soL "Köşebaşı + Gündem" -19 Nisan 2026-

Köy Enstitüleri ve Çocuk -Ayşe Şule Yüzük- 

Düşünen, sorgulayan, sanatla, sporla, okumayla, edebiyatla görünmezlik ve yabancılaşma zırhını delerek özgüvenli gençler olma yolunda ilerleyen, “yaparak öğrenen”, “iş” ile beden ve beyin uyumunu sağlayan, zanaat ile sanatı buluşturabilen, yurdunu bilen ve seven, yurtsever yurttaşlar yetiştirmek üzere yola koyulmuş bu modeli özlemle anımsıyorum.

Günlerimiz geçecek böyle saya saya. İnsan ölümlü. Bu dünyadaki konukluğumuz kelebek misali evrenin toz ve gaz bulutu olmasından başlarsak adı bile edilmez bir ândan daha daha kısa. Ve biz geldik Milattan Sonra iki bin yirmi altı yılına ve bu yılın dördüncü ayının ortalarına. Türkiye’de, Anadolu’dayız. Şehirlerden bir şehirde, insanlar arasında gündelik yaşam ağrısı ile yaşayıp gidiyoruz. Bizim durduğumuz yer dünyanın merkezi. Öteler, öte hayatlar, öte yaşantılar uzak ama bir o kadar da yakın. Hele son bilimsel özellikle teknolojik gelişmeler ile hayatlarımıza başka boyutlar, başka türlü iletişim olanakları, başka türlü görünür olma, “ben buradayım” deme biçimleri eklendi. Bilgiye ulaşmak artık mesele değil. Asıl hangi bilgiye, güvenilir bilgiye, bilginin bütünlüğüne, anlamlandırmasına, bilginin okunması ve işlenmesine gereksinim var.

Atomlara ayrılmış, bireycileşmiş, yalnızlaşmış, anlam dünyası çürümüş, değerler sistemi yara almış, coşkusunu ve iyicil neşesini kaybetmiş, güvencesizleşmiş, dayanışma iklimi yerine rekabet atmosferinde kötücülleşmiş, en temel gereksinimleri için ilkeller gibi güdüsel, yoz, varlık savaşlarına girmek zorunda kalmış insandan bir “üstinsan” beklemek beyhude mi? Bu soru aklımızın bir köşesinde dursun.

Kapitalizm yaptı. Suçlu o. Suçlu değerlerin, insanın insanlaşması sürecinde her şeyi, alınır satılır bir “mal” hâline getiren eskimiş, çürümüş bu sistem ve onun sürdürücüleri. Tarihin tekerleğini geriye, hep geriye döndürdüler neoliberalizm çağında. Tüm zamanlar içinde “şimdi”yi yaşıyorsak ve bugünün tasasını insan olarak ömrümüze katacaksak, seyirci kalmayı reddetmekle başlayacağız. Öncelikle bizlere; 2026’nın dördüncü ayının ortasında evet bizlere giydirilmeye çalışılan deli gömleğinden kurtulmalı, kapitalizmin başımıza sardığı her türden belanın asıl kaynağını görebilmeli.

Acıyor her yanımız. Öfkemiz sonsuz. Duygularımız yoğun ancak tüm bunların bizi zehirlememesi için çözüm odaklı hareket etmeli. Öyle ya zehrimizi içimizde taşıdıkça, sorun yumaklarında boğuldukça psikosomatik her türden hastalığı da buyur etmiyor mu insan? Yani büyük politika ile küçük gündelik sıkıntılar; toz ve gaz bulutuyla pazar alışverişi, eğitim politikalarıyla ergen çocuğunuzun saygısızlığı; emperyalizm ile mahallenizdeki uyuşturucu çeteleri, Trumpgillerin pervasızlığı ile selamsız, kıl komşular; sömürü düzeni ile mikro faşizm hep bir arada. Birbirini doğurması zorunlu. Bataklık kımıl kımıl çöp, irin, kan ve elbette sivrisinekler semirecek; başka ne bekliyoruz?

Bu kirli, bu yoz, bu her şeyin alınır satılır olduğu, her şeyin çürüdüğü ortamda bir bebek doğacak fakat bu insan, yavrusunu nasıl yetiştirecek? Nasıl ve hangi referanslarla? Öyle ya bir çocuk yetiştirmek için ne tek başına ebeveynler ne okul ne arkadaşlar ne güvenlik tedbirleri ne bakım verenler ne eğitim sistemi ne öğretmenler ne yapay zekâ yeterli. O zaman, bu zincirin birbirini gerektiren, birbirinden beslenen ve birbirini onaran halkalarının uyum ve bütünlük içinde olması gerekli. İngiliz atasözü şöyle diyor: “Bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gerekir.” Tam da bu söylediğim.

Bu köy nasıl olsun? 
O çocuk nasıl yetişsin? 
Nasıl olacak bu işler?

Köy halkı azgın rekabet içindeyse, hırsızı, arsızı, tecavüzcüsü varsa, huzurlu güven giderek ortadan kalktıysa, herkes robotlaştı ve herkes yalnızlaştıysa, nitelikli ilişkiler yerini ilişkisizlik ve yabancılaşmaya bıraktıysa nasıl olacak bu işler? Köy muhtarı dayakla, sopayla, X-ray cihazlarıyla neyi ne kadar önleyecek? Üzerine çok yazılıp çizilmesi, konuşulması dahası zaman geçmeden mutlu köyleri inşa etmenin yollarının bulunması gerek artık. Şarkı dinlemek yerine şarkı söylemek, konuşmak yerine yapmak ve eylemek. Bugünün görevi bu.

Orada bir köy vardı bir zamanlar. Bizim idi. 
Derdim, eski güzel günlerin nostaljisini yapmak değil. Aksine bir aydınlanma ve eğitim modeli olarak Köy Enstitüleri’nin güncelliğini hâlen koruduğunu anımsatmak. Kamusal eğitimin lime lime döküldüğü, özelin güzel olduğu balyozunun gece gündüz kafamıza indiği şu acı günlerde, bir kez daha kuruluşunun 86. yılında düşünen, sorgulayan, sanatla, sporla, okumayla, edebiyatla görünmezlik ve yabancılaşma zırhını delerek özgüvenli gençler olma yolunda ilerleyen, “yaparak öğrenen”,  “iş” ile beden ve beyin uyumunu sağlayan, zanaat ile sanatı buluşturabilen, yurdunu bilen ve seven, yurtsever yurttaşlar yetiştirmek üzere yola koyulmuş bu modeli özlemle anımsıyorum.

"Köy Enstitüleri 'Üretmeden  tüketmek ahlaksızlıktır' düşüncesindeki İsmail Hakkı Tonguç’un projelendirip, Hasan Âli Yücel’in Millî Eğitim Bakanlığına atanmasıyla yasalaşarak uygulanmaya konan bir eğitim mucizesidir. 

Tonguç diyordu ki: 
'Biz iş içinde eğitimi savunuyoruz fakat iş için eğitimi asla!.. 
Biz eğitimciler olarak ne zenginin fabrikaları için işçi yetiştiricisiyiz ne de toprak ağaları için ırgat eğiticisiyiz. Biz Türk devriminin istediği bilinçli yurttaş, Türk aydınlanmasının gerek duyduğu akıl kullanabilme becerisini kazanmış, birey olmanın, insan olmanın bilincinde yurttaşlar yetiştirmekle görevli ve sorumluyuz.'" (*)

*Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Genel Merkez 17 Nisan 2026 Basın Bildirisi’nden.

/././

Masum olmayan büyük gözler -Fide Lale Durak- 

Aslında bu oyuncak bebeğin, ya da genel olarak çocukların etrafını saran başka pek çok şeyin, farklı bir “eğitim” işlevi olduğunu söyleyebiliriz. O da: Düzenin ihtiyaç duyduğu yetişkini yetiştirmek.

Peş peşe yaşanan iki olayın ardından suç işleyen çocuk gerçeği sarsıcı bir şekilde toplumun karşısına çıktı. soL’da konuyla ilgili çok sayıda haber yapıldı, köşe yazılarında ele alındı. Kaçıranların en azından Alpaslan Savaş’ın (Küçük Amerika) yazısını okumasını tavsiye ederim. Savaş, yazısında: günümüzde çocukların yetiştiği konjonktürden, onları saran karanlıktan ve nasıl bir geleceksizlikle baş başa olduklarından bahsediyor. Yaşananlara kişisel manyaklık açıklamasıyla değil toplumsal çürümenin boyutlarıyla birlikte bakılabildiğinde zaten böyle bir dünyada, bir çocuğun travmatize olmadan büyüyemeyeceği ortaya çıkıyor. Peki hep böyle miydi?

İnsanlık adına iyi olan birçok başlıkta öyle bir kötüye gidiş var ki; 80’lerde doğmuş bizim yaş kuşağımız bile kendi çocukluğu ile bugünün çocuklarının yaşamı arasındaki farkı görüp dehşete kapılıyor. Sokakta oynayamayan; oyun denince aklına yalnızca ekran gelen şimdiki çocukluk hâli, bunun en görünür örneği. Tarihsel karşılaştırmayı daha da geriye götürürsek, belki de en dramatik tabloyu 18. yüzyılda, kapitalizmin sermayedarlarının sömürüyü en kuralsız biçimde uyguladığı dönemde, görüyoruz. Örneğin İngiltere’de çocuk işçiler, minik bedenlerine “uygun” görülen ağır işlerde daha küçücük yaşlarda eziliyor; çok çocuk doğurmanın daha çok iş gücü anlamına gelmesiyle de yaşamın değeri iyice düşüyordu. Sistemin uyguladığı sömürü şiddeti, şüphesiz sokağa da eve de yansıyordu.

Ancak konumuz sanat. Sanatta çocukluğun yansımaları denince akla gelen çarpıcı isimlerden biri de ABD’li ressam Margaret Keane’dir. Büyük gözlü figürleriyle tanınan Keane, çoğunlukla çocukları, kadınları ve hayvanları resmeder. Eserlerindeki en belirgin duygunun çocukların masumiyeti ve kırılganlığı olduğunu görürüz. Resim sanatı açısından “kiç” sayılabilecek bu işler, özellikle ilk çıktığı yıllar olan 1960’larda ABD’de büyük bir ticari başarı kazanır. Keane’in resimlerinin ticari başarıya ulaşması ve halk arasında bu denli yaygınlaşması, sanat tarihinde “yüksek sanat” olarak adlandırılan sanat ile popüler olan arasındaki ikiliği görünür kılar. Ancak biz bugün Keane’in eserlerine başka bir açıdan bakacağız. 

Öncesinde ise eğlenceli bir bilgiyi paylaşıp geçmek istiyorum: Margaret Keane, resimlerine sadece soyismini kullanarak imza atmış. Ressam olan eşi Walter Keane de bu imzayı kolaylıkla kendi lehine çevirmiş ve bu yanılgıyı fütursuzca övgü toplayarak beslemiş. Resimlerin giderek ticari başarı yakalaması ve bu başarının ardında “ancak bir erkeğin olabileceği” yönündeki ön kabulle, Margaret Keane de (bir şekilde) sadece soyismiyle imzalamaya devam etmiş.  Gerçek ise boşanma davası sırasında görülen duruşmalardan birinde, Margaret Keane’in asıl ressamın kendisi olduğunu iddia etmesi ve bunu kanıtlamak için mahkeme önünde resim yapma yarışına girmeleriyle ortaya çıkmış. Walter Keane mahkemede resim yapmayı reddederken Margaret Keane resmini tamamlamış. Bu sıra dışı olay ve ressamın hayatına dair daha fazla ayrıntı için, Keane’i anlatan “Büyük Gözler” filmi izlenebilir. Konuya tekrar dönecek olursak.

Eshnunna’daki (günümüzde Tell Asmar, Irak) Meydan Tapınağında bulunan adak figürü heykelleri, Sümerler, MÖ yaklaşık 2700, Alçıtaşı (gypsum), deniz kabuğu ve siyah kireçtaşı kakmalı.

Sanatta abartı, anlatılmak istenen konuyu ya da uyandırılmak istenen duyguyu daha güçlü ifade etmek için başvurulan bir yoldur. Üstelik bu yaklaşım yalnızca modern dönemde aşina olduğumuz dışavurumcu anlatıma da ait değildir; sanat öncesi sayılabilecek arkaik dönemlerde de karşımıza çıkan oldukça eski bir yöntemdir. Sümerlere ait olduğu düşünülen görseldeki adak figürleri, insanları temsil etmek üzere tapınaklara yerleştirilirdi. Bu figürlerin, temsil ettikleri kişiler adına gün boyu dua ettiğine inanılırdı; böylece insanlar gündelik hayatlarına devam edebilir, tarlasında çalışır, hayvanını güderken aynı zamanda ibadetini de sürdürüyor sayılırdı. İşte bu amaçla yapılan figürlerin gökteki cennete bakan kocaman gözleri, tanrısına yalvaran küçücük ve aciz elleri olurdu.

Keane, Sümerlerin bu figürlerinden etkilenmiş midir bilinmez. Ancak arkaik dönem ile “neyin sanat olup olmadığı”nı tartıştığımız modern dönemler arasındaki temel fark şudur: Arkaik çağda hiçbir şey, sanat yapmak için yapılmaz. Bu yüzden modern dönemde yeniden dolaşıma sokulan her “ilkel” yaklaşım, artık baştan bir sanatsal amaçla seçilir ve bu seçimle birlikte sanata dönüşür. Keane’in koca gözlü çocukları da kuşkusuz çocuk masumiyetini vurgulamanın bir yolu gibi görünür. Bazı resimlerde üzgün, bazılarında düşünceli duran çocukların masumiyeti özellikle öne çıkar. Ancak bazı resimlerinde ise koca gözlerin altındaki tuhaf yüz ifadesi, insana garip bir ürperti verir. Sanki çocuk birazdan katil bebek Chucky’ye dönüşecek, eline bir bıçak alıp etrafına saldıracakmış hissi doğar. Elbette, hayatınız boyunca Chucky filmlerini izlemediyseniz bu bağlantıyı kurmak muhtemelen aklınıza gelmez. Zaten varmak istediğim nokta da tam burası.

Diğer taraftan resimlerdeki çocuk yüzlerini oyuncak bebeğe benzetmek de tesadüf değil. Sonuçta iri gözlü çocuk, oldukça yaygın bir oyuncak bebek tasviri. Nitekim 1960’ta, Barbie bebeğin icadından yalnızca bir yıl sonra, Keane’in resimlerinden esinle Barbie’nin tam tersi olarak konumlanan “İsimsiz Küçük Hanım (Little Miss No Name)” adlı bir oyuncak tasarlanmış. Yoksul bir sokak çocuğunu andıran bu bebeğin üstü başı dökük, ayakları çıplak ve reklam fotoğraflarında eli açılarak yardım dileniyormuş gibi gösterilmiş. Gözüne de, tıpkı Keane’in portrelerinin çoğunda olduğu gibi, tek bir damla yaş eklenmiş. Üstelik satışları artırmak için ambalaja, bebeğin ağzından yazılmış kısa bir not da iliştirilmiş. Düşünün: Çocuğunuzla mağazadasınız; bir oyuncak bakıyorsunuz ve merak edip notu yüksek sesle okuyorsunuz (ya da çocuğunuz okuyor): “Beni sevecek birine ihtiyacım var. Oynamayı öğrenmek istiyorum. Lütfen beni evine götür ve gözyaşımı sil.” Paketin üzerinde yazan oyuncağın tam adı da: “İsimsiz Küçük Hanım: Gözyaşlı Bebek (Little Miss No Name: the Doll with the Tear)”. 

Bu oyuncak bebeklerin, çocuklara muhtaç olanlara yardım etmeyi öğretmesi amacıyla tasarlandığı iddia edilmiş. Çocuk eğitimi konusunda ahkâm kesemem; ama yetişkin biri olarak bile bu fikrin bende iyi bir duygu uyandırmadığını söyleyebilirim. Aslında bu oyuncak bebeğin, ya da genel olarak çocukların etrafını saran başka pek çok şeyin, farklı bir “eğitim” işlevi olduğunu söyleyebiliriz. O da: Düzenin ihtiyaç duyduğu yetişkini yetiştirmek. Belli ki 1960’larda bu ihtiyaçların içinde, yoksulluğun kaynaklarını sorgulamamak ve kişisel yardımın yapısal sorunları çözebileceği fikrini aşılamak da varmış. Ne var ki bu bebeğin ömrü uzun olmamış ve ilk çıktığı yıllarda biraz yaygınlaştıktan sonra ortalıktan kaybolmuş. Barbie ise piyasaya çıktığı yıldan beri satılmaya devam ediyor, demek ki oradaki ihtiyaç henüz hasıl olmamış.

Bir çocuğun nasıl yetiştiği, onun sadece annesi ve babasının ne gibi insanlar oldukları ile açıklamak yüzeysel bir değerlendirme olarak kalmaya mahkum. Çocuğu yetiştiren şeyin tam olarak ne olduğu bu düzenin çarklarının nasıl işlediğini anlatan çokça yazı da yazıldı. İzninizle ben, Margaret Keane’in çocuk figürlerinin etrafımızı saran bu yanlış sisteme nasıl katkı sağladığına değinmek istiyorum. 

Bir imge ne zaman gerçeğin temsilidir ya da bir temsil olarak imge ne zaman gerçeği belirlemeye başlar?Kapitalizmin becerikli olduğu konulardan biri de gerçekliğimizin çeşitli araçlarla belirlenmesi, değiştirilmesidir. Çocuk masumiyetinin neredeyse tek göstergesiymiş gibi resimlere sığdırılan üzgün ya da gözü yaşlı olmak, zihnimizde öyle birleşik bir imgeye dönüşür ki duygularımız otomatik olarak buna göre belirlenir. Bir dönem pek çok kişinin evinde asılı duran “ağlayan çocuk” resminin kopyalarını, insanların bunu “masum çocuk” resmi olduğuna inanmalarından başka bir şeyle açıklamak gerçekten zor. Ya da, koca gözlü insan illüstrasyonları güzelliğin tanımı olarak o kadar baskın biçimde tanımlanıyor ki, dünyanın yarısı güzelleşmek için gözlerini makyajla daha iri göstermeye çalışıyor. 

Üstelik imge her zaman sadece resimle üretilmez. Günümüzde görsel üretmeye imkan veren her araç, alımlayabileceğimizin çok ötesinde bir imge akışı yaratıyor. Adoloscene dizisi de ilk çıktığında tam da bu bağlamda tartışılmıştı. Okulda yaşıtlarını öldürdüğü iddiasıyla sorgulanan bir gencin ailesiyle yaptığı konuşmalar, suçun arkasında görünmeyen başka sorunlara işaret ediyordu. Çocuğunun işlediği iddia edilen suçla sarsılan aile, aslında çocuğun anlam dünyasında kendilerinden çok, etrafını kuşatan sistemin ne denli etkili olduğunu fark ediyordu. 

Ancak bu düzene sadece çocuklar maruz kalmıyor, çocukluğumuzdan itibaren sürekli hep beraber maruz kalıyoruz. Çocuğunu atış poligonuna götürüp nasıl ateş edeceğini öğretenler de; kendi çocukluğundaki hayal kırıklıklarını ve gerçekleşmeyen arzuları çocuğuna yaşatmamak isterken farkında olmadan onu bir “kendini gerçekleştirme” aracına dönüştürenler de; rekabeti hayatın doğal hâli sayıp sürekli kazanmayı isteyen ve çocuğunu bir projeye çevirenler de, kuşkusuz iyi ebeveynlik yaptıklarını düşünüyor.

Sorun şu ki, iyi ebeveynlik tek başına yapılamaz, tıpkı çocuğun sadece anne ve babası tarafından yetiştirilememesi gibi. Tartışma bazen “yumurta mı tavuktan yoksa tavuk mu yumurtadan çıkıyor” noktasına dönse de, meseleye diyalektik ilişkiyi dışarıda bırakarak bakmak gerçekçi olmaz. Nasıl hissedeceğimizi yönlendiren, kimden nefret edeceğimizi ya da neyi masum bulacağımızı belirleyen bu düzenle kavga ederken, en azından popüler olanı sorgulamak iyi bir başlangıç olabilir.

/././

Hata lekesi mürekkeple çıkar mı?-Berkay Kemal Önoğlu- 

Attıkları her siyasi adımı, geliştirdikleri her hamleyi mutlaka bu stratejik hedeflerini gözeterek kurguluyorlar. Yeni Osmanlıcı politikanın, Cumhuriyetle her alanda hesaplaşmadan ve cumhuriyetçi direnci kırmadan kalıcı bir denge oluşturamayacağını gayet iyi biliyorlar.

Siyaset yalnızca nerede durduğunuzla değil, nerede durmayı reddettiğinizle de anlam kazanır.

İktidarın kurguladığı ve değişen ihtiyaçlarına göre kendi krizini aşma vizyonunun bir parçası haline getirdiği malum komisyon tiyatrosunda sahne almayı reddetmeyenlerin, bugün yazdıkları ve söyledikleriyle bir tür muhasebe içine girdikleri görülüyor.

Yeni Osmanlıcı sürecin bir parçası olarak kurulan bu masada yer alıp, sürecin sonuna gelindiğinde "Komisyona girdik, her şeyi gördük ama sonuca imza atmadık" diyerek sorumluluktan sıyrılmaya çalışmak, siyaseten izahı zor bir tutum. Daha baştan iktidarın çizdiği çerçevenin kolaylaştırıcısı olarak kurgulanmış meclis komisyonunda gönüllü figüranlık yapıp, perdenin kapanmasına beş kala suçu bütünüyle başrol oyuncusuna atmak beklendiği kadar kolay olmayabilir.

Komisyon siyasetinden söz ediyoruz.

Sürecin karakterini kavrayabilmek için illaki o masaya oturup bazı “hazin” sahneleri bizzat yaşamak mı gerekiyordu?

AKP’li ve MHP’li milletvekillerinin bile göz yaşları içinde dinlediği iddia edilen Cumartesi Anneleri’ne karşı, iktidarın tutumunu böylece değiştirebileceği mi düşünülmüştü?

Gerçekten ihtiyacımız olan birbirimizi dinleyebilmek, gözlerimizin içine bakabilmek, acıları paylaşabilmek miydi?

Türkiye kapitalizminin ihtiyaçlarını ve sistemin işleyiş biçimini idrak etmek için illa bu çıkmazı ceylan derisi loca koltuklardan izlemek şart mıydı?

Sonuçta iktidara çok ihtiyaç duyduğu bir zaman hediye edilmiş oldu. Karşı devrimci iktidarın eylemlerini meşru göstermek için ortaya attığı "demokrat" projeye destek olundu. Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 21 toplantısının ardından gelen, zoraki, zavallı bir uyanış... Niyet ne olursa olsun, ortaya çıkan tablo budur ve siyaset sonuçlar üzerinden değerlendirilir.

Ne yazık ki kronikleşmiş bir hastalıktır bu. Düzen siyasetinin, özellikle sosyal demokrasinin stepnesi olma sendromu önemli bir sonuç daha vermiştir. Sosyal demokrasinin şemsiyesi altına sığınıp onların listelerinde yer bulma çabasının, dönemsel rüzgarlara göre her kritik eşiğe eklemlenme alışkanlığının ve figüranlık sevdasının bir siyaset yapma biçimi olmadığı bütün berraklığıyla yeniden ortaya çıkmıştır. Güçler dengesinin baştan asimetrik kurulduğu, eşitler arası bir ilişki olmaktan uzak ve solun bağımsız bir kulvar açamadığı bu geniş şemsiyelerin altında hayat yoktur. Her büyük politik kırılmada süreci kendi iradenizle yönlendirme şansını baştan kaybettikten sonra, kapalı kapılar ardında ayrım noktalarından bahsetmenin de hiçbir kıymetiharbiyesi bulunmamaktadır.

Cumhuriyetle ve aydınlanma birikimiyle hesaplaşan yeni Osmanlıcı yönelimin doğrudan çıktısı olan bu süreci, günlük siyasi pazarlıkların ötesinde okuyarak, soldan güçlü bir direnç örülmemiş olsaydı neyle karşılaşacaktık?

Bir tarafta Bahçeli’yle kol kola girip her tarafa “Siz barıştan yana değil misiniz?” diyerek ayar vermeye çalışanlar,

Diğer tarafta sorunun varlığını bile inkâr edip herkesi “terörist” ya da “terör destekçi” diyerek yaftalamaya kalkanlar…

Ha unutmayalım, bir de 21 toplantının sonunda meseleye uyanıp nihayet toplumu aydınlatmaya girişecekler de olacaktı(!)

Öyle olmadı.

Solda bu Osmanlıcı sözde çözüme karşı tam zamanında, güçlü ve belirleyici bir itiraz yükseldi. Bunun üzerine direnç örüldü. Toplumun karanlıkta bırakılmasının önüne geçildi. Sürecin başını çeken odaklar da kimi noktalarda geri adım atmak, kendilerine çeki düzen vermek, hatta cumhuriyet karşıtı söylemlerini törpülemek zorunda kaldı. Hatta strateji değiştirip cumhuriyetle bir sorunları olmadığı yönünde takiyeye yönelmeleri ve aynı dönemde ortaya atılan "demokratik cumhuriyet" söylemleri bile “İzin Vermeyeceğiz” çıkışı ile ilintilidir. Cumhuriyete övgü, marksizme sövgü nöbetleri keza aynı sıkışmışlığın dışavurumudur.

Karşı devrimci iktidarın Cumhuriyetçi birikimle hesaplaşma hedefi hâlâ güncelliğini koruyor. Attıkları her siyasi adımı, geliştirdikleri her hamleyi mutlaka bu stratejik hedeflerini gözeterek kurguluyorlar. Yeni Osmanlıcı politikanın, Cumhuriyetle her alanda hesaplaşmadan ve cumhuriyetçi direnci kırmadan kalıcı bir denge oluşturamayacağını gayet iyi biliyorlar.

Tam da bu yüzden, büyük hatalar mürekkeple temizlenmiyor.

/././

Cumhuriyetçiler, işçiler, 1 Mayıs -Aydemir Güler- 

Ama Cumhuriyet doğrudan egemen burjuva sınıfın -elbette dinci gericilik ve emperyalizm ile kol kola girerek- örgütlediği bir saldırıda yenilgiye uğradıysa, o zaman eski konumlanış masaya yatırılmak zorundadır. Bu durumda Cumhuriyetçilik ancak bilinçli biçimde solculaşarak, emekçileşerek yoluna devam edebilir. 

Türkiye’de 1 Mayıs’ın geleneksel olarak Cumhuriyetçilerin gündeminde pek yer tutmadığı belli. Sol hareketin iç dokusunda Cumhuriyetçiliğin her zaman ağırlık taşımış olması, dolayısıyla 1 Mayıs’ı kutlayan emekçilerin çoğunlukla kendilerini hem solcu hem de Cumhuriyetçi saymaları başka bir bahis. 

Burada önemli olan, emeğin gününü sahiplenenlerin baskın güdüsünün sınıfsal olmasıdır. Doğrusu da budur. 

20.yüzyılın başlarından itibaren işçi sınıfının öncü unsurları, komünistler 1 Mayıs’ı gündeme taşıdılar. İlk kitlesel kutlamaya imza atansa, dönemin TKP’sinin etkin ve Kemal Türkler’in başkanlığını üstlendiği DİSK oldu. O kadar ki, 1976’da Taksim’de kurulan protokol tribününde sosyalist devletlerin Türkiye’de görev yapan temsilcileri yerlerini almışlardı. 

Zaman içinde sağcı/sarı sendikal yapıları 1 Mayıs’a ortak etme çabalarına çok rastlansa da, bunların tamamı havada kalmıştır. Sağın pozisyonu, kapsayıcılığını daraltmayı hedefleyen, indirgemeci bir ifadeyle 1 Mayıs’ın “komünist bayramı” olduğuna dayanır…  

On yıllar boyunca Cumhuriyetçiliğin “sınıflar üstü” bir karakter taşıdığı varsayıldı. Böyle bir karakter özelliği mümkün müdür diye tartışmayacağım; onu geçelim. Konumuz açısından Cumhuriyetçilerin –isterseniz Kemalistlerin- “algısını” merkeze koymak daha yerinde olur. 

Bu kesimlerin çoğunluğunun, 1 Mayıs’ları sempatiyle veya kayıtsızca izlediğini tahmin edebiliriz. Sempati duyanların pek azı alana inmeyi seçmiş, muhtemelen tamamı “olay çıkmasından”, memleketin gerilmesinden huzursuz olmuşlardır. Bu arada, önemsiz olmayan bir detay da, yukarıda değindiğimiz sağcıların da Cumhuriyetçi kabul ediliyor olmalarıdır… 

Sağcıların ne sayıldığından daha önemli olansa Cumhuriyetçilerin, hükümette kimin olduğundan bağımsız biçimde kendilerini iktidarda, düzenin merkezinde saymalarıdır. Bana sorarsanız, 1 Mayıs ile Cumhuriyetçilik arasındaki mesafe asıl bu algıdan kaynaklanır.

Türkiye burjuvazisinin, Cumhuriyet’in içerdiği veya ima ettiği bir dizi değerle arasındaki uzlaşmazlık süreç içinde tasfiyeciliğe evrildi. Kapitalist sınıfın üyeleri için “yurttaşların eşitliği” kâğıt üstünde güzeldir; nasılsa gerçek hayatta sınırı çizeceklerdir. Bağımsızlık ulusal pazarın korunması için anlam taşısa da, emperyalist dünyaya kapılanmanın kâr oranları için en hayırlısı olacağını bilirler. Kaderini eline alamayacağını kabullenmiş emekçi makbul olandır… 

Bu çelişkiler bir burjuva devriminin en canlı momentinde bile varlıklarını korurlar. Bizde de öyle olmuştur. Ama on yıllarca altı oyulan tarihsel adımlar bir dönemeçte çöktü. Bu dönemeci 1980’e veya 2002’ye tarihlemek sonucu değiştirmez; bugün Kemalist Cumhuriyetçiler devlet mekanizmalarından çoktan tasfiye edilmiş durumdalar. Kendilerini AKP politikalarına eklemlemeyi deneyen sağ-Cumhuriyetçiler her daim olacaktır; bu temas noktaları gerçek durumu değiştirmeyecektir: Siyasi iktidar Cumhuriyet-karşıtlarındadır. 

Lakin 1 Mayıs’ın Cumhuriyetçilerin gündeminde tuttuğu yer genişlememektedir. “İktidardayız” algısı umutsuzca direnmekte, geniş kesimler mezarlıkta ıslık çalmayı mücadeleye atılmaktan daha konforlu saymaktadır!

Ama burada sadece konformist bir direniş söz konusu değildir. Cumhuriyetin yaşadığı yıkımı rastlantısal veya dışsal faktörlere bağlamak mı, sınıfsallıkla yüzleşmek için gerekli cesareti göstermek mi? İkilem budur. 

Yaşanan karşıdevrim, Ortaçağ’dan hasbelkader çıkagelen tarikatların eseriyse veya AKP emperyalistlerin bir projesinden ibaretse, Cumhuriyetçilik ile 1 Mayıs arasında bir bağ kurulmasının gereği de yoktur. Ama Cumhuriyet doğrudan egemen burjuva sınıfın -elbette dinci gericilik ve emperyalizm ile kol kola girerek- örgütlediği bir saldırıda yenilgiye uğradıysa, o zaman eski konumlanış masaya yatırılmak zorundadır. Bu durumda Cumhuriyetçilik ancak bilinçli biçimde solculaşarak, emekçileşerek yoluna devam edebilir. Türkiye solculuğunun ağırlıklı damarı ise zaten tarihsel olarak Cumhuriyet devrimini, gerisine düşmeyi asla kabul etmeyeceği zemin saymaktadır.

1 Mayıs 2026’nın bu yolda bir uğrak olması hedeflenmelidir. Çünkü “İşçi bayramının” sınırlı nicelikteki örgütlü solun ötesine yayılıp toplumu kucaklamasının imkânı burada saklıdır. Çünkü Türkiye’de Cumhuriyet yalnızca emekçi sınıfın iktidarı olarak ayağa kalkabilir. Çünkü kimliği sorulduğunda “Cumhuriyetçiyim” diyen kitlelerin çok büyük çoğunluğu her geçen yoksullaşmakta ve emekçi olduğunun ayırdına varmaktadır.

/././

Macaristan’ı Orban ile mi hatırlayalım?-Erhan Nalçacı- 

Macaristan eşitlik ve özgürlük mücadelesinde çok önemli sınıf mücadelelerine tanıklık etmiş bu mücadeleler boyunca devrimler ve karşı-devrimler arasında salınım yapmıştır. 

Macaristan’ı nasıl hatırlayalım gerçekten?

“Tek adam rejiminin demokrasi ile aşıldığı” bir ülke olarak mı? Fatih Yaşlı hafta içinde bu konuyu yerinde bir şekilde ele aldı

Yoksa Orta Avrupa Üçlüsüne dâhil turistik bir kent olan Budapeşte ile mi?

Muhtemelen 2000 doğumlular Orban’dan başka bir şey hatırlamıyorlar Macaristan denince.

Belleğimiz de sınıf mücadeleleri tarafından oluşturulur, egemen sınıf neyi hatırlayıp neyi hatırlamadığımızı belirlemeye çalışır. Çünkü hatırladığımız kadar düşünür ve tavır alırız.

Böyle düşününce, tarihimizde önemli bir sahne olan Macaristan’a belleğimizde yer vermeliyiz.

Macaristan eşitlik ve özgürlük mücadelesinde çok önemli sınıf mücadelelerine tanıklık etmiş bu mücadeleler boyunca devrimler ve karşı-devrimler arasında salınım yapmıştır.

Bu hikâye tarih kitaplarını doldurur hakkı verilirse, ama burada ez azından neleri belleğimize almalı ve düşünce sistematiğimize yerleştirmeliyiz diye bir liste yapacağız. 

Örneğin, 1848 Devrimlerinin önemli bir sahnesinin Macaristan’da geçtiğini hatırlamak gerekiyor. Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun gerici soylularına karşı hem bağımsızlık hem Cumhuriyet mücadelesidir Budapeşte ayaklanması. Ne yazık ki bu nispeten küçük karasal ülke sınır ötesinden gelen işgallere karşı korunmasızdır. Feodallerin imdadına yetişen Rus Çarlığı’nın askeri birlikleri tarafından ezilir ayaklanma.

Ancak Macaristan emekçileri tekrar tekrar ayaklanacaklardır. Tarihimizde çok önemli bir yer tutan, 1919’da kurulan Macaristan Sovyet Cumhuriyeti emekçi sınıfların iradesi ile yaratılacaktır. Bu kısa süren örnek Ekim Devrimi’ne benzeyen yanları ile eşsiz bir tarih laboratuvarıdır, sadece hatırlanmayı değil, incelenmeyi de hak eder.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Almanya ve Osmanlı Devleti ile birlikte girdiği paylaşım savaşını kaybeder ve Macaristan bir ulusal birim olarak ayrılır. Rusya’da esir alınan Macar askerler içinde Bolşevik düşünceler hızla yayılır ve bu süreç Bela Kun gibi bir işçi sınıfı liderinin ortaya çıkışına neden olur.

Fotoğrafta hitabet yeteneği güçlü Bela Kun 1919’da konuşma yapıyor.

1918’de Macaristan Komünist Partisi kurulur ve hızla örgütlenir.

1919 yılında Macaristan’da siyasi durum 1917’de gerçekleşen Ekim Devrimi ile benzeşmektedir. Feodalizm yenilmiş, yerine sosyal demokrat bir iktidar kurulmuştur. Ancak sosyal demokratlar ne köylünün toprak talebini karşıyabilmekte ne de Romanya ve Çekoslovakya’dan ilhak talebi ile ilerleyen askeri birlikleri engelleyebilmektedir. Bu boşlukta Macaristan Komünist Partisi’nin öncülüğünde Sosyal Demokrat Partinin sol kanadı ile birleşilir. Macaristan Birleşik İşçi Partisi bu siyasi boşlukta iktidara gelir ve Macaristan Sovyet Cumhuriyeti 21 Mart 1919’da kurulur.

Dört ay kadar süren bu sosyalist Cumhuriyet Paris Komünü gibi önemli işler gerçekleştirir. Yirmi işçiden fazla kişi çalıştıran fabrikalar devletleştirilir, büyük topraklara el konur. Eski ordu lağvedilerek yerine Kızıl Ordu kurulur. Sanat, eğitim alanlarında bu kısa süreye rağmen önemli dönüşümler gerçekleştirilir.

21 Mart 1919’da Macaristan Sovyet Cumhuriyeti kurulur.

Ancak devrim-karşı-devrim diyalektiği çalışır. Fransız ve İngiliz emperyalizmi özellikle faşizan Romanya ordusunu ileri sürerek Macaristan Sovyeti’ni ezmeyi planlar. Sovyet Rusya’da ise iç savaş bütün hızıyla sürmektedir ve yardıma gelecek durumları yoktur.

1 Ağustos 1919’da Sovyet düşer, beyaz terör adı altında devrimcilere yönelik katliamlar başlar.
Tarih ise devam eder.

Karşı-devrimin galebe çaldığı Macaristan 2. Dünya Savaşına Nazilerin yanında savaşa katılır, Sovyetler Birliği’nin işgaline dâhil olurlar. Bu sefer Macaristan tarihinin en büyük askeri felaketine yol açacaktır. Sosyalizm ülkesini işgale kalkanların on binlercesi ölür veya esir alınır.

İkinci Dünya Savaşı boyunca her ülke içinde faşizme karşı direniş vardır. Nazilerin yenilmesiyle Avrupa’nın birçok ülkesinde bu direnişin öncüsü Komünist Partilerin yönetime gelmesi beklenirdi. Ancak ABD ve İngiltere’nin işgalinde kalan ülkelerde yaşanan iç savaşlara rağmen karşı-devrim kazandı. Macaristan’ın şansı ABD ve İngiliz birliklerinin Macaristan’a girmemesiydi ve 1949’da Macaristan Halk Cumhuriyeti kurulmuş oldu.

Bu dönemde Macaristan hızla sanayileşti, bir tarım ülkesi görüntüsünden uzaklaştı. COMECOM üyesi olarak sosyalist ve halk cumhuriyetleri arasındaki henüz olgunlaşmamış da olsa dünyanın ilk uluslararası merkezi planlamasına ortak oldu.

Karşı-devrim ise pusudaydı, adı değişmişti sadece, NATO olmuştu. NATO’ya sıklıkla terör örgütü diyoruz ya, gerçekten savaşmak için değil, sosyalist ülkelerde karşı-devrimi örgütlemek üzere kurulmuştu. Sermaye gücüyle kazanılan propaganda araçları “Demirperde”, “”Özgür Dünya”, Otoriter rejimler” yalanını sabah akşam tekrarlıyor, ajan yetiştiriyor, en küçük fırsattı karşı-devrim için kullanıyorlardı. Macaristan’da da hatalar yapılmıştır muhakkak ama toplumun bunu doğal seyrinde düzeltmesine izin vermiyorlardı. 1956’daki Macaristan’daki karşı-devrimci ayaklanma Sovyetler Birliği’nin yardımıyla bastırıldı.

1989 Karşı-Devrim dalgasına kadar Macaristan Halk Cumhuriyeti varlığını korudu.

Sonrasını biliyorsunuz, her yerde olduğu gibi büyük bir yağma gerçekleştirildi. Halka ait ne varsa özelleştirildi. Başta Alman emperyalizmi ile olmak üzere ara ürünler ve sermaye yatırımları üzerinden bir bütünleşme sağlandı. Emekçilerin örgütsüzleştirilmesi, NATO ve AB üyeliği bir paketti adeta.

Eğer emekçilere ait hiçbir üretim aracı kalmamışsa bir toplumda orada ne özgür ne eşit ne demokratik bir toplum olur. Günümüze kalan sadece sermaye diktatörlüğü rejimidir.

Orban gibi sağcı popülist siyasetçiler ancak bu ortamda belirebilirlerdi. Macar tekellerinin çıkarları, yabancı düşmanlığı, emperyalist hegemonya krizinde dengelere oynama.

Aralıklı olarak 20 yıl böyle bir kişinin iktidarı ancak karşı-devrim döneminde gerçekleşebilir.

2018’de çıkan “Kölelik Yasası” ile yıllık fazla mesai saati 250 saatten 400 saate çıkarılabilir, asgari ücret 800 Avro civarına çekilebilir, kıdem tazminatının kaldırılması söz konusu olabilir, koşulsuz işten atmaların önü açılabilir.

Yerine seçilen ve Türkiye’de model olarak önerilen Peter Magyar’a bakın bir. İki sene önceye kadar Orban’ın Partisine kayıtlıymış ve başucunda Orban’ın fotoğrafı ile uyurmuş. Sağcı, emek düşmanı vb. olmasının yanında Batı emperyalizminin Rusya savaşına yeşil ışık yakacak bir muhtemel satılmışlığa sahip.
Ve yeni seçilen parlamentoya üç parti girebilmiş, hepsi sağcı, hiçbir sol partinin olmadığı bir parlamento kurulmuş.

Çok ibret verici ve gerçekten önemli bir örnek:

Karşı devrimi bir devrimle yenmeden sermaye diktatörlüğü rejiminden kurtulamazsınız.

/././

Gerici tonlar (II): Köy enstitüleri karşıtlığı!-Rıfat Okçabol- 

Enstitülerinin köy çocuklarının, köylünün ve genelde toplumun lehine olan uygulamalara son verilmesi ve bu okulların kapatılması gericiliktir.

Köy enstitüleri hakkındaki gerici söylemler ve bu tür söylemlerin 17 Nisan haftasında tavan yapması da, insanı şaşırtıyor.

Oysa bu enstitülerin kuruluş amaçlarına ve uygulamalarına bakıldığında, bu tutumun tam da tersi bekleniyor. Çünkü köy enstitüleri, cumhuriyet öğretmeni yetiştirme sürecine yeni nitelikler kazandıran bir uygulamadır. 1925’te açılmaya başlanan öğretmen okullarından Konya Orta Öğretmen Okulu, Ankara’ya taşınıp, 1930’lu yıllarda edebiyat ve eğitim (pedagoji) gibi yeni bölümler eklenerek Gazi Eğitim Enstitüsü’ne dönüştürülmesi, nitelikli öğretmen yetiştirilmesinin ilk adımı olmuştur. Bu enstitüye, en az üç yıllık ilkokul öğretmenliği yapmış olanların alınmasına başlanması da, öğretmen niteliği açısından olumlu bir gelişmedir. Köylerde çalışacak öğretmen yetiştirmek amacıyla 1926 ve 1927’de iki köy ilköğretmen okulu açılmıştır. 1930’larda, köylerde çalışacak öğretmen yetiştirme arayışları da artmıştır. 1936’da askerlik yaparken okuma yazma öğrenmiş köy çocuklarının, 6 aylık yatılı Köy Eğitmeni kurslarında, köylerde üç yıllık okullarda çalışacak eğitmen olarak yetiştirilmesine başlanmıştır. 1930’larda Türkçeye sahip çıkma çalışmaları başlarken, toplumun kültürel gelişmesine yönelik olarak halkevleri ile 1935’te Dil Tarih Coğrafya Fakültesi açılmıştır.

Öğretmen okulları ve köy eğitmeni uygulamalarından alınan dersler ile eğitim bakanı Hasan Ali Yücel ve ilköğretim genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un okudukları okullardan, Avrupa’daki ve Türkiye’deki incelemelerinden elde ettikleri birikimlerin bireşimiyle köy enstitüleri modeli geliştirilmiştir. Köylerde çalışacak ve köyü canlandıracak ilkokul öğretmenini yetiştirmek üzere tasarlanmış olan bu model, 17 Nisan 1940’da çıkarılan 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu ile yürürlüğe girmiştir. Bu modelin özgün özellikleri özetle şöyledir:

  • Enstitüler ilkokul sonrası 5 yıllık yatılı ve karma okullardır.  
  • Bu okullar, 17 farklı yörede, kentler dışında ve genellikle tarıma elverişli araziler üzerinde kurulmuştur.
  • Bu okullara yalnız köylü çocuklar alınmıştır.  
  • Bu okulların yatakhane ve sınıf gibi fiziksel olanaklarının önemli bir bölümü ile okulların günlük hizmetleri öğrencilerle birlikte yapılmıştır. Bu okullar benzeri yatılı okullara göre devlete çok ucuza mal olmuştur. 
  • Bu okullarda öğrenciler, iş içinde yaparak ve yaşayarak öğrenmişlerdir.
  • Köy enstitülerinde dönemin tanınmış sanatçıları, edebiyatçıları ve düşünürleri konferanslar vermiştir. 
  • Enstitülerde öğrenciler kitap okuma, spor yapma, halk oyunu oynama, bir müzik aleti çalma, dergi çıkarma, topluca eğlenme ve hafta sonları geçmiş olayları irdeleyip gelecek günler için karar alma alışkanlığı kazanmışlardır.
  • Bu okullarda öğrenciler öğretmenlikle ilgili bilgileri yanında, görevlendirildikleri köylerin kalkınmasına yardımcı olacak, tarım, hayvancılık, meyvecilik, inşaat ve marangozluk gibi alanlardan bir ikisinde de beceri kazanmışlardır. 
  • Köy enstitüleri, günlük tarımsal ve hayvansal beslenme gereksinimlerinin bir bölümünü karşılayacak birer üretim merkezine dönüşmüştür.
  • Bu okullarda öğrenciler kendi iradesine sahip, Cumhuriyetin aydınlanmacı ilkelerini benimsemiş, kendi hakları yanında köylülerin haklarını da koruyacak nitelikte yetiştirilmiştir. Bir başka deyişle, bu okul mezunları, “fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür” öğrenci yetiştirecek öğretmen niteliği kazanmışlardır.
  • Bu okulu bitirip köylerine öğretmen olarak gidenlere, köylüye örnek olacak üretim yapabileceği araç-gereçler verilmiştir.
  • Köy enstitüsü mezunlarının köylerinde 20 yıl çalışması koşulu getirilmiştir.

1943’te köy enstitülerine öğretmen yetiştirmek üzere Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kurulmuştur. 

Köy enstitülü öğretmenlerin yaptıkları da şöyle özetlenebilir:

  • Çalıştıkları köyün üretim kapasitesini çeşitlendirip artırmışlardır.
  • İmece yöntemiyle binlerce köye okul, yol ve su şebekesi gibi önemli altyapı kazandırmışlardır.
  • Cumhuriyetin aydınlanmacı değerlerine sahip çıkmışlardır. 
  • Haksızlıklara karşı çıkıp öğretmen örgütlenmesine öncülük etmişlerdir. 
  • Çalıştıkları köyü ağanın tahakkümünden kurtarmışlardır.

Yukarıda değinilen özelliklerin bazılarını eleştirenler çıksa da, genellikle köy çocuğunu köyünü canlandıracak özgür bir yurtsevere dönüştüren ve toplum yararına olan özelliklerdir. Bu uygulamayla binlerce köy çocuğu öğretmen olma ve yüzlercesi de yükseköğretim görme olanağı bulmuştur. Görüldüğü gibi, enstitülü öğretmenlerin yaptıkları da, art niyetli olmayanları memnun edecek uygulamalardır.

Köy enstitüleri, bir bakıma, “Köylü milletin efendisidir” söylemine işlerlik kazandıracak bir uygulamadır. Bu enstitüler, genelde ağanın ya da muhtarın eğilimi doğrultusunda hareket eden köylünün özgürleşip kendi egemenlikleri ile halk egemenliğine sahip çıkması girişimidir.

Toprak ağaları, başından beri bu okullara karşı çıkmıştır; korktukları başlarına gelmiş, enstitülü öğretmenler nedeniyle ağalık ayrıcalığını yitirmekten tedirgin olmuşlardır. 1945’te mecliste toprak reformu yasasının kabul edilmesi üzerine CHP’den istifa edip DP’yi kuranlar, karma eğitime ve özellikle köylünün özgürleşmesine karşı olanlar, ağalıklarını kaybetmek istemeyenler, gerçek dışı suçlamalarla bu enstitüleri karalamaya başlamışladır.

1946 seçimlerinden sonra CHP gerici bir hükümet kurmuş, Hasan Ali Yücel yerine gerici Reşat Şemsettin Sirer’i eğitim bakanı yapmıştır. Bu bakan, İsmail Hakkı Tonguç’u görevden almış, derslerde değişiklik yaparak, köylü olmayanları da okula alarak ve köye gidecek öğretmene araç-gereç verilmesinden vazgeçerek enstitülerin köyle ilişkilerini engellemiştir. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü kapatmıştır.

Enstitüleri açan CHP’nin bu gerici tutumunda, ABD ile yakın ilişkiler kurmaya çalışmasının, DP’nin ve Cumhuriyet karşıtlarının gerici propagandalarının etkisi vardır. CHP 1946’da çok partili demokratik düzene geçtiğinde kurulan tüm sol partileri kapatmıştır. Gericiler/faşistler, Tan Matbaasını ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesini basmış, Sabahattin Ali’yi öldürmüş, Hasan Ali Yücel’i suçlamışlardır. Bakan R. N. Sirer ve başbakan Hasan Saka, Behice Boran, Niyazi Berkes ve P. N. Boratav gibi ilerici akademisyenlerin üniversiteden atılmaları için çok çaba göstermiştir. Ancak, Hasan Ali Yücel’in 1946 seçimlerinden birkaç gün önce çıkarılmasını sağladığı Üniversiteler Kanunu ile oluşturulan Üniversitelerarası Kurul, bu akademisyenlerin çıkarılmasıyla ilgili Ankara Üniversitesi Senatosu kararını iptal etmiştir. Bunun üzerine CHP, çıkardıkları bir yasayla bu akademisyenlerin kadrolarını iptal edip onları üniversiteden uzaklaştırmıştır. 

Köy enstitüsü mezunlarının köylerinde 20 yıl çalışması koşulunun kaldırılması, köy çocuğunun yararına olan bir değişiklik olduğu için gericilik değildir. Ancak enstitülerinin köy çocuklarının, köylünün ve genelde toplumun lehine olan uygulamalara son verilmesi ve bu okulların kapatılması gericiliktir.

/././

Piyasanın dışında, onurun yanında: İş Başında!-Tunç Tatoğlu- 

Film boyunca ağlak dramalar yerine yavaş, sıradan ve her gün karşılaşabileceğimiz hikayeler bize kapitalizmin bireyi birdenbire yok etmediğini, aksine onu günlük küçük borçlar, reddedilen taslaklar ve fiziksel yorgunluklarla yavaş yavaş "çürüttüğünü ve erittiğini" anlatıyor.

Biliyorsunuz bizim film eleştirilerimiz genelde “ne seyretmeyin” tadındadır, bu nedenle uzun zamandır gitmediğim İKSV Film Festivali’nde tesadüfen izlediğim çok zarif ve sorgulayıcı bir filmi önermek istedim. Belki ülkemize ya da dijital platformlara gelirse aklınızın bir köşesinde bulunsun. Festivalin önerilen popüler filmlerinden olmadığı için dikkatinizi çekmemiş olabilir.

Valérie Donzelli’nin yönettiği "İş Başında" Venedik Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülü almış. Örgüsü sağlam, ne dediği anlaşılır ve akıcı bir senaryo.  Bir sanatçının tutku dolu yolculuğundan ziyade, kapitalist sistemin yaratıcı emeği nasıl sömürdüğüne dair bir hikaye. Frank Courtès’in otobiyografik hikayesinden esinlenmiş bir film, kapitalizmin bireye sunduğu "özgürlük" vaadinin aslında ne kadar kırılgan bir illüzyon olduğunu Paul Marquet'nin yaşadıkları üzerinden anlatıyor.

Paul'ün aylık 3-8 bin avro kazanan "başarılı" fotoğrafçı iken,  piyasanın kurallarından sıyrılıp yazarlığa yöneldiğinde sistem onu ilk üç denemeden sonra dışlar. Editörü yeni kitabını "yeterince enerjik ve umutlu" bulmadığı için reddeder, bir aşk hikayesi yazmıştır ve benzerleri arasından sıyrılamaz.

Paul boşandıktan sonra aile evine döner, tahmin edilebileceği gibi ailenin “para kazanacağı” bir iş bulması baskısıyla karşılaşır. Karısının çocukları alıp Montreal’e gitmesi ve kız kardeşinin aşağılamaları, sosyal ilişkilerin dahi ekonomik başarı üzerine inşa edildiği gerçeğini yüzümüze çarpar. Çok değerli fotoğraf makinelerini sattıktan sonra "Jobber" gibi geçici iş uygulamalarına üye olur, esnek çalışma adı altında modern bir kölelik düzenini temsil eden bu uygulamaların bizdeki karşılığı “Armut” sanırım. Herhalde “armut piş ağzıma düş” kolaycılığından esinlenmişlerdir. Neyse en düşük ücreti veren işçinin seçildiği bu "it dalaşı" düzeni, bireyi hayatta kalmak için kendi emeğini durmaksızın ucuzlatmaya mahkûm eder. Yirmi avro için bir insanın onuruyla oynandığı şantiye ve ev işleri, işverenlerin emeğe bakışındaki çarpıklığı ve talepkarlığı her örnekte seyirciye anlatır.

Film boyunca ağlak dramalar yerine yavaş, sıradan ve her gün karşılaşabileceğimiz hikayeler bize kapitalizmin bireyi birdenbire yok etmediğini, aksine onu günlük küçük borçlar, reddedilen taslaklar ve fiziksel yorgunluklarla yavaş yavaş "çürüttüğünü ve erittiğini" anlatıyor.

"İş Başında", kendi yolunda gitmeye çalışan bir yazarın, kapitalist bir toplumda görünmez kılınma, fakirleşme ve "hak edilmiş bir ceza" gibi sunulan yoksullukla yüzleşme hikayesi. Beni çok etkileyen final sahnesinde Paul, oğlu ile son kitabı üzerine telefonda konuşur, yazdıklarını ilk kez okuyan oğlu onunla gurur duyduğunu söyler, babasının yaşadıklarına ilk kez şahit olmuştur. Telefonu kapatır, o sırada iş için biri arar, öğleden sonra gelebileceğini söyleyen Paul, artık karşı taraf ne dediyse “çünkü sabahları yazıyorum” cevabını verir. Sabahları yazıyorum… Bugün de tiyatro yapmak için garsonluk yapan tiyatrocular geldi aklıma. Donzelli, sanatçının üretme arayışının faturasını gösterirken, bizi de bu insafsız düzenin neresinde durduğumuzla ilgili derin bir sorgulamaya itiyor. Film bu sömürü düzeninden nasıl kurtulacağımızı söylemiyor ama filmin kibarca içimize yerleştirdiği öfkeyi bugün örgütlemeyeceksek ne zaman…

Yönetmen: Valérie Donzelli

Senaryo: V. Donzelli, Gilles Marchand
Görüntü Yönetmeni: İrina Lubtchansky
Kurgu: Pauline Gaillard
Müzik: Jean-Michel Bernard
Oyuncular: Bastien Bouillon, Virginie Ledoyen, André Marcon, Marie Riviere, Claude Perron, Mike Bujoli
Fransa / Biyografi-Dram / 92 dakika

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -19 Nisan 2026-

Köy Enstitüleri ve Çocuk -Ayşe Şule Yüzük-  Düşünen, sorgulayan, sanatla, sporla, okumayla, edebiyatla görünmezlik ve yabancılaşma zırhını d...