T-24 "Köşebaşı + Gündem" -4 Nisan 2026-

ENAG mart ayı enflasyon rakamlarını açıkladı 

Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) tarafından hesaplanan Tüketici Fiyat Endeksi (E-TÜFE), Mart 2026 döneminde yüzde 4,10 oranında artış gösterdi. E-TÜFE endeksinin son 12 aylık artış oranı yüzde 54,62 olarak gerçekleşti.

Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG), 2026 Mart ayına ilişkin E-TÜFE verilerini açıkladı. Buna göre ENAGrup Tüketici Fiyat Endeksi (E-TÜFE), mart ayında bir önceki aya göre yüzde 4,10 oranında arttı. Yıllık enflasyon artış oranı ise yüzde 54,62 olarak hesaplandı.

ENAG'a göre Şubat ayında enflasyon yüzde 4,01 artmış; son 12 aylık artış ise yüzde 54,14 olarak hesaplanmıştı.

***

Okul yolunda oyuncak tabancalı tehdit: 13 yaşındaki çocuklar, 11 yaşındaki çocuğun 10 lirasını aldı! 

Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde 13 yaşındaki A.Z. ve 13 yaşındaki Y.K., okula giden 11 yaşındaki B.A.’yı oyuncak tabancayla tehdit edip, 10 lirasını aldı. O anlar, güvenlik kamerasına yansırken, B.A.’nın babası Hamit A. savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Olay, ilçeye bağlı Yeni Mahalle'de meydana geldi. 5’inci sınıfta öğrenim gören B.A., okula giderken 2 çocuk tarafından silahla tehdit edilerek, para istediklerini babası Hamit A.’ya söyledi. Bunu üzerine Hamit A., olayın yaşandığı bölgedeki güvenlik kameralarını inceledi. Bir iş yerinin güvenlik kamerasına yansıyan görüntülerde A.Z. ve Y.K.'nin ellerindeki oyuncak tabancayla okula giden B.A.'yı tehdit edip para istediği anlar yer aldı. Görüntülerde, "suça sürüklenen" iki çocuğun B.A.'nın cebindeki 10 lirayı aldığı, ardından beğenmeyip parayı üzerine attığı görüldü. Güvenlik kamerası kaydını alan Hamit A., çocuklar hakkında Reyhanlı Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

Hatay Valiliği de sosyal medyada tepkiye yol açan olayla ilgili soruşturma başlatıldığını bildirdi.

***

Güven endeksleri ve tüketim eğiliminde gerileme: “Zorunlu dezenflasyon” mu?-Binhan Elif Yılmaz- 

Üç yıla yakın zamandır talebin baskılanması üzerine kurgulanan dezenflasyon süreci devam ediyordu. Baskılanan talep daha çok, dar ve sabit gelirlinin talebiydi. Enflasyonla mücadele öyle uzun zamana yayıldı ki sonunda savaşa da denk geldi.

Savaşın maliyetleri ve belirsizliği altında Türkiye ekonomisi, iç ve dış talepte belirgin bir soğuma evresine girmiş durumda. Bu hafta karşıladığımız güven endeksleri, PMI verisi ve tüketici eğilimi bu görünümü teyit ediyor.

TÜİK’in açıkladığı Ekonomik Güven Endeksi'nin 100 eşik değerinin altına inmesi, piyasadaki genel havanın negatife döndüğünü gösteriyor. Mart ayının ilk ilk haftasındaki gözlemlere göre Ekonomik Güven Endeksi yüzde 2,8’lik gerileme ile 97,9 oldu. Bu veriye göre gerek üreticiler gerekse tüketiciler geleceğe dair kaygı taşıyor. İmalat ve İnşaat Sektörü Güven Endekslerindeki kayıp yüzde 4’e yaklaşırken, Perakende Ticaret Sektörü Güven Endeksi yüzde 2 daralarak 85’e geriledi. Hizmet sektöründe güven ise daha dirençli kaldı.

Tüm bu verilerdeki gerilemede en önemli faktör, elbette savaş ve onun yarattığı maliyet ile belirsizlikler. Ancak dikkat çekici olan, yılın ilk iki ayında güven endekslerinin görece güçlü seyretmiş olması ve yılın ilk aylarındaki iyimserliğin yerini karamsarlığa bırakması. O dönemde, Temmuz 2025’ten sonra başlayan parasal gevşeme ve politika faizinin yüzde 46’dan yüzde 37’ye kadar gerilemesi, finansman koşullarına ve sipariş beklentilerine ilişkin iyimserliği destekliyordu. Bugün ise bu görünüm tersine dönmüş durumda. Ufukta yeni bir faiz indirimi beklentisi bulunmazken, TCMB’nden de savaş koşulları ve arz şoku devam ederken beklenen, enflasyonla mücadele ve kur şoku olasılığına karşı sıkı para politikası duruşunu sürdürmesi. 

Bir diğer önemli veri, satın alma yöneticilerine yönelik anketten geldi: İSO Türkiye İmalat PMI verisi eşik değer olan 50’nin altında iki yıldır devam eden gerileme serisine, Mart ayında bir halka daha ekledi. Şubat ayındaki 49,3 seviyesinden sert bir düşüşle 47,9 değerini aldı.

Savaş nedeniyle iç talebe ek olarak dış talep de daralırken sipariş yetersizliği üretimi düşürüyor. Çünkü maliyet enflasyonu, talepten bağımsız olarak oldukça güçlü. Ayrıca tedarik sürelerinin uzaması ve belirsizleşmesi üretim süreçleri üzerindeki baskıyı arttırıyor.

Bir başka veri olan Bloomberg HT Tüketici Güven Endeksi de yüzde 10,3 düşerken, Tüketici Eğilimi’ndeki gerileme yüzde 16,1 ile oldukça sertti.

Anlaşılan gelecekte fiyatların daha da artacağını düşünen tüketicilerin “talebi öne çektiği” dönem geride kaldı. Bugün gelinen aşamada enflasyon beklentilerinde bozulmaya rağmen talep öne çekilmiyor. Motorinin litre fiyatının savaşın ilk ayında 80 TL’ye dayandığını gören tüketici, elektrik ve doğalgaz fiyatlarının da artacağını ve her şeyin kendisine zam olarak döneceğini biliyor. Zorunlu harcamaların dışında beyaz-kahverengi eşya gibi dayanıklı tüketim mallarına harcamalar da düştü ve ertelendi.

Bu ortamda üreticiler açısından da tablo değişiyor. Üretici, “olmayan talebe yönelik üretimi” azaltırken ve/veya stoklar artarken ürünlerine zam yapmak bir yana kampanyalı satışlara yönelmek durumunda kalabilir. Bekleyip, göreceğiz.

İşte enflasyonun hızını talebi baskılayarak kesen etki, başka bir ifadeyle “zorunlu dezenflasyon” süreci, böyle oluşabilir.

Oysa üç yıla yakın zamandır talebin baskılanması üzerine kurgulanan dezenflasyon süreci devam ediyordu. Baskılanan talep daha çok, dar ve sabit gelirlinin talebiydi. Enflasyonla mücadele öyle uzun zamana yayıldı ki sonunda savaşa da denk geldi.  

Fakat artık büyüme de beklenti altında kalacak. Perakende ticaret sektöründe güven endeksi gerilerken en basit örnekle, arz fazlası oluşurken ürünler raflarda kalır ve fiyat artışları yerini durgunluğa bırakır. Diğer yandan savaşın yarattığı arz şoku ve petrol, lojistik gibi maliyetlerdeki artış, talep düşse bile fiyat düşüşlerini imkansız kılar. Bu da ekonomiyi en istenmeyen senaryo olan stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) riskine yaklaştırır.

Cuma günü enflasyon verisi öncesi bu öncü göstergeler, ekonominin hem talep hem de arz cephesinde zorlu bir sınavdan geçtiğini gösteriyor.

/././

32. yılında 5 Nisan Kararları: Dersler alındı mı?-Murat Batı-


Aradan geçen yıllara rağmen sorunların niteliğinin büyük ölçüde değişmediği, çözüm yöntemlerinin ise çoğu zaman benzer kaldığı görülüyor. Bu durum, ekonomik politikalarda bir süreklilikten ziyade, hatalarda süreklilik/istikrar izlenimi yaratıyor
.

İnsanlık tarihi boyunca, biz de ülke olarak neredeyse her kuşakta ve dönemde ekonomik krizlerle karşı karşıya kaldık. Ekonomik kriz, ani ve beklenmedik gelişmelerle ortaya çıkar ve ülke ekonomisi ile kamu maliyesini ciddi biçimde sarsar. Bu yönüyle kriz, kimi zaman bir neden, kimi zaman ise birikmiş sorunların kaçınılmaz bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.

Bu krizlerden biri de 1990’lı yılların başında belirginleşen ve 5 Nisan Kararları ile kontrol altına alınmaya çalışılan 1994 ekonomik krizidir.

Yarın bu krizin 32’nci yılı. Aradan geçen bunca zamana rağmen, gerçekten neyin değiştiğini, neyin değişmeden kaldığını ve hangi derslerin alınıp hangilerinin hâlâ göz ardı edildiğini sorgulamak gerekiyor.

Kriz nasıl başlamıştı?

Türkiye’de yaşanan ekonomik krizleri tek bir nedene ya da yalnızca belirli bir dönemdeki gelişmelere bağlamak isabetli değildir. Zira krizlerin arka planında çoğu zaman yapısal ve birikimli sorunlar yer alır. Türkiye özelinde bu sorunların başında dışa ve dövize bağımlılık, üretim yapısındaki zayıflıklar ve yönetimsel aksaklıklar gelmektedir. Buna küresel gelişmelerin etkisi de eklendiğinde, krizlerin aslında belirli bir anda ortaya çıkan değil, zaman içinde biriken sorunların patlak vermesiyle oluşan süreçler olduğu görülür. Bu nedenle 1994 krizini de kümülatif sorunların bir sonucu olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Bununla birlikte, 1994 krizini tetikleyen döneme özgü bazı faktörler de bulunmaktadır. 1980’li yılların sonundan itibaren dünya ekonomisinde yaşanan dalgalanmalar, 1989 sonrasında Türkiye’yi daha belirgin biçimde etkilemeye başlamıştır. Özellikle sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi ve kısa vadeli yabancı sermaye girişlerini teşvik eden politikalar, ekonomiyi kırılgan hâle getirmiştir.

Bu dönemde en kritik gelişmelerden biri, kambiyo kontrollerinin büyük ölçüde kaldırılması ve sermaye hareketlerinin serbest bırakılmasıdır. Türkiye’ye giren yüksek miktardaki kısa vadeli sıcak para, üretken yatırımlara yönelmek yerine çoğunlukla geçici likidite ihtiyaçlarını karşılamada kullanılmıştır. Bu durum, yapısal sorunları çözmek yerine ertelemiş; aksine kırılganlığı artırarak krizin derinleşmesine zemin hazırlamıştır. Bankacılık sektörü başta olmak üzere finansal sistem bu süreçten doğrudan etkilenmiş ve sorunlar kısa sürede tüm ekonomiye yayılmıştır.

Sonuçta bozulan dış denge, istikrarsızlaşan döviz piyasası ve artan kamu harcamaları karşısında kapsamlı bir müdahale ihtiyacı doğmuştur. Bu çerçevede, dönemin hükümeti tarafından ekonomiyi dengelemek, döviz piyasasını istikrara kavuşturmak ve kamu maliyesini disipline etmek amacıyla 5 Nisan Kararları devreye sokulmuştur. Ancak bu kararlar da esasen uzun yılların biriktirdiği sorunlara gecikmiş bir müdahale niteliği taşımaktaydı.

Ve 5 Nisan Kararları…

Süregelen ekonomik ve mali olumsuz etkenlerin ardından Tansu Çiller başbakanlığındaki zamanın hükümeti istikrar paketi özelinde bazı tedbirler almak amacıyla 5 Nisan 1994’te bazı kararlar açıkladı. 5 Nisan Kararları'nın amacı enflasyonu düşürmek, TL'ye yeniden değer kazandırmak, ihracatı artırmak ve sosyal dengeleri yeniden kurmaktı.

Pakette benimsenen yaklaşım ise oldukça netti; üretim yapan ve sübvansiyon dağıtan devlet anlayışından uzaklaşılarak, piyasa mekanizmasının kurallarıyla işlediği ve sosyal dengelerin gözetildiği bir yapıya geçiş hedefleniyordu. Ancak bu hedefe ulaşmak için öngörülen araçlar son derece sert ve maliyetliydi.

Bu kapsamda alınması planlanan başlıca önlemler şunlardı:

  • Merkez Bankasının özerkliğini artırmak amacıyla, TCMB’nin Hazine’ye ve diğer kamu kuruluşlarına verdiği kredilere sınırlama getirmek, 1995 yılında hazine bütçe ödeneklerindeki artışın yüzde 12’si kadar kısa vadeli avans kullanılabileceği ve bu oranın 1998 yılına kadar yüzde 3’e düşürmek,
  • Parasal genişlemenin, döviz ve TL piyasalarında sınırlandırması amacıyla Merkez Bankası'nın ilk üç ay için bir para programı hazırlaması, kalan bölümü için ayrı parasal hedefler belirlemek,
  • Kamu iktisadi teşebbüslerinin sunduğu ürün fiyatlarının artırılarak (zamlandırılarak) maliyetleri karşılayacak seviyeye getirmek,
  • Akaryakıt, şeker ve tekel ürünlerinde tüketim vergisini artırmak; akaryakıt tüketim vergisinden bütçeye aktarılan payı yüzde 50’den yüzde 70’e çıkartmak,
  • Akaryakıt Fiyat İstikrar Fon kesintisini yüzde 10’dan yüzde 25’e çıkartmak,
  • 1994 yılı Gelir ve Kurumlar Vergisinde beyan edilen matrahlardan bir defaya mahsus yüzde 10 oranında ek vergi almak,
  • Net aktif değerlere yüzde 1,5 oranında ve gayrisafi hasılata yine bir defaya mahsus olmak üzere yüzde 0,5 ile yüzde 2 oranlarında Net Aktif Vergisi uygulanmasını getirmek,
  • Lüks taşıtlardan ek vergi almak, birden fazla evi olanlardan alınacak emlak vergisini iki katına çıkartmak,
  • Maktu vergi ve harçları yüzde 100; nispi harçları ise yüzde 20 oranında artırmak,
  • Fonlardan bütçeye aktarılacak tutarları artırmak,
  • Destekleme politikasının hububat ve şeker pancarıyla sınırlandırmak,
  • Memur maaşları ve ücretleri dondurmak,
  • Kamu cari harcamalarında radikal kısıntılara gitmek
  • Bazı KİT'leri özelleştirmek ve bazılarını ise kapatmak,

Gibi çok sert önlemler alınması niyetinde olduklarını söylemek yanlış olmaz.

Ancak asıl mesele, bu kararların açıklanmasından ziyade uygulanabilmesiydi. Nitekim kâğıt üzerinde son derece radikal görünen bu tedbirlerin önemli bir kısmı ya hayata geçirilememiş ya da eksik ve sınırlı şekilde uygulanmıştır. Dolayısıyla 5 Nisan Kararları, yalnızca içeriğiyle değil, uygulama kapasitesi bakımından da tartışılması gereken bir dönüm noktası olarak karşımızda durmaktadır.

Etkili oldu mu?

Alınan bu kararlarla ekonominin kısa sürede istikrara kavuşacağı yönünde ciddi bir beklenti oluşturulmuştu. Özellikle kamunun ekonomideki ağırlığını azaltarak, piyasa mekanizmasının daha etkin işlediği bir yapı hedefleniyordu. Ancak uygulamada ilk dikkat çeken adım, kamu açıklarını kapatmak amacıyla KİT ürünlerine yapılan yüksek oranlı zamlar oldu. Bu durum, mali disiplin sağlama amacının önemli ölçüde fiyat artışları üzerinden yürütüldüğünü göstermekteydi.

Kararların hemen ardından uygulamaya geçilmiş; 1994 yılının Nisan ayında yapılan fiyat ayarlamaları ve ücret ile fiyatların geçici olarak dondurulması sayesinde enflasyonda kısa vadeli bir gerileme sağlanmıştı. İlk bakışta programın işe yaradığı izlenimi doğmuştu. Ancak bu iyileşmenin kalıcı olup olmayacağı sorusu çok geçmeden cevap buldu.

Zira 1995 yılında başlayan seçim süreci, sıkı maliye ve para politikalarının sürdürülebilirliğini ortadan kaldırdı. Uygulanması gereken disiplin politikaları gevşetildi ve bunun sonucu olarak enflasyon yeniden yükselişe geçti. Nitekim 1995 yılında enflasyon oranı yaklaşık yüzde 89 seviyelerinde gerçekleşti. Döviz cephesinde de ciddi bir istikrarsızlık yaşandı: 1994 yılı başında 1 ABD doları 15 bin TL civarındayken, Mart ayında 20 bin TL’yi aşmış, Nisan ayında yapılan devalüasyonla 33 bin TL seviyesine çıkmış ve yıl sonunda 37 bin TL’ye ulaşmıştır. Bu gelişmeler sonucunda Türk lirası bir yıl içinde yaklaşık yüzde 146 oranında değer kaybetmiştir.

Mali disiplin sağlama çabaları çerçevesinde yıl sonuna doğru bazı ek önlemler de devreye sokulmuştur. Yeni personel alımları durdurulmuş, kamu yatırımlarında kesintiye gidilmiş, taşıt ve lojman alımları sınırlandırılmıştır. Ayrıca bütçe gelirlerini artırmak amacıyla yüksek gelir gruplarına yönelik yeni vergiler ihdas edilmiştir. Net aktif vergisi, ekonomik denge vergisi, ek gayrimenkul vergisi ve ek motorlu taşıtlar vergisi bu kapsamda öne çıkan düzenlemelerdir.

Vergi idaresi de bu süreçte daha agresif bir tutum benimsemiş; denetim ve kontroller artırılmış, geçmiş dönem kayıtları daha sık incelenmeye başlanmıştır. Bunun yanında kamuya ait taşınmazlar ile eski taşıtların satışa çıkarılması gibi yöntemlerle ek kaynak yaratılmaya çalışılmıştır.

Tüm bu çabalara rağmen, bütçe dengeleri istenen düzeyde iyileştirilememiştir. 1994 yılında bütçe açığı 152 trilyon TL olarak gerçekleşmiş; her ne kadar faiz dışı bütçe fazla vermiş olsa da açık bir önceki yıla göre artış göstermiştir. Nitekim bütçe açığı 1994 yılında yüzde 13,7 oranında artarken, izleyen yıl bu artış yüzde 108 gibi çarpıcı bir seviyeye ulaşmıştır.

Ayrıca mali yükümlülükler de ağırlaştırılmış; gecikme zammı oranı yüzde 9’dan yüzde 12’ye, tecil faizi ise yüzde 78’den yüzde 114’e çıkarılmıştır. Ek emlak vergisi uygulaması nedeniyle belediyelerin bütçeden aldığı payın düşürülmesi de yerel mali dengeleri olumsuz etkilemiştir.

Sonuç olarak, 5 Nisan Kararları kısa vadede bazı göstergelerde sınırlı iyileşmeler sağlasa da siyasi ve yapısal nedenlerle sürdürülebilir bir başarı elde edememiştir. Programın en büyük zaafı, uygulama kararlılığının zayıf olması ve kısa vadeli siyasi kaygıların ekonomik disiplinin önüne geçmesidir. Bu nedenle söz konusu kararlar, kalıcı bir istikrar programından ziyade, geçici bir toparlanma girişimi olarak tarihteki yerini almıştır.

Son olarak

Aslında tüm bu tabloya bakıldığında, 1994 dönemi ile günümüz Türkiye’si arasında dikkat çekici benzerlikler olduğu açıkça görülüyor. Görünürde farklı araçlar kullanılsa da özünde aynı sorunlarla mücadele edildiği hissi oldukça güçlü.

O dönemde de gerekli tedbirler alınıyor, döviz kuru baskılanmaya çalışılıyor, kısa vadede belirli bir iyileşme sağlanıyordu. Ancak bu geçici başarıların arka planında cari açık büyümeye devam ediyor, yapısal sorunlar ise varlığını koruyordu. Bugün de benzer bir döngünün tekrarlandığını söylemek abartı olmayacaktır.

Nitekim iki dönem arasında pek çok ortak nokta bulunuyor: aynı ekonomik kırılganlıklar, benzer politika araçları ve çoğu zaman birbirini nötralize eden uygulamalar… Bir yandan ek vergilerle kamu gelirleri artırılmaya çalışılırken, diğer yandan vergi aflarıyla sistemin disiplini zayıflatılabiliyor. Bu durum, ekonomi politikalarında bir tür tutarsızlık sarmalına işaret ediyor.

Hatta bazı uygulamaların birebir benzerlik gösterdiği de söylenebilir. 5 Nisan kararları döneminde olduğu gibi bugün de mali dengeyi sağlamak adına dolaylı vergilere ve fiyat ayarlamalarına başvurulmakta; enerji fiyatlarındaki artışlar bu politikanın en somut örneklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç olarak, aradan geçen yıllara rağmen sorunların niteliğinin büyük ölçüde değişmediği, çözüm yöntemlerinin ise çoğu zaman benzer kaldığı görülmektedir. Bu durum, ekonomik politikalarda bir süreklilikten ziyade, hatalarda süreklilik/istikrar izlenimi yaratmaktadır.

/././

Ağacı sökmek için onları sökmen lazım çünkü!-Umur Talu-

Şef baget sallarken bir düşünsün: Bu bagetin öteki yüzü cop ve sopa, çellonun öteki yüzü dozer, yaylıların öteki yüzü kelepçe, nefeslilerin öteki yüzü Zehra Nine’nin tükenmiş, direnenin kısılmış nefesi, halkın nefes nefese kalışı diye. Her notanın öteki yüzü yağmalanmış bir orman, sökülmüş bir ağaç, ezilmek, kazınmak istenen bir insan diye!
Zehra Nine ve Esra Işık, Akbelen

Çünkü onlar zeytin ağacına sarılmıştı!
Çünkü onların “iktidar kankası holding”i yoktu!
Çünkü onların polisi, jandarması, özel güvenlikçisi yoktu!
Çünkü onların savundukları toprakları, ağaçlarıydı; affedilmiş vergi borçları, yağmaladıkları araziler, yok ettikleri ağaçlar, ormanlar yoktu!

Önce Zehra Nine sarıldığı zeytin ağacı yaşasın diye ömrünün son nefesini verdi. Sonra “Muhtar annenin kızı” Esra sarıldığı zeytin ağacının sesi oldu diye tutuklandı.

Bunu şöyle de tercüme edin: Avukatlar Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı neden hapisteyse, “Gezi” neden hapisteyse, mesleki kimliklerini ve vicdanlı kişiliklerini “halkın bilgi edinme hakkı” ve hakikat için kullanan gazeteciler neden hapisteyse, sendikacı Mehmet Türkmen neden hapisteyse, Esra Işık da o yüzden tutuklandı.

İktidar, “bir sınıfın bir sınıf üstündeki tahakkümü”nü sağlamak, pekiştirmek, katmerlendirmek, katlamak için her itiraza saldırıyor. Berkin, Ali İsmail ve diğerleri de öyle can vermişti, öğretmen Metin Lokumcu da.

Polis ve jandarma “kamu gücü, halk adına kolluk kuvveti” olmaktan çıkarılıyor; özel çıkarların özel güvenlikçisi, iktidar hempalarının “kulluk kuvveti” olarak halkın üstüne salınıyor.

Oysa o jandarmanın çoğu da “köy çocuğu!” Kendilerini de ezen bir düzende “emir komuta”yla, kendilerini de ezenlerin menfaatleri için kendileri gibi ezilenlerin üstüne sürülüyor.

Akbelen nöbetçileri (Fotoğraf: Esra Işık)

Yıllarca o gazetede, şu gazetede ve işte burada da, “ezilen askerler”i yazdım. Onların güvenen, içten, feryat eden, bunalımlar içindeki mektuplarını, mesajlarını, sürüklendikleri intiharları yazdım.

Sonra bakıyorsun: Akbelen’de zeytin ağaçlarını, topraklarını korumak isteyenlerin üstüne sürülmüş “ezilen askerler!”

Sonra bakıyorsun: Mahir Çayan ve arkadaşlarını “ölüm-öldürülme günü”nde anmak isteyenlere acımasızca vuran “ezilen askerler!”

Bu iktidar “darbe karşıtı” değil miydi! “15 Temmuz” neden bayram? “Darbeye direniş” diye, değil mi? 26 yaşındaki Çayan ve diğerleri ne yapıyordu o sırada? Bir askeri darbenin idama götürdüğü Deniz Gezmiş ve iki arkadaşını kurtarabilmek için, belki de çaresizce olduklarını çoktan bildikleri bir “eylem ve direniş” içindeydiler. “Darbe” darbeyse, direniş direnişse, ne vuruyorsun o insanlara 2026’da! 54 yıl sonra yine vuruyorsun, yine vuruyorsun.

1972-2026… Bu 26 Mahir’in yaşı olmalı! Bazı “köylüler” ihbar etmişti Mahirler’i. Köylülerin hakları için 30’u görememiş 20’li yaşlarının yaşadıkları kadarını, bir son nefesle de verenleri. Şimdi ne oluyor? Jandarma “büyük patron”un ihbar ettiği köylülere vuruyor, onları patron namına evlerinden, tarlalarından, ağaçlarından sürmeye koyuluyor, Esra’yı alıp götürüyorlar.

Akbelen’e gitmiştik. Direnen halkı yalnız bırakmamak için oraya koşanların sayısı giderek eksiliyordu. Oradaki Jandarma komutanı önce tel örgülerden, nöbet noktasından içeri almak istemedi; sonra “gbt” yaptı, sonra “googleladı!” Yüzü asıldı mıydı yoksa emir komutayla koşturulduğu bu “görev”den o da utanıyor muydu, ama donuklaşmıştı. Sessizce bıraktı direniş alanına girmemiz için.

Umur Talu (solda) ve Esra Işık

Elbette “görev”in ne olduğunu, “emir kulluğu”nun nasıl bir kulluk olduğunu biliyorum. Ancak o copları, sopaları sallayan, o kelepçeleri takan her “halk çocuğu” da hayatı boyu unutmamalı ki, düzenin halka ve tabii ki onlara da vurduğu damga “acı”dır, başka bir şey değil!

Adalet Bakanı olsam, İçişleri Bakanı olsam, vali veya en üst makam olsam, “Nihat Bey’in madenleri” çoğalsın, kazancı, kârı büyüsün, silinmiş vergiler ve borçlar öylece sürsün diye ağaca sarılmış bir ninenin ölümünden de, nineye sarılmış bir genç kızın tutuklanmasından da utanırım. Kendi çocuklarının yüzüne bir de bu yüzden bakamaz insan!

Ama “sınıf savaşı” böyle bir şey işte. Köylü, işçi, “sıradan” denen insanlar eziliyor, çoğu çoğunlukla susuyor; “itiraz” eden, itirazları dillendiren, itirazıyla direnen ise kazınmak isteniyor. “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçu nedense hep onların üstüne kalıyor. Oysa kibrin, kinin, düşmanlığın sahipleri, “sınıf savaşı”nın da hükmen galipleri! Yıllarca bu ülkede “bir sınıfın başka bir sınıf üstünde tahakkümü” diye akıllarınca ortada zerre esamesi de olmayan “proleterya diktatörlüğü”nü mahkum edenler, “ezilenler” üzerinde ve onların sesi-nefesi olanların üstünde tepinerek diktatörce hüküm sürenler.

Ağaca düşman, toprağa düşman, hayvana düşman, emeğe düşman, insana düşman, haysiyete, hayatiyete, vicdana düşman bir kin bu!

Akbelen’de Esra’yı tutuklatan patronun bir de “senfoni orkestrası” var. Şef baget sallarken bir düşünsün: Bu bagetin öteki yüzü cop ve sopa, çellonun öteki yüzü dozer, yaylıların öteki yüzü kelepçe, nefeslilerin öteki yüzü Zehra Nine’nin tükenmiş, direnenin kısılmış nefesi, halkın nefes nefese kalışı diye. Her notanın öteki yüzü yağmalanmış bir orman, sökülmüş bir ağaç, ezilmek, kazınmak istenen bir insan diye!

/././

Polise can suyu: 17 bin lira fazla mesai -Tolga Şardan- 

Gerek İçişleri Bakanlığı gerekse Emniyet Genel Müdürlüğü’nde yürütülen çalışmalara göre, Bakan Çiftçi’nin masasındaki son değerlendirmede polislere verilecek fazla mesai ücretinin mevcut maaşlar çerçevesinde yaklaşık 17 bin lira olacağı kaynaklarca ifade ediliyor.

Yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, “hayırlı olsun” ziyaretlerinin yavaşlamasıyla birlikte bakanlığın gerçek gündemine dönüş yapmak zorunda kaldı.

Çiftçi’nin gündeminin en tepesindeki konuların başında “polisin durumu” geliyor.

“Polisin durumdan” kastım, teşkilat mensuplarının özlük hakları ve maaşlarındaki iyileştirme konusu elbette.

Ayağının tozuyla sıkça verdiği demeçler ve sosyal medyada yaptığı açıklamaların merkezinde de bu konu öncelikli.  

Önceki Bakan Ali Yerlikaya döneminde başlatılan ancak bir türlü sonuçlandırılamayan süreci, deyim yerindeyse kucağında buldu Çiftçi.

Her ne kadar İçişleri Bakanı, açıklamalarında sürekli “çalışmaların devam ettiğini ve son aşamaya geldiği”ni anlatsa da henüz net bilgi ya da bilgilerin ortaya çıktığını söylemek mümkün değil.

Elbette çalışmanın özünün açıklanmamasının önemli bir sebebi var. Bunu anlatmadan önce İçişleri Bakanlığı’nca yapılmak istenilen yeni düzenleme hakkında kısa bilgi vereyim.

Bilindiği üzere, uzunca bir süredir polisin fazla mesai hakkı üzerinde değerlendirmeler yapılıyor. Haftalık 40 saatlik mesai sonrasında çalışılacak her saat için mesai almak istiyor polisler.

Şimdiye kadar teşkilatta böyle bir sorun yoktu, çok gündemde değildi. Varsa bile bu kadar gündem olmuyordu. Ancak iyice zorlaşan yaşam şartlarının yarattığı ortamda polis maaşlarının, diğer kamu personeline kıyasla geride kalması, fazla mesai uygulamasını gündeme taşıdı. Polisler, fazla mesai hakkının peşine düştü doğal olarak.

Yine mevcut uygulamaya göre; polisler, yürürlükteki 3201 sayılı Emniyet Teşkilatı Kanunu’nun ek 21. maddesi uyarınca fazla mesai ücretini alıyor.

Fakat bu yasa hükmünün karşılığı, fazla mesai ücreti kavramını tam olarak karşılamadığı için, yeni düzenlemeye gidilmesi çalışması yapıldı.

Mevcut fazla mesai uygulaması, 657 sayılı Devlet Memurları Yasası kapsamında görülmekle birlikte, yeni çalışmanın yine Devlet Memurları Yasası’ndaki “40 saat ve üzeri” şeklindeki hükme göre gerçekleştirilmesi benimsendi.

Söz konusu yeni düzenlemenin yasalaşması halinde polisler de diğer kamu personelinde olduğu gibi “en yüksek derecedeki devlet memuru” maaşındaki kat sayı üzerinden fazla mesai alabilecekler.

Gerek İçişleri Bakanlığı gerekse Emniyet Genel Müdürlüğü’nde yürütülen çalışmalara göre, Bakan Çiftçi’nin masasındaki son değerlendirmede polislere verilecek fazla mesai ücretinin mevcut maaşlar çerçevesinde yaklaşık 17 bin lira olacağı kaynaklarca ifade ediliyor.

Polisin tüm dikkati fazla mesaide

Bakan değişimi sonrasında tüm teşkilatın dikkati neredeyse hız kazanan yeni düzenleme çalışmalarında.

Aldığım bilgiye göre, düzenlemenin zamanlaması konusunda sarkma yaşandı. Akıllardaki plan, çalışmanın TBMM’de görüşülecek birinci torba yasa değişikliğine alınıp yasalaşmasının sağlanmasıydı.

Polise, yaklaşan 10 Nisan Polis Bayramı kapsamında fazla mesai ücretinin yasalaşmasıyla “bayram hediyesi” verilmesi Çiftçi tarafından amaçlandı.

Ancak bu mümkün olmadı. Şimdi ikinci torba yasa değişikliğine yetiştirilmesine çalışılıyor. Büyük olasılıkla bu sürece yetişecek.

Tabii burada Bakan Çiftçi’nin rakam olarak açıklamaktan kaçınmasının asıl sebebi, işin ucunun Maliye ve Hazine Bakanlığı’na dayanması…

Sonuçta, fazla mesainin yaklaşık 330 bin kişilik polis teşkilatının her üyesine verilmesi gerekecek.

Zira, “gece çalışması” gibi olasılığın gündemde olması, sürecin daha başından sakatlanması anlamına gelecek. Bu kez teşkilatta “gece çalışıp mesai alabilmek” için farklı uygulamalar yaşanması kaçınılmaz olacak.

Tüm teşkilata fazla mesai verilmesi gerektiğinde ise maaşların dışında her ay yaklaşık 6 milyar liralık fazla mesai ödemesi bütçede yer alacak.

Polise yapılacak fazla mesai ödemesine, AKP grubu olumlu yaklaştı. Ancak maddi konularda son söz her zaman olduğu gibi Maliye ve Hazine Bakanı Şimşek’te.

Müdürlere yeni kadro

Bu arada yine emniyet teşkilatını yakından ilgilendiren diğer konu başlığı ise, bir süredir 1. sınıf emniyet müdürlüğüne atanmayı bekleyen 2. sınıf emniyet müdürlerinin durumu.

Halen teşkilatta yeterli 1. sınıf emniyet müdürü kadrosu olmamasından dolayı bekleyen epeyce 2. sınıf emniyet müdürü var.

Ayrıca, 2. sınıf emniyet müdürlüğünden 1. sınıf emniyet müdürlüğüne terfi edilmesinde İçişleri Bakanı’nın “tek söz sahibi” isim olması, yani sadece İçişleri Bakanı’nca 1. sınıfa terfi edilebilmesi, beraberinde “kadrolaşma” sorununu da getiriyor kuşkusuz.

Yine TBMM’ye gönderilen yasa değişikliği tasarısının yasalaşması halinde, emniyet teşkilatına yaklaşık bin 200 kişilik yeni 1. sınıf emniyet müdürü kadrosu tahsis edilecek. Maliye ve Hazine Bakanlığı’nın bu konuda onay verdiği ifade ediliyor.

Tasarının yasalaşması halinde 1. sınıfa terfi sırasını bekleyen yaklaşık 500 kişiden oluşan 2. sınıf emniyet müdürü, üst rütbeye terfi hakkını kazanacak.  

Yaş haddi değişikliği yok!

Bu arada emniyet müdürleri için “yaş haddinden emekli olma” yaşının 60’tan 62 ve 63’e yükseltilmesi yönündeki çalışma ise askıya alındı.

Bu durumda, önümüzdeki birkaç içinde Emniyet Genel Müdür Yardımcıları Ömer Urhal ile Caner Tayfur’un yanı sıra Ankara Emniyet Müdürü Engin Dinç yaş haddinden emekli olacak. Ya da daha önce örnekleri görüldüğü üzere, yaş haddi daha yüksek farklı kamu kurumlarına yatay geçiş yapmak zorunda kalacaklar. Ama sonuçta, emniyetten ayrılmış olacaklar.

MHP’deki değişiklik emniyete nasıl yansıyacak?

Söz konusu üç kadronun boşalacak olmasının yanı sıra bugünlerde İçişleri Bakanlığı üst yönetiminin değişimi sonrasında başlayan “il emniyet müdürleri” ve “merkez teşkilatında genel müdür yardımcısı ve daire başkanları atamaları”nın kulisleri iyiden iyiye hızlandı.

Hele ki MHP’de yaşanan siyasi kriz sonrasındaki değişim, doğal olarak emniyetteki atamalarda da “şanslı gruplar”ın konumunu güncelledi.

Bilhassa eski MHP Genel Başkan Yardımcısı İzzet Ulvi Yönter’in referans olduğu ya da olacağı isimlerin yıldızı biraz söndü elbette. Tersine MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Başdanışmanı Eyyüp Yıldız’a yakın emniyet müdürlerinin görev alma şansı eskisine oranla yükseldi. Yıldız’ın aynı zamanda Menzil tarikatına yakınlığıyla bilindiğini hatırlatayım.

Görevdeki Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Mahmut Çorumlu ile bir dönem Ankara Emniyet müdür yardımcısıyken gözaltına alınıp tutuklanan sonra da tahliye olduktan sonra hakkında kumpas iddiaları gündeme getirilen Murat Çelik, Yıldız’a yakınlığıyla bilinen polis müdürlerinden.

Ankara Emniyet Müdürlüğü için adı geçen polis müdürlerine mevcut Balıkesir Emniyet Müdürü Şükrü Yaman’ın adı da eklendi. Bakan Çiftçi’nin, Yaman’ın öz geçmişini istemesi, emniyet kulislerinde karşılık buldu.

Ayrıca Emniyet İstihbarat Başkanlığı’nın üst yönetimi de yine değişmesi beklenen isimlerden oluşuyor. Özellikle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen İBB’ye yönelik soruşturmalar sırasında “savcılığa yeterli destek göstermediği” gerekçesiyle Emniyet İstihbarat yönetimi hedefte.

Buraya adı geçenler ise, mevcut Kahramanmaraş Emniyet Müdürü Hasan Yiğit ile daha önce Emniyet İstihbaratı’nda görev yapan polis başmüfettişi Mustafa Çakır.

Daha önce belirttiğim gibi, Adalet Bakanı Akın Gürlek, bakanlık üst yönetiminde değişikliği gerçekleştirdi. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ise yardımcısı Ali Çelik üzerinden atamalar için ön hazırlık çalışmalarına devam ediyor.

/././

Avrupa-Trump: Dünya futbol şampiyonasını boykot hamlesi gelebilir mi?-Yalçın Doğan- 


Savaştan dolayı, Trump’la her geçen gün artan gerginlik üzerine, bazı Avrupa ülkelerinden şöyle bir hamle gelebilir mi? “Amerika’da düzenlendiği için Dünya Futbol Şampiyonası’nı boykot etmek.” Futbolun cazibesi ortada, boykot fikri fantezi mi, yoksa Trump’ın yeni zırvaları ülkeleri iyice bıktırır mı?

Çapsız bir konuşma, sadece Trump değil, o konuşmaları hazırlayan ekibin de yetersizliği dün iyice açığa çıkıyor.

İran’a açtığı savaşın süresini haklı göstermek amacıyla, Amerika’nın geçmişte Kore, Vietnam ve Irak’a açtığı savaşların süresini karşılaştırarak, onların 3, 8,19 yıl devam ettiğini söylüyor.

O savaşlar bütün dünya tarafından lanetlendiği gibi, Amerikan Halkı üzerinde yıllar süren travmalara yol açıyor. Savaşı açan ABD Başkanları seçim kaybediyor.

Son konuşmasıyla dünyanın nefretini bir kez daha üzerine çekiyor.

Megalomani tam gaz

“Hiçbir Amerikan başkanının yapmadığını ben yaptım” diyerek, megalomanisi bir kez daha tavana vuruyor.

Megalomani ve tutarsızlık Hürmüz Boğazı ile ilgili söylediklerinde de görülüyor.

NATO müttefiklerine “cesaretinizi toplayın ve Hürmüz’ü alın” diyor. O zaman Hürmüz’ü kontrol için kendisi bölgeye neden asker gönderiyor?..

Siyasi nezaket sıfır

Aynı konuşmada Fransa Devlet Başkanı Macron için kullandığı ifadeler tam skandal:

“Macron’u aradım, hani eşinin kendisine çok kötü davrandığı Macron. Hala çenesine yediği sağ kroşenin etkisinden çıkmaya çalışıyor.”

Siyasi nezaket yerlerde sürünüyor.

Son konuşmanın ötesinde...

İngiltere Başbakanı Starmer’i aşağılıyor, “Sen savaşa katılmadın, çünkü senin donanman bile yok. Çok yaşlısınız, işe yaramayan uçak gemileriniz var ve korkaksınız.”

Alman Başbakanı Friedrich Merz’e laf atıyor:

“Friedrich bu savaş bizim savaşımız değil, diyor. Bu çok uygunsuz bir tavır. Hepsi bizi yalnız bırakıyor.”

İlk andan itibaren savaşa karşı çıkan İspanya Başbakanı Sanchez’e öfkeli:

“İspanya üsleri kullanamayacağımızı söyledi, bu yanlış, istesek kullanabiliriz. İspanya şu anda berbat durumda. Hazine Bakanımıza, İspanya ile tüm ticari ilişkilerimizi kesmesini söyledim.”

İspanya, Fransa ve İtalya Amerikan savaş uçaklarına hava sahasını kapatıyor.

Trump ve NATO

Pek çok NATO ve Avrupa Birliği ülkeleri savaşa karşı çıkarken, Trump NATO’dan çekilme sinyali veriyor:

“Ben Amerika’nın NATO üyeliğini gözden geçireceğim. NATO’dan asla etkilenmedim, onların her zaman kâğıttan kaplan olduğunu biliyordum, Putin de biliyor bunu.”

Madem “kâğıttan kaplan”, NATO’nun kurucusu ve en büyük ortağı olarak, Amerika 70 yıldır ne işe yarıyor?..  

Trump’ın NATO ve Avrupa Birliği (AB) ile ilişkileri hayli gergin.

Bu durum şu anda uzak bir ihtimali akla getiriyor.

Sporun siyaseti

Sporun siyaseti olduğu gibi, siyasetin de sporu var.

Spor bazen siyasetteki gerginlikleri azaltıyor, bazen siyaset spor üzerinden gerginlikleri tırmandırıyor. Bunun en iyi örneği olimpiyatlar. Siyasi gerginlikler nedeniyle, çeşitli ülkeler bazı olimpiyatları boykot ediyor. Bunun örnekleri var.

-1956 Melbourne Olimpiyatları. Sovyetlerin Macaristan işgalini protesto için Hollanda, İspanya, İsviçre, ayrıca İngiltere ve Fransa’nın Süveyş Kanalını işgal etmesi nedeniyle Mısır, Irak ve Lübnan olimpiyatları protesto ediyor.

-1964 Tokyo Olimpiyatları. Güney Afrika’nın uyguladığı ırkçı politikalar nedeniyle, Olimpiyat Komitesi bu ülkeyi oyunlardan menediyor.  

-1968 Meksika Olimpiyatları. Güney Afrika’ya uygulanan yasak devam ediyor.

-1976 Montreal Olimpiyatları. Güney Afrika’nın ırkçı politikalarına tepki Afrika Kıtası’na yayılıyor, 25 Afrika ülkesi olimpiyatları boykot ediyor.

-1980 Moskova Olimpiyatları. Sovyetler’in Afganistan’ı işgal etmesi üzerine, Amerika’nın başını çektiği 60 ülke olimpiyatları boykot ediyor.

-1984 Los Angeles Olimpiyatları. Bu kez Sovyetler misillimede bulunuyor, Sovyetlerle birlikte 14 Doğu Bloku ülkesi Amerika’daki olimpiyatlara katılmıyor.

-1988 Seul Olimpiyatları. Kuzey Kore ve Küba ile birlikte bazı ülkeler siyasi gerekçelerle,  Etiyopya, Nikaragua ve Madagaskar ekonomik gerekçelerle olimpiyatlara katılmıyor.

Dünya futbol şampiyonası

Bugüne gelirsek...

Bizim de katılacağımız Dünya Futbol Şampiyonası Amerika, Kanada ve Meksika’da düzenleniyor.

Sporun siyaseti, siyasetin sporu.

Olimpiyatlar örneğindeki gibi, genellikle savaşları, özel olarak ırkçılığı protesto için bazı ülkeler zaman zaman uluslararası spor etkinliklerini boykot ediyor.

Savaştan dolayı, Trump’la her geçen gün artan gerginlik üzerine, bazı Avrupa ülkelerinden şöyle bir hamle gelebilir mi?..

“Amerika’da düzenlendiği için Dünya Futbol Şampiyonası’nı boykot etmek.”

İş oraya kadar uzanır mı?..

Şampiyonaya daha 2.5 ay var.

Futbolun cazibesi ortada, boykot fikri fantezi mi, yoksa Trump’ın yeni zırvaları ülkeleri iyice bıktırır mı?..

/././

Modern futbolun iflas belgesi: Sahada galibiyet, kasada felaket!-Tuğrul Aşkar- 

Modern futbol artık sadece bir oyun değil; küresel bir finansal makinenin içinde sıkışmış, rakamların sahadaki skordan daha belirleyici olduğu bir endüstriye dönüşmüş durumda.

Günümüz finansal futbolu dev stadyumların parlak ışıkları, rekor kıran transfer ücretleri ve milyarlarca dolarlık yayın haklarının ardında derin bir yapısal kriz yaşıyor. Tribünlerde coşku, sahada rekabet var gibi görünse de, bilançolara baktığımızda bambaşka bir gerçek ortaya çıkıyor: kazanılan maçlar, kaybedilen mali akılla örtüşüyor. Bugün futbol, tarihinin en parlak vitrinine sahipken aynı anda en derin yapısal krizini yaşıyor.

Kulüpler, kontrolsüzce yükselen maliyetleri karşılayabilmek için artık sadece oyuncuları değil, kulübün “ruhu” sayılan tarihî mirasını, stadyumlarını, antrenman tesislerini ve hatta kadın takımlarını bile birer “finansal enstrüman” olarak satışa çıkarıyor. Nitekim bu bağlamda, İngiliz Premier Lig’den gelen 2024/25 mali verileri, oyunun yalnızca etik zeminini değil, rasyonel ekonomik temelini de kaybettiğinin en somut kanıtıdır.

1. Premier Lig’in milyar sterlinlik kara deliği

Dünyanın en zengin ve en çok izlenen ligi olan Premier Lig, 2024/25 sezonunda mali açıdan tam bir felaket tablosu çizdi. Ligdeki 20 kulüpten yalnızca 6’sı gerçek anlamda kâr edebildi. Toplam zarar 713 milyon sterlin seviyesinde gerçekleşti. Yaratıcı muhasebe yöntemleri hariç tutulduğunda zarar rakamının 1 milyar sterlin sınırını aştığı belirtiliyor.

En çarpıcı örnekleri sizlerle paylaşırsam:

Chelsea: 262.4 milyon sterlin vergi öncesi zarar ile Premier Lig tarihinin rekor kaybını kırdı.

* Tottenham Hotspur: 121 milyon sterlin zarar.

* West Ham United: 104 milyon sterlin zarar.

* Nottingham Forest: Bir önceki sezonda 12 milyon sterlin kâr açıklarken, 2024/25’te 79 milyon sterlin zarara sürüklendi.

Nottingham Forest özelinde durum daha da dikkat çekici. Kulüp gelirlerini 190 milyon sterlinden 222 milyon sterline çıkararak %17’lik rekor bir artış yakaladı. Yayın gelirleri 159 milyon sterline (+29 milyon£), ticari gelirler 39 milyon sterline (+9 milyon£), gişe gelirleri ise 20 milyon sterline (+6 milyon £) yükseldi. Avrupa Ligi’ne katılım ve ligdeki 7. sıra bu artışı tetikledi. Ancak oyuncu satışlarından elde edilen kâr 101 milyon sterlinden sadece 7 milyon sterline düşerek 91 milyon sterlinlik dev bir açık yarattı. Amortisman giderleri 69 milyon sterline, diğer işletme giderleri ise 44 milyon sterline çıktı. Sonuç: Saha’da sportif başarı varken kasada felaket yaşandı.

Ligde ücret enflasyonu da kontrolden çıkmış durumda. Liverpool’un ücret bordrosu 428 milyon Sterlin, Manchester City’nin ise 400 Sterlin milyon civarındaydı. Birçok kulüpte Ücretler/Gelir oranı %75-80’leri aşarken, bu durum PSR (Profit and Sustainability Rules) kurallarını sürekli zorluyor.

2. “Grup içi satışlar” ve muhasebe illüzyonu rekabeti öldürüyor!

Premier Lig ve UEFA’nın mali kuralları (PSR), üç yıllık dönemde maksimum £105 milyon zarar sınırı getiriyor. Bu limite takılmamak için kulüpler “related party transactions” (ilişkili taraf işlemleri) yöntemine sarılıyor. Aston Villa, Newcastle, Everton ve özellikle Chelsea bu stratejide öncü oldu.

* Chelsea: İki otelini ve bir otoparkını sahiplerine bağlı şirketlere satarak 76.5 milyon sterlin (sonradan revize edilerek 70.5 milyon) sterlin yapay kâr yarattı. Kadın futbol takımının iç yapılandırmasıyla ise yaklaşık 199 milyon sterlinlik muhasebe kazancı elde etti. Bu işlemler sayesinde rekor zarara rağmen PSR’ye uyumlu kaldı.

* Newcastle United: Efsanevi St James’ Park stadyumunu ve çevresindeki araziyi sahiplerinin şirketine devrederek devasa zararını kağıt üzerinde kâra çevirdi.

* Aston Villa ve Everton: Kadın takımlarını ilişkili şirketlere “satarak” PSR limitini aşmadan kadro güçlendirdi.

Bu türden işlemlerin sonunda rekabetin olumsuz etkisi çok net olarak ortaya çıkıyor.

Finansal karakter taşıyan bu işlemler, büyük kulüplere haksız bir finansal üstünlük sağlıyor. Yapay kârlarla PSR cezasından kaçan Chelsea, Newcastle veya Aston Villa, kadro derinliğini ve transfer gücünü korurken, aynı imkana sahip olmayan Nottingham Forest, Everton veya benzer küçük-orta ölçekli kulüpler puan silme cezalarıyla karşılaşıyor. Sonuç ise, Ligdeki rekabet dengesi bozuluyor. Sportif başarı büyük ölçüde finansal güce bağlı hale geliyor. Küçük kulüplerin altyapı ve uzun vadeli yatırımları sekteye uğruyor, lig kalitesi uzun dönemde düşüyor ve taraftarlar “paranın satın aldığı başarı” algısına hapsoluyor.

Premier Lig idaresinin böylesi işlemlere neden izin verdiği ise daha da kritik…Lig, büyük kulüplerin küresel marka değerini ve yayın gelirlerini koruma kaygısıyla hareket ediyor. Chelsea, Newcastle gibi devler ligin uluslararası çekiciliğini, sponsorluklarını ve TV haklarını artırıyor. Bu kulüplerin mali çöküşü, Premier Lig’in toplam gelirini doğrudan tehdit eder. Ayrıca “fair market value” (adil piyasa değeri) denetimi gri bir alanda; tam bağımsız bir mekanizma yok. Kulüp sahiplerinin güçlü lobisi ve oy verme mekanizması, kuralların sıkılaştırılmasını zorlaştırıyor. Premier Lig, APT (Associated Party Transaction) kurallarını güncellemiş olsa da uygulamada merkez liglerin büyük kulüplerine defacto esneklik tanınıyor. Eleştirmenler bunu “devleri kollama” olarak nitelendiriyor; sistem, rekabeti değil, ligin ticari gücünü ön planda tutuyor. Bu sayede rekabet yeniden kurgulanarak, oyunun özüne müdahale ediliyor. Bu da rekabeti öldürüyor. Bu tür işlemler günün sonunda bir kulüpten başka bir kulübe ya da bir ligden başka bir lige servet transferi anlamına geliyor.

3. Stadyumlar, altyapı ve kadın takımları birer metaya, satılık mirasa dönüşmüş durumdalar

Finansal boşluğu kapatmak için kulüpler artık tarihî varlıklarını satışa çıkarıyor. Stadyumlar, antrenman tesisleri ve kadın futbol takımları “bilanço düzeltme aracı” haline geldi. Chelsea’nin otel ve otopark satışları bunun en çarpıcı örneği. Newcastle’ın stadyum hamlesi de benzer mantık taşıyor.

Avrupa’da durum farklı değil. UEFA Şampiyonlar Ligi 2024/25 sezonunda toplam 2,47 milyar euro ödül dağıttı. Şampiyon PSG yaklaşık 145 milyon euro, finalisti Inter 136 milyon euro kazandı. Ancak bu paralar bile birçok kulübün devasa ücret bordrolarını ve amortisman giderlerini karşılamaya yetmiyor.

Kadın futbolu da bu finansallaşmanın kurbanı oldu. Chelsea’nin kadın takımını ilişkili bir şirkete “satması”, muhasebe açısından büyük kazanç yaratırken, sporun toplumsal ve kültürel değerini metalaştırdı. Benzer işlemler diğer büyük kulüplerde de görülüyor. Altyapı ve akademi yatırımları ise çoğu zaman ikinci planda kalıyor.

4. Avrupa futbolundaki geniş resim ve sürdürülebilirlik krizi

Premier Lig’in sorunları Avrupa geneline yayılıyor. UEFA’nın 2024/25 kulüp finans raporlarına göre, üç büyük Avrupa kupasında dağıtılan toplam ödül havuzu 3,5 milyar euro civarındaydı. Ancak bu gelir artışı, maaş enflasyonu ve oyuncu amortismanını frenleyemiyor.

Nottingham Forest örneği tipiktir: Saha’da Avrupa Ligi çeyrek finali ve ligde 7. sıra gibi başarılar gelirleri rekor seviyeye taşıdı, fakat oyuncu satışlarındaki dramatik düşüşle birlikte zarar 79 milyon sterline ulaştı. Benzer şekilde Chelsea’nin rekor zararı, yüksek operasyonel maliyetler ve transfer harcamalarından kaynaklandı. Arsenal ve Liverpool gibi daha disiplinli kulüpler ise nispeten kontrollü sonuçlar alabildi.

Futbol, artık “kendi kendini finanse eden” bir spor olmaktan çıktı. Sahada galibiyetler alınırken kasada felaket yaşanıyor. Kulüpler, sahiplerinin sermaye enjeksiyonu veya muhasebe hileleri olmadan ayakta kalamıyor. Bu durum, uzun vadede rekabet dengesini bozuyor, küçük kulüpleri eziyor ve futbolun ruhunu yok ediyor.

Gerçek iflas bilançoda değil oyunun ruhunda!

Modern futbolun iflas belgesi, bilançolardaki kırmızı rakamlar değil; asıl olarak oyunun aşırı ticarileşme hızı ve ahlaki erozyondur. Stadyumlar, kadın takımları ve altyapı birer “meta” haline geldikçe, futbol bir spor olmaktan çıkıp sahiplerinin vergi optimizasyonu ve marka aklama aracı haline geliyor.

Premier Lig’in 2024/25 sezonundaki tablosu açık: Gelirler rekor kırıyor, ama kârlılık modeli çökmüş durumda. Nottingham Forest’ın -79 milyon sterlin zararı, Chelsea’nin 262 milyon sterlin rekor kaybı ve lig genelindeki yüz milyonlarca sterlinlik açıklar, sistemin sürdürülemezliğini kanıtlıyor.

Kulüpler “kağıt üzerinde kâr – gerçekte felaket” döngüsünden çıkabilecek durumdalar mı? Bunu maalesef tam olarak bilemiyoruz. Büyüdükçe batmak zorlaşıyor, haksız rekabet kendiliğinden filizlenmeye başlıyor! Bu gidişle futbol, birkaç dev kulübün hakim olduğu, geriye kalanların ise sürekli borç ve ceza sarmalında döndüğü bir “zombi lig”e dönüşebilir. Bu ligler merkez lig olmanın avantajını daha da kullanarak çevre üzerindeki hegemonyalarını da pekiştirecekler.

Gerçek çözüm, finansal disiplin, altyapıya ve akademilere gerçek yatırım, yapay muhasebe oyunlarından vazgeçmek ve rekabet dengesini korumaktan geçiyor. Aksi takdirde, sahada atılan her golün arkasında, futbolun geleceğine vurulan bir darbe daha olacak.

Sonuç

Geldiğimiz noktada mesele artık sadece kulüplerin zarar etmesi değil; futbolun kendi varlık nedenini yavaş yavaş tüketmesidir. Eğer bu kontrolsüz finansallaşma ve yapay kârlılık düzeni devam ederse, futbol birkaç dev kulübün yönettiği, geri kalanların ise hayatta kalmaya çalıştığı kırılgan bir sisteme dönüşecektir.

Futbolun ruhu, bilançolardaki kalem oyunlarıyla değil, sahada ve tribünde yaşayan tutkusuyla var olur. Bu tutkuyu korumak istiyorsak, modern futbolun iflas belgesini bir an önce imha etmeliyiz.

Yazımızı şu soruyu sorarak, sizleri futbolun geleceğine yönelik düşünmeye yöneltmek istiyorum: Futbol, yeniden oyun kendi masum özüne mi dönecek, yoksa tamamen finansal bir illüzyonun parçası kalmaya devam mı edecek?

/././

Aziz Köklü’den Erdal Ünsal’a ve savaşın makroiktisadı -Ercan Uygur- 

Bölgede petrol arzı bundan sonra sınırlanacak ve fiyatlar daha da artacak...

İki hafta önce Mülkiye’de koridor komşum olan İlber Ortaylı hocanın vefatını yazdım. Şimdi de yine Mülkiye’de başka bir koridor komşum olan Erdal Ünsal hocanın vefatını yazacağım. Mevsim dönüşlerinde sağlık riskleri yükselir derler. Sanırım öyle.

Buradan, ABD-İsrail saldırılarının yarattığı iktisadi ortama ve iktisat politikası sorularına geçeceğim. Önemli soru şu; savaş ortamında oluşan arz şokları karşısında Türkiye’de alınan politika kararlarını nasıl değerlendirelim?

Özellikle, Merkez Bankamızın (TCMB) TL’den dövize geçişi karşılamak üzere yaptığı altın ve döviz rezervi satışları uygun mudur? Önce başka önlemlerin alınması gerekir miydi?

Aziz Köklü’den Erdal Ünsal’a

Erdal hocayı geçen hafta sonu kaybettik. Mülkiye’ye girişimiz aynı yıl olmuştu. İlber hoca gibi, kendisiyle de Mülkiye’nin ana binasının en üst katında 14 yıl kadar aynı koridoru paylaştık.

Erdal hoca daha doktorasını bile tamamlamadan beklenmedik bir şekilde Mülkiye’de giriş makroiktisadı dersi vermek zorunda kalmıştı. Bu verdiği ilk ders oluyordu ve tam bir hazırlık bile yapamamıştı.

Olay şöyle gelişmişti; birinci sınıf makroiktisat dersini Mülkiye’nin ünlü iktisat hocalarından Aziz Köklü hoca veriyordu. Aziz hoca bu dersi verirken, 1978 Şubat sonunda sınıfta/salonda kalp krizi geçirmiş, öğrencilerin önünde yığılıp kalmıştı.

Salonun o zamanki adı Büyük Amfi idi. Aziz hocanın kalp krizi geçirdiği ve vefat ettiği Büyük Amfi’de bulunan öğrencilerden birisi de Refik Tabakçı idi. Refik Tabakçı, Aziz hocanın ölümü karşısında tüm öğrencilerin şok geçirdiğini anlattı.

Bu olaydan sonra makroiktisat dersine kısa bir süre ara verildi ve Büyük Amfinin adı Prof. Aziz Köklü Salonu olarak değiştirildi. Aziz hocanın yerine Orhan Türkay hoca, İktisat Teorisi Kürsüsü Başkanı oldu.

Orhan hoca, Erdal Ünsal ve Lale Davut’u bu kürsüyü devam ettirecek kişiler olarak görüyordu. Aziz Hocanın ölümünden sonra makroiktisada giriş dersini Erdal hoca’nın vermesini uygun bulmuştu.

Erdal hoca, ders vermek için kullandığı makroiktisat ders kitaplarından mutlu değildi. Kendi ders notlarını hazırlamaya başladı. Makroiktisat derslerini sonraki yıllarda da verdi ve kendi notlarını genişletti.

Ders notları hazırlama süreci kendisini ders kitabı yazmaya yöneltti; zaten bunu baştan kafasına koymuştu. Böyece ilk ders kitabı “Makroiktisat” yayımlandı. Bu süreçte yorulmuştu ama çok da mutlu olmuştu. Daha sonraki yıllarda kendisini ders kitabı yazmaya verdi.

Erdal, sabah erkence Mülkiye’ye gelir ve kitabını yazmaya girişirdi. Kapısı açıksa "kolay gelsin" derdim, masası kaynak olarak kullandığı değişik ders kitapları ile dolu olurdu. İlerleyen zamanda “Mikroiktisat” kitabı da yazdı.

Yetinmedi, “İktisadi Büyüme” ve “Uluslararası İktisat” kitapları da yazdı. İktisat ders kitapları konusunda önemli bir boşluk doldurdu.

Erdal ile emekli olduktan sonra görüşemedik. Çünkü, eski öğrencimiz olan eşi İnci Hanımın görevi nedeniyle İstanbul’a taşınmışlardı. Erdal hocayı kaybetmenin büyük üzüntüsünü yaşıyorum. Mekanı cennet olsun, başımız sağolsun.

ABD-İsrail’in İran’a saldırıları, savaşta makroiktisat ortamı ve politikalar

Önce bir anketin sonuçlarına değineyim. Bu ankette kişilere “ABD-İsrail ile İran’ın savaşında ülkenizin hangi tarafı desteklemesini istersiniz” sorusu soruluyor. Anket Türkiye’de de uygulanıyor.

AB kaynaklı bu anketin sonuçları The Europe Update başlığı altında 30 Mart tarihinde Telegram’da yayımlandı. Anket sonuçlarına göre Türklerin; 

-Yüzde 68’i Türkiye’nin bu savaşta tarafsız kalmasını,

-Yüzde 22’si Türkiye’nin İran’ı desteklemesini,

-Yüzde 2’si Türkiye’nin ABD-İsrail’i desteklemesini istiyor.

Türkiye’de hükümet bu konuda vatandaşların bu istek ve tercihlerine göre davranıyor mu? Emin değilim. Hükümet tarafsız görünmeye çaba gösterse de, İran’a göre ABD’ye daha yakın ve destekler görünüyor.

ABD-İsrail’in İran’ı 2025 Haziran ortasında ve 2026 Şubat sonundan bu yana bombalaması, İran’ın bu saldırılara karşılık vermesi dünyada önemli şoklar yarattı. En önemli şok, petrol ve türevlerinin arzının sınırlanması idi.

Bu dışsal arz şoku elbette makroekonomik ortamı olumsuz etkiliyor. Öncelikle de ekonominin dış kesim değişkenleri yoluyla tüm ekonomi etkileniyor. Başta petrol ve plastik gibi petrol türevlerinin ithalat fiyatları, ulaşım ve ulaştırma fiyatları yükseliyor.

27 Şubat 2026’dan bu yana Brent petrol varil fiyatları şöyle gelişti;

-27 Şubat 2026: 71,59 dolar

-27 Mart 2026: 104,26 dolar

-31 Mart 2026: 104,74 dolar

Ulaşım ve ulaştırma yoluyla turizm ve dış seyahatlar etkilenen bir başka alan. Bunlar, birlikte, cari dengeyi olumsuz etkileyecek. Türkiye’nin cari dengesi zaten giderek bozulmakta idi;

-Ocak 2025, son 12 ay: -14,56 milyar dolar

-Ocak 2026, son 12 ay: -32,88 milyar dolar

-Ocak 2026, son 3 ay: -18,31 milyar dolar

Biliyoruz ki, eğer barış sağlanamazsa petrol ve türevlerinin fiyatları ve ulaşım ve ulaştırma fiyatları da hızla artacak. Neden?

Çünkü Hürmüz boğazından taşınan petrolün örneğin Asya’nın doğusuna ve Avrupaya ulaşması yaklaşık 4 hatta 5 hafta sürüyor. Bu süre geçti, geçiyor ve bu bölgelerde petrol arzı bundan sonra sınırlanacak ve fiyatlar daha da artacak.

Bu durumda yalnızca bu maddelerin fiyat artışları nedeniyle Türkiye gibi petrol ithalatına bağımlı ülkelerin cari açıkları daha da büyüyecek. Cari açık, ihracatın giderek zorlaşması nedeniyle de artış gösterecek.

Tüm bunları dikkate alınca, Türkiye’nin enflasyon, döviz kuru ve cari açık gibi risklerinin yükseldiği anlaşılıyor. Nitekim, Türkiye’nin kredi risk primi (CDS: Credit Default Swap) Şubat sonunda savaş başladığından bu yana yükseldi.

Türkiye’nin 5 yıllık risk primi şöyle:

-27 Şubat 2026. 232,10

-27 Mart 2026: 296,03

-31 Mart 2026: 307,80

Yukarıda belirttiğim fiyat artışları genel enflasyonu yükseltiyor, yükseltecek. Ayrıca, enflasyon beklentilerini de yükseltiyor. Bunu hem anketlerden, hem de yükselmekte olan faizlerden görüyoruz.

Tablo 1 - 10 Yıllık Tahvillerin Getiri Oranları, %

Kaynak: Investing.com

Tablo 1’de son bir aydaki 10 yıllık tahvillerin getiri oranlarını görüyoruz. Tablodan faizlerin kısa sürede hızla yükseldiğini izliyoruz. Faizlerdeki artışlar enflasyon beklentilerinin ve risklerin de arttığını gösterirken, merkez bankalarının da politika faizinde artış yapacağının beklendiğine işaret ediyor.

Tabloda son günlerde faiz artışının durduğunu, hatta bir ölçüde gerilediğini görüyoruz. Bunun nedeni, ABD Başkanı Trump’ın körfezdeki savaşa ilişkin olumlu mesajlarıdır. Trump, savaşın kısa sürede biteceğini söylüyor. Ne kadar güvenilir bilmiyoruz.

Şimdi, bu gelişmeler karşısında Türkiye’de ekonomi yönetimi, özellikle TCMB ne yapıyor? TL’den dövize yönelişe, daha doğrusu TL’den kaçışa karşı yabancı varlık rezervlerini satıyor. Bu varlıklar içinde altın, yabancı tahviller, nakit döviz var.

Tablo 2’de TCMB’nin son haftalardaki altın ve döviz rezervleri yer alıyor. Görüldüğü gibi, bir ölçüde fiyat düşüşünden kaynaklansa da, altın rezervinde son haftalarda önemli azalış var. Önemli azalış döviz rezervinde de var.

İktisatta genel kabuldür; eğer yerli paradan kaçış varsa, Merkez Bankası belli bir politika sırası izler. Önce faizi yükseltir, sonra döviz kurunda bir ölçüde uyarlamaya izin verir, daha sonra makro-ihtiyati önlemler alır. Tüm bunlar etkili olmadıyasa en sonunda da rezervlerinden satabilir.

Tablo 2 TCMB Altın ve Döviz Rezervleri, Milyar dolar

Kaynak: TCMB. (*) Son Satır tahmindir. (Toplam için kaynak QNB Ekonomi Bülteni)

TCMB ise bu genel kabulün dışına çıkıp rezerv satışı yapmış görünüyor. Bu uygulama, eğer Körfezdeki savaş kısa sürerse uygun olabilir. Ancak uzun sürerse oldukça risklidir.

Çünkü en sona saklanan en güçlü silah ilk başta kullanılmış oluyor. Aklımıza takılıyor; örneğin faiz politikası neden kullanılmamıştır? Birileri izin vermemiş midir?

Dileriz körfezdeki savaş kısa sürede biter ve TCMB’nin aldığı bu risk ortadan kalkar.

/././

Maliye beyanname sistemlerinde gelirleri otomatik olarak beyannameye aktarırken, neden eğitim ve sağlık harcamalarını aktarmıyor?-Erdoğan Sağlam- 

Hazır beyan sisteminde gelir ve giderler otomatik olarak beyannameye akıyor. Ancak, eğitim ve sağlık harcamalarına hazır beyan sisteminden ulaşılırken bunları defter beyan sistemine tek tek girmek gerekiyor. Bu mükellef ve meslek mensupları için oldukça zahmetli ve zaman alıcı bir işlem. Umarım Maliye Bakanlığı gelecek yıl sistemi yeniler…

Gelir vergisinde bir beyan dönemini daha geride bıraktık. Bu dönemde de Gelir İdaresinin beyannamelerle ilgili geliştirdiği sistemlerin ne kadar başarılı bir şekilde çalıştığını gözlemledik.

Ancak bu başarının sadece gelirlerle sınırlı olduğunu ifade etmek durumundayım. Beyan sistemlerinde gelirler otomatik olarak beyannameye aktarılırken, maalesef beyan edilen gelirden indirilmesi mümkün bulunan eğitim ve sağlık harcamalarının defter beyan sistemine [1]  otomatik olarak aktarılmadığını gördük.

Doğal olarak şaşırdık!

Bu bilgileri mükelleflerle hazır beyan [2] sistemi üzerinden paylaşan Gelir İdaresi neden defter beyan sisteminde taslak beyannameye otomatik olarak bu bilgileri aktarmıyor?

Bu çok zor bir işlem olmasa gerek!

Maliyenin son dönemdeki başarılı/çarpıcı uygulamalarını gördükçe bu eksikliği anlamak mümkün değil.

Hazır beyan sisteminde gelir ve giderler otomatik olarak beyannameye akıyor. Ancak, eğitim ve sağlık harcamalarına hazır beyan sisteminden ulaşılırken (bu arada çok eksik yüklemeler olduğunu şahsen gözlemledim) bunları defter beyan sistemine tek tek girmek gerekiyor. Bu mükellef ve meslek mensupları için oldukça zahmetli ve zaman alıcı bir işlem…  

Maliyenin bu gelişmiş sisteminde mükelleflerin TC kimlik numaralarına istinaden bu bilgilerin otomatik olarak sisteme aktarılmasının ve taslak beyannamede de yer almasının çok zor olmadığını düşünüyorum.

Umarım Maliye Bakanlığı gelecek yıl bu eksikliği dikkate alarak sistemi yeniler…

Bu konuda özellikle e-arşiv sisteminde düzenlenen faturaların sorun yarattığını düşünüyorum. Bence e-arşiv sisteminin kaldırılarak e-fatura sisteminin yaygınlaştırılması çok isabetli olur!

Bu vesileyle sistemde beyanname düzenlemeye ilişkin bazı sıkıntıları paylaşmak isterim.

* Konut ve işyeri kiraları ile ilgili vergi değerinin mükelleflerce beyannameye yazılmasının istenmesi mükellefleri zorluyor. Maliye bu bilgileri belediyelerden temin edip gerekli kontrolleri kolaylıkla yapabilir. Mükelleflerin bu konuyla uğraştırılmasına bence gerek yok. Sanırım bu kontrol emsal kira bedeli esası nedeniyle yapılıyor, ancak bu karşılaştırmanın hiçbir anlamı yok. Çünkü Gelir İdaresinin 1999/1 sayılı İç Genelgesine göre; gerçek kira gelirinin kira sözleşmesi, ödeme belgeleri veya kiracının ifadesi gibi belgelerle kanıtlanması durumunda, emsal kira bedeli karşılaştırması yapılmasına gerek bulunmuyor. Soruyorum, bu konuda bugüne kadar kaç mükellef hakkında işlem yapıldı?

* Hazır beyan sisteminde kâr paylarına ilişkin stopaj bilgilerine yer veriliyor, ancak beyannamenin gelirler (menkul sermaye iradı) kısmında gelir tutarları yer almıyor. Mükellefler bu bilgileri manuel olarak girmek zorundalar. Defter beyan sisteminde de kâr payları gelir olarak otomatik aktarılmıyor.

* Eğitim faturalarında çoğu özel okul eğitim ve yemek bedellerini tek faturada kesiyor. Ancak Maliye eğitim ve servis bedelini kabul ederken öğrencinin okulda yediği yemeğin beyannamede “indirim” olarak gösterilmesini kabul etmiyor. Bu nedenle de hazır beyan sistemine otomatik olarak getirilen eğitim faturasının eğitim ve yemek kısmını ayrıca hesaplayıp sistemden elle düzeltmek gerekiyor.

* Madem “hazır beyan sistemi” diyoruz, o halde Maliye buna bir çözüm bularak (eğitim kurumlarının eğitim ve yemek bedellerini ayrı ayrı fatura etmesini de düzenleyebilir) beyannamede “indirim” olarak kabul edilen eğitim tutarlarını taslak beyannameye otomatik olarak getirebilir.

* Gelecek yıl, gerek e-arşiv ve gerekse e-fatura sistemlerinden düzenlenen eğitim ve sağlık faturalarının TC kimlik numaralarına göre otomatik olarak “hazır beyan” ve “defter beyan” sistemlerinde yer almasının sağlanmasını umuyorum.

-----

[1] Defter-Beyan Sistemi; serbest meslek erbabı, işletme hesabı esasına göre defter tutan mükellefler ile basit usule tabi olan mükelleflerin kayıtlarının elektronik ortamda tutulmasına, bu defterlerin elektronik olarak oluşturulması ve saklanmasına, vergi beyannameleri, bildirim ve dilekçelerin elektronik olarak verilebilmesine, elektronik ortamda belge düzenlenebilmesine imkan tanıyan ve kapsamda yer alan mükelleflerin Gelir İdaresi Başkanlığı veri tabanında yer alan diğer bilgilerini mükelleflerin bilgisine sunan bir sistemdir.

[2] Hazır Beyan Sistemi; ücret, kira, menkul sermaye iradı ile diğer kazanç ve iratlarınıza ilişkin gelir vergisi beyannamenin önceden hazırlanarak mükellefin onayına sunulduğu sistem. Ticari, zirai ve serbest meslek kazancı elde edenler bu sistemden yararlanamıyor.

Dijital egemenlik çabaları: Rusların 5G baz istasyonu ve ULAK -Füsun Sarp Nebil- 

Türkiye ULAK ile “biz de yapabiliriz”i kanıtladı ama “biz bunu büyütebiliriz ve dünyayla rekabet edebiliriz”i kanıtlayamadı. Ve dijital çağda asıl mesele tam olarak bu.

Dünya, klasik jeopolitik rekabetin ötesine geçen yeni bir çabalama alanına girmiş durumda: "dijital egemenlik". Bu mücadelenin merkezinde şimdilerde 5G altyapısı, veri akışları ve bunları kontrol eden teknolojik sistemler yer alıyor. Yaptırımlardan ders alan Rusya’nın yerli 5G baz istasyonu geliştirme hamlesi, bu savaşın en güncel örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Onlar mecburi başladılar, biz de gönüllü başladığımız ama başaramadığımız ULAK ile bir 15 yıl geçirdik.

Rusya’nın hamlesi: Bağımsızlık arayışı

Rusya’nın hamlesi: Bağımsızlık arayışı

Batılı teknoloji şirketlerine erişimin kısıtlanması sonrası Rusya, telekom altyapısında dışa bağımlılığı azaltmak için yerli çözümlere yöneldi. Bu kapsamda 2 ayrı firma yani Yadro (ICT Holding şirketi) ve Irteya (MTS ile bağlantılı) tarafından geliştirilen yerli 5G baz istasyonları, ülkenin egemen altyapı” hedefinin bir parçası olarak konumlanıyor. Ayrıca Ar-Ge tarafına Rostec (devlet teknoloji holdingi) ve anten teknolojisi alanında Moskova Fizik ve Teknoloji Enstitüsü geliştirmeye katkı veriyor.

Ancak sahadaki gerçeklik, bu hedefin henüz başlangıç aşamasında olduğunu gösteriyor. Rusların yerli sistemleri büyük ölçüde pilot seviyede kalırken, geniş ölçekli bir ağ kurulumu henüz gerçekleşmiş değil. Rusya hala geliştirme ve erken üretim aşamasında, tam endüstriyel ölçeğe geçilmemiş durumda. Resmi plana göre, Rusya'nın çok iddialı ama gecikmiş bir yol haritası var.

2025 → yerli ekipmanla pilot testler 

2026 → büyük şehirlerde ticari dağıtımın başlangıcı 

2030 → ~16 büyük şehirde 5G, ~17,8 milyon kullanıcı 

2035 → ülke çapında genişleme

Ölçek hedefleri: 2030 yılına kadar ~75.000 yerli baz istasyonu planlanıyor Yıllık üretim hedefi: yılda 30.000 adede kadar Yapısal açık: Rusya'nın 2030 yılına kadar ~250.000 istasyona ihtiyacı olabilir

Uzmanlara göre sorun sadece teknoloji geliştirmek değil, bir ülkenin dijital sinir sistemini sıfırdan kurmak daha zor. Bir 5G ekosistemi için gerekli olanlar:

* Gelişmiş yarı iletken üretimi

* Radyo teknolojileri (Massive MIMO, beamforming)

* Bulut tabanlı çekirdek şebeke

* Uluslararası standartlara uyum

Bu alanlarda küresel hakimiyet hâlâ sınırlı sayıda oyuncuda. Yani Ericsson, Nokia ve Huawei'de. Çip üretimi tarafında ise TSMC ve Samsung Electronics gibi aktörlere bağımlılık sürüyor. Bu tablo, dijital egemenliğin sadece politik değil, endüstriyel kapasite meselesi olduğunu ortaya koyuyor.

Yeni dünya düzeni: Teknoloji blokları

Bugün küresel teknoloji ekosistemi üç ana blok etrafında şekilleniyor:

* ABD: yazılım, bulut ve yarı iletken tasarım gücü

* Çin: uçtan uca üretim ve devlet destekli ölçek

* Avrupa: kritik telekom altyapı sağlayıcıları

Bu yapı içinde Türkiye ya da Rusya gibi ülkeler ya bağımlı kalmak ya da maliyetli bir yerelleşme sürecine girmek zorunda. Dijital egemenlik arayışı, beraberinde ciddi bir ikilem getiriyor. Ya yerli sistemlere yönelerek, kontrolü elinizde tutacaksınız. Ya da daha yüksek performans ve düşük maliyet nedeniyle küresel sistemleri tercih edeceksiniz.

Rusya örneğinde görüldüğü gibi, yerli üretim mümkün ama rekabetçi ve ölçeklenebilir hale getirmek çok daha zor. Biz bunu 4.5G baz istasyonu üreten Ulak ile de son 15 yıldır deneyimledik.

Gördük ki olay sadece 4.5G ya da  5G networkleri kurmak değil. Veri merkezleri, fiber altyapı ve IDN (trafik değişim noktası) gibi bileşenler olmadan gerçek dijital egemenlik mümkün değil. Aksi durumda, altyapı yerli olsa bile, veri ve trafik kontrolü yurt dışına bağımlı kalmaya devam eder. Yani dijital egemenlik olmaz.

Önümüzdeki dönemde rekabet, yapay zekâdan ve uygulamalardan önce, altyapı üzerinde yoğunlaşacak. Çünkü, altyapıyı kontrol eden, veriyi kontrol eder ve veriyi kontrol eden, ekonomiyi ve siyaseti şekillendirir.

Sonuç şu, bir baz istasyonu üretmek mümkün ama bir ekosistem kurmak zor. Sürdürülebilir ve rekabetçi hale getirmek ise küresel güç dengelerini değiştirecek kadar zor. 21. yüzyılda egemenlik artık sadece sınırlarla değil, kablolar, veri merkezleri ve baz istasyonlarıyla ölçülüyor.

ULAK: “Yapabildik” ama neden “başaramadık”?

Türkiye yıllardır yerli ve milli teknoloji” söylemini en çok telekom üzerinden kuruyor. Bu söylemin en önemli vitrini ise tartışmasız ULAK Haberleşme.  Ama artık şu soruyu açıkça sormanın zamanı geldi: “ULAK gerçekten bir başarı mı, yoksa kaçırılmış bir stratejik fırsat mı?

Türkiye, ULAK ile önemli bir eşiği geçti. Baz istasyonu üretilebildi. Bu küçümsenemez. Çünkü dünyada bunu yapabilen ülke sayısı sınırlı. Ama sorun şu, telekom bir ürün işi değil, strateji ve sistem işidir. Bugün dünya telekomunu Ericsson, Nokia ve Huawei domine ediyor. Bunlar sadece baz istasyonu üretmiyor. Uçtan uca sistem kuruyorlar. Yani çekirdek şebeke (core), bulut altyapısı, yazılım orkestrasyonu ve global servis ağı.

Türkiye ise, RAN yaptı, ama stratejiyi ve ekosistem kuramadı. ULAK’ın kaderini belirleyen teknik değil, politik bir sorun oldu: ölçek eksikliği. Yani sorular basit:

* Neden tüm yerli operatörler ULAK kullanmak zorunda değil?

* Neden uzun vadeli alım garantisi verilmedi?

* Neden yerli ürün stratejisi bir sanayi politikası”na dönüşmedi?

Sonuç, ULAK piyasada rekabet etmek zorunda bırakıldı ama global rakipleri devlet destekli devlerdi. Bu, eşit bir rekabet değil.

Türkiye’nin en büyük çelişkisi şu; yerli teknoloji” diyoruz ama ihalelerde en ucuz yabancı ürünü tercih ediyoruz. Bu bir strateji değil, çelişki.

ULAK’a verilen mesaj şu oldu, var ol ama büyüme”. ULAK başladığında dünya 4G’deydi. Bugün, dünya 5G SA konuşuyor. 6G araştırmaları başladı. Türkiye ise hâlâ, ULAK’ı yaygınlaştırma tartışması yapıyor. Bu sadece gecikme değil. rekabetten düşme aanlamına geliyor.

Bugün herkes "yerli teknoloji" ya da güncel deyimle dijital egemenlik” diyor. Ama gerçek dijital egemenlik, veri merkeziyle olur, fiberle olur, bulut ile olur, yazılım ekosistemiyle olur. ULAK bu zincirin sadece bir halkası ve en kritik halkalar hâlâ eksik. Buna bürokrasinin de aymazlığını eklemek lazım. Ortaya çıkan ürünü, kendisi geliştirmemiş olan bürokrasinin “biz yaptık” gösterisi uğruna da hatalar yapıldı.

ULAK, Türkiye’nin neyi yapamadığının kanıtı, strateji kuramadık, ölçek yaratamadık, ekosistem inşa edemedik, sadece gösteri yaptık. Bu noktada asıl soru şu; Türkiye gerçekten teknoloji üretmek mi istiyor, yoksa teknoloji üretmiş gibi mi görünmek istiyor?

ULAK hâlâ kurtarılabilir mi? Evet ama, "zorunlu" yerli kullanım politikası, uzun vadeli devlet alım garantisi, veri merkezi + fiber + bulut entegrasyonu ve gerçek bir ulusal teknoloji stratejisi geliştirilmesi gerekli. Aksi halde, ULAK, Türkiye’nin sanayi tarihine iyi niyetli ama yarım kalmış bir girişim” olarak geçecek.

Türkiye ULAK ile biz de yapabiliriz”i kanıtladı ama biz bunu büyütebiliriz ve dünyayla rekabet edebiliriz”i kanıtlayamadı. Ve dijital çağda asıl mesele tam olarak bu.

/././

Zeytinlikler ve madenler, iktidarlar ve hukuklar -Mine Söğüt- 

“Burada kanun geçmez çiğneriz, hakların hepsini çiğ çiğ çiğneriz, gerçeklerin topunu eğip bükeriz” diyen bir iktidarı alaşağı etmenin yolu, en başa dönüp, o iktidarın kendini nasıl gerçekleştirdiğini doğru okumaya çalışmakla mümkün olur.

Akbelen’de neler olduğunu hatırlayalım;

Köylüler itiraz edince mahkeme zeytinliklerin madencilere açılmasına engel koydu, iktidar yönetmeliği değiştirerek o engeli aşmaya çalıştı.

Danıştay değişikliği iptal etti. İktidar bu kez de yasayı değiştirdi. “Madem yasalar zeytin kamu yararıdır diyor biz maden kamu üst yararıdır” diye yasa çıkarttı. Hukuk süreci devam ederken ağaçları sökmeye başladı, kamulaştırmayı hızlandırdı.

Ona da itiraz edildi ama uygulama hukuktan hızlı gitti. Madencilerin önü açıldı köylülerin hayatı karartıldı. İtiraz edenler gözaltına alındı, tutuklandı.

Şirketlerin önündeki engeller mahkemeler tarafından değil yasama gücüyle kaldırıldı.

Aslında Akbelen’de yaşananlar bir hukuk ihlali, çevre meselesi ve direniş hakkından öte iktidarın kendini inşa modeli.

Arapça bir kelime olan iktidar “Bir şeyi yapabilme yetisi” anlamına geliyor. Alenen ekonomik olarak tartışmalı, ekolojik olarak yıkıcı ve hukuki olarak sorunlu olduğu halde zeytinlikleri madencilere vermekte ısrar eden iktidar bunu sadece ekonomik bir açgözlülükle yapmıyor, aynı zamanda etkili bir güç gösterisi sunuyor. Gücünü hiçbir sınır tanımayarak kanıtlamanın peşine düşüyor.

Sınırlarını hukukla çizen medeniyetlerde iktidarların sınır tanımama pratiği faşizmin beslenme biçimidir. Faydalı olanı değil mümkün olanı yapmakta ısrar eden bir iktidar için, hukuki çekişme henüz karara bağlanmadan zeytinliklere el konulması ve doğal kaynaklarını korumak için direnen insanların hapse atılması sadece fiili değil aynı zamanda da sembolik bir anlam taşır.

Sınırları zorlayarak, engel tanımadığını ispatlayarak, hukuka uymayarak, aksine hukuku kendine uydurarak ilerleyen bir iktidarın karşısında mesele ağaç, para ya da insan olmaktan çıkar.

Mesele iktidarın sınır tanımayan ve engel umursamayan bir dili dönemin karşı konulması imkânsız tek gerçeği haline getirme pratiği olur.

Üretmenin, kazanmanın ya da çoğaltmanın değil sadece yakıp yıkmanın, yok etmenin peşinde olan iktidar tüm kartlarını sadece devirmek ve aşmak üzerine oynar.

Biz de ağaçlarına, toprağına sahip çıkmak için haykıran, hukuki olarak haklarını aramakta direnen, ağzından çıkan her kelimeye güven duyduğumuz bilinçli köylülerin yaka paça gözaltına alınışını izleriz ve susmayı öğreniriz.

Kötülükle başa çıkamayacağımızı öğreniriz.

Haksızlıklara dur denemeyeceğini öğreniriz.

O yüzden anayasada ne yazdığından ziyade önemli olan yasama ve yürütmenin kimin elinde olduğudur.

Parlamenter sistemde yasama gücünün bir kişinin iradesi ve kararıyla hızla değişmesi kolay değilken başkanlık sisteminde bunun aksi olur. Başkanlık sistemlerinde yasa dönüşümü çok hızlıdır. Yasama ve yürütme aynı hedefe kitlenebilir. Mahkemelerden çıkan iptal kararları yeni düzenlemelerle aşılabilir.

Ve “İşçilere değil patronlara kurun bu barikatları” diyen sendika başkanı, “Bir şirket zengin olsun diye köylüğü yurdundan kovuyorsunuz” diyen direnişçi köylü, duyulması istenmeyen gerçeklerin haberini yapan gazeteci, makama seçimleri kazanarak gelmiş politikacı… hepsi hukuk tanımadan ensesinden tutulup içeri atılabilir.

“Burada kanun geçmez çiğneriz, hakların hepsini çiğ çiğ çiğneriz, gerçeklerin topunu eğip bükeriz” diyen bir iktidarı alaşağı etmenin yolu, en başa dönüp, o iktidarın kendini nasıl gerçekleştirdiğini doğru okumaya çalışmakla mümkün olur.

Kötülüğü rasyonel bir strateji olarak kullanan iktidarları yıkmak kolaydır.

Mesele onun yerine her seferinde aynısının kurulduğunu fark etmeyen kalabalıkların aymazlığındadır.

/././

T-24





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Adnan Menderes’in İnönü, Bayar ve Saraçoğlu’ndan devraldığı büyük korku: 141-142’nin Menderesli öyküsü… -Ali Ufuk Arikan /soL-

  "Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler. Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri ...