örnek ise beşinci sezonda ortaya çıkar. Dedektif Jimmy McNulty, gerçek polislik faaliyetlerine bütçe sağlamak amacıyla, adli kanıtları manipüle ederek bir seri katil senaryosu kurgular. Bunu da ölüm sonrası oluşan morlukların boğulma izleriyle karıştırılabileceğini fark ettikten sonra hayata geçirir.
2002-2008 yılları arasında ABD'de gösterilen The Wire, kurmaca olmasına rağmen hem içerik hem anlatım tekniği olarak belgesele yakın bir gerçekçiliğe sahip diliyle o dönemde pek ilgi görmeyip, sonradan kültleşmiş bir dizi.Dizi, teknolojik gözetimin de mutlak bir doğruluk üretmediğini benzer biçimde gösterir. Uyuşturucu çetesiyle yollarının kesişmesinin ardından polis tarafından güvenliği için başka bir şehre gönderilen bir çocuk, arkadaşıyla yaptığı telefon görüşmesinde Baltimore’a geri döneceğini söyler. Ancak hattı dinleyen görevli bu sözün taşıdığı hayati önemi kavrayamaz ve konuşmayı “ilgisiz” olarak sınıflandırır. Polis departmanından habersiz Baltimore’a dönen çocuk, çete tarafından öldürülür.
The Wire bu sahneler aracılığıyla, gerçeğin çoğu zaman bireysel kötücüllükten değil, sorumluluğun atomize edildiği, insan yararına işlemeyen sistemden ötürü kaybolduğunu vurgular.
Gerçek, yaşamın farklı alanlarında, pratikte değişebilen nedenlerle kimi zaman kaybolur, kimi zaman da kaybettirilir. Bu yazıda, irili ufaklı medya organizasyonlarında gerçeğin “teyit” ya da “bilgi doğrulama” adı altında nasıl kasıtlı biçimde ortadan kaldırıldığını inceleyeceğiz.
Peki, “gerçek” nedir ve nasıl kaybedilir?
'Teyit' birimlerinin yükselişi
Batılı medya kuruluşları, son yıllarda “gerçeği” açığa çıkarma iddiasıyla “doğrulama” veya “teyit” başlıkları altında yeni birimler tesis etti. Platform medyası ise, örneğin Meta, bu işlevi üstlenmesi için farklı ülkelerde bazı internet sitelerini fonladı.
Reuters, NBC, BBC, CNN gibi ağların bünyesinde kurulan ve çalışmalarının çıktısını haber formatında kamuoyuna sunan bu birimler, kurumların kendi haberlerini doğrulamak yerine başkalarının söylediklerini ya da yayımladıklarını irdelemeye adandı. Bu dönüşümle birlikte “teyit” faaliyetleri, haber üretim sürecinin tamamlayıcı bir unsuru olmanın ötesine geçerek, müstakil ve kurumsallaşmış bir içerik alanına dönüştü. “Teyit”, ağırlıklı olarak “karşı cephede” yer alanların aktardıklarını inceleyip bunlar üzerinde şüphe üretmeye yönelen bir pratik hâline gelirken, “gerçek” ise maddi olarak doğrulanabilir olana eşitlendi.
Oysa gerçek ya da hakikat, tek tek maddi iddiaların kontrolüyle değil, ancak bu olguları üreten sınıfsal ilişkilerin, güç mücadelelerinin ve tarihsel süreçlerin bütününde açığa çıkar.
Batı’nın “hakikat” alanına müdahalesi, dijital çağın bilgi kirliliğine, sosyal medya üzerinden yayılan yalanlara ve kamuoyunun güven krizine karşı geliştirilmiş teknik bir yanıt olarak gerekçelendirildi.
“Yalan haber” olgusu yeni değil ancak sosyal medya platformlarının yaygınlaşmasıyla birlikte hem üretim hem de dolaşım hızı belirgin biçimde arttı. Buna ek olarak yapay zekâ teknolojilerinin gündelik hayata entegre olması, görsel ve işitsel içeriklerin üretimini ve manipülasyonunu daha önce görülmemiş ölçüde kolaylaştırdı.
Ancak yalan haber üretimine ilişkin tartışmaların merkezinde uzun süredir Batı basını, daha geniş anlamda ise anaakım medya bulunuyor. Söz konusu kuruluşlar hem tarihsel olarak daha uzun bir yayın geçmişine sahip hem de küresel ölçekte ulaştıkları kurumsal güç ve etki bakımından diğer kaynaklarla kıyaslandığında çok daha belirleyici bir konumda bulunuyor.
Bilgi üzerindeki tekeli son yıllarda ciddi biçimde sarsılan Batı medyasının yaşadığı güven kaybı da “hakikati” kimin aktardığına dair bir krize işaret ediyor.
ABD merkezli araştırma şirketi Gallup tarafından 2025 yılında yayımlanan verilere göre, Amerikalıların yalnızca yüzde 28’i haberlerin eksiksiz, doğru ve tarafsız biçimde sunulduğuna “çok” ya da “oldukça” güvendiğini belirtiyor. Benzer bir eğilimi küresel ölçekte de gözlemlemek mümkün. Çok sayıda izleyici ve okuyucu, ticari medya kuruluşlarının geniş toplum kesimlerinin çıkarlarını temsil etmediğini dile getirirken, bu durum alternatif medya kaynaklarına yönelimi de artırıyor.
Haber merkezlerinde erime
Öte yandan gazetecilik alanında da hem nitelik hem nicelik bakımından kayda değer bir aşınma gözlemleniyor. Son on yılda, haber merkezlerinde çalışan gazetecilerin sayısında dünya genelinde dramatik bir düşüş yaşandı. Medya kuruluşlarının yoğunlaştığı ABD’de, haber merkezlerinde çalışanların sayısı 2008 ile 2020 arasında dörtte birden fazla azaldı. Yalnızca 2024-2025 yılları arasında binlerce kişi işten çıkarıldı. 2022-2023 döneminde Gazetecileri Koruma Komitesi, dünya genelinde şimdiye kadarki en yüksek gazeteci tutuklama sayısını kaydetti.
Tüm bunlara ek olarak anaakım medyanın haber üretiminde sergilediği taraflılık, alternatif medya mecralarının daha geniş kitlelere ulaşmaya başlamasıyla da sıklığı artan şekilde sorgulanmaya başlandı. Gelinen nokta, “gerçek gazetecilik” tanımının ve “hakikat” kavrayışının anaakım medya tarafından ciddi müdahalelerle yeniden biçimlendirilmesi girişimlerine yol açtı. Alternatif medya organizasyonları ve bu organizasyonlarda çalışan gazeteciler “profesyonel olmamak” veya “tarafsızlık ilkesini yitirmekle” suçlandı. Bunun yanı sıra, bir olguyu tarihsel ve siyasal bağlamı içinde ele alarak aktarma ilkesi ortadan kaldırılırken, “tarafsızlık” iddiası altında karşıt görüşlerin asimetrik biçimde sunulmasına dayalı bir sistem icat edildi.
Bu eğilim, somut örneklerde izlenebiliyor.
İsrailli askerlerin Filistinli mahkumlara tecavüz etmesi, doğrudan kamera görüntüleriyle doğrulanmıştı. Buna rağmen Batı basını, "dengecilik" adına hakikatten uzaklaşmayı seçti.Filistinli bir mahkûma güvenlik kameraları önünde tecavüz eden İsrailli askerler hakkındaki suçlamaların düşürülmesine ilişkin BBC tarafından hazırlanan bir programda, İsrail’de İşkenceye Karşı Halk Komitesi adlı sivil toplum örgütünün direktörü Sari Bashi, ordunun söz konusu tecavüzü örtbas etmeye çalıştığını ifade etti. Bu değerlendirmenin hemen ardından program sunucusunun, tecavüzü görüntülere ve mahkûmun iç organlarının zarar görmesine rağmen inkâr eden İsrail’in resmî açıklamasına ayrıca yer verme gereği duyması, söz konusu “denge” arayışının editoryal pratikte nasıl işlediğine dair dikkat çekici bir örnek.
Bu örnekle ilgili bir diğer çarpıcı nokta ise, “teyit” birimlerinin İsrail askerlerinin tecavüz suçunu işlediğini gösteren görüntüleri inceleyip sonuçlarını kamuoyuyla paylaşma yönünde bir girişimde bulunmamış olması.
Bugün, her başlıkta ve her koşulda gazetecilik faaliyetini sürdürerek hakikati kamuoyuyla paylaşma pratiğinin yerini “iki tarafın görüşlerine başvurma”, “profesyonellik” ve pratikte mutlak biçimde gerçekleşmesi mümkün olmayan “tarafsızlık” iddiası almış durumda. Ancak bu yaklaşımın kurumsallaşması da, Batı medyasının yaşadığı güven ve etki kaybına yanıt üretmekte yetersiz kalıyor.
Batı medyasının içine düştüğü krizi derinleştiren bir başka dikkat çekici gelişme, başta Rusya olmak üzere bazı “rakip” ya da “hasım” olarak konumlandırılan devletlerin medya kuruluşlarının faaliyet alanlarını genişletmesi oldu. “Hasım” devletlerin medyaya aktardıkları kaynakları da artırmalarıyla, Batı’nın “bilgi” üzerindeki üretim ve dolaşım tekeli kırılmaya başladı.
Batı basını ve kurumlarının bu sarsıntıya verdiği yanıtlardan biri, kusurlu bir dünyada doğruluğu yalnızca kendilerinin sağlayabileceği iddiasıyla, bir diğer deyişle “teyit” birimlerinin hayata geçirilmesiyle, sahneyi bir kez daha işgal etme girişimi oldu.
Doğrulama gündeminin siyaseti
Doğrulama, görünürde yalnızca bir kontrol işlemi olsa da, gerçekte güçlü bir gündem kurma pratiği. Her iddia aynı şekilde mercek altına alınmaz, her kaynak aynı derecede şüpheyle karşılanmaz veya her savaş, her katliam, her devlet anlatısı aynı yoğunlukta doğrulama testine tabi tutulmaz. Dolayısıyla “teyit” faaliyetinde asıl belirleyici meselelerden biri, hangi iddiaların ya da hangi alanların doğrulama konusu haline getirildiği.
The New York Times (NYT) gazetesinin Aralık 2023 tarihinde yayımladığı “Sözsüz Çığlıklar: Hamas 7 Ekim’de cinsel şiddeti nasıl silah olarak kullandı” başlıklı haberi gazetenin ön sayfasında basıldı ve büyük ses getirdi.
Haber için seçilen ana fotoğrafta yas içindeki bir aile yer alıyor. Geniş bir salonun ortasında, zaman sanki duvara asılı saatle birlikte donmuş. Kanepede yan yana oturan üç insan var ama her biri kendi içine çekilmiş gibi. Ortadaki adamın bakışlarında yorgun bir kabulleniş, yanında ona yaslanan kadında ise kırılgan bir tutunma var. Sağdaki genç kadın kanepede, ancak sanki zihni çok uzaklarda gibi. Solda, ayakta duran kadın ise rafın önünde, fotoğraflara bakıyor. Bu sahnede kimse konuşmuyor. Kayıp, yalnızlık ve birlikte kalmaya çalışma hali aynı anda var.
Fotoğraftaki dağılmış ama bir arada durmaya çalışan kişiler, 7 Ekim’deki Hamas saldırısında tecavüze uğradığı iddia edilen ve öldürülen İsrailli Gal Abdush’un ailesi. Haber, “siyah elbiseli kadın” olarak tanımlanan Gal Abdush’un hikâyesiyle açılıyor.
Makale, “İsrailli polis yetkililerinin Abdush’un tecavüze uğradığına inandığını” aktaran ifadelere yer verirken, Abdush’u da “7 Ekim saldırıları sırasında İsrailli kadın ve kız çocuklarının maruz kaldığı dehşetin sembolü” olarak nitelendiriyor. NYT’nin ilgili haberinde Abdush ile eşinin ailelerine gönderdiği WhatsApp mesajlarına da yer veriliyor. Ancak bazı aile üyelerinin, bu kritik mesajlara dayanarak İsrailli yetkililerin tecavüz iddialarının uydurma olduğuna inandıkları bilgisi her nasılsa dışarıda bırakılıyor.
Ailenin aktardığı bilgilere göre Abdush sabah 6.51'de ailesine mesaj atarak “sınırda başlarının belada olduğunu” yazdı. Saat 7.00'de ise kocası, Gal Abdush’un öldürüldüğünü bildiren bir mesaj attı. Ailesi, Gal Abdush’un Hamas’ın el bombası atması sonucu hayatını kaybettiğini belirtti. Abdush’un kız kardeşine göre, iki mesaj arasında geçen dokuz dakikada, hatta belki daha kısa bir sürede kardeşinin “tecavüze uğraması, boğazlanması ve yakılması” iddiası inandırıcı değil. Tecavüz iddiası hakkında konuşan eniştesi ise açıkça “Bunu medya uydurdu” diyor. Aile, NYT’nin kendilerine yalnızca “Gal’in anısına bir haber yazmak istediklerini” söylediğini belirtiyor ve ekliyor: “Başlığın tecavüz ve vahşet hakkında olacağını bilseydik, bunu asla kabul etmezdik.”
NYT ise bu açıklamalar karşısında Abdush’un kız kardeşinin açıklamasını itibarsızlaştırmaya çalışarak onun “ne yaşandığı konusunda kafasının karışık olduğunu” ve “kız kardeşini korumaya çalıştığını” iddia edecek kadar ileri gidiyor.
İsrailli bir film yapımcısı ve eski hava kuvvetleri istihbarat görevlisi olan Ana Schwartz, New York Times tarafından, partnerinin yeğeni Adam Sella ve NYT’nin Pulitzer ödüllü muhabiri Jeffrey Gettleman ile birlikte, 7 Ekim’de Hamas tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen cinsel şiddetle ilgili, dünyanın Gazze Şeridi’ndeki süregiden savaşı anlama biçimini değiştirebilecek bir soruşturma üzerinde çalışmak üzere görevlendirilmişti. Haber yayımlandığından beri özellikle Schwartz tarafından yapılan açıklamalar, Gettleman önderliğinde yaklaşık iki ay boyunca yapılan çalışmada aslında somut veriye ulaşılamadığını; iddiaları doğrulamada engellerle karşılaştıkları her adımda, isimsiz İsrailli yetkililere veya anlatılarındaki ciddi çelişkiler defalarca açığa çıkarılmış görgü tanıklarına yöneldiklerini ortaya koyuyor. Schwartz verdiği bir röportajda, başvurdukları tüm güvenilir kaynaklardan ya “tecavüze dair bir ize rastlanmadığı” ya da “böyle bir olaya tanık olunmadığı” yönünde yanıt aldıklarını belirtiyor.
Abdush’un ailesinin, adli tıp yetkililerinin ve sistematik bir cinsel saldırıya şahit olmadıklarını belirten görgü tanıklarının açıklamalarının yanı sıra, The Intercept adlı medya kuruluşunun başarılı ve detaylı incelemesi, NYT’nin makalesinde yer alan birçok iddiayı çürütmüş durumda. Ancak NYT bugüne kadar ne özür diledi ne de makaleyi geri çekmeye yanaştı. Gazetenin bu krize verdiği yanıt ise, muhabiri Gettleman aracılığıyla, habercilikte bir araç olarak işletilmesi gereken “doğrulama” faaliyetinin gazetecilerin görevleri arasında olmadığını öne sürmek oldu.
Makalenin yayımlanmasının ardından Gettleman, Columbia Üniversitesi tarafından düzenlenen, cinsel şiddet konulu bir panele konuşmacı olarak davet edildi. Gettleman panelde, gazeteye Polk Ödülü kazandıran haberciliğini savunmak yerine, gazetecilerin “kanıt” arama gerekliliğini reddetti: “(…) ‘kanıt’ kelimesini bile kullanmak istemiyorum çünkü kanıt neredeyse hukuki bir terim ve bir iddiayı ispatlamaya ya da mahkemede bir dava kurmaya çalıştığınızı ima eder. Bu benim rolüm değil. Hepimizin farklı rolleri var. Benim rolüm belgelemek, bilgi sunmak ve insanlara ses vermek. Ve biz, [7 Ekim saldırısında] şiddetin her türlüsüne dair, yani cinsel şiddetle ilgili olarak da bilgi bulduk.”
Batı kaynaklarının ‘meşruiyeti’
Batı merkezli kaynakların iddiaları ya da aktarımları çoğu zaman varsayılan meşruiyetle dolaşıma girerken, Batı dışı kaynakların, özellikle de savaş, işgal, sömürgecilik ve devlet şiddeti bağlamında konuşan ezilen toplulukların tanıklıkları daha baştan “doğrulanması gereken” materyal gibi ele alınır. Böylece doğrulama mekanizması, masum görünürken aslında fiilen asimetrik bir şüphe rejimi kurar.
İran'ın Minab kentinde büyük çoğunluğu kız öğrenciler olan en az 175 kişinin yaşamını kaybettiği ABD saldırısına dair Batı'nın haberleştirme ve teyit mekanizması, hakikatin değil emperyalist barbarlığa meşruiyet kazandırmanın peşinden gidildiğinin somut örneklerinden biri oldu.Bunun çarpıcı örneklerinden biri, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlamasıyla ortaya çıktı. ABD’nin bir ilkokulu bombalayarak 165 çocuğu öldürdüğü saldırı, “teyit” birimleri tarafından, suçun vahametini azaltacak ve olay etrafında bir şüphe atmosferi yaratacak biçimde didik didik incelendi. Okulu bombalayan tarafın ABD olduğunun net bir şekilde anlaşılmaya başlamasının ardından ise teyit faaliyetleri, saldırıda Devrim Muhafızları'na ait bir tesisin yakınındaki bir yapının “yanlışlıkla” vurulmuş olabileceği ihtimali etrafında yoğunlaştı.
Bu yaklaşım, trilyon dolarlık bütçeye, binlerce personele ve ileri teknolojik kapasiteye sahip bir ordunun, açık kaynaklarda dahi okul olarak işaretlenmiş bir hedefi “hata sonucu” vurmuş olabileceği iddiasını, ordunun yapay zekâ kullanımına yönelmesi ve Trump yönetiminin bu tür hataları önlemeye yönelik personel azaltımına gitmiş olması gibi gerekçeler üzerinden adeta meşrulaştıran bir söylem üretti. Bu gerekçelerin herhangi biri ya da tümü doğru olabilir; aynı ölçüde, hiçbirinin gerçeği yansıtmama ihtimali de mevcut. Buradaki asıl sorun ise saldırıyı yapan aktörün kim olduğuna bağlı olarak Batı medyasının teyit mekanizmalarının, veri düzeyindeki kesinlikten ziyade ABD lehine işleyecek biçimde konumlanması.
Bu çerçevede, ortaya çıkan anlatının tamamlayıcı unsurlarından biri de, saldırıda hayatını kaybedenlerin sayısı ve yaş dağılımı gibi verilerin savaşın kendisinden daha çok sorgulama konusu hâline getirilmesi.
Örneğin, BBC’nin 16 Mart tarihinde yayınlanan “The Global Story” adlı programın bölüm başlığı şöyleydi: “İran’da bir okula düzenlenen hava saldırısı savaş suçu muydu?”
Programa konuk edilen BBC Verify ekibinden Merlyn Thomas, saldırının ardından nasıl bir teyit süreci izlediklerini şöyle anlatıyordu: "(…) [Saldırı sonrası internette paylaşılan] görüntüleri, konum belirleyici unsurlar, duvarlar, okul binasının yan tarafındaki renk desenleri gibi ayrıntıları kullanarak doğrulayabildik. Bu sayede görüntülerin tam olarak nerede çekildiğini tespit ettik. Aslında bu, 'coğrafi konumlama' dediğimiz şey, yani bir olayın tam olarak nerede gerçekleştiğini nasıl bildiğimizi ve görüntülerin güncel olduğunu nasıl doğruladığımızı ifade eden bir yöntem. Bu şekilde görüntülerin gerçek ve özgün olduğunu anladık."
Program sunucularından birinin sorusu üzerine Thomas ekliyordu:
"İran medyası tarafından el yazısıyla hazırlanmış bir liste yayımlandı; bu listede isimler ve doğum tarihleri yer alıyordu. Bu isimlerden 48’inin 6 ile 11 yaş arasında olduğu görülüyordu. Ancak bu isimlere ilişkin doğrulama açısından yapılabilecekler sınırlı kaldı. Öte yandan cenaze törenine ait yayın görüntülerinde küçük tabutlar, yetişkin boyutunda tabutlar ve bu tabutların üzerinde kişilere ait fotoğraflar, kimi zaman çocukların yüzleri ve isimleri yer alıyordu. Bu görüntüler üzerinden, listede yer alan üç isim ile tabutların üzerindeki üç ismi eşleştirebildik. Bu tür ayrıntılı ve mikro düzeyde doğrulamalar yapılabiliyor; ancak bu, 168 ölü ve 110 çocuk gibi toplam rakamların kesin biçimde teyit edildiği anlamına gelmiyor. Bununla birlikte Eğitim Bakanlığı, söz konusu okulda 264 öğrencinin bulunduğunu açıkladı."
Barbarlığa değil kurbanlara odaklanan bu “teyit” sürecinin ardından, Batı basınında söz konusu saldırıda katledilenler için “savaşta öldüğü iddia edilen çocuk kurbanlar” ifadesi daha sık kullanılır hale geldi. Saldırının faili ABD’nin adı başlıklardan silindi, çocukların katli elbirliğiyle “iddiaya” dönüştürüldü.
Washington yönetiminin okula “double tap strike” denilen yöntemle saldırması, Batı ana akım medyasında öldürülen çocukların gerçek yaşı ve sayısı kadar irdelenmemiş olabilir.
Bu “çifte saldırı”, bir hedefin vurulmasının ardından birkaç dakika içinde aynı noktaya ikinci bir saldırının düzenlenmesi esasına dayanan askeri bir taktik. Kayıpları artırmayı amaçlayan yöntem, ilk saldırının ardından yardım için olay yerine gelecek kurtarma ekiplerini, sağlık görevlilerini ve sivilleri de hedef alabilecek şekilde kurgulanıyor. Yani ABD gerçekte Devrim Muhafızları'na ait bir yeri vurduğunu düşünüyor olsaydı bile, çifte saldırı planlayarak aslında olay yerine gelecek ilk yardım görevlilerini, sağlık ekiplerini ve sivilleri de öldürmeyi hedeflemişti.
Çifte saldırı taktiği ve bu taktiğin başından beri kimleri hedefe aldığı gerçeği, ne yazık ki BBC ekibi tarafından “teyit” merceği altına alınmadı. Bu konu, saldırıyı düzenleyen tarafın kim olduğu konusundaki “teyit” faaliyetleri kapsamında danışılan uzmanların söylemleri olarak, daha dolaylı biçimde okuyucuya aktarıldı:
Sunucu: Pek çok kişinin gördüğü, yukarıdan çekilmiş ve yerde açılmış çukurları gösteren görüntüye gelecek olursak: Bu görüntüyü doğrulayabildiniz mi ve kaynağı neydi?
Thomas: (…) Görüntüler uzmanlarla paylaşıldığında, birden fazla saldırı izine rastlandığı ve bölgenin birden fazla kez hedef alındığı yönünde değerlendirmeler yapıldı. Ayrıca hedeflerin birbirine yakınlığı, saldırının belirli bir kasıt içerdiğine işaret ediyor, yani bu durumun büyük olasılıkla bilinçli bir hedefleme sonucu gerçekleştiği ifade edildi.
Uydu görüntülerine bakıldığında ise saldırıya uğrayan alan hakkında şu bilgiler elde edildi: Okul binası görüntünün sağ üst köşesinde yer alırken, hemen güneybatısında bir askerî tesis bulunuyor. Alanın geri kalanı da neredeyse “L” şeklinde uzanan bu askerî kompleksin parçası gibi görünüyor. Okul binasının bu kompleksin bir parçası olup olmadığına dair yoğun tartışmalar yürütüldü. Google uydu görüntülerinde, herkesin erişimine açık eski kayıtlarda, 2013 yılında okul ile askerî tesisin aynı kompleks içinde yer aldığı görülüyor. Ancak 2016 yılına ait görüntülerde iki yapı arasında belirgin bir duvarın bulunduğu, yani okul ile askerî tesisin fiziksel olarak ayrıldığı anlaşılıyor.
'Gerçeğin' maddi doğrulamaya indirgenmesi
Avustralyalı gazeteci John Pilger, editörlüğünü yaptığı “Bana Yalan Söyleme” adlı kitabında, en sevdiği alıntılardan birinin Amerikalı gazeteci T. D. Allman’a ait olduğunu yazar: “Gerçek anlamda nesnel gazetecilik, yalnızca olguları doğru aktarmakla kalmaz, olayların anlamını da doğru kavrar ve yansıtır. Sadece bugüne hitap etmekle yetinmez, zamanın sınavına da dayanır. Yalnızca ‘güvenilir kaynaklar’ tarafından değil, tarihin akışı içinde de doğrulanır. Öyle bir gazeteciliktir ki, olaylardan on, on beş, yirmi, hatta elli yıl sonra bile hâlâ olaylara doğru ve derinlikli bir ayna tutmayı sürdürür.”
“Teyit” faaliyetlerindeki temel sorunlardan bir diğeri, “hakikati” çoğu zaman maddi olarak doğrulanabilir olana indirgemesi. Oysa toplumsal ve tarihsel gerçeklik her zaman tekil veri noktaları üzerinden kavranmaz. Bir olayın doğrulanabilir parçaları ile o olayın tarihsel anlamı arasında ciddi bir mesafe bulunabilir.
ABD’deki tutuklanma oranları incelendiğinde, siyahların nüfusa oranla en yüksek mahkûmiyet ve hapiste tutulma oranına sahip grup olduğu görülüyor. Güncel verilere göre siyahlar, ülkedeki toplam nüfusun yaklaşık yüzde 14’ünü oluşturmalarına rağmen, hapishane ve tutukevi nüfusunun yaklaşık yüzde 37’sini oluşturuyor. Bu başlıktaki olası bir tartışmada “teyit” araçlarının işletilmesiyle okuyucuya ancak siyahların daha çok suç işlediği ve daha çok hüküm giydiği söylenebilirdi. Bu istatistiklerin arkasında yatan sistematik eşitsizlikler, yoksulluk, köleliğin yarattığı kuşaklar arası travma aktarımı, Jim Crow döneminden miras kalan cezalandırma politikaları, hapishanelerdeki emek sömürüsü ve daha birçok kritik etkenden yalnızca çok azı “teyit” haberlerinin ancak tali unsuru olarak okuyucunun karşısına çıkabilirdi.
Bu nedenle, bir haber kurumunun görevi yalnızca “Bu rakamlar doğru mu?” sorusunu sormakla sınırlı kalamaz. Bu verilerin hangi tarihsel üretim ilişkilerinin ürünü olduğunu, hangi sınıfsal güç dengeleri içinde ortaya çıktığını ve hangi ideolojik aygıtlar aracılığıyla meşrulaştırıldığını açığa çıkarmak gerekir. Aksi halde doğrulama pratiği, bu eşitsizlikleri sorgulamak yerine onları yeniden üretmenin teknik aracına dönüşür.
Bir bombardımanın belirli bir koordinatta gerçekleştiğini kanıtlamak mümkün ancak bu bombardımanın egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir devletin sistematik şiddet politikasının parçası olup olmadığı aynı yöntemle “teyit” edilemez. Bu ikinci düzeyde mesele artık yalnızca olgusal değil, doğrudan doğruya tarihsel ve siyasal bir çözümleme konusu.
Ne var ki yalnızca ilk düzeyi meşru bilgi alanı olarak kabul eden egemen söylem, tekil olayların doğrulanabilirliğini öne çıkarırken, bu olayları üreten sınıfsal ilişkileri ve tarihsel bütünlüğü sistematik olarak geri plana itiyor.
Dolayısıyla teyit, hakikati bütünlüğü içinde kavrayan bir pratik olmaktan ziyade, onu ölçülebilir, işaretlenebilir ve sınıflandırılabilir parçalara ayıran bir teknik olarak işliyor. Bu teknik, “doğruyu savunma” iddiası taşısa da, gerçekte hakikatin tarihsel ve sınıfsal bütünlüğünü parçalayarak onu egemen sınıfın çıkarlarıyla uyumlu bir biçimde yeniden düzenliyor. Bu nedenle teyit, hakikati açığa çıkarmaktan uzak olduğu gibi, onun daha geniş ve derin boyutlarını görünmez kılan bir işleve sahip.
Tekrar BBC’nin programına dönelim:
Sunucu: ABD ordusunun hedef seçme kararlarını ilk etapta nasıl aldığını ve bu kararları şekillendiren hukuki ve ahlaki hesaplamaların neler olduğunu daha iyi anlamak istedik. Bu nedenle, daha önce Obama yönetimi sırasında Savunma Bakanlığı’nda baş hukuk danışmanının özel danışmanı olarak görev yapmış olan Yale Üniversitesi uluslararası hukuk profesörü Oona Hathaway ile görüştük.
Sunucu: Ordu bir hedefe saldırıp saldırmamaya karar verirken nasıl bir süreç izliyor?
Hathaway: Bu süreç bağlama göre değişir. Bazı durumlarda bir bölgeyi uzun süre izleyerek faaliyet örüntülerini analiz etme imkânınız olur, bazı durumlarda ise bu kadar zamanınız olmaz. Şüphe oluştuğunda genellikle bir JAG, yani askerî hukukçu devreye girer ve rehberlik sağlar. Ayrıca ‘angajman kuralları’ dediğimiz bir çerçeve vardır. Bu kurallar düzenli olarak gözden geçirilir ve benim de zaman zaman dahil olduğum bir süreçti. Temelde, uluslararası hukukun sahadaki personelin uygulayabileceği somut kurallara çevrilmiş halidir. Hedefleme kararlarında bu kurallar belirleyici rol oynar.
Sunucu: ABD ordusunun İran’daki hedefleri seçerken de benzer bir süreç izlediği söylenebilir mi?
Hathaway: Evet, ancak bir çekinceyle. Son dönemde ABD ordusunun hedef seçimine yardımcı olmak için yapay zekâ kullanmaya başladığına dair haberler var. 2014-2015 döneminde bu söz konusu değildi. Bugün ise nihai kararın hâlâ bir insan tarafından verildiği ifade edilse de, hedeflerin belirlenmesinde yapay zekânın kullanıldığı anlaşılıyor. Ancak yapay zekânın tam olarak nasıl devreye girdiği ve insan denetiminin nasıl işlediği konusunda kamuya açık net bir bilgi yok.
Bu tür soru ve yanıtlar, dikkatli dinleyicilerin ve okuyucuların kafasında bazı soru işaretleri yaratsa da genel olarak rasyonel ve güven verici bir çerçeve sunuyor: Veri toplanır, faaliyet örüntüleri analiz edilir, askerî hukukçular devreye girer ve angajman kuralları titizlikle uygulanır. Ancak tam da bu teknik dil ve kurallara dayalı saldırı dili savaşın kendisinin meşruiyetini değil savaş içindeki şiddetin ne kadar “usulüne uygun” icra edildiğini tartışıyor.
Böylece “doğru prosedür” ve teyit “yanlış savaşın” üzerini örten bir teknik dil haline geliyor.
Güç ilişkileri ve kaynak sorunu
Doğrulama ya da teyit, gerçekte güce karşı denetim uygulamak yerine, çoğu durumda gücün onayladığı bilgi formatlarını meşrulaştırıyor. Yani “teyit” hakikati güçten ayıran değil aksine güçle uyumlu bilgi biçimlerine ayrıcalık tanıyan bir çerçeve kuruyor.
Sorun hangi tür kaynağın bilgi sayıldığı sorunu. Kaynak hiyerarşisi burada merkezi bir role sahip.
Uydu görüntüleri, resmi açıklamalar, büyük haber ajansları, uluslararası kurum raporları, açık kaynak istihbarat verileri ve teknoloji şirketlerinin sağladığı araçlar, teyit sürecinin temel dayanakları arasında yer alıyor. Bu araçların kendisi elbette bütünüyle değersiz değil, ancak mesele, bu kaynakların tarihsel ve siyasal olarak tarafsız olup olmadıkları.
Yapay zeka teknolojisi bir yandan sahte imgeler üretilmesine kapı aralarken, diğer yandan da "teyit mekanizması" elinde bir diğer "gayrımeşru ilan etme" aracına dönüşüyor. X'in devreye aldığı "yapay zeka tespit" özelliği, yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi doğrudan soL'un çektiği fotoğraflarda dahi "Yapay Zeka ile yapıldı" notu düşerek okuru yanıltıyor.Son dönemde yapay zekâ teknolojisindeki gelişmeler, maddi olarak doğrulanabilir sanılan “gerçeklikten” dahi şüphe etmemiz gerektiğine işaret ediyor. Uzun yıllar boyunca fotoğraf ve video düzenlemenin teknik zorlukları, bu materyallerin büyük ölçüde tartışmasız kabul edilmesine yol açmıştı. Ancak yapay zekâ tabanlı düzenleme araçları, neredeyse kusursuz şekilde ses ve görüntü üretebiliyor. Aldatma teknolojileri, tespit ve doğrulama araçlarıyla paralel bir hızda gelişiyor.
Otorite üretimi
“Teyit” birimleri kuran medya organları ya da bu alan üzerine yoğunlaşmış internet siteleri, bilgiyi doğrulamaya adanmış gibi görünürken kendilerini de doğruluğun hakemi olarak konumlandırıyor. Böylece doğrulama birimleri, yalnızca haber üreten yapılar olmaktan çıkıp haber alanının üzerinde bir tür yargı mercii gibi davranan yapılara dönüşüyor. Bu birimler çoğu zaman medya tekellerinin, uluslararası fon ağlarının ve platform medyasının sınırları içinde faaliyet gösteriyor. Dolayısıyla hangi bilginin “doğru”, hangisinin “şüpheli” sayılacağı, yalnızca yöntemsel bir mesele değil aynı zamanda egemen sınıfın çıkarlarıyla uyumlu bir seçme ve eleme süreci.
Bu durumun iki sonucundan bahsetmek mümkün. Birincisi, okuyucu ile bilgi arasına yeni bir uzmanlık katmanının yerleşmesi. Okuyucu artık yalnızca habere değil, haber üzerine hüküm veren kuruma da bağımlı hale getiriliyor. İkincisi ise, bu kurumların kendi ön kabullerinin, kaynak tercihlerinin ve siyasal sınırlılıklarının görünmez kılınması. Zira kendisini “doğruluk denetçisi” olarak kuran bir yapı, ideolojik konumunu daha etkili bir şekilde gizleyebiliyor. Kendi çerçevesi doğal, teknik ve kaçınılmazmış gibi yansıtılıyor.
Bilgi üzerindeki otorite, modern medyada güven krizini çözmekten çok sınıfsal olarak yapılandırılmış yeni bir güven hiyerarşisi kuruyor. Güven artık olayın tanıklarına, sahadaki gazetecilere, toplumsal hareketlere ya da tarihsel çözümlemeye değil, kurumsal “teyit” mekanizmasının mührüne muhtaç hale getiriliyor.
“Doğruyu denetleyen” konumuna yerleşmek, kendiliğinden ideolojiden arınmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, bu konum çoğu zaman ideolojik tercihlere teknik meşruiyet kazandırıyor ve bilgi üretimi siyasal mücadele alanından koparılıp teknik bir denetim meselesi gibi yeniden çerçeveleniyor.
Gazetecilikten doğrulama teknisyenliğine
Bu tartışmaların bir diğer olumsuz etkisi ise gazeteciliğin bir tür mekanik teknisyenliğe dönüştürülmesi. Oysa gazeteciliğin asli görevi yalnızca bir ifadenin doğru mu yanlış mı olduğunu belirlemek değil, aynı zamanda bağlam kurmak, güç ilişkilerini açığa çıkarmak, görünmeyeni görünür kılmak, tarihsel arka planı anlatmak ve egemen söylemin dışına düşen gerçeklikleri kamusal alana taşımak. Ancak “teyit” pratiğinde gazeteci artık olayların nedenlerini, sınıfsal boyutlarını, tarihsel kökenlerini ya da siyasal sonuçlarını araştıran kişi olmaktan çok görüntü eşleştiren, tarih tespit eden, açıklama karşılaştıran ya da bu verilere dayanarak haber yapan bir teknisyen gibi konumlanıyor. Oysa teknik doğrulama, gazeteciliğin yalnızca küçük bir parçası.
Böyle bir ortamda okuyucu daha çok teknik bilgiye maruz kalıyor, ancak daha az şey anlıyor. Çünkü anlamak, sadece doğrulamakla değil ilişki kurmakla, tarihsel sürekliliği görmekle ve görünürde teknik olanın içindeki siyaseti fark etmekle mümkün.
Dolayısıyla asıl ihtiyaç duyulan şey, “teyit” faaliyetini mutlaklaştırmak değil, onu eleştirel gazeteciliğin emrine vermek.
/././
Nükleer cehennemin kapıları -Engin Solakoğlu-
Artık Ben Gvir manyağı gibi İsrailli bakanların veya ABD televizyonlarında sözde uzmanların açıkça tartıştığı bir seçenek bu. Esasen Trump’ın kullandığı İran’ı taş devrine döndürme metaforunun başka bir izahı da yok.
Savaşın beşinci haftasını geride bıraktık. İran, en iyi savunma saldırıdır yönetimiyle savaşmayı sürdürüyor. Pek de iyi yapıyor.
Tahran Hürmüz Boğazı'nın denetimine ilişkin taktiğinde de bir değişikliğe gitti. Savaşın ilk günlerinde dünya ekonomisinin boğazını sıkan İran, mengeneyi şimdi yavaş yavaş gevşetiyor. Bu savaşın gelişimiyle bağlantılı bir yöntem uyarlaması mı yoksa önceden planlanmış bir şey miydi anlamak güç. Her koşulda başarılı bir taktik olduğu söylenebilir.
Savaşın başında Boğaz’ın kapanmasının yarattığı şok etkisi uluslararası sermaye düzenini öylesine sarstı ki, İran petrolü üzerindeki ambargo fiilen kaldırıldığı gibi satış fiyatı da yükseldiği için Tahran’ın petrol gelirleri arttı. Hürmüz’e ilişkin planın ikinci aşaması ise, İran’ın bu geçişi tam anlamıyla denetim altında tuttuğunu gösteriyor. İran tek tek ülkelerle pazarlık ediyor, belirlediği geçiş ücretini Fransa gibi ülkelere dahi ödetiyor. Hindistan yedi yıl sonra ilk kez İran’dan petrol almaya başladı.
Savaşın pahalı bir eylem olduğunu bilmeyen yok. İran uzun yıllardır hazırlanmış olduğu bu savaşı şimdi savaşırken finanse edebilir hale geldi.
Savaşın ekonomi cephesinin petrol boyutundaki bu gelişmeler küresel petrol fiyatlarındaki yükselişi frenlemiş görünüyor ama İsrail Birleşik Devletlerinin saldırısının olumsuz yansımaları petrolle sınırlı değil. Gübre meselesi hâlâ yakıcılığını koruyor. Türkiye gibi kendi tarımını sabote etmenin yöneten sınıfın zenginleşmesi için bir araç için kullanıldığı ülkelerde bunun sonuçlarını göreceğiz. İthal ve pahalı gübre önümüzdeki yıldan itibaren enflasyonu daha da yukarı çekecek.
Diplomatik cephede ise bir durgunluk dönemine girmiş gibiyiz. Pakistan’ın ABD ile İran’ı İslamabad’da bir araya getirme çabaları sonuç vermedi. ABD’nin görüşme heyetine başkanlık edeceği söylenen Başkan Yardımcısı Vance’in iki kez kendisini Pakistan’a götürecek uçağın kapısından döndüğü söylendi. Pakistan’ın Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye’yi bir araya getirdiği Dışişleri dörtlü zirvesi de tarihin arka sayfalarından birine diplomatik turizm faaliyeti olarak kaydedildi. Pakistan Dışişleri Bakanı’nın Pekin’e yaptığı ziyaret de Çin’in yoğurdu üfleme politikaları değişmediği için sonuçsuz kaldı. Oysa ziyaretin haberi geldiğinde yayılan haberler İran’ın Çin’in olası bir barış anlaşmasında garantör olmasını istediği yönündeydi. Pakistan-Çin ortak bildirisi uluslararası ticareti öne alan bir içerik taşıyordu ve emperyalist saldırıya karşı bir duruş içermiyordu.
Türkiye’nin “çabalarını” da ihmal etmeyelim. Sahibinin Sesi ajansının bakarsak, Dışişleri Bakanı Fidan her gün herkese telefon etti. Gelin görün ki bunların savaşın sone erdirilmesi bağlamında bir etkisini hissedemedik.
Önceki gün ABD’nin 48 saatlik bir ateşkes istediği ancak İran’ın buna olumsuz yanıt verdiği ileri sürüldü. İran’ın başından beri savunduğu çizgi ateşkes değil savaşı kalıcı olarak durduracak bir anlaşma. Bu da çok anlaşılır bir şey, İsrail ortadan kalkmadıkça İsrail Birleşik Devletleri İran’a saldırmaya devam edecek.
İran direniyor ve dünyanın en güçlü ordusuna karşı direnebildiği için de psikolojik üstünlüğü elde tutuyor. Bu üstünlüğün bir sebebi de İran’ı yönetenlerin dünyayı iyi tanımaları. Doğru araçlarla doğru propaganda yöntemlerini kullanıyorlar. Özellikle Lego Playmobil karakterlerini kullanarak hazırladıkları kısa videolar izlenme rekorları kırıyor. Açıkçası ben yenisi çıksa izlesem diye bekliyorum her gün.
Propaganda savaşın önemli bir unsuru. Ama bir de savaşın kendisi var. Çelik, ateş, yıkım ve ölüm. Savaşın nasıl gittiği sorusunun yanıtı ise ABD denen suç örgütünün başındaki Trump’ın Batı Asya’dan uydu görüntüleri sağlayan şirkete yasak getirmesinden anlaşılıyor olmalı. Emperyalist haydutluk savaş bölgesinde bıraktığı enkazın gizlenmesini istiyorsa işler pek de yolunda gitmiyor demektir.
İsrail Birleşik Devletlerinin başta ileri sürdükleri hedeflere ulaşamayınca artık bir yıkım savaşına girdikleri anlaşılıyor. Bu çetenin İsrail bölümünden zaten herhangi bir kurala uymasını bekleyecek kadar saf değiliz. İsrail’in, tıpkı cebinde bir partinin kartvizitini, telefonunda da o partinin ileri gelenleriyle çekilmiş fotoğraflarını taşıyan torbacı, katil ve hırsızlar gibi, dokunulmazlığı olduğunu biliyoruz. ABD kanadında ise eskiden en azından görünüşte uyulan savaş hukuk kuralları Trump-Hegseth ikilisinin temsil ettiği insanlık düşmanlığı karşısında ortadan kalkmış durumda.
Çete İran’daki Buşehr Nükleer santralini şu ana kadar 4 kez vurdu. Uluslararası Atom Enerji Kurumu’nun (IAEA) siyonizmin maaşlı memuru Genel Sekreteri Grossi bile santralde durumun kritik olduğu uyarılarını arka arkaya yineliyor. Şimdi bu adamı durup dururken niye gagaladın diye merak edenler için kısa bir açıklama ekleyeyim.
Bildiğiniz gibi Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasına (NPT) taraf olan İran kısa bir süre öncesine kadar nükleer tesislerini IAEA’nın denetimine açık tutuyordu. IAEA denetçileri düzenli aralıklara İran’ın nükleer tesislerini ziyaret ediyor, tesislerin çoğunluğu bilim insanı olan yöneticileriyle bir araya geliyordu. İşte o bilim insanlarının neredeyse tamamı İsrail tarafından suikastlarla öldürüldü. Bu insanların bilgilerinin İsrail’e Grossi tarafından sızdırıldığı hakkında güçlü kanıtlar var. Bu arada uluslararası sermaye ve siyonizme verdiği bu hizmetin büyük olasılıkla karşılıksız kalmayacağını ve Grossi’nin İsrail Birleşik Devletleri’nin BM Genel Sekreteri adayı olduğunu da ekleyelim.
Buşehr’e dönersek, barbarların saldırılarının devamı halinde santralin bir nükleer felaket kaynağı haline geleceği belli. Bir küçük hatırlatma daha: Bir nükleer santrale saldırmak ağır bir savaş suçu. Adil bir dünyada Netanyahu ve sadist avenesi ile Trump, Hegseth gibi psikopatların Lahey’de yargılanmalarını gerektiren bir savaş suçu.
İşin ilginç yanı, uzmanlara göre santralin İran'ın Basra körfezi kıyılarında bulunması sebebiyle olası bir patlamadan kaynaklanacak sızıntı ve serpintinin güney istikametine göre hareket edecek olması. Basra’nın güney kıyısında ABD’ye tam boy yaslanarak iktidarda kalan Körfez emirlikleri ve Suudi Arabistan var. Savaşın başından beri kıvırtan bu ülkeler şimdi o radyoaktif sızıntının doğrudan hedefi olma tehlikesiyle karşı karşıyalar.
Radyasyondan salt o asalak ümera ve krallar sürüsü etkilenecek olsa hiç sorun değil ama ilk patlamada milyar dolarlık uçaklarına atlayıp tüyeceklerini ve bölgede çoğunluğu kölelik koşullarında yaşayan milyonlarca emekçiyi ölüme terk edeceklerini biliyoruz.
Bu savaşın nükleer eşiğe doğru yaklaşmasının birinci boyutu.
İkinci boyut ise doğrudan nükleer silah kullanma eğilimi. Artık Ben Gvir manyağı gibi İsrailli bakanların veya ABD televizyonlarında sözde uzmanların açıkça tartıştığı bir seçenek bu. Esasen Trump’ın kullandığı İran’ı taş devrine döndürme metaforunun başka bir izahı da yok. Konvansiyonel silahların İran’ı kısa sürede yenmeye yetmeyeceği, İsrail ve ABD’nin başındaki canavarların da uzun zamanlarının bulunmadığı biliniyor. O halde, taktik nükleer silahlar kullanarak İran’ı ezmek bu suç çetesine en uygun seçenek olarak görünüyor olabilir. Açıkçası o yaratıkların niteliklerine baktığımda kendiliklerinden bunu da yapmazlar diyebilecek durumda değilim. Netanyahu, Ben Gvir, Trump ve Hegseth’in fotoğraflarına şöyle bir bakın, siz de diyemezsiniz!
İyimser hatta safça sayılabilecek bir bakışla, nükleer cehennemin önündeki son engellerin Rusya ve Çin’in saldırgan taraflar olan İsrail ve ABD’ye yapacağı uyarılar olduğunu düşünüyorum. Nükleer düğmeye basmanın herkes için ağır bir maliyeti var.
Yıllardır emperyalizmin kadir-i mutlak olmadığını, her savaşı kazanamayacağını, yenilebileceğini anlatıyoruz. Emperyalist propagandanın gönüllü, ücretli ya da bilinçsiz kurbanları küçümser bir gülümsemeyle dinliyorlar anlattıklarımızı.
Onlar gülümsemeye devam etsinler. Halkların kahkahayla güleceği bir zaman da gelecek eninde sonunda.
/././
'Oğlum davasından caymaz'-Atilla Özsever-
Gaziantep’te tekstil işçilerinin haklarını savunduğu için 20 gündür tutuklu bulunan sendikacı Mehmet Türkmen’in annesi, “Oğlumu içeri atabilirsiniz ama onu caydıramazsınız. O işçilere arkasını dönmez” dedi. Avukatı Tugay Bek de, “İddianame yazılsa hemen tahliye edilebilir” diye konuştu.
Birleşik Tekstil, Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Gaziantep’te aylardır ücretlerini alamadıkları için eylem yapan 400 Sırma Halı işçisine destekte bulunmuş, yaptığı konuşma nedeniyle de 16 Mart 2026 tarihinde tutuklanmıştı. Türkmen, o konuşmasında şunları söylemişti: "İşçiler aylardır maaşlarını düzenli alamıyorlar. Fazlasını değil sadece maaşının zamanında yatırılmasını istiyorlar... İşçileri tehdit etmekten vazgeçin. İşçileri insan yerine koymayı öğrenin. Bu memlekette patronsanız, zenginseniz; işçinin hakkına çökebilirsiniz, güvenlik önlemi almayıp işçinin ölümüne sebep olabilirsiniz, cinayet işleyebilirsiniz, kimse size hesap sormaz. Bu ülkede yasalar zenginler için geçerli değil".
BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen, konuşması sırasında, geçen Aralık ayında bu işyerinde çalışırken kolları kopan bir işçinin de hesabını sormuştu, yine o bölgedeki fabrikalarda iş kazası sonucu ölen işçiler de olmuştu.
Mehmet Türkmen, bu konuşması sonrasında şikayet üzerine "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" ve “yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla 15 Mart’ta gözaltına alınıp 16 Mart’ta tutuklanmıştı.
Tahliye talebine ret
Geçen hafta çeşitli il ve ilçelerden 270 avukatın imzasıyla sendika başkanı Mehmet Türkmen’in tahliye edilmesi yönünde bir talepte bulunuldu ancak mahkeme bu talebi reddetti. Mehmet Türkmen’in avukatı Tugay Bek, Türkmen’in halen Gaziantep E Tipi Kapalı Cezaevinde bulunduğunu söyleyerek şunları ifade etti: “Tahliyeyi ret kararında herhangi bir gerekçe belirtilmedi. Aslında iddianame geciktiriliyor. Türkmen’in konuşmasının görüntülü kaydının çözümlenmediği belirtiliyor. Türkmen, zaten bu konuşmayı inkar etmiyor dolayısıyla iddianamenin yazılmasına engel bir hal yok. Kasten sürüncemede bırakıyorlar”.
Avukat Tugay Bek, “Bir an önce iddianamenin yazılmasını istiyoruz. İddianame hazır olsa duruşma bile yapılmaksızın dosya üzerinden Türkmen’in tahliye edilmesi mümkündür. Çünkü yanıltıcı bilgiyi yayma diye bir suç söz konusu değil. İşçilerinin ücretlerinin ödenmesi geciktirildi, iş kazası sonrasında kolu kopan işçi var. Bunların hepsi gerçek” diye konuştu.
BİRTEK-SEN Başkanı Türkmen’in tutuklanmasının ardından tekstil işçileri, ilerici sendikalar, akademisyenler, barolar ve sol eğilimli kimi milletvekilleri yoğun bir destek gösterdi, dayanışma tepkisini ortaya koydu ve serbest bırakılmasını talep ettiler.
Mücadeleci sendikacı
1978 doğumlu olan Mehmet Türkmen, dokuz yaşında Gaziantep halı atölyelerinde çıraklığa başladı, 15 yıllık halı dokuma işçiliğinden sonra sendikal mücadelenin içine girdi. Türk-İş ve DİSK’e bağlı sendikalarda bölge temsilciliği yapan Türkmen, 2022 yılında BİRTEK-SEN’i kurdu.
Mehmet Türkmen, bağımsız sendikacı olarak tekstil işçilerinin örgütlenmesinde ve hak arayışında aktif bir mücadele yürütüyor, birçok kez gözaltına alındı, işverenlerce tehdit edildi. Türkmen, geçen yılda yine Gaziantep Başpınar Sanayi Organize Bölgesi’nde düşük ücretlere karşı kitlesel eylemlere öncülük ettiği gerekçesiyle tutuklanmıştı.
Mehmet Türkmen, bu süreçte 36 gün tutuklu kaldıktan sonra 24 Mart 2025'te ev hapsi kararı ile serbest bırakılmıştı. Türkmen hakkındaki ev hapsi kararı da 17 Nisan'da kaldırılmıştı.
Mehmet Türkmen, işçi sınıfının mücadelesinde tabandan bu sürece dahil olan tam bir sınıf sendikacısı niteliğinde bir kişidir, “bürokrat bir sendikacı” kimliği yoktur.
'İşçiye arkasını dönmez'
Mehmet Türkmen’in annesi, önceki akşam (3 Nisan 2026’daki) Now Ana Haber’de oğlu ile ilgili şu sözleri söyledi: “İşçinin hakkını yemeyin. Bu dünya size de kalmaz, bu zenginlikler de bitecek. Mehmet Türkmen’e gücünüz yetebilir, içeri atabilirsiniz ama caydıramazsınız. Benim oğlum, işçilere arkasını da dönmez”.
BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen’in yanı sıra yine bağımsız olan ve mücadeleci sendikacılar arasında yer alan DGD-SEN (Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası) Başkanı Neslihan Acar ve Umut-Sen Örgütlenme uzmanı Başaran Aksu da Migros depo işçilerinin direnişi nedeniyle Şubat 2026’da gözaltına alınmışlardı. AKP iktidarının mücadeleci, bağımsız sendikacılara karşı daha sert bir yaptırımı dikkati çekiyor.
/././
Anlatıcı ve eşikteki özne -Fadime Uslu-
Eşik, çocuk edebiyatında özellikle belirgindir. Çünkü çocuk kitaplarında özneyi kuran, eşik deneyiminin kendisidir. Eşiği aşmak için gösterilen yol her zaman özgürleştirici bir doğrultuda kurulmayabilir.
Öykü ve roman sanatında anlatıcının konumu, hikâyenin estetiğini belirleyen temel birimlerin başında gelir. Hikâyeyi anlatan karakterin dünyayı yorumlama tavrı, olay akışıyla dil atmosferini biçimler. Anlatıcı karakter, yazarın söz elçisidir; bir maskenin ardından konuşur. Seçtiği insanlık sahnesinden göstermeyi istediği olay ve durumları inşa ederken bu söz elçisi dile gelir. Sözcükleri, cümleleri, cümlelerindeki vurguları sınıfsal konumunu yansıtır. O, bulunduğu konumdan bakarak öteki karakterlerin yapıp ettiklerini anlatır. Yaşadığı, tanık olduğu deneyimlerinden süzüp damıttığı gerçeklerle yüzleştirir okuru. Gören ve gösteren göz olarak görmenin ufkunu açmaya yönelir.
Bu karakter tamamen öz deneyimlerini anlatsa bile özne olarak yazarın kendisi değildir. Kendisiyle olası okurunun arasında, anlatıcı aracılığıyla saydam bir bölge kurar yazar. Orada yeni bir özne inşa eder. Hayatı kavrayışını, duyuşunu, ideolojik göstergelerini oraya yerleştirir. Okur ise ona işaret edilmiş anlamı yapılandırarak yeniden yazar hikâyeyi.
Henüz dünyaya gelmemiş bir tanığın gözünden bakmak; olayların dışında ama dünyaya eklemlenmek üzere olan bir bakışın eşiğinde durmak. Anlatıcıyı bir kıyı hattına yerleştirmek. Bu tür anlatılarda özne, eşikte nasıl bir konum alır?
Carlos Fuentes’in Doğmamış Kristof1 romanında eşik, anlatının kurulduğu yerdir. Kristof konuşur ama bu konuşmayı henüz dünyaya karışmamış bir bedenin mesafesinden duyar okuyucu. Anne karnındaki Kristof, görmeden bilir, bilmeden yargılar; dünyanın tarihini, siyasetini, çürümesini ve tekrarını, henüz ona dahil olmadan kavramıştır. Bu nedenle Kristof’un işlevi, konumlanmanın ifadesidir. Dışarıdan bakabilmenin sağladığı bir açıklıktadır her şey. Kristof’un varoluşu bir kararı, tercih eşiğini gösterir okura.
Carlo Collodi, Pinokyo’nun Maceraları2 kitabında insanlaşmanın eşiğinde salınan bir beden inşa eder. İhtiyar marangoz Gepetto’nun ağaçtan yonttuğu kukla Pinokyo, dünyanın kurulu düzenine ayak uydurmaya çalışır ve bu sırada sürekli tökezler. Tökezlediği her olayda itaat, ceza ve ödül mekanizmalarından geçerek biçim kazanmaya zorlanır. Bu hikâyede özne, dünyaya eklemlendikçe tamamlanır.
Fuentes ve Collodi, anlatıcıları ve henüz yaşam deneyimi olmayan karakterleri aracılığıyla görme yöntemlerini daha saf bir alana çeker. İdeoloji burada daha nettir, daha talepkârdır. Her iki yazar, o saydam bölgeye yerleştirdikleri okurundan, olaylara saf bilinçle bakıp yorumlamasını bekler. Görmeye, duymaya, kavramaya dair ilk deneyimleri okurla karakterler arasında bölüştürür. Eserlerinin klasikleşmesinde bu tavrın etkisi büyüktür.
Hollandalı yazar Tjibbe Veldkamp da Dünyayı Seven Çocuk3 romanında Fuentes’le Collodi’nin karakter inşasındaki tutumunu sürdürür. Henüz dünyada deneyimi olmayan öznenin özneleşme sürecini konu edinir yazar. Arka kapağında kitap şöyle özetlenir:
“Âdem, bir 'olası çocuk'tur. Anne babası eski bir Doğu Avrupa şehrinde karşılaştıklarında bir kıvılcım saçar ve Âdem canlanır. Sayısız olası çocuk vardır ve çoğu hiçbir zaman gün ışığını göremeyecektir. Ancak Âdem’e dair özel bir durum söz konusudur: Anne babası, ilk tanışmalarının ardından birbirleriyle temaslarını kaybetme tehlikesiyle karşılaştıklarında, Âdem hayatı için avans alır. Anne babasını yeniden bir araya getirip kendi hayatını güvence altına almak için zamanı vardır. Tüm saflığıyla yola koyulur; emin olduğu bir şey varsa o da Âdem’in dünyayı sevdiği ve yaşamak istediğidir.”
Dünyayı Seven Çocuk, var olmanın dünyaya yönelme cesaretiyle ilişkisini anlatır. Hikâyesi, “hayat neden değerlidir?” sorusuna verilen bir yanıt gibidir. Veldkamp’ın anlatısına oyun, toplumsal kırılganlık ve ontolojik merak hâkimdir. Olay örgüsünü bu üç damar şekillendirir. Henüz doğmamış bir çocuğun dünyaya duyduğu ilgiyi ve merakı merkeze alan bu hikâyede çocuk, Pinokyo’da olduğu gibi, dünyaya doğru açılan ontolojik bir özne olarak tasarlanmıştır.
Collodi, Pinokyo’nun insan olma sürecini disiplin ve hata üzerinden kurar. Kahramanın yolculuğunda ahlaki terbiye öne çıkar. Veldkamp, insan olma arzusunu sevme kapasitesiyle inşa eder. Serüvendeki bütün karmaşık düğümler sevgiyle çözülür.
Âdem’in varlığı henüz gerçekleşmemiştir; fakat, mümkündür. O, aşama aşama gerçekliğe doğru çekilir. Modern düşüncede önce bilgi, sonra değer gelir. Veldkamp’ta ise sıralama farklıdır. Âdem’in dünyaya yönelmesi, bilgiden önce gelen varoluş arzusudur.
Kitabın olay akışı şöyle ilerler: Anlatıcı, önce, dünyaya henüz adım atan özneyle tanıştırır okurunu. Romanın açılış sahnesinde satırlar boyunca duyuların saf halini betimler. Karakterin farkına vardığı her duyuma sevgi eşlik eder. Âdem’in keşif deneyimlerinde katıksız sevginin coşkun neşesi vardır. Sevgi, mekânı ve zamanı kaplayan yegâne duyguya dönüşür. Öyle ki, düşünceyi de bu duygu yönetir.
Okurundan da duygu atmosferine kapılmasını bekleyen yazar, çok geçmeden sezgilerle kavranabilecek durumun karşısına aklı koyar. Kurduğu sahnelerde akılla duyguyu çatıştırır. Okurun karaktere empati duyabilmesi için sırasıyla duyuların coşkusuna, sezginin kavrayışına ve aklın muhakemesine başvurur.
Sözgelimi Âdem, olası anne Zdenka’ya yaklaşıp ona oğlu olduğunu söylediğinde, Zdenka bunu reddeder. Onun kendisini sorgulaması sırasında rasyonel aklın doğası devrededir.
“… Zdenka Zarakova çoktan arabasına binmiş, kapısını hızla çekip kapatmıştı.
Yaklaşık iki yıldır polis teşkilatında çalışıyordu. İşini seviyordu. Nedense her olay bir tür bulmaca gibiydi ve o bulmaca çözmeyi severdi.
Ayrıca insanların yasaları çiğnemedeki yaratıcılıklarına giderek artan bir hayranlık duyuyordu. Bu çocuk da ona 'anne' diye seslendiğinde onu şaşırtacağını beklemişti. Şüpheci bir insanın dahi -kendisi hariç- inanabileceği bir hikâye uydurabilirdi. Ama nerede…
Çocuk iyice saçmalamıştı. Onu rahatsız eden bu muydu?
Hayır…
Çocuğu elinden tutup yurda götürmemeliydi. Serbest gününü ona harcamamalıydı. Ama onu rahatsız eden bu da değildi.
Onu rahatsız eden şu adamdı. Onu öpmüştü. Teşekkür olarak da ona bu çocuğu göndermişti. Çocuk rolünü güzel oynuyordu, bunu kabul etmesi gerekirdi. Ama anlattığı hikâye!.. Ne büyük saçmalık. Adam da onun bu hikâyeye inanacağını düşünmüştü. Onu ne zannediyordu?” (s.32-33)
Bu satırlarda anlatıcı sesle öteki karakterin sesi birbirine karışır. Anlatıcı, anlattığı karakterin sesine yerleşir. Serbest dolaylı anlatım dediğimiz bu yöntem çocuk kitaplarında sık kullanılır. Amaç, hikâyeyle okur arasındaki mesafeyi iyice kısaltmaktır. Veldkamp, kimi zaman uzak mesafeyi açarak, kimi zaman da serbest dolaylı anlatımla bu mesafeyi tersinden daraltarak okurunu adım adım hikâyenin kalbine yaklaştırır: Uzlaşının konforlu alanına.
Yazar, kitabın yol haritasını çizmeye karakterleri tanıtarak başlar. Hemen ardından kriz ve çatışma ortamı kurar. Çatışmayı karakterlerin yaşam deneyimiyle besler. Âdem, saf doğasıyla hayata karışmaya çalışırken ihanetle, adaletsizliklerle, derin yoksullukla yüzleşir. Yazar, karakterlerin içinde yaşadığı düzeni gösterir ama düzenin işlevi çatışmayı sona erdirmektir. Hikâyedeki temel kırılma noktası da buradadır. Yazar, birbirlerine tamamen uzak noktadaki iki kişiyle temsil ettiği çatışmayı sevgiden doğan uzlaşıyla çözer.
Polis teşkilatındaki dedektif Zdenka ile “Mavi Soytarı” imzasıyla geceleri kentin ihtişamlı caddelerinin duvarlarına yazılama yapan örgütsüz bir aktivist olan Vaclav’ın çatışmasıdır bu. Vaclav mülksüzdür. Onun yaşadığı yer, kullandığı eşyalar geçiciliği vurgular. Âdem, olası çocuk olarak karşısına çıkıp ona babası olduğunu söylediğinde buna itiraz etmez. Vaclav, Âdem’le birlikte yaşamaya rıza gösterir. Eylemine eşlik etmesine izin verir. Yazar, yazılama eylemi sahnelerini sinematografik ayrıntılarla, törensel bir edayla anlatır.
“Âdem babasının arkasından koştu. Dar sokaktan meydana çıktıklarında sanki karanlık bir salondan parlak spotlarla aydınlatılmış bir sahneye çıkmış gibi oldular. Meydanı çevreleyen sokak lambaları kar tanelerini parlatıyordu, eski evlerin cephelerindeki altın varaklar pırıl pırıl parlıyordu.
Vaclav içinde fırçayla birlikte boya kovasını yere bıraktı, sırtını bir evin cephesine dayayarak çömeldi. Âdem Vaclav’ın bacağına basarak omzuna çıktı, yüzü duvara dönüktü. Bir elini destek almak için duvara dayadı, diğer eliyle Vaclav’ın uzattığı fırçayı aldı. Babasının yavaş yavaş ayağa kalktığını fark etti. Âdem bir an onun sırtüstü düşeceğini zannetti ama babası dengesini korudu. O anda yüzü tabelaya yaklaştı. 'ZAFER MEYDANI' yazıyordu. Âdem ZAFER’in üstünü çizip yerine YALANCILAR yazdı. Vaclav fırçayı yeniden boyaya batırdı. Altına MAVİ SOYTARI imzasını attı.
Birkaç metre sonra aynı eylemi tekrarladılar. Bu defa Âdem meydanın ismini ZALİMLER olarak değiştirdi.” (s.94-95)
Kitabının çocuk öznesi, karşıt kutuplardaki iki kişinin birbirine yaklaştığı anda varlık kazanır. Olası çocuk Âdem’in varlık kazanması, karşıt kutupların uzlaşma ihtimalidir aynı zamanda.
Evet, aktivist babasının hayatına eşlik eder, onun eylemine katılır. Fakat hayatta kalabilmeyi sürdürebilmesi, polis teşkilatındaki dedektif annesinin önce kendisine inanmasına, sonra da babasına özgürlüğünü vermesine bağlıdır. Dedektif anne, Vaclav’ın eylemlerinde kullandığı boya kovasıyla fırçasını nehrin sularına gömer. Vaclav’ın özgürlüğü aktivistliğinin sonudur.
Vaclav’ın yazılama eyleminin gerekçesini insanlara umut vermek olarak açıklar yazar. Ancak bu umut ve değişim olasılıkları bir uzlaşı ilişkisinin yaşanmasıyla sönümlenmiştir.
Anlatıcının konumu bu noktada yeniden görünür hâle gelir: Hangi eşikten konuştuğu, hangi dünyayı mümkün kıldığı. Âdem’in varlık kazanmasıyla çatışma askıya alınır. Sevgi, bu hikâyede birleştirici olduğu kadar törpüleyici bir işleve de sahiptir. Yazarın söz elçisi olan anlatıcı, dünyayı bir uzlaşı alanı olarak kurmayı seçmiş, okurunu da bu seçimin içine yerleştirmeyi hedeflemiştir.
Eşik, bu nedenle sadece bir geçiş noktası değil, ideolojik bir bölgedir: Doğmamış Kristof’ta doğmamayı da içeren etkin bir mesafeye, Pinokyo’nun Maceraları’nda disiplinle biçimlenen katılıma, Dünyayı Seven Çocuk’ta ise sevgiyle mümkün kılınan bir eklemlenmeye dönüşür. Her üç anlatıda da özne, dünyaya nasıl dâhil olacağını bu eşikte belirler. Veldkamp’ın anlatısı, dâhil olmanın bedelini görünmez kılarak çatışmayı uzlaşının içinde eritir.
Eşik, çocuk edebiyatında özellikle belirgindir. Çünkü çocuk kitaplarında özneyi kuran, eşik deneyiminin kendisidir. Eşiği aşmak için gösterilen yol her zaman özgürleştirici bir doğrultuda kurulmayabilir. Eşik, karakterin seçimini yönlendiren, hatta onu belirleyen doğrudan bir müdahale alanı olabilir. Özgürlük çağrısı olarak sunulan kurguyu dikkatli okumak gerekir. Eşik, özneyi özgürleştiren bir geçit mi olacaktır; onu yönlendiren, sınırlandıran bir aygıt olarak mı işleyecektir? Hikâyesinde ikinciyi tercih eden karakter, dünyaya dâhil olmak yerine ona eklemlenir. İyi uyum sağlamaya açık bir davettir bu."
-----
1 Carlos Fuentes, Doğmamış Kristof, çev: Aslı Biçen, Can Yayınları, İst. 2020.
2 Carlo Collodi, Pinokyo’nun Maceraları, çev: Filiz Özdem, YKY, İst.2018.
3 Avrupalı eleştirmenlerin şimdiden bir çocuk klasiği olarak değerlendirdiği Dünyayı Seven Çocuk, iki ay önce; şubat ayında Can Çocuk Yayınları tarafından yayımlandı. Kitabın Hollanda’da ilk yayımlanma tarihi 2023. Kitapta yer verilen yazarın özgeçmişinde, bu kitabın Hollanda’da büyük yankı uyandırdığı, Nienke van Hitchum Ödülü, Zilveren Griffel Ödülü ve Wouterje Pieterse Ödülü’ne değer görüldüğü belirtiliyor. (Bu prestijli ödüller, çocuk kitapları arasında estetik ve ideolojik düzeyde ciddiye alınması önerilen kitaplara verildiği bilinmektedir.) Tjibbe Veldkapm, Dünyayı Seven Çocuk, çev: Gül Özlen, Resimleyen: Mark Janssen, Can Çocuk, İst. 2026.
Günler…-Ayşe Süzük-
İnsan onuruna yakışmayacak bir hayatı neden yaşamalı? Sağır, kör, dilsiz olursan eğer elinde kalan yaşamak mı olacak?
Bazen günler ipe dizilen boncuklar gibi birbiri ardına sıraya giriyor, akıp gidiyor. Yaşadığının farkında olmadan ezberlenmiş rutinleri yapa yapa güneş doğuyor, güneş batıyor. Haberler geliyor. Kara haberler. Dünya dönüyor; bir avuç tiranın önünü açan kapitalizm yoluna binlerce hayat soluyor, binlerce hayat sönüyor.
Soru da çok basit, sorunun yanıtı da.
Nedir yani? Neden kudurmuş gibi saldırıyor emperyalizm?
Emperyal kapitalizmin derdi ne de, kemendini sağa sola savurup duruyor?
Duygusuzca, insanlık dışı bir biçimde, sosyopat bir canavarlık içinde, insanlık tarihinin bütün birikimini yıkacak, onunla alay edecek kötülüğe ve karanlığa bulanmış hâlde.
Bu emperyal kapitalist düzenin derdi ne? Para, güç, nüfuz alanları, sömürge bölgeleri, çok uluslu tekellerin kârı, sermayenin büyümesi, rekabet…
Eee? Sonu var mı bu gözü dönmüş hırsın?
Dünyanın, güzelim çocukların, doğanın, hayvanların, börtü böceğin, tarihin, geleceğin yıkımı uğruna: korkunç doymazlık, hırs, hınç. Terazinin bir kefesinde insanlığın iyi, doğru, güzel adına yaptığı harikulade birikim; diğer kefesinde ise şer, yıkım, kâr, para, cinayet silsilesi.
Bazen sorular da yanıtlar da çok basit. Çok yalın.
Kapitalizmin insanlığı getirdiği nokta bu. Kapitalizmin o anlatageldiği bütün hikâyeleri bitti, vaatlerine artık kargalar bile inanmaz.
Gelelim makro anlatıdan, bize; gündeliğe, sana bana…
Sen yoksa inanıyor musun hâlâ kapitalizme güzel kardeşim?
Sahi mi?
Mesela İran deyince ama mollalar da çok fena mı diyorsun? Tıpkı bir vakitler Esad’ın da zindanları varmış dediğin gibi.
Küba deyince ama orada da yoksulluk var, insanların beklentileri de önemli şimdi, zaten kızlar da ne bileyim turizm falan işin içine girince demeye cüret mi ediyorsun?
Halkın alın terinden, iliğinden kemiğinden zenginleşmiş kocaman kocaman sermayeyi savunup eşitlikçi bir düzeni savunanları mala göz diken tembeller olarak mı yaftalıyorsun?
Sen yüzünü ne yana çeviriyorsun, kimin kara propagandasına, yalanına dolanına hizmet ediyorsun hiç düşünmez misin?
Büyük fotoğrafı al, içine küçük küçük diğer fotoğrafları, detayları yerleştir bakalım ne göreceksin?
Bilmez misin kapitalizmin anlı şanlı kale ülkelerindeki, iri ülkelerindeki evsizleri, eroinmanları, sokaklarda kendini satanları, organını satanları, yavrularını satanları, çete savaşlarını, ırkçılığı, yobazlığı, paran kadar sağlık ve eğitim alınan o gökdelenler dünyasını hiç mi görmezsin de sesini yalnızca karşı propagandanın yalanlarını yaymak için çıkarırsın.
Bu mudur insan olmanın sorumluluğu?
Bakıp görmemek mi? Bakıp yüzünü öbür tarafa çevirmek mi? Bakıp gözlerini kapatmak mı?
Geldik gidiyoruz…
İnsan bu, gelir ve gider.
İnsan bu, kendi hikâyesinin kahramanı olmalı, o hikâyeyi bir ilmekle dünyalara salmalı, okyanusun öte tarafındaki bir yaşlının eğilmez başını kendine şiir etmeli, kelimelerin ötesinde bir duygudaşlığı hissetmek için. Yaşamak için. Yaşadım diyebilmek için.
İnsan onuruna yakışmayacak bir hayatı neden yaşamalı?
Sağır, kör, dilsiz olursan eğer elinde kalan yaşamak mı olacak? Emin misin buna?
Kendi bencilliğin ve hırsların ile doldukça yaşamak mı tutacak elinden yoksa hınçlar ve öfkeler mi? Aydınlanacak mı yoksa kararacak mısın böyle? Kendini kilitlediğin kuyularında yeşerecek misin yoksa çürüyecek misin?
Hangisi?
”… Ancak 'insan' denen ülkeyi keşfeden, 'insanın geleceği' denen ülkeyi de keşfetmiştir. Artık sizler benim deniz yolcularım olacaksınız, mert ve sabırlı! Dik yürüyün böyle zamanlarda kardeşlerim, dik yürümeyi öğrenin! Deniz fırtınalı: daha çok kişi yardımınızla tekrar doğrulmak istiyor.”*
Artık hakikaten yüzünü öte yana döndürme zamanlarını çoktan geride bıraktık. İnsanız, insan kalmalıyız. Karanlığın kalbine dimdik bakmalıyız ve o karanlığı boğmak için dünya vatandaşlığımızı da, yurttaşlığımızı da alıp yanımıza artık yola rahvan olmalıyız.
Yoksa Nâzım’ın dediği gibi…
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
*Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Doğu Batı Yayınları.
/././
soL





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder