soL "Köşebaşı + Gündem" -15 Nisan 2026-

Fabrika ayarlarına dönmek -Burak Gürbüz- 

Ülkeler şirket mantığıyla daha fazla yönetilirken demokrasi kavramı kitleler karşısında işlevsizleşmektedir. Kapitalizmin yegâna düzenleme aracı olan demokratik hak ve özgürlükler artık işlevsiz kalmaktadır. Onun için Schmitt’in otoriter düzeni kapitalizmin kurtarıcısı olacaktır.

Fabrika ayarlarına dönmek terimini ev bilgisayarları çıktıktan sonra sıkça duymaya başladık. Genellikle bilgisayar kilitlendiğinde başvurulan yöntemlerden biridir. Bunun için bilgisayarınızdaki tüm bilgileri siler ve ilk alındığı hale geri döndürürsünüz. Peki, bilgisayardaki “fabrika ayarlarına dönmek” kapitalizmde nasıl mümkün olur? Bugünkü yazımızın konusu bu. 

Kapitalizm bir üretim biçimidir. Diğer bir deyişle kapitalizmin fabrika düzenidir. 1789’da Fransız Devrimi olduğunda emekçiler ve burjuvazi mutlak merkeziyetçi siyasal otoriteden kurtuluyordu fakat emekçiler fabrika düzeninden kurtulamayacaklardı. Cumhuriyet rejimi egemenlik hakkını monarktan alıp halka veriyor, yeni siyaset demokratik ilkeler doğrultusunda özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi evrensel değerlere dayanıyordu. Emekçi kesim için daha fazla özgürlük, eşitlik ve dayanışma elbette olumlu bir gelişmeydi; sermayedar kesim de monarşinin yıkılmasıyla birlikte kendi üretim biçimini daha fazla genişletme fırsatı bulduğundan memnundu. Fakat zaman içinde fabrika içindeki otoriter kapitalist üretim ilişkileri ile fabrika dışındaki siyasal liberalizmin demokratik toplum vaatleri birbirine uymamaya başladı. Hiyerarşik yapıya ve otoritarizme dayalı kapitalist üretim ilişkilerinin vardığı nokta, emek sömürüsüne dayalı bir sermaye birikimi rejimiydi. Bu durum, liberalizmin temel koşullarıyla birlikte düşünüldüğünde bir çelişki yaratıyordu. Bir yandan emek sömürüsüne dayalı üretim süreçleri emekçilerin yoğun tepkisine yol açarken, öte yandan emekçilerin bu tepkileri demokratik yollarla dile getirmelerini sağlayan siyasal mekanizmalar ve grevler üretimin zaman zaman kesilmesine neden oluyor, bu da sermaye birikim sürecini aksatıyordu. Sermayenin çıkarlarının zedelenmesine neden olan demokratik hak ve özgürlüklere dayalı siyasal liberalizm ile otoriter emek sömürüsüne dayalı kapitalist üretim süreçlerinin işleyişi arasında bir paradoks ortaya çıkıyordu. Bu süreç, İkinci Dünya Savaşı öncesinde milliyetçilik ve din aracılığıyla regüle edilmeye çalışıldı. Yani işçiler, otoriter ve yayılmacı milliyetçi rejimlerin etkisi altında ve Katolikliğin itaat üzerine kurulu hiyerarşik düzeni içinde depolitize edilmeye yönlendiriliyordu. 

1870’lerde Fransa’da ortaya çıkan Les Cercles Ouvriers “işçi çevreleri” ve korporatist eğilimler, kolektivizme alternatif olarak yeni bir devlet modelini gündeme getirdi. 1891’de Papa XIII. Leo’nun Rerum Novarum adlı metni, işçileri sermayeye karşı itaate çağırırken, sermayeye de işçilerin pazar ayinlerine katılmalarına izin verme sorumluluğu yüklüyordu. Ancak bu da yeterli olmadı. Vatikan’da Papa XIII. Leo’nun bu çağrıyı yaparken laikliğe de belirli ölçüde uyum göstermesi eleştiri konusu oldu. Sonrasında Papa X. Pius, 1908 yılında Modernizmi kınayan Pascendi Dominici Gregis’i yayımladı. Bu metinde, Katolikliğin daha arkaik ve otoriter bir yorumu savunuldu ve bu yaklaşımın daha sonra faşist ideolojiler ile bazı ekonomik düşünce akımları için dayanak noktası haline geldi. Toplumun fabrika gibi örgütlenmesi gerektiği fikri bu çerçevede önem kazandı. Kapitalist üretim ilişkilerinin siyasal alanı da kapsaması gerektiği, siyasetin emekçilerin lehine olan demokratik ilkeleri değil, tersine otoriter bir zemini esas alması gerektiği savunuldu. Aynı fabrikadaki gibi hiyerarşik ve otoriter bir yönetimin ülke genelinde de geçerli olması gerektiği ileri sürüldü. Böylece hem sermaye birikimi rejiminin sürekliliği sağlanacak hem de sistemi zorlayan toplumsal muhalefet tasfiye edilecekti. 

Bu konuda Alman hukukçu Carl Schmitt, 1932 yılında Alman iş adamlarına yaptığı bir konferansta ülke yönetiminin fabrika gibi işlemesini önerecektir. Asıl olan kapitalist üretim süreçleri olduğuna göre, siyaset bu üretimin sürdürülebilmesini sağlayacak otoriteye sahip olmalıdır. Fabrika ayarlarına dönülmelidir; tüm ülke fabrika ayarlarına dönmelidir. 

Benzer düşünceler daha önce Saint-Simon tarafından da dile getirilmiştir. Saint-Simon’a göre 1789 Devrimi sonrasında Fransız liberallerin iki önemli projesi vardı. Bunlardan ilki, feodal ve dini kurumları yıkarak insanı duygusal yönden sömüren ve verimsiz hale getiren yapıların toplumdaki önceliğini ortadan kaldırmaktı. İkincisi ise eski sistemin yerine geçecek yeni düzenin, aydınlanmacı felsefe ışığında herkesin ortak çıkarlarını koruyan bilge kişiler tarafından yönetilmesiydi. Ancak bu ikinci proje başarıya  ulaşamamıştır. Saint-Simon, 1789 Cumhuriyeti’nin ulus-devlet anlayışını hantal bulur, bunu sosyal sorunlara çözüm üretme kapasitesi açısından yetersiz görür. Ayrıca siyasetin temelinin, herkesin çıkarına yönelik geniş bir üretim ağı üzerine kurulması gerektiğini savunur. Bu nedenle ulus-devlete alternatif olarak üretkenlik temelli, daha etkin bir organizasyon modeli önerir. Bu model, bürokratik ve siyasal bir yapıdan ziyade, üretkenlik esasına dayanan bir şirket modeline benzemektedir. Kısacası, bugünkü şirket kapitalizminin farklı bir versiyonu olarak yorumlanabilir. 

Fabrika, bu yeni toplum modelinde merkezi bir konuma yerleşmiştir. Almanya’da bu yaklaşım, özellikle Nazizm döneminde somut bir karşılık bulmuştur. Carl Schmitt (1888–1985), Weimar Cumhuriyeti döneminde etkili olmuş bir Alman hukukçu ve akademisyendir. Siyasal olarak muhafazakâr bir çizgide yer almış, Zentrum adlı merkez sağ partiye yakın durmuştur. Aynı zamanda Mussolini hayranı bir Katoliktir. 1933’te Nazi Partisi’ne katılmış ve rejimle işbirliğini aktif bir düzeye taşımıştır. Savaştan sonra kısa süre tutuklanmış ancak ceza almamış, buna karşın ölene kadar meslekten men edilmiştir. Buna rağmen düşünceleri, Hayek’ten Friedman’a ve von Mises’e kadar birçok ismi etkilemiştir. 

Schmitt, 23 Kasım 1932’de Düsseldorf’ta Alman işverenlerine hitap ettiği bir konferans verir. Bu dönemde Hitler ve Nazi Partisi Alman siyasetinde giderek güç kazanmakta, bir yıl sonra da Hitler Almanya’nın Şansölyesi olmaktadır. Almanya, 1929 Dünya Buhranı’nın ağır ekonomik sonuçlarını yaşarken toplumsal çalkantılar da artmıştır. Böyle bir ortamda Schmitt’in önerdiği yeni rejim modeli ilgiyle karşılanır. Schmitt’in teorik müdahalesi, liberalizme yöneltilmiş klasik bir muhafazakâr eleştirinin ötesindedir. Ona göre modern demokrasilerde devlet büyüdükçe siyasal olan ortadan kalkmaktadır. Liberal parlamentarizm, sosyal meseleleri müzakere yoluyla çözmeye çalıştığı için hem uzun hem de maliyetli süreçler üretir. Bu durum kamu bütçesi üzerinde yük oluşturur ve karar alma süreçlerini tıkar. Devletin kararları tartışmalara dönüşür, toplumsal uzlaşı çoğu zaman sağlanamaz. Böylece devlet, siyasal birlik üreten bir özne olmaktan çıkar ve yalnızca toplumsal talepleri yöneten bir mekanizmaya indirgenir. Schmitt’e göre siyasal kararın yerini idari yönetim aldığında devlet güçlü değil, işlevsel olarak zayıftır. Bu durum genellikle demokratik refah devleti biçiminde ortaya çıkar. Bu tür devletler sosyal hakları genişletir ve ekonomik çatışmaları düzenler; ancak bu süreçte egemenliklerini kaybederler. Çünkü artık karar veren değil, taleplere cevap veren bir yapıya dönüşürler. Schmitt bu nedenle total devleti ikiye ayırır: niceliksel total devlet ve niteliksel total devlet. Niceliksel total devlet, demokratik ve çoğulcu yapısıyla taleplere bağlı kalan, pasif bir devlettir. Niteliksel total devlet ise merkezi karar alma gücüne sahip, toplumu yönlendiren ve siyasal birliği yeniden tesis eden aktif bir devlettir. Bu modelde siyaset, dost ve düşman ayrımı üzerinden tanımlanır; dolayısıyla siyasetin özü normatif değil, varoluşsaldır. 

Bu yaklaşımda devlet, siyasal alanı yeniden kurmak için toplumu depolitize eder. Toplumsal dönüşüm, siyasetsizleştirme ile birlikte ilerler. Bu çerçevede, düşman olarak görülen kitle siyasetinin sınırlandırılması temel hedeflerden biri haline gelir. Böylece bireysel siyasal katılım azaltılır. Bu, demokrasi karşıtı bir proje olduğu kadar egemenliğin yeniden tesisi girişimi olarak da değerlendirilebilir. Schmitt’e göre sağlıklı bir ekonomi ancak güçlü bir devlet tarafından mümkün kılınabilir. Ekonomik düzen, kendiliğinden işleyen bir mekanizma değil, siyasal kararın ürünüdür. Dolayısıyla ekonomi kendi başına düzen üretmez; düzenin önkoşulu siyasal otoritedir. 

Sonuç olarak, bu düşünce çizgisinin günümüze kadar farklı biçimlerde ulaştığı söylenebilir. Kapitalist üretim ilişkilerinin mantığı yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmayıp toplumsal ve siyasal alanı da şekillendirmektedir. Siyasal liberalizm için emekçinin sosyal hakları çok önem taşımamaktadır. Tersine sermaye için ekstra yük teşkil etmektedir. Ulusal siyasetin fabrika düzenine benzer şekilde hiyerarşik ve otoriter olması küresel rekabet ortamında çok etkili olmaktadır. Bu anlamda fabrika düzeninin toplumun geneline yayıldığı ileri sürülebilir. Böyle bir düzende, sömürüye dayalı, baskıcı ve hiyerarşik yapıların evrensel demokratik ilkelerin önüne geçtiği ve giderek normalleştiği gözlemlenmektedir. Ülkeler şirket mantığıyla daha fazla yönetilirken demokrasi kavramı kitleler karşısında işlevsizleşmektedir. Kapitalizmin yegâna düzenleme aracı olan demokratik hak ve özgürlükler artık işlevsiz kalmaktadır. Onun için Schmitt’in otoriter düzeni kapitalizmin kurtarıcısı olacaktır. Böylece yeniden düzenlemenin mümkün olmadığı bir dünya düzeninde otoritarizm liberalizmin yeni düzeni olacaktır.

/././ 

Macaristan’dan Türkiye’ye, Türkiye’den Macaristan’a uzanan yollar -Fatih Yaşlı- 

Demokratikleşme talepleri ya da tek adam karşıtlığı bütünüyle anlamsız değildir elbette ama bunlar ancak merkezinde ekonominin bulunduğu ve alternatif ekonomi politikalarının gündem haline getirildiği bir stratejiye eklemlendiklerinde işe yarayabilirler.

Türkiye’de ortalama muhalif akıl “liberal”dir. Burada liberal derken kastettiğimiz şey ise doktriner ya da ideolojik bir tutum değil, siyaseti okuma biçimidir. Bu liberal muhalif akıl “sınıf körü” olduğu, yani ekonomi-politik bir perspektiften yoksun bulunduğu için, sosyal olaylara ve meselelere hem bütünlüklü bir şekilde bakamaz hem de bunları maddi nedenleriyle kavrayamaz ve dolayısıyla da anlayamaz, açıklayamaz.

Bunun Macaristan seçimleri vesilesiyle bir kez daha tecrübe ettik; liberal muhalif akıl Macaristan’a baktığında otoritarizm-demokrasi ikiliğinden başka bir şey görmediği için Orban’ın yenilgisini de “demokrasinin zaferi” olarak değerlendirip sevinçlere gark oldu, üstelik bunu olan bitenin Türkiye için de örnek teşkil ettiğini öne sürerek yaptı, Türkiye için –güya- dersler çıkarmaya koyuldu.

Peki Macaristan’da ne oldu? Sahiden de Macarlar demokrasi adına ve demokrasi sevdasıyla sandığa giderek otoriter bir yönetimi tarihin çöplüğüne mi yollamış oldular?  

Görünüm itibariyle böyle oldu evet ama meselenin özü, hakikati sahiden böyle miydi?

Marx’ın “görünenle öz aynı olsaydı bilime gerek kalmazdı” sözünü hatırlayarak ve “ekonomik indirgemecilik” suçlamasını göze alarak söyleyelim: Macaristan seçimlerine de damgasını sınıf olgusu vurdu, esas belirleyici ekonominin içinde bulunduğu durum oldu.

Orban ve partisi Fidesz’in yükselişi dünyadaki diğer muadillerine benzer bir şekilde kapitalizmin 2008’deki büyük kriziyle birlikte başlamıştı. Sağ popülizm/radikal sağ, tüm dünyada bu krizin bir sonucu olarak gerçek bir güç haline geldi; devrimci bir sosyalist siyasetin küresel ölçekteki yokluğu, “küçük adam”ın diliyle konuşmayı iyi bilen ve ona düşman olarak “elitleri” işaret eden sağ popülizmi güçlendirdi ve çeşitli ülkelerde de iş başına getirdi.

Sağ popülizm/radikal sağ muhalefetteyken mevcut düzeni ve onun yarattığı eşitsizliği eleştirir, “düzen karşıtı” bir söylemi benimser, emekçi sınıflara birtakım vaatlerde bulunur; iktidara geldiğindeyse düzenin devamlılığı adına adımlar atar, kapitalist politikaları uygulamaya devam eder, öncelikli olarak sermaye sınıfının çıkarlarını gözetir.

Bunu yaparken emekçi sınıfların ağzına bir parmak bal çalmayı da ihmal etmez; ücretleri görece de olsa yükseltebilir, kamu bütçesinden sosyal harcamalara ayrılan payı az da olsa artırabilir, kamu hizmetlerini ücretsiz ya da daha ucuza sunabilir, bu hizmetlerin kalitesini artırabilir.  

Bu da beraberinde kısmi ve geçici bir sınıfsal uzlaşmayı getirebilir; devlet bir süreliğine farklı sınıfların taleplerini –elbette ki dereceleri farklı olmak kaydıyla- aynı anda karşılayabilir, genişleyici bir hegemonya kurabilir.

Ancak kapitalizmin yapısı gereği bu uzlaşı sürdürülebilir değildir; ekonomi yeterince büyümediğinde, istihdam yeterince artırılamadığında, enflasyon yükseldiğinde, bütçe daha fazla açık vermeye başladığında, dış açık çoğaldığında denge bozulur ve bunun faturası da emekçi sınıflara kesilir.

İşte Orban iktidardaki on altı yılının önemlice bir bölümünde bu geçici sınıf uzlaşmasını devam ettirebilmiş, ancak son birkaç senedir işler tersine dönmeye başlamıştır. Şimdilerde Macaristan ekonomisi ciddi bir durgunluk içerisindedir ve yıllık büyüme sıfıra yakındır. Buna ek olarak bizdekiyle kıyaslanamayacak ölçüde düşük de olsa enflasyonist eğilimler giderek güçlenmektedir. Durgunluk içerisinde enflasyon ise ekonomi için en büyük belalardan biridir.

Ekonomik kriz elbette ki kitleleri kendiliğinden ve anında devrimci, sosyalist vs. yapmaz ama muhalifleştirir, okların iktidara yönelmesine sebep olur ve seçimler de bu hesabın sorulduğu mekanizmalar halini alır. Öte yandan sınıfsal öfke, o öfkeyi politize edecek bir politik aktörün, öncünün yokluğunda, kendisini dolayımlanarak ifade eder. Bu bazen tek adam karşıtlığı olarak kendisini gösterir, bazen demokrasi talebi yükselir, bazen yolsuzluklar eskisinden çok göze batmaya başlar, bazen de tüm bunların toplamı söz konusu olabilir.

İşte Macaristan’da olan da budur: Macar halkı, az önce sözünü ettiğimiz uzlaşı bozulduğu ve ekonomik krizin yükünü sırtladığını anladığı andan itibaren iktidara karşı bir öfke büyütmeye başlamış, cezayı da sandıkta kesip Orban’ı alaşağı etmiştir. Yani mesela burada da bir kez daha “ekmeğin küçülmesi” meselesidir, diğer bütün fenomenler ekmeğin küçülmesinin yansımalarıdır.

Buradaki trajedi ise Orban’ın yerine seçilen Magyar’ın “kurallı ekonomiye dönüş” adı altında ekmeği daha da küçültecek olmasıdır; sağın alternatifinin yine sağ olduğu bir siyasi denklemde bu kaçınılmazdır. Sadece bu da değil, Magyar ülkesinin egemenliğini pervasızca AB elitlerine devredecek, Macaristan AB’nin militarist eğilimlerinin derinleşme sürecinin itirazsız bir parçası olacak ve dünyanın yeni bir paylaşım savaşına doğru gidişine taş döşeyen ülkelerden biri haline gelecektir.  

Peki buradan Türkiye adına çıkarılacak ders nedir?

Kuşkusuz Orban yönetimi ile Erdoğan yönetimi arasında çok ciddi benzerlikler vardır. Her ikisi de kendi rejimini inşa etmeye girişmiş ve hayli mesafe de almıştır, her ikisi de muhafazakârlığın ve milliyetçiliğin diliyle konuşur, her ikisi de siyaseti dost-düşman ikiliği üzerine kurgular, her ikisi de kendi sermayesini, medyasını ve yargısını yaratmıştır. Dolayısıyla Orban’ın yenilgisi Türkiye’ye teşmil edilebilir ve Türkiye’deki bir iktidar değişikliğinin öncüsü ya da örneği olarak görülebilir, bu da gayet doğaldır.

Ancak ortalama muhalif aklın, olanca liberalizmiyle sadece buraya odaklanıp meseleyi otoritarizm-demokrasi karşıtlığı üzerinden kurgulaması ve seçim sonuçlarını “demokrasinin zaferi” olarak görüp kutsaması bir noktadan sonra işe yaramayacaktır. Çünkü az önce anlattığımız üzere bu bakış açısı Orban’ı götüren esas nedeni, yani ekonomiyi denkleme dâhil etmekten ısrarla kaçınmakta, sınıf körü analizlerine devam etmektedir. Bu da Türkiye’deki iktidar değişiminin esas kaldıracı olacak şeyi, yani içerisinden geçilen ekonomik krizi merkeze alacak bir siyasi stratejinin gündeme gelmesini engellemektedir.

Burada kastedilen parti elbette ki CHP’dir. CHP, bir erken seçimi tetikleyebileceğini düşünerek “ara seçim” tartışmasını Türkiye’nin gündemine sokmuştur ve kendi durduğu yerden iyi de bir iş yapmıştır. İktidarın “seçimsizleştirme” siyasetinin karşısına mutlaka seçimi çağıran, erken seçimin bir zorunluluk olduğunu söyleyen, etkili bir stratejiyle çıkılması gerekmektedir.

Ancak Türkiye erken seçime “demokratikleşme” söylemiyle götürülemez; çünkü halkın böyle bir gündemi yoktur ve iktidarın zorlanabileceği yer de burası değildir. Demokratikleşme talepleri ya da tek adam karşıtlığı bütünüyle anlamsız değildir elbette ama bunlar ancak merkezinde ekonominin bulunduğu ve alternatif ekonomi politikalarının gündem haline getirildiği bir stratejiye eklemlendiklerinde işe yarayabilirler.

İktidar bugün sadece ve sadece enflasyon oranı üzerinden, başta gençlerinki işsizlik üzerinden, hayat pahalılığı üzerinden, gelir dağılımı adaletsizliği üzerinden, vergi  sistemi adaletsizliği üzerinden, geleceksizlik üzerinden, yolsuzluk üzerinden sıkıştırılabilir, seçimsizleştirme siyasetinin karşısına ancak böyle bir siyasetle çıkılabilir.

Bugün iktidar İran savaşı etrafındaki gelişmelerin de beslediği güvenlik kaygısına oynamakta, “dünya yanarken ne seçimi” demektedir. O esnada da Türkiye’yi uluslararası sermaye açısından düşük ücretlerle, grevsiz-sendikasız çalışma yaşamıyla, maden arama imtiyazlarıyla, sıcak paraya verilen yüksek faizlerle, enerji nakil hatları projeleriyle bir üs haline getirmeye çalışmaktadır. Adana’daki çokuluslu NATO kolordusu projesiyle İstanbul’daki Uluslararası Görev Gücü Deniz Unsuru komutanlığı ise emperyalizme açıktan verilen hediyelerdir. Bunların hepsi, iktidarın ikbal ve beka arayışları ile doğrudan ilgilidir ve toplumun bir bölümünde de ciddi karşılığı vardır.

Dolayısıyla iktidarın iç ve dış politikayı bütünüyle endekslediği ve seçimsizleştirme üzerine kurulu ikbal/beka arayışını kısa devreye uğratmak öyle ya da böyle sınıfsal bir pozisyon almakla, emekçi kitlelerin taleplerinin siyasi arenada yükseltilmesiyle ve hepsinden önemlisi bu kitlelerin bizzat siyasi denklemin bir parçası haline getirilmesiyle mümkün olabilecektir. Bunlar yapılmadan gidilecek seçimlerde Macaristan’da yaşananların birebir burada da tekrarlanacağını düşünmek ise ziyadesiyle hayalcilik ve iyimserlik anlamına gelmektedir.

/././

Muhafız devletin hibrit rejimi -Turgay Develi- 

Sandığın verdiği mesajı gecikmeli olarak fark etmek yetmez, asıl önemli olan halkın açtığı yolu düzenle pazarlık ederek karartmamaktır. Çünkü bu ülke, ve hatta dünya, artık oyalama değil, yön değişikliği bekliyor.

31 Mart yerel seçimleri, yalnızca bir belediye seçimi değildi. O gün sandıktan çıkan sonuç, Türkiye’de geniş halk kesimlerinin iktidara biriken öfkesinin açık ifadesiydi. İşçi, işsiz, emekli, memur, küçük esnaf, gençler ve geleceği çalınmış milyonlar, sadece oy kullanmadı; aynı zamanda “artık yeter” dedi ve AKP'yi sandığa gömdü. CHP'nin çiçeği burnunda yönetimi, o gün Türkiye haritasının kırmızıya boyanmasını kendi kara kaş ve gözlerinin hatırına olarak yorumlama eğilimi gösterse de gerçek, AKP’nin yıllardır sürdürdüğü siyasi ve ekonomik düzenin toplum nezdinde yaşadığı ağır meşruiyet kaybının yerel seçimleri fırsat bilerek ayyuka çıkmasıydı (iktidar seçmeninin mesaj vermek için yerel seçimleri seçiyor olması artık bilinen bir mefhum olsa gerek). 

Fakat muhalefet, özellikle de ana muhalefet, bu tarihsel momenti doğru okuyamadı. Yerel seçimlerin hemen ardından yapılması gereken şey, halkın ortaya koyduğu iradeyi genel siyasete taşımak, iktidarı erken seçim baskısı altında bırakmak, meydanları ve toplumsal muhalefeti büyütmekti. Bunun yerine “erken seçim istemeyeceğiz” çizgisine savrulundu. İktidarla müzakere, normalleşme, yumuşama gibi beklentiler öne çıktı. Oysa Türkiye gibi ağır bir ekonomik ve siyasal kriz içindeki bir ülkede, halkın açlık, borç ve güvencesizlik içinde verdiği mesajı yumuşama siyasetiyle karşılamak, en hafif tabirle, sandığın söylediğini eksik anlamaktı. Bu konuda Özgür Özel ve parti yönetimini, yerel seçimlerden yalnızca birkaç gün sonra, 14 Nisan 2024 tarihli ‘Hemen Seçim’ ve 18 Ocak 2025 tarihli ‘Özgür Özel neden başarısız ve ne yapılmalı?’ başlıklı yazılarımda açıkça uyarmıştım. O yazılarda, erken seçim için mücadele edilmesi gerektiğini, müzakere ve yumuşama siyasetinin ise tünelin ucundaki ışığı karartacağını söylemiştim. Gerçekten de, 1 Nisan sabahı ülkeye hakim olan enerji ve umut havası bugün çok uzak bir geçmişe ait gibi görünüyor...

Bugün gelinen noktada yaşanan tablo, o yanlış tercihin doğal bir sonucudur. Aradan iki yıl geçtikten sonra şimdi aynı siyasi çizginin “hiç olmazsa ara seçim” arayışına yönelmesi, aslında kaçırılan fırsatın gecikmiş kabulünden başka bir şey değildir. Siyaset bazen insana en sert dersi zamanla verir, dün elinin tersiyle ittiğin toplumsal enerjiye bugün dönüp yeniden ihtiyaç duyarsın. Şimdi yaşanan tam olarak budur.

Burada mesele yalnızca yapılan taktik hata da değil; daha derinde, daha yapısal bir sorun var: Genelde düzenin muhalefeti özelde CHP yönetimi (ya da büyük bir bölümü), ne Türkiye’nin içinden geçtiği rejim krizini doğru kavrayabiliyor, ne de bu krizden çıkış için gerekli siyasal hattı kurabilecek kapasiteye sahip gibi görünüyor. Bu bağlamda, düzeni kökten değiştirmek isteyenleri bir tarafa bırakarak devam edecek olursak, Özgür Özel ile parti yönetimine önerim, diğer her şeyi bir kenara koyup, iki konudaki kafa karışıklıklarını ve zihinsel dağınıklıklarını gidermek için destek almaları: Birincisi Cumhuriyeti kuran partinin ve kurucusunun neyi niye yaptığından yola çıkılarak, partinin bugünkü tarihsel işlevi nedir, ne olmalıdır? İkincisi ve ülkenin içinde bulunduğu çözülme halinin anlaşılabilmesi için daha önemlisi, devlet nedir, kimin için işler, ekonomi politikası kimin çıkarına göre şekillenir ya da şekillenmelidir?

Okuyucuyu bıktıracak sıklıkta yazdığım üzere, Erdoğan dönemini anlamak ve rejimiyle mücadele etmek için sadece Erdoğan’a bakmak yetmez. Onu mümkün kılan sınıfsal zemini, rejim biçimini ve devlet aklını da görmek gerekir. Çünkü Türkiye’de ve tarihsel olarak bu coğrafyada uzun zamandır işleyen bir muhafız devlet refleksi; yani devleti toplumun üstünde gören, yurttaşı denetlenecek bir unsur sayan, hak ve özgürlükleri de her fırsatta “devletin bekası” gerekçesiyle sınırlamaya hazır bir çekirdek akıl var. 

Muhafız devlet kavramı Türkiye'ye özel bir şey de değil; Mısır’da ordunun “devletin garantörü” rolü, Pakistan’da askerî vesayetle sivil siyasetin sürekli sınırlandırılması, Myanmar’da anayasaya gömülü askerî ağırlık, İran’da seçimi filtreleyen mekanizmalar, Tayland’da seçilmiş siyasetin üzerinde dolaşan vesayet, 'demokrasinin beşiği' ABD'de dahi akan suları durduran 'ulusal güvenlik' freni… İsimler değişiyor, kılık değişiyor; ama ana fikir aynı: Halkın seçtiği iktidar, devletin “asıl sahipleri” sayılan çekirdek yapılarla çevreleniyor. Bahanenin adı bazen “istikrar”, bazen “düzen”, bazen “güvenlik”. Buna 'uyum' gösteren muhalefet yaşıyor, göstermeyen ise baskı, zor veya yasadışılık gibi sebeplerle tasfiyeye uğratılıyor.

Erdoğan, kendi düzenini tam da bu muhafız devlet refleksi ile milli irade temelli görünen, seçime dayalı hibrit bir paravanı birleştirerek kurdu. Türkiye’de bugün oluşturulan yapı, bir yandan sandığı tümüyle ortadan kaldırmıyor, öte yandan ise sandığın gerçek anlamını budayarak işlevsiz hale getiriyor. Seçim var ama koşullar eşit değil; muhalefet var ama siyaset alanı ciddi olarak daraltılmış durumda; hukuk var ama keyfiliğin gölgesi altında; basın var ama büyük ölçüde baskı ve tekelleşme kıskacında. İşte bu yüzden Türkiye’de yaşadığımız şey, yalnızca otoriterleşme değil; muhafız devlet aklının gölgesinde işleyen, seçimli ama eşitsiz, hukuki gibi görünen ama fiilen denetimsiz bir hibrit düzendir.

Bu düzenin ayakta kalmasını sağlayan ise yalnızca zor değil, aynı zamanda dildir. Türkiye’de ise muhafız devletin en büyük yeteneği, dil üretmektir. Çünkü dil, sadece laf değil; meşruiyetin fabrikası olarak işlev görüyor: Her dönemin korkusunu buluyor ya da üretiyor, o korkunun adına bir etiket yapıştırıyor ve toplumu geri çekilmeye zorlayan bir devlet dili oluşturuyor. Yıllardır aynı yöntem işletilir. Her dönemde yeni bir tehdit başlığı bulunur ve halka şimdi bir şeylerin (demokrasi, alım gücü, eşitlik, insani bir yaşam) 'sırası olmadığı' söylenir. 

12 Eylül döneminde “anarşi” dendi; siyaset budandı, sendikalar dağıtıldı, grev hakkı ezildi, toplum örgütsüz bırakıldı. 90’larda “bölünme” söylemi öne çıkarıldı; eşit yurttaşlık, hak ve özgürlük talepleri güvenlik parantezine alındı. 28 Şubat sürecinde “laiklik elden gidiyor” denilerek laiklik, toplumu özgürleştiren bir ilke olmaktan çıkarılıp siyasete ayar veren bir araca dönüştürüldü. 2000’lerde “milli irade” söylemi önce vesayetle mücadele iddiasıyla kullanıldı, sonra eleştiriyi gayrimeşru göstermenin kalkanı haline getirildi. “Terör” kavramı, farklı dönemlerde muhalefeti, protestoyu ve örgütlü toplumsal itirazı aynı torbaya doldurmanın kolaycı bahanesi oldu. “Beka” dendiğinde ekonomi konuşulmasın, yoksulluk görünmesin, yolsuzluk tartışılmasın, gençlerin gelecek kaygısı geri plana itilsin istendi. Son yıllarda “dezenformasyon” ise yeni zamanların makyajlı sansürü olarak devreye sokuldu; doğruyu kimin belirlediği belirsiz bırakılırken toplumun üzerine ağır bir otosansür baskısı bindirildi. 

Yanlış anlaşılmasın, bu gerekçelerin çoğunun az ya da çok haklılık payı vardır. Vurguladığım gerekçenin, korkunun içeriği değil, kullanımı ve amacıdır. Kavramlar değişiyor ama amaç değişmiyor: Yurttaşın itiraz alanını daraltmak, hak aramayı şüpheli hale getirmek, emeğin örgütlü gücünü bastırmak. Bütün bunlar ise demokrasi görünümlü bir düzenin arkasına saklanarak birkaç senede bir milletin önüne gelen sandığa yaslanıyor, meşrulaştırılıyor.

Dahası, rejim hibrit bir karakter taşıdığı için, yani seçimli görünümü korurken otoriter yöntemleri de aynı anda kullandığı için, buna karşı mücadele eden muhalefetin de tek bir siyasal araca yaslanması yetmiyor ve yetmeyecektir. Zira ortada tam işleyen bir demokrasi olmadığı için yalnızca seçim kampanyalarına, parlamento zeminine ya da rutin siyasi faaliyetlere bel bağlamak sonuç üretmiyor. Ama ortada açık, çıplak bir diktatörlük de olmadığı için o koşullara uygun sert bir direniş hattı kurarak ilerlemek de mümkün olmuyor (bilakis, 'anarşi' travmalarını tetikleyerek 'sandık'ta ters tepme argümanıyla eleştiriliyor). 

Tam da bu nedenle hibrit bir düzende mücadele, birbiriyle uyumlu farklı araçların aynı anda ve doğru bir siyasal akılla kullanılmasını gerektirir. CHP’nin toplantı, miting ve konser arasında gidip gelen, bir süre sonra sönümlenen çıkışları; karışık mesajlar verip ardından geri çekilen boykot çağrıları ve benzerleri; kısacası sonuca ulaşmayan dağınık hamleleri, biraz da bu gerçeğin yeterince kavranamamasından kaynaklanıyor. Sorun yalnızca irade eksikliği değil, hibrit bir rejime karşı nasıl bir birleşik mücadele hattı kurulacağı konusunda yaşanan strateji bulanıklığıdır, keskin nişancı gereken yerde makineli tüfek kullanmaya çalışmanın anlamsızlığını yaşamaktır.

Ekmeği ve emeği küçültürken korkuyu büyüten düzen, bu korkuya dayanarak sandıkta iradesini meşrulaştırıyor, bu meşruiyetle demokrasiyi daha da zayıflatıp sosyal devleti daha kolay budayabiliyor. Zira neoliberal düzenin en sevdiği toplum tipi bellidir: örgütsüz, borçlu, yalnız, güvencesiz ve korkutulmuş insan, pardon, tüketici. Sendikasız işçi, suskun memur, kaderine razı emekli, yarınından emin olmayan genç… Bu tablo tesadüf değildir. Tam tersine, piyasacı düzenin siyasal tamamlayıcısıdır. O nedenle Türkiye’de güvenlik, beka ya da istikrar diye paketlenen pek çok tartışmanın altında, çoğu zaman emekçi sınıfların itirazını bastırma ihtiyacı yatar. Kriz anlarında milli güvenlik gerekçesiyle yapılan ilk işin her zaman grev ertelemek olması tabii ki tesadüf değildir... 

Tam da bu yüzden mesele sadece Erdoğan’ın kişisel tarzı değildir. Erdoğan, uzun yıllardır sermayenin ihtiyaçlarıyla devletin denetim refleksini birleştiren bir siyasal model kurdu. Bu model, halkı seçimden seçime hatırlayan ama hayatın gerçek ihtiyaçlarında piyasayı merkeze alan bir düzendir. Muhalefetin önemli bir kısmı ise bunu doğru okuyup, doğru bir şekilde mücadele edip esaslı bir alternatif üretmek yerine, aynı ekonomik çerçeve içinde daha makul, daha yumuşak, daha batı uyumlu bir yönetim vaat etmekle yetindi. Hayatını düzene sokacak köklü bir yön değişikliği bekleyen seçmen ise beklemeye devam ediyor...

Çözümün muhalif siyaset ayağı, kurucu tarihine sık sık atıf yapan CHP'nin, o tarihin asli anlamını günümüze tercüme edebilmesinden geçer. Cumhuriyeti kurmak, yalnızca geçmişte kalmış büyük bir başarı değildir; bugün de halk egemenliğini, kamuculuğu, laikliği, planlamayı, üretimi ve sosyal adaleti yeniden savunabilme cesaretidir. Eğer CHP bu tarihsel mirası gerçekten sahiplenmek istiyorsa, bunu birkaç nutukla değil, düzen partilerinden ayrışan akılcı, stratejik ve somut bir sınıf siyasetiyle göstermek zorundadır.

Bu da ancak alım gücünü merkeze alan bir ekonomik programla, özelleştirmeciliğe değil kamusal hizmete yaslanan bir anlayışla, borç ve rant düzenine değil üretim ve bölüşüm adaletine dayanan bir çizgiyle, korkuya değil örgütlü halk gücüne yaslanan bir siyasetle mümkündür. Aksi halde erken seçim çağrısı da, ara seçim arayışı da, muhalefet turları da tek başına anlam taşımaz. Zira seçmen A ya da B partisini değil hayatının değişmesini istiyor.

Mesele, bu ülkenin açlığa, borca, güvencesizliğe ve korku siyasetine mahkûm edilip edilmeyeceği meselesidir. 31 Mart'ta seçmen mesajı verdi, iradesini gösterdi. Şimdi gerekli olan şey, o iradeyi yeniden hatırlamak ve onu yarım ağızla değil, açık bir siyasal cesaretle sahiplenmektir. Muhalefet için gerçek sınav budur: Sandığın verdiği mesajı gecikmeli olarak fark etmek yetmez, asıl önemli olan halkın açtığı yolu düzenle pazarlık ederek karartmamaktır. Çünkü bu ülke, ve hatta dünya, artık oyalama değil, yön değişikliği bekliyor.

/././

En kolayı İsrail’deki İsrail’i yenmek -Engin Solakoğlu- 

İngiltere’de yurtsever İngilizler, Fransa’da yurtsever Fransızlar canla başla yürütüyorlar ülkelerindeki İsrail’le mücadelelerini. Bize düşen de, önce, Türkiye’deki İsrail’i, ABD’yi, NATO’yu ve Epstein çetesini ortadan kaldırmak ve sermaye kardeşliğini yıkmaktır.

İslamabad’da bir araya gelen ABD ve İran heyetleri 21 saat görüştüler. Sonra evlerine döndüler. ABD’nin uzaylıların şeytani varlıklar olduğunu düşünen bir birey ile iki sahtekâr  ve siyonist emlakçı/müteahhitten oluşan üstün yetenekli müzakere kadrosu nasıl oldu da İran’a boyun eğdiremedi, hayret!

Hafta başında ilan edilen ateşkesin savaşa verilen kısa bir arayla sınırlı kalması da mümkün, görüşmelerin yeniden başlaması da. Bu arada savaşa ara verildiğini söylemek de eksik. Zaten müzakerelerin kalıcı bir sonuca ulaşmasının önündeki en büyük engel de bu. İsrail Lübnan’a yönelik saldırılarına hiç ara vermedi bu sürede. Yalnızca ateşkesin ilk gününde saldırdığı vahşilikte saldırmadı ama öldürmeye devam etti. Gazze’de çoluk çocuk demeden 80 bin kişiyi katleden İsrail, Lübnan’da daha şimdiden iki binden fazla insanın canına kıydı.

Kırk gün süren savaş ve ilan edilen geçici ateşkesin ortaya koyduğu gerçeklerden biri de İsrail’in sonsuz bir muafiyetten yararlanmaya devam ettiği. Birleşmiş Milletler'e üye devletler için geçerli sayılan hiçbir kural İsrail’i bağlamıyor. Hastane bombalamak da, doktor öldürmek de, cankurtaran araçları vurmak da serbest İsrail için.

Bu konu gündeme geldiğinde 10 milyonluk bir ülke nasıl oluyor da bu derece geniş bir özgürlük alanını geri kalan dünyaya dayatabiliyor diye soran çok oluyor. Soru yanlış olunca, yanıtlar da havada kalıyor. Üstelik o yanlış yanıtlardan büyük bir zekâ ve yenilmezlik sonucu da çıkartılıyor.

Oysa İsrail’in gücü, aklı, fikri İsrail’den kaynaklanmıyor. İsrail, dünyaya hâkim olan hastalıklı sermaye düzeninin somut bir yansıması. Bu hafta yitirdiğimiz devrimci aydın Yalçın Küçük bunu veciz bir sözle ifade etmişti “Türkiye’deki İsrail, İsrail’dekinden daha güçlü” diyerek. Türkiye için geçerli olan neredeyse bütün dünya için geçerli. İsrail’in gücü ABD’den aldığı ve kendi geliştirdiği silahlardan, casusluk teknolojisinden kaynaklanmıyor. İsrail’in New York’taki, Washington’daki, Londra, Paris ve Berlin’deki gücü asıl belirleyici oluyor. Bu sanıldığı ve yoksullara satıldığı gibi bir dine mensubiyetle değil sermaye düzeninin doğasıyla bağlantılı.

O düzenin bir adı da Epstein çetesi. Epstein çetesi canı sıkılıp sapkınlıklarına sapıklık ekleyen bir grup değil, bir sömürü organizasyonu. Etnik veya dinsel bir gruba aidiyeti değil, sömürü düzeninin parçası olmayı temel alıyor. Bu yüzden çetede Birleşik Arap Emirlikleri’nin ve Suudi Arabistan’ın yöneticileri de var, Türkiye’den otel ve gazete patronları da, anlı şanlı akademisyenler Norveç Prensesi ve Birleşik Krallık Prensi de. Üyeliğin temel şartı emek ve halk düşmanı olmak.

Monşerlikten olacak, ben Fransa’yı yakından izlemeye çalışıyorum. İsrail’in Paris’teki gücüne dair örnekleri daha önce de yazmıştım. Geçtiğimiz haftalarda bunlara bir yenisi eklendi.

Fransa’da İsrail vatandaşlığı da taşıyarak siyaset yapmak, milletvekili, bakan olmak, askere gidip Filistinli çocukları öldürüp geri dönmek normal karşılanıyor. Ancak ikinci vatandaşlığınız ya da kökeniniz Kuzey Afrika ülkelerinden birinden ise çarşı karışıyor. Yazılı olmayan bir kural bu. Bir de Filistin kökenli ve Filistin davasının yanındaysanız Fransa’daki İsrail’in gücünü hep birlikte gösteriyorlar size.

Rima Hassan Filistin kökenli genç, 34 yaşında bir Fransız siyasetçi. Halep’te bir Filistinli mülteci kampında doğmuş. Ailesiyle 9 yaşında Fransa’ya göç etmiş. 18 yaşına kadar vatansız mülteci statüsünde yaşadıktan sonra nihayet Fransa vatandaşı olmuş. Sorbonne Hukuk’ta yüksek lisans yapmış. Tezinin konusu İsrail ve Irkçı Güney Afrika yönetimlerinin hukuk düzenlerinin karşılaştırılması.

Göçmenler konusunda çalışmalar yürüten Rima Hassan 2023’te siyasete de atılmış. Mélenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa Partisi’nden Avrupa Parlamentosu’na seçilmiş. 

Rima Hassan Filistin davası konusunda aralıksız savaşan bir kadın. Konusunu biliyor ve etkili konuşuyor. Tartışma programlarında Fransa’daki İsrail’in beslemelerini duvardan duvara çarpıyor. Lübnan’ı işgale kalkan Merkava tanklarını tenekeye çeviren Hizbullah’ın yaptığının bir benzerini, Paris’te, yasaklanmadığı zamanlarda Berlin’de veya Londra’da  konuşarak yapıyor. O yüzden de Epstein çetesinin hedefi. Mossad tarafından edinilen kişisel bilgileri sosyal medyada paylaşılıyor, tecavüz ve öldürülmekle tehdit ediliyor. Medeni Fransa devleti de bu saldırı ve tehditleri “ifade özgürlüğü” kılıfına sokup seyrediyor.

Yalnız Rima Hassan’ın Filistin kökenli, bilgili, zeki, esmer ve solcu olmasının dışında büyük bir suçu daha var. Geri adım atmıyor. Hassan’ı bir türlü susturamayan Fransa’daki İsrail ya da Epstein çetesinin Fransızca konuşan kanadı geçtiğimiz haftalarda bir denemeye daha imza attı. Bakın bu kısım bize bayağı tanıdık gelecek.

Rima Hassan paylaştığı bir sosyal medya mesajı gerekçe gösterilerek karakola ifadeye çağrıldı. Mesajda, 1972 yılında Japon Kızıl Ordusu’nun Ben Gurion havalimanına gerçekleştirdiği bir saldırıyı hatırlatmış, bunun Filistin halkının uğradığı zulme bir yanıt olduğunu ifade etmişti.

Rima Hassan ifade vermek üzere gittiği karakolda terörizmi övme suçuyla gözaltına alındı. Bu skandalın birinci ayağıydı zira bir Avrupa Parlamentosu (AP) üyesinin gözaltına alınabilmesi için dokunulmazlığının kaldırılmış olması gerekiyordu. Oysa AP böyle bir karar almamıştı.

Skandalın ikinci ayağı gözaltı işleminin, alınan ifadenin, tutanakların neredeyse eşzamanlı olarak basına sızdırılmasıydı. İsrail ve aşırı sağcılara verdiği destek artık bilinen BFM haber kanalı, gelişmeleri saniye sektirmeden yayınlamaya başladı.

Skandalın üçüncü ayağı, Rima Hassan’ın karakolda gözaltına alındığı sırada çantasında uyuşturucu bulunduğu bilgisi, daha doğrusu iftirasıydı. BFM bunu da kocaman manşetlerle yayınladı ve Fransa’daki İsrail’in medyadaki bir dizi temsilcisine saatler boyunca ballandıra ballandıra yorumlattı.

Skandalın dördüncü ayağı, karakoldan basına bilgi ve yalan aktaran kişinin kim olduğu belirlenmesiyle ortaya çıktı. Bu haltı yiyen bizzat Adalet Bakanlığı sözcüsüydü. Sacha Straub-Kahn, Sarkozy döneminde Adalet Bakanlığına yerleştirilmiş bir İsrail aparatı olarak “görevini” yapmıştı.

Bu arada Hassan, gözaltına alındığı günün akşamında serbest bırakıldı. Zira dokunulmazlık nedeniyle işlem hukuksuzdu ve isnat edilen suç işlenmiş olsa dahi tutuklamaya konu olması mümkün değildi. Esasen asıl amaç, uyuşturucu yalanının sermayenin sadık borazanı BFM kanalıyla yayılmasını sağlamaktı. “Üstün” İsrail zekâsı, en ucuz Amerikan filmlerine layık bir numara planlamıştı.

Rima Hassan ve avukatlarının derhal başvurduğu mahkemede uyuşturucu isnadının tümüyle uydurma olduğu ortaya çıktı. Ancak 72 saat boyunca bu iftira üzerinden yayın yapan BFM de, üç paralık yorumcuları da özür dilemediler. Muhtemelen bu infaz girişimi için Epstein çetesinin kripto hesaplarına yatırdığı paraları yemekle meşguldüler.

Bu arada zamanında Fransa’da yaşayan liberal solcu bir Türk akademisyenin “Öyle şey olmaz Engin Bey, Fransa’da kurumlar var” diye bana çıkıştığı ülkenin RTÜK muadili kurumu ARCOM’un BFM hakkında hiçbir işlem yapmadığını da ekleyelim. Mesele İsrail olunca Fransa’da da, İngiltere’de kurumlar filan yok ama liberallerin iflah olmaz Avrupa kuruntularının bulunduğu bir gerçek.

Ben bu satırları yazarken ülke gündemi İsrail ile Türkiye arasındaki söz düellosuna kilitlenmiş, AKP yöneticileri ve muhalif siyasetçiler reislerini savunmaya girişmişti. Aklı başında herkesin görebileceği gibi, bu ağız dalaşı üçüncü sınıf bir müsamereden başka bir şey değil.

Evet, İsrail bir tehdit. Üstelik bütün dünya halkları için bir tehdit. Çünkü sermaye egemenliğinin hüküm sürdüğü her ülkede Epstein çetesinin en acımasız uzantısını teşkil ediyor. 

İsrail’le mücadele etmek hem insani bir görev hem de zorunluluk. Boş beleş laflara, Kudüs’ün fethi masallarına, kurgusal savaş senaryolarına  karnımız tok. Kapatırsın Ceyhan’ın musluğunu, çekersin İsrail limanlarından eş dost akraba tankerlerini, kesersin sözde, son üç yıldır yasadışı İsrail yerleşimlerinden başka yeni inşaat yapılmayan Filistin’e inşaat malzemesi, demir çelik sevkiyatını olur biter.

İngiltere’de yurtsever İngilizler, Fransa’da yurtsever Fransızlar canla başla yürütüyorlar ülkelerindeki İsrail’le mücadelelerini.

Bize düşen de, önce, Türkiye’deki İsrail’i, ABD’yi, NATO’yu ve Epstein çetesini ortadan kaldırmak ve sermaye kardeşliğini yıkmaktır.

Türkiye’deki, Avrupa’daki İsrail’i yenilgiye uğrattığımızda, sömürüyü ortadan kaldırdığımızda, Tel Aviv’dekinin de kullanım ömrü dolmuş olacak, insanlık tarihinde kara ama kısa bir leke olarak yerini alacaktır.

/././

Emekli, yine meydanlarda -Atilla Özsever- 

Tüm Emeklilerin Sendikası, dün İstanbul dahil 7 kentte miting düzenledi. Kadıköy’deki mitingde, sefalet düzenine karşı mücadele edileceği, tüm emeklilerin bir çatı altında birleşmeleri gerektiği savunuldu. “Birleşe, birleşe kazanacağız”, “AKP mezara, halk iktidara” sloganları atıldı.

Emekliler dün (12 Nisan 2026) yine sokaklardaydı. Tüm Emeklilerin Sendikası, İstanbul dahil 7 ilde miting yaptı. Miting yapılan diğer iller ise şöyleydi: Bursa, Aydın, Mersin, Kayseri, Trabzon ve Karabük. Sendika, 19 Nisan’da da İzmir/Dikili’de “Sefalet zulmüne son” mitingi düzenleyecek.

İstanbul Kadıköy Rıhtım Meydanı’nda dün yapılan mitingde, emeklilerin geçim sıkıntıları, yoksulluğa karşın hayatta kalma mücadelesi verdikleri, evi olmayan, kira ödeyemeyen kimi emeklilerin otogarlarda, hastanelerin acil servislerinde sabahladıkları dile getirildi.

Sosyal devlet anlayışının çöktüğü belirtilen mitingde, demokratik yaşamın da iyice daraltıldığına dikkat çekildi. Tüm emekli sendika ve derneklerinin bir çatı altında birleşmesi ya da en azından güç birliği yapabilecek bir platformun yaratılması istendi.

Miting öncesi çalınan müzik parçalarıyla da emeklilerin daha hareketli olmasına çalışıldı. İstanbul’daki mitinge Keşan dahil çevre il ve ilçelerden de katılım sağlandı.

Tüm Emeklilerin Sendikası, 7 ille birlikte dün İstanbul Kadıköy’de de “Sefalet zulmüne son” mitingi düzenledi.

Etkinlikle şu sloganlar seslendirildi: Birleşe, birleşe kazanacağız”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz”, “Emekliyiz haklıyız, kazanacağız”, “Sefalete teslim olmayacağız”, “Gün gelecek, devran dönecek, AKP halka hesap verecek”, “AKP mezara, halk iktidara”.    

5 milyon emekli çalışıyor

Tüm Emeklilerin Sendikası adına mitingde yapılan basın açıklamasında da, kayıtlı ve kayıtsız beş milyona yakın emeklinin geçim sıkıntısı nedeniyle çalışmak zorunda kaldığı belirtildi. 16 milyon emekliden 5 milyonunun en düşük emekli aylığı olan 20 bin lira düzeyinde aylık aldığı, ortalama emekli aylığının ise 23 bin 500 lira dolayında olduğu ifade edildi.

Demokrasinin adeta askıya alındığı ve yargının siyasallaştığı belirtilen basın açıklamasında, sendikacıların, gazetecilerin, belediye başkanlarının tutuklu olduğuna vurgu yapıldı. Bayram ikramiyesine bin lira dahi zam yapılmadığı ifade edilen açıklamada, emeklilerin talepleri de ortaya kondu.

Öncelikle tüm emekli aylıklarına 20 bin liralık seyyanen zam yapılması, en düşük emekli aylığının en düşük memur maaşına eşitlenmesi, bayram ikramiyelerinin yılda dört kez ve asgari ücret düzeyinde olması, sağlıktaki katkı paylarının kaldırılması, 5510 sayılı yasanın yürürlükten kaldırılarak daha adaletli bir yasanın çıkarılması, emeklilere yasal sendika hakkının tanınması istendi.  

Daha sonra çeşitli siyasi partilerin ve sendikaların temsilcileri de kısa konuşmalar yaptılar.

Emeklinin zeytin hesabı

Mitingde son konuşmayı da 87 yaşında bir emekli yurttaş yaptı. Bu emekli yurttaş, nasıl geçindiği şu sözlerle anlattı:

“Diyorlar ki bu kadar az maaşla nasıl geçiniyorsunuz? Kahvaltıda 6 zeytin varsa, 3’ünü ertesi güne ayırıyorum. Canım simit çekiyor ancak tanesi 25 lira. Simit almaktan vazgeçiyorum, Halk Ekmek’te ekmeğin tanesi 10 lira. İki ekmek alıp beş lira da artırıyorum.

Bazen dönercinin yanından geçerken buram buram kokusu geliyor. Fiyatına bakıyorum; 470 lira. Hanım, ‘tereyağı al’ demişti, tereyağı da markette 470 lira. Dönerden vazgeçip tereyağı alıyorum. İşte emekli böyle geçinmeye çalışıyor. Bu yaşta böyle mi geçinecektik?”

Parktaki vatandaş

Miting başlamadan önce Kadıköy Rıhtım Meydanı’nın yanındaki parkta bir vatandaşın yanına oturdum. Aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“İnsanlar meydanda toplanıyor, niçin toplandığını biliyor musunuz?”. Vatandaşın yanıtı: “Hayır”. “Emekliler geçinemediği için miting yapacaklar. Siz emekli misiniz?”. Vatandaş: “Emekliyim ama bunlar boş işler”.    

“Kaç yaşındasınız, emekli aylığınız ne kadar?”. “76 yaşındayım, aylığım 25 bin lira”. “Geçinebiliyor musunuz?”. “”Geçiniyorum”. “Ev kendinize mi ait?”. “Hayır, kirada oturuyorum”. “Kiranız kaç para?”. “10 bin lira”.

“Peki, 15 bin lira ile nasıl geçiniyorsunuz, doğalgaz, su, elektrik masrafları da var?”. “Geçiniyorum işte. Aslında Tayyip Erdoğan’dan önceki dönemler daha zordu”. “Nasıl daha zordu?”. “Eskiden sigortasız çalışılıyordu, emekli olamıyordunuz, şimdi imkanlar var”.

Bu vatandaşla daha fazla konuşmaya gerek duymadan meydana doğru gidiyorum. Giderken soruyor: “Size para verecekler mi, mitinge katılanlara para veriliyor mu?” . “Hayır, para vermiyorlar, ben gazeteciyim. Mitingi izleyip yazı yazacağım”…

/././

Sherlock: Baker Sokağı 221B’deki deli adam -Serdal Bahçe- 

Aslında Sherlock’a duyulan sevgi biraz da insan aklına, anlağına, kavrama ve yorumlama kapasitesine duyulan bir sevgi. Aklın ve zekanın önünde hiçbir engelin olmayacağına, aklın insanlığın karşısına çıkacak her gizemli sorunu ve olayı çözebileceğine yönelik bir inançtı belki de Sherlock’u sonsuz kılan.

Doktor Watson dostunu anlatıyor:

Holmes’ün inanılmaz savrukluğu, en olmadık zamanlarda keman çalması, evi berbat kokulara boğan kimya deneyleri, kişiliğine yöneltilen bitmez tükenmez tehditler, ara sıra oluşan zorbalıklar dostumu Londra’nın en istenmeyen kiracısı durumuna sokmuştu.1

Watson dostunu eksik betimliyor. Kendi duvarına ikide bir ateş etmesi, kokain kullanması, eve arada bir getirdiği garip egzotik hayvanlar, evi basan suçlular, evin sürekli dağınıklığı (oraya buraya saçılmış dava notları), dünyanın orasından burasından getirilmiş ve sıradan bir İngilizin anlamlandırmayacağı eşyalar, sık sık kılık değiştirmeler… Liste daha da uzatılabilir tabii. Hattı zatında Sherlock Holmes sıradan biri değildi. Zaten böyle sıra dışı bir dedektifin de sıradan olması beklenemezdi hani.

Ne zaman doğdu? 1887’de Beeton’s Christmas Annuals serisi içinde basılan roman A Study in Scarlet (Türkçesi Kızıl Soruşturma ya da Kızıl Dosya) ile doğdu. Sonrasında 1889 yılında ikinci roman geldi, The Sign of Four (Dörtlerin İmzası ya da Dörtlerin Yemini) basıldı. Ondan sonra ise artık yeterince ünlü olan Strand dergisinde kısa hikayeler geldi. Strand belki de İngiliz yayıncılık tarihinin en önemli dergilerinden biriydi. Kapılarını sadece Sir Arthur Conan Doyle’a (Sherlock Holmes’ün yaratıcısı) açmamıştı, sayfalarında yazanlar içinde sosyalist H.G. Wells, Rudyard Kipling ve Somerset Maugham gibi büyük yazarlar da vardı. Bu dergide 1892’de peş peşe yayınlanan kısa Holmes öyküleri The Adventures of Sherlock Holmes (Sherlock Holmes’ün Maceraları), 1893 yılında yayınlananlar ise The Memoirs of Sherlock Holmes (Sherlock Holmes’ün Hatıraları) başlıklarıyla yayınlandı. Romanlar ve öyküler Sherlock'u muazzam bir üne kavuşturdu, büyük bir hayran kitlesi yarattı.

Şimdi biraz yazara dönelim. Sir Arthur Conan Doyle Edinburgh’da doğdu. Tıp eğitimi gördü ama asıl hevesi yazarlığaydı. İngiliz romantizminden, özellikle de Walter Scott’tan (Ivanhoe’nun yaratıcısı) pek etkilenmişti. Romantik tarihi romanlar yazmak istiyordu. Ama bir ara yeni yeni yeşermekte olan polisiye edebiyata, cinai romana ilgi duymuştu. Sherlock Holmes aslında bu geçici ilginin sonucunda doğdu. Sherlock Holmes ünlenince doktorluk yapmadan yaşayabilmenin yolunu bulmuş oldu.

Bu arada ilgisi başka bir edebi türe yönelik olduğu için giderek ünlenen ve adı kendisinin adını gölgede bırakan yarattığı kahraman Sherlock Holmes’den sıkılmaya ve hatta nefret etmeye başladı. Nitekim 1893’teki “The Final Problem” (Son Sorun) adlı öyküde Sherlock Holmes’ü öldürdü. Öyküde Holmes ezeli ve en büyük düşmanı Moriarty ile Reichenbach Şelaleleri’nde kavga ederken öldü. Doyle Holmes’ü öldürerek ondan kurtulduğunu zannetti ama bunun hem kendisine hem de öyküleri basan Strand dergisine maliyeti büyük oldu. 20 bin kişi Strand dergisine aboneliğini iptal etti. Doyle lanetler ve tehditler içeren mektuplar almaya başladı, tüm mektuplar “Onu nasıl öldürürsün?” sorusuyla başlıyordu. Doyle tüm bu baskılara rağmen sekiz yıl direndi ve gerçekten tarihi romanlar ve başka şeyler yazdı. Ama yazdıklarının hiçbiri Sherlock Holmes’ü yerinden edemedi, hatta onun yanına bile yaklaşamadı. Holmes, Doyle’dan çok ama çok büyüktü artık. Neticede sekiz yıl sonra hem okuyucu baskısı hem de aldığı yüklü çek nedeniyle diriltti Baker Sokağı’ndaki deli dedektifi. Bundan hemen sonra ise Holmes’ün en ünlü romanı geldi, The Hound of Baskervilles (Baskerville Tazısı). Doyle ölene kadar kurtulmadı Sherlock’tan.

Kuşku yok çok büyülü bir karakterdir. Şimdiye kadar çevrilmediği dil kalmamıştır. Sinema ve dizi uyarlamaları ise sayısızdır. Kendi adına yapımların yanında başka ortamlarda, başka platformlarda da sık sık karşımıza çıkmaktadır. Doyle onu sevmese de insanlık çok sevdi galiba. Ama abartmayalım, pek tabii ki sevmeyenler de vardı. Çocuksu bulanlar, edebi estetik açısından yetersiz bulanlar, eğreti, karikatürize, oturmamış bir karakter tasarımına sahip bulanlar elbette vardı, var olacaklar. Ama hem Doyle’a hem de sevemeyenlerine inat zamanın bir yerinde zamanı süpüren rüzgarın ucuna asıldı kaldı, rüzgar zamanı akıtıyor ama ucunda asılı duran Holmes’ten kurtulamıyor. Öyleyse yok sayamayız. 

Polisiye roman, özelde ise cinai roman düşük edebiyat değildir. Düşük edebiyat olur mu ondan da emin değilim. Bazı Marksist yazarlar cinai romanı bir tür kaçış, havai ve ağırlığı olmayan bir tür gibi görmekteler. Ama emin olun bu eleştiriyi getirenler bile sıkı birer polisiye okuyucusudur. Öncelikle bu yargı doğru değil. Polisiye edebiyat kapitalizmin (çünkü onunla doğmuştur) sağduyusudur, hem de diğer edebi türlerden daha fazla. Cinayet aslında çelişkilerin kendilerini apaçık ettikleri ve şiddetle çözüme ulaştıkları noktadır. Bu nedenle cinai roman aslında kapitalizmin gizil çelişkilerini yansıtan, onları deşifre eden bir türdür. Sermaye, servet, mülk, miras, kadın ve aşk (ki erkek egemen kapitalist toplumda onlar da mülkleşmişlerdir) uğruna işlenen cinayetler aslında yasal yolla, ya da uzlaşıyla çözülemeyen çelişkilerin şiddet yoluyla çözülmesinden başka şeyler değildirler. Bu nedenle yazarların siyasi ve ideolojik yönelimlerinden (ki çoğu sağcı ya da tutucudur) bağımsız olarak, cinai roman gizil zımni bir sistem eleştirisini içerir. Bu eleştirel içerik sadece olay kurgusunda ve anlatıda ortaya çıkmaz, karakter tasarımında da ortaya çıkar. 

Bu durum aslında kendisi de romantik bir tutucu olan Conan Doyle’un büyük dedektifinin romanlarında bile vardır. Holmes’ün ele aldığı davalarda suçlular genellikle ya kapitalistler ya da köhnemiş aristokratlardır çoğunlukla. Cinayetlerin ekserisi mülk ve para için işlenir. Cinayet kapitalist toplumda dengeyi, beşeri ve uhrevi dengeyi bozar, dedektifin işi bu dengeyi yeniden kurmak, huzur ve sükunu tesis etmektir. Bu nedenle dedektif aslında sanki bir tür düzen tesis eden tanrı gibidir ve her tanrı gibi topluma dışsal olmak, ona yabancı olmak durumundadır. Bunun diğer bir anlamı da dedektifin sınıflar üstü olmasının bir tür zorunluluk olmasıdır. Çünkü topluma, ya da bir sınıfa herhangi bir aidiyet dedektifin o sınıfa, o topluma ait önyargılara, hınçlara, kine, öfkeye ve beklentiye sahip olmasını gerektirir ki kuşkusuz bu durum dedektifin yargı yetisini zedeleyecektir. Bu nedenle her büyük dedektif kendi başına bir gariplik, sıra dışılık abidesidir. Tıpkı Holmes gibi.

Sherlock Holmes gerçekten toplumun dışındadır. Yaşam tarzı, düşünce şekli, insanlara yaklaşımı, giyim kuşamı (avcı şapkası, pelerinli paltosu ve piposu), konuşma tarzı; tüm bunlarda farklı ve hatta nadidedir. Sherlock toplumun aynı zamanda içindedir, çünkü yaşamının en büyük uğraşısının -cinayet çözme ve katil kovalama- en temel nesnesi toplumdur. Düşünsel ve yaşamsal olarak dışında ama nesnel olarak içindedir. Kılık değiştirerek her cemiyete sızar, toplumun her kesimiyle iletişime geçer. Dilenciler, satıcılar, fahişeler, tüccarlar, bürokratlar, ev kadınları, hırsızlar, kaçakçılar; Sherlock bunların hepsiyle iletişim kurar, ama yine de toplumun sıradan bir üyesi olamaz. Kısacası sanki başka bir dünyadan bu dünyaya ışınlanmış bir garabettir aslında, tıpkı ondan sonra gelen diğer büyük dedektifler gibi (örneğin Hercules Poirot, Lord Whimpsey ya da Nero Wolfe gibi). Bu anlamda sıradan insanın nasıl düşündüğünü, ne hissettiğini bilmez, o sıradan insanların bozduğu dengeyi tesis etmeye gelmiş Mesih gibidir. Herkes bilir ki Mesihler de insanların nasıl düşündüklerini ne hissettiklerini bilmezler, bilemezler.

Ama yine de toplum ile ilişki kurmak zorundadır. Çünkü uhrevi, kutsal görevlerini yerine getirirken dedektif, toplumun nasıl davranacağını ya da nasıl düşündüğünü de öğrenmek zorundadırlar. Ancak bunu kendi başına yapamaz. Önemsemediği insanların ne düşündüklerini ve nasıl davranacaklarını öğrenebilmek için bir aracıya ihtiyacı vardır, peygamberin havariye ihtiyaç duyması gibi. İşte burada sahneye Doktor Watson girer. Watson Sherlock için toplumun, o önemsemediği halkın, sıradan insanın sözcüsüdür. O Sherlock’un aşırılıklarını dengeleyen bir denge unsurudur aynı zamanda. O aslında kendini topluma ifade etme gereği bile duymayan dedektifin dışa yönelik sesidir. Nitekim Doyle, Holmes hikayelerinin büyük bir bölümünde hikayeyi Watson’un ağzından anlatır. Watson aynı zamanda toplumun Sherlock gibi bir deliyi, eksantriği anlama çabasıdır. Zavallı Watson yer yer onun aşağılamalarına maruz kalsa da dostunu terk etmez. Viktorya Dönemi aynı zamanda emperyalizmin ve emperyalistler arası mücadelenin yükseldiği bir dönemdi, İngiltere’de sömürgelerden gelen servet yığılırken sömürgelerden gelen yatırımcılar, bürokratlar ve askerler de yığılmaktaydı. Nitekim Watson Afganistan’da yaralanmış eski bir askerdi aynı zamanda. Saf ve nahif bir kişiliğe sahipti. Holmes bazen onu iç sesini dışa yansıtmak için de kullanırdı. Kısacası savaş gazisi bu eski asker onun toplumla kurduğu tek bağdı.

Arthur Conan Doyle dönemin İngiltere’sinin ideolojik atmosferinden izole olmuş değildi açıkçası. Muhafazakâr ya da liberal olması fark etmez, sıradan İngilizin devlet mekanizmasına ve kamusal otoriteye karşı hissettiği şüphe onda da vardı; ve kendisinden ünlü olacak kahramanında da. Erken dönem İngiliz polisiyesinin değişmeyecek bir çizgisi olan kamusal otoriteye ve polis gücüne yönelik aşağılama Sherlock öykülerinde de vardı. Bunu dışa vuracak araç ise Müfettiş Lestrade idi. Scotland Yard müfettişi Lestrade bazı Holmes öykülerinde soruşturmaya dahil oluyordu ama her defasında Holmes’ün alaylarına maruz kalıyordu. Aslında alay edilen devletin resmi soruşturma yöntemleri ve resmi polis gücünün yetersizliğiydi. Dönem bağımsız dedektifin dönemiydi, bağımsız dedektifin sahneden çekilerek yerini organize polis gücüne bırakmasına daha çok zaman vardı.

Dahası henüz olay yeri inceleme, adli tıp ve balistik teknikleri gelişememişti. Bu nedenle Holmes kendi evinin duvarına ateş ederek kendince balistik deneyleri yapıyordu. Kimyasallar, insan anatomisi ve zehirler konusunda çok bilgili idi Sherlock, ama siyasetten felsefeden ve edebiyattan zerre kadar anlamıyordu.2 Kısacası doğadan anlıyordu ama toplumdan anlamıyordu. Verileri, küçük detayları, küçük aksamaları topluyor ve tümdengelimci bir şekilde işliyordu bu girdileri. Zihni kapasitesi sınırlı bir ev gibi görüyordu, yeni bir şey girecekse var olanlardan bazılarının çıkması gereken bir ev. Bu nedenle öğrendiği her gereksiz detayı unutmaya çalışıyordu, aksi takdirde çok gerekli bir bilgi silinecekti. Watson şakayla karışık “Peki ya güneş sistemi?” diye sorduğunda “Dünyanın güneşin mi, yoksa ayın mı etrafında döndüğünün bilgisinin benim için hiçbir pratik yararı yok” diyecek kadar umarsız ve duyarsızdı. Ama tanrılar zaten duyarsız olurlar değil mi?

Peki ya Sherlock’un içinde yaşadığı ortam? Watson A Study in Scarlet başlıklı öyküde Londra’yı şöyle tanımıyor: “İmparatorluğun tüm aylaklarının ve tembellerinin karşı konulmaz bir şekilde içine aktıkları büyük bir lağım”. Viktorya Dönemi Londra’sı kabuk değiştirmesine rağmen hâlâ İngiliz kapitalist gelişiminin serbest bıraktığı kırsal ve sömürge kökenli nüfus fazlasını emebilecek kapasitede olmayan bir kentti. Altyapı çok zayıftı, kanalizasyon sistemi çok gelişkin değildi ve aydınlatma ise çok sınırlıydı. Dolayısıyla kent derin bir güvenlik sorunu içinde debelenmekteydi, özelikle geceleri ürkütücü ve karanlık bir kente dönüşüyordu. Scotland Yard 1829’da kurulmuştu ama henüz dünyanın en gelişkin kapitalist metropolünü koruyamayacak kadar cılız ve yetersizdi. Özelikle giderek finansallaşan İngiliz kapitalizminin finans ve spekülasyon merkezi haline gelen Londra servet ve mülk sahipleri ile Londra lağımını besleyen işsiz güçsüz kitlesi arasında zayıf bir koruma duvarına sahipti. Bu nedenle özellikle işçi sınıfı ve yedek işgücü ordusunun üst üste, alt alta yaşadığı keşmekeş mekanlar servet ve mülk sahiplerinin ve hatta polislerin kolayca giremeyecekleri yerlerdi. Bu güvensizlik kendi suç efsanelerini yaratıyordu; Karındeşen Jack güvensiz bir ormana dönüşen Londra’nın yasallığın olmadığı ve suçla bezenmiş gecesinin en önde gelen yaratığıydı. Geceleri dehlizler yumağına dönüşen Londra sokakları Holmes’ü durduramıyorlardı, hatta Holmes bu labirentte en kısa ve en kestirme yolu her zaman biliyordu. O geceleri dolaşan ve kılık değiştiren, her yerde ve herkes olabilen bir garip mahluktu. Dışsaldı ama içindeydi.

Aurası, çekiciliği zamana direnen bir figür Sherlock Holmes. Bu çekicilik daha uzun süre de direnecek gibi görünüyor. Londra’da bir Baker Sokağı var, belki de hâlâ orada ikamet ediyordur, kim bilir? Aslında Sherlock’a duyulan sevgi biraz da insan aklına, anlağına, kavrama ve yorumlama kapasitesine duyulan bir sevgi. Aklın ve zekanın önünde hiçbir engelin olmayacağına, aklın insanlığın karşısına çıkacak her gizemli sorunu ve olayı çözebileceğine yönelik bir inançtı belki de Sherlock’u sonsuz kılan. Yaratıcısının sevmediği, ancak insanlığın pek sevdiği kahraman belki de aydınlanmış bir insanlığa yönelik özlemi ifade etmektedir, her ne kadar kendisi insanlıktan uzak gibi görünse de.

-----

1 Sir Arthur Conan Doyle (1992) Sherlock Holmes Ölüm Döşeğinde, Metis (çev. s. Günersel), s. 238. 

2 Sir Arthur Conan Doyle (1992) “ A Study in Scarlet”, The Adventures of Sherlock Holmes içinde, Wordworth, s. 15-16.

/././

soL

   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -15 Nisan 2026-

Fabrika ayarlarına dönmek -Burak Gürbüz-  Ülkeler şirket mantığıyla daha fazla yönetilirken demokrasi kavramı kitleler karşısında işlevsizle...