- Ergin Yıldızoğlu -
‘Adam’ gitti! Yenisi geliyor
Pazar gecesi Budapeşte sokaklarında büyük bir coşkuyla tarihsel bir kırılma anı yaşanıyor gibiydi. Neofaşist Viktor Orbán, 16 yıl sonra ilk kez seçimleri, eski yoldaşı Peter Magyar’a kaybetmişti. Liberal yorumculara göre bu demokrasinin büyük bir zaferiydi. Seçim sonuçları önemli ama ne yazık ki karşımızda bir rejim değişikliği değil bir “rejim içi değişiklik” olasılığı var.
...AMA NASIL?
Orbán’ın seçim kampanyası “kültür savaşları” üzerine kuruluydu: göç tehlikesi, ailenin söylemi, Ukrayna’nın Macaristan’ı savaşa sürükleyeceği korkusu, Soros’un gölgesi. Bu argümanlar bu kez işe yaramadı. Çünkü Macaristan ekonomisi son üç yıldır adeta durma noktasında. AB fonlarından gelen 28 milyar Avro, kamu hizmetlerine değil yandaş şirketlere akıyor. Hastaneler bir yıl sonrasına randevu veriyor, demiryolları çürümeye terk edilmiş, okullar yoksullaşmış. Orbán 2010’da yoksulluk ve yolsuzlukla savaşma iddiasıyla iktidara gelmişti; şimdi bu sorunların simgesi olmuş.
Toplumda bir kültürel kutuplaşma olmayınca “kültür savaşı” da işe yaramıyor. Magyar, Orbán rejiminin kurucularından, 2002’den 2024’e kadar Fidesz içinde çalışmış bir isim. Magyar göçe, yabancılara, AB’nin göçmen kotalarına, Ukrayna’ya silah gönderilmesine karşı. LGBT hakları, İstanbul Sözleşmesi, kürtaj hakkı gibi konuları gündemine almıyor; Orbán’la aynı kültürel zeminde duruyor. Magyar, seçim kampanyasını yolsuzlukla mücadele etme, kurumları onarma, Macaristan’ın demokratik kültürünü yeniden inşa etmek, yargı bağımsızlığını restore etme, sivil alanı açma, AB ilişkilerini düzeltme vaatleri üzerine kurmuştu. Seçimler, dünya görüşü birbirine çok yakın iki lider ve parti arasında, esasen yönetim kalitesi ve yolsuzluk üzerinden yapıldı.
ÖYLEYSE...
Seçim sistemi çalıştı: Macarlar, medya baskısına, yargı yıpranmasına, yabancı müdahaleye rağmen yüzde 78’e yakın katılımla sandığa gittiler. “Adamların değişmezliği” mitini “yıktılar”. Şimdi yeni olasılıklar şekillenebilir. Magyar’ın mecliste elde ettiği üçte iki çoğunluk ona yasa yapma, hatta anayasa değiştirme yetkisi veriyor ama önünde dev engeller var: Veto yetkisine sahip Cumhurbaşkanı Orbán’ın adamı, anayasa mahkemesi, Fidesz yanlısı hukukçuların elinde, medyanın yüzde 70-80’i Orbán yandaşlarının malı. Sivil ve güvenlik bürokrasisi Orbán’ın atadığı personel ile dolu.
Donald Tusk’ın Polonya’daki son deneyimi öğretici. Tusk hükümeti kamu medyasındaki propaganda aygıtını hızla sınırladı, sembolik adımlar attı. Buna rağmen kamuoyu desteği kararsız kaldı. Çünkü demokratik restorasyon süreçleri beklentileri hızla yükseltiyor, hayal kırıklığı üretiyor. Demokratikleşmenin şartı olan “bağımsız” eleştirel medya, her hatayı görünür kılıyor; “hiçbir şey değişmedi” duygusunu besleyebiliyor.
Macaristan’da bu zorluklar daha da derin. Orbancılık sona ermedi: Orbán’ın (62) Avrupa Parlamentosu’nda güçlü bir siyasi grubu var, Avrupa çapında, faşist partileri, dinci akımları destekleyen finansal, kurumsal ağlar çalışmaya devam edecek. Magyar, Orbán rejiminin liberal bir alternatifi değildi. Seçmenin öfkesinin yönelebileceği, “rejim içi” bir çıkış kapısıydı. Eğer rejimin karşısında, sol eğilimli ya da seküler-liberal bir hareket olsaydı, seçim sistemi aynı yumuşaklıkla çalışır, Orbán yenilgiyi kabul eder miydi?
Macaristan’da rejim değişmedi. Rejimin kurulu siyasi kültürel parametreleri içinde hareket eden biri iktidara geldi. Magyar, en fazla rejimin çatlaklarını onaracak gibi görünüyor. Rejim değil rejimin yönetimi değişiyor.
Macaristan’da seçim sandığına ve AB yanlısı olduğunu iddia eden bir siyasetçinin hükümete gelmiş olmasına bakan liberal yorumcular da “Orbán gitti bu her şeyi değiştirir” havası egemen.
Ancak Macaristan parlamentosunda, 1989’dan bu yana ilk kez hiçbir sol ya da sosyal demokrat parti yok. Orbán rejiminin baskıları kültür savaşları, (süreç olarak faşizm) sol siyasi alanda büyük bir yıkım yaratmış. Seçim sisteminin çalışmasına, belki de bu nedenle izin verildi.
Haklar ve özgürlükler, eşitlik, ekonomik refah için mücadele eden bir sosyalist hareket, en azından sosyal demokrat bir parti olmadan “süreç olarak faşizmden” geri dönülebileceğine inanmak, “süreç olarak faşizmin” ağrılarına katlanmayı kolaylaştıran bir fantezi olmaktan öteye geçmez.
/././
‘Çin Şoku 2.0’ ya da kriz dinamikleri
Tarihin en büyük enerji krizine, küresel bir resesyon riskine, “geçim sıkıntısı krizinin” daha da derinleşmesine yol açan İran savaşının, gerçek nedeninin (İsrail bir yana) ABD ekonomisinin finansal yapısını ayakta tutan “petro dolar” sistemini korumak olduğuna ilişkin yorumlar var. Bir başka grup yorum da enerji krizinin, ABD ekonomisinin sınai, teknolojik üstünlüğünü tehdit eden teknolojik gelişmeleri, dış rekabeti önlemeyi amaçladığına ilişkin. Bu yorumların hepsi Çin üzerinde kesişiyor.
BU ‘ŞOK’ FARKLI
Geçen hafta, Financial Times, “Çin Şoku 2.0” (McMorrow, Fleming, Foster, Leahy) ve “İkinci Çin şokunda gerçekten şoke eden nedir?” (Soumaya Keynes) başlıklı iki araştırma yayımladı. Yazarlar Çin’in, düşük teknoloji içerikli ucuz tüketim malları ihracat dalgasının yarattığı birinci “Çin şokunun” yerini şimdi, ileri teknoloji içerikli ürünlere odaklanan ikinci bir dalgaya bıraktığına dikkat çekiyorlar. Soumaya Keynes’e göre bu kez “Bir de sürpriz var. Çin rekabetine karşı korunma çabaları, modern üretimin merkezi Çinli tedarikçilere erişimi engelleyen bir misillemeyi tetikleyebilir”. Çin kimi stratejik hammadde ve ara malların ihracatını engelleyerek tedarik zincirlerini kırabilir.
FT çalışmalarındaki veriler, Çin’in son yıllarda elektrikli araçlardan güneş panellerine, bataryalardan ileri elektronik mallara ve üretim teknolojilerine, yapay zekâya uzanan bir gelişme ve üretim “patlaması” yaşıyor. Bu hızlı gelişme şimdi, eriyen kâr marjları, aşırı kapasite/üretim aşamasına ulaşmış. Bu gözlem, “kâr oranlarının düşme eğilimi” ve aşırı birikim sorunu üzerinden kapitalizmin krizine işaret ediyor.
Çin’de dev ölçek, yoğun devlet desteği, sert rekabet, firmaları sürekli maliyet düşürmeye zorlarken fiyatları da aşağı çekiyor; bir deflasyon sarmalını besliyor. Bu koşullarda sermaye birikimi süreci kriz dinamiklerini “alan dışına” itmeye başlıyor.
KİMİ KAÇINILMAZLIKLAR VE BİR ÖRNEK
Teknolojik gelişmede “üretim patlaması” yaşanırken gelir düzeyi, iç tüketim yeterince hızlı artmıyor. Oluşan kapasite fazlası da iflaslar ve işsizlik artışıyla gelecek olası toplumsal istikrarsızlıklara ilişkin kaygılarla içeride tasfiye edilemeyince Çin kapitalizmi açısından, dış pazarların önemi hızla artıyor. Kendi ekonomik kapasitesini koruyarak yükü fazla kapasite sorunu yaşayan başka ülkeler üzerine “geçirmeye” başlayan Çin kapitalizmi, o ülkelerdeki kriz eğilimlerini daha da güçlendiriyor. ABD liderliğinde, teknolojik ve katma değerli üretim üstünlüğüne dayanan “Batı merkezli” düzenin dağılması hızlanıyor. Böylece görünüşte salt ekonomik bir dinamik ABD merkezli “dünya ekonomisinde” bir teknolojik, jeopolitik üstünlük yarışına dönüşüyor.
ABD egemen sınıfları bu tarihsel sürece tarifeler, yaptırımlar ve teknoloji kısıtlamalarıyla direnmeye çalışıyorlar. ABD’nin enerji politikaları, Ortadoğu’da Çin’i de hedef alan jeopolitik hamleleri, dünya ekonomisinin merkezlerinde, örneğin Avrupa ekonomisinde üretim maliyetlerini artırarak Çin’in kapasite fazlasını bu piyasalara aktarmasını kolaylaştırıyor. Çin devletinin kendi kapitalizminin krizini yönetme kapasitesi, Batı merkezli düzendeki çözülmeyi hızlandırırken sistemin farklı bileşenleri birbirini besleyen bir kriz döngüsü oluşturuyor.
“Çin Şoku 2.0”, karşımıza yalnızca Çin’in yükselişinin değil, kapitalizmin tarihsel sınırlarına dayanmış olmasının da bir göstergesi olarak çıkıyor.
Bu ortamda, tarihin en büyük enerji krizini, küresel bir resesyonu, enflasyon risklerini vurgulayan son IMF raporu, geleneksel neoliberal politikaların tükendiğini de gösteriyor. Örneğin, 315 trilyon dolar küresel borç (küresel hasılanın yüzde 250’si) yükü altında merkez bankaları hangi şoka (enflasyona mı deflasyon baskısına mı) göre faiz belirleyecek? Hükümetler mali disipline mi yoksa sanayi politikasına mı (hangi sektörleri destekleyecek, hangilerini feda edecek) öncelik verecekler? Halkların ülkelerinin yüneticilerine yönelik öfkesi, uluslararası işbirliği çağrılarıyla, Çin’in asimetrik ticaret yapısıyla ve Batı ittifakının çözülmesiyle nasıl bağdaşacak?
Tarih bize, böyle belirsizliklerin, sıkışıklıkların çoğu zaman büyük güçler arasında doğrudan ve sert çatışma dinamiklerini tetiklediğini gösteriyor.
/././
-Mehmet Ali Güller-
İspanya Çin’i Ortadoğu’ya çağırdı
Fransa, Kanada, İngiltere ve Almanya liderlerinin ardından İspanya Başkanı Pedro Sanchez de Çin’i ziyaret etti, 19 anlaşma imzaladı.
Oysa kısa bir süre öncesine kadar G7, NATO ve AB ülkeleri olan bu ülkeler, ABD’nin stratejisi gereği Çin’i “mücadele edilecek baş rakip” olarak görüyor, bu ülkeyle işbirliğinin sınırlanması gerektiğini savunuyor ve hatta Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’dan çıkması için İtalya’ya baskı yapıyorlardı.
Peki ne oldu da şimdi sıra sıra hepsi Pekin’de Şi Cinping’le buluşup anlaşmalar imzalıyor?
ÇİN’LE İŞBİRLİĞİ AVRUPA’NIN YARARI
Atlantik ittifakındaki çatlak, Kanada ve Avrupalıları “ABD’den ayrı Çin’le işbirliğine” yöneltiyor. Zira “müttefikleri” gördü ki artık ABD doğrudan tehdit ediyor: Washington yönetimi Kanada’ya 51. eyalet muamelesi yapıyor, AB toprağı Grönland’ı ele geçireceğini ilan ediyor, gümrük tarifesi uyguluyor, ticaret savaşı açıyor.
ABD’nin İsrail’le birlikte İran’a saldırması ama İran’ın ABD’ye direnebilmesi, ABD’nin müttefiklerini yardıma çağırması ama reddedilmesi, bu ülkelerle ABD’nin arasını biraz daha açtı.
Ayrıca bu ülkeler, Çin’le işbirliğinin getirisini ve kazan-kazan formülünün kazancını gördüler.
SANCHEZ: ÇİN’DEN BAŞKASI ÇÖZEMEZ
Sanchez’in Pekin’deki temaslarına dönersek...
Filistin’e tam destek veren ve tanıyan, İsrail’in soykırımına karşı eylemli karşı duruş sergileyen, İran’a saldırıda ABD’nin üs taleplerini reddeden İspanya’nın sosyalist Başbakanı Pedro Sanchez, Çin’i Ortadoğu’da göreve çağırdı.
Çin’den Ortadoğu’da barış için daha aktif rol üstlenmesini isteyen Sanchez’in şu sözleri, dünyanın değişimine işaret etmesi bakımından önemli: “İran’daki durumu ve Hürmüz Boğazı’nı Çin’den başka çözebilecek herhangi bir taraf hayal etmekte çok zorlanıyorum.”
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in yanıtı da yine dünyanın değişimine ve yeni ortaklıklara, yeni işbirliklerine işaret ediyor. Şi, İspanya’ya, “uluslararası düzeni korumak ve güçlünün haklı olduğu orman kanununa sapılmasını önlemek üzere birlikte çalışma” çağrısında bulundu.
ÇİN’İN BARIŞ KAPASİTESİ
İspanya Çin’den neden ABD’nin yaktığı ateşi söndürmesini istiyor? Birçok neden sayılabilir ama en önemlisi, Çin’in söndürme kapasitesi olduğunu görmesidir.
Çin, “barış yapabilme” kapasitesini, hem de Ortadoğu’da, yakın zamanda göstermişti. Çin’in Pekin’de İran-Suudi Arabistan barışına imza atması ABD’yi nasıl şaşırtmış ve endişelendirmişti, anımsayın.
Daha yakın zamana gelelim. Pakistan’ın ABD ve İran’a sunduğu son ateşkes önerisinde acaba Çin’in hiç katkısı yok mu? Pakistan İslamabad’da Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’la dörtlü girişim başlatmıştı ama aynı zamanda Çin’le de ikili girişim başlatıp “Çin-Pakistan’ın Ortadoğu için beş önerisini” duyurmuştu.
ÇİN’İN DÖRT ÖNERİSİ
Tam bu süreçte, Ortadoğu’daki savaşın göbeğinde olan ülkelerden birinin, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) veliaht Prensi Zayid el Nahyan da Çin’deydi.
Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping, el Nahyan ile görüşmesinde, Ortadoğu’da barış için dört maddelik önerisini sundu:
1) Barış içinde bir arada yaşama ilkesine bağlı kalınmalı. Ortadoğu ve Körfez bölgesi için ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir bir güvenlik mimarisi inşası teşvik edilmeli.
2) Ulusal egemenlik ilkesine bağlı kalınmalı. Ortadoğu ve Körfez bölgesindeki ülkelerin egemenlik, güvenlik ve toprak bütünlüğüne tam saygı gösterilmeli.
3) Dünyanın güçlünün zayıfı ezdiği düzene dönmesini önlemek için uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesinin otoritesi korunmalı.
4) Tüm taraflar Ortadoğu ve Körfez bölgesindeki ülkelerin kalkınmasına elverişli bir ortam oluşturmak üzere birlikte çalışmalı.
ÇİN İLE BÖLGE ÜLKELERİNİN İŞBİRLİĞİ
Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan dörtlüsünün çabası ile İspanya’nın ateşi söndürmesi için aktif rol üstlenmesini istediği Çin’in girişimini buluşturabilmek, buna Avrupa’dan katkı alabilmek, ateşkes hâlâ sürerken, kritik önemli.
ABD’nin bu bölge ülkelerini, kendisiyle hareket etmeye zorlamasına karşı koyabilmek ise öncelikli ve çok önemli
/././
Milliyetçilerin TRÇ kavgası
İki milliyetçi parti, MHP ve İYİ Parti, TRÇ nedeniyle karşı karşıya.
TRÇ, yani Türkiye-Rusya-Çin ittifakı, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından önerilmişti. Dahası Bahçeli, bizzat MHP Genel Başkan Yardımcısı İlyas Topsakal’ı görevlendirmiş ve görüşmesi için Moskova’ya göndermişti.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu ise Türkiye-Rusya-Çin ittifakı önerisine cepheden karşı çıkıyor. Grup toplantısında şöyle dedi: “Bazılarını hayretle müşahede ediyoruz ki TürkiyeRusya-Çin ittifakını önermektedir. Allah kimseye, gençliğinde Alparslan Türkeş’in tedrisatından geçip yaşlılığında Doğu Perinçek çizgisinde siyaset yapmanın dayanılmaz hafifliğini yaşatmasın.”
TÜRKGÜN: DERVİŞOĞLU’NUN CONİ AĞZI
Dervişoğlu’nun böylesi bir ittifak olasılığından rahatsız olabilmesi elbette üzerinde durulmayı gerektiriyor. Zira bu hem Soğuk Savaş partisi olan MHP’nin dönüşümünü hem de o dönüşümün sonucu olarak içinden çıkan partilerin konumlanışını anlamamızı sağlıyor.
Somutlamak için kolaylaştırıcı olarak MHP Genel Başkanı Danışmanı ve Türkgün Gazetesi Başyazarı Yıldıray Çiçek’in TRÇ’yi hedef alan Dervişoğlu’nu nasıl tanımladığına bakalım. Çiçek, TRÇ’ye karşı çıkan Dervişoğlu için “Bu ağız Coni ağzıdır, bu ağız Siyonist ağzıdır” diyor.
İlginç değil mi? Soğuk Savaş partisi MHP, ABD-İsrail saldırganlığı karşısında Türkiye-Rusya-Çin ittifakı öneriyor, MHP’den çıkmış İYİ Parti ise bu öneriyi Doğu Perinçek çizgisi diye suçluyor. MHP de bu tutumu ABD-İsrail ağzı olarak niteliyor.
MHP-İYİ PARTİ FARKI
İYİ Parti’nin MHP’nin Türkiye-RusyaÇin ittifakı önerisine itiraz etmesi, doğrudan bu partinin Atlantikçiliğinden kaynaklanmaktadır, görülüyor.
Türkiye-Rusya-Çin ittifakı ne kadar olası, tartışılır ama bugün Türkiye’nin Rusya ve Çin’le iyi ilişki geliştirmesinden rahatsız olabilmek, Amerikancılığın en somut halidir. MHP ve içinden çıkmış üç parti içerisinde, en Atlantikçi tutum alanın İYİ Parti olduğu birçok politikada görülmektedir.
TRÇ’NİN İKİ ZAYIF KARNI
Bahçeli’nin TRÇ ittifakı önerisi, elbette içeriğinde bazı sorunlar taşıyor, daha önce bu köşede analiz etmiştim. Zira öneri “Türkiye, çıkarları için yeni dönemde Rusya ve Çin’le ittifak yapmalı, nokta” netliğinde değil. İçeriğinde bazı bagajlar taşıyor.
Daha önce TRÇ önerisini Türkgün gazetesinde yayımlanan üç günlük söyleşisinde ayrıntılandıran Bahçeli, o bagajları şöyle ortaya koymuştu:
- Bahçeli TRÇ’yi önce “ABD-İsrail’e karşı” diye önermişti ama ardından TRÇ’nin “NATO’ya karşı olmadığını” vurgulamıştı.
- Hatta Bahçeli TRÇ’nin “NATO’yu bütünleyeceğini” savunmuştu. Dahası Bahçeli, TRÇ’yi, Türk Devletleri Teşkilatı’na (TDT) “NATO sigortası” sağlayan bir öneri olarak yorumlamıştı.
“NATO ve TDT’ye sigorta” yaklaşımı, TRÇ önerisinin zayıf karnıdır ve eleştirilecekse tam da buradan eleştirilmelidir.
ANKARA’NIN TRİ KARNESİ
Çeyrek yüzyıl öncesini anımsayın. Cumhuriyet yazarı Prof. Dr. Erol Manisalı ve Milli Güvenlik Konseyi (MGK) Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç’ın dile getirdiği “Türkiye-Rusya-İran (TRİ) işbirliği” formülü, ciddi bir kırılmaydı.
Yıllar sonra Türkiye’nin önüne bir zorunluluk olarak geldi ve Astana Platformu olarak hayata geçti. Ama TRİ, Ankara tarafından ABD’yle pazarlıkta kart olarak görüldüğü için kurumlaşamadı, taktik düzeyde kaldı, Suriye’de oyalayıcı olarak kullanıldı ve uygulanamaz hale geldi.
İşte TRÇ de “NATO ve TDT’ye sigorta” yaklaşımıyla benzer bir riski taşıyor.
ABD DÜZENİNE PANZEHİR
Hayat er geç Ankara’ya dayatacak elbette. “NATO içinde kalarak NATO’dan korunma” çizgisinin işe yaramayacağı en sonunda görülecek.
Türkiye için ilk halkada komşuları İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan ile ve daha geniş halkada Çin ve Rusya ile işbirliği yapabilmek, ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” kurmaya çalıştığı şartlarda kritik önemde. Kaldı ki bölge ittifakı, TRÇ olasılığını da artırmakta.
/././
ABD’nin ‘Osmanlı 2.0’ mesajının anlamı
ABD Büyükelçisi Tom Barrack dışında kim “Türkiye ve İsrail liderlerinin karşılıklı sert söylemleri sadece siyasi retoriktir” dese savcılıklar anında harekete geçerdi!
Ancak söyleyen ABD Büyükelçisi Barrack olunca söyledikleri kamuoyunda sıkıntı yaratmasın diye yine görmezden ve duymazdan gelindi. İktidarın sözcüleri Barrack’a haddini bildirmedi. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Barrack’ın “persona non grata” yani “istenmeyen adam” ilan edilmesini istemesi ise önemle not edilmeli.
TRUMP-ERDOĞAN İLİŞKİSİNİN DERİNLİĞİ
Barrack’ın Antalya Diplomasi Forumu’ndaki konuşması, devletin ajansı tarafından da hakkıyla verilmedi, bu nedenle haliyle gazetelere de çok iyi yansımadı.
Neden? Çünkü işadamı kökenli Tom Barrack, ABD’nin Türkiye planlarını açık açık dile getirdi. Bu “rahatlığının” nedenlerinin başında elbette Trump-Erdoğan ilişkisine duyduğu güven var.
Nitekim konuşmasında bunu şu netlikte dile getirdi: “Son 16 ayda, ABD ile Türkiye ilişkilerinde son 15 yıldan daha fazla ilerleme kaydedildi.”
Barrack, bu ilerlemenin unsurlarından biri olan Ankara’nın Hamas’ı ikna etme sürecini de konuşmasında, kimin kimi hangi saatte ne için aradığına kadar ayrıntılı anlattı.
ABD’NİN MONARŞİ ÖNERİSİ
Barrack’ın konuşması daha çok monarşi mesajıyla öne çıktı. ABD Büyükelçisi Tom Barrack Ortadoğu’da demokrasilerin başarısız olduğunu söyleyerek “meşruti monarşi” ya da “merhametli monarşi” önerdi.
Böylece Barrack, emperyalizmin hedeflerini açıkça ortaya koymuş ve uzun yıllardır sürdürülen “demokrasi götürme” yalanının maskesini de çıkarmış oldu. (Nitekim Trump ve adamları, öncekilerden farklı olarak bu türden maskelere hiç ihtiyaç duymuyorlar, ağızlarına geleni doğrudan söylüyorlar.)
Peki nereden çıktı bu monarşi, hele de merhametli monarşi? İşte asıl mesele orada...
BÜYÜK İSRAİL - BÜYÜK TÜRKİYE
ABD Büyükelçisi Barrack’ın asıl dikkat çekici sözleri şunlardı: “Uyanıyorsunuz Tel Aviv’de, gazetelere bakıyorsunuz ve ne görüyorsunuz? Osmanlı İmparatorluğu 2.0’ın yeni bir versiyonunu görüyorsunuz. İşte İsrail şu anda Türkiye’nin olması gerektiği görüntüyü görüyor. Ve Türkiye de sabah uyanıyor, İsrail 2.0’u görüyor.”
ABD Büyükelçisi Barrack’ın konuşmasının bütününe bakılınca Osmanlı 2.0 ile İsrail 2.0, yani Büyük Türkiye ile Büyük İsrail, karşı çıkılan değil, amaçlanan bir ABD hedefi.
Ama bir şartla: Büyük Türkiye ile Büyük İsrail’in Ortadoğu’da ABD adına işbirliği yapması şartıyla...
ABD ADINA BÖLGE YÖNETİMİ
Barrack buna işaret ederken bir harita da çiziyor. Hazar’a, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Zengezur (Trump) koridoruna, Akdeniz’e, Suriye’ye, Körfez’e işaret ediyor.
Bu konuşma önceki konuşmalarının da bütünleyeni. Anımsayacaksınız, bu köşede incelemiştik, Barrack iki kez “Göreceksiniz, Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” demişti.
İşte ABD Büyükelçisi Tom Barrack, Hazar-Akdeniz-Körfez üçgeninin, ABD adına Büyük Türkiye ile Büyük İsrail işbirliğinde “yönetilmesine” işaret ediyor özetle...
Bunu ABD’nin ortaklarına sorumluluğu daha çok vererek Batı Yarımküre’ye yoğunlaşmayı esas alan yeni ABD stratejisine gönderme yaparak şekillendiriyor.
Ve asıl önemlisi...
Barrack’ın “Osmanlı 2.0” mesajı, NATO’daki alan kaydırma dönüşümü ve bunun uygulaması olan Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu Adana’daki yeni NATO Kolordu Karargâhı ile birlikte daha da anlamlı.
/././
Cumhuriyet

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder