Müslümanların büyük sorunu + Devri sabık yaratmak (I+II) -Özdemir İnce / Cumhuriyet-


Müslümanların büyük sorunu 

Müslümanların en büyük sorunu İslamın son din, Hz. Muhammed’in son peygamber, Kuran’ın son kutsal kitap olması inanç ve iddiasından kaynaklanır. Sanki Tanrı İslamdan sonra evren, Dünya ve insanlarla bütün ilişkisini kesmiş gibi. Bir başka sorun da Hz. İbrahim’in bile Müslüman olduğu türünden efsanelerdir. Bir de Kuran’ın üç zamanın (dün, bugün, yarın) bütün bilgilerini içerdiği, kapsadığı inancı. Bilim bu saplantıya ancak safsata der.

Bakara suresinin 22. ayetinde olduğu gibi “firaş” kelimesiyle Allah’ın yeryüzünü tıpkı bir tümsek gibi üzerinde yaşamanın imkânsız olduğu bir alan yapmayıp düz bir satıh şeklinde yaydığı bildirilmektedir. Dolayısıyla bu ayetten yeryüzünün düz olduğu düşüncesi açıkça anlaşılmaktadır.

Oysa dünyanın yuvarlak (küresel) olduğunu öne süren ilk kişi, MÖ 500’lü yıllarda antik Yunan filozofu ve matematikçi Pisagor’dur. Daha sonra Aristoteles gözlemleriyle bu fikri desteklemiş, bilimsel olarak kanıtlayan ilk kişi ise 1519-1522 yılları arasındaki seferiyle Ferdinand Macellan olmuştur. Ancak bu gerçek ve doğrular İslam dünyasında (nedense) hiç iltifat görmemiştir.

Dünya durmadan dönmektedir. Kendi ekseni etrafındaki dönüşünü yaklaşık 24 saatte (1 gün) tamamlar ve bu sayede gece-gündüz oluşur. Aynı zamanda Güneş etrafında saat yönünün tersine, yaklaşık 365 gün 6 saatte bir tur atar. Ekvatorda hızı saatte yaklaşık 1600 km’yi bulsa da sabit hız nedeniyle bu dönüş hissedilmez.

Kuran kitap olarak birinci hamur kâğıda yazılı, maroken ciltli olarak inmemiştir. Kuranıkerim, Hz. Muhammed döneminde dağınık malzemelere (deri, taş, kemik) yazılmış ve ezberlenmiş, kitap haline getirilmesi ise Hz. Ebubekir döneminde, Yemame Savaşı’nda hafızların şehit olması üzerine, Zeyd b. Sabit başkanlığındaki bir heyet tarafından (cemi) gerçekleşmiştir. Bu mushaf, Hz. Osman döneminde çoğaltılarak resmiyet kazanmıştır.

Kuran’ın Enam suresine göre “Karanlığı yarıp tanyerini ağartan odur. Geceyi, dinlenmek için, Güneş’i, Ay’ı (vakitlerinizi) hesaplamak için yaratmıştır. İşte bu, her şeye gâlib gelen ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.” Veee İslam dünyasının çıkmazı... Hiçbir din doğanın işleyişine yön veremez!

Evrenin, dünyanın oluşumu ve hareketleri konusunda, Kuran’ın içerdiği bilgiler bilimsel açıdan geçerli değildir. Haçlı Seferleri ve Rönesans’tan sonra bilimin eriştiği bilgiler üç kutsal kitabın içerdiği bilgileri geçersiz kılmıştır. Ancak İslam dünyası günümüzde bile çağdaşlaşma konusunda çok tembeldir. Bunu Amin Maalouf, Telos Yayınevi’ni yönettiğim sırada ilk baskısını 1997 yılında yayımladığım Arapların Gözünden Haçlı Seferleri adlı o çok önemli kitabın son sayfalarında yazar:

“Haçlı Seferleri dönemi Avrupa açısından hem ekonomik hem de kültürel alanlarda tam bir devrim başlatırken Doğu’da bu kutsal savaşlar ve karşılığındaki ‘cihat’, uzun yüzyıllar sürecek bir gerilemeye ve aydınlık düşmanlığına yol açar. Her taraftan kuşatılan İslam âlemi kendi kabuğuna çekilir. Ürkekleşir, hoşgörüsünü yitirir, savunmaya çekilir, kısırlaşır; gezegen çapındaki evrim sürüp Müslümanlar kendilerini bu gelişmenin iyice dışında kalmış hissettikçe de söz konusu tavırlar kökleşir. Bundan böyle ilerleme, “‘Öteki’ anlamına gelmektedir. Modernizm, ‘öteki’dir. Kendi kültürel ve dinsel kimliğini, Batı’nın simgelediği bu modernizmi yadsıyarak ifade etmek zorunlu muydu? Yoksa tam tersine kimliğini kaybetme riskini göze alıp kararlı bir biçimde izlemelerinin nedeni işte bu çözümsüzlüktür.” (YKY Yayınları, s.242-243)

Ama Doğu’nun bezirgân aklı aradaki mesafeyi kapatmak için bir reçete üretti: “Batı’nın tekniğini, teknolojisini, keşif ürünlerini alalım ama kendi kültürümüze, örf ve âdetlerimize sahip çıkalım.”

Müslümanca düşüncede “şimdi” ve “gelecek” yoktur. İkisi de “geçmiş”in içindedir. Buna selefi düşünce denir. Selefi, bugünkü zayıf ve düşkün durumunu kendine sorup kendisi cevap verir: “Geçmiş”i terk ettiğimiz için böyleyiz, tekrar güçlü olmak için geçmişin kurallarına, yasalarına sarılmak zorundayız. Ama gelecek zaman yoktur fiil çekiminde, geçmiş zaman vardır. İkisi de geçmiş zamanın içindedir. Gerçek de geçmişin içindedir ve gerçek Kuran’ın naslarında, dogmalarında yazılıdır.

Böyle olunca da Kuran’dan başka düşünce kaynağı yoktur. Gâvurla baş etmek için Batı gâvurundan uçak ve füze alınır ama uçak ve füzeyi yapan düşünce ve kültürü benimsemek gâvur olduğu için mekruhtur. Yerli ve milli olmayan ürünü ve teknolojisini satın alacaksın ama o ürünü yaratıp üreten kültür ve uygarlığa asla bulaşamayacaksın.

Avrupa tarzı modernleşme yoluna girmek mi gerekirdi? Kuşkusuz zorunlu bir gereklilikti(r) bu! Kısmen Türkiye dışında ne İran ne de Arap dünyası bu ikilemi çözmeyi başarabildi. Bugün hâlâ zorunlu Batılılaşma evreleriyle yabancı düşmanlığı rengine de bürünen haşin gericilik evrelerinin birbirlerini, çoğunlukla da şiddet yüklü bir zincirlemeyi izler.

Arap-İslam dünyası petrol sayesinde bugünü idare eder. Sonrası düşman başına!

Devri sabık yaratmak (I) 

Önce yazının adındaki üç sözcüğün anlamını yazalım, sonra 1946- 1950 dönemindeki anlamını açalım, daha sonra da günümüze getirip orada irdeleyelim.

Devir: Devir ve dönem, genellikle birbirinin yerine kullanılan, belirli özelliklere sahip, kronolojik olarak tanımlanmış zaman dilimlerini (çağ, periyot) ifade eden eşanlamlı kavramlardır. Tarihsel (taş devri) veya jeolojik (kuvaterner dönemi) süreçleri sınıflandırmak, kronolojik organizasyon sağlamak ve tarihçilik/araştırma amacıyla kullanılan temel zaman bölümleridir.

Sabık: Sabık, Arapça kökenli bir sözcük olup “geçen, önceki, eski” anlamlarına gelir. Genellikle görevinden ayrılmış kişiler veya geçmişteki bir durumu ifade etmek için kullanılan sıfat kökenli bir kelimedir.

Yaratmak: Yaratmak, yoktan var etmek, benzersiz bir şey ortaya koymak, sebep olmak veya şekillendirmek anlamlarına gelir. Genellikle ilahi bir fiil (yoktan var etme) olarak kullanılsa da sanatsal veya teknik bağlamda yeni bir şey meydana getirmek (icat, tasarım) için de kullanılır. Eşanlamlıları: Var etmek, oluşturmak, üretmek, icat etmek, meydana getirmek.

Devri sabık yaratmak, Türkiye siyasi tarihinde yeni gelen yönetimin/iktidarın, kendinden önceki dönemi sorgulaması, hesap sorması vb. anlamında kullanılan ifadedir. Türk siyasetinde genellikle, çok partili döneme geçilmesiyle birlikte 1950 genel seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti’nin kendinden önceki 23 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi dönemine yönelik “Devri sabık yaratmayacağız” açıklaması ile bilinir. Yani Atatürk dönemi de dahil olmak üzere CHP’den 23 yıllık iktidarının hesabı sorulmayacak demek. Bu kavram tarihimizde iki kez kullanıldı.

İKİNCİ MEŞRUTİYET

İkinci Meşrutiyet’in 1908’de ilan edilmesi ile birlikte İttihat ve Terakki fırkası mensupları meşrutiyeti koruma çabası içinde olmuş ve bunun için girişimlerde bulunmuşlardır. Bunlardan birisi de kendinden önceki II. Abdülhamit dönemi ile hesaplaşarak saraya yakınlığı ile bilinen ya da jurnalci olan kişilerin devlet kadrolarından uzaklaştırılması beklentisiydi. Bu beklenti kısa süre içinde gerçekleşmiş ve İttihat ve Terakki’nin uygun görmediği devlet personeli görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Bu durum en alt kademeden üst kademelere kadar her alanda memurlar için uygulanmıştır.

DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ 

Türkiye’de çok partili döneme kadar CHP iktidardaydı ve devletin bütün kurumları ve kademesinde tek parti döneminin izleri bulunuyordu. 1950 genel seçimleri öncesinde Demokrat Parti , “Devri sabık yaratmayacağız” açıklamasında bulunmasına karşın, iktidara gelmesi ile birlikte eski döneme rahmet okutacak partizan bir siyaset izlemiş; “Yeter söz milletindir” sloganı da “Söz partilimizindir”e dönüşmüştür. DP iktidarı döneminde CHP’nin mal varlığı ve Halkevlerinin durumu tartışmaya açılmıştır. Refik Şevket İnce ve yedi DP’li milletvekilinin girişimi ile TBMM’de 8 Ağustos 1951 tarihinde kabul edilen ve 11 Ağustos 1951 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5830 sayılı kanun ile Türkiye genelindeki bütün Halkevleri kapatılarak malları hazineye devredilmiştir.

14 Aralık 1953’te DP’nin girişimi ile “Cumhuriyet Halk Partisi’nin Haksız İktisaplarının İadesi Hakkında Kanun” teklifi Meclis Genel Kurulu’na getirilmiş ve onaylanan kanun 16 Aralık 1953’te yürürlüğe girmiş. Kanun ile CHP teşkilatının kullandığı çok sayıda bina hazineye devredilmiştir.

14 Mayıs 1950’de 14 yaşında ortaokul öğrencisiydim. Mitinglerinde Demokrat Parti’nin flamalarını sallardım. Muhalafet için siyasal bilince sahip olmam kuşkusuz olanaksızdı. Ama Demokrat Parti bir yenilikti. Öte yandan 1946 ve 1950 seçimleri bahçe (avlu) komşumuz CHP milletvekili Hamdi Ongun’la özdeşleşmiş gibiydi. Onun yıkılması bir saplantı idi. Çok güzel bir konağı, bahçesinde iki tavus kuşu ve iki tane de beni sevmeyen kurt köpeği vardı. Kızlarınden biri Celal Bayar’ın oğluyla evliydi. Oğullarından Alp bizimle sokakta futbol oynardı. Çok güzel potinleri vardı. O zamanlar kıskanıp kızdığım Alp Ongun şimdi Mersin’de yaşayan tek eski arkadaşım. Dini siyasette kullanmasına karşın Demokrat Parti’nin laiklikle saplantılı bir sorunu yok gibiydi.

“Devri sabık yaratmamak” denenmemiş bir ütopya idi ama tam tersi oldu. Olması gerekendi zaten. Devri sabık yaratmayan iktidar değişimi olmaz. İktidar değişimleri mutlaka devri sabık yaratmalı ama asla bir intikam operasyonuna dönüşmemek koşuluyla...

Devri sabık yaratmak (II) 

Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı genç Özgür Özel’in, Çatalca’daki açık hava konuşmasında, “coşkun kalabalığa seslenirken” rütbeleri sökülerek TSK’den atılan teğmenler hakkında “Teğmenlere rütbelerini takacağız” dediğini televizyonda duyunca şimdi yazdığım gibi “Aferin aslanım” dedim ve alkışladım. Bu tavra dobra dobra “devri sabık yaratmak” denir. Şu zamanda en çok istediğim ve beklediğim şey! Uluslararası kullanım dilinde buna restorasyon (la restauration) denir ki dilimizde “1. Onarım, onarma, onarıp ilk durumuna getirme; 2. Yeniden tahta çıkarma; 3. Canlandırma, diriltme” anlamlarına gelir. Fransa’da özel anlamı vardır: Napolyon’dan sonra tekrar başlayan krallık yönetimi... Kemalist Cumhuriyetin iktidara gelmesi!...

Bu bilgiçliği bir yana bırakıp Özgür Özel’in ne demek istediğini açıklayalım: CHP iktidara geldiği zaman emsalleri hangi rütbede (yüzbaşı, yarbay, albay...) ise TSK’den sokağa atılan ilgili Kemalist, demokrat ve cumhuriyetçi teğmenlerin omuzlarına o rütbenin simgeleri takılacak, emeklilik süreleri eklenecek ve aradan geçen süre içinde almaları gereken maaş kendilerine toptan ödenecek. Atma kararı verenler hakkında gereken yapılacak (mı?)... Özgür Özel bunu yapabilir mi? TBMM’de çoğunluk (tek başına ya da ortaklarıyla birlikte) CHP’de olursa elbette yapar ve vicdansız bir haksızlığın öcü alınmış olur. Dilerim, bu işlemi ölmeden görürüm. “Karakuşi yönetim” de hak ettiği cevabı almış olur.

Devlet hizmetinde görev yapan, evrak memurundan genel müdürlere ve hatta bakanlara kadar bütün görevlilerin kulaklarına küpe, gözlerine de dağ olur. “Haksız ve yasasız işlemlerin hesabı bir gün mutlaka sorulur. Emekli olsan bile!...” Devlet hizmeti yapanlar bu yasal tehdit karşısında hükümetlerin değil devletin memuru olduklarını unutmazlar: Hükümet fani, devlet ebedidir! Devlet olan devlet mutlaka hesap sorar; ölülerden bile hesap sorar. Utanmaları gerekenler ölmüşse ailesi utanmak zorunda kalır.

Bir “devri sapık” yaratması gereken örnek olarak 11 Aralık 2025 tarihli basından aktarıyorum:

[TBMM’de bütçe görüşmeleri sürerken AKP ve CHP sıraları arasında liyakat tartışması büyüdü. CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın,  iktidarın mülakatsız ve sınavsız işe alımlarını eleştirerek  “Utanmıyor musunuz” diye çıkıştı.

AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin ise “Evet utanmıyoruz, yaptığımız işten gurur duyuyoruz” sözleriyle yanıt verdi.

Gökhan Günaydın, Meclis’te pek çok emekçinin güvencesiz koşullarda çalıştığını ifade ederek iktidarın AKP’li isimlerin yakınlarını kamuya sınavsız şekilde yerleştirdiğini öne sürdü.

AKP’li eski milletvekili Necdet Ünüvar’ın Ankara Üniversitesi rektörlüğüne atanmasını hatırlatan Günaydın, “Onun oğlu mezun olur olmaz Enerji Bakanlığı’na müşavir yapılmış, şimdi Ticaret Bakanlığı’nda genel müdür yardımcısı. Kızı da tıpkı oğlu gibi sınavsız, mülakatsız Meclis’e alınmış” dedi.

Özlem Zengin’in yeğeni Mehmet Arif Dağhan, adli yargı hâkim ve savcı kura töreninde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ile tanıştırılmış, daha sonra Konya hâkimliği görevine atanmıştı.

Binlerce kişinin iş bulamazken iktidara yakın isimlerin yakınlarının kolaylıkla kadro aldığını belirten Günaydın sözlerini şöyle sürdürmüş: “Hiç mi utanmıyorsunuz be kardeşim? Türkiye bunları aşacak, liyakat ve adalet düzeni mutlaka kurulacak.”

Özlem Zengin ise üslup eleştirisi getirerek şunları söylemiş: “Arka arkaya ‘Utanmıyor musunuz’ diye soruyorsunuz, nasıl bir cevap bekliyorsunuz? Evet utanmıyoruz, gurur duyuyoruz yaptığımız işten. Neyinden utanalım? Bu nasıl bir üslup?”]

***

Aşk olsun vallahi! Buna sadece “utanmazlık” sıfatı yetmez. Hırsıza “hırsız”  diyorsun; namussuza “namussuz” diyorsun, adam ya da kadın “İftira atma, ayıptır, günahtır” diyeceğine ya da “Söylediklerini sana aynen iade ediyorum”  diyeceğine, “Bu ne biçim üslup” diye karşı çıkıyor edebiyat eleştirmeni gibi.

Kadın yolsuzluğa, adaletsizliğe, adam kayırmacılığa itiraz etmiyor ama “Utanmıyor musunuz” sorusundaki “utanmak” fiiline itiraz ediyor. “Utanmak” fiilinin karşılığını Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’ünde arayalım: “Onursuz sayılacak ya da gülünç olacak duruma düşmek nedeniyle bundan üzüntü duymak, utanç duyumsamak.”

Bu tanıma göre “utanmayan kişi”ye “utanmaz” denmez mi? “Yüzsüz” denmez mi?

İlkokulda öğrenciyken “Tek Kutsal” Kevser halamın kocası Koca Çizmeli Ormancı  Ahmet Efendi, Karagöz adlı gazeteyi bana okutup dinlerdi. Ben de heceleye heceleye, kekeleye kekeleye okurdum. Yazıyı sonlandıran “Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az” cümlesini okumak çok hoşuma giderdi.

Bundan dolayı da “Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az”“Devri sabık yaratmak”, her yeni hükümetin ilk işi olmalıdır. “Devri sabık yaratmak” demokrasinin tuzu ve biberidir.

Özdemir İnce / Cumhuriyet

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Müslümanların büyük sorunu + Devri sabık yaratmak (I+II) -Özdemir İnce / Cumhuriyet-

Müslümanların büyük sorunu  Müslümanların en büyük sorunu İslamın son din, Hz. Muhammed’in son peygamber, Kuran’ın son kutsal kitap olması i...