AKP’nin Amerikancılık politikasında ince ayar zamanı: Müslüman Kardeşler’in tasfiyesi -Yiğit Günay- 

Bir yandan, gözlerden uzak, “detay” sayılan bir mesele. Diğer yandan, dünyanın en yaygın islamcı örgütünün kaderi gündemde. İhvan’ın etrafındaki çember daralıyor. AKP, çok bilinmeyenli bir denklemde yayılmacılık ve Amerikancılık eksenlerinde nasıl bir ince ayara gidecek?

Geçen haftasonu Mısır televizyon kanallarında dikkat çekici bir haber yayınlandı.

Ali Mahmud Muhammed Abdül Vanis isimli kişi kameraların karşısında itiraflarda bulunuyordu.

Müslüman Kardeşler’in Mısır’daki silahlı kolu HASM’ın lideriydi.

Çeşitli “terör eylemlerindeki” rolünü anlatıyor, “Allah’ın yüzüne nasıl bakacağımı bilemiyorum” diyor, yaygın bilinen adıyla İhvan’a karşı Mısırlıları uyarıyordu.

Nasıl bir muamele gördü de bu noktaya geldi, bilmek zor. Sonuçta beyaz bayrağı çekti, örgütünü sattı ve tüm halkı teslimiyetine ortak olmaya çağırdı.

Müslüman Kardeşler, 1928’de Mısır’da kuruldu. Zaman içinde, onlarca ülkede yerel kolları bulunan, dünyanın en yaygın, zengin ve etkili siyasal islamcı örgütü haline geldi.

“Arap Baharı”nın ardından Mısır’da iktidardı. Darbeyle uzaklaştırıldı. Şimdi, kurulduğu ülkede, televizyon ekranlarından itiraflarla saldırıya uğruyor.

Fakat Abdül Vanis’in itirafları bir başlangıç değil, son aylarda İhvan’a karşı tüm dünyada ivme kazanan saldırıların son halkası. Örgütün etrafındaki çember daralıyor.

Ve tüm bu gelişmeler, yıllarca "rabia" işaretiyle milleti selamlayan Erdoğan iktidarı ve Türkiye sermayesinin yayılmacı arayışlarını çok yakından ilgilendiriyor.

AKP’nin önünde fırsatlar var. Ve bunlarla gelen büyük riskler. İnce ayar ihtiyacı kendisini dayatıyor.

Tabloyu kavramak için, büyük resme bakmak gerekiyor.

Üç eksenin rekabeti

Mısır’da yayınlanan itiraf, dediğimiz gibi, son halkaydı.

Geçen yıl Kasım ayında ABD Başkanı Trump, Dışişleri ve Hazine Bakanlıklarına, Müslüman Kardeşler’in kimi kollarını terör listesine alma yönünde hazırlık yapmaları talimatı verdi.

13 Ocak’ta Washington, çatı örgüt olarak Müslüman Kardeşleri değil ama örgütün Mısır, Lübnan ve Ürdün’deki kollarını “terör örgütü” ilan etti. Gerekçe, yine Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu olan ve zaten 1997’den beri listede yer alan Hamas’a verdikleri destekti.

İran Savaşı’nın ikinci haftasında, 9 Mart’ta Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ricası üzerine Trump, Sudan’daki kolu da terör listesine ekledi. 13 Mart’ta Mısır, Müslüman Kardeşler’in üç liderini terörist ilan etti.

ABD'nin Müslüman Kardeşler'e bağlı yapıları "terör listesi"ne alma kararını "Hamas'a destek" gerekçesine dayandırması, bu süreçte itici güç Suudilerin başını çektiği blok olsa da, İsrail'i kollama arayışının da yansıması. (Fotoğraf: AA)

Kısacası 2026’nın başından beri bu köklü islamcı şebeke, birçok ülkede darbe üstüne darbe yedi.

Fakat durum, basitçe bir örgütün zayıflamasının ötesinde anlam taşıyor.

2010’larla birlikte Fas’tan Afganistan’a uzanan geniş Ortadoğu coğrafyasında, İsrail bir tarafa bırakılırsa, üç eksen birbiriyle rekabet halindeydi. İlki, başını İran’ın çektiği Şii direniş ekseniydi. İkincisi, başını Suudilerin çektiği Sünni bloktu. Üçüncüsü, Katar’ın ve -uzun süre- Türkiye’nin desteğini arkasına almış ve çeşitli ülkelerde iktidarı ele geçirmeyi başarmış olan Müslüman Kardeşler şebekesiydi.

Şii direniş eksenine yapılan müdahaleler, zaten tüm dünyanın gündeminde. Suriye’de Esad’ın devrilmesi, İran’a saldırı, Lübnan’ın işgali…

Ama herkesin aklı bununla meşgulken, üçüncü eksenin sessiz sedasız ipi çekildi.

Şii ekseni, İsrail’e açıktan cephe alıyordu. İhvan şebekesi, özellikle Hamas nedeniyle, İsrail’le ilişkilerde gönülsüz davranıyordu. Sünni bloksa İbrahim Anlaşmaları üzerinden Trump’ın İsrail’le barışma yoluna baş koymuştu fakat 7 Ekim’de Filistinlilerin Aksa Tufanı çıkışıyla yollarına çıkan taşa takılmış, süreç sekteye uğramıştı.

İran Savaşı’nın nasıl sonuçlanacağı hâlâ soru işareti. Fakat İhvan şebekesinin köşeye sıkıştırılması, İsrail ve Körfez Sünni bloğunun hanesine zafer olarak yazılmalı.

Ve gelinen noktanın Türkiye’yi nasıl etkileyeceğine kafa yorulmalı.

İhvancılarla Körfez bloğu karşı karşıya

Tüm Arap ülkelerinde yerel kolları bulunan ve bunların büyük oranda özerk siyaset ürettiği, doktrine bağlılık açısından net, strateji ve örgütsel taktikler açısından gevşek bir uluslararası şebeke olan Müslüman Kardeşler’in yıldızı, 2011’de parladı.

Yoksul kitleler sokaklara döküldü ama gerçek bir dönüşüm için öncülükten de, örgütlülükten de yoksunlardı. Tunus, Mısır, Libya, Suriye… Birçok ülkede en örgütlü muhalefet, Müslüman Kardeşler’di. Emperyalizm, İhvan’a el verdi, arka arkaya çeşitli ülkelerde iktidara getirdi.

Hüsnü Mübarek'in devrilmesinin ardından Mısır'da iktidara gelen Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi, 2013'teki darbenin ardından hapsedildi.

Fakat örgütün birçok Arap devletiyle arasında husumet vardı. Suriye’de Esad iktidarı zaten 1980’lerde silahlı kalkışmaya davranan İhvancılara göz açtırmıyordu. Körfez Arap ülkelerinde Katar tarihsel olarak örgüte arka çıkıyor, ancak BAE, Suudi Arabistan ve Bahreyn düşmanlık besliyordu.

Nitekim 2013’te Suudilerin desteğiyle Sisi darbe yaptı, Mursi’yi ve Müslüman Kardeşler hükümetini devirdi. Hemen ardından örgütü yasadışı ilan etti. 2014’te Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn de aynı adımı attı.

Dört Arap ülkesi, İhvan’a açıktan cephe almıştı.

Karşı cephede, Katar ve Türkiye vardı.

AKP-İhvan işbirliğinin dönüm noktası

Müslüman Kardeşler, Türkiye’de hiçbir zaman doğrudan bir örgütlenme kurmadı. Ama Milli Görüş geleneğiyle tarihsel olarak hep yakınlık kurdu. Bizzat Recep Tayyip Erdoğan da genç bir Milli Görüş kadrosu olduğu 1970’li yıllarda İhvancılarla ilişki ve tanışıklık kurmuştu.

AKP’nin 2007 cumhurbaşkanlığı virajını alması, ABD desteğiyle Ergenekon sürecinin düğmesine basılması ve 2009’da Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanı olmasıyla, Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’le çok yakın ve organik bir işbirliği geliştirme süreci başladı.

2010’daki Mavi Marmara olayı, yardım filoları kampanyasını İhvan’ın organize etmesi ve AKP’nin İsrail saldırısının ardından fırsattan istifade kendisini özellikle İhvan şebekesinin desteğiyle “Sünni aleminin lideri” olarak konumlandırması nedeniyle bu işbirliğinin ilk somut çıktısıydı.

ABD, İsrail’in de teşviğiyle 11 Eylül 2001’deki saldırıların ardından Irak ve Afganistan’ı işgal etmiş, özellikle Irak’taki Sünni direnişe karşı mücadelede İran’ın molla iktidarının desteğinden istifade etmişti. Fakat 2007 civarında, Irak büyük oranda hallolup El Kaide’nin beli bükülünce, yine İsrail’in teşviğiyle ABD bu kez Irak’ta iktidarın sahibi konumuna gelen Şii eksenini düşman belledi.

Sünni nüfuslar arasında ABD çizgisinin taşıyıcısı olarak anti-Amerikan duyguları bastırıp arabuluculuk rolü oynayacak aktörlere ihtiyaç vardı. Bir “ılımlı İslam” tantanası başlatıldı. AKP, en güçlü adaydı. Erdoğan ve arkadaşları bu fırsata balıklama atladı.

2009 Davos Zirvesi'nde Erdoğan'ın "van minüt" şovu, ABD'nin ihtiyaç duyduğu ılımlı İslamcı taşeronun doğuşunu müjdeliyordu.

2009’daki Davos Zirvesi’nde Erdoğan’ın İsrailli Şimon Peres’e “van minüt” çıkışı, bu role yerleşme adımıydı. İsrail’e karşı söylem sivriltiliyor, Müslüman Kardeşler’in yerel kolları sürekli Erdoğan övüyor, çeşitli Arap ülkelerindeki eylemlerde Erdoğan posterleri taşınıyor, bu arada ülke içinde de İHH gibi İhvan’a yakın yapılanmaların devlet eliyle önü açılıyordu.

Türkiye'nin İhvan'la zaferden zafere koşacağı hülyasına kapılması

2011’de “Arap Baharı” denilen süreçle birlikte coğrafyadaki birçok ülkenin karışması, AKP-İhvan işbirliğini çok daha somut bir mücadele zeminine taşıdı. Mısır’daki Mursi iktidarı, Türkiye’yle çok yakınlaştı. Suriye’de silahlı çatışmalar, bizzat AKP ve Müslüman Kardeşler’in elbirliğiyle tertiplediği bir katliamla başladı. 

Bunu takip eden birkaç sene, Türkiye-Katar-Müslüman Kardeşler ittifakıyla Suudilerin başını çektiği Körfez bloğu arasında yoğun bir mücadeleyle geçti. 2013’te Mısır’da Mursi’nin darbeyle devrilmesi, bu çekişmenin etkisiydi. İki blok, iç karışıklık yaşanan bütün ülkelerde ağırlık kazanmak için rekabet halindeydi.

Rekabetin en kızıştığı yer Suriye’ydi. Türkiye ve Katar, silah ve paraları büyük oranda İhvancı çetelere akıtıyor, daha ziyade El Kaide ve uzantısı olan gruplarla yakınlığı olan Suudi Arabistan, BAE ve diğerleri bir yandan ABD ve Avrupa nezdinde AKP’yi şikayet ederken, diğer yandan silah ve para akışında Türkiye’den kurtulabilmek için Ürdün güzergahını kullanıyordu.

O yıllarda soL dışında hemen herkes “Suriye’de devrim oluyor, Arap Baharı halkları özgürleştiriyor” türküsünü tutturduğu için, bu rekabetin ayrıntıları üzerinde yeterince durulmadı. Her yanından dökülen bir yargı süreciyle “kapatıldı” denilip rafa kaldırılan Reyhanlı Katliamı, Somali’deki intihar saldırısı gibi eylemlerin bu çekişmeyle bağlantılı olabileceğini o dönemde soL yazdı. 

Sahadaki durum, 2012’yi takip eden birkaç yıl boyunca giderek karmaşıklaştı. Mısır’da Sisi iktidarı İhvan’ı büyük oranda bastırmayı başarmıştı, ama Kaddafi sonrası Libya’da rekabet iç çatışma halini aldı, Tunus’taki bilek güreşi İhvan’ın buradaki kolu olan Nahda’da iç gerilimler yarattı, onlarca ülkeden taşınan cihatçıların yüzlerce örgüte bölünüp bir yandan Suriye devletine silah sıkıp halkı katlederken diğer yandan birbirlerinin mühimmatına çökme kavgasına tutuştuğu Suriye’de tam bir curcuna yaşandı.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın katıldığı toplantıya ait olduğu iddia edilen ve "2 bine yakın TIR gönderdik" denilen Suriye Savaşı'nı kışkırtmak için kurulan "ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım" ifadesiyle hafızalara kazınan ses kaydı, bu rekabet dönemine aitti.

AKP, bu kavgada sadece taraf olmadı, epey militan bir tavır takındı. Darbenin ardından Mısır’la ilişkiler askıya alındı, Sisi’ye “katil” lakabı takıldı, Müslüman Kardeşler’in “rabia” işareti AKP’nin yeni sembolü olarak her fırsatta kullanılmaya başlandı. Erdoğan öylesine militandı ki, Sisi ile aynı masaya oturmamak için Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’ndaki yemeğe katılmamış, “Aynı masaya oturup darbecileri meşrulaştırmam” açıklaması yapmıştı.

Türkiye sermayesinin yayılmacı emelleri Davutoğlu’nun Yeni Osmanlıcılığında somutlanıyor, bir yandan ilk çözüm sürecinde PKK’yle tutturulan rezonansa diğer yandan Suriye’deki İhvancıların ağırlığına güvenen AKP iktidarı da bu iki gücün desteğiyle Esad’ı alaşağı edip Suriye’yi kontrol altına alma hülyaları kuruyordu.

İhvancı şebeke güç kaybediyor

Burada bir küçük parantez açalım. Başta söylediğimiz üzere örgütsel ve stratejik olarak gevşek bir yapıya sahip olan Müslüman Kardeşler şebekesinin yerel kolları, birçok özgünlük sergiliyordu. Uluslararası aktörlerin bu kolların her birine bakışları da nüanslar taşıyordu.

Örneğin Hamas, Filistin’deki mücadelenin sıcaklığı ve İran’ın, Hizbullah’ın ve kısmen Esad Suriyesi’nin mezhebi ve ideolojik farkları umursamaksızın Hamas’a ve direnişe destek sunması nedeniyle direniş ekseniyle şebekenin kalanından çok daha yakın ilişki içindeydi. Suriye’de savaş kışkırtılınca Katar ve Türkiye’nin bastırmasıyla Hamas, uzun yıllar Suriye hükümetiyle arasına mesafe koymak zorunda kaldı ama bu büyük gerilim örgütün içine de yansıdı—bugünlerde ayyuka çıkan Meşal kanadı-silahlı kanat ayrımının izleri, o günlerden itibaren gözlenebilir.

Bir diğer örnek, Yemen’deki İhvancılardı. Suudi Arabistan, Şii Husiler’e karşı burada Müslüman Kardeşler yapılanmasıyla yakın ilişki kuruyor, BAE’yse hem Husiler hem İhvan’a karşı üçüncü bir cephe açmaya çalışıyordu.

Parantezi kapatalım.

Bu nüanslara rağmen, 2010’lar ilerledikçe, Müslüman Kardeşler her yerde mevzi yitirdi. 2017, en önemli kırılma anlarından biriydi. O yıl, İhvan’ı “terörist” sayan Suudi Arabistan-BAE-Bahreyn-Mısır dörtlüsüyle Katar arasında çok ağır bir diplomatik kriz yaşandı. Basra Körfezi’nde bir yarımada olan Katar’ın karayla bağlantısı Suudi Arabistan sınırıydı ve Suudi Arabistan, Katar’a ambargo uygulamasının yanı sıra, sınırdaki kara parçasını kazarak ortadan kaldırıp Katar’ı bir ada olarak denizin ortasında yapayalnız bırakma tehdidi savuracak kadar sert tavır takınmıştı.

İhvan eksenindeki işbirliği sürecinde Katar’da askeri üs dahi kurmuş olan Türkiye, Katar’a destek verdi. Ambargoyu delerek ülkeye gıda ve diğer temel ihtiyaçların ulaşmasını sağlayansa, şu anki savaşın hedefi olan İran’dı.

Konumuz açısından önemli bir husus, o kriz sırasında dört ülkenin Katar’a ültimatomla bildirdiği 13 madde arasında Müslüman Kardeşler’e verilen desteğin kesilmesinin yanı sıra, Türkiye’nin askeri üssünün kapatılması ve İran’la ilişkilerin soğutulmasının da yer almasıydı.

Katar bu şekilde sıkıştırılırken, Türkiye’deki AKP iktidarının da büyük bir özgüvenle hareket ettiği rahat zamanları geride kalmıştı. Suriye’de Esad iktidarı hâlâ direniyor, dahası, HTŞ’nin öncülü olan El Nusra gibi El Kaide kökenli ve Suudi bloğuna yakın gruplar sahaya giderek galebe çalıyordu. Çözüm süreci patlamış, üstüne, PKK’nin Suriye kolu Türkiye’nin itirazlarına rağmen ABD’nin desteğini almıştı. İçeride Gülencilerle mücadele kızışmış ve 15 Temmuz’da zirveye çıkmıştı.

Türkiye ve Katar sıkışmadan, yanaşmaya geçiyor

İhvancı ittifak, adlı adınca Türkiye ve Katar, takip eden yıllarda adım adım geri bastı.

2018’de Suudiler, Türkiye devletinin gözü önünde İstanbul’daki başkonsolosluk binasında Cemal Kaşıkçı’yı öldürdüklerinde, AKP hükümeti tepki gösteriyor ama diş gösterecek mecali bulamıyordu. Bu arada ilk döneminde olan Trump, Körfez ülkeleriyle birlikte İsrail’le ilişkileri normalleştirme sürecini yürütüyor, Türkiye sürecin dışında kalıyordu. Bu süreçte Washington Mısır’la İsrail’in arasını yapıyor, iki ülke Doğu Akdeniz’de enerji alanında işbirliğine gidiyor, Türkiye’de yüzyılın stratejisiymiş gibi göklere çıkarılan “Mavi Vatan” fantezileri Akdeniz’in derinliklerine gömülüyordu. Üzerine ekonominin tepetaklak gitmeye başlaması, mali olarak da AKP iktidarını savunmasız ve dış yardıma muhtaç hale getirdi.

Cemal Kaşıkçı, Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu'na yürüyerek girdi, öldürülmüş ve parçalanmış olarak bavullarla çıkartıldı. Türkiye, sonuçta hiçbir şey yapamadı ve dosyayı zaten cinayeti işleyen Suudi Arabistan'a iade etti.

Bu arada, uluslararası ilişkileri yalnızca siyasi söylemler ve jeostrateji üzerinden okuyanların hep es geçtiği bir boyuta dair, ufak bir not düşülmeli: Tüm bu siyasi gerilime rağmen Mısır’la Türkiye sermayelerinin ilişkisi gelişmeye devam etti. 2018 itibariyle iki ülkenin ticaret hacmi 5 milyar doları aşmış, rekor kırmıştı. Benzer durum, İsrail-Türkiye ilişkilerinde de vardı. Siyasi atışmalar sürse de, gerektiğinde manevra yapmanın ekonomik zemini hasar almamıştı.

2019’dan itibaren AKP iktidarı, İhvancı eksenden uzaklaşıp, Suudi liderliğindeki Sünni bloğuyla ilişkileri onarma yoluna girdi. Mısır’daki darbeden kaçan yüzlerce İhvancı kadro Türkiye’ye yerleşmiş, İstanbul merkezli faaliyete girişmişti. 2021’den itibaren AKP’den somut adımlar geldi. Önemli İhvancıların oturum izinleri veya vatandaşlıkları iptal edildi, bunları çeşitli gözaltılar ve sınırdışı kararları takip etti, Türkiye’de merkezli İhvan kanallarının yayınlarına son verildi, Kaşıkçı davası Suudilere iade edildi… Karşılığında, Körfez sermayesi AKP’yi ipten aldı. Fakat AKP’nin mağlubiyeti ve acziyeti, dengenin epey değişmesine de yol açtı. Geçen Kasım ayında Akın Gürlek’in başında olduğu İstanbul Başsavcılığı casusluk suçlamasıyla BAE vatandaşlarını gözaltına almış, BAE Ankara’yı aramış, şüphelileri serbest bıraktırmış, üzerine de bu talimatlarını tüm dünyaya ilan ederek Türkiye’yi ağır bir diplomatik aşağılamaya maruz bırakmıştı. AKP hükümeti de, Akın Gürlek de Emirlik’in bu hakareti karşısında boyunlarını bükmüş, gıklarını çıkaramamıştı.

Yazı boyunca hissettirmiş olsak da, bir gerçeğin altını kalın kalın çizmeliyiz. AKP iktidarının Müslüman Kardeşler’le münasebeti, İsrail’le ilişkisiyle hep ters orantılı olageldi. Nasıl ki başta İhvan’la yakınlaşma, İsrail’le mesafe koyma adımıyla derinleşti, sonunda İhvan’dan uzaklaşma da İsrail’le yeniden yakınlaşmaya yol verdi. 2022’de yeniden elçiler atandı. Erdoğan dünün katili Sisi’ye “kardeşim” diyeceği, Türkiye’yi aşağılarcasına cinayet işleyen Muhammed bin Selman’la kucaklaşacağı, İsrailli siyonistlerle AKP’lilerin karşılıklı birbirlerini ziyaret edeceği günlere merhaba demişti.

Bir diğer deyişle, AKP iktidarı dümeni yeniden Amerikan çizgisine kırmış, sürekli şerit ihlali yapma arayışını bir kenara bırakmış, “İbrahim Anlaşmaları”nda somutlanan İsrail-ABD projesine angajmanda karar kılmıştı.

Yani, 7 Ekim 2023’te Filistinlilerin, kendilerinin yok sayılarak İsrail’le iş pişirilmesine ve vatanlarının kurban edilmesine dur demek için giriştikleri taarruzun hedefinde Türkiye de vardı.

AKP'nin önüne serilen, kervana katılma fırsatı

Filistinlilerin Aksa Tufanı operasyonu, bu gidişatı sekteye uğrattı. İsrail katliama ve soykırıma başladı, Suriye’de elbirliğiyle El Kaide artıkları iktidara taşındı, Lübnan işgale uğradı, İran hedef alındı.

İsrail’in Gazze’deki soykırımı AKP’nin söylemde sertleşmesini zorunlu kılsa da, işin aslı, Türkiye’deki iktidar, yeniden girdiği Amerikancı çizgiden sapmamakta uzun süre direndi. Ticaret yalanlarla sürdürüldü, tepkiler çok büyüyünce el altından yapılmaya başlandı. Başta Suriye olmak üzere bölgede İsrail’in giderek artan etkisi karşısında yayılan korku, “iç cepheyi tahkim” için ne idüğü belirsiz bir çözüm sürecine kapı aralarken, Gazze’de Filistinliler için onursuzca bir teslimiyet anlamına gelen Trump planına katılma kararıyla sonuçlandı.

Fakat İran Savaşı’nın ABD ve İsrail’in beklediği gibi gitmemesi, hesapları yeniden karıştırmış durumda. Bir yandan ülke içinde Filistin’e ve direniş eksenine destek veren her türlü sesi bastırma yoluna giden Katar, diğer yandan bir kez daha Körfez ülkeleriyle yeniden mesafelenip, İran’la ara bulma arayışına sapan ilk ülke oldu.

ABD ve İsrail'in İran'a saldırısı, aralarında Minab'daki kız öğrenciler de bulunan binlerce kişinin yaşamına mal oldu. Fakat saldırganların hâlâ istediklerini alamadıkları savaşın sonunda taraflardan birinin mezara girip girmeyeceği ve girerse bunun hangisi olacağı henüz belirsiz.

İran ve Şii direniş ekseninin geleceğini, süregiden mücadele ortaya koyacak.

Ama herkesin gözü o mücadeleyken, geniş Ortadoğu’daki üçüncü eksen olan ve yıllardır kan kaybeden İhvancı şebekenin tabutuna son çiviler çakılmaya başladı.

Durum, AKP’nin önüne çeşitli seçenekler sunuyor. İhvan’a karşı atılan adımlara Türkiye’den destek sunulması, İran Savaşı sonrasındaki süreçte İsrail’le ilişkileri normalleştirmek, Amerikancılığı pekiştirmek ve Körfez Arap ülkeleriyle işbirliğini güçlendirmek için kullanılabilecek bir enstrüman olarak masada duruyor.

Ayrıca bu yola girilmesi, Hamas üzerindeki etkisini artırmaya çalışan Ankara için Gazze’deki silahlı kanadın etkisini kırma ve Halid Meşal etrafında oluşan işbirlikçi ekip içinde ağırlık kazanma fırsatı için de kullanılabilir.

Ancak Afrika Boynuzu gibi çeşitli bölgelerde AKP iktidarının geliştirdiği ittifaklar ve özellikle BAE’yle rekabeti, denklemi karmaşık hale getiriyor.

Öte yandan, neredeyse bir asırlık bir geçmişe sahip Müslüman Kardeşler şebekesi örgütsel ve fiziksel olarak ağır darbeler alsa da, onlarca ülkeye yayılmış bu ideolojik çizginin ve tabanının yok olması mümkün değil. Sessiz sedasız bu güçten düşmüş eksen içinde belli mevzileri tutup geleceğe yatırım yapmak da AKP iktidarı açısından bir seçenek olarak masada duruyor.

Fakat bu seçeneğin, büyük bir riski de beraberinde getireceğine dikkat çekmeliyiz.

Tüm günahların üstüne yıkıldığı İhvan'ın boşluğunu kim dolduracak?

Uzun uzun anlattığımız mücadelede Suudi bloğunun zafer kazanması ve Suriye’de HTŞ’nin iktidara taşınması, El Kaide çizgisinin meşrulaştırılmasını da beraberinde getirdi. Culani’ye takılan kravat, yalnızca Şam’daki iktidarın değil, genel anlamda El Kaide şebekesinin de baş düşmanlıktan çıkarılmasının simgesi sayılmalı.

Nitekim, altı gün önce Washington Post’ta yayımlanan bir yazı, işaret fişeği olarak okunabilir. “Ortadoğu, Müslüman Kardeşler’i kapı dışarı etti. Onlar da işte buraya taşındı” başlıklı yazı, İhvancı şebekenin Avrupa’ya yerleştiğine işaret edip, Avrupa’nın “siyasi doğruculuk” tavrını bir kenara bırakarak bu yapıyla sert biçimde mücadele etmesi gerektiğini savunuyor.

Daha önemlisi, yazı, radikal islamcılığı ve “terörist arayışları” tümüyle Müslüman Kardeşler’in üzerine yıkıyor. O kadar ki, 11 Eylül saldırıları bile, “katılanlardan üçü Almanya’da Müslüman Kardeşler’in kontrolündeki bir camide doktrine edilip radikalleştirilmişti” denilerek el çabukluğuyla El Kaide’den ziyade İhvan’la ilişkilendiriliyor.

Bu çabalar, dar anlamda, İsrail yanlısı çevrelerin Filistin’deki direnişi ve Hamas’ı hedef tahtasına oturtma kampanyasının parçası elbette.

Ama, daha geniş anlamda, Körfez ülkelerinin yeniden İbrahim Anlaşmaları’na döndüğü ve El Kaideci yapıları da Suriye’de olduğu gibi yola soktuğu bir ortamda, Sünni nüfus arasında yeni bir direncin ortaya çıkması ihtimaline karşı ön alma arayışının da yansıması.

İsrail’den son dönemde Türkiye’ye karşı verilen saldırgan mesajların alt metninde, tam da Türkiye’nin “Şii ekseninin çökmesini fırsat bulup, radikal bir Sünni ekseninin liderliğine soyunması” ihtimaline işaret edilmesi, işte bu bağlamda okunmalı.

AKP’nin önünde, her biri ince ayarlar gerektirecek seçenekler var. Şu an tam boy Amerikancılık eğilimi çok güçlü olsa da, gidişata bakmak gerekecek.

Ama işleri, esas, İran Savaşı’nın sonucu ve Ortadoğu halklarının emperyalist tahakküme karşı vereceği tepki belirleyecek.

Esra gerçekleri yüzlerine haykırdığı için tutuklandı: 'Beni parayla susturamadılar kızımla sınıyorlar'-Özkan Öztaş- 

Akbelen'de acele kamulaştırmaya karşı yapılan habersiz keşfe tepki gösteren Esra Işık tutuklandı. soL'a konuşan annesi İkizköy Muhtarı Nejla Işık, yedi yıllık direnişi hatırlatarak, "Beni parayla susturamadılar, şimdi kızımla sınıyorlar. Yılmayacağız" dedi.

Muğla'nın Milas ilçesinde yer alan Akbelen Ormanı ve çevresindeki köyleri yok etme tehdidi taşıyan maden genişletme projesine karşı bölge halkının direnişi, yedi yılı geride bıraktı. 

Kimi zaman Ankara'da Meclis kapılarında, kimi zaman Muğla'da mahkeme salonlarında ve çoğu zaman da ormanın derinliklerinde süren bu tarihi mücadelede köylüler yaz demedi, kış demedi, kavurucu sıcağa ve dondurucu soğuğa rağmen topraklarını terk etmedi. 

Bugün de aynı kararlılıkla, yağan yağmurun altında haklarını aramaya devam eden İkizköylüler, hukukun ve vicdanın sınırlarını zorlayan yeni bir hamleyle karşı karşıya. Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş'nin (YK Enerji) kömür madeni sahalarını genişletebilmesi için alınan acele kamulaştırma kararına karşı başlatılan bilirkişi keşfinde yaşanan protestolar, dün direnişin öncü isimlerinden Esra Işık'ın tutuklanmasıyla sonuçlandı.

Bir gecede çıkan karar ve yangından mal kaçırırcasına habersiz keşif

Sürecin başlangıcında, Akbelen Ormanı'nın çevresinde yer alan Bağdamları, Çakıralan, Çamköy, İkizköy, Karacaağaç ve Karacahisar mahallelerindeki 679 parsellik tarım arazisi için Cumhurbaşkanı Kararı ile acele kamulaştırma kararı verilmişti. 

Bu kararın ardından 96 yurttaş konuyu yargıya taşıyarak iptal davası açtı. 

Dün bölgede yapılması planlanan bilirkişi keşfi ise ne köy muhtarına ne dava avukatlarına ne de parsel sahiplerine haber verilmeden, adeta yangından mal kaçırırcasına başlatıldı. 

Habersiz yapılan bu keşfe ve jandarma ablukasına karşı gösterilen haklı tepkiden sonra gözaltına alınan İkizköy Çevre Komitesi üyesi Esra Işık, dün hakim karşısına çıkarılarak mahkeme heyetine görevini yaptırmama ve hakaret suçlamalarıyla tutuklandı.

Yaşanan bu hukuksuzluğun ardından Esra Işık'ın annesi ve aynı zamanda İkizköy Mahallesi Muhtarı olan Nejla Işık soL'a konuştu. 

Günlerdir direnişe devam eden köylüler adına konuşan Nejla Işık, bir gecede alınan acele kamulaştırma kararına nasıl isyan ettiklerini ve hukuki sürecin tıkanmışlığını şu sözlerle anlattı: Topraklarımızla ilgili bir gecede acele kamulaştırma kararı çıkartıldı. Bu karara isyan ettik, mahkemeye başvurduk. İptal davaları açtık. Bir yandan Danıştay'da, bir yandan Anayasa Mahkemesi'nde süreç devam ediyor ancak gelinen noktada ne bir yürütmeyi durdurma kararı var ne de başka bir şey. Biz kendimizi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, memleketin gerçek sahipleri olarak görüyoruz. Bu kararlar bizi sindirmeyecek.

Esra Işık ve Akbelen Direnişi'nin hafızalara kazınan ismi Zehra Nine (Zehra Kurt). Bu fotoğraf aynı zamanda direnişin önemli sembollerinden biri olmuştu.

Yağmur altında çadır direnişi: Köylüler tek yumruk

Akbelen'in sadece İkizköy'ün meselesi olmadığını, tüm Türkiye için kritik bir eşik olduğunu vurgulayan Nejla Işık, yağmur çamur demeden sürdürdükleri zorlu bekleyişi ifade ederek sözlerine şöyle devam etti: Herkesin bu mücadeleye destek çıkması, el vermesi lazım. Burada bu köylüler aylardır yalnız kaldı, kendi kendine toprağına, vatanına sahip çıkmaya çalışıyor.  Bu sadece bizim meselemiz değil, biz yıllardır bunu söylüyoruz.  Burası bir emsal. Akbelen'de bu işi bitirirlerse Türkiye'nin her yerine yayacaklar.  Geldiğimiz nokta bu ama köylü şu anda umutsuz değil. Köylü şu anda hâlâ tek yumruk, birbirimize sarıldık. Şu an yağmur olmasına rağmen toplandığımız bir alan var. Yağmurun altında bir tane çadırın altında bekliyoruz. Keşif heyetine bir gittik baktık ne yapıyorlar diye, bir sürü jandarmayla keşfi yapmaya çalışıyorlar. Çünkü az değil, 679 parsel var. Bir günde bitmeyecek, bir hafta mı sürecek, ne kadar sürecek belli değil.

Esra Işık'ın jandarma ekipleri tarafından alındığı an kameralara gülümsemesi direnişin haklılığının simgesi olarak yorumlandı.

'Beni parayla satın alamadılar, evladımla sınıyorlar'

Şirketin çalışmalarına tüm hızıyla devam ettiğini, kendilerinin ise haksız tutuklamalarla sindirilmeye çalışıldığını belirten Işık, kızı Esra'nın asılsız iddialarla alıkonulduğunu belirterek isyanını şu cümlelerle dile getirdi: Şirket çalışmasına devam ediyor. Şirket hem kazı çalışmasına devam ediyor hem de maden çalışmasına. Onlar çok iyi örgütlenmişler, güç onlarda, para onlarda.  Burada bir avuç insanı susturmaya çalışıyorlar.  En kötüsü neydi, tutukladılar. Gerisi de insanlara aba altından sopa göstermek, bizi de alırlar mı diye korkutmak. Zaten herkesi öyle susturmadılar mı, şu an hapishanelerde suçsuz insanlar yok mu? Biz buradayız, yıldırma çabası var ama sonuna kadar götüreceğiz.  Esra o bayrağı devralmıştı, o bayrağı zaten 7 yıldır taşıyoruz.  Esra hep 'anne seni vermeyeceğiz' diyordu, kendisini aldılar, engel olamadık.  Ortada bir hakaret yok, bir müdahale yok. Görev yaptırmama gibi bir şey mümkün mü? Bir tane kız çocuğu ve önümüzde onlarca asker var. O gün yüz kişi olsak ne olacak, daha fazlasını yığıyorlar önümüze. Bir kılıf bulmuşlar jandarmaya hakaret, mukavemet diye. Başka bir şey yok zaten.

Akbelen direnişinin öncülerinden Esra Işık'ın annesi ve İkizköy Muhtarı Nejla Işık

Verilen kararın vicdanları yaraladığını ifade eden Nejla Işık, onca baskıya ve davaya rağmen yedi yıldır geri adım atmadıklarını hatırlatarak sözlerini kararlılıkla şöyle noktaladı: O kadar saçma bir sebeple aldılar ki içeride tutamazlar, tutmamaları lazım. Hiçbir ahlaka, hiçbir vicdana sığmaz bu.  Ben bu ülkeye bu evladı bu yüzden yetiştirmedim. Ben iki çocuk annesiyim. Bir anne bununla nasıl sınanır? Beni bununla düşürmeye çalışıyorlar. Beni parayla satın alamadılar, beni korkutmayla hapsedemediler. Üstüme cezalar kestiler, hakkımda davalar açtılar, benim bu mücadeleden söküp atamadılar.  Şimdi beni evladımla sınamaya çalışıyorlar.  Ama yıldıramayacaklar. Yılmayacağız, pes etmeyeceğiz.

CHP’den AKP’ye yolculuk: Kimdir bu Mesut Özarslan?

Düzen siyasetinin çürümüşlüğüne dair en somut örnekler biri Mesut Özarslan. Onun öyküsü sadece CHP ve AKP'ye değil, bu düzenin siyaset yapma kültürüne dair çok şey anlatıyor.

1976 Sivas doğumlu olan Mesut Özarslan, Konya Selçuk Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu.

Özarslan daha sonra AKP'nin gözde kurumu Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’nda (TOKİ) Altyapı ve Zemin Etüd Şube Müdürü olarak göreve başladı.

2005 yılında Pakistan depremi sonrasında Başbakan adına Başbakanlık Koordinatörü olarak deprem bölgesinde görev yaptı.

Yani AKP düzeni içinde beklenmedik bir hızla yükselmeye başladı.

Aynı zamanda bir patrondu Özarslan.

Kurucusu olduğu Geolimit Mühendislik A.Ş’de Yönetim Kurulu Başkanlığı yapan Özarslan, siyasete beklendiği gibi AKP’de değil, İYİP’te başladı.

İYİP’in Kurucular Kurul Üyesi olan ardından da kurucu Ankara İl Başkanı olan Özarslan, 2019’da İYİP-CHP ittifakı sonrası uçuşa geçti.

2019’da Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde göreve başlayan Özarslan, adeta Mansur Yavaş’ın jokeri oldu,

• ABB Belko Genel Müdürü


• ABB Portaş Genel Müdürü


• ABB Portaş Yönetim Kurulu Başkanı


• ABB Başdanışman


• Aski Spor Asbaşkanı


• Fomget Kadın Futbol Takımı Asbaşkanı
 görevlerinde bulundu.

Sonrasında adının en büyük tartışmalara konu olduğu süreç başladı.


31 Mart 2024 tarihinde yapılacak yerel seçimler öncesinde Etimesgut ve Mamak adaylığı için adı geçti.

İki ilçede de CHP örgütlerinin büyük tepkisi sonrası aday olamadı.

Ancak onun aday olamaması Mansur Yavaş’ın partiye rest çekmesine neden oldu. 

Ya Özarslan aday olacaktı ya da Mansur Yavaş adaylıktan çekilecekti.

Bu restin sonrasında Özarslan gibi AKP-MHP kökenli birçok isim CHP’nin Ankara adayı olmayı başardı.

CHP’nin adayı olarak seçim çalışmalarına başladığında, Menemen’de Kubilay’ın katledildiği gerici ayaklanma sonrası tutuklanıp Divan-ı Harp'te yargılanan Nakşibendi tarikatı şeyhi Abdülhakim Arvasi'nin Keçiören'deki mezarını ziyaret etti.

Sonrasında da sağcı, patron kimliğine yakışan bir süreç geçirdi.

Sonunda Keçiören Belediye Başkanlığı koltuğuna ulaştı.

Kısa sürede parti içinde etkili isimlerden biri haline geldi. Öyle ki, PM’ye kendi “adamını” dahi sokmaya başardı.

Ardından CHP içinde anlaşmazlıklar yaşadığı, Özgür Özel’in kendisine küfür ettiği iddiasıyla Şubat ayında partiden istifa etti.

İstifası sonrası CHP cephesinden “Portaş yolsuzlukları dolayısıyla tehdit edildi, o nedenle AKP’ye geçiyor” açıklaması geldi.

Böylesi bir ismin CHP’li bir belediyenin şirketlerinde nasıl yönetici yapıldığı, sonrasında nasıl CHP’den aday yapıldığı ise hiçbir şekilde tartışılmadı.

Tüm bu toz dumanın ardından Özarslan’ın olası AKP'ye geçişi, bu düzene en yakışan adımlardan biri olarak kayıtlara geçecek.

NATO’ya hayır!-Ali Rıza Aydın- 

Demokrasi, sosyallik, hukuk devleti ve adalet yanılsamalarıyla yaşatılmaya çalışılan düzende NATO, sömürü kalesinin savunma ve güvenlik örtülü saldırgan gücüdür. NATO’dan çıkmak değil NATO’da kalmak tehlikedir. Emekçilerin Cumhuriyeti NATO’suz olacaktır.

Türkiye-NATO ilişkileri çok yönlü analizleri gerekli kılıyor. Hem bu analizleri hem de bugün gelinen yeri gerçekçi zemine oturtmak yönünden iki saptamayı anımsatmakta yarar var. 

Birincisi 1940’ların ikinci yarısıyla başlayan, Türkiye’nin “II. Dünya Savaşının ardından tarihi bir seçim yaparak özgür dünya ile birlikte, Batı Blok’unda yer alma” tercihi sonucu NATO’ya giriştir. Tırnak içindeki sözcükler Dışişleri Bakanlığının (DİB) internet sayfasındaki “Türkiye-NATO 60 Yıldır Barış ve Güvenlik İçinde” başlıklı yazıdan alıntıdır. 1945 Birleşmiş Milletler, 1947 Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu üyelikleri de aynı politikanın ilişkileridir. Yine DİB’nin sözleriyle: “Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefesi ile uyumlu olan bu politika (özgür dünyayla birlikte Batı Blokunda yer alma tercihi), Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya üye olmasıyla taçlandırılmıştır. O günden bu yana NATO, Türkiye’nin savunma ve güvenlik politikasının mihenk taşını oluşturmuştur”.

Birinciye bağlı olarak ikinci saptamaysa emperyalizme (ve hilafet ve saltanata) karşı verilen Kurtuluş Savaşı sonrası Cumhuriyetle taçlandırılan devrimci, yurtsever ve bağımsızlıkçı Türkiye’nin temel felsefesi tersine çevrilmiştir. Özetle “Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefesi ile uyumlu”luk değil bu temelden kopuş, Cumhuriyet taçlandırması yerine karşıtlarının taçlandırılması söz konusudur. Korumacı ve devletçi politikalar esnetilmeye başlanmış, dost ve dayanışmacı Sovyetler Birliği karşı cepheye alınarak kapitalist-emperyalist dünyaya kucak açılmıştır. Aynı dönemlerde devletçi politikalara karşı politikalar yerine esnetilme tercihi sermaye sınıfının o dönemdeki durumu yönünden ayrıca analiz edilmelidir. 

Bugün Türkiye’de sermaye sınıfının ve siyasal iktidarının Cumhuriyet’e ve halk egemenliğine karşı saldırısının, sınırsız egemenlik tavrının, emperyalizmle ilişkilerinin, gericilikle ortaklığının sınıfsal analizi yapılırken güncelle, başkanlı rejimle, AKP’yle, 24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül 1980 darbesiyle yetinilemeyeceğinin gerekçelerini, diğer deyişle karşıdevrim sürecini özgür dünya dedikleri siyasal, ideolojik ve ekonomik düzene uyumlaştırmayla birlikte okumak gerekir. 

NATO bu uyumlaştırmayla okunmalıdır. Kurtuluşa ve Kuruluş Cumhuriyetine karşıdevrim süreciyle ve ihanetle birlikte okunmalıdır, kapitalist/emperyalist ilişkilerle okunmalıdır, uluslararası şirketlerle ve sömürüyle birlikte okunmalıdır; barışla değil savaşla, dayanışmayla değil işgallerle, insanlıkla değil soykırımlarla okunmalıdır. Türkiye’nin savunma ve güvenlik politikalarının değil, çok yönlü tehlike altında yaşamanın mihenk taşı olarak okunmalıdır. Cumhuriyet’in temel ilkelerinin postallar altında parçalanmasıyla okunmalıdır. 

SSCB ve komünizm tehdidi iddiası dayanağı ortadan kalkan NATO’nun kendisini ikili veya alt anlaşmalarla ve yeni üyelerle tahkiminin özü kapitalist sömürüyle emperyalist sömürüyü bütünleştirmek ve tüm dünyada emekçi halkı, emek gücünü sömürü batağı içinde tutup, gereksinim duyduğunda ya da göç yollarıyla mekan değiştirerek kullanmak, gereksinim duyduğunda işgal ve soykırım uygulamaktır. Bu uygulamaya yurtsuzlaştırma ve mülkiyet değişimleri de dahildir. 

 Patriot sisteminin Türkiye topraklarına yerleştirilmesi, yeni üsler ya da karargahlar açılması konusu yalnızca güncelle açıklanamaz. Gerekçelerin gereksinmelere göre bulunmasının örneklerinden birini 2013’de de görmüştük. O zaman satırbaşlarıyla dile getirdiğimiz konular bugün de geçerli. 

Bir kere Türkiye, siyasal ve ekonomik olarak, savaşsever ABD’ye bağımlı. İkincisi NATO üyesi… NATO Anlaşmasına dayanarak ABD ile ikili ya da alt anlaşmalar da yapıyor. Üçüncüsü, topraklarını NATO ve ABD üssü olarak açan ve buraların kullanımında esnek davranan bir ülke… Dördüncüsü, görünüşte Türkiye’nin NATO’dan talebi, gerçekte ise NATO’nun talebi üzerine “halkı ve toprakları savunmak ve ittifak sınırındaki krizin yatıştırılmasına katkıda bulunmak amacıyla Türkiye’nin ulusal hava savunmasının takviyesi konusunda” mutabık kalınarak Patriot bataryaları, çok sayıda asker ve teçhizat konuşlandırılmasına izin veriliyor. Bu konuda da esnek yorum yapılarak, ikili ya da alt anlaşmalara sığınarak Anayasa gereği TBMM izni aranmıyor. 

Bugün İran’a ABD-İsrail saldırısının İran tarafından Türkiye’ye saldırıya dönüşeceği savı, 2013’de de Suriye’deki çatışmaların Türkiye’ye sıçrama olasılığından söz edilerek tehdit olarak kullanıldı. Her seferinde bir düşmandan söz ediliyor ama düşman denilenler “biz saldırmadık” açıklaması yapıyor. 

Halktan saklanan gerçekler halka tehdit olarak anlatılırken temsilcilerden oluşan TBMM’nin suskunluğu, işlevsizliği de emekçilerin dikkatlerinden kaçmıyor. Emekçiler sessiz kalmıyor. NATO Kuruluş Andlaşmasının tarihi olan (4 Nisan 1949) Pazar günü Ankara’da Türkiye Komünist Partisinin eşgüdümüyle yapılacak yürüyüş ve açıklama (çağrı afişi aşağıda) NATO karşıtı seslerden biri olacak. Bu ses yalnızca NATO’ya değil ürünü olduğu siyasal, ideolojik ve ekonomik ilişkilere, sömürüye karşı savaşımın, kararlılığın ve ilkeli örgütlülüğün sesi olacak, tüm yurtseverlerin sesi olacak.

NATO’dan kurtulmak yerine damarlarımızın içine daha fazla şırınga etmeye kalkışmak ya da sessiz kalmak Cumhuriyet’in emperyalizme ve gericiliğe, sömürücü düzene teslimini pekiştirmektir.  

Demokrasi, sosyallik, hukuk devleti ve adalet yanılsamalarıyla yaşatılmaya çalışılan düzende NATO, sömürü kalesinin savunma ve güvenlik örtülü saldırgan gücüdür. NATO’dan çıkmak değil NATO’da kalmak tehlikedir. Emekçilerin Cumhuriyeti NATO’suz olacaktır. 

İran savaşı ve Şimşek programının sonu -Fatih Yaşlı- 

Emperyalist savaşa itiraz, emperyalizme itirazı, emperyalizme itiraz ise sermaye düzenine kökten bir itirazı gerektirir. Bu düzenin değişmesini istemeden barış yanlısı da antiemperyalist de olunmaz. 

İktidar partisi Haziran 2023’ten beri Mehmet Şimşek’in yönetiminde bir “enflasyonla mücadele” programı izliyor. Bu programın “başarısını” şöyle anlayabiliriz: Haziran 2023’te 38.2 olan enflasyon, neredeyse üç yıl sonra bugün, 2026 Şubat’ı itibariyle yüzde 31,5. Yani üç yılın sonunda enflasyondaki düşüş yedi puan bile değil.

Peki hepi topu yedi puanlık düşüş için ödenen bedel ne ve bunun bedelini kim, hangi toplum kesimleri ödedi? 

Bu sorunun yanıtını hepimiz bizzat kendi yaşamlarımıza dayanarak verebiliriz herhalde. Türkiye’de sözde enflasyonla mücadelenin bedelini açlık sınırının altındaki bir asgari ücrete mahkûm edilmiş milyonlar, asgari ücretten de az bir parayla yaşamaya çalışan emekliler, maaşlarına enflasyonun altında zam yapılan memurlar ve genel olarak emeğiyle geçinen herkes ödedi ve ödemeye de devam ediyor.

Peki bu program neye dayanıyordu, enflasyonla mücadele için nasıl bir yöntem belirlenmişti? 

Az önceki tablonun ortaya koyduğu üzere ilk sıraya düşük ücretler aracılığıyla halkın alım gücünün aşağıya çekilmesi, yani planlı programlı bir yoksullaştırma projesi konulmuştu. Halkın alım gücü düştükçe talep, talep düştükçe de enflasyon da düşecekti.

İkinci sırada döviz kurunun belli sınırlar içerisinde tutulması bulunuyordu. Türkiye’de enflasyonun gerisindeki en önemli faktörlerden birinin döviz fiyatlarının yükselmesi olduğundan hareketle döviz, özellikle de dolar, Merkez Bankası’nın müdahaleleriyle belli bir oranda tutulacaktı ve hala da tutuluyor.

Üçüncü sırada ise yüksek faizler vardı. Yüksek faizler aracılığıyla halkın krediye ulaşmakta zorluk çekmesi sağlanacak, böylece de talep ve tüketim düşecek, bu da enflasyondaki düşüşü beraberinde getirecekti.

Bugün Türkiye ekonomisi düşük ücretler, düşük kur, yüksek faiz üçgenine sıkıştırılmış durumda ve işte gördüğümüz üzere enflasyondaki düşüş sadece yedi puan.

Üstelik düşük kur nedeniyle uluslararası rekabet gücünü yitiren ve yüksek faiz nedeniyle ucuz krediye ulaşamayan patron sınıfı bile, ücretlerin bastırılmış olmasından memnun olsa dahi gidişattan memnun değil. 

Türkiye’de sanayinin çarklarının durmaya başladığı, büyümenin düştüğü, istihdamın azaldığı bir dönemden geçiyoruz ve tüm bunlar patronları rahatsız ediyor ama eninde sonunda işsizliğin faturasını da yine emekçi halk ödüyor.

Bu son derece “başarılı” ekonomi programı 28 Şubat itibariyle “başarısını” daha da çoğaltacak yeni bir konjonktürle karşı karşıya kaldı; evet ABD-İsrail ikilisinin İran’a açtığı emperyalist savaştan söz ediyorum.

Emperyalist savaşlar silah tekellerini, teknoloji firmalarını, finans kapitali zenginleştirir belki ama en çok emekçileri, yoksulları vurur; bu nedenle emperyalist savaşlar sınıfsaldır, egemen sınıfların lehine ve emekçi sınıfların aleyhinedir.

Şimdilerde tanıklık ettiğimiz son savaş da başta enerji fiyatlarının yükselmesi olmak üzere, yaratacağı enflasyonist etkiyle, ABD de dâhil olmak üzere önce emekçileri, çalışanları, yoksulları vuracak, onların hayatları üzerinde ciddi tahribatlar yaratacak.

Aynısını dünyanın en kırılgan ekonomilerinden birine sahip olan Türkiye’de ise çok daha şiddetli bir şekilde hissedeceğiz. Zaten işlemeyen enflasyonla mücadele programı daha da işlemez hale gelecek, fiyatlar daha da artacak, faizler düşmeyecek ve en önemlisi alım gücümüz daha da azalacak.

Bakın bu kırılganlığın derecesini Merkez Bankası’nın savaşla birlikte izlediği politikalarla çok daha yakından görmüş olduk, daha da göreceğiz. Merkez Bankası rezervleri sadece Mart ayında 55 milyar dolar düştü ve bu tutar neredeyse ABD’nin savaşta bir ay boyunca yaptığı harcamaya tekabül ediyor. Yani Türkiye savaşa girmediği halde ABD’nin bir aylık savaş harcaması kadar bir kayıpla karşı karşıya.

Bu kaybın önemlice bir kısmı bankanın kasasındaki altının bir bölümünün satılıp dövize çevrilmesinden kaynaklanıyor. Burada yaklaşık 50 tonluk bir azalma var ve bu 17 Ağustos 2018’den sonraki en büyük düşüş. 

(Geçerken hatırlatalım, 17 Ağustos 2018’de “dostum Trump” sosyal medya üzerinden Türkiye’yi Rahip Brunson’ın serbest bırakılması için tehdit etmiş, bu tehdit kur şoku yaratınca Merkez Bankası şoku durdurmak için altın satıp döviz almak ve o dövizi de piyasaya satmak zorunda kalmıştı.) 

Peki Merkez Bankası neden bugün böylesine yoğun bir şekilde rezerv kaybediyor? 

Çünkü Türkiye’ye döviz girişi büyük ölçüde, döviz yatırımcılarına verilen yüksek faizlerle, yani sıcak para akışlarıyla söz konusu oluyor; “Carry trade” diye adlandırılan bir şekilde yüksek faiz getirisi için Türkiye’ye gelen sıcak para, en ufak bir risk gördüğünde ise hızlıca kaçıyor.

İşte savaşın başlamasıyla birlikte Türkiye’den yoğun miktarda döviz çıkışı oldu ve bu da dövizi, özellikle de doları belli bir seviyede tutmak için çırpınan Merkez Bankası’nı rezerv satışlarına yöneltti. Yükselen döviz talebiyle birlikte kur fırlamasın diye şimdi piyasaya çılgınca döviz sürülüyor, rezervler eritiliyor.

Ancak mesele sadece bu değil; tekrar pahasına söyleyelim, bu saatten sonra enflasyonla mücadele programının hiçbir hedefine ulaşma şansı kalmadı. Mart ayı enflasyonu açıklandığında enflasyonda yine bir yükseliş göreceğiz ve Merkez Bankası da faiz indirimlerini uzunca bir süre unutmak zorunda kalacak. 

Peki yüksek enflasyonun, yüksek faizin, bir süre sonra daha da yükselmesi muhtemel döviz fiyatlarının, işsizliğin bedelini bir kez daha kim ödeyecek? 

Evet, enflasyondaki yedi puanlık düşüş adına son üç yılda yoksulluğu katmerlenen geniş halk kitleleri, işçiler, memurlar, köylüler, emekliler, yani geniş halk kitleleri… Fatura bir kez daha bize, hepimize çıkacak.

Savaşta hep önce yoksullar ölür, savaş en çok yoksulları vurur, sermaye sınıfı ise hep kazanan olur. Bugün emperyalizmin İran’a yönelik saldırganlığına karşı çıkmak, bu emperyalist savaşa itiraz etmek gerekir. Ancak emperyalist savaşa itiraz, emperyalizme itirazı, emperyalizme itiraz ise sermaye düzenine kökten bir itirazı gerektirir. Bu düzenin değişmesini istemeden barış yanlısı da antiemperyalist de olunmaz.

Bugün Türkiye’de zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapan bir sermaye düzeni var. Bugün Türkiye’nin sermaye düzeni, Adana’ya NATO çokuluslu kolordusu ve İstanbul’a Deniz Unsuru Komutanlığı kurma planlarıyla Türkiye’yi emperyalizme daha bağımlı ve savaşlara daha açık bir hale getiriyor, Türkiye’de halkın güvenliği bizzat bu düzen eliyle büyük risk altına sokuluyor.

O halde barış diyen, ekmek diyen, adalet diyen, bağımsızlık diyen bütünlüklü bir siyasete ihtiyacımız var. Ya böyle bir siyaset var edilip halk yumruğunu masaya vuracak ya da sermaye düzeni yoksul halkın hayatı üzerinde tepinmeye devam edecek.  

Kapitalist şiddetin ideolojisi -Burak Gürbüz-  

Kapitalist birikim, tarihsel olarak zor ve mülksüzleştirme üzerine kuruludur. Bu şiddet yalnızca başlangıç dönemine ait değildir aynı zamanda kapitalizmin yeniden üretiminin koşuludur. Modern neoliberal süreçler de bu ilkel birikimin güncel biçimleri olarak anlaşılmalıdır.

Kapitalist şiddet ilk önce toplumsal yanılsama üzerine kuruludur. Kişi gerçeğin tersini görür. Gördüğü şey asıl görmediğini saklar. Mesela görünüşte mallar kendi başına değer taşıyormuş gibi görünür. Üretilen malın içinde emek sömürüsüne dayalı artı değer gözükmez. Malın üretim esnasındaki sömürü şiddeti malın fiyatı içinde gizlidir. Kapitalist üretim süreci çok gerçektir fakat bu gerçek toplum tarafından farklı algılanacaktır. Bu toplumsal yanılsamanın içinde şiddetin ideolojisi vardır. Bunlar ilk olarak tarihsel diyalektik gelişim süreçlerini içerir. İkinci olarak şiddeti kitleler üzerinde mümkün kılacak olan yabancılaşma, şeyleşme ve fetişizmdir. Ve son olarak da şiddetin uygulama alanı bulduğu kurallar  ve kurumlardır.

İlk olarak Marx da kapitalizmin başlangıcı olan ilkel birikim sürecinde köylülerin topraktan koparılması, ortak alanların çitle çevrilmesi ve zor yoluyla mülksüzleştirme süreçleri, piyasanın “doğal” değil politik ve zorlayıcı müdahalelerle kurulduğunu gösterir. Daha sonra Luxemburg’un katkısı, ilkel birikimin sadece tarihsel bir evre değil aynı zamanda kapitalizmin genişlemesi için sürekli gerekli bir mekanizma olduğunu göstermesidir. Diğer bir deyişle kapitalizm, kapitalist olmayan alanları sömürerek varlığını sürdürecektir. Kapitalizm dışsal alanlara bağımlıdır.

İkinci olarak kapitalist şiddet şirket içindedir. Kapitalizmde fabrika toplumun genel kural ve davranışlarından yalıtılmış bir mekânı kapsar. Bu mekân da işçi işverenin aldığı kararları sorgulama veya beğenip beğenmeme hakkına sahip değildir. 1789 Fransız devrimi sonrası mutlakiyetçi rejimlerin yıkılmasıyla birlikte oluşan siyasal özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkeleri fabrika içinde kapitalist üretim ilişkileri çerçevesinde geçerli değildir.

Kişiler fabrika dışında “vatandaş” olarak yukarıda bahsedilen evrensel ilkelere sahip iken, fabrika içinde “işçi” olarak aynı haklara sahip değildir. Despotik rejimlere karşı mücadele ederek “kulluktan vatandaşlığa” geçip kısmen (seçme seçilme hakkı, örgütlenme hakkı  gibi..) özgürlük alanları kazanmış insanların aynı şekilde üretim yerlerinde tek karar alıcı olan sermayedara karşı hiçbir hakları ve özgürlükleri yoktur. Tek kendilerinden istenen vardiyalı yoğun iş temposunda kendilerine verilen görevi düşünmeden bir makinanın kolu gibi kusursuz ve sürekli yapmalarıdır. Baskı ve şiddetin eksik olmadığı bu yoğun üretim temposunda işçi zamanla kendi emeğine, kendi ürettiğine, üretim sürecine ve diğer insanlara yabancılaşır. Bu yabancılaşma yukarıda bahsettiğimiz toplumsal yanılsamanın da en önemli sebeplerinden biridir. Bir makine gibi sürekli ve hızlı çalışma temposu işçinin kendi emeğine yabancılaşmasına neden olur. Bir zaman sonra işçi elini kolunu makinanın bir parçası olarak görmeye başlayacaktır. Kendisine değil makinanın işleyişine odaklandığından ürettiği maldan çok fonksiyonelliğine yoğunlaşacaktır. Bu durum hem kendi emeğine hem de ürettiği şeye yabancı kalmasına sebep olur. Artık işçi bütün gün aynı işi yapan bir makinanın dişlilerinden farksız olduğu için üretim süreçlerine de yabancılaşacaktır. Ve tabii son olarak tüm bu yoğun iş temposu içinde çalışıp çevresine karşı da kayıtsız kalacaktır. Aslında bu durum yalnızca bilinç durumuyla alakalı değildir aynı zamanda üretim ilişkilerinin maddi sonucudur. Yani işçi ürettiği ürünü  görmediği için değil, ürünün sermaye ilişkisi içinde bağımsız güç haline geldiği için yabancılaşır. İşçi toplumdan soyutlanmış üretim ilişkilerine hapsedilmiştir.

Kapitalist üretim ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıkan yabancılaşma kavramı istikrarlı sürekliliği sayesinde ideolojiye dönüşür. İdeoloji sadece bir bilinç manipülasyonu ve egemen sınıfın yalanı gibi şeyler değildir. Aynı zamanda toplumun kendisini algılama biçimidir. Tabii ki 1789 sonrası özgürlükçü Cumhuriyet ilkeleri liberal ideolojiyi de biçimlendirmiştir. Mesela hukuk eşit bireyler varsayar, piyasa özgür değişim varsayar. Ancak bu eşitlik üretim alanındaki eşitsizliği gizler. İnsanlar yanlış düşünmez sadece gerçekliğin belirli bir görünüşünü doğru şekilde düşünürler.

Toplumsal ilişkilerde gizlenen sermaye birikimidir. Mesela bir malın fiyatı nesnenin doğal özelliği gibi görünür veya bir malın değeri toplumsal emek ilişkilerini hesaba katmadan metanın içinde varmış gibi algılanır. Toplumsal nesnel yanılsama hem gerçeğin farklı olarak algılanmasına hem de sermaye birikimine dayalı sermaye şiddetinin olağanlaşmasına neden olur. Bu nedenle yanılsama öznel değil psikolojik değil nesnel olarak üretilmiştir. O zaman diyebiliriz ki zaman içinde yanılsama biçim değiştirmiş ve liberalizm ideolojisi haline gelmiştir. İlk önce kapitalist üretim ilişkileriyle başlayan öznenin kendine yabancılaşması sonrasında sermaye birikimi ile nesnel toplumsal form halini almıştır.

Günümüze geldiğimizde kapitalist sermaye birikimi süreci David Harvey’in mülksüzleştirme yoluyla birikim halini alır. Özelleştirmeler, finansallaşma, borçlandırma ve kamusal varlıkların piyasa içine çekilmesi, modern ilkel birikim biçimleri olarak yorumlanır. Böylece şiddet artık yalnızca fiziksel değil, kurumsal ve ekonomik biçimler alır. Kapitalist şiddet fabrika içinde sermaye birikimi süreci içerisinde olmaktan çıkıp hayatın her alanına sirayet etmeye başlamıştır. Marx’ın aşırı üretim krizi sermayenin başka yollardan palazlanmasının yolunu açmıştır.

Richard Sobel’e göre şiddet kapitalizm içinde ortadan kaldırılabilir bir sapma değil aksine kapitalist üretim tarzının tarihsel varolduğu biçimini oluşturan yapısal bir unsurdur. Ve yazar Walter Benjamin’in şiddet teorisine atıfta bulunur. Ona göre kapitalizm hukuk kurucu şiddeti mülkiyet rejiminin kurulmasıdır ve hukuk koruyucu şiddet de devlet, borç rejimleri ve piyasa zorunluklarıdır. Bu çerçevede Sobel, kapitalist düzenin şiddeti istisnai değil, normatif ve yapısal bir unsur haline getirdiğini savunur.

Son olarak diyebiliriz ki kapitalist birikim, tarihsel olarak zor ve mülksüzleştirme üzerine kuruludur. Bu şiddet yalnızca başlangıç dönemine ait değildir aynı zamanda kapitalizmin yeniden üretiminin koşuludur. Modern neoliberal süreçler de bu ilkel birikimin güncel biçimleri olarak anlaşılmalıdır. Benjaminci perspektif, kapitalizmin hukuki ve ekonomik düzeninin şiddeti görünmez kıldığını açığa çıkarır. Dolayısıyla Sobel’e göre kapitalizm, tesadüfen değil yapısal olarak şiddet üretme eğiliminde olan bir sistemdir.

Marksist sendikal / siyasal mücadele -Atilla Özsever- 

Günümüzde işçi mücadelesi yeterince güçlü değil. Bunun temel nedenleri arasında, sendikal ve siyasal mücadelenin birlikteliğinin eksikliği de yatıyor. Bu yazımızda Marx, Engels ve Lenin’den bu birlikteliğin önemine ilişkin özlü görüşleri aktarmaya çalışacağız…

Gerek Türkiye’de, gerekse dünyada, işçi sınıfı mücadelesinin yeterince güçlü olmadığı bir süreç yaşanıyor. Bunun birçok nedeni var. Neoliberalizm adı altında özellikle 1980 sonrası kapitalist sistemin emeğin bireysel ve kolektif haklarına yönelik saldırısı, başlıca faktörler arasında sayılabilir.

Kuşkusuz Sovyetler Birliği’nin çözülmesi, sosyalist sistemin çöküşü de, önemli bir nedendir. İşçi sınıfının yapısındaki değişme, egemen ideolojinin emekçi kitleleri etkilemesi, sendikal hareketin daha uzlaşmacı bir konuma evrilmesi, sendikal bürokrasinin güç kazanması, işçi hareketinin yeterli mücadeleyi vermemesinde önemli faktörler olarak sıralanabilir.

Tabii sendikal ve siyasal mücadelenin birlikteliğinin eksikliği de önemli bir faktördür. Bu yazımızda özellikle Marx, Engels ve Lenin’in görüşleri üzerinden sendika-siyaset ilişkisini yorumlamaya çalışacağız. Bu konuda Marksist ustaların görüşlerinin yer aldığı “Sendikalar Üzerine, Bilim Yayınları, 1975” adlı kaynaktan yararlandık.

‘Direniş merkezi olmalı’

Karl Marx, sendikal ve siyasal mücadelenin birlikteliğini İngiltere’deki Çartist hareketi (1832-1848) örnek vererek ifade eder. İşçi sınıfının ilk siyasal hareketi olan Çartist hareket, öncelikle işçilere oy hakkı verilmesini ve parlamentoda temsil edilmesini savunan 1 milyon 200 bin kişinin imzaladığı bir bildirge ile ortaya çıkmıştı.

Marx, “Felsefenin Sefaleti” adlı eserinde “… sendikaların örgütlenmesi, şimdi Çartist adlı geniş bir siyasi parti oluşturan işçilerin siyasi mücadeleleriyle birlikte gelişmiştir” görüşünü savunur. Sendikaların görevleriyle ilgili olarak da Marx’ın görüşü şöyledir:

“Sendikalar, özgün amaçlarının (günlük ekonomik mücadelenin) yanı sıra artık daha büyük çıkarları olan tam kurtuluş için işçi sınıfının örgütlenme merkezleri olarak bilinçle hareket etmeyi öğrenmelidirler. Bu amaca yönelik her toplumsal ve politik harekete yardımcı olmalıdırlar” (Marx, Engels, Lenin: Sendikalar Üzerine).

Yine Marx, değişik bir ifadeyle, sendikaların günlük ekonomik mücadelenin ötesinde ücretli kölelik sistemini kaldırmaya dönük bir “direniş merkezi” olmaları gerektiğini, bunun için “bir manivela olarak kullanılmadıkları zaman genellikle başarısız“ olduklarını ifade eder.

İşçilerin grev türü eylemleriyle işgünü kısaltmaya dönük hareketlerinin özünde ekonomik olduğunu belirten Marx, 8 saatlik işgünü mücadelesinin ise politik bir hareket olduğunu belirtir.

Üretim araçlarının sahipliği

Friedrich Engels de, salt sendikal bir mücadelenin sınırlılığına değinerek “bütün iş araçlarına – toprak, hammadde, makine – dolayısıyla KENDİ EMEĞİNİN ÜRÜNÜNÜN TÜMÜNE sahip olmadıkça işçi sınıfı için gerçek kurtuluş yoktur” der.

Vladimir İlyiç Ulyanov (Lenin) ise, çeşitli yazılarında sendikal ve siyasal mücadeleyi daha detaylı bir biçimde inceler. Lenin, ünlü eseri “Ne Yapmalı?” da, ekonomik ve politik mücadele ilişkisini yorumlarken “Ekonomik mücadelenin, genel olarak kitleleri politik mücadeleye sürükleyebilecek ‘en geniş uygulama olanağına sahip yol’ olduğu doğru mudur? Tümüyle yanlıştır” diyor.

Lenin, çarlık Rusya’sındaki polis zulmünün, köylülerin kırbaçlanmasının, zorla vergi toplanmasının, öğrencilere ve askerlere yönelik baskıların sadece ekonomik gerekçelerle açıklanmayacağını, dolayısıyla kitleleri politik bir mücadeleye katacak uygulamalar olduğunu söyler.

Ekonomik mücadelenin yetersizliği

Ekonomistlerin “politik ajitasyonu” uzak tuttuğunu belirten Lenin, ekonomik mücadeleyi şöyle tanımlar:

“Ekonomik mücadele, işçilerin iş güçlerini daha elverişli koşullarda satmak, daha iyi yaşam ve çalışma koşulları elde etmek için işverenlere karşı açtıkları toplu mücadeledir. Bu mücadele, zorunlu olarak bir sendika mücadelesidir”.

Lenin, “ekonomik mücadelenin kendisine politik bir nitelik kazandırma”nın sosyalist politikayı sendikal politika düzeyine düşürmek amacını taşıdığını hatırlatarak bunun da “ekonomik reformlar mücadelesinden başka bir anlama gelmediğini” ifade eder. Lenin’e göre ekonomik mücadele kapitalist sistemin sınırları içinde kalır oysa politik mücadelenin amacı sosyalist bir düzen değişikliğidir.

Vladimir İlyiç Lenin, işçi sınıfının her türlü zulme, baskıya, şiddete ve zorbalığa karşı koymak için eğitilmedikçe politik bilince sahip olamayacağını söyler. Lenin, “Ekonomik mücadeleyi kitleleri politik eyleme çekmek için en geniş uygulama olanağına sahip araç olarak görmek, son derece zararlı ve gerici pratik sonuçlar verir” diyerek politik mücadelenin daha geniş kapsamlı olduğunu belirtir.

Sovyet Devrimi’nin lideri, o dönemki adıyla Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin devrimcilerinin görevinin “sendikal politikayı sosyal demokrat mücadeleye dönüştürmek, ekonomik mücadelenin işçiler arasında yarattığı politik bilinç kıvrımlarını işçilerin sosyal demokrat (sosyalist olmayı kastediliyor) politik bilinç düzeyine yükseltmeleri amacıyla kullanmaktır” görüşünü savunur.

Dışarıdan bilinç

Lenin’in ekonomik mücadele konusundaki görüşünü biraz daha detaylandıralım: “Ekonomik mücadele, işçileri sadece hükümetin işçi sınıfına karşı tutumunu kavramaya ‘yöneltir’. Bu nedenle ‘ekonomik mücadelenin kendisine politik bir nitelik kazandırmak’ için ne kadar çalışırsak çalışalım ekonomik mücadelenin çerçevesi içinde kaldıkça ve bu çerçeve de çok dar olduğu için işçilerin politik bilincini yükseltmeyi hiçbir zaman başaramayız”.

Lenin, işçi sınıfına “dışarıdan bilinç götürme” meselesini de şöyle açıklar:  “İşçilere sınıfsal politik bilinç ancak dışarıdan, yani ekonomik mücadelenin dışından, işçilerle işverenler arasındaki ilişkiler alanının dışından getirilebilir. Bu bilginin elde edileceği tek alan, tüm sınıf ve tabakaların devlet ve hükümetle olan ilişkileri alanıdır”.

Sendikalar gerekli ama

Lenin, sendikal mücadelenin gerekliliğini vurguluyor ama politik mücadelenin önemine de dikkati çekiyor. Marksizmin uygulayıcısı şöyle diyor: “Ekonomik mücadele için işçi örgütleri, sendika örgütleri olmalıdır. Her Sosyal Demokrat işçi, bu örgütlere edebildiğince yardım etmeli ve katılmalıdır… Bu örgütler ne kadar geniş olurlarsa onlar üstündeki etkimiz de o kadar geniş olacaktır… Sendika örgütleri, yalnız ekonomik mücadelenin geliştirilmesi ve sağlamlaştırılmasında büyük değer taşımakla kalmazlar aynı zamanda politik ajitasyon ve devrimci örgütlenme için çok önemli bir yardımcı da olabilirler”.

Marksist ustalar, sendikaların ekonomik mücadelesinin yeterli olmadığını, düzen değişikliği ve sosyalist bir sistemi öngören bir siyasal mücadele ile işçi sınıfının başarıya ulaşabileceğini ortaya koyuyorlar.

Sonuç olarak şunu ifade edebiliriz ki; ülkemizdeki geçmiş sendika-siyaset ilişkisi uygulamaları dikkate alındığında ve günümüz koşulları değerlendirildiğinde, kitle örgütü niteliği taşıyan sendikaların siyasi parti misyonunu (görevini) üstlenmeksizin siyasal mücadeleye aktif olarak katılım sağlamaları önem kazanıyor.

Keza son tahlilde işçi sınıfının siyasal mücadelesiyle (partisinin yol göstericiliğiyle) düzen değişikliğini gerçekleştirmek mümkün olabilecektir…

Bu kitabın ilk baskısı, Bilim Yayınları tarafından Ocak 1975’te yayınlanmıştır.
Yiğit siyasetçi aranıyor -Turgay Develi-
Gerekirse tereddüt etmeden Tüpraş'ı (ve benzerlerini) kamulaştırabileceğini açıkça söyleyemeyen hiçbir siyasetçi ya da parti, (hasbelkader seçim kazanabilse dahi) Türkiye'yi bir gıdım ileri taşıyamaz.

Geçen haftaki yazımda, ABD’nin İran'da yaşadığı egemenlik–piyasa geriliminden bahsederken, “dünyanın jandarması” olarak tarif edilen bir gücün, en sert güvenlik kararlarını bile piyasaların ritmine göre tartmak zorunda kalmasının, sistemin devletleri nasıl budadığına bir örnek olarak sunmuştum. Bu hafta ise aynı fotoğrafın bir başka tarafını aydınlatıp konuyu Türk siyasetine bağlamak isterim: Çin, aynı neoliberal dünya içinde var olmasına rağmen uyguladığı devlet kapitalizmi modeli sebebiyle aynı şekilde savrulmuyor; bilakis krizin açtığı gedikleri kendi lehine çevirecek bir hazırlık düzeyine sahip.

Çin’in yaptığı şey, ilk bakışta basit görünüyor ama aslında yıllara yayılmış titiz bir devlet aklının ürünü: Sistemin zayıf yanlarını analiz ederek henüz sistemik bir kriz oluşmadan önce krizin hangi damarları sıkacağını hesaplayıp o damarlara yedek hatlar döşemek. Çin hâlâ dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olmasına ve ithalatının önemli bir kısmı Ortadoğu’dan gelmesine rağmen bu bağımlılık, piyasanın insafına bırakılmış çaresiz bir bağımlılık değil. Yıllardır stratejik petrol stoklarını büyüterek gerektiğinde piyasayı doğrudan kontrol edecek araçlara sahip olmak; tedariki sadece en ucuz yöntem olduğu için piyasanın tercih ettiği gibi deniz yoluna ve Hürmüz'e sıkıştırmamak; doğalgazda Rusya ve Türkmenistan gibi kaynaklardan boru hattıyla gelen, uzun vadeli kontratlara dayanan ve denizdeki şoklara karşı daha dirençli alternatifler oluşturmak; merkezî devlet kapasitesi sayesinde kriz anında “piyasaya rağmen” bazı kararları alabilme imkânını elinde tutmak gibi hamleler, İran savaşının yarattığı kriz ortamından en fazla etkilenmesi beklenen Çin'i durumun "kazananı" haline getirdi.

Krizin ortaya çıkmasıyla yapılan ve hemen etkisini gösteren, rafinerilerden ihracatı kısma, iç piyasada arzı önceleme, fiyat geçişkenliğini sınırlama, gerektiğinde tüketimi idari araçlarla yönetme gibi hamleler, neoliberal öğretinin “aman piyasayı ürkütmeyelim” diyerek kilitlediği birçok ülkede fiilen mümkün değil.

Bir başka ilginç nokta da, elektriğin, Çin'in toplam enerji tüketimindeki payının yaklaşık yüzde 30’lara çıkmış olması. Bu oran, yıllardır çevrecilik hedeflerinden ve enerji dönüşümünden bahseden Avrupa ve ABD'ye göre belirgin biçimde daha yüksek. Çin bu elektrik ihtiyacını, giderek daha fazla güneş ve rüzgârdan üretilen yenilenebilir enerji kaynaklarıyla besliyor; yenilenebilir enerji kapasitesini çok hızlı bir şekilde büyütüyor ve küresel yenilenebilir kurulu gücün önemli bir bölümünün de sahibi. Bütün bunlar bir araya gelince, petrol ve doğalgaz piyasalarında yaşanan fiyat artışları ve arz şoku, Çin’i elbette etkiliyor ama nefessiz bırakmıyor. Bilakis, bu dayanıklılık, Çin ihracatçısına avantaj sağlıyor, dünya enerji maliyetleri yükselirken daha korunaklı kalan bir üretim maliyeti yapısı, rekabet üstünlüğüne dönüşebiliyor.

Burada Çin'in yaptıklarını vurgulamam bir model övgüsünden ziyade yaklaşım farklarının yarattığı ciddi sonuçlara dikkat çekmek, çıplak bir gerçekliği ortaya sermek. Emeğin baskılanması, tek partinin kendi insanına yaptığı zulümler ve benzeri uygulamaların yazının konusu içerisinde olmaması, daha az önem taşıdıklarını göstermez. Burada vurgu yalnızca şudur ki, piyasaya müdahale etmek, kritik sektörleri kontrol altında tutmak, liberal ekonomi öğretilere göre en "verimli" yöntem bu olmasa bile tedarik zincirini çeşitlendirmek, kritik alanlarda devlet kapasitesini diri tutmak, gerektiğinde piyasaya yön verecek araçları elden bırakmamak gibi neoliberal ezberin yıllarca demode diyerek itibarsızlaştırdığı tam da bu başlıklar, kriz anlarında devletin hareket kabiliyetini belirliyor ve görüldüğü üzere stratejik bir avantaj haline geliyor. Neoliberal düzenin devletleri sürüklediği topallık halini konuşurken, birilerinin aynı düzenin açıklarını nasıl kendi lehine kullandığını da görmek zorundayız.

Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı ülkelerde bu mesele, teorik bir tartışma olmanın da çok ötesinde bir önem arz ediyor. Enerji, siyaset için yalnızca vatandaşın ödediği faturalardan ibaret olmamalıdır, zira enerjide dışa bağımlılık aynı zamanda dış finansman mecburiyeti ve cari açık da demektir. Ekonomiye döviz sokma zorunluluğu, neoliberal dünyada aynı zamanda “piyasa güveni” ve dolayısıyla siyasetin manevra alanının daralması anlamına da gelir. İşte tam bu noktada egemenlik dediğimiz şey, nutuklarda büyürken hayatın içinde küçülüyor.

Bu kırılganlığı azaltmanın yolu, enerji başta olmak üzere her alanda dışa bağımlılığı azaltmak ve kriz anında karar alabilecek kamu kapasitesini yeniden inşa etmektir. İktidarın bunu yapamayacağını da, yapmaya niyeti olmadığını da uzun uzun tartışmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Muhalefet için ise tam da burada hem büyük bir fırsat, hem de ciddi bir zaaf var.

CHP’nin yıllardır her programında büyük yer tutan “yeşil dönüşüm” anlatısı, kendine faydası olmayan Batılı yeşil ve sosyal demokrat partilerin ucuz bir kopyası gibi duruyor ve doğal olarak toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulabilmiş değil. Bunun sebebi anlatının, seçmenin gündelik hayatına temas edecek kadar somutlaşmamasıdır. Türkiye’de yeşil dönüşüm, bir çevre duyarlılığı meselesi olmasından daha da fazla enerji bağımsızlığı, hayat pahalılığıyla mücadele, sanayide rekabet gücü, dış açık ve ulusal dayanıklılık meselesidir ve bu şekilde birlikte anlatıldığında siyasetin merkezine oturacaktır, oturtulmalıdır.

Muhalefetin görevi yalnızca ülkenin yanlış yönetildiğini bozuk plak gibi tekrarlamak değil; ülkenin kırılganlığını azaltacak bir siyasal hat kurmak ve iktidarı o hat üzerinden sıkıştırabilmektir. Seçmen, özellikle dar gelirli seçmen, önce kendi hayatının ucuzlayıp ucuzlamayacağının derdinde. Yeşil dönüşüm, Batı'da popüler olduğu için değil, vatandaşın sofrasına, faturasına, işine olumlu yönde dokunabilmek için önerilmeli ve yapılmalıdır. Aksi, siyaseti iktidar tarafından yönetilen günlük magazinsel olaylara tıkar, ülkece her sabah "CHP'li belediye başkanlarının ne kadar arsız ve yolsuz olduğu" haberlerine uyanmaya, bunları tartış(tırıl)maya, devam ederiz. Neyse, defalarca yazdığım şeyleri tekrara gerek yok, konudan sapmayalım.

Siyaset, çoğu zaman büyük kavramlarla değil, doğru yerden kurulan basit bağlarla kazanılır. İki örnekle bağlamak isterim:

Birincisi, üretenin bile niye ürettiğini bilmediği elektrikli araç TOGG. Çin'in petrol bağımlılığını azaltmak için elektriğe yönelmesi yalnızca enerji güvenliği bakımından avantaj yaratmakla kalmadı, bu kapsamda elektrikli araç üreticilerini destekleyerek Avrupa piyasasını allak bullak eden dev firmalar yaratması da ayrı bir ihracat kalemi olarak ülke ekonomisinde yer etti. Bizde ise TOGG'un toplum nezdindeki anlamı vitrine konmuş bir prestij projesi olmaktan öteye geçemedi. Buna rağmen iktidara yakın seçmeni buradan koparmanın yolu bu gerçeği dile getirmek de değildir. Ancak buradan yola çıkacak bir hat, bir dil, bir proje, seçmeni de kendine çekerek petrol bağımlılığını azaltan ve hayatı ucuzlatan bir dönüşümün parçası olmaya, bu yolu muhalefetle birlikte yürümeye ikna edebilir.

Türkiye’nin elektrikli aracı, akaryakıt zamlarına karşı bir “toplumsal kalkan”a dönüştürülmeli; yani geniş kesimlerin erişebileceği bir fiyat düzeyi, yaygın şarj altyapısı, filolarda ve araç stoğunda dönüşüm ve bunun sağlayacağı cari açık ve enflasyon etkisi gibi somut bir planla ortaya konulmalı, bunu yapamayan iktidarın sıkıştırıldığı bir manevraya dönüştürülmelidir. Aksi takdirde, yani kuru kuru önerilen yeşil dönüşüm, seçmenin zihninde “benim hayatıma dokunmuyor” hanesine yazılır, TOGG'a yapılacak her eleştiri de "milli gururumuza dil uzatan muhalefet" sıfatıyla iktidara malzeme olmaktan öteye geçemez. “Yeşil” soyut bir erdem çağrısı olarak değil, somut bir geçim ve ulusal dayanıklılık siyaseti olarak kurulmalıdır zira karşılığı nettir: Daha az benzin, daha az zam baskısı, daha düşük enflasyon, daha güçlü ve bağımsız bir Türkiye.

İkinci örnek ise Tüpraş. Kriz zamanlarında devletin ne kadar “devlet” kalabildiği, en net olarak stratejik sektörlerde gözlemlenebilir. Çin'in kriz anında petrol rafinerileri başta olmak üzere birçok sektörde anında ihracat yasakları getirmesi, bana yeniden üç kuruşa özelleştirilen Tüpraş'ı düşündürdü. Türkiye’nin en önemli rafinerisinin özelleştirilmiş olması sadece bir mülkiyet tercihi değil; kriz anında karar alma kapasitesinin de budanması anlamına geliyor. Mesele yalnızca rafinerinin kime ait olduğu ya da sahibinin laik görünümlü mü olduğu sorusu değil; kriz anlarında kullanılmak üzere devletin elinde hangi kaldıraçlar kaldığı sorusudur. Tüpraş tek bir örnek, ancak kritik altyapısının tamamını özelleştiren Türkiye'nin bir kriz anında bu özel şirketlere ne kadar lafının geçeceği sorusunun yeterince üzerinde durulmadığı kanaatindeyim. Kaldı ki, ne yazık ki bu konuya muhalefetin bakışı da iktidardan pek farklı değil. İmamoğlu'nun görevi başındayken, bu kadar derse rağmen, ülkenin en büyük şehrinin doğalgazını kontrol eden kamuya ait İGDAŞ'ı özelleştirmeye niyetlendiği gerçeğini ne yazık ki değiştirmiyor.

Dolayısıyla, iktidarı özelleştirme yaptı diye eleştirmek nafile, zira Türkiye’nin son kırk yılı, farklı partilerin benzer ekonomi akıllarıyla ülkeyi aynı kırılganlık zemininde tutmasının da hikâyesidir. Bu duruma kriz anlarında daha belirgin olduğu için daha çok yoğunlaşılıyor olsa da, hastalığın yaptığı tahribat "krizsiz" zamanlarda da bünyeye yayılmaya devam ediyor. Muhalefetin iddiası, bu zemini gerçekten değiştirecek bir siyasal irade ortaya koyabilmek olmalı. Planlama kapasitesini yeniden kuran, stratejik alanlarda kamunun yön verici gücünü tarif eden, enerji şoklarının geçim krizine nasıl dönüştüğünü anlatan, tarım ve sanayiyi bu çerçevede birlikte ele alan bir çizgi hem iktidarın zaaflarını görünür kılar, hem de muhalefeti sadece eleştiren değil alternatif kuran bir yere taşır.

Hiç lafı dolandırmadan, açık bir şekilde bitirelim: Gerekirse tereddüt etmeden Tüpraş'ı (ve benzerlerini) kamulaştırabileceğini açıkça söyleyemeyen hiçbir siyasetçi ya da parti, (hasbelkader seçim kazanabilse dahi) Türkiye'yi bir gıdım ileri taşıyamaz. Tüpraş'ı özelleştiren kişi olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, yapıp yapamayacağından bağımsız olarak, seçmeni gerektiğinde bu adımı atabileceğine inandırabildiği için seçim üstüne seçim kazandı. Bunu göremeyen, bilakis sermayedarların kuyruğundan ayrılamayan, ulus devleti ve kapasitesini açık açık savunamayan siyasetçilerin, ne kendilerinin ne de ülkenin zamanının harcamamaları gerektiği ve kendilerine farklı bir "meslek" seçmelerinin herkes için en faydalısı olacağı kanaatindeyim.

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

  AKP’nin Amerikancılık politikasında ince ayar zamanı: Müslüman Kardeşler’in tasfiyesi -Yiğit Günay-  Bir yandan, gözlerden uzak, “detay” s...