Değerli taşlardan vergi alınmasını engellemişlerdi: İşte AKP'nin 'pırlanta' vekilleri
AKP, 2 Mart’ta Meclis'e sunduğu teklifte değerli taşlardan yüzde 20 ÖTV alınmasından son anda vazgeçti. Gerekçe olarak “jeopolitik gelişmeler” ve “küresel ticari dinamikler” gösterildi.
AKP’nin 2 Mart’ta TBMM’ye sunduğu kanun teklifinde, pırlanta, elmas ve inci gibi değerli taşların satışından yüzde 20 Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) alınması öngörüldü. Ancak bu düzenleme, bir ay sonra 2 Nisan gecesi teklif metninden çıkarıldı.
Verginin kaldırılmasının doğrudan AKP’li vekillerin verdiği önergeyle gerçekleşti.
Sözcü'nün haberine göre, teklifte yer alan madde, AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta ile AKP milletvekilleri Halil Eldemir, Oğuz Üçüncü, Ayhan Salman, Yusuf Ziya Aldatmaz ve Saffet Bozkurt’un imzasını taşıyan önergeyle çıkarıldı.
AKP Grup Başkanı Abdullah Güler, teklif ilk açıklandığında “Adaleti sağlamak ve kamu gelirlerini artırmak amacıyla, lüks tüketimde kıymetli madeni taşlarla ilgili düzenlemeye gidiyoruz” demişti. Ancak Meclis aşamasında parti içinden gelen adımla bu düzenleme geri çekildi.
Bahane: 'Jeopolitik gelişmeler'
Maddenin tekliften çıkarılmasına “jeopolitik gelişmeler, küresel ticari dinamikler, stratejik yatırım fırsatları” gerekçe gösterildi.
Aynı gece yapılan başka düzenlemelerle serbest bölgelerde üretim yapan şirketlerin ürünlerini yurtdışına satışından elde ettikleri kazançlar gelir vergisinden istisna kapsamına alındı. Özelleştirme gelirlerinden giderler düşüldükten sonra kalan kısmın da bütçeye gelir kaydedilmesi kararlaştırıldı.
***
Yaptıklarından mutlu, vicdanen rahatmış: Nazlı Ilıcak'ı ekranlara çıkaranlar utanmıyor, Ilıcak neden utansın ki?
Medyascope adlı sitede çalışmaya başlayan eski Cemaatçilerden Nazlı Ilıcak, halka karşı işlediği suçları itiraf ederek değil, “Ben kendi yaptıklarımdan, geçmişimden memnunum. Vicdanen baktığım zaman çok büyük yanlış yapmadım. Ama ahlaken kazananın yanında ben hiçbir zaman saf tutmadım. Meslek ahlakıma ihanet etmedim” diyerek işe başladı. Tam da Cemaat eskilerine yakışan şekilde.
Bir köşeye bırakılmışken herkes için faydalı olan yaşanmışlıklarımı genç kuşaklara aktaracağım…
Medyascope adlı sitede “Hatırat” isimli bir programa başlayan Nazlı Ilıcak, “gazeteci” sıfatıyla, yukarıda aktardığımız üzere “yaşanmışlıklarını” aktaracakmış.
İlk program bu açıdan son derece dikkat çekici.
Fethullahçı 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası tutuklanan Ilıcak, Erdoğan’a af mektubu sonrası kavuştuğu özgürlüğünün ardından başladığı bu programda ironik şekilde “darbe karşıtı” rolünü üstlendi.
27 Mayıs’ta Menderes’in devrildiği sürece dair konuşan Ilıcak, Demokrat Parti öncesinde Türkiye’de bir diktatörlük olduğunu söylerken, bol bol Menderes güzellemesi yaptı.
Ancak bu haberde uzun uzun Ilıcak’ın “hatıratlarına” yer verecek değiliz.
Bu ülkede utanmamanın, rezil olmamanın, halka karşı işlenen suçlarının bedelini hiçbir şekilde ödemeyeceğini düşünmenin son örneklerinden biri olan Ilıcak’ın önceki gün söylediği bir söz oldukça dikkat çekici: Ben kendi yaptıklarımdan, geçmişimden memnunum. Vicdanen baktığım zaman çok büyük yanlış yapmadım. Ama ahlaken kazananın yanında ben hiçbir zaman saf tutmadım. Meslek ahlakıma ihanet etmedim.
Şaka değil, tam da bunları söylüyor Ilıcak.
Yıllarca AKP-Cemaat ortaklığının yanında saf tutmuş, Cumhuriyet düşmanı, laiklik düşmanı pozisyonun en sadık temsilcilerindendi.
Gülen’in sadık müritlerinden oldu, Cemaat’i son ana kadar yalnız bırakmadı.
Ergenekon, Balyoz, Odatv, Devrimci Karargah gibi Cemaat’in siyasi operasyonlarının hepsinin en fanatik savunucusu oldu.
Suçsuz şekilde birçok aydının, gazetecinin cezaevinde yatmasını hararetle destekledi.
Türkan Saylan’ın hasta halde evinin aranmasına, hedef alınmasına tepkilerin çığ gibi yükseldiği dönemde, “Mahkûm olmayan herkes masumdur ama ‘şüphelidir’; bunu aklınızdan çıkarıp, her tutuklananın arkasından 'Hukuk darbesi' diye lütfen feryat etmeyin” diyebilen oydu.
“Ergenekon neyin nesidir diyenlere eski günleri hatırlatarak cevap vermek istiyorum. Ergenekon, 'iç düşman' olarak belirlenen hedefi bertaraf etmeye yönelik, askersivil işbirliğiyle yürüyen bir mekanizmadır. Kimi zaman psikolojik harekât devreye girer, kimi zaman şiddet. Medya ve sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapılır. Dost kuvvetlerden istifade edilerek, 'düşmanın' başı ezilir” çıkışı ona aitti.
Gülen’i o kadar seviyordu ki, Fenerbahçe’nin hedef olduğu dönemde Aziz Yıldırım’ın açıklamalarına Gülen adına verdiği yanıtta “Yıldırım, Gülen'i ne sanıyor acaba? Güç kazanmak adına, başkasının canını yakacak tıynetsiz biri mi? ‘Kişi herkesi kendisi gibi bilebilir’ mi desem acaba. Mağduriyetini kanıtlamak için bir zalim arıyorsa, o sıfat Gülen Hocaefendi'ye inanın hiç yakışmaz” diyen yine oydu.
Sonra?
Bu kadar “adalet”, “temizlik”, “mahkeme” öyküsü anlatan Ilıcak, Fethullahçıların darbe girişimi sonrası yakalanıp tutuklanınca, çareyi Erdoğan’a övgüler yağdırdığı bir mektup yazıp, yalvarmakta bulacaktı: Yıllarca, AK Parti’yi desteklememin sebebi, zaten askerin siyasete müdahalesinden duyduğum rahatsızlık. Sizin önünüz, 312 ile kesilmeye çalışıldığında, AK Parti hakkında kapatma davası açıldığında, ya da İmam Hatiplilere ve başörtülülere karşı yürütülen kampanyalarda, demokrasi ve hukuk neyi gerektiriyorsa, o noktada durdum. Bu mücadeleyi el ele vermedik mi? Zaman zaman çaresizliğin verdiği karamsarlıkla bunalıyorum. Sonra, Allah’a sığınıp güç ve moral toplamaya çalışıyorum. Bir de sık sık, sizi ve Emine Hanım'ı düşünüyorum. Sanki durumumu tam olarak bilseniz, bu haksızlığa müdahale ederdiniz gibi geliyor. Bu yüzden, yoğun işleriniz arasında farkına varamadığınız mağduriyetimi size yazmayı tek çare olarak gördüm. Dağ başında bir kuzu kaybolsa, Hz. Ömer’den sorulurmuş. Bu devletin başı olduğunuz için de size müracaat ediyorum. Herhalde, son nefesimi cezaevinde vermemi istemezsiniz. Mağduriyetimi size anlatıyorum, zira, adaletin yitirdiği vicdanı, ancak siz yeniden tesis edebilirsiniz.
Bu yalvarışın sonrasında o da bir kısım eski Cemaatçi gibi özgürlüğüne kavuştu.
Ülkenin yakın tarihinde her tür halk düşmanı saldırının, gerici operasyonun bir numaralı destekçisi olan, iktidarı elde bulundururken elindeki kılıçla önüne geleni kesen, dönemin Akın Gürlek’i olarak tarif edilen Zekeriya Öz ile kol kola kar topu oynayan Nazlı Ilıcak, şimdi hiç utanmadan Medyascope üzerinden “ahlak” oyunlarına girişmiş durumda, tam da kendine yakışan şekilde.
***
Elsa’nın ardından Atamay işçileri de kazandı: Tommy ve Yeşim ikinci kez masaya oturdu.
Atamay Tekstil işçileri, 23 günlük örgütlü mücadele ve eylemlerinin ardından tüm alacaklarını eksiksiz aldı; Tommy Hilfiger ve bağlı olduğu PVH Grup, işçilerle masaya oturmak zorunda kaldı.
İzmir Buca’da bulunan BEGOS’ta geçtiğimiz yıl kapanmadan önce Tommy Hilfiger için üretim yapan ve ücret ile tazminat hakları için mücade eden Atamay Tekstil işçileri, Tommy patronlarını masaya oturttu. Aralarında 3 ila 9 yıllık kıdemi bulunan işçiler alacaklarının tümünü aldı.
PE Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı’nda mücadele kararı almışlardı
İzmir Buca’da bulunan BEGOS’ta faaliyet gösteren Atamay Tekstil, geçtiğimiz yıl işçilere işçilikten doğan ücret ve tazminat alacaklarını ödemeden kapanmıştı.
Aralarında 3 ila 9 yıllık kıdemi olan işçiler, 22 Şubat’ta Buca Şirinyer Semt Evi’nde bir basın toplantısı düzenleyerek haklarını almak için Patronların Ensesindeyiz (PE) Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı ile mücadeleye başlayacaklarını ilan etmişti.
Mücadele ilanlarının ardından 7 Mart’ta Forum Bornova’da bulunan Tommy Hilfiger mağazası önünde eylem yapan işçiler eylemde tüm Tommy Hilfiger mağazalarının ve Yeşim Tekstil’in kendileri için eylem alanı olduğunu vurgulamıştı.
Üç büyük şehirde eylemlere saatler kala Tommy’den yanıt
Bu duyurunun ardından Atamay işçileri, eylemlerini üç büyük şehirde bulunan Tommy Hilfiger mağazalarının önüne taşıyarak eş zamanlı eylem yapma kararı almış; İzmir İstinyepark AVM, İstanbul Cevahir AVM ve Ankara Armada AVM’de eylemler düzenleyeceklerini duyurmuştu.
Üç büyük kentte gerçekleştirilmesi planlanan eylemlere saatler kala Atamay işçileri, sosyal medya hesaplarından alacaklarına ilişkin kendileriyle iletişime geçildiğini duyurdu. İşçiler, Tommy Hilfiger’ın bağlı olduğu PVH Grup’un ödemelerin yapılmasına yönelik SGK ile görüşmelere başladığını kendilerine ilettiğini belirtti.
‘Hakkımızı aldık, şimdi işçilerin ülkesi için mücadeleye’
Araya giren bayramın ardından işçiler, bugün yaptıkları açıklamayla alacaklarının eksiksiz biçimde ödendiğini duyurdu. 23 gün süren Elsa Tekstil direnişinin kazanımla sonuçlanması üzerine başlayan ve Yeşim Tekstil ile Tommy’yi ikinci kez masaya oturtan Atamay işçilerinin açıklaması şöyle:
"Hakkımızı aldık, şimdi işçilerin ülkesi için mücadeleye
Bizler, Buca BEGOS’ta Tommy Hilfiger için üretim yapmış Atamay Tekstil işçileriyiz.
Yıllarca emeğimizle, onurumuzla çalıştık, 3 ila 9 yıllık haklarımız birikti.
Atamay Tekstil fabrikası, ücret ve tazminat alacaklarımızı ödemeden geçtiğimiz yıl içerisinde kapanmıştı.
Hakları için direnen Elsa Tekstil işçilerinin mücadelesi bize güç verdi, biz de haklarımız ve emeğimiz için Patronların Ensesindeyiz Ağı’yla birlikte mücadeleye başladık. Tommy mağazaları önünde eylemler yaptık, yeni eylemlerimizi duyurduğumuz sırada, Tommy tarafından ödemelerin yapılacağı taahhüdü verildi.
Yaptığımız eylemlerle haklılığımızı ve mücadele irademizi gösterdik. Bizler gibi emeğine ve geleceğine sahip çıkan işçilerle yan yana, dayanışma içinde olduk.
Mücadele sürecinde örgütlü işçilerin gücünü gördük ve bunu, yüreği emekten yana olan tüm halkımıza gösterdik.
Mücadelemiz sonucunda, bizleri yok sayan patronlar bizi muhatap almak zorunda kaldı. Dün Tommy Hilfiger’ın yetkili avukatıyla Şirinyer Semt Evi’nde yapılan ve gece saat 02.30’a kadar süren görüşmelerimiz sonucunda bugün tüm alacaklarımız ödenmeye başlandı.
Örgütlü mücadele eden işçiler mutlaka kazanır!
Mücadelemiz bitmedi!
Yıllarca işçileri yok sayan, kölelik koşullarında emeğini sömüren, ülkemizi yağmalayan patronlara karşı bir yol ayrımında olduğumuzu biliyoruz.
Tekstil sektöründe de fasonu normalleştirenlere karşı mücadelemiz kararlılıkla sürecek.
Ülkemizin gerçek sahipleri işçilerdir.
Bundan sonra da ülkemizin; yoksulluğun ve sömürünün olmadığı, eşitlikçi ve aydınlık günlere kavuşması için mücadele edeceğiz. Mücadele vereceğimiz ülkemizde patronlar işçilerin haklarının zerresine el uzatamayacaklar.
Yaşasın örgütlü mücadelemiz!
Yaşasın işçilerin birliği!
Yaşasın Türkiye işçi sınıfı!
Tekstil işçisi kardeş, bize ulaş. Birlikte mücadele edelim, birlikte kazanalım.”
Patronların Ensesindeyiz Dayanışma Ağı nedir?
Patronların Ensesindeyiz (PE) Dayanışma Ağı, 2018 yılının sonunda, Türkiye’de ekonomik krizin ve kur dalgalanmalarının arttığı bir dönemde, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) öncülüğünde kuruldu. İşçilerin dayanışma ve mücadele ağı olarak faaliyet gösteren PE, patronların kriz fırsatçılığıyla ilk saldırdığı başlıklar olan kıdem tazminatı, ücretler, fazla mesai gibi hakların gaspı karşısında patronların fırsatçılıklarını teşhir ediyor; hukukçularla, sendika uzmanlarıyla, İSG uzmanlarıyla, TKP üye ve gönüllüleriyle birlikte dayanışmayı geliştiriyor, işçilerin haklarını savunuyor.
Fasonlarda hak mücadelesinin adresi: PE Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı
Bankalardan çağrı merkezlerine kadar pek çok sektörde ağı bulunan PE’nin Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı ise fasonlardaki hak gasplarına ilişkin mücadelede bir merkez oldu; pek çok fabrika ve atölyede mücadeleye öncülük ederek ederek kazanım elde etti ve çalışma koşullarında iyileşme sağladı.
İzmir’de Çelik Nakış, Simo, Inter ve Elsa Tekstil’de kazanım elde ederken, İstanbul Tuzla’daki ETF, Gaziantep’teki Şireci Tekstil ve İstanbul Beylikdüzü’nde Alpin Çorap gibi büyük fabrikalarda da süren mücadelelerin parçası oldu.
Atamay işçilerinin mücadelesi de, İzmir Çiğli’de Elsa Tekstil’de 181 işçinin fabrikanın kapatılacağı bahanesiyle geçen yıl aralık ayında bir anda işten çıkarılmasının ardından, Patronların Ensesindeyiz Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı bünyesinde fabrika önünde başlayan ve 23 gün süren direnişin işçilerin tüm alacaklarını kazanmasıyla sonuçlanması üzerine başlamıştı.
https://x.com/pensendeyiz/status/2040062976225378720
***
Uzaya bakıp rüya görmek: Ay'a giden ABD, insanlığa umut olabilir mi?-Ogün Eratalay-
Artemis II görev uçuşu başladı. Bu olay elbette insanoğlunun uzay macerasında önemli bir adım. Ancak emperyalizmin dünyayı içine soktuğu kaosu unutup ham hayaller kuracak kadar da hülyalara dalacak değiliz.
Elbette heyecanlanıyoruz. Yer çekimini hiçe sayarak havalanan uzay mekiklerindeki insanların heyecanına ortak oluyor, insanoğlunun yeni ufuklara kapı aralamasını önemsiyoruz. Ancak bu dünyada, bu düzende ve emperyalizmin her yönden pervasızca saldırısı altında hayat memat kavgasında yaşadığımızı unutmuyoruz.
Unutanlar var. Bunlardan birisi T24 sitesinde yazan Hakan Okçal. Kendisi emekli bir büyükelçi. Mülkiye mezunu bir dışişleri mensubu. 1981-2001 arasında görev yaptığı yerler arasında Bonn, Berlin, Bingazi var. Buralarda konsolos, müsteşar gibi görevlerde bulunmuş. 1989 yılında Roma’daki NATO Savunma Koleji'nde “eğitim” almış. Sonrasında yine ABD ve NATO ile ilgili görevlerde bulunmuş. 2018’de emekli olunca kendisini akademiye, araştırma ve yayınlara vermiş. Üyesi olduğu “think-tank” Ankara Politikalar Merkezi'nin katkıcıları arasında Türkiye NATO Daimi Temsilcilerinden Mehmet Fatih Ceylan ve Tacan İldem gibi isimler dikkat çekiyor. Modern insan sayılan Homo Sapienlerin 60-70 bin yıl önce Afrika’dan çıkışından bu yana insanoğlu uygarlık yolunda çok önemli mesafeler aldı. Sovyetlerin 1957’de fırlattığı Sputnik uydusu ile başlayan insanlığın uzay macerası, tekerleğin bulunması, yazının icadı, tarımın başlaması gibi bu yoldaki önemli kilometre taşlarından biri sayılabilir. Belki abartma gibi görünebilir ama, ben insanoğlunun uzay yolculuğunu Afrika’dan çıkışa benzetiyorum. İnsanoğlu uzayda tutunabilirse, aynı Afrika dışına çıktıktan sonra uygarlık yolunda attığı büyük ve önemli adımlara benzer adımları atacaktır. Bir farkla, bu kez uygarlığın tekamül çarkları çok daha hızlı dönüyor.
Okçal yazısına hızlı ve romantik bir başlangıç yapıyor. Ancak uzay alanında insanlık adına pek çok ilki gerçekleştiren Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nden, uzaya çıkan ilk insan Yuri Gagarin’den, uzaya çıkan ilk kadın Valentina Tereşkova’dan, uzayda yürüyen ilk insan Aleksey Leonov’dan, Sovyet uzay programının babası sayılan Sergey Korolyov’dan bahsetmeden heyecanlanabiliyor… ABD'nin Artemis programının hedefi Ay’ın karanlık ve soğuk güney kutbunda kalıcı bir üs kurmak. Burada donmuş su rezervleri var. Ama programın asıl hedefi Mars. Ay’daki yerçekiminin zayıflığından ve sürtünmeye sebep olan bir atmosferin bulunmamasından yararlanılarak, buranın ileriki Mars yolculukları için fırlatma üssü olarak görev yapması düşünülüyor. Daha sonra, insanoğlu kendini savaşlarla ve çevre felaketleriyle yok etmezse, diğer gezegenlere ve uzayın derinliklerine uzanacak. Dünyalı insanoğlu, uzaylı insanoğluna dönüşecek. Gelecekte birçok insan, dünyaya ayak basmadan uzayda doğup ölecek.
Devamında Artemis II programından bahsediyor Okçal ve asıl hedefin Mars olduğunu belirtiyor. Ancak ne olduğu meçhul bir “insanoğlu” tanımı yaparak, kendisini yok etmemesi durumunda uzayın kapılarının açılacağını belirtiyor. Toplumsal analiz yerinde, uluslararası ilişkiler tamam, siyasi ve ekonomik değerlendirmeler son derece isabetli. İnsanoğlunun aklını başına toplaması lazım, gerisi kolay… Bu konuda en büyük sorumluluk, iddialı bir uzay programı başlatarak Ay’da bir üs kurmaya hazırlanan ABD’ye düşüyor. ABD, Soğuk Savaş sonrası dönemde Uluslararası Uzay İstasyonu’nda (ISS) Rusya ve diğer uzay aktörleri işbirliği yapabildiyse, aynı işbirliğini Ay’da da tekrarlaması icap eder. Ama gerçekçi davranıp Trump yönetiminin bilinen tutumu nedeniyle böyle bir işbirliğinin şu anda hayalden ibaret olduğunu da kabul etmek lazım. Buna karşılık Artemis programına emek veren bilim adamlarının tüm insanlığın iyiliği için çalıştıklarına kuşku duymamak gerekiyor. Kaldı ki ABD Trump’tan ibaret değil. Trump Kasım’da büyük bir ihtimalle “topal ördek” haline gelecek, eski etkisini kaybedecek. Her ülkede olduğu gibi orada da iki tane Amerika var. “No King” diyen, savaşa karşı çıkan Amerikalılar bu ülkenin Trump’tan ibaret olmadığını bize gösterdiler. Barışçıl Amerikalıların temsil ettiği ABD’nin insanlığın ortak geleceği için gecikmeden uzayda yeni sorumluluklar alması gerekiyor.
Sonunda Olçak’ın sakladığı sırra vakıf oluyoruz. İnsanoğlunun kendi neslini ortadan kaldırmaması ABD’ye bağlıymış. Ay’da üs kurma planlarına kendisini kaptıran yazarımız, Trump döneminde bunun olmayacağını kabul etse de bir olası başkan değişiminde tüm analizini güncellemeye hazır. Burada da en güvendiği unsur “namuslu” bilim insanları. Yaşadığı toplumsal sistemin işleyişinin farkında olan, halka karşı sorumlu bilim insanlarının böyle olduğuna kuşku yok. Ancak her bilim insanının da “namuslu” olmadığını biliyoruz. ABD’nin Manhattan atom bombası projesi, görmek isteyenler için pek çok örnek barındırıyor.
İşin "sırrı", ne olursa olsun ABD'ye dair umut beslemek, geleceğini emperyalist merkezle birleştirmek... ABD tüm dünyanın haydutu kesilince, bunu Trump'tan ibaret görmek. Hegemonya rekabeti için dünyayı kasıp kavurmaya hazır ülkenin, Ay'da işbirliği yapacağını düşünmek. ABD'nin ekonomik sistemi, dev şirketlerin istekleri, silah tekellerinin eğilimleri, müesses nizamın asırlık önlemleri yokmuş gibi, "iki Amerika" olduğunu tespit edip, bunlardan birinin Trump gidince ABD'yi temsil edeceğini zannetmek.
ABD'nin kendisi tartışmaya açmış, diğer üyeler varlığını sorgulamaya başlamış bir NATO'nun tezgahından geçmek, insanın her koşulda bu hülyalara inanmasını sağlıyor demek. Tıpkı ince propagandayı seçen Hollywood filmlerindeki gibi: ABD kötü, ama yine de dünyanın en iyi ülkesi, yeniden büyük olabilir, insanlığın başına geçebilir.
Ancak konumuza geri dönelim. Bazı astronotlar/kozmonotlar uzaya çıkınca dünyadan uzaklaşıyor olabilirler fakat gerçekler değişmiyor. Dünyamızda egemen üretim biçimi kapitalizm ve insanın insanı sömürmesine dayanıyor. Alternatif bir üretim biçimi olan sosyalist ekonominin, işçi sınıfı iktidarının olmadığı bir konjonktürdeyiz. Sovyetler Birliği dağılmadan önce hayal bile edilemeyecek gelişmelere sahne oluyor dünya. Emperyalist hiyerarşinin başına getirilen patron bozuntusunun ardına saklanan emperyalist savaş makinası hiçbir kural tanımadan egemen ülke başkanlarını kaçırıyor, uluslararası sulardaki gemileri vuruyor, bunlara el koyuyor. Kendi koyduğu kuralları çiğneme rekoru kırıyor, Gazze’de yıllarca süren soykırıma ses çıkarmıyor, çıkarlarına uymuyor diye bir ayı aşkın bir süredir İran’a saldırıyor, ilan edilmemiş bir savaşta liderlere suikast düzenliyor, çocukları ve sivilleri katlediyor.

Madem Olçak, artık dünyada doğmamış insanların olacağı çağlardan bahsediyor, biz de gerçekleşmesi daha muhtemel başka bir senaryodan bahsedelim. Mesafelerin ışık yılıyla ölçüldüğü uzay ortamında, görülebilir yakın gelecekte insanoğlunun güneş sistemi dışına çıkması mümkün değil. Dolayısıyla yaklaşık 4 ışık yılı ötemizde bulunan Proxima Centauri B gibi gezegenleri dışarıda tutmalıyız. Böyle olduğunda güneş sistemimizde insanoğlunun yaşamasına olanak tanımayacak şekilde sıcak ve soğuk kısımlar çıkarıldığında ortada kalan bölgeye yaşanabilir bölge (Goldilocks bölgesi) denmekte. Olası insan yerleşimine uygun olabilecek seçenekler arasında Mars, Europa ve Titan sayılabilir. Ancak her seçeneğin ayrı olumsuzlukları var. En mümkün gözüken Mars’ta günler neredeyse dünyadakinin aynısıdır, yerçekimi tolere edilebilir seviyededir ancak çok seyrek olan atmosferinde oksijen bulunmaz ve hava çok soğuktur. Dolayısıyla teoride yerleşime olanak sağlasa da insanlığın geleceği için pek umut vaat eden bir açılım değil.
Dolayısıyla Olçak’ın aksine “dünyayı mahvettik, artık çözüm uzayda” şeklinde özetleyebileceğimiz yaklaşımla kavga etmekten başka çaremiz yok. Yapılması gereken ise kafamızı kaldırıp uzaya bakarak rüya görmek olmasa gerek. Güneş sistemi ve yakın uzayda keşfedebildiğimiz oranda istisna halindeki dünyamız ve canlıların oluşturduğu ekosistem hiçbir şekilde vazgeçilmeyecek kadar değerli. Ona sahip çıkıp yaşatmak ve insanın insanı sömürmediği, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumsal sistem için kavga etmek daha mantıklı. Dünyanın ezici çoğunluk ülkesinde sosyalist iktidarların olacağı bir çağ, Mars'ta kurulacak bir uzay üssünden çok daha heyecanlandırıcı. Ayrıca bu hiç de hayal değil, uğruna mücadele edilesi bir kavga konusu sadece…
/././
Dinci gericilik…-Aydemir Güler-
Bunlar karanlık çağlardan değil, tekelci kapitalizmden geliyorlar. Beslendikleri eski dünya çoktan yok olmuş ve besinsiz kalmış da değiller. “Ayakların baş olamaması” için, çağdaş sömürü düzeni onlara ihtiyaç duydu. Modern sayılan kurumlar ve güçlerle ortak paydaları da sömürü düzeni. Misyonlarını yerine getiriyorlar.
Türkiye’de dinci gericiliği açıklamak adına neler söylenmedi ki… Neyse ki, Trump tablonun netleşmesi için bu konuda da devreye girmiş bulunuyor!
Bu “katkıdan” önce, çok uzun yıllar boyunca ülkemizin artık bir dönemeci aldığına ve dinci gericiliğin bizim miladımızın öncesinde kaldığına inanıldı. Gerçi irtica tehlikeliydi, ama “son nefesini veriyordu.”
Eğer Cumhuriyet’in salgıladığı bu yargının temelinde yalnızca bir özgüven ve kararlılık beyanı bulunsaydı, siyasi mücadelenin böyle yürütülmesinde sağlıksız bir şey olmadığını düşünebilirdik. Ancak kimse yeterince özgüven sahibi olmadığı için değil veya birileri laiklik konusunda günümüz düzen siyasetçileri gibi bin dereden su getirdiği için de değil, ama başka ve çok daha köklü bir nedenle kazın ayağı öyle değildi.
Bugün olumlayarak kullanılmaya devam edilen ve farklı yönlere çekilen bir atasözü var ya, “ayaklar baş oldu”, “ayaklar baş olmaz” diye… Bu sözü kimileri liyakatsizliğe karşı çıkış diye yorumlayabilir. Oysa bu, egemen sınıfın, egemen güçlerin meydan okuyuşudur. Yanına “böyle gelmiş böyle gider” eklenirse daha açıklayıcı olacaktır!
Sıra ekip biçmeye, atölyede fabrikada inşaatta üretmeye geldiğinde becerisi tartışılmayan emekçiye, yeryüzünde sadece “ayak” olduğunu kabul ettirebilmek için dinci gericilik biçilmiş kaftandır. Dinci gericilik, egemenlerin liyakat sahibi saymadığı halk kitlelerinin kendi kaderlerini ellerine alamayacakları iddiasının ideolojisidir.
Türkiye yüz yıl önce eski egemenlerden kurtulduktan sonra, geleceğini yeni bir sömürü düzenine bağladı. Dinci gericilik de bu yeniye tutundu. O kadar ki, adına demokrasi denilen parlamenter sisteme geçildiğinde, dinciliğin iyi para ettiği, yani çok oy getirdiği hemen keşfedilecekti. Dinci gericilik son nefesini vermiş falan değildi.
Sonra; dinci gericilik veya irticaya karşı en büyük güvencenin asker olduğuna inanıldı. Modern Türk ordusu, geçmişte laikliğin safında yer almış olduğuna göre, geleceğimiz de ona emanet edilebilirdi. 1980’de iktidara el koyan Kenan Evren de tarikat yurdunda falan yetişmemişti. Ama miting kürsülerine elinde Kuranı Kerim’le çıkan ilk siyasetçi oldu! Darbe günlerinde Türkiye’ye yeni bir resmi ideoloji aranıyordu; Türk-İslam sentezi dendi adına.
Ne ordu, ne koca koca profesörler, ne çatık kaşlı yargıçlar, ne renkli parlak gazeteler, ne de meclis kürsüsünden edilen yeminler geldi geçti… Lakin bunların her biri, içinden sürüyle yalancı çıkarttı. Kravatlı veya değil, elinde viskiyle veya kameralar eşliğinde Cuma namazında, dinci gericiliği memlekete boca ettiler. İnandıkları bir tanrı veya din değildi. Düzenin çarklarının tıkır tıkır dönmesi için gereken yağı bulmuşlardı, hepsi bu!
Ama yağlama işleminin vazgeçilmez unsuru tarikatların Ortaçağ’ın karanlıklarından çıktığına inanmak, doğrusu iç rahatlatıcıydı. Hem nüfusun küçük bir azınlığından ibarettiler. Sokakta nadiren görünüyorlardı… Özetle “toplumun gövdesi tarikatları, zikirlerini, tuhaf inanışlarını normal bulmuyordu. Türkiye modern ve laikti. Bunlara ekmek yoktu; son nefeslerini vermeye devam ediyorlardı!”
AKP’nin bu yobazlarla bir alakası olduğu belliydi gerçi. Ama adı geçen parti ilk kurulduğunda ve henüz medyayı ele geçirmemişken, ana akım gazeteler ve TV programları “değiştiklerini” söylememiş miydi? Modernliğinden kuşku duyulması mümkün olmayan patronlar da teyit etmişlerdi bu değişimi.
Hem Türkiye’de aklı başında bilim insanları, sanatçılar, hukukçular; olmadı, laikliğin güvencesi askerler vardı… Özetle halkın örgütlenip mücadele etmesine ihtiyaç yoktu; laikliğin güçlü kaleleri vardı!
Bu kaleler birer birer düşüyordu. Ama yine de bu çağda, bu dünyada hayatımızı dinci gericilik belirleyecek değildi ya…
“Bu çağ” ve “bu dünya” denince akla Amerika Birleşik Devletleri gelmeyecek de neresi gelecek! Dinci gericiliğin son nefesini vermeye mahkûm olduğu yolundaki fantezinin sonu da Trump’ın ABD’si tarafından ilan edildi. Dinci gericiliğin içinde yaşadığımız düzene aykırı düştüğü inancı artık çöptür.
Modern ve laik ABD’nin Beyaz Saray’ında bir “ruhani danışman” var. Paula White isimli bu kadının geçenlerde bir tür ayinde yaptığı konuşmanın görüntülerinde Başkan Trump, White’ın konuştuğu kürsüden birkaç adım geriye çekilmiş, kendisinin mesih ilan edilmesini izliyor. Ve dinliyor:
“Sayın Başkan, hiç kimse sizin ödediğiniz bedeli ödemedi. Bu neredeyse yaşamınıza mal oluyordu. İhanete uğradınız ve tutuklandınız ve haksız yere suçlandınız. Bu, Rabbimizin ve Kurtarıcımızın bize gösterdiği tanıdık bir örüntü… Ama Kurtarıcımız için her şey orada bitmediği gibi, sizin için de bitmedi. Tanrı’nın her zaman bir planı vardır. Kurtarıcımız, üçüncü günde ayağa kalktı ve kötülüğü yenilgiye uğrattı. Ölümü, cehennemi ve kabri fethetti. Ve O ayağa kalktığı içindir ki, hepimiz biliyoruz; biz de ayağa kalkabiliriz. Efendim, O’nun dirilişi sayesinde siz de ayağa kalktınız; O zafer kazandığı için siz de zafer kazandınız. Ve Tanrı’nın size şunu söylememi istediğine inanıyorum: Onun zaferi sayesindedir ki, siz de elinizi attığınız her işte galip geleceksiniz.”
Sömürü düzeninin geldiği nokta, bu meczuplar iktidarıdır. Meczupluk dedikse, eklemek gerekir, günümüz kapitalizminin normali budur.
Bunlar karanlık çağlardan değil, tekelci kapitalizmden geliyorlar. Beslendikleri eski dünya çoktan yok olmuş ve besinsiz kalmış da değiller. “Ayakların baş olamaması” için, çağdaş sömürü düzeni onlara ihtiyaç duydu. Modern sayılan kurumlar ve güçlerle ortak paydaları da sömürü düzeni. Misyonlarını yerine getiriyorlar.
Elbette insanlığın normalini temsil edemezler. Bütün bir tarihsel ilerlemeyi sıfırlayamayacaklar. Son nefeslerini vermeleri pekâlâ mümkündür. Ancak bunun biricik yolu dinci gericiliği “ortaçağa” yollamaktan değil, bugünün emperyalist kapitalist düzenini yıkmaktan geçecek.
/././
Türkiye yüz yıl sonra tekrar savaşa sürüklenecek mi?-Erhan Nalçacı-
Türkiye’nin yurttaşlarını silahaltına alma kapasitesine, son yıllarda gelişen ve bir bela getireceği kesin olan askeri sanayisine ve coğrafi konumuna bakıyorlar, büyük bir ihtirasla Türkiye’yi kendi tekellerinin savaşında yanlarında istiyorlar.
Türkiye 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sonrası topyekûn bir savaş görmedi. Bu büyük bir refah duygusu yarattı. Evinin üzerinden geçen cismin sesinden füze mi, SİHA mı olduğunu anlayacak deneyime sahip olmamanın keyfini sürüyoruz hala.
Bu refah halkımızın savaşa karşı reflekslerini de köreltti, siyasi sorumluluğunu azalttı.
“Yok ya bize bir şey olmaz” sanrısı çok yaygın. Savaştan tedirgin olanlar bile bombalanmanın, savaş kıtlığının, biner biner ceset gömmenin nasıl bir şey olduğunu hayal edemiyorlar.
Geçen gün Oğuz Oyan Hoca yazmış, “Çok alametler belirdi” diye.
Gerçekten Türkiye’nin sermaye sınıfının aymazlığı ile bir emperyalist paylaşım savaşına sürüklendiğine ilişkin çok belirti birikti.
Avrupa’nın emperyalist devletleri Rusya’ya karşı bir savaşa hazırlandıklarını saklamıyorlar bir süredir. NATO ilk kurulduğunda olduğu gibi bir terör örgütü olmayı sürdürüyor tabi, ama karakterine bir emperyalist paylaşım savaşının silahlı gücü olmak eklendi.
Avrupa ülkelerinde nasıl savaş propagandası yapıldığını, askere alma rejiminin değiştirildiğini, silah sanayisine yatırım yapıldığını, savaş planlarının çıkarıldığını daha önce yazmıştık, okuyucu daha ayrıntılı bilgi için bu yazıya bakabilir.
Rusya’nın Avrupa devletlerine saldırmak gibi bir planı olmadığı halde neden bir Rusya savaşına bu kadar istekliler diye sormak gerekiyor.
Kapitalizmin akıl dışılığı, bu hep var, bununla açıklamak yetersiz.
Avrupa’nın başlıca devletleri dünya halklarını yüzlerce yıldır sömürdüler, şu anda kaybedilmekte olan bu sömürme ayrıcalığını korumak istiyorlar.
Doğuda yükselen kapitalizmin üretme ve yayılma gücü karşısında çaresizlik son bir kumar olarak savaşa sürüklüyor bu devletleri.
Azalan asker sayıları, silah üretme yetenek ve hızlarına bakıp Türkiye’yi düşününce gözleri kamaşıyor. Türkiye’nin yurttaşlarını silahaltına alma kapasitesine, son yıllarda gelişen ve bir bela getireceği kesin olan askeri sanayisine ve coğrafi konumuna bakıyorlar, büyük bir ihtirasla Türkiye’yi kendi tekellerinin savaşında yanlarında istiyorlar. Türkiye’nin savaşa girmeme olasılığı kâbus olarak rüyalarına giriyor.
İşin kötüsü Türkiye sermaye sınıfının ve onun siyasi temsilcilerinin bu şiddetli arzuya direnecek durumlarının olmaması.
Türkiye’nin 2022’den bu yana iktisadi bir açmaz içinde olması, Batı emperyalizmi ile ekonomisinin iç içe geçmişliği, Batı emperyalizminden gelen sıcak paraya ve kredilere ihtiyacı olması…
Uygulanan örtülü IMF reçetesi nedeniyle halkın yoksulluğa sürüklenmesi…
Ancak düzen içinde özünde farkı olmasa da bir yedeğe devretmeyi AKP’nin kabul etmemesi, bunun için hileli davalar dâhil her türlü baskıyı göze almış olması…
Böyle bir durumda Batı emperyalizmi sahte demokrasi söylemleri ile çoktan AKP’yi köşeye sıkıştırmıştı.
Ama şimdi başka türlü bir köşeye sıkışma durumu olduğu savaşa sürüklenme halinden belli oluyor. Adeta bir anlaşma var, “Sen savaşa hazırlan, biz seni kollayalım.”
Geçtiğimiz Şubat ayında Baltık Denizi’ndeki NATO tatbikatına Türkiye’nin katılış tarzı ve niceliği Türkiye’de yaşayan herkesi dehşete düşürmelidir. Rusya’ya karşı çıkartma taliminin yapıldığı tatbikata 11 ülkeden 2600 asker ve 15 askeri gemi katılmış, dört askeri gemi ve 1500 asker Türkiye’den.
Bunun kadar gerçeği yansıtan bir tatbikat olamaz, Rusya’ya çıkarma yapılıyor ve Türkiye’den binlerce kilometre uzak bu coğrafyada Türkiye’den askerler katılıyor.
Alman gazetesi Kieler Nachrichten şöyle yazmış: “ABD’nin katılmadığı tatbikatta ABD’nin boşluğunu Türkiye doldurdu.”
Son günlerde Sol’da çok ayrıntılı bir şekilde yer verildi. NATO asimetrik harp kuralları uygulayarak Karadeniz’de özellikle Türkiye’ye yakın kıyılarda seyreden ticari gemilere silahlı insansız hava ve deniz araçları ile saldırılar düzenliyor.
Normalde Türkiye’nin NATO’ya nota verip, diplomatçası nasıl olur bilmiyoruz ama tercümesi “Defolup gidin, pis işlerinizi başka yerde yapın” demesi gerekirdi.
Ama o da ne, bunun yerine NATO’nun Karadeniz’e, Boğazlara ve Adana civarına yerleşmesi için hazırlıklar yapılıyor.
İran’dan güya füze atılıyor, NATO onları imha ediyor, ancak füze radar izleri halktan saklanıyor. Muhtemelen NATO atıyor, NATO vuruyor.
Aradan 112 yıl geçti, unutulmuş olabilir, ancak bu ülke halkı çok ağır bedelleri olacak bir kumpas ile karşılaşmıştı.
Birinci Dünya Savaşı patlamadan önce Alman emperyalizminin son model iki zırhlı gemisi Goeben ve Breslau Akdeniz’de bulunuyordu. Savaş patlayınca gemiler İngiliz donanması tarafından kovalandı, bazı sıcak çatışmalar oldu ve sonunda 10 Ağustos 1914’te Osmanlı Devleti’nin izniyle Çanakkale Boğazı’ndan geçtiler. Gemilerin ismi Yavuz ve Midilli olarak değiştirildi ve Osmanlı Devleti tarafından satın alındı. Ancak Alman Amiral Osmanlı donanmasının başına geçti ve tüm gemilere Alman subaylar atandı. Bu arada mürettebata fes dağıtılması unutulmadı.
Fotoğrafta Osmanlı tarafından satın alınınca Midilli ismini alan ve Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşına katılmasında rol oynayan Breslau zırhlısı görülüyor.İmparator 2. Wilhelm’den alınan talimatla Eylül ayında iki Alman zırhlısı ve dokuz Osmanlı gemisi Karadeniz’de tatbikata çıktılar. Rusya’nın Odessa, Sivastopol, Novorossiki limanları bombalandı, Rus gemileri batırıldı.
Osmanlı bu şekilde emperyalist paylaşım savaşına başından beri içinde olduğu bir komplo ile katılmış oldu.
Çok sayıda cephede sayısız ülke çocuğunun öldüğü bir savaşa sürüklendiler.
Sonra yıllarca bize okulda “Biz hep kazandık aslında ama Almanlar yenildi” diye anlattıkları rezillik böyle yol aldı. Üstelik sayısız ölünün yanı sıra ülke de varlığını tamamen yitirme yoluna girdi Kurtuluş Savaşına kadar.
Şimdi soru şudur, tarihin tekrarlanmasına izin verecek miyiz?
Hala zamanımız var.
/././
Montrö’nün çiğnenemeyecek iki ilkesi -Cangül Örnek-
Montrö, birinci ilke olarak Türkiye’nin egemenlik haklarını, ikinci ilke olarak ise Karadeniz’in güvenliğini gözetir. Her iki ilke de hayati öneme sahiptir. Bugün tartıştığımız konu itibarıyla ikinci ilke, küçümsenebilecek veya gerektiğinde çiğnenebilecek bir detay değildir.
İstanbul Boğazı girişinde, "Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu" kapsamında faaliyete geçirileceği anlaşılan çok uluslu Deniz Unsur Komutanlığı planlarını, Milli Savunma Bakanlığı’nın X hesabındaki bir paylaşımdan öğrenen biz fani yurttaşlar, yaklaşık 10 gündür bu komutanlığın görev ve niteliğine ilişkin ipuçları toplayarak bir kanaate varmaya çalışıyoruz. İpuçlarından bunun, NATO üyeleri tarafından şekillendirilen, şimdilik doğrudan "NATO kuvveti" adını taşımasa da ileride NATO’ya bağlı faaliyet göstermesi muhtemel bir güç olduğunu anlayabiliyoruz. Özetle, tabelasında NATO yazıp yazmamasından bağımsız olarak bu girişim, karşımıza bir NATO inisiyatifi olarak çıktı.
İktidar kanadından yapılan üstünkörü açıklamalar ise bunun henüz planlama aşamasında olduğu yönünde.
Yurttaşların bu kritik konuda bilgilendirilmemesi ve TBMM’nin Boğazların giriş noktasına yabancı asker yerleştirilmesi süreciyle ilgili tartışmaların dışında bırakılması, Türkiye’deki çarpık siyasi yapının karakterini ortaya koyan son örnek.
Türkiye’nin doğusuna bir NATO kolordusunun yerleştirileceğine yönelik haberlerle eş zamanlı öğrendiğimiz bu gelişmenin vahametini muhalefetin yaptığı gibi "şeffaflık" tartışmasına indirgemek, ilkeli bir tavır almamak için sığınılan bir liman olmamalı. Çünkü buradaki tartışma şeffaflıktan çok daha hayati bir soruna; Türkiye’nin egemenliğini ve bölgenin güvenliğini ilgilendiren yeni, uzun erimli bir tehlikeye işaret ediyor.
Bunu engellemenin yolu, bugün tartışılan haliyle bile, yani kimin komutasında olduğundan bağımsız olarak, Boğaz’a uluslararası bir güç yerleştirilmesinin neden Montrö’nün çiğnenmesi anlamına geleceğini yurttaşlara açıkça anlatmak.
Bu yazıda Montrö’nün böyle bir güce hangi koşulda olursa olsun neden izin vermediğini anlatmaya çalışayım.
Önce bildiklerimizi özetleyelim: Anlaşılan o ki Boğaz girişinde Deniz Unsur Komutanlığı’nın kurulması, son olarak 2023’teki Litvanya NATO Zirvesi’nde alınan "ittifakın güneydoğu kanadında savaşa hazır yeni kuvvetler oluşturma" kararının bir sonucu. Ancak bu komutanlığı, tek başına NATO’nun Soğuk Savaş sonrası dönüşümüyle açıklamak mümkün değil. Atılan adım, Türkiye’yi doğrudan taraf olmadığı Rusya-Ukrayna savaşında bir "taraf" haline getirirken, daha genel düzeyde Rusya’ya karşı yeni bir kuşatma girişiminin parçası kılmayı amaçlıyor.
Sorulması gereken çok soru var ancak şu ikisiyle başlayalım: Türkiye, NATO’nun "Rusya tehdidi" olarak kodladığı yayılma ve silahlanma gerekçesine katılmakta mıdır? Türkiye için Rusya bir tehdit kaynağı mıdır? Eğer yanıt olumluysa Rusya, Türkiye için Boğaz girişine çok uluslu güç yerleştirilmesini gerektirecek büyüklükte bir tehdit midir?
Eğer değilse iktidar; Türkiye’nin içine sürüklenmeye çalışıldığı ve kuzeyimizdeki askeri gerilimi tırmandıracak bir komutanlığın, İstanbul’un en stratejik noktalarından birine yerleştirilmesini nasıl açıklamaktadır?
Türkiye geçmişte Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin fiilen delinmesine defalarca göz yumdu. II. Dünya Savaşı yıllarından itibaren bu tür gelişmelere şahit olduk. Son yıllarda ABD donanmasına ait, Montrö’de izin verilenden daha büyük tonajlı askeri gemilerin geçişine izin verildiğini gördük. Kimi örneklerde "insani yardım" gibi sahte gerekçelerle bu geçişlerin önü açıldı.
Ancak 1936’dan bu yana ilk kez, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni açıkça ve kalıcı olarak ihlal edebilecek, sözleşmenin temel ilkelerini yok sayan resmi bir statü yaratılması tasarlanıyor.

Montrö’nün iki ilkesi
Montrö’nün ilkelerinin yok sayılmasından kastım şu: Montrö sadece maddelerden ibaret bir metin olarak yorumlanamaz. 29 maddelik sözleşmenin dayandığı bazı temel siyasi ilkeler var.
Faaliyete geçmesi planlanan yeni komutanlık, Montrö’nün çiğnenmediği izlenimini verecek şekilde "kılıfına" uydurulabilir. Bu nedenle tartışmanın hukuki sınırları aşarak genişlemesi şart.
Türkiye’nin Lozan’da kararlaştırılan Boğazlar düzenlemesinden memnun olmayarak bu statüyü değiştirme çabasının arkasında temel bir ilke yatıyordu: Boğazlar üzerindeki egemenliğin; barış ve savaş durumlarında, sivil ve askeri gemi trafiği açısından ve savunma hakları dahil olmak üzere bizzat Türkiye’de olması. Bu, asli ilkeydi.
Dönemin Kemalist iktidarı bu ilkeyi hayata geçirmek için Avrupa’daki konjonktürü kollamış; İtalya’nın Etiyopya işgali ve yayılmacı Akdeniz politikasından rahatsız olan İngiltere’nin önüne Boğazlar meselesini en uygun anda koymuştu. Sovyetler Birliği’nin de desteğini alan Kemalist iktidar, "tam egemenlik talebi"ni doğru dengelerin oluşmasını bekleyerek kabul ettirilebilmişti.
Türkiye, Lozan’daki düzenlemeye göre "askerden arındırılmış" olan Boğazlar bölgesini silahlandırma hakkı istemiş, üstelik bu hakkı hiçbir ülke ile paylaşmayacak şekilde elde etmişti.
Montrö’nün ikinci önemli ilkesi, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin güvenliğini, kıyıdaş olmayan ülkelere kıyasla üstün tutmaktır. Bu nedenle sözleşme, savaş gemilerinin geçişinde kıyıdaş olan ve olmayan ayrımı yapmış; yabancı gemilerin cinsine, tonajına ve Karadeniz’de kalış sürelerine katı sınırlandırmalar getirmiştir.
Tekrar pahasına vurgulayalım: Montrö, birinci ilke olarak Türkiye’nin egemenlik haklarını, ikinci ilke olarak ise Karadeniz’in güvenliğini gözetir. Her iki ilke de hayati öneme sahiptir. Bugün tartıştığımız konu itibarıyla ikinci ilke, küçümsenebilecek veya gerektiğinde çiğnenebilecek bir detay değildir; bize Karadeniz’in güvenliği konusunda tarihsel bir sorumluluk yükler.
Bu hak ve sorumlulukları göz ardı ederek yapılacak her türlü "teknik" tartışma, bu iki net ilkeyi gölgelemekten başka bir amaca hizmet etmez.
Sonuca gelirsek: İstanbul Boğazı’nın Karadeniz girişine yerleştirilecek olan çok uluslu bir güç -yerleştirilecek silahlar, İHA-SİHA sistemleri, vs. açısından hangi tür teknik sınırlamalara tabi olursa olsun- hem Türkiye’nin egemenliğinin hem de Montrö’nün bölgesel güvenlik dengesinin ihlali anlamına gelecektir.
Bu açıdan, komutanlığın kimin komutasında olacağından bağımsız olarak, ortak askeri kuvvet söz konusu olduğu için yapılmaya çalışılan açıkça Montrö’ye aykırıdır. Montrö görüşmelerinde Türkiye’nin, Boğazların “ortak savunulması” yönündeki teklifleri “egemenlik ihlali” sayarak reddettiğini hatırlatmak isterim.
Velhasıl, içinde bulunduğunuz hiçbir ittifak, bu ülkede herhangi bir iktidara Türkiye’nin kuruluş belgelerini tartışmaya açma hakkı vermez. Montrö, o belgelerin en sarsılmaz olanlarından biridir ve kendisini Anayasa’nın da üstünde gören AKP iktidarını da bağlar.
/././
Kemal Okuyan'dan İkizköy tepkisi: 'Komünistler evinizi alacak diyenler Akbelen'de halkın evine çöküyor'
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, Akbelen'de yaşananlara yaptığı açıklamayla tepki gösterdi: "Köylere, insanların yaşam alanlarına zorla el koy, sonra özel şirketlere tahsis et, karşı çıkanları tutukla! Sıkışınca da 'komünistler evinizi elinizden alacak' diye yalan at!"
Muğla'nın Milas ilçesinde bulunan Akbelen Ormanı'nda holdinglerin çıkarları uğruna köylülerin arazilerine ve yaşam alanlarına zorla el konulması süreci devam ederken, yaşananlara yönelik tepkiler de büyüyor.
Bir yandan acele kamulaştırma kararları diğer yandan ev sahiplerine, muhtara ya da dava sürecindeki muhatap avukatlara haber vermeden yapılan keşifler gündem oldu. Geçtiğimiz gün habersiz yapılan "keşfe" itiraz eden Akbelen Ormanları'nın savunulmasında öne çıkan isimlerden Esra Işık'ın tutuklanması da bu tartışmaları büyüttü.
Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan, X sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklamada yaşananlara tepki gösterirken, bir yandan da iktidarın yıllardır söylediği yalanlara dikkat çekti.
Kemal Okuyan açıklamasında, yıllarca halkı "komünistler evinizi, arabanızı elinizden alacak" yalanıyla korkutmaya çalışanların, bugün sermayenin talepleri doğrultusunda emekçilerin evlerine nasıl göz diktiklerini gözler önüne serdi.
Komünistlerin her zaman barınma hakkının en temel hak olduğunu savunduğunu belirten Okuyan, asıl yurttaşların evine göz dikenlerin insanları evsizliğe mahkum eden mevcut sistem olduğunu ifade etti.
Kemal Okuyan, komünistlerin devletleştirme programının yalnızca büyük işletmeleri, sanayiyi, madenleri ve bankacılık sektörünü kapsadığını hatırlatarak, bu programın tüm toplumun temel ihtiyaçlarını sağlamaya dönük eşitlikçi bir yapı olduğunu dile getirdi. Akbelen'de yaşananları "holdingler için yapılan kamulaştırmalar" olarak nitelendirdi. İnsanların yaşam alanlarına zorla el konulup özel şirketlere tahsis edildiğini ve karşı çıkanların tutuklandığını belirtti.
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan'ın açıklaması şöyle: Yıllarca komünistler için 'evinizi, arabanızı elinizden alacaklar' yalanını attılar. Oysa komünistler barınma hakkının en temel hak olduğunu savundu yıllarca. Komünistlerin devletleştirme programı, büyük işletmeleri, sanayiyi, madenleri, bankacılık sektörünü vb. kapsar. Ve hiçbir yerde bunu gizlemezler. 'Üretim araçlarında özel mülkiyeti' esas alan bir toplumsal sistemin yıkılacağını ilan ederler. Peki yurttaşların evine göz dikenler kimdir? Her şeyden önce insanları evsizliğe mahkum edenlerdir. Bugün milyonlarca kişinin evi zaten yok! Bir de emlağı bir yatırım aracı olarak görenler, onar onar, yüzer yüzen konut ve arsa alanlar var. Onlar şiştikçe daha fazla insan evsizleşiyor. Komünistlerin devletleştirme programı, tüm toplumun beslenme, barınma, ulaşım, sağlık, eğitim, kültür, spor, dinlenme gibi temel ihtiyaçlarını sağlamaya dönük eşitlikçi ve refah üreten bir programdır. Bir de holdingler için 'kamulaştıranlar' var. Akbelen’de olduğu gibi. Köylere, insanların yaşam alanlarına zorla el koy, sonra özel şirketlere tahsis et, karşı çıkanları tutukla! Sıkışınca da 'komünistler evinizi elinizden alacak' diye yalan at! https://x.com/OkuyanKemal/status/2040020703139749910
***
Haydutlar krizde: İsrail'in ardından ABD'de de iç baskılar yönetimde çatlağa yol açtı.
İran’ı “Taş Devri”ne döndürmekle tehdit eden ABD içeride kriz yaşıyor. Haftasonu milyonlarca kişinin "Krallara Hayır" diyerek sokağa çıktığı ülkede, Epstein dosyalarıyla ilgili süreci de eline yüzüne bulaştıran Trump yönetimi çareyi Adalet Bakanı’nı görevden almakta buldu. ABD ordusunda da kriz yaşanıyor. Savaş Bakanı Hegseth İran’a saldırılar sürerken Kara Kuvvetleri Komutanı ile iki generali görevden aldı. Yeni görevden almaların geleceği öne sürülüyor.
İran’da İsrail ile birlikte savaş suçları işlemeye devam eden ABD yönetiminin ülke içinde yaşadığı ciddi krizi ortaya koyan iki önemli gelişme yaşandı. Adalet Bakanı Pam Bondi görevden alındı, ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Randy George görev süresinin dolması beklenmeden “derhal” emekli edildi. İki generalin daha görevden alındığı belirtiliyor.
Dışarıda güç gösterisi yapan İsrail’in içeride yaşadığı krizle birlikte bu soykırım çetesine savaşın maliyetinin ağırlaşacağını dün soL’dan Ali Ufuk Arikan ayrıntılarıyla yazmıştı.
Benzer bir durum ABD için de geçerli.
Trump her ne kadar enflasyonun “sıfıra indiği”ni iddia etse de İran saldırısıyla birlikte petrol fiyatlarındaki artış ABD’de enflasyon beklentisini de artırıyor.
ABD’li emekçiler dışarıda savaş sürerken içeride pahalılık tehdidiyle karşı karşıya. Epstein dosyaları ve göçmenlere yönelik operasyonları yürüten ICE güçlerinin işlediği cinayetler de ülkenin gündemindeki yerini koruyor.

Geçtiğimiz haftasonu ABD genelinde milyonlarca kişi "Krallara Hayır" (No Kings) gösterileri için sokağa çıktı ve İran'a saldırılardan göç politikalarına Trump yönetimine karşı ses yükseltti.
Birkaç hafta içinde iki bakan görevden alındı
Tüm bunlar yaşanırken ABD Başkanı Donald Trump dün Adalet Bakanı Pam Bondi’yi görevden aldı.
Bondi’yi görevden aldığını sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla duyuran Trump onu “harika bir Amerikalı vatansever ve vefalı bir dost” diye niteledi ve yerine Adalet Bakan Yardımcısı Todd Blanche'in vekil olarak atandığını duyurdu.
Bondi’yi koltuktan edenin, Epstein dosyalarının kamuoyuna açıklanması sürecini Trump’ın umduğu gibi yönetememesi olduğu öne sürülüyor.
Şubat 2025’te bakan olduğunda Epstein davası konusunda şeffaflık sözü veren Bondi, 2019’da hücresinde ölen Epstein’in fuhuş ağıyla bağlantılı “müşteri listesi”ni açıklayacağını vaat etmişti. Ancak daha sonra bakanlık böyle bir listenin var olmadığını açıklamıştı. Sonunda milyonlarca sayfadan oluşan Epstein dosyaları açıklanmıştı ancak Demokratların yanısıra Cumhuriyetçiler de Kongre’de Bondi’yi belgeleri hukuka uygun bir şekilde yayınlamamak ve önemli bir bölümünü karartmakla suçlamıştı.
Trump’ın Bondi’yi görevden almasına yol açtığı öne sürülen bir başka sebep de bakanlığının Trump karşıtlarına yönelik başlattığı soruşturmaların çoğunun başlangıçta yapılan hatalar nedeniyle herhangi bir suçlama olmaksızın sonuçlanması oldu. Trump özellikle son ICE protestoları sonrası Demokratların yönetimde olduğu eyaletlerin valileri dahil bir dizi karşıtına karşı soruşturmaları hızlandırması için Bondi’ye talimat vermişti.
Beceriksizlik mi sokağın sesinin etkisi mi?
Ancak Trump’ın sadece birkaç hafta önce ICE protestolarındaki tutumu nedeniyle tepkilerin odağında yer alan İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem’i de görevden alması, meselenin yalnızca Epstein dosyalarındaki ya da Trump muhaliflerine karşı soruşturmalardaki beceriksizlik olmadığına işaret ediyor.

ABD’de kolluk gücünün halka karşı işlediği suçlara karşı kitlesel protestolara yol açan tepkiler, bu görevden almanın içeride tepkileri yatıştırma amacı taşıdığını da akla getiriyor.
Pam Bondi de Kristi Noem gibi, ICE güçlerinin işlediği cinayetlerde tepkilerin odağındaydı.
Ayrıca ABD Adalet Bakanlığı’nın bu ayın başında verdiği bir karar sonucu, 2020 yılında Kentucky’de bir siyah ABD vatandaşının öldürülmesiyle ilgili yargılanan polislere yönelik suçlamaların düşürülmesi de büyük tepki yaratmıştı.
ABD ordusunda kriz: Kara Kuvvetleri Komutanı ve generaller görevden alındı
Bir başka dikkat çekici gelişmeyse ABD ordusunda yaşanan kriz ve savaş devam ederken Kara Kuvvetleri Komutanı ve iki generalin görevden alınması oldu. Son haberlere göre yeni görevden almaların da yaşanabileceği belirtiliyor.
Trump’ın İran’a yönelik saldırılarının artarak devam edeceğini açıklamasından bir gün sonra atılan bu adımın İran’ın direnişi karşısında zorlanan ABD yönetiminin içeride yaşadığı sıkışmayla da bağlantısı olduğuna dair haberler geliyor.
ABD medyası önce Savaş Bakanı Pete Hegseth’in Kara Kuvvetleri Komutanı Randy George'un “derhal” emekliye ayrılmasını istediğini duyurdu.

Hemen ardından Pentagon haberi doğrulayan açıklamasını yaptı ve “General Randy George, Ordu'nun 41. Kara Kuvvetleri Komutanı olarak yürüttüğü görevinden derhal emekliye ayrılacaktır” dedi.
Hegseth'in Kara Kuvvetleri Komutanı’nın yanısıra iki generali de görevden aldığı ortaya çıktı: Din Hizmetleri Başkanı Tümgeneral William Green, Ordu Dönüşüm ve Eğitim Komutanlığı Komutanı David Hodne.
Bir Pentagon yetkilisinin CNN’e verdiği bilgiye göre üst düzey ordu yönetimi bu ani kararla hazırlıksız yakalandı.
George, görevinde Kara Kuvvetleri Sekreteri Dan Driscoll ile yakın çalışıyordu. Driscoll’un Beyaz Saray’a yakın bir isim olduğu ve Hegseth tarafından zaman zaman bir tehdit olarak algılandığı, aralarında gerilimli bir ilişki bulunduğu ifade edilirken onun da görevden alınmasının olası olduğu belirtiliyor.
Öte yandan Hegseth’in kıdemli askeri danışmanı Chris LaNeve’nin Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini geçici olarak devralması bekleniyor.
LaNeve, İran'a karşı ABD ordusunun kara saldırısı tehditlerinin ardından bölgeye gönderdiği 82. Hava İndirme Tümeni’ne daha önce kısa süre komuta etmesiyle de biliniyor.
Ordudaki terfi krizi: Siyah ve kadın subaylara veto mu?
NBC News’un haberine göre ABD Savaş Bakanı’nın bu kararları orduda yaşanan atama krizinin ardından geldi.
İsmi açıklanmayan 9 ABD’li yetkiliye dayandırılan habere göre, Hegseth kara, hava, deniz kuvvetleri ile deniz piyadelerindeki atamalara müdahale etti.
İddiaya göre sayısı 12'yi aşan subayın terfisini engelledi, nedeni ise bu subayların ırk, cinsiyet ya da Biden yönetimiyle bağlantılarıydı.
Haberde Hegseth’in bazı subayları siyah olmaları ya da kadın olmaları gerekçesiyle hedef aldığı öne sürüldü.
Görev süresi Eylül 2027’ye kadar devam etmesi beklenen Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Randy George’un görevden alınması ise bu krizin hemen ardından gerçekleşti.
İsmi açıklanmayan iki ABD’li yetkiliye göre George, bazı ordu subaylarının terfilerinin engellenmesini görüşmek üzere Hegseth ile buluşmak istedi, ancak Hegseth bu talebi reddetti.
Öte yandan haberde sürece aşina dört yetkilininse kadın ya da azınlık gruplarına mensup tüm subayların terfilerinin engellenmiş olmadığını söylediği aktarılırken, bir başka ABD’li yetkilinin, “Terfi standartlarının uygulanmasında tutarlılık yok” dediği kaydedildi.
***
soL











Hiç yorum yok:
Yorum Gönder